KÜTÜPHANE | ZHDANOV

II. “ZVEZDA” VE “LENİNGRAD” DERGİLERİ. 1947


Leningrad’da Yayınlanan İki Derginin Hataları


Merkez Komitesinin kararı, Zvezda’nın en büyük hatasının Zoşçenko ve Ahmatova’nın yazılarına yer vermek olduğunu açıkça belirtmektedir. Burada Zoşçenko’nun “eseri”, Bir Maymunun Serüvenleri adlı kitabı anlatmaya gerek görmüyorum. Kuşkusuz hepiniz onu okumuşsunuzdur ve benden daha iyi bilirsiniz. Zoşçenko’nun bu “eseri”ne damgasını vuran şey, Sovyet halkını tembel, donuk, aptal ve kaba saba olarak göstermektir. Sovyet halkının çalışmasıyla, çabalarıyla, yiğitliğiyle, yüksek toplumsal ve manevi nitelikleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bunlara değinmez bile. Bütün bayağı küçük burjuvalar gibi Zoşçenko da, hayatın en aşağılık ve en değersiz yanlarını konu alır. Bu bir rastlantı değil, bütün ucuz burjuva yazarlarına özgü bir niteliktir. Gorki bundan sık sık söz ederdi: 1934 yılındaki Sovyet Yazarlar Kongresinde, mutfak tenceresinin dibindeki karadan ötesini göremeyen sözde “edebiyatçılar”la nasıl alay ettiğini hatırlarsınız.

Bir Maymunun Serüvenleri, Zoşçenko’nun diğer öykülerinden farklı değildir. Eleştirmenlerin dikkatini çekmesi, yalnızca, bu öykünün Zoşçenko’nun “edebi çalışmasındaki” bütün olumsuz nitelikleri en somut biçimde yansıtmasından dolayıdır. Leningrad’a geri döndüğünde, onun, Sovyet halkının yaşantısında herhangi bir olumlu şey ya da onlar arasında olumlu bir tek tip bile bulamadığını anlatan birçok yazı yazdığını biliyoruz. Zoşçenko, Bir Maymunun Serüvenleri’nde ortaya koyduğu gibi, Sovyet yaşantısıyla, gelenekleriyle ve halkıyla alay etmeyi ve bu alayı ucuz eğlence ve boş hiciv perdesi altında gizlemeyi alışkanlık haline getirmiştir.

Bir Maymunun Serüvenleri’ni daha dikkatli okumak zahmetine katlanırsanız maymuna, bizim toplumsal geleneklerimizi yargılayan yüksek bir yargıç, Sovyet halkına ahlak dersi veren bir akıl hocası rolünü verdiğini görürsünüz. Maymun, insanların davranışlarını değerlendirebilecek akıllı bir yaratık olarak tanımlanır. Yazar, kasıtlı bir biçimde, Sovyet halkının yaşantısını donuk ve bayağı göstererek alaya alır ve böylece maymunun şu iğrenç, zehirli ve Sovyet düşmanı yargıya varmasını sağlar: Hayvanat bahçesinde yaşamak Sovyet toplumunda özgür olmaktan daha iyidir ve bir hayvan kafesinde, Sovyet halkının arasında olduğundan daha özgür soluk alınabilir.

Ahlaki ve siyasi bakımdan bundan daha aşağılık bir yere düşmek mümkün müdür? Leningrad halkı kendi dergilerinde böylesine iğrençliği ve saçmalığı nasıl hoş görebilir?

Sovyet okuyucularına böyle bir “eseri” sunabilmek için, Sovyet düzenine karşı böylesine derin bir kinle dolup taşan eserleri yayınlayabilmek için, Zvezda’nın Leningradlı yöneticileri gerçekten de uyanıklıktan yoksun olmalılar! Ancak edebiyat dünyasının ayaktakımı böyle “eserler” yaratabilir ve ancak kör, siyasete karşı tümüyle ilgisiz olanlar bunların kendi dergilerinde yayınlanmasına izin verebilirler.

Zoşçenko’nun öyküsünün Leningrad’ın dört bir yanında okunduğu söyleniyor. Böyle bir şeyin mümkün olabilmesi için Leningrad’daki ideolojik çalışma önderliğinin düzeyinin gerçekten de düşük olması gerekir! Zoşçenko, önemli bir Leningrad dergisinin sayfalarında kendisine bir yer sağlamış ve orada kendi nefret verici “ahlak öğütleri”ni vermeye başlamıştır. Üstelik Zvezda, gençliğimizi eğitmesi gereken bir dergidir. Zoşçenko gibi Sovyet düşmanı, adi bir yazarı bağrına basan bir dergi böyle bir görevi yerine getirebilir mi? Zvezda’nın yazı kurulundakiler onun ne olduğunu bilmiyorlar mı?

Bolşevik dergisi daha kısa bir süre önce—1944 başlarında—Zoşçenko’nun Şafaktan Önce adlı kitabı hakkında sert bir eleştiri yayınladı. Alman istilacılarına karşı Sovyet halkının verdiği kurtuluş savaşının doruğuna ulaştığı bir zamanda yazılan bu romanda Zoşçenko, içindeki bütün bayağılığı ve küçüklüğü olduğu gibi ortaya dökmekte ve kendini hayasızca teşhir ederek, bütün dünyaya, “bakın ben ne kadar ahmağım!” diye haykırmaktadır.

Edebiyatımızda, Zoşçenko’nun, Şafaktan Önce adlı kitabında verdiği “ders”ten daha tiksindirici bir şey bulmak zordur; Zoşçenko bu kitabında, kendini ve diğerlerini utanma duygusu ve vicdanı olmayan iğrenç, hayasız hayvanlar olarak göstermektedir. Halkımız, eşi görülmedik derecede amansız bir savaşta kanını dökerken, Sovyet devletinin hayatı bir pamuk ipliğine bağlıyken ve Sovyet halkı Almanları yenilgiye uğratmak için sayısız fedakarlıklarda bulunurken Zoşçenko’nun Sovyet okurlarına sunduğu ders işte buydu! Ama kendisi cephe gerisinde, Alma-Ata’da güvenlik içindeydi ve yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmıyordu. Bolşevik gazetesi, haklı olarak, Zoşçenko’nun Sovyet edebiyatında yeri olmayan aşağılık bir iftiracı olduğunu belirtti.

Ama o kamuoyunu hiçe saydı. İki yıldan az bir zaman sonra dostumuz Zoşçenko’nun Leningrad’a döndüğünü ve Leningrad dergilerinin sayfalarına serbestçe yerleştiğini görüyoruz. Yalnızca Zvezda değil, Leningrad da onun yazılarına sayfalarını açtı. Tiyatro salonları derhal emrine sunuldu. Üstelik, Sovyet Yazarlar Birliği’nin Leningrad kesiminde yönetici bir mevkiye gelmesine, Leningrad’ın edebiyat dünyasında etkin bir rol oynamasına izin verildi.

Zoşçenko’nun, Leningrad edebiyatının parklarında ve bahçelerinde elini kolunu sallayarak gezinmesine izin vermek için ne gibi bir haklı gerekçeniz var? Leningrad’daki etkin Parti kadroları ve Leningrad Yazarlar Birliği, bu kadar utanç verici şeylerin olmasına nasıl izin vermiştir?

Zoşçenko’nun baştan aşağı yoz ve çürümüş toplumsal, siyasal ve edebi tutumu yakın geçmişte meydana gelen bir değişikliğin ürünü değildir. Onun son “eserleri” hiç de bir rastlantı değil, 1920’lerden kalan edebiyat “mirasının” sürdürülmesinden ibarettir.

Zoşçenko geçmişte kimdi? “Serapion Kardeşler” adıyla bilinen edebiyat grubunun kurucularından biri. Peki bu “Serapion Kardeşler” grubu kurulduğunda Zoşçenko toplumsal ve siyasal bakımdan ne durumdaydı? Bu grubun kurucularının görüşlerini yansıtan Literaturniye Zapiski (3, 1922)* dergisine bir göz atalım. Başka şeylerin yanı sıra bu dergi, Zoşçenko’nun “inancını” ortaya koyduğu, “Kendim ve Daha Başka Bir-İki Şey Hakkında” adlı makaleyi içermektedir. Zoşçenko burada hayasız bir tutumla kendini kamuoyuna teşhir etmekte ve büyük bir içtenlikle edebiyat ve siyaset konusundaki “görüşlerini” açıklamaktadır:

“... genel olarak bir yazar olmak çok zor bir şeydir. Şu ideoloji işini ele alalım... Bu günlerde yazarların bir ideolojisi olması isteniyor... Ne can sıkıcı bir durum! Söyleyin, hiçbir parti bana çekici gelmezken nasıl ‘belirli bit ideoloji’ye sahip olabilirim? Parti üyelerine sorarsanız ben prensip sahibi bir adam değilim. Tamam, öyle olsun! ‘Kendi payıma şunu söyleyebilirim: Ben ne bir komünist, ne bir sosyalist-devrimci nede bir kralcıyım; ben yalnızca bir Rusum ve üstelik siyasi ahlakı olmayan bir Rusum. Doğruyu söylemek gerekirse bugüne kadar, örneğin Guçkov’un... hangi partiye üye olduğunu bile bilmem. Hangi partiden olduğunu Allah bilir; benim bildiğim onun bir Bolşevik olmadığı. Ama, bir sosyalist-devrimci mi yoksa bir Kadet mi olduğunu da bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum.” vb., vb.

“İdeolojinin” böylesine ne dersiniz? Zoşçenko bu “itirafını” yayınlayalı 25 yıl oldu. O günden bu yana değişti mi? Gördüğünüz gibi, zerre kadar değişmedi. Son 25 yılda hiçbir şey öğrenmediği ve hiçbir şekilde değişmediği gibi, tam tersine, ikiyüzlü bir içtenlikle Zoşçenko, boş kafalılığın ve bayağılığın savunucusu, edebiyat dünyasının ilkesiz ve bilinçsiz bir süprüntüsü olarak ortaya çıkmaktadır. Yani Zoşçenko, geçmişte olduğu gibi bugün de Sovyet geleneklerine metelik vermemekte ve gene geçmişte olduğu gibi bugün de Sovyet edebiyatına karşı çıkmaktadır ve orada yeri yoktur.

Bütün bunlara karşın Zoşçenko Leningrad’da nerdeyse bir edebiyat yıldızı haline gelmişse ve kendisine övgüler düzülüyorsa, ona yolu açanların ve onu alkışlayanların ilkesizliğine, ciddiyetsizliğine ve uyanıklık eksikliğine şaşmamak elde değil.

“Serapion Kardeşler’’in ne biçim bir şey olduğunu açıklamak için bir örnek daha vereyim. Literaturniye Zapiski’nin gene aynı sayısında (3, 1922) bir başka Serapion’cu, Lev Lunts da, “Serapion Kardeşler”in temsil ettiği ve Sovyet edebiyatının ruhuna yabancı olan zararlı akımın ideolojik temelini şöyle açıklamaya çalışıyor:

“Büyük bir siyasal ve devrimci gerilimin hüküm sürdüğü bir dönemde bir araya geldik. Hem sağdan hem soldan, ‘bizimle birlikte olmayan bize karşı demektir’ diyorlar; ‘siz kimden yanasınız?’ diye soruyorlar, ‘komünistlerden yana mı, yoksa onlara karşı mısınız?’ Gerçekten de biz Serapion Kardeşler kimden yanayız? Biz Keşiş Serapion’dan yanayız. Rus edebiyatı çok uzun süre ve çok acı bir biçimde resmi ideolojinin egemenliği altında kaldı. Biz faydacılık istemiyoruz. Propaganda amacıyla yazmıyoruz. Sanat, tıpkı hayatın kendisi gibi, gerçektir ve gene tıpkı onun gibi, herhangi bir amacı ya da anlamı olduğu için değil zorunlu olduğu için varlığını sürdürüyor.”


İşte Serapion Kardeşler’in sanattan anladıkları buydu: Onu bütün sınıfsal içeriğinden, toplumsal niteliğinden yoksun bırakmak. Onlar sanatın hiçbir ideolojik niteliği olmadığını savunuyor, amacı ve anlamı olmayan, sanat için sanat yapılmasını istiyorlardı. Bu, sanatın bayağılaşmasını, yapaylaşmasını ve siyasetten uzaklaşmasını istemek demekti.

Bundan çıkan sonuç nedir? Zoşçenko Sovyet geleneklerini sevmiyor. Peki öyleyse ne yapmalıyız? Kendimizi Zoşçenko’ya mı uyduralım? Zevklerimizi değiştirmek söz konusu olamaz. Ona uymak için kendi yaşantımızı ve düzenimizi değiştiremeyiz. Öyleyse onun değişmesi gerekir; değişmek istemiyorsa, o zaman Zoşçenko, anlamsız, bayağı, boş eserlere yer olmayan Sovyet edebiyatından sürülüp atılmalıdır.

Zvezda ve Leningrad dergileri konusundaki kararı alırken Merkez Komitesinin hareket noktası işte buydu!

Şimdi de Anna Ahmatova’nın edebi “eserleri” üzerinde duracağım. Son zamanlarda onun eserleri Leningrad dergilerinde “sanatsal üretimdeki artışın” örnekleri olarak boy göstermektedir. Bu; Merejkovski’nin, Viaçeslav İvanov’un, Mihail Kuzmin’in, Andrey Beli’nin, Zinayda Hippius’un, Fiyodor Sologup’un,Zinovyeva-Annibal’ın ve benzerlerinin eserlerinin yeni baskılarının yapılması kadar şaşırtıcı ve aykırı bir şeydir. Yani, ileri bir bilince sahip olan kamuoyumuzun ve edebiyat çevrelerimizin her zaman gericiliğin ve ihanetin sanat ve siyasetteki temsilcileri olarak gördüğü yazarların eserlerinin yayınlanmasıyla aynı anlamdadır.

Gorki bir keresinde, 1907’den 1917’ye kadar olan on yılın, Rus aydınlarının tarihindeki en utanç verici, en kısır dönem olarak nitelenebileceğini söylemişti. 1905 Devriminden sonraki bu on yıl içinde aydınların birçoğu devrime sırt çevirdi, pornografi ve gerici gizemcilik çamuruna battı. İhanetlerini de şu “güzel” cümleyle örtbas etmeye kalktılar: “Ben de yüce saydığım her şeyi yaktım ve yaktığım her şeyi yüce saydım.”

Ropşin’in Beyaz At adlı kitabı ve Vinniçenko ile gerici kampa kapağı atan diğer devrim döneklerinin eserlerinin yayınlanması da bu döneme rastlar. “‘Bunlar, Rus toplumunun en iyi ve en ilerici temsilcilerinin uğrunda savaştıkları yüce ülkülerin değerini düşürmeye çalıştılar. Halkı yadsıyan, sanat için sanat anlayışını yücelten, edebiyatın anlamsız olması gerektiğini savunan ve kendi ideolojik ve ahlaki yozluklarını, içerikten yoksun bir biçimsel güzellik peşinde koşarak örtbas etmeye çalışan sembolistler, imgeciler ve her türden çürümüşlük de bu dönemde su yüzüne çıktı. Hepsinin de ortak korkusu, yaklaşmakta olan işçi devrimiydi. Bu gerici edebiyat hareketlerinin en önde gelen “teorisyen”lerinden olan Merejkovski’nin sözlerini anımsamak yeter; Merejkovski, yaklaşan işçi devrimini “ayaktakımı hareketi” olarak nitelemiş ve Ekim Devrimini nefretle karşılaşmıştı.

Anna Ahmatova da edebiyattaki bu fikir yoksunu gerici bataklığın temsilcilerindendir. O günlerde sembolistlerin saflarından çıkan ‘‘Akmeist” grubuna dahildir ve Sovyet edebiyatında yeri olmayan anlamsız, boş, aristokrat salonlarına özgü şiir akımının bayraktarlarından biridir. Akmeist’ler, aşırı bireyci bir sanat akımının temsilcileriydi. “Sanat için sanat” ve “güzellik için güzellik” anlayışını savunuyorlar ve halk hakkında, toplumsal yaşantı hakkında hiç bir şey öğrenmek istemiyorlardı.

Bu, burjuvazinin ve aristokrasinin günlerinin sayılı olduğu, egemen sınıfların şair ve teorisyenlerinin acı gerçekten kaçmak için dinsel gizemciliğe sığındıkları, kendi değersiz deneylerine ve kendi içlerine döndükleri bir zamanda ortaya çıkan burjuva-aristokrat ve edebiyat akımıydı. Sembolistler, dekadanlar ve çözülmekte olan burjuva-aristokrat ideolojinin diğer temsilcileri gibi Akmeist’ler de teslimiyetçiliğin, kötümserliğin ve ölümden sonraki hayatın propagandasını yapıyorlardı.

Ahmatova’nın işlediği temalar tepeden tırnağı bireycidir. Şiirleri acınacak derecede kısırdır ve garsoniyerle kilise arasında yalpalayan yoz bir aristokrat kadının duygularını yansıtır. Başlıca konusu, ıstırap, özlem, ölüm, gizemcilik ve kadercilik temalarıyla iç içe geçmiş erotik aşktır. Ahmatova’nın ruhsal dünyasını, kadercilik duygusu (ölüme doğru giden bir toplumsal grubun normal duygusu), karanlık bir umutsuzluk, erotizmle karışık gizemci deneyler oluşturur. O, artık bir daha geri gelmemek üzere yıkılmış olan eski aristokrat dünyanın, “Katerina’nın eski güzel günlerinin” bir kalıntısıdır. Onun bir rahibe mi yoksa düşmüş bir kadın mı olduğunu söylemek zordur; ihtirasları ve duaları öylesine iç içe geçmiştir ki, belki de her ikisi birden olduğunu söylemek en doğrusu olur.


“Melekler bahçesi üzerine,

Mucizeler yaratan ikona üzerine yemin ederim,

Yemin ederim ateşli aşkımızın meyvesi, çocuğumuz üzerine...”

Anna Ahmatova’nın Anno Domini adlı şiirinden.


İşte bayağı, sığ kişisel yaşantısı, değersiz deneyleri ve dinsel gizemci erotizmiyle Anna Ahmatava budur!

Onun şiirleri halktan çok uzaktır. Yalnızca eski aristokrat Rusya’nın ölüm saati çoktan gelmiş ve “eski güzel günleri” anmaktan başka, Katerina zamanının büyük malikanelerini; ıhlamur ağaçlarının gölgelediği caddeleri, çeşmeleri, heykelleri, kemerleri, kış bahçelerini, yazlıkları ve değersiz hanedan armalarıyla aristokrat St. Petersburg’u; Tsarkoye Selo’yu; Pavloysk’taki tren istasyonunu ve soyluların kültürünün diğer örneklerini üzüntüyle anmaktan başka yapacak bir şeyi kalmamış olan eski aristokrat Rusya’nın on bin kişilik seçkinler zümresinin şiiridir Anmatova’nın şiiri. Bütün bunlar artık bir daha geri gelmeyecek olan geçmişte kalmıştır. Halkın ruhuna bu kadar yabancı bir kültürün temsilcileri olan ve bugüne kadar bir mucize sonucu varlıklarını sürdüren bu kişilere, kendi içlerine dönerek, kabus içinde yaşamaktan başka hiçbir şey kalmamıştır. “Her şey talan edildi, ihanete uğradı ve satıldı” diye yazmaktadır Anna Ahmatava.

Akmeist’lerin önde gelenlerinden biri olan Osip Mandelstani, devrimden az önce, bu küçük grubun toplumsal, siyasal ve edebi ülküleri hakkında şunları yazıyordu: “Akmeist’ler, fizyolojik bakımdan mükemmel olan ortaçağların örgüt ve örgütlenme sevgisini paylaşmaktadırlar...” “Bir insanın göreceli değerini kendine özgü bir şekilde belirlemesini bilen ortaçağ, bunu, erdemlerinden bağımsız olarak her bireyde görüyor ve hissediyordu...” “Evet, bir zamanlar Avrupa, bütün süslerinden arınmış soyut varlığın, kişisel varlığın belirgin bir başarı olarak değerlendirildiği, mücevher gibi işlenmiş bir kültür labirentinden geçti. Bu da, herkesi birbirine bağlayan, Büyük Devrimin ‘eşitlik ve kardeşlik’ ruhuna o kadar yabancı olan aristokrat yakınlığının doğmasına yol açtı...” “Ortaçağların bizim için değerli olmasının nedeni, yüksek bir sınırlar ve ayrımlar anlayışı geliştirmiş olmasıdır...” “Akılcılıkla gizemciliğin soylu bir karışımı ve dünyanın canlı bir denge olarak kavranması, bizi bu çağa yakınlaştırmakta ve 1200 yıllarında Roma topraklarında ortaya çıkan eserlerden güç almaya yöneltmektedir.”

Mandelstam’ın bu sözleri Akmeist’lerin umutlarını ve emellerini yansıtmaktadır. Bu aristokrat salon grubunun toplumsal düşüncesi “Ortaçağa geri dönülmesiydi.” Zoşçenko da “maymuna geri dönelim” diyerek aynı karaya katılmaktadır. Akmeist’lerle Serapion Kardeşler’in kökü aynıdır. Her ikisinin de ortak atası, aristokrat salon yozluğunun ve gizemciliğinin kurucularından biri olan Hoffman’dır.

Durup dururken Ahmatova’nın şiirlerini yayma gereği nereden çıkmıştır? Onun Sovyet halkıyla ne ilgisi vardır? Bütün bu teslimiyetçilere ve Sovyet düşmanı edebiyat akımlarına söz halde vermeye ne gerek vardır?

Rus tarihi bize, sembolistlerin ve Akmeist’lerin mensup oldukları gerici edebiyat akımlarının, tekrar tekrar, Sovyet edebiyatının büyük devrimci-demokratik geleneklerine ve onun en önde gelen temsilcilerine karşı, haçlı seferleri başlatmaya kalktıklarını ve Sovyet edebiyatını yüksek ideolojik ve toplumsal özünden yoksun bırakmaya ve onu anlamsızlık ve bayağılık çamuruna batırmaya çalıştıklarını öğretiyor.

Bütün bu “moda” akımlar, ideolojilerini yansıttıkları sınıflarla birlikte mezara gömülmüşlerdir. Sovyet edebiyatında bütün bu sembolistlerden Akmeist’lerden, “Sarı Gömlekliler”den, “Karo Valeleri”nden ve Niçevoki’lerden (“hiççiler”) geriye ne kalmıştır. Bunlar, Rus devrimci-demokratik edebiyatının büyük temsilcileri olan Belinski, Dobrolyubov, Çernişevski, Herzen, Saltikov-Şçedrin’e karşı tantanalı ve gösterişli haçlı seferlerine giriştikleri halde, aynı derecede tantanayla başarısızlığa uğradılar ve onlardan geriye hiçbir şey kalmadı.

Akmeist’lerin sloganı, “hayatı hiçbir şekilde ilerletmemek ve onu hiçbir şekilde eleştirmemek”ti. Hayatı hiçbir şekilde ilerletmek istememelerinin nedeni neydi? Çünkü onlar eski burjuva-aristokrat hayatını seviyorlardı ve devrimci halk da onların hayatını altüst etmeye hazırlanıyordu. 1917 Kasımında hem egemen sınıflar hem de onların teorisyenleri ve borazanları, tarihin çöp tenekesine atıldılar.

Ve şimdi, sosyalist devrimin 29. yılında birdenbire bazı müzelik eşyalar yeniden piyasaya çıkıyor ve gençliğimize nasıl yaşaması gerektiğini öğretiyor. Bir Leningrad dergisinin sayfaları Ahmatova’ya sonuna kadar açılıyor ve zararlı şiirleriyle gençlerimizin zihinlerini zehirlemesi için açık kart veriliyor.

Leningrad’ın sayılarının birinde, Ahmatova’nın 1909 ile 1944 yılları arasında yazılmış eserlerini kapsayan bir tür antoloji yayınlandı. Diğer süprüntülerin yanı sıra, Büyük Yurtsever Savaş’taki geri çekilme sırasında yazılmış bir şiir var. Bu şiirde Ahmatova, siyah bir kediyle paylaşmak zorunda kaldığı yalnızlığını ve terk edilmişliğini anlatır. Kedinin kendisine dikilmiş gözleri, yüzyılların gözleri gibidir. Bu tema hiç de yeni değildir; Ahmatova 1909 yılında da siyah bir kediyi anlatıyordu. Sovyet edebiyatının ruhuna yabancı olan bu yalnızlık ve umutsuzluk havası onun bütün şiirlerine sinmiştir.

Bu şiirin, devletimizin ve halkımızın çıkarlarıyla ne ilgisi vardır? Hiçbir ilgisi yoktur. Ahmatova’nın eserleri uzak geçmişe aittir; Sovyet hayatına yabancıdır ve bizim dergilerimizde yer almasına izin verilemez. Bizim edebiyatımız, edebiyat pazarının durmadan değişen taleplerini karşılamak için yapılan bir özel girişim değildir. Sovyet halkının manevi değerleri ve nitelikleriyle hiçbir ortak yanı olmayan zevklere ve değerlere edebiyatımızda bir yer bulmak zorunda değiliz. Ahmatova’nın eserlerinin, gençliğimiz için ne gibi bir eğitici değeri vardır? Onlara ancak zarar verir. Bu eserler can sıkıntısı, kasvet, karamsarlık tohumlarından başka ne saçabilir? Toplumsal yaşantının en can alıcı sorunlarından kaçma ve toplumsal yaşantının ve çalışmanın geniş yolundan saparak daracık bireysel deneyler dünyasına dalma arzusundan başka ne uyandırabilir? Genç insanlarımızın yetiştirilmesini nasıl ona emanet edebiliriz? Ama işte gene de onun şiirleri bazen Zvezda’da, bazan Leningrad’da ve hatta ciltler halinde yayınlanabilmiştir. Bu ciddi bir siyasal hatadır.

Bu durumda, teslimiyetçi ve ideolojiye kayıtsız bir tutum almaya başlayan diğer yazarların eserlerinin de Leningrad dergilerinde boy göstermesine hiç şaşmamak gerek. Örneğin, Sadofyev ve Komissarova’nın eserleri var aklımda. Bunlar bazı şiirlerinde Ahmatova’ya öykünerek bıkkınlık, umutsuzluk ve Ahmatova’nın o kadar düşkün olduğu yalnızlık tohumları saçıyorlar.

Böyle ruh durumlarının ya da bunların yüceltilmesinin gençliğimiz üzerinde yalnızca olumsuz bir etki yaratabileceğini ve onları zehirleyerek, siyasete karşı kayıtsızlık, umutsuzluk ve karamsarlık aşılayacağını söylemeye gerek yoktur.

Gençliğimizi bir umutsuzluk havası ve davamıza karşı ilgisizlik içinde yetiştirseydik ne olurdu? Büyük Yurtsever Savaş’ı kazanamazdık. Sovyet devleti ve Partimiz, Sovyet edebiyatının da yardımıyla, gençliğimizi iyimserlik ve kendi gücüne güvenme ruhuyla eğittiği içindir ki, sosyalizmi kurma ve Alınanlarla Japonları yenilgiye uğratma mücadelesinde karşımıza çıkan muazzam güçlüklerin üstesinden gelebildik.

Bu ne demektir? Bu demektir ki, zengin bir içeriğe ve iyimser bir havaya sahip olan iyi eserlerin yanı sıra, fikir yönünden boş, ucuz ve gerici eserlere sayfalarında yer vermekle Zvezda, berrak bir siyaseti olmayan, gençlerimizi yozlaştırmada düşmana yardımcı olan bir gazete haline gelmiştir. Gazetelerimizin gücü, her zaman onların eklektizmlerinden, fikir yönünden boş olmalarından ve siyasi bilinç eksikliklerinden değil, iyimser ve devrimci bir yönelime sahip olmalarından ileri gelmiştir. Zvezda ise fikirsizliğin propagandasına sayfalarını sonuna kadar açmıştır.

Bütün bunların üzerine tuz biber eken bir şey daha vardır; Zoşçenko, Leningrad yazarlar örgütünde o kadar güçlü bir durumda gözükmektedir ki, kendisiyle aynı fikirde olmayanları bastırabilmekte ve kendisini eleştirenleri de ilerde yazacağı eserlerde alaya almakla tehdit edebilmektedir. Kendisine övgüler yağdıran bir hayranlar grubuyla çevrili olan Zoşçenko, bir tür edebiyat ağası haline gelmiştir.

Peki hangi hakla? Böylesine gerici ve aykırı bir durumun gerçekleşmesine nasıl izin verebildiniz?

Leningrad’ın edebiyat dergilerinin Batı’nın ucuz çağdaş burjuva edebiyatına yer vermeye başlamaları da rastlantı değildir. Bazı edebiyatçılarımız kendilerine, küçük burjuva yazarların öğretmenleri değil öğrencileri gözüyle bakmaya ve yabancı edebiyat karşısında da hayranlıkla eğilmeye başlamışlardır. Bu uşakça hayranlık ruhu, her türlü burjuva düzeninden yüz kat ileri ve güzel olan Sovyet düzenini kuran biz Sovyet yurtseverlerine yaraşır mı? Dünyanın en devrimci edebiyatı olan ileri Sovyet edebiyatımıza, Batı’nın ucuz ve bayağı edebiyatı karşısında hayranlıkla eğilmek yaraşır mı?

Yazarlarımızın eserlerindeki bir diğer eksiklik de, çağdaş Sovyet konuları yerine, tek yanlı bir biçimde tarihsel konulara ya da salt eğlendirme amacıyla anlamsız konulara yönelmeleridir. Çağdaş Sovyet temalarını işlememelerini haklı göstermek amacıyla bazı yazarlar, artık insanlara anlamsız “eğlencelik” edebiyat sunmak gerektiğini ve ideolojik içerikli edebiyatın çağının geçtiğini öne sürüyorlar.

Bu yazarlar, halkımızın istekleri, çıkarları ve durumu konusunda tam bir yanılgı içindedirler. Halkımız Sovyet yazarlarından, Büyük Yurtsever Savaş’ta kazandıkları büyük deneyi kavramalarını ve eserlerinde yansıtmalarını, bugün ülke ekonomisini yeniden kurmada gösterdikleri yiğitliği yansıtmalarını ve genelleştirmelerini istiyor.

Leningrad dergisi konusunda da bir iki şey söylemek istiyorum. Zoşçenko’nun ve Ahmatova’nın bu dergideki durumu, Zvezda’da olduğundan da iyidir. Her ikisi de bu dergilerde etkin bir güç haline gelmişlerdir. Dolayısıyla Leningrad, Zoşçenko gibi ucuz yazarlara ve Ahmatova gibi salon şairlerine sayfalarını açmış olmaktan sorumludur.

Ne var ki, Leningrad dergisi başka hatalar da yapmıştır.

Örneğin, Khazin adlı birinin yazdığı Yevgeni Onegin parodisini ele alalım. Bu eserin adı Onegin’in Dönüşü’dür. Leningrad tiyatrolarının sahnelerinde sık sık oynandığı söylenmektedir.

Leningrad halkının, Khazin’in yaptığı gibi, kenti açıkça küçük düşürmesine nasıl izin verdiklerini anlamak güçtür. Bu “güldürü”nün amacı, yalnızca, kendisini bugünkü Leningrad’da bulan Onegin’in başına gelenleri alaya almak değildir. Khazin bugünkü Leningrad’ı, Puşkin’in zamanındaki St. Petersburg’la karşılaştırmakta ve bugünün çok daha kötü olduğunu savunmaktadır. Bu “parodi”nin yalnızca birkaç satırını okumak yeter. Bugünkü Leningrad’ımızda yazarın beğendiği hiçbir şey yoktur. Alaycı ve yukardan bakan bir tutumla Leningrad’a ve Sovyet halkına hakaret etmektedir. Ona göre Onegin’in zamanı bir altın çağdır. Şimdi ise her şey bambaşkadır: Bir konut dairesi, gıda maddeleri vesikaları ve izin kağıtları ortaya çıkmıştır: Kızlar, Onegin’in öylesine hayran olduğu o narin yaratıklar, şimdi trafiği yönetmekte ve Leningrad’ın evlerini onarmaktadırlar, vb., vb... Bu “parodi”den bir tek pasaj aktarmama izin verin:


Zavallı Yevgeni’miz

İşte bir tramvayın içinde.

Onun karanlık çağı

Hiç böyle bir ulaşım aracı tanımazdı.

Ama gene de talih yüzüne güldü Yevgeni’nin:

Yalnızca bir tek ayağının ezilmesiyle paçayı kurtardı. Ve yalnızca bir kez, karnına vurulduğu zaman, Kendisine ahmak dendi.

Eski gelenekleri anımsayarak,

Bir düello ile bu hakarete karşılık vermek istedi: Ceplerine baktı, ama

Birisi eldivenlerini iç edivermişti;

Hayal kırıklığıyla Onegin,

Boyun eğip susmayı yeğledi.


İşte Leningrad bu hale gelmiştir: Berbat, kaba, sefil bir kent. Zavallı sevgili Onegin’in de yüz yüze geldiği şey budur. Khazin, Leningrad’ı ve halkını işte böyle anlatmaktadır.

Bu iftira dolu parodinin ardındaki düşünce zararlı, kötü niyetli ve sahtedir.

Leningrad’ın yazı kurulu, Leningrad’a ve onurlu halkına böylesine iftira eden bir eseri nasıl kabul edebildi? Khazin’in Leningrad dergilerinde boy göstermesine nasıl izin verebildi?

Nekrasov’un bir parodisi üzerine yazılan bir parodiyi ele alalım. Bu eser, doğrudan büyük ve ünlü şair Nekrasov’un anısını küçük düşürmek amacıyla kaleme alınmıştır. Ve her kültürü insanı öfkeyle dolduracak niteliktedir. Ne var ki, Leningrad’ın yazı kurul bu paçavrayı yayınlamakta bir an bile duraksamamıştır.

Leningrad’da başka neler görüyoruz? Belli ki on dokuzuncu yüzyılın bayağı öykü derlemelerinden aktarılmış, donuk ve boş bir yabancı kısa öykü. Leningrad’ın sayfalarını doldurabileceği başka bir şey yok mudur? Leningrad’ın yazabileceği hiçbir konu gerçekten yok mudur? Kentin yeniden inşa edilmesi gibi bir konuya ne dersiniz? Leningrad’da harikulade bir çalışma yürütülmektedir; kent, kuşatma sırasında aldığı yaraları sarmaktadır. Leningrad halkı coşkuyla savaş sonrasının yeniden inşa çalışmasına sarılmış durumdadır. Leningrad’da bununla ilgili herhangi bir şey yayınlandı mı? Kent halkı çalışmada kazandığı başarıların bu dergide yayınlandığı günü görecek mi?

Şimdi de Sovyet kadını konusunu ele alalım. Sovyet okuyucularına, kadınların rolü ve görevleri konusunda Ahmatova’ya özgü utanç verici görüşlerin aşılanmasına ve genel olarak Sovyet kadınının, özel olarak da savaş yılları, boyunca kendilerini hiç düşünmeden ağır yükleri omuzlayan, şimdi ise kentin ekonomik bakımdan yeniden inşasının getirdiği zorlu görevleri gerçekleştirmek üzere fedakarca çalışan Leningrad’ın genç kızlarının ve kadınlarının gerçeğe uygun bir biçimde yansıtılmasına izin verilebilir mi?

Sovyet Yazarlar Birliği’nin Leningrad kesiminin, artık, iki edebiyat dergisini doldurmaya yetecek kadar iyi eserler verebilecek durumda olmadığı açıktır. İşte bu yüzden Parti Merkez Komitesi, en iyi edebi güçleri Zvezda’da toplayabilmek amacıyla Leningrad’ın yayınına son verilmesini kararlaştırmıştır. Bu, koşullar uygun olduğunda, Leningrad’ın ikinci, hatta üçüncü dergiye sahip olmayacağı anlamına gelmez. Bu sorunu, dikkate değer edebiyat eserlerinin yaratılması çözecektir. Bir tek dergiye sığmayacak kadar çok sayıda iyi eser yaratılırsa, o zaman bir ikinci, hatta üçüncü dergi yayınlanabilir; her şey Leningrad yazarlarının ortaya koyacağı eserlerin ideolojik ve sanatsal niteliğine bağlıdır.

Komünist Partisi Merkez Komitesinin Leningrad ile Zvezda’nın çalışması konusundaki kararında ortaya konan ciddi hatalar ve eksiklikler bunlardır.


* Edebiyat Anılan dergisi (Ç.N.)