KÜTÜPHANE | EKONOMI-POLITIK

3- SERMAYE İHRACI DÜNYANIN TOPRAK VE EKONOMİK
BAKIMDAN PAYLAŞILMASI

Sermaye İhracı

     

      Emperyalizmden önce">

KÜTÜPHANE | EKONOMI-POLITIK

3- SERMAYE İHRACI DÜNYANIN TOPRAK VE EKONOMİK
BAKIMDAN PAYLAŞILMASI

Sermaye İhracı

     

      Emperyalizmden önce, ülkelerarası ekonomik ilişkilerin başlıca biçimi, dış ticaret, meta ihracı idi. Emperyalizm [sayfa 181] döneminde, dünya ticareti daha da genişledi. Ama bu kez ön plana geçen, sermaye ihracıdır. Emperyalizm döneminde, sermaye ihracı, kapitalist dünyanın en büyük bölümünün birçok emperyalist ülke tarafından sömürülmesinin temeli haline geldi.
      Tekeller egemenliğinde sanayi bakımından gelişmiş kapitalist ülkelerde bir sermayeler "fazlası" oluşur. Kuşkusuz, eğer tekeller, sermayelerini emekçilerin yaşam düzeyini yükseltmede ve tarımda gerikalmışlığı gidermede kullansalardı, hiçbir sermaye "fazlası" olmazdı. Ama, o zaman da kapitalizm, kapitalizm olmazdı. Kapitalistler, sermayelerini, nerede yüksek kâr sağlarlarsa oraya yatırmakta kullanırlar.
      Sermaye, yabancı ülkelere iki şekilde ihraç edilir: ikraz sermayesi ve üretici sermaye. İkraz sermayesi ihracı, başka ülkelerin hükümetlerine ya da kapitalistlerine borç verilince gerçekleşir. Borçlu ülke, faiz ödemek zorundadır. Bu andan itibaren de, işçiler tarafından yaratılan artı-değer, faiz şeklinde, sermaye ihracatçısı ülkeye akar.
      Üretici sermaye
ihracı, kapitalistler, başka ülkelerde sanayi işletmeleri, demiryolları, vb. kurdukları zaman ortaya çıkar. Uygulama böyle olur. Örneğin, Birleşik Amerika'da, Latin Amerika ülkelerinden birinde petrol işletmesi kurulması amacıyla, bir hisse senetli ortaklık kurulur. Çıkarılan hisse senetleri, Amerikan kapitalistleri tarafından toplanır. Hisse senetlerinin satışından elde edilen sermayelerle, işletmelerde şantiyeler faaliyete geçer. Bu işletmelerden gelen karlar, hisse senetleri sahiplerine, yani Amerikan kapitalistlerine gidecektir. Her iki durumda da sermaye, yüksek tekel karı elde etmek amacıyla ihraç edilmiştir.
      Sermayeler, özellikle az gelişmiş ülkelere ihraç edilir. Oralarda sermaye yetersiz, toprak ucuz, hammaddeler bol, ücretler düşüktür. Bütün bunlar, sermaye için elverişli bir yatırım alanı oluştururlar. En çok Afrika'ya, Latin Amerika ülkelerine, Yakın-Doğu ve Orta-Doğu ülkelerine sermaye ihracı yapılıyor. Sanayi bakımından gelişmiş ülkelere de sermaye ihraç edilir. Sermaye ihracı, sermaye ithal eden [sayfa 182] ülkeler için olduğu kadar, sermaye ihracatçısı ülkeler için de ağır sonuçlar doğurur.
      Sermaye ithal eden ülkelerde kapitalizm hızlı bir tempoyla ilerlerken, aynı zamanda, kendine özgü bütün çelişkiler de ortaya çıkar: yığınların sefaleti ve yıkımı, toprağın verimsizleşmesi ve diğer ulusal kaynakların barbar bir sömürüye bağımlı kılınması vb.. Yabancı sermayenin etkisi altında, az gelişmiş ülkelerin ekonomik gelişmesi tekyanlı, çarpıktır. Yabancı sermayenin gereksinmesine uydurulmuştur. Bütün çabalar, özellikle, maden çıkarma sanayii ve ihracata dönük tarımsal üretim üzerinde toplanır.
      Sermaye ihracatçısı ülkelerde bu faaliyet, çifte sonuç verir. Bir yandan, yurtdışında kurulan işletmelerden kâr ya da faiz şekli altında dışardan artı-değer sağladıkları için, zenginliklerini artırırlar. Öte yandan da, sermaye ihracı ülke içersindeki yatırım olanaklarını daraltır.
      Sermaye ihracı, ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri pekiştirir. Ama bu, ekonomik bakımdan geri ülkelerin, gelişmiş ülkeler tarafından sömürülmesi demektir.
      Burjuvazinin ideologları, emperyalist dönemde, sermaye ihracını, geri ülkelere yapılan bir "yardım", bir "iyilik" olarak göstermeye çalışırlar. Buna bağlı olarak, bir de sömürgesizleştirme teorisi ortaya çıkmıştır. Bu teoriye bakılırsa, emperyalizm, sömürgeler sanayiinin gelişmesine katkıda bulunacak, onların metropoller karşısındaki bağımlılıklarını azaltacaktır. Bu teori, sermaye ihracının emperyalist niteliğini gizlemeyi amaçlar. Gerçekte, burada, sömürgesizleştirme değil, bazı ülkelerin diğer bazıları tarafından köleleştirilmesi amacı sözkonusudur.
      İkinci Dünya Savaşından sonra, sermaye ihracında yeni özellikler ortaya çıktı. Bazı Avrupa ve Asya ülkelerinin kapitalizmden kopması, sermaye yatırım alanını hissedilir ölçüde azalttı.
      Savaştan sonra, sermaye ihracı konusunda, eşitsizlik daha da arttı. İngiltere ve Fransa, dış yatırımlarını önemli ölçüde azalttılar. Buna karşılık, Birleşik Amerika'nın sermaye [sayfa 183] ihracı ise, yoğun bir artış göstermiştir. 1949'da, yabancı ülkelere yapılan Amerikan sermaye yatırımları, diğer bütün kapitalist ülkelerin toplam sermaye yatırımından fazladır. 1939'dan 1955'e kadar, dış ülkelere yapılan Amerikan yatırımları, hemen hemen dört katlık bir artış gösterir.
      Amerika Birleşik Devletleri, daha çok, azgelişmiş Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde olduğu kadar, Batı Avrupa'nın Büyük Britanya, Fransa, Batı Almanya gibi gelişmiş ülkelerine de hükümet ikrazları ve kredileri şeklinde sermaye ihraç etmiştir. Birleşik Amerika, kapitalist dünyanın mali sömürü merkezidir.
      Bu ikraz ve krediler, ekonomik ve hatta askeri ve politik bir nitelik taşır.
      Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki mali oligarşi, kendi denetimindeki sermaye ithalatçısı ülkelerin ekonomisini, sermaye ihracı yolu ile bağımlı hale getirmeye çalışır.
      Sermaye, birçok ülke tarafından ihraç edilir. Her emperyalist ülke, hesabına gelen ülkelere sermaye ihraç etmek için çalışır. Bu durum, giderek kapitalistler ve hatta emperyalist ülkeler arasında rekabet ve savaşıma varır ve tüm kapitalist dünyadaki çelişkileri şiddetlendirir.
     

Dünyanın Kapitalist Birlikler Arasında Ekonomik Bakımdan
Paylaşılması

     

     Kapitalist ülkelerde tekeller, her şeyden önce, iç pazar üzerinde tam egemenlik kurmaya çalışırlar. Onu kendi aralarında paylaşırlar ve aşırı kâr elde etmek için fiyat düzeylerini yapay olarak yüksek tutarlar. Tekeller yüksek fiyatları muhafaza etmek için iç pazarı, yabancı rekabete karşı korumak üzere omuz omuza verirler. Bu amaçla, devletler, sınırlayıcı gümrük vergileri koyarlar ve hatta bazı metaların ithalini düpedüz yasaklarlar. Gümrük vergileri çok kez metaın değerini kat kat aşar. Böylece, tekelin iç pazardaki egemenliği sağlanmış olur.
      Bununla birlikte iç pazar sınırlıdır. Büyük, işletmeler [sayfa 184] tarafından sunulan geniş meta yığınlarını emecek güçte değildir. Bunun içindir ki, tekeller, metalarını daima dış pazarlara aktarmaya çabalarlar. Ama dış pazarlar gümrük vergileriyle korunduğu zaman, buralara nasıl ulaşmalı?
      Gümrük vergilerinden kurtulmak için sermaye ihracına başvurulur. Kapitalistler, yabancı ülkelerde, bu ülkelerin pazarlarını emtiaya boğan fabrikalar kurarlar. Ağır gümrük vergilerini aşmak ve dış pazarları elde tutmakta kullanılan önemli bir yöntem de dampingdir. Damping ya da zararına satış, ihraç edilen metaların diğer ülkelerde düşük, hatta bazan üretim giderleri altında bir fiyatla satılması demektir. Tekeller, düşük fiyatlar yoluyla rakiplerini safdışı bıraktıktan sonra, meta fiyatlarını tekrar yükseltirler.
      Dış pazarlar, hammadde kaynakları ve sermaye yatırım alanları uğruna savaşım, dünyanın, farklı tekellerin nüfuz bölgeleri olarak ekonomik bakımdan paylaşılmasına varır. Tekellerin şu ya da bu devletin sınırları dışına taşması, üretim ve sermayenin yüksek derecede bir yoğunlaşmasını gösterir ki, Lenin buna supermonopole adını vermiştir.
      Bir üretim kolunda birçok tröst ya da sendika, kapitalist dünya topluluğu içinde kesin bir rol oynamaya başladığı zaman, uluslararası tekellerin oluşum yolları yaratılmış olur. Uluslararası tekeller demek, çeşitli ülkelerin en büyük tekelleri arasında, pazarların ve hammadde kaynaklarının paylaşılması üzerine, üretim hacmi fiyatlar politikası vb. üzerine anlaşmalar demektir.
      Uluslararası tekellerin ortaya çıkışı, 1860-1880 yıllarına kadar uzanır. 19'uncu yüzyılın sonunda, 40 kadar tekel vardı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde ise (1939), tekel sayısı 300'ü geçmiştir. Bugün 350 kadar tekel vardır. Kapitalist ülkelerin en büyük tekelleri, uluslararası tekel görünümündedir.
      Lenin, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, dünya elektronik sanayiinin Birleşik Amerika ve Almanya tarafından tekelleştirildiğini ortaya koyar. Almanya'da bulunan Allgemeine Elektricitats-Gesellschaft'ın (AEG) birçok Avrupa ve Amerika ülkelerinde işletme ve şubeleri vardı. Elektronik sanayii, [sayfa 185] Birleşik Amerika'da, General Electric Company tarafından tekelleştirilmişti. Bunun da, bütün Amerika'da işletme ve şubeleri vardı ve Avrupa ülkelerine de nüfuz etmeye başlamıştı.
      1907'de, bu tekeller, bütün dünyanın kendi aralarında nüfuz bölgelerine ayrılması konusunda bir anlaşmaya vardılar. Alman ortaklığı, Avrupa ve bir kısım Asya pazarlarını, Amerikan kumpanyası da Amerika kıtasındaki ülkelerin pazarlarını aldı.
      Birinci Dünya Savaşı öncesinde, dünya petrol pazarı, Amerikan Standart Oil ile İngiliz-Hollanda şirketi Royal Dutch Shell arasında paylaşılmıştı.
      Uluslararası tekeller, egemenliklerini, silah üretimi dahil, bütün sanayi kollarında yürütmüşlerdir. İngiltere'de Cickers Armstrong, Fransa'da Schneider-Creusot, Almanya'da Krupp gibi en büyük savaş sanayi firmaları, uzun bir dönem boyunca birbirlerine bağlı kaldılar. Sürüm alanlarını paylaşmışlardı ve her iyi ödeme yapana silah sağlıyorlardı. Bu firmalar arasındaki ilişkiler savaş boyunca devam etti.
      İkinci Dünya Savaşı ertesinde uluslararası birlikler devletlerarası gruplaşmalar ortaya çıktı. Bunlar arasında en güçlüleri, Fransa, Batı Almanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya'nın kömür ve metalurji sanayiini içine alan Avrupa Kömür ve Çelik Birliği, altı Avrupa ülkesini biraraya getiren Avrupa Ekonomik Topluluğu (Ortak Pazar) ve Avusturya, İngiltere, Danimarka, Norveç, Portekiz, İsviçre ve İsveç'in katıldıkları Avrupa Serbest-Değişim Birliğidir (AELE).
      Kapitalist ülkelerin eşit olmayan gelişmesi nedeniyle, uluslararası tekellerin güçler ilişkisi sürekli olarak değişir. Uluslararası tekellerin yaratılması, dünyanın paylaşılması uğruna savaşımın sona erdiğini ve emperyalist ülkelerin barışçı işbirliğine giriştiklerini değil, bu savaşımın keskinleştiğini gösterir.
      Böylece, sermaye ihracı ve uluslararası tekellerin oluşmasıyla mali sermaye kodamanları, dünyayı ekonomik planda bölüşürler, yani dünya nüfuz bölgelerine ayrılır. Dünyanın [sayfa 186] ekonomik bakımdan paylaşılması uğruna savaşım, dünyanın toprak bakımından paylaşılması uğruna savaşımı doğurur.
     

Dünyanın Toprak Olarak Paylaşılması ve Yeniden Paylaşılması
Uğruna Savaşım

     

      Emperyalizme geçiş döneminde, sömürgelere elkoyma, bir hayli ileri gitmiştir. 1876'dan 1914'e kadar "büyük" devletler, 25 milyon kilometrekarelik sömürge, yani metropollerin kendi yüzölçümlerinden bir-buçuk kat fazla bir toprak elde ettiler. En büyük sömürge sahibi devlet İngiltere olmuştur. 1876'da sahip olduğu sömürgelerin yüzölçümü 22,5 milyon kilometrekare ve nüfusu da 251,9 milyondu. 1914'te, yüzölçümü toplamı 11 milyon kilometrekare ve nüfusu da 141,6 milyon daha artmıştır. 1876'da Almanya'nın, Birleşik Amerika'nın ve Japonya'nın sömürgeleri yoktu. Fransa'nın ise yok gibiydi. 1914'e doğru, bu dört büyük devlet, yüzölçümü 14,1 milyon kilometrekare ve nüfusu da, aşağı yukarı 100 milyon olan bir sömürge topluluğuna sahip oldu.
      20'inci yüzyıl başında, dünyanın toprak olarak paylaşılması tamamlanmıştı. Artık, "serbest" toprak kalmamıştı. Öyle ki, herhangi bir toprak eski sahibinden ancak zorla alınabilirdi. Dünyanın yeniden paylaşılması sorunu gündeme geldi.
      Dünyanın yeniden paylaşılması uğruna ilk savaş 1898'de, ABD'nin İspanya'ya karşı açtığı savaştır. Sonuçta, Amerikan emperyalistleri, Filipinler, Porto-Rico, Guam, Küba, Hawai ve Samoa adalarını zaptettiler.
      Dünyanın yeniden paylaşılmasını gerçekleştiımek için emperyalistler Birinci ve İkinci Dünya Savaşını başlatmışlardır.
      Kapitalizmin emperyalist aşamaya geçişiyle, dünya kapitalist ekonomi sisteminin oluşumu tamamlanır. Bu sistemin oluşumu, ekonomik bakımdan azgelişmiş ülkelerin, güçlü emperyalist devletlere boyun eğmesiyle olur. Emperyalizmin sömürge sistemi, dünya kapitalist ekonomi sisteminin [sayfa 187] bütünleyici parçasıdır.
     

Emperyalist Sömürge Sistemi

     

     Emperyalist sömürge sistemi, sömürgeleri, yarı-sömürgeleri ve emperyalist devletler tarafından ezilen ve sömürülen bağımlı ülkeleri içine alır. Emperyalist sömürge sistemi, 19'uncu yüzyılın son üçte-biri ve 20'inci yüzyılın başında, dünyanın, emperyalist devletler tarafından toprak ve ekonomik bakımdan paylaşılmasının sonucudur.
      Kapitalizmin savunucuları, emperyalizmin sömürge ve bağımlı ülkeleri uygarlaştırdıklarını, sömürge ve bağımlı ülke halklarının kültürlerini yükselttiklerini tanıtlamaya çalışırlar. Aslında bu yakıştırmaların gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Sömürge ve bağımlı ülkeleri ayırdeden şey, kültürün ilerlemesi değil, nüfusun hemen hemen tam kara cahilliği, tıbbi tedavinin yokluğu, ekonominin geriliğidir. Emperyalistler, egemenliklerini sürdürmek için bu ülkelerde ilerlemeyi, yapay yollarla engellerler. Emperyalistler, sömürgeleri, buralara, "uygarlık" götürmek için değil, azami kâr sağlamak için zaptederler.
      Emperyalist dönemde sömürge ve bağımlı ülkelerin önemi, emperyalist devletler için, sürüm alanları olarak hatırı sayılır ölçüde artar. Örneğin, 1930'da İngiltere, bütün ihracatının %43,5'ini, 1949'da %54'ünü sömürgelerine yöneltiyordu. Emperyalistler, kendi sömürge ve bağımlı ülkelerini, uyguladıkları gümrük politikası sayesinde rekabetten koruyarak, en berbat mallarını, yüksek fiyatlarla bu ülkelere sevketme olanağına sahip olurlar.
      Sermaye yatırım bölgeleri olarak, sömürgelerin rolü sürekli artar. Emperyalistler buraları yabancı rekabetten uzak tutarlar. Emek-gücü ve hammaddeler ucuzdur. Emperyalistlere, yatırılan sermaye üzerinden yüksek kârlar sağlayan da budur. Sömürgelerde, sermayeler, genel kural olarak maden çıkarma sanayiine ayrılır. Tarımda ise, herhangi bir tarımsal üretim üzerinde uzmanlaşma sözkonusudur (kauçuk, [sayfa 188] kahve, pamuk, vb.). Bu nedenle, sömürge ülkelerin gelişmes tek yanlı bir nitelik taşır. Emperyalist devletler için sömürgeler, hammadde ve tarım ürünleri teslim eden basit bir ek haline gelirler.
      Kapitalist tekeller en fazla hammaddeye sahip olmaya çalışırlar. Örneğin, 1962 sonu itibarıyla kapitalist ülkelerde tahmin edilen petrol rezervleri --26.689 milyon tonu, yani %69'u Yakın-Doğu ve Orta-Doğu, %0,6'sı Batı Avrupa ülkelerinde olmak üzere-- 38.755 milyon tona yükseliyordu. Bunun içindir ki Birleşik Devletler, İngiltere, Fransa, İtalya vb. ülkelerin tekelleri arasında, Yakın-Doğu ve Orta-Doğunun petrol kaynakları uğruna savaşım, devam etti. Hammadde kaynaklarının elde edilmesi, sanayi tekellerine, dünya pazarlarına fiyat empoze etme ve yüksek kârlar sağlama olanağı verir.
      Sömürge ve bağımlı ülkelerin askeri stratejik rolü de artmıştır. Emperyalist devletler, destek noktalarını, deniz ve hava üslerini bu ülkelerde kurarlar.
      Metropollerin mali sermayesi, sömürge ve bağımlı ülke halklarını amansızca sömürür. Genel kural olarak, bu ülkelerde iş yasası diye bir şey yoktur. Çocuk emek-gücü geniş ölçüde kullanılır, kadın emeğine erkeklerden daha düşük ücret ödenir. Ücret çok düşük, işgünü 12-14 saattir. Bu ülkelerdeki emekçilerin içinde bulundukları dayanılmaz durum, açlığa, salgın hastalıklara, nüfusun düşkünleşmesine neden olur.
      Emperyalist boyunduruk ve sömürü, sömürge ve bağımlı ülkelerin halklarını zorunlu olarak direnişe ve kendi ulusal bağımsızlıkları uğruna savaşıma iter. Emperyalizmin yıkılıp parçalanmasının başlangıcı olan İkinci Dünya Savaşından sonra, ulusal kurtuluş hareketleri, büyük bir genişlik kazanmıştır. [sayfa 189]