ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | DİĞER YAZILAR

JEAN - PAUL SAETRE

DESCARTES'CI ÖZGÜRLÜK

Özgürlük tektir ama koşullara göre değişik biçimlerde ortaya çıkar. Kendilerini özgürlük savunucusu yapan bütün filozoflara ilkin şu soru sorulabilir: Hangi ayrıcalıklı durumda özgürlüğünüzün deneyimine vardınız? Aslında, eylem alanında, toplumsal ya da siyasi girişim alanında, sanatta yaratış ala-nında özgür olunduğunu duyumsamak başka şeydir, onu anlamak ve ortaya koyma ediminde duyumsamak başka bir şeydir. Bir Richelieu, bir Vincent de Paul, bir Corneille metafizikçi olsalardı elbette bize söyleyecek bazı şeyleri olurdu, çünkü onlar, özgürlüğü ne iten ne de çeken bir dünyada özgürlük mutlak bir olayla örneğin yeni bir şiir ya da yeni bir kurumun ortaya çıkışıyla kendini gösterdiğinde, özgürlüğü yakalamayı bilmişlerdir. Herşeyden önce bir raetafizikçi olan Descartes, durumu başka açıdan değerlendirmektedir: Onun ilk deneyimi «ex nihllo: yoktan hiçbir şey varolmaz» yaratıcı özgürlüğünün değil ama ilkin daha önceden varolan özler arasında ken-di güçleriyle düşünülebilir ilişkiler ortaya çıkarmak özerk düşüncesinin deneyimidir. îşte bu nedenle, üç yüzyıldan beri Descartes'çı özgürlük üzerinde yaşayan biz Fransızlar, üstü örtülü bir biçimde, «özgür seçiş»den, yaratıcı bir edimin yapılmasından çok, bağımsız bir düşüncenin deneyimini anlıyoruz. Sonunda, Alain gibi filozoflarımız da özgürlüğü yargılama edimiyle birlikte benimsemektedirler.

Bunun nedeni her,zaman, anlama sarhoşluğuna ortaya çıkardığımız doğrulardan kendimizi sorumlu duymak sevincinin katılmasıdır. Öğretmen kim olursa olsun, öyle bir an gelir ki öğrenci matematik probleminin karşısında yapayalnız kalır. Kendinden varsayımlar ortaya koymazsa, belirli bir biçime bir şifre anahtarı gibi uygulanan ve bu biçimin belli başlı yapılarını ortaya çıkaran şemalar çizmezse, temel ilkelerin üstündeki örtüyü atmak için sonunda kesin bir aydınlık getirmezse, sözcükler ölü işaretler olarak kalır, bu durumda her şey ezbere öğrenilmiştir. Böylece kendimi gözden geçirdiğimde, düşünsel etkinliğin bir eğitimbilim yönteminin mekanik sonucu olmadığını, ama kökeninde yalnızca benim dikkat istemimin, zihin dalgınlığını ya da aceleciliğini yadsıyışımm ve sonuç olarak ruhumun bulunduğunu ve hiç bir dışsal etkenin sözkonusu olmadığını görürüm. Ûescartes'm ilk sezgisi şudur: O, en küçült bir zihinsel yönelimin tüm düşünceyi tüm edimlerinde, tam ve mutlak bağımsızlığı içinde yükümlediğini herkesten iyi görmüştür.
 

Ama gördük ki bu özerklik deneyimi, üretkenliğin deneyimiyle bağdaşmamaktadır. Bu, düşüncenin, anlayacak bazı şeylere, özler, yapılar arasında nesnel ilişkilere, bağlantılara, kısacası önceden kurulmuş bir ilişkiler düzenine sahip olması gerekliliğindendir. Böylece, düşünsel etkinlik özgürlüğüne karşı olarak, hiç bir şey gidilecek yoldan daha çetin değildir. Her şey tek bir doğruya sahip olduğundan, bu doğruyu bulan kişi bu Şey üzerine bilinebileceklerin tümüne sahip olmuş demektir, örneğin matematik öğrenilmiş bir çocuk, kendi kurallarına göre bir toplama yaptığında, sınadığı toplamı ele alarak, bütün insan zihninin bulabileceği şeyi bulduğuna inanabilir. Çünkü, sonunda, gerçek düzeni izlemeyi ve aranılan şeyin bütün koşullarını tüm olarak saymayı öğreten yöntem, aritmetik kurallarına kesinlik veren her şeyi içermektedir.
 

Herşey belirlenmiştir. Yani ortaya çıkarılacak nesne ve yöntem. Özgürlüğünü kurallara göre bir top-lama yapmaya uygulayan çocuk, evreni yeni bir doğruyla zenginleştirmemektedir, ondan önce bin kez ya-pılan ve kendisinin onlardan daha öteye gidemeyeceği bir işlemi yeniden yapmaktadır. Öyleyse, matematikçinin tutumunda oldukça ilginç bir tutarsızlık vardır ve matematikçinin zihni dar bir yolda yürüyen, adımlarının ve bedeninin durumu toprağın ya-pısıyla ve yürüme gerekleriyle kesin olarak koşullanmış olan, bununla birlikte edimlerini özgürce yerine getireceğine tam tamına inanan bir adamm zihnine benzemektedir. Yani kısacası, matematiksel düşünce etkinliğinden yola çıkarsak, özlerin değişmezliğini ve gerekliliğini yargı özgürlüğüyle nasıl bağdaştıracağız? Sorun, Descartes çağında, matematik doğrular düzeninin tüm iyi niyetli insanlara tanrısal istemin bir sonucu olarak göründüğü ölçüde çetindir. Bu düzen bir yana atılamayacağına göre, bir Spinoza ona insan öznelliğini yakıştırmayı yeğ tutacaktır: Sonlu kiplikler olan bu eksik bireyselliklerin ötesinde ken-di gücüyle gelişen ve kendini onaylayan doğruyu gösterecektir. Özler düzeninin karşısında öznellik (Bazı ahlakçılar için, insan ödevini yapmaktan başka hak ka sahip değildir, anlamında) aslında, yalnızca bir doğruya bağlanmak özgürlüğü olabilir yoksa öznellik karmaşık bir düşünce, gelişimi ve aydınlanması öznel yapısını ortadan kaldıracak sakatlanmış bir doğru olur çıkar. İkinci durumda, insan kaybolur, düşünce ve doğru arasında hiç bir ayrım kalmaz: doğ ru. düşünceler sisteminin bütünlüğüdür. İnsanı kurtarmak istendiğinde, insan hiç bir fikir üretemediğinden yalnızca üretilen fikri gözlemlemekle yetindiğinden, geriye yalnız ona olumsuz ve basit bir güç sağlamak, yani ancak doğru olmayan her şeye hayır deme gücü sağlamak kalmaktadır. Nitekim, Descartes'da, birleştirici bir öğreti görünümü altında, oldukça değişik iki özgürlük kuramı görmekteyiz. Birincisi, kendisinin olan anlama ve yargılama gücünü düşünmesi, ikincisi ise, fikirlerin katı sistemi karşısında yalnızca insanın özerkliğini kurtarmak istemesidir.
 

Onun kendiliğinden tepkisi, doğrunun karşısında insanın sorumluluğunu onaylamaktır. Doğru insani bir şeydir, çünkü varolması için onaylanması gerekir. Varlığımın özgür yükümlülüğü ve istemimin bağlılığı olan yargımdan önce, ne doğru ne de yanlış olan yansız ve kararsız fikirlerden başka hiçbir şey varolmamaktadır. Böylece insan dünyada doğru nun kendisiyle göründüğü varlıktır: Çabası, varlıkların doğal düzeninin bir doğrular düzeni olması için tümüyle yükümlenmektir. O dünyayı düşünmeli, düşüncesini ileri sürmeli ve fikirler sistemi olarak varlık düzenini dönüştürmelidir. Meditations'lardan (Düşünceler) başlayarak, daha sonra Heidegger'in sözünü edeceği bu «varlıksal-varlıkbilimşel» varlık burada ortaya çıkmaktadır. Böylece, Descartes bize herşeyden önce bir aydın sorumluluğu vermektedir. O her an, özlerin art arda gelişi karşısında düşüncesinin özgürlüğünü de yalnızlığını da duyumsamaktadır. Heidegger şöyle der: Kimse benim için ölemez. Ama ondan önce Descartes şöyle demiştir: Kim-se benim için anlayamaz. Sonuç olarak, evet ya da

6

hayır denilmeli, bütün evren için doğru üzerinde tek başına karar verilmelidir. Oysa bu bağlanış metafizik ve mutlak bir edimdir. Yükümleniş ise göreli değildir ve sorun olarak belirlenebilecek bir yaklaşıklık sözkonusu olamaz. Ancak, Kant'daki ahlaklı a-dam erekler kentinin bir yasakoyuncusu olarak davranırken, bilgin olarak Bescartes, dünyanın yasaları üzerine karar vermektedir. Doğrunun egemenliğinin : kurulması için söylenilen bu «evet» aynı anda tümüyle verilmiş sonsuz bir yükümlenmeyi zorunlu kılmaktadır: Hiçbir zaman «birazcık» evet ya da «birazcık» hayır denilemez. Ve insanın «evet»i Tan rınln «evet»inden ayrı değildir. Kendinde bu kadar büyük olduğunu sınadığım, başka birinin daha yay-gın Ve geniş olduğu fikrini tasarımlamadığım tek bir istem vardır: Öyle ki, Tanrı'nın imgesini ve benzerliğini taşıdığımı bana bildirenodur. Çünkü, bu istem, Tanrı'da bende bulunduğundan çok daha büyük ölçüde, karşılaştırılamayacak denli büyük ölçüde bulunduğu halde — bu büyüklük onda hem bir araya gelen bilgi ve gücün onu daha sağlam ve daha etkin kılmasından hem de nesneden gelir — o biçimsel olarak ve kendinde birşey olarak alındığı zaman gene de bana büyük görünmez.
 

Bu bütünsel özgürlüğün her insana özgü olduğu görünür bir durumdur, çünkü bu özgürlüğün dereceleri yoktur, ya da daha doğrusu —çünkü özgürlük öbürleri arasında bir nitelik değildir— her insanın özgürlük olduğu görülebilir. O ünlü varsama, sağduyu dünyanın en iyi paylaştırılmış şeyidir varsaması yalnızca her insanın zihninde aynı tohumlar, aynı doğuştan fikirler bulunduğu anlamına gelmez, aynı zamanda «bu varsama» doğru yargılar vermek ve doğruyu yanlıştan ayjrdetme gücünün her insanda eşit olduğuna tanıklık eder.
 

Bir insan öbürlerinden daha insan olamaz, çünkü özgürlük her birinde benzer biçimde sonsuzdur. Bu anlamda, bilimin ruhuyla demokrasinin ruhu arasındaki bağı hiç kimse Descartes'dan daha iyi göstermemiştir, çünkü yurttaşlara tanınmış oy hakkı, evrensel olarak yayılmış evet ya da hayır deme ye tisinden başka birşey üzerine kurulamaz. Kuşkusuz insanlar arasında birçok ayrım bulabiliriz: Birinin daha güçlü bir belleği olabilir, öbürünün ise daha geniş bir imgelemi, imge gücü kuvvetli olan anlamakta daha tez olacak, belleği kuvvetli olan ise daha geniş bir gerçeklik alanına sahip olacaktır. Ancak bu nitelikler insan kavramının kurucu öğeleri değillerdir: Bedensel raslantılarm varlığını görmek gerekir. Bizi insani yaratık olarak belirleyen şey bu yetileri özgürce kullanıyor olmamızdır. Aslında daha hızlı ya da daha yavaş anlamış olmamız hiçde önemli değildir, çünkü anlayış bize hangi biçimde gelirse gelsin hepimizde ya tüm olmalıdır ya da hiç olmamalıdır. Alkibiades ve köle aynı doğruyu anlıyorlarsa bu doğruyu anlayışlarıyla tümüyle birbirlerine benzerdirler. Aynı biçimde, bir insanın durumu özgürlüğünü ne arttırabilir ne de sınırlayabilir. Descartes burada, stoacılardan sonra, özgürlük ve güç arasında temel bir ayrım yapmıştır. Özgür olmak : istenilen şeyi yapabilmek değil, yapılabilecek şeyi istemektir. Yalnızca düşüncelerimiz gücümüz içindedir, en azından düşünce sözcüğünü benim al-dığım anlamda, yani ruhun tüm işlevlerini düşünce saydığımızda, yani yalnızca düşünüşleri ve istemleri değil ama aynı zamanda görmek, işitmek, falanca devinimden çok falanca devinime yönelmek gibi şeyleri de düşünceye bağlı şeyler olarak düşünce saydığımızda >bu böyledir. Bununla dışsal şeylerin gücümüz içinde olduklarını söylemek istemedim, ama dışta tasarımlarımızı engelleyecek başka güçler bulun* duğundan, bu dışsal şeylerin mutlak bir biçimde ve tümüyle DEĞİL< DE yalnızca düşüncelerimizle izle nebilecek durumdayken gücümüz içinde olduklarını söylemek istedim.

Böylece insan değişken ve sınırlı bir güçle bütünsel bir özgürlüğe sahip olmaktadır. Burada, özgürlüğün olumsuz görünümünü sezinlemekteyiz. Çünkü sonunda, şu ya da bu eylemi başaracak güce sa-hip değilsem, onu yapmayı dilemekten kaçınmam gerekir: İşi talihe bırakmaktan çok kendimi inandırmam, dünyanın düzenini değiştirmekten çok dileklerimi değiştirmem gerekmektedir. Kısacası, ahlaki alanda «epoke»yi uygulamalıyım. Ancak, bu ilk dü

. şünce içinde, Özgürlük yalnız belirli bir «etki»ye sa-hip olmakla kalmaktadır. O olumlu ve kurucu bir özgürlüktür. Kuşkusuz bu özgürlük dünyadaki devinimin niteliğini değiştiremez ama bu devinimin yönünü değiştirebilir. Ruhun asıl yeri, beynin ortasındaki küçük bezdedir, oradan hayvansal ruhlar, sinirler hatta kan aracılığıyla bedenin tümüne ışığını saçar. Ruhun tüm eylemi, ruhun birşeyler istemesini sağlayan tek eylem, ruhun sıkı sıkıya bağlı olduğu küçük bezin bu isteme dayanan sonuçlar yaratabilmesi için istenen bir biçimde devinmesidir.

«Yöntem üzerine koriuşma»nm kökeninde buldu ğumuz şey, insan özgürlüğünün bu «etkinlik»'i bu «kuruculuk»'udur. Çünkü gerçekte yöntem bulgulanmış bir şeydir. «Bazı yollar, der Descartes, beni belirlemelere ve özdeyişlere götürdü, ben bunlardan bir yöntem oluşturdum. Hatta (birincisi dışında) yöntemin kurallarının her biri bir eylem ve bulgu özdeyişidir. İkinci kuralın öngördüğü ayrıştırma, şemalar oluşturan ve sonradan doğrulayacağı varsayımsal bölümler tasarlayan yaratıcı ve özgür bir yargı istemiyor mu? Üçüncü kuralın övdüğü düzeni aramaya çıkmak, karışıklığın ortasında ona boyun eğmeden önce, onu önceden belirlemek gerekmez mi? Bunun kanıtı şudur: Eğer gerçekte o yoksa, bir gün bulgulanacaktır. Hatta doğallıkla birbirinden önce gelmeyen nesneler arasındaki düzeni varsayarak bulgulanacaktır. Dördüncü ilkenin saymaları, insan zihnine özgü bir genelleme ve sınıflandırma gücünün varlığını gerektirmiyor mu? Kısacası, «yöntem» in kuralları, Kant'çı şemacılık düzeyinde, tümüyle yaratıcı ve özgür bir yargı için çok genel yönergeler sunmaktadırlar. Öte yandan, Bacon İngilizlere deneyi izlemeyi öğretirken, Descartes fizikçinin deneyi varsayımlarla öncelemesi gerektiğini öneren ilk kişi olmuştur. Böylece, herşeyden önce yapıtlarında yaratıcı özgürlüğün büyük ve insancı bir onaylanışını bulmaktayız. Bu onaylayış doğruyu parça parça kuran, varsayımlar ve şemalar oluşturarak özler arasındaki gerçek ilişkiyi çabuklaştıran ve önceden be lirleyen, Tanrı'da ve bütün insanlarda eşit olan, mutlak ve sonsuz olan bu korkunç çabayı, üstün çabayı, yani dünyada bir gerçeği yaratmak çabasını, —herkesi cömertliğe, özgür seçişimizle bulduğumuz ve kendisinden hiç bir zaman yoksun kalmamamız gereken cömertlik duygusuna hazırlayan bu çabayı — benimsemeye zorlar.

Ancak herşey, hemen önceden kurulmuş düzene karşı çıkar. Örneğin Kant'ta insan zihni doğruyu kurmakta, Descartes'ta onu yalnızca ortaya koymaktadır, ortaya koymaktadır çünkü Tanrı özlerin aralarında destekledikleri bütün ilişkileri kesin bir biçimde saptamıştır. Zaten, matematikçi probleminin sonucuna ulaşmak için hangi yolu seçerse seçsin bir kez sonuca ulaştımı sonuçtan kuşkulanmaz. Eylem adamı, girişimini izleyerek bu benimdir diyebilir. Ama bilim adamı diyemez. Doğru bulunur bulunmaz ona yabancılaşır. Doğru herkesindir ve kimsenin değildir. Bilim adamı doğruyu yalnızca gözlemleyebilir ve eğer doğruyu kuran ilişkileri açıkça görürse, ondan kuşkulanması için bir neden kalmaz: Onu tümüyle canlandıran içsel bir aydınlanma ile saydamlaşmış olarak, bulunmuş teoreme ve giderek düzenine yalnızca katılabilir. Böylece «iki iki daha dört eder» ya da «düşünüyorum öylese varım» yargılarının yalnızca onları onayladığım ve kendimi onaylamaktan alamadığım sürece değerleri vardır. Varolmadığımı söylediğimde ortaya bir kurgu bile koymuş olmam bu durumda, kare dairelerden ya da üç yüzlü küblerden sözedercesine, anlamları birbirini ortadan kaldıran sözler söylemekteyimdir. İşte onaylamaya zorlanmış Descartes'çı istem budur. «Örneğin bu geçmiş günleri incelerken, eğer dünyada bir şey gerçekten varolsaydı ve bu sorunu incelediğimden ötürü bundan doğrudan doğruya kendimin de varolduğu sonucu çıksaydı, bu kadar açıkça kavradığım bir şeyin gerçek olduğu yargısına varmaktan kendimi alıkoyamazdım. Bunu, kendimi her hangi bir dışsal nedenden dolayı zorunlu bulduğumdan değil, ama yalnızca anlığımda büyük bir açıklıkla istemime karşı konulmaz bir eğilim oluştuğu için yapardım.»

Ve kuşkusuz, Descartes apaçıklığa yapılan bu karşı konulmaz katılmayı, özgür olarak adlandırmakta direnmektedir. Ancak bu özgürlük sözcüğüne tümüyle değişik bir anlam verdiğinden dolayıdır. Katılma özgürdür, çünkü o bizim dışımızda olan hiç bir zorlama etkisiyle oluşmamaktadır, yani o, bedenin bir devinimiyle ya da ruhbilimsel bir bağ aracılığıyla ortaya çıkmamaktadır: Ruhun tutkuları ala-nında değiliz. Ancak, ruh apaçıklık sürecinde bedenden bağımsız kalırsa ve eğer Traite des Passions'un (Tutkular İncelemesi) tanımlarına göre, bütünlüğü içinde alınmış düşünen tözün eylemine açık ve seçik olarak kavranmış ilişkilerin varsaması denilebilirse, istem anlığa göre düşünüldüğünde, artık bu terimlerin hiç bir anlamı kalmaz. Çünkü demin, özgürlüğe, istem için anlığın kavradığı fikirler önünde evet ya da hayır deme kararının olasılığı diyorduk ki bu da işin işten geçmediğini, geleceğin hiçbir zaman önceden görülemeyeceğini anlatıyordu. Şu ana kadar olan yerde, anlığın istemle olan ilişkisi, apaçıklık sözkonusu iken, içinde fikrin açıklık ve seçikliğinin varsama karşısında belirleyici etken rolünü oynadığı sert bir yasa biçimi altında kavranmaktaydı. Kısaca sı, Descartes, bir varlığın özgürlüğünü tüm dış etkiler dışında, varlığın özünün gelişimiyle açıklayan — bu gelişimin anları birbirine başka bir kesin gereklilik ile bağlansa da — Spinoza'ya ve Leibniz'e bu noktada daha çok yaklaşır. îşte bu noktada o, kayıtsızlık özgürlüğünü yadsımaya kadar gitmekte ya da daha doğrusu onu özgürlüğün en aşağı derecesi yapmaktadır, «özgür olmam için iki karşıttan birini ya da öbürünü seçmekte kayıtsız olmam gerekli değildir, ama daha çok, birinin üzerine eğildiğim oranda — bu ister iyi ve doğrunun orada karşılaştığını bildiğimden olsun ister Tanrı'nın böylece düşüncemin içsel yanını düzenlediğinden olsun — sözkonusu olan şeyde özenir bir seçim yaparım ve bu seçimi benimserim.» ikinci seçenek yani «îster Tanrı'nın böylece düşüncemin içsel yanını düzenlediğinden olsun» seçeneği tümüyle inancı ilgilendirir. Bu alanda anlık inanç edimi için yeterli bir neden olamayacağı gibi, istem, tanrı iyiliği denilen içsel ve doğaüstü bir ışıkla titretilir ve aydınlatılır. Belki» bu özerk ve sonsuz özgürlüğün birdenbire tanrısal iyilikle gerçekleştirildiğini ve açıkça görmediği şeyi onaylaması için düzenlendiğini görmek yadırgatacaktır. Ama aslında, do ğal ışıkla tanrı iyiliği denilen bu doğaüstü ışık arasında büyük bir ayrım var mıdır? İkinci durumda, istemimizin araya girişiyle, onaylayanın Tanrı olduğu apaçıktır. Ancak bu birincide de aynı biçimde değil midir? Eğer fikirler varlığa sahipseler, aslında, onlar Tanrıdan geldiği için öyledirler. Açıklık ve seçiklik, fikir olmanın oluşturduğu mutlak yoğunluğun ve içsel tutarlılığın yalnızca işaretleridirler. Ben fikri varsamaya karşı konulmaz bir biçimde eğilimliy sem bu onun tüm varlığıyla ve kesin olumluluğuyla beni etkilemesindendir. Bende kendi ağırlığıyla varsanan bu eksiksiz, boşluksuz, arı ve yoğun varlıktır. Böylece, Tanrı her varlığın ve her olumluluğun kaynağı olduğundan, bu olumluluk yani doğru bir yargı olan bu varoluş tümlüğü, kaynağını bir hiçlik olan benden değil ama ancak ondan alabilir. Bu kuramda yalnızca, usçu bir metafizikle bir hıristiyan dinbilimini uzlaştırma çabası görmeyelim: Bu kuram, bilgin'in tam tamına bir hiç olduğu, direngen ölümsüz bilinç önünde, gözlemlediği doğrunun sonsuz ağırlığı önünde, basit bir bakış olduğu bilincini, zaman sözlüğünde açıklamaktadır. Kuşkusuz, Des-cartes, üç yi] sonra, 1644'de bize kayıtsızlık özgürlüğünü vermeye yeniden başlıyordu. «Biz, diyordu, kendimizde olan özgürlüğe ve kayıtsızlığa o kadar inanmışız ki daha açık olarak tanıyabileceğimiz hiç bir şey yoktur, öyleki Tanrı'nın tüm-güçlülüğü bizi ona inanmaktan engellememelidir. Ancak bu basit bir sakınıklıktır: Bunun nedeni Augustinus'un ona kaygılar vermiş olan korkunç başarısı ve Sorbonne'da suçlanmayı göze alamamış olmasıdır. Daha çok özgür seçişe sahip olmayan bu yeni özgürlük kavrayışının, onun düşüncesini taşıdığı bütün alanlara ya-yıldığına dikkat etmek gerekmektedir. Gerçekten de Mersenne'e şöyle demiyor muydu: Dediğiniz şeyi yadsıyorsunuz, iyi yapmak için iyi yargılamak yeter, a-ma bununla birlikte bana öyle geliyor ki Skolastiğin alışılagelmiş öğretisi Voluntas non fertur in malum, nişi quatenus ei sub aliqua ratione boni repraesentatur ab intellectu'dan dolayıdır ve omnis peccans est ignorans buradan gelir. Öyle ki «Eğer anlık, is, temde iyi olarak hiç birşeyi temsil etmeseydi, ki böyle değildir, seçiminde başarılı olurdu». Sav şimdi tümlenmiştir. Doğrunun seçik görüntüsü benimsemeye yol açtığı gibi iyi'nin açık görünüşü edime yol açmaktadır. Çünkü iyi ve doğru tek bir şeydir, yani Varlık'tır. Ve eğer Descartesı biz en çok iyilik yaparken özgürüz diyebiliyorsa, bu onun edim değerine dayanılarak yapılmış bir özgürlük tanımını, özerklikten giderek ulaşılmış bir tanımın yerine koymasındandır. Çünkü en özgür edim, en iyi evrensel düzene en uygun edimdir. Bu da öğretinin mantığına uyar: Eğer biz kendi İyi'mizi ortaya koymuyorsak, eğer îyi a piori bağımsız bir varoluşa sahipse, onu yapmadan görmemiz mümkün olabilir mi?
 

Bununla birlikte, îyi'nin izlenişinde olduğu gibi, Doğru'nun aranmasında da insanın gerçek özerkliğini yeniden buluyoruz. Ancak bu insan yalnızca bir hiçlik olduğu içindir. İnsan hiçliğiyle, Hiçlik, Kötülük ve Yanılgı'yla ilgili oluşuyla Tanrı'dan uzaklaşır, çünkü varlığın sonsuz bir bütünlüğü olan Tanrı hiçliği ne koruyabilir ne de düzenleyebilir. O bana olumluyu yerleştirmiştir, o bende olan herşeyin sorumlu yaratıcısıdır. Ama ben, sonluluğumla, sınırlarımla, gölge gibi oluşumla ondan ayrılırım. Eğer bir kayıtsızlık özgürlüğüm varsa, bilmediğim ya da iyi bilmediğim şeylerden ötürü, saptırılmış, bozuk, karışık fikirlerden ötürü vardır. Bütün bu hiçliklere, bir hiç olan kendim, hayır diyebilirim: etkin olmaya, varsamaya karar veremem. Çünkü doğrular düzeni benim dışımda varolmaktadır ve bu beni özerklik olarak tanımlar, bu yaratıcı buluş değil, yadsımadır. Artık yadsıyamayacağımız şeye kadar yadsıyarak özgür oluruz. Böylece yöntemsel kuşku özgür edimle aynı biçimi almaktadır.
 

Hegel'ci olumsuzluğun bir önbelirlenimi gibi bu güçte, bir kaçış,ayrılış, geriye çekiliş görülecektir. Kuşku, düşüncemizin dışında herhangi birşey varsayan bütün önermelere ulaşmaktadır yani ben bütün varlıkları parantez arasına alabilirim, bütün varolan şeyleri hiçlerken özgürlüğümün tüm deneyimine sa-hip olmaktayım. Kuşku varlıkla olan ilişkinin kopuşudur, bu kuşku aracılığıyla insan, varolan evrenden sıyrılmanın ve onu yüksekten arı bir imge zinciri gibi izlemenin kalıcı olanağına sahiptir. Bu anlamda olanak insan egemenliğinin en eşsiz varsanmasıdır: Kötü Ruh varsayımı, aslında açıkça, insanın bütün aldatmacalardan, bütün tuzaklardan kaçabileceğini, bir doğru düzeninin varolduğunu göstermektedir, çünkü insan özgürdür ve bu düzen varolmasaydı da bir yanılgı egemenliğinin varolması için insanın özgür olması yeterdi. Bu insanın bir saf olumsuzlama bir yargı ertelenmesi olmasından dolayı, devinimsiz kalmak koşuluyla, soluğunu tutan bir kişi gibi, her an yapay ve aldatıcı bir doğadan, giderek onda doğa aracılığıyla bulunan herşeyden yani bel-leğinden, imgeleminden, bedeninden sıyrılabilmesinden dolayıdır. Hatta o zamandan bile kurtulabilip anın sonsuzluğuna sığınabilir; Hiç bir şey insanın «doğal» varlık olmadığını bundan iyi göstermez. Ancak o, bu erişilmez bağımsızlığa — Kötü Ruhun tümgüçlülüğüne karşı, Tanrı'ya karşı — ulaştığı anda kendisini arı bir hiçlik olarak bulur: Tümüyle parantez arasına alınmış varlığın karşısında, artık yalnızca tek bir hayır kalmaktadır, bedensiz, anısız, bil-» gisiz. kimsesiz bir hayır. Ve bu hayır kendisine Cogito'da ulaşılan herşeyin yarısaydam bir yadsınışıdır. Şu sözler de bunun tanığıdır: Dubito ergo sum, vel, quod idem est: Cogito ergo sum. Bu öğretinin stoa'cı epoke'den esinlen ilmesine karşın, Descartes'tan önce hiç kimse, özgür seçişin olumsuzlukla olan bağını vurgulamamış, özgürlüğün eksiksiz olan bir dünya^ da insanın öbür tümlükler arasında bir varoluş tümlüğü olarak ortaya çıkmadığını, tersine bütünlük olmadığını, ama sınırlı ve sonlu olarak ortaya çıktığını göstermemişti. Ancak bu özgürlük hiç bir biçimde yaratıcı olamaz, çünkü o hiç birşey değildir. Bir fikir üretme gücüne sahip değildir. Çünkü bir fikir bir gerçekliktir, yani özgürlük gerçekliğe veremeyeceği belirli bir varlığa sahiptir. Aslında, Descartes da onun gücünü sınırlayacaktır, çünkü ona göre sonunda mutlak, yetkin, sonsuzca sonsuz varlık ortaya çıktığında, ona bağlanmazlüc edemeyiz, o zaman onun olumsuzluk kuramını sonuna kadar götürmediğini al-gılamaktayız : Çünkü doğruluk varlık'tan yanlışlık ise yalnızca varlık-olmayandan oluşmaktadır. İnsandaki yadsıma gücü yalnızca yanlışı reddetmesinden, kısacası, varlık-olmayana ha,yır demesinden oluşmaktadır. Eğer Kötü Ruhun yapıtlarını benimseyebiliyorsak bunun nedeni bu yapıtların varolmalarından, doğru ya da yanlış şeyler olarak en azından bizim sunumlarımız olarak bir enaz varlığa sahip olmalarından değil, ama bunların olmamalarından, yani varolmayan nesneleri bizim yanlış biçimde tasarımlayışımızdandır. Eğer dünyadan kendimizi çekebilirsek bu onun mutlak bir varsama gibi yüksek ve eksiksiz ululuğunda varoluşundan değil, ama araya duyuların girdiği ve temellerini kavrayamadığımız bazı fikirler aracılığıyla onu yetkin olarak düşünmediğimizdendir. Böylece Descartes, özgürlüğün olumsuzluk ber lirlenmesi ya da varlığın olumsuzlanmayla behrlenmesi durumuyla —bu durum kayıtsızlık özgürlüğünü ortaya koyacaktır— olumsuzluğun basit bir biçimde olumsuzlanması demek olan özgür seçiş kavramı arasında sürekli bir biçimde gidip gelmektedir. Kısacası o, üretici bir olumsuzluk kavrayışına ulaşamamıştır.

Bu özgürlük garip bir özgürlüktür. Sonunda iki zamana ayrılır: Birincisinde, olumsuzdur ve bir özerkliktir, ama kendini bizim yanılgıyı ya da karmaşık düşünceleri benimsememizi yadsıyacak duruma getirir, ikincisinde özgürlük anlam değiştirir olumlu katılma biçimine girer ama o zaman da istem özerkliğini yitirir, anlıkta olan apaçıklık isteme yayılır ve onu belirler. Descartes'm söylemek istediği acaba bu mudur ve kurduğu kuram gerçekten birinci duyguyla bu bağımsız ve gururlu insanın kendi özgür seçişine sahip olduğu duygusuyla mı ilgilidir? Öyle gözükmüyor, ister Yöntem üzefrine konıışma'daki düşüncelerin tarihini dile getirmiş olsun, ister kuşku yolu üzerinde sarsılmaz bir olgu olarak kendisiyle karşılaşmış olsun, önce kişiliği felsefesinde böyle bir rol oynamış olan bu bireyci kişi, cisimsizleştirici ve bir ey dışı bir duruma getirici bir özgürlük tasarımlamıştır: Çünkü düşünen özne, inanmak gerekirse, öncelikle saf bir olumsuzlamadan başka bir şey değildir. Bu hiçlik, kuşku girişiminden tek başına kaçan ama kuşkudan başka birşey de olmayan bu geldigeçti olgu, hiçlik olmak durumundan çıktığı zaman varlığın arı yükselişi özelliğini kazanır. Gerçekte, ölümsüz doğruların basit bir gözlemcisinden başka birşey olmayan Descartes'çı bilginle bedensel ve yaşamsal etkinliğini hiçe indirgemiş olan, artık biçimleri gözlemlemekten ve dolayısıyla bilimin kendisine ulaşmaktan başka birşey yapmayan Platon'cu filozof arasında büyük bir ayrım yoktur. Ama Descartes'taki insan başka tutkulara sahiptir: O yaşamını bir girişim olarak tasarımlıyor, bilimin yapılmasını ve kendisi tarafından yapılmasını istiyordu: oysa, özgürlüğü bunu yapmasına izin vermiyordu. İyi kullanılmaları koşuluyla kendinde tutkular yaratılmasını diliyordu: Bu tutarsız doğruyu yani özgür tutkular olabileceği doğrusunu şöyle böyle seziyordu. Her şeyden önce gerçek gönül genişliğine önem veriyor, bu gönül genişliğini de şu terimlerle tanımlıyordu : Bir insanm doğru olarak kendini değerlendirebileceği en yüksek noktada değerlendirmesini sağlayan, gerçek gönül genişliği, bir ölçüde istemlerinin bu özgür iyeliğinden başka gerçekte hiç bir şeyin kendisine özgü olmadığını bilmesinde, iyi ya da kötü kullanılışı dışında hiçbir şeyin onu övgü ya da kınama biçiminde bağlamayacağını bilmesinde, bir ölçüde de kendinde bunları iyi kullanmak için kararlı ve sağlam bir istek bulmasında yani iyi olduğunu düşündüğü bütün şeyleri yerine getirmek ve bunlara girişmek için bir istem gücüne sahip oluşundadır: Erdem de tam anlamıyla bundan çıkar. Oysa bulmuş olduğu bu özgürlük, İyi'nin apaçıklığı istemin gidimlerini belirleyene kadar onlara gem vurabilecek olan bu özgürlük edimlerin gerçek yaratıcısı olmak duygusunu, özgür girişimlerin sürekli yaratıcısı olmak duygusunu, yani bu gururlu duyguyu, özgürlüğün ona Yöntemin genel kurallarına uygun olarak işlemsel şemalar ortaya koyması için verdiği araçlardan daha çok doğrulayamaz. Bu, dogmacı bir bilgin ve inançlı bir hristiyan olan Descartes'm kendini, ölümsüz doğruların önceden kurulu düzeniyle Tanrı tarafından yaratılmış değerlerin ölümsüz sistemiyle ezilmeye bırakmasmdandır. însan kendi iyi'sini ortaya koymazsa, bilimi kurmazsa, ancak sözde özgürdür. Burada Descartes'çı özgürlük aldatıcı bir özgürlük olan hristiyan özgürlüğüne katılmaktadır.: Descartes'çı insan da hristiyan insan da iyi için değil kötü için, Doğruluk için değil Yanılgı için özgürdür. Tanrı, insanlara dağıttığı doğal ve doğaüstü ışıkların desteğiyle, kendileri için seçmiş olduğu Bilgi'ye ve Erdem'e giden yolda onları ellerinden tutmaktadır, insanlara yalnızca kendilerini bırakmaları düşer, bu yükselişin değeri Tanrı'nın olacaktır. Ancak insanlar bir hiç oldukları ölçüde Tanrı'dan uzaklaşırlar, yol boyunca tuttukları eli bırakmakta, günah ve varolmayış dünyasına dalmakta özgür olurlar. Buna karşılık doğallıkla, kendilerini her zaman düşünsel ve ahlaki kötülükten uzakta tutabilirler. Bazı şeylerden kaçınabilir, kendilerini koruyabilir, yargılarını erteleyebilir, edimlerini zamanında durdurabilirler. Onlardan yalnızca tümüyle Tanrı'nın tasarılarını kösteklememeleri istenir. Ama öte yandan, Yanılgı ve Kötü varlıkdışı şeylerdir. Bu alanda insanın birşey oluşturma özgürlüğü bile yoktur. Eğer insan kötülüğünde ya da önyargılarında direnirse, yarattığı şey bir hiç olacak, evrensel düzen onun dikkafalılığmdan etkilenmeyecektir. Claudel, en kötü her zaman kesin değildir, demektedir. Varlığı ve algıyı karıştıran bir öğretide, insani girişimin tek alanı, Platon'un sözünü ettiği «Yalnızca bir düş olarak algılanan», varlık'ın ve varlık-olmayan'm sınırı olan bu «soysuzlaşmış» alandır. Descartes Tanrı özgürlüğünün insan özgürlüğünden daha bütünsel bir özgürlük olmadığını ve bu özgürlüklerden birinin öbürünün imgesi olduğunu bildirdiğine göre, Tanrı'nın kendinde taşıdığı istekleri tam olarak belirleyebilmek ve felsefi postulatların Tanrı'yı hoşnut etmeye yetmediğini gözlemlemek yolunda yeni bir araştırma aracına sahip oluyoruz. Eğer insan Tanrısal özgürlüğü kendi özgürlüğüne tümüyle benzer bir özgürlük olarak tasanmlamışsa, bu onun özgürlüğü katolikliğin ve dogmacılığın engelleri dışında kavramasından olacağı gibi Tanrı özgürlüğünden sözediyor gibi yaparken ken-di özgürlüğünden sözediyor olmasındandır. Burada açık bir yüceltme ve aşkmlaştırma olgusu ortaya çıkıyor. Oysa, Descartes'ın tanrısı insan düşüncesinin yarattığı tanrıların en özgürüdür, tek yaratıcı tanrıdır o. Gerçekte o ne ilkelere —yani özdeşlik ilkesi gibi bir ilkeye — ne de yalnızca yürütücüsü olacağı egemen bir iyi'ye boyun eğmektedir. O varolanları istemine göre konulan kurallara uygun olarak yaratmamıştır yalnızca, ama hem varlıkları ve varlıkların özlerini, hem dünyayı ve dünyanın yasalarını, hem bireyleri ve ilk ilkelerini yaratmıştır.

Ölümsüz olarak adlandırdığımız matematiksel doğrular, geriye kalan bütün yaratılar gibi Tanrı tarafından kurulmuştur ve ona tümüyle bağlıdır. Gerçekten Tanrı'dan bir Jüpiter ya da bir Satürn'den sözediyormuş gibi sözetmek, onu Styx'e ve yazgılara bağımlı kılmakla, bu doğruların ondan bağımsız olduğunu söylemekle özdeştir. Bir kral krallığmdaki yasaları nasıl kurarsa, Tanrı da doğadaki yasaları öyle kurmaktadır, ölümsüz doğruların yalnızca doğru ya da olanaklı olduklarını bir kez daha söylüyorum. Çünkü onlar Tanrı'dan bağımsız olarak doğru sayıldığı için değil, Tanrı onları doğru ya da olanaklı olarak saydığı için böyledir. Ve eğer insanlar sözlerinin anlamını iyi bilselerdi, günaha girmeden hiçbir zaman herhangi bir şeyin doğruluğunun Tan-rı'nın onun üzerine sahip olduğu bilgiden önce geldiğini söyleyemezlerdi, çünkü Tanrı'da istemek ve bilmek tek birşeydir. öyle ki böylece o birşeyi ister ve tanır ve yine yalnızca böylece birşey doğrudur. Bundan dolayı, Tanrı olmasaydı, gene de bu doğrular olurdu demek yanlıştır...

«Tanrı'nın bu doğruları yaratmasını kim gerektirdi diye soruyorsunuz, ben de diyorum ki o, örneğin herhangi bir çembere merkezinden çizilecek doğruların birbirlerine eşit olmamalarını istemek kadar dünyayı yaratmamakta da özgürdür. Ve kuşkusuz bu doğrular onun özüne öbür varlıklardan daha gerekli olarak birleştirilmiş değillerdir. Ve Tanrı, bazı doğruların gerekli olmasını istiyorsa da, bu onun onları gerekli olarak istediği anlamına gelmez, çünkü gerekli olmalarını istemek başka şeydir, gerekli olarak istemek ya da onu istemek gerekliliğinde olmak başka bir şeydir.»

Burada Descartes'çı öğretinin anlamı ortaya çıkmaktadır. Descartes şunu iyice anlamıştır: Özgürlük kavramı mutlak bir özerklik dileğini de içermektedir, ayrıca özgür bir edim tam tamına yeni bir yat ratıdır, tohumu dünyanın daha önceki durumlarından birinde bulunmayan bir yaratıdır, dolayısıyla özgürlük ve yaratı aynı şeylerdir. Tanrı'nın özgürlüğü insan'm özgürlüğüne benzese de, insani örtüsünün altındaki olumsuz görünüşü yitirmekte, arı bir üretkenlik olmakta, Tanrı'nın kendisiyle bir dünya, bir İyi ve ölümsüz doğrular oluşturduğu zamandışı ve yine ölümsüz bir edim durumuna gelmektedir. Öyleyse her Usun kökünü özgür edimin derinliklerinde aramak gerekir, bu özgürlük doğrunun temeli olan özgürlüktür ve doğrular düzeninde ortaya çıkan kesin gereklilik de yaratıcı bir özgür seçişin mutlak olumsallığıyla desteklenmektedir. Goethe gibi dogmacı bir usçu «Başlangıçta kelam vardı» demek yerine «Başlangıçta Edim vardı» diyebiliyordu, özgürlüğü doğrunun karşısında korumak zorluğuna gelince, Goethe bunun çözümünü aynı zamanda düşünsel etkinlik olan bir yaratı tasarlamakta bulur, yaratı böylece özgür bir kararla kendisini destekleyen özgürlük önünde varlığını sürdürmekte ayrıca da kendini düşünceye kavratmaktadır. Tanrı'da istemek ve sezgi tek bir şeydir, tanrısal bilinç hem kurucu hem de izleyicidir. Buna benzer biçimde Tanrı iyi'yi ortaya koymuştur, o yetkinliğiyle en iyi olan şeye karar vermeğe eğilimli değildir ama bu kararın etkisiyle kesinlikle karar verdiği şey iyi olan şeydir. Sonuç olarak Descartes için tanrısal ayrıcalık, Usu ve İyiyi bulan, kendinden başka sınırları olmayan ve kendine bağlı mutlak bir özgürlüktür. Ancak, öte yandan, bu özgürlükte insani özgürlükten başka hiçbir şey yoktur ve o, Tanrı'sınm özgür seçişini tanıtlarken, özgürlük fikrinin kapalı içeriğini geliştirmekten başka birşey yapmadığının bilincindedir, îşte bunun için, iyi düşünüldüğünde, insani özgürlük benimseyişimizde ölümsüz şeyler ve varlığın gerekli yapıları olarak ortaya çıkan bir özgürlükler ve değerler düzeniyle sınırlandırılmış değildir. Bu değerleri ve doğruları ortaya koyan onları destekleyen tanrısal istemdir: Özgürlüğümüz yalnızca tan-rısal özgürlükle sınırlanır. Dünya onu belirsiz bir biçimde koruyan bir özgürlüğün yaratılışından başka birşey değildir. Doğruluk bu sonsuz tanrısal güç tarafından istenmezse ve insani özgürlük tarafından ele alınıp, benimsenmez, onaylanmazsa hiç birşey değildir. Özgür insan kesinlikle özgür bir Tann'nın karşısında yalnızdır, özgürlük varlığın temeli onun gizli boyutudur. Özgürlük böylece, bu kesin sistemde, sonunda gerekliliğin derin anlamı ve doğru yüzü olur.

Böylece Descartes, tanrısal özgürlüğün tanıtlamasında, kendi özgürlüğünün ilk sezgisine sonunda katılmakta ve onu açığa vurmaktadır. Onun için şöyle demektedir: Bu özgürlük kendisini kanıtsız tanımaktadır ve biz ona tek deneyimle sahip olmaktayız. Çıkış noktası tarafından olduğu kadar çağı tarafından da, insani özgür seçişi bırakıp kendini tan-rısal ilgiye kadar terkeden yalnızca olumsuz bir güce indirgemeye zorlanmasının bizce çok az önemi vardır. Bütünleşmiş sonsuz varoluşunu cogito'yla kavramış olduğu bu kökel ve kunııcu özgürlüğü, Tanrı'da bütünleştirmesinin önemi de yoktur. Geriye korkunç bir tanrısal onaylama gücü kalmakta, insan kendi evrenini baştan başa dolaşıp onu desteklemektedir, însanın Descartes'ın Tanrı'ya yerleştirmiş ol* duğu bu yaratıcı özgürlüğü geri alması, ve insancılığın temeli olan bu doğruluktan kuşkuya düşülmesi için iki bunalım çağı-înanç bunalımı ve bilim bunalımı - geçmesi gerekecektir : İnsan ortaya çıkışıyla dünyayı varetmiş bir varlıktır. Ancak biz Descartes'm bize özgü olan şeyi Tanrı'ya vermiş olmasını kınamayacağız daha çok, bir baskı çağında demokrasinin temellerini attığı için, özerklik fikrinin gereklerini sonuna kadar izlediği için ve Wom wesen des Grundes'in Heidegger'inden çok önce varlığın tek temelinin özgürlük olduğunu anladığı için ona hayranlık duyacağız.

Çevirenler: AFŞAR TİMUÇİN

SERDAR KIRKOĞLU