KÜTÜPHANE | ZHDANOV

Proletaryanın Bilimsel Felsefesi


Bu hataya sıkı sıkıya bağlı olarak, Aleksandrov’un kitabında felsefe tarihinin bir felsefe okulundan bir diğerine adım adım geçiş şeklinde, yani Marksist olmayan bir şekilde işlendiğini de görüyoruz. Proletaryanın bilimsel dünya görüşü olarak Marksizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, felsefenin tek tek bireylerin uğraşı, hayattan ve halktan kopuk ve halka yabancı bir avuç filozof ile müritlerinden oluşan felsefe okullarının malı olduğu o eski felsefe tarihi dönemi kapanmaktadır.

Marksizm böyle bir felsefe okulu değildir. Tam tersine o, küçük bir seçkinler zümresinin, aydınlar aristokrasinin malı olan eski felsefenin yerini almaktadır. Marksizm, felsefe tarihinde yepyeni bir dönemin, felsefenin kapitalizmden kurtulmak için savaşan proletarya kitlelerinin elinde bilimsel bir silah haline geldiği bir dönemin başladığını belirlemektedir.

Önceki felsefe sistemlerinden farklı olarak Marksist felsefe, diğer bilimlerin üzerinde bir bilim değildir; tersine, bir bilimsel araştırma aracıdır, bütün doğa ve toplum bilimlerine nüfuz eden ve onlar geliştikçe kendini onların ürünleriyle zenginleştiren bir yöntemdir. Bu anlamda Marksist felsefe, bütün geçmiş felsefenin en tam ve en kesin yadsınmasıdır. Ama Engels’in önemle belirttiği gibi yadsımak, sadece “hayır” demek anlamına gelmez. Yadsımak sürekliliği kapsar, insan düşüncesi tarihinin her ileri ve ilerici ürününün yeni ve daha yüksek bir sentez içinde özümlenmesi, eleştirici bir şekilde yeniden biçimlendirilmesi ve bütünleştirilmesi anlamına gelir.

Dolayısıyla Marksist diyalektik yöntem artık var olduğuna göre felsefe tarihi bu yöntemin doğuşunu hazırlayan gelişmelerin tarihini de içermeli, bu yöntemin yükselişini şekillendiren etkenleri gözler önüne sermelidir. Aleksandrov’un kitabı mantığın ve diyalektiğin tarihini vermiyor, mantık kategorilerinin insan pratiğinin bir yansıması olarak gelişmesini göstermiyor; bu nedenle Lenin’in, kitabın girişinde aktarılan, diyalektik mantığın her kategorisinin insan düşüncesinin gelişme tarihinin bir düğüm noktası olarak ele alınması gerektiği yolundaki sözü, havada kalmaktadır.

Kitabın felsefe tarihini ancak Marksist felsefenin doğuşuna, yani 1848’e kadar getirmesi, kesinlikle mazur görülemez. Son yüzyıllık felsefe tarihini sunmayan bir eserin bir ders kitabı sayılamayacağı ortadadır. Ne girişte, ne de önsözde bu konuda bir açıklama bulunmadığından, yazarın bu dönemi niçin bu kadar acımasız bir şekilde budadığı anlaşılmamaktadır.

Nedeni açıklanmayan bir diğer nokta da, Rus felsefesinin gelişme tarihinin kitaba alınmamış olmasıdır. Bunu koyup koymamanın bir ilke sorunu olduğunu belirtmek bile gereksizdir. Yazarı genel bir felsefe tarihine Rus felsefe tarihini katmamaya iten etkenler ne olursa olsun, bu tutum nesnel olarak Rus felsefesinin rolünün küçük görülmesi, felsefe tarihinin yapay bir biçimde Batı Avrupa felsefesi tarihi ve Rus felsefesi tarihi olarak ikiye bölünmesi anlamına gelmektedir. Yazar böyle bir ayrımın nedenini açıklamaya gerek görmüyor. Bu ayrım, burjuvazinin kültürü “Batı” ve “Doğu” kültürü olarak ikiye bölmesini sürdürmekte ve Marksizmi bölgesel bir “Batı” akımı olarak sunmaktadır.

Girişin 6. sayfasında, yazar tam tersi tutumu hararetle savunuyor:


“Geçmişin felsefe sistemlerinin, Rus felsefesinin klasikleri tarafından yapılmış olan derin eleştirisini titizlikle incelemeden ve ondan yararlanmadan, Batı Avrupa ülkelerindeki felsefi düşüncenin gelişimi konusunda bilimsel bir kavrayışa ulaşmak olanaksızdır.”

Öyleyse yazar niçin kitabında bu doğru tutuma bağlı kalmamıştır? Bu nokta tamamen karanlıktır ve kitabın keyfi bir şekilde 1848’de sona erdirilmesiyle birlikte ele alındığında, kötü bir izlenim bırakmaktadır.

Tartışma sırasında söz alan yoldaşlar, Doğu felsefesi tarihinin sunuluşunda” da boşluklar olduğuna işaret ettiler.

Kitabın bu nedenle de köklü bir şekilde gözden geçirilmesinin gerektiği açıktır.

Bazı yoldaşlar; bir yazarın izleyeceği yolu sunması gereken girişin, konunun incelenmesine ilişkin görev ve yöntemleri doğru olarak belirlediğini, ancak yazarın şu ya da bu şekilde buradaki vaatlerini yerine getirmediğini söylediler. Ben bu eleştirinin yetersiz olduğu kanısındayım; çünkü girişin kendisi de hatalıdır ve eleştiriye dayanabilecek durumda değildir.

Felsefe tarihinin konusunun yanlış ve belirsiz bir şekilde tanımlandığını daha önce belirttim. Ama dahası var. Girişte başka teorik hatalar da yer almaktadır. Bazı yoldaşlar yazarın, Marksist-Leninist felsefe tarihinin temellerini ele alırken, aslında bu konuyla doğrudan bir ilgileri bulunmadığı açık olan Çernişevski, Dobrolyubov ve Lothonosov’dan zorlama bir şekilde söz ettiğini belirttiler. Kaldı ki, sorun bundan ibaret de değildir. Bu büyük Rus bilim adamlarının ve filozoflarının eserlerinden yapılan alıntılar kötü bir şekilde seçilmiştir. Bu alıntıların içerdiği teorik önermeler Marksist bakış açısından yanlış ve hatta tehlikelidir. Rasgele bir şekilde ve yazarın işlemekte olduğu konuyla hiçbir ilgileri bulunmaksızın seçilmiş olan bu alıntıların yazarlarını karalamak niyetinde değilim. Önemli olan şudur: Yazar, Çernişevski’ye, farklı ve birbirleriyle çelişen felsefe sistemlerinin kurucularının birbirlerine karşı hoşgörülü davranmaları gerektiğini kanıtlamak için başvuruyor.

Çernişevski’den yapılan alıntıyı buraya aktarmak istiyorum:


“Bilimsel çalışmanın mirasçıları, eserlerinden kendi çalışmaları için yararlandıkları öncüllerine karşı ayaklanırlar. Örneğin Aristo, Eflatun’a karşı düşmanca bir tavır almış; aynı şekilde Sokrat, mirasçısı olduğu Sofistleri tepeden tırnağa aşağılamıştır. Bunun çağımızda da birçok örneği vardır. Ama bazen, yeni bir sistemin kurucularının, kendi fikirlerinin öncüllerinin fikirleriyle olan bağlantısının açıkça kavradıkları ve kendilerini alçakgönüllülükle onların müridi saydıkları; öncüllerinin fikirlerindeki yetersizlikleri açıklarken aynı zamanda bu fikirlerin kendi fikirlerinin gelişimine ne kadar büyük bir katkıda bulunduğunu da ortaya koydukları mutlu durumlarla da karşılaşıyoruz. Örneğin Spinoza ile Dekart arasındaki ilişki böyle olmuştur. Çağdaş bilimin kurucularının, öncüllerine sevgi ve nerdeyse bir oğulun babasına duyması gereken saygı ile bakıyor, onların dehasının büyüklüğünü ve öğretilerinin soylu ruhunu tamamen kabulleniyor, kendi görüşlerinin tohumlarını bu öğretilerde buluyor olmalarının, kendilerine onur verdiğini belirtmeliyiz. “


Yazar bu alıntıyı hiçbir kayıt kaymadan sunduğuna göre, bunun kendi bakış açısını yansıttığını kabul etmek gerekir. Eğer bu doğruysa, yazar, felsefenin taraflı bir nitelik taşıdığı yolundaki Marksist-Leninist ilkeyi fiilen reddediyor demektir.

Marksizm-Leninizmin, materyalizmin bütün düşmanlarına karşı, en şiddetli bir mücadeleyi ne büyük bir coşku ve uzlaşmazlıkla yürütmüş olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu mücadelede Marksist-Leninistler, rakiplerini amansızca eleştirirler. Lenin’in Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm adlı eseri, materyalizmin düşmanlarına karşı verilen Bolşevik mücadelenin bir örneğidir; bu kitabın her cümlesi, bir düşmanı delip geçen bir kılıç gibidir. Lenin şöyle yazmaktadır:


“Marx’ın ve Engels’in dehası, tam da uzun bir dönem, nerdeyse yarım yüzyıl boyunca, materyalizmi geliştirmiş ve bir temel felsefi akımı ilerletmiş olmalarında, daha önce çözülmüş olan epistemolojik sorunları tekrarlamakla yetinmeyip, bu materyalizmi toplum bilimleri alanında tutarlı bir şekilde uygulamış—ve nasıl uygulanacağını göstermiş—ve gösterişli safsataları, felsefede ‘yeni’ bir çizgi ‘keşfetmek’, ‘yeni’ bir eğilim kat etmek, vb. yolundaki sayısız girişimleri süprüntü ve döküntü olarak acımasızca bir kenara .. atmış olmalarında yatmaktadır...


“Son olarak, Marx’ın Kapital’deki ve diğer eserlerindeki çeşitli felsefi sözlerini alalım; bunların hepsi, değişmez bir ana fikir olarak materyalizm üzerinde durmakta ve her çeşit gizemciliği, her belirsizliği ve idealizm yönündeki her sapmayı büyük bir aşağılamayla mahkum etmektedir. Marx’ın bütün felsefi sözleri bu temel karşıtlar çevresinde dönmektedir ve profesyonel felsefe açısından zaaflarını da bu ‘darlık’ ve ‘tek-yanlılık’ oluşturmaktadır.” (V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm).


Bildiğimiz gibi Lenin, rakiplerine acımazdı. Felsefi eğilimler arasındaki çelişmeleri belirsizleştirmek ve uzlaştırmak yolundaki bütün girişimleri, gerici akademik felsefenin bir tuzağı olarak görürdü. Bütün bunlardan sonra Aleksandrov yoldaş nasıl oluyor da bu kitapta felsefi düşmanlarımıza karşı bu kadar dişsiz bir tutumun savunucusu olarak karşımıza çıkabiliyor? Marksizm, idealist eğilimin bütün temsilcilerine karşı amansız bir mücadele içinde doğmuş, gelişmiş ve zafere ulaşmışken, Aleksandrov yoldaş nasıl oluyor da akademik sözde-nesnelciliğe böyle sınırsız övgüler düzebiliyor?

Aleksandrov yoldaş bununla da kalmıyor, kendi nesnelci fikirlerini bütün kitap boyunca uyguluyor. Dolayısıyla Aleksandrov yoldaşın, herhangi bir burjuva filozofunu eleştirmeden önce onun olumlu yanları önünde eğilmesi ve hatırasına mum dikmesi bir rastlantı değildir. Örneğin Fourier’nin insanlığın gelişmesindeki dört aşama öğretisini ele alalım.

“Fourier’nin toplumsal felsefesinin büyük başarısı,” diyor Aleksandrov yoldaş;


“... insanlığın gelişimi konusundaki teorisidir. Fourier’ye göre toplumun gelişmesi dört aşamadan geçer: (1) yükselen dağılma; (2) yükselen uyum; (3) alçalan uyum; (4) alçalan dağılma. İnsanlık son aşamada bir bunama dönemine girer ve bundan sonra da yeryüzündeki bütün hayat son bulur. Toplumun gelişmesi insan iradesinden bağımsız olduğundan, zamanla bir mevsim değişimi kaçınılmazlığıyla daha yüksek bir gelişme aşaması doğar. Fourier bundan, burjuva sisteminin kaçınılmaz olarak özgür ve kolektif emeğin hüküm olduğu bir topluma dönüşeceği sonucunu çıkardı. Gerçi Fourier’nin toplumsal gelişme teorisi dört aşama kavrayışıyla sınırlıydı ama o dönem için büyük bir ileri adım oluşturuyordu.”


Bütün bunların Marksist tahlille en küçük bir ilgisi yoktur. Fourier’nin teorisi, neye göre bir ileri adımı ifade etmektedir? Eğer bu teorinin sınırlılığı, insanlığın gelişmesinin ayrıldığı dört aşamadan dördüncüsünün alçalan dağılma olması ve bundan sonra yeryüzündeki bütün hayatın sona ermesi ise, o zaman yazarın Fourier’yi toplumsal gelişme teorisini dört aşamayla sınırladığı için eleştirmesini nasıl anlayabiliriz? İnsanlık için beşinci aşamanın ancak öbür dünya olabileceği açık değil midir?

Aleksandrov yoldaş, hemen her geçmiş filozof hakkında söyleyecek iyi bir şeyler buluyor. Söz konusu burjuva filozofu ne kadar ünlüyse, ona yağdırılan iltifatlar da o kadar büyük oluyor. Bütün bunlar Aleksandrov yoldaşın, belki kendisi bile farkına varmaksızın, her filozofun her şeyden önce bir meslektaş ve ancak ikincil olarak bir rakip olduğu varsayımından hareket eden burjuva tarihçilerinin tutsağı olduğunu gösteriyor. Bu gibi anlayışla bizim aramızda yerleştiği takdirde bizi kaçınılmaz olarak nesnelciliğe, burjuva filozoflarına köleliğe ve onların hizmetlerini abartmaya, felsefemizin militan ve atılgan ruhundan vazgeçmeye götürür. Ve bu, materyalizmin temel ilkelerinden, onun taraflı tavrından ayrılmak anlamına gelir. Oysa Lenin bize şunu öğretiyor:

“... materyalizm, sözgelimi, bir parti tavrını, yani herhangi btir olayı değerlendirirken açıkça ve dürüst olarak belli bir toplumsal grubun bakış açısını benimseme yükümlülüğünü içerir.”


Felsefi görüşlerin Aleksandrov’un kitabındaki sunuluşu soyut, nesnelci ve tarafsızdır. Kitapta felsefe okulları birbirinin peşi sıra ya da birbirinin yanı sıra sergilenmekte, ama birbirlerine karşı mücadele içinde gösterilmemektedir. Bu tutum da akademik profesörlerin “eğitimine” boyun eğmektir. Bu noktaya ilişkin olarak, yazarın felsefede taraflılık ilkesini açıklayış biçiminin yeterli olmamasının, bir rastlantı sonucu olmadığı anlaşılmaktadır. Yazar felsefede taraflılığa bir örnek olarak Hegel’in felsefesini gösteriyor; ona, göre düşman felsefeler arasındaki mücadele, Hegel’in felsefesinin kendi içindeki gerici ve ilerici ilkelerin mücadelesinde somutlanıyor. Böyle bir örnekleme yönteminin sadece nesnelci eklektizm olmakla kalmayıp, Hegel’i süslediği de açıktır; çünkü bu yolla, Hegel’in felsefesinin gerici olduğu kadar ilerici bir içerik de taşıdığı gösterilmek istenmiş olmaktadır.

Bu noktayı sonuca bağlarken, Aleksandrov yoldaşın çeşitli felsefe sistemlerini “olumlu yanlarının yanı sıra eksiklikleri de vardır”, “şu teori de önemlidir”, vb. şeklinde değerlendirme yönteminin son derece belirsiz ve metafizik olduğunu ve sorunu bulandırmaktan başka bir sonuç veremeyeceğini de eklemeliyim. Aleksandrov yoldaşın düşmanlarımıza karşı mücadelede uzlaşmaz bir tavır almamızı talep eden temel materyalist ilkeyi unutarak eski burjuva okullarının akademik bilimsel eğilimleri önünde boyun kırmayı yeğlemesi, tamamen anlaşılmaz bir konudur.

Son bir söz daha. Felsefe sistemleri konusundaki eleştirici bir incelemenin belli bir yönelimi olmalıdır. Çoktan ölmüş ve gömülmüş felsefi görüş ve fikirlere fazla önem verilmemelidir. Öte yandan, gerici nitelikleri bir yana, bugün yaşayan ve Marksizmin düşmanları tarafından kullanılmakta olan felsefi sistem ve fikirler özellikle şiddetli bir şekilde eleştirilmelidir. Bu gruba özellikle yeni-Kantçılık, teoloji, bilinemezciliğin eski ve yeni türleri, çağdaş doğa bilimine Tanrıyı sokuşturma girişimleri ve bayatlamış idealist malları yeniden ısıtıp piyasaya sürmeyi amaçlayan başka her çeşit tarife girmektedir. Emperyalizmin felsefe alanındaki uşaklarının korku içindeki efendilerini desteklemek için bugün yararlanmakta olduğu cephanelikte, işte bunlar vardır.