KÜTÜPHANE | ZHDANOV

Sovyet Müzik İşçileri Konferansında Kapanış Konuşması 1948


Yoldaşlar, ilkönce burada yapılan tartışmanın niteliği konusunda bir iki şey söylememe izin verin.

Müzik alanındaki durumun genel bir değerlendirmesi yapıldığında işlerin yeterince iyi gitmediği ortaya çıkmaktadır. Tartışma sırasında çeşitli görüşlerin çıktığı doğrudur. Bazı konuşmacılar zaafın örgütsel sorunlarda yattığını söylediler ve eleştiri-özeleştirinin zayıflığına, müzik alanındaki, özellikle Besteciler Birliği’ndeki hatalı önderlik yöntemlerine işaret ettiler. Bazıları, örgütlenme konusundaki eleştiriye katılmanın yanı sıra Sovyet müziğindeki ideolojik yönlendirme eksikliğinin üzerinde durdular. Bazıları da, durumun ciddiliğini hafifletmeye çalıştılar ya da iç açıcı olmayan konularda susmayı yeğ tuttular. Ama ayrıntılar ne kadar çeşitli olursa olsun, tartışmanın genel havası durumun pek iyi olmadığını göstermektedir.

Atonalite (tonsuzluk) sorunu bugünlerde epey moda olduğu halde ben bu değerlendirmeye “atonalite” ya da “uyumsuzluk” sorununu katmak istemiyorum. Sovyet müziğinin başarılarını yadsımak niyetinde değilim. Başarılar elbette vardır, ama diğer alanlardakilerle karşılaştırıldığında müzik alanındaki başarılarımızın tümüyle önemsiz olduğu kabul edilmelidir. Örneğin edebiyatı ele alalım. Bazı büyük dergiler, yayınlamaya layık olan bütün yazılara yer bulmakta büyük güçlük çekiyorlar. Ama müzikte böyle bir “üretkenliğin” sözünü etmek mümkün değildir. Film ve tiyatro alanlarında da ilerleme olduğunu görüyoruz, ama müzikte bir şey gördüğümüz yok.

Müzik geride kalmıştır; tartışmaların genel havasının ortaya koyduğu gerçek budur.

Besteciler Birliği’nde ve Sanat Sorunları Komitesi’nde de işlerin iyi gitmediği açıktır. Komitenin pek sözü edilmedi ve yeterince eleştirilmedi. Birlik hakkında ise daha çok şey söylendi ve daha sert bir biçimde eleştirildi. Oysa Komitenin oynadığı rol kötüydü. Müzikte gerçekçi akımı yürekten desteklemek yaftası altında, her yola başvuracak biçimde akımı destekledi. Biçimci akımın temsilcilerini yücelterek, bestecilerimiz arasında var olan örgütsel ve ideolojik kargaşalığa önemli ölçüde katkıda bulundu. Dahası, müzik sorunları konusunda bilgisiz ve yetersiz olan Komite, biçimci besteciler akımına kapılıp gitti.

Burada Besteciler Birliği’nin Örgütlenme Komitesi hem bir manastıra hem de ordusu olmayan bir genelkurmay başkanlığına benzetildi. Her iki benzetmeyi de tartışmaya gerek yoktur. Sovyet müziğinin geleceği, önde gelen bestecilerden ve eleştirmenlerden (bestecilere karşı dalkavukça tutumlarından dolayı seçilmiş eleştirmenler) oluşan ayrıcalıklı bir seçkinler grubunun elindeyse; Birlik’te canlı bir tartışma ortamı yoksa ve bestecileri birinci ve ikinci sınıf olarak ikiye ayıran bayat ve boğucu bir hava hüküm sürüyorsa; Birlik konferanslarında ya saygılı bir suskunluktan ya da seçkin azınlığın dalkavukça övülmesinden başka bir şey yoksa, o zaman müzik Olimpus’undaki durumun gerçekten endişe verici olduğu açıktır.

Birlik’teki hatalı eleştiri yönteminin ve tartışma ortamının olmamasının üzerine gitmek gerekir. Canlı tartışmaların, eleştiri ve özeleştirinin olmaması ilerlemenin olmadığı, gelişme kaynaklarının kurumakta olduğu ve durgunluğun baş gösterdiği anlamına gelir.

Müzik konusundaki bir konferansa ilk kez katılan insanların, tutucu örgütlenme sistemi ve şimdiki önderliğinin müzik konusundaki sözüm ona çok ileri görüşleriyle Besteciler Birliği’nin, bağrında böylesine uzlaşmaz çelişmeler barındırdığını gördükleri zaman şaşkınlığa düşmeleri bir rastlantı değildir. Birliğin önderliğinin, yenilik yapma, modası geçmiş gelenekleri reddetme ve “kuyrukçuluğa” (“epigonizm”) karşı mücadele etme gibi umut vaat eden sloganları bayrak edindiğini biliyoruz.

Ne var ki, çalışmalarında en radikal ve hatta en hızlı devrimci gözükmek isteyenlerin ve modası geçmiş ölçütlerin yıkıcıları olarak ortaya çıkanların, Besteciler Birliği’ndeki çalışmalarının gösterdiği kadarıyla, bir yenilikle karşılaştıklarında ya da bir değişiklik yapmak gerektiğinde son derece gerici ve inatçı davranmaları şaşırtıcıdır. Ayrıca çalışma ve önderlik yöntemleri de tutucudur ve sık sık gönüllü olarak örgütsel sorunlarda kötü alışkanlıklara kapılmaktadırlar. Bunun nedenini uzakta aramaya gerek yoktur. Sovyet müziğindeki sözüm ona yeni bir akım konusunda kendini beğenmiş gevezelik hiçbir ilerici eylemle birleştirilmezse, yalnızca bu olgu bile böyle gerici yöntemlerden doğan ideolojik akımların ve yaratıcılık akımlarının ilerici niteliği konusunda haklı bir kuşkuya yol açmaktadır.

Her konunun örgütsel yönünün büyük önem taşıdığını hepimiz çok iyi biliriz. Besteciler ve müzisyenler örgütündeki havanın temizlenmesi ve yaratıcı çalışmanın gelişmesini sağlayacak normal bir ortamın gerçekleşebilmesi için yeni bir rüzgarın, bir bahar temizliğinin gerekli olduğu gün gibi açıktır.

Ne var ki, temel olan, çok önemli olduğu halde, örgütsel sorun değil, Sovyet müzik akımı sorunudur. Burada yapılan tartışma bu sorunu bulandırdı. Müzik cümlelerinde berraklığa ulaşmanın yanı sıra müziğin gelişmesi sorununa da berraklık getirmeliyiz. Tartışma sırasında müzikte iki akımın varlığı belirginleşti; bazı yoldaşlar eşyanın adını koymaktan kaçındıkları ve oyun da ancak kısmen açık oynandığı halde, bu akımlar arasında mücadele olduğu ve birinin yerine diğerinin geçirilmek istendiği her şeye karşın ortaya çıktı.

Dahası, bazı yoldaşlar, bir nitelik değişikliği olmadığı ve burada yalnızca klasik okulun Sovyet koşullarında gelişmesi ile karşı karşıya olduğumuzu öne sürerek akımlar arasındaki mücadele sorununu ele almamızın gerekli olmadığını söylediler. Klasik müziğin ilkelerinin hiçbir değişikliğe uğramadığını ve sonuç olarak tartışması yapılacak hiç bir şey bulunmadığını belirttiler. Onlara göre bütün sorun, tek tek kişilerin hatalı tutumlarından, tek tek kişilerin tekniğe duydukları hayranlıktan ve şurada burada görülen natüralizm eğilimlerinden ibarettir.

Bu sorunu ele almama konusunda böyle eğilimlerin var olması, iki akım arasındaki mücadelenin daha iyi incelenmesini gerektirmektedir; çünkü bu, Şebalin yoldaşın haklı olarak belirttiği gibi, yalnızca Konservatuvar’ın damının akması ve onarım gerektirmesi sorunu değildir. Eğer öyle olsaydı, kolayca halledilirdi. Oysa bu, Sovyet müziğinin temellerinde ortaya çıkan çok daha büyük bir çatlak sorunudur.

Besteciler Birliği’nin yaratıcı faaliyetlerinde önde gelen rolün, bugün belli bir grup tarafından oynandığını bütün konuşmacılar belirttiler. Şostakoviç, Prokofiev, Myaskovski, Haçaturyan, Popov, Kabalevski ve Şebalin yoldaşların adından söz edildi. Eklemek istediğiniz kimse var mı?

Bir ses: Şaporin.

Jdanov: Dizginleri elinde tutan bir önder gruptan söz edildiği zaman adı en çok geçenler bunlardır: Şimdi, aynı zamanda müzikteki biçimci akımın, temelden yanlış olan bir akımın da önde gelen isimleri olan bu yoldaşları ele alalım.

Sözü edilen yoldaşlar da tartışmaya katıldılar ve onlar da Besteciler Birliği’ndeki eleştiri eksikliğinden, kendilerinin gereğinden fazla övülmelerinden rahatsız olduklarını ve bestecilerin esas kitlesiyle ve konser dinleyicileriyle aralarında belli bir kopukluk olduğunu hissettiklerini belirttiler. Ne var ki, bu gerçekleri ortaya koymak için, pek başarılı olmayan—ya da hiç başarılı olmayan—bir operanın yaratılması gerekmezdi. Bu açıklamalar çok daha önce yapılabilirdi; ama sorunun can alıcı noktası, müzik örgütlerindeki biçimci hizbin hegemonyasının, önde gelen besteciler grubumuz açısından, yumuşak bir deyimle, pek o kadar da rahatsız edıcı olmadığıdır. Yoldaşların bu hegemonyanın olumsuz yönleri de olduğunu keşfetmeleri için Parti Merkez Komitesinde bir tartışma açılması gerekmiştir. Ne olursa olsun hiçbiri, konferanstan önce, Besteciler Birliği’ndeki durumu değiştirmeyi düşünmemiştir.

Burada, artık köklü değişildiklerin zamanının geldiği belirtildi. Buna katılmamak elde değil. Sovyet müziğindeki belli başlı mevkiler adı geçen yoldaşların elinde olduğuna göre, onları eleştirmek için girişilen her türlü çaba fırtınalar kopmasına ve bu eleştiriye karşı derhal bir saflaşma doğmasına yol açacağına göre, Zaharov yoldaşın deyişiyle, bu yoldaşların şimdi rahatsız olduklarını belirterek mahkum etmek istedikleri “güvenli” durgunluk ve kişisel ilişkiler ortamının gerçekte kendileri tarafından yaratıldığı sonucuna varmak gerekir.

Besteciler Birliği’ndeki bazı yönetici yoldaşlar Birlik’te bir azınlık iktidarı olmadığı iddiasında bulundular. O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Öyleyse neden Birlik’teki yönetici mevkilere sımsıkı sarılıyorlar? İktidar için istediklerinden mi? Kendilerine birazcık, Prens Igor’daki Vladimir Galitski gibi yönetme arzusu veren bir tür yönetim tutkusuna kapıldıklarından mı? Yoksa bu hegemonya belli bir akımın mı çıkarınadır? Bence birinci varsayımdan çok sonuncusu gerçeğe daha yakındır. Birliğin yönetiminin bir akımla ilgisi olmadığını söylemek için bir neden yoktur. Örneğin Şostakoviç için böyle bir suçlamada bulunamayız.

Öyleyse, hegemonyanın bir akımın çıkarına olarak sürdürüldüğü sonucuna varıyoruz.

Ve gene öyleyse, Sovyet müziğindeki iki akım arasında, gerçekte, üstü kapalı olmakla birlikte şiddetli bir mücadele hüküm sürmektedir. Bir akım Sovyet müziğindeki, gerçekçi bir içeriğe sahip ve halka, halk müziğine, halk türkülerine yakından ve örgütsel olarak bağlı olan ve bütün bunları yüksek bir ustalıkla birleştiren bir müziğin yaratılmasında klasik mirasın ve özellikle Rus okulunun muazzam bir rol oynayacağını kabul eden görüşü temel alan, sağlıklı, ilerici ilkeleri temsil etmektedir. Diğeri ise Sovyet sanatına yabancı olan, yenilik adına klasik mirası reddeden, küçük bir seçkin estetikçiler zümresinin bireyci duygularını yüceltmek amacıyla müziğin halktan kaynaklandığı ve ona hizmet ettiği fikrini reddeden bir biçimciliği temsil etmektedir.

Biçimci akım, doğal, güzel ve insani müziğin yerine sahte, kaba ve çoğunlukla bütünüyle hastalıklı bir müziği geçirir. Üstelik bu akımın özelliği, cepheden hücuma geçmek yerine, revizyonist faaliyetlerini, sosyalist gerçekçiliğin temel ilkelerini kabul etme perdesi ardında sürdürmektir. Bu tür saman altından su yürütme yöntemleri, kuşkusuz yeni değildir. Tarihte revizyonizmin, belli bir öğretiyle sahte bir uzlaşma ardında gizlenmesinin çok örneği vardır. Bu da, biçimci akımın gerçek niteliğinin ve Sovyet müziğinin gelişmesine verdiği zararın açığa çıkarılmasını daha da gerekli kılmaktadır.

Örnek verecek olursak, klasik miras karşısındaki tutumu ele alalım. Ne kadar aksini iddia ederlerse etsinler, biçimci okulu destekleyenlerin klasik müzik geleneklerini sürdürdükleri ve geliştirdikleri konusunda hiçbir belirti yoktur. Biçimci akımı benimseyen Sovyet bestecilerinin eserlerinin klasik müzikten temelden farklı olduğunu her dinleyen anlayabilir. Klasik müziğin belirleyici özellikleri, gerçekçi olması, parlak sanat biçimlerini derin bir içerikle birleştirebilme yeteneği ve en yüksek teknik gelişmeleri basitlik ve anlaşılabilirlikle kaynaştırabilmesidir. Biçimcilik ve kaba natüralizm genel olarak klasik müziğe, özel olarak da Rus klasik müziğine yabancıdır. Klasik müziğin yüksek düşünsel içeriğinin kaynağı, onun, müziğin köklerinin halkın müzik yaratıcılığında olduğunu kabul etmesi ve halka, halk müziğine ve türkülerine karşı derin bir saygı ve sevgi beslemesidir.

Bizim biçimcilerimiz gerçek müziğin temellerini yıkarken; idealist duygularla örülmüş, geniş halk kitlelerine yabancı, milyonlarca Sovyet halkı için değil de küçük gruplar ve seçkinler için yapılmış, kötü ve sahte müzik eserleri bestelerken müziğin gelişme yolunda ne kadar büyük bir geri adım atıyorlar! Kendi yaratıcı güçlerinin gelişmesinin temeli olarak, eserlerinde halkın duygularını ve karakterini yansıtabilme yeteneğini gören Glinka, Çaykovski, Rimski-Korsakov, Dargomijski ve Mussorgski’den ne kadar farklılar! Halkın ihtiyaçlarına, onun ruhuna ve yaratıcı dehasına sırt çevirmekle müzikteki biçimci akım, halk düşmanı yüzünü olduğu gibi ortaya koymuştur.

Eğer Sovyet bestecilerinin bir bölümü elli ya da yüz yıl sonra anlaşılacaklarını ve çağdaşları tarafından değilse bile kendilerinden sonrakiler tarafından övüleceklerini düşünüyorlarsa, işte o zaman durum gerçekten korkutucudur. Böyle bir düşünceye kapılmak son derece tehlikelidir. Bu teori, halktan uzaklaşmayı ifade eder. Bir yazar, bir sanatçı, bir eleştirmen ya da bir Parti üyesi, çağdaşları tarafından anlaşılmayı beklemiyorsa, öyleyse kimin için yaşıyor ve çalışıyor? Böyle bir tutum kişiyi manevi yalnızlığa ve çıkmaza sürüklemez mi? Bu teorinin bazı dalkavuk müzik eleştirmenleri tarafından bestecilerimizi teselli etmek amacıyla ortaya atıldığını işitiyoruz. Besteciler bu tür teselliye karşı nasıl kayıtsız kalabiliyor ve en azından, bunu savunanları bir onur kurulu önünde eleştirmiyorlar?

Müziğin halkçı kökleri konusunda “Güçlü Azınlık”ın* ve daha sonra katılan büyük müzik bilimcisi V.V. Stasov’un ortaya koydukları açık seçik fikirleri yarı yarıya unutmuş görünüyoruz. Glinka’nın, “müziği yaratan halktır, biz sanatçılar yalnızca onu düzenleriz” şeklindeki sözlerini de biraz unutmuş görünüyoruz. Aynı zamanda klasik bestecilerin, müzik sanatının geniş halk kitleleri arasında yayılmasına hizmet ettikleri sürece hiçbir müzik türünü küçümsemediklerini de unutuyoruz. Öyle ki, bir müzik türü olarak operayı bile küçümsüyor ve onu çalgısal (enstrümantal) ve senfonik müziğe göre ikincil bir tür olarak kabul ediyorsunuz. Şarkılara, koro ve konser müziğine karşı kibirli bir tutum takınarak, bu alanda halkın taleplerini karşılamanın sizin için küçük düşürücü bir şey olduğunu düşünüyorsunuz. Ne var ki Mussorgski, “Gopak”ı müziklemişti ve Glinka da en iyi eserlerinden birinde “Komarinski”yi kullanmıştı. Toprak ağası Glinka’nın, devlet memuru Serov’un ve aristokrat Stasov’un sizlerden daha demokrat olduklarını belirtmek gerekir.

Halk müziğinden yana olduğunuz konusunda süslü sözler etmek yetmez, eğer gerçekten öyleyseniz, neden bestelerinizde halk müziğini bu kadar az kullanıyorsunuz? Serov, çok önceden “akademik” yani profesyonel müziğin halk müziğinin yanı sıra ve ondan bağımsız olarak gelişmesine işaret edip bu durumu eleştirdiği halde, neden bu konuda hatalar yapılmaktadır? Çalgısal ve senfonik müziğimizin halk müziği ile sıkı bir karşılıklı etkileme içinde geliştiği söylenebilir mi? Hayır, tam tersine. Senfoni bestecilerimizin halk müziğini değerlendirme konusunda gösterdikleri isteksizlik nedeniyle arada büyük bir uçurum doğmuştur, Serov’un halk müziğine karşı nasıl bir tutum takındığını hatırlayalım. “Güney Rus Türküleri Müziği adlı makalesinde şöyle diyor:

“Halk türküleri, hiç bir şekilde tek tek bireylerin yaratıcılığının eseri değil, bütün halkın yapay müziğin bütün süslerinden arınmış olan besteleridir. Bu çiçekler, kendiliklerinden toprağı yararak gün ışığına çıkarlar ve en .ufak bir yazarlık ya da bestecilik hakkı talep etmeden serpilip gelişirler. Bu yüzden de kültürlü bestecilerin limonlukta yetişen çiçekleri andıran eserlerine hiç mi hiç benzemezler. Başka bir deyişle halk türkülerinde, Gogol’ün Ölü Canlar’da çok güzel bir şekilde belirttiği gibi, her sanat eserinin en büyük çekiciliği ve sırrı olan basitliğin bilgeliğini ve dokunulmamış yaratıcı dehayı buluruz.

“Saflığın harikulade giysisine bürünmüş olan bir zambak nasıl brokarın ve mücevherlerin pırıltısını sönükleştirirse; halk müziği de o çocuksu basitliğiyle, bilgiçlerin konservatuvarlarda ve müzik akademilerinde öğrettikleri cansız bilgi yığınının karmaşıklığından bin kez daha zengin ve güçlüdür.”


Ne kadar yerinde ve güçlü bir tanım! Esas sorun olan, müziğin gelişmesinin karşılıklı etkilemeyi temel alması, yani “akademik” müziğin halk müziği ile zenginleştirilmesi sorunu ne kadar doğru ifade edilmiştir! Bu fikir, son zamanlardaki teorik makalelerimizde ve eleştirilerde görülmez olmuştur.

* “Güçlü Azınlık”, 1861’de M. A. Balakiev’in kurduğu bir müzikçiler grubuydu. Bu grubun diğer üyeleri Cui, Mussorgski, Rimski-Korsakav, Borodin ve sınırlı bir ölçüde Çaykovski’ydi.