|
|
12 EYLÜL FAŞİST CUNTASININ İLK FAİLİ BELLİ CİNAYETİ İLHAN ERDOST
Yazar Tuncay ÇELEN Sali, 07 Kasim 2006
12 Eylül Faşist Cuntasının İlk Faili Belli Cinayeti ilhan Erdost (1944 - 7
Kasım 1980)
Hiç bu kadar kararmadı gökyüzü
Hiç bu kadar kirlenmedi sular
İnsan insana bu kadar uzak değildi
Böyle kaçırmazdık birbirimizden gözlerimizi
Küçük bir kız şimdi babasını sorar
Hadi yanıtayın kızartıp yüzünüzü
Can dostumuz devrimci arkadaşımız Yayıncı İlhan Erdost 12 Eylül Faşist
Cuntasının ardından, 7 Kasım 1980'de Ankara Mamak Askeri Cezaevinde
dövülerek öldürüldü.
1968'lerde kontrgerillanın tetikçileri tarafından bilinerek öldürülen,
katili bilinmesine ve bulunmasına rağmen cezalandırılmayan TAYLAN ÖZGÜR
katliamının bir şekilde benzeriydi İlhan Erdost'un öldürülmesi. Taylan Özgür
23 Eylül 1969 yılında İstanbul'da sokak ortasında tetikçi polis memuru İhsan
Çakıcı tarafından öldürüldü. İhsan Çakıcı "delil yetersizliği" bahanesiyle
berat ettirildi. Yurt dışına kaçırıldı.
İlhan Erdost'u ve ağabeyi Muzaffer Erdost'u öldüresiye döverek. İlhan'ın
Ölümüne sebebiyet verenler "korunarak" çok az cezalarla kurtuldular.
Tetikçiler belli: Astsubay Şükrü Bağ. cvş. Ahmet Şeker, er Metin Gündoğan,
Er İbrahim Keskin, er Kısmet Çağlar. Ama bunlara emir verenler asıl katiller
hiç aranmadı, bulunmadı, cezalandırılmadı. Cinayetler, katliamlar,
provokasyonlar birbirini izleyerek devam etti. Sistemce korunan yarı-gizli
karanlık güç Çorum'da, Susurluk'ta, Şemdinli'de bir göründü bir kayboldu.
Tetikçiler zaman zaman yakalandı, ama asıl "terör örgütü" hep kollandı ve
korundu. Dün olduğu gibi bugün de katliamlarını ve provokasyonlarını
sürdürüyor.
7 Kasım tarihi Türkiye Sosyalist hareketine yayınlarıyla, yazılarıyla,
düşünceleriyle büyük katkıları bulunan Muzaffer ilhan Erdost için çok daha
anlamlı, iki önemli olayı birlikte anıyor Erdost. Büyük Ekim Devrimini ve
kardeşi İlhan Erdost'u.
Değerli devrimci ağabeyimiz Muzaffer İlhan Erdost'la 7 Kasım öncesi İlhan'ı
ve Büyük Ekim Devrimi sonrası gelişmeleri konuşuyoruz.
— Muzaffer ağabey, 12 Eylül sonrası tutuklanarak, İlhan'la birlikte Mamak
Askeri Cezaevine götürüldünüz. Burada vahşice dövüldünüz, İlhan Erdost
gözünüzün önünde öldürüldü. Sizce, bu dövülme ve öldürülme olayı, önceden
tasarlanmış, tepelerde kararlaştırılmış bilinçli bir öç alma eylemi miydi?
Erdost — Sondan başlayarak yanıtlayabilirim: Askeri Yargıtay 5. Dairesi, üç
muhafız erin 10 yıl 8 ay ve görevli olmadığı halde araca alınmıştı daha
doğrusu özel görevli olan) bir erin 8 yıllık hapis cezalarını onadı, muhafız
birliğinin komutanı Assubayın 10 yıl 8 aylık hapis cezasını bozdu. Askeri
Yargıtay Başsavcılığı, assubayın cezasının bozulmasına itiraz etti. Askeri
Yargıtay Daireler Kurulu itirazı yerinde görerek, assubayın 10 yıl 8 aylık
cezasını onadı ve dava hukuksal anlamda, dosya üzerinden tamamlandı.
Dosyanın mahkemesine gelmesini bekledik. Gecikince Askeri Yargıtaya gittik.
Avukat Nevzat Helvacıyla. 5. Daire kaleminde bir durgunluk duyumsadık.
Dosyanın başsavcılıkta olduğu söylendi. Dosyanın yeniden savcılığa
gönderilmiş olmasına bir anlam veremedik. Başsavcılık kalemine gittik. İlhan
Erdost dava dosyasını sorduk. Bizi oturttular. Birkaç dakika sonra bir
yarbav hakim geldi. Ya başsavcıydı, ya da yardımcısı. Biraz da sorgular bir
söylemle, "İlhan Erdost davasında, Askeri Savcılık olarak elimizden geleni
yaptık!" dedi ve arkasından da ekledi: "Ama bu iş yukardan kotarıldı.
" Biz birbirimize bakındık. "Yukardan kotarılan işin" ne olduğunu geç de
olsa anladık. Assubay için yargılamanın yenilenmesi istenmiş, neden olarak
da. bizim bindirildiğimiz reo aracının dışarıya ses ve görüntü vermemiş,
kıyamet gününün yaşandığı aracın içini görmemiş, sesleri duymamış olmasıydı.
Mahkeme sonucu şöyle: Assubay Bağ. görevi ihmalden 6 ay ceza aldı.
Sıkıyönetim Komutanı onadı kararı, işi bitirdiler. Görevi ihmal ise, bizim
konduğumuz reo aracının tutuklulara ayrılan bölüm ile muhafız erlere ayrılan
bölüm arasındaki demir parmaklı kapıyı kilitlememiş olması.
Ama, bize, "On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içersi sizin
zehirlediklerinizle dolu" diyen, ve verdiği emir doğrultusunda cop ve tekme
sağanak! altında bizi araca tıkayan, biz araca bindikten sonra, muhafız
erlere, "Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı
ağlatırım" diyen, üç-beş dakikalık yaya yolu yarım saat içersinde
tamamlatan, araçtan sonra, iki kez birer sigara içimi dövdüren, "Bir
patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onları da patlatırlar!" diyerek el
işaretiyle emir verip bizi gözleri önünde de iki kez dövdürten assubay,
bizim araç içersinde dövüldüğümüzü görmediği ve dövülme seslerini duymadığı
için "görevi ihmaı"den cezalandırıldı.
Kısacası, "bu iş. yukardan kotarılmıştı'', yarbay-yargıç bunun bilinmesini
ve bizim de bilmemizi istiyordu.
Sorunuzu, sonundan yanıtladım. Bir de başından yanıtlayayım:
Beni gözaltına aldıkları Birinci Şubede, komiser yardımcısı, önüme
doldurulmuş bir form sürerek okumamı istedi. En altta "elyazılı" olan
satırları okumamı istiyordu özellikle. "Hiç bir delil bulunmadığı takdirde
derin uygulama yapılması" yazılıydı.
Bana "derin uygulama" nedir bilir misin diye sordu. Bilmiyordum.
Sıkıyönetimden geliyor ama bu asker terimi değil dedi. Arkasından da. "derin
uygulama"nın ağır işkence olduğunu söyledi. Ekledi de: Biz eziyet olsun diye
değil, konuşturmak için işkence yapıyoruz.
"Derin uygulama"yı, iki cezaevi arasında, "derin uygulama" emirini verenler
gerçekleştirdi, ne var ki, ben sağ çıktım. Yoksa bilinebilir miydi, "tepeden
kararlaştırılmış bilinçli bir öç almak'' sonucu İlhan'ın öldürüldüğü.
Yanıtıma şunu da ekleyeyim:
Başlığı "12 Eylül Cuntasının İlk Faili Belli Cinayeti" olarak
belirlemişsiniz. Bizi döven erler ve dövdüren assubay açısından "fail
belli", ama dövdürten ve öldürten irade bugün de "meçhul". Kuşku yok ki
"fail" ile "irade'" birbirlerine halkalarla bağlı. Assubaya Kenan Evren emir
verecek değildi ya. Ama erler ile öldürten irade arasındaki bilinen halka,
assubay, nasıl ki yukardan "kurtarıldıysa", irade de yukarda. Bana
sorarsanız bu irade daha da yukarda. Yani kökü dışarda. İçerdeki irade onun
kuklası.
Cinayeti aydınlatmamız bu nedenle zor. Ama karanlıktan aydınlığa çıkartmak
bizim görevimiz, hepimizin görevi.
— Bildiğiniz gibi 7 Kasım aynı zamanda Büyük Ekim Devriminin gerçekleştiği
gün, sizce İlhan'ın ölümüne neden olan saldırının bugün düzenlenmesi bir
raslantı mı?
Erdost: Mahkemede tanık olarak dinlenen cezaevi müdürü Raci Tetik, bizim
dövüldüğümüz ve İlhan'ın öldüğü saatlerde, Mamak Muhabere Okulunda bir
resepsiyonda olduğunu söyledi. Ekim devriminin yıldönümünde,
gelenekselleşmiş bir uygulamadır, komutanlar, birliklerinde birlikte
olurlar. Ne yaparlar bilmem. Raci Tetik, kokteyl benzeri bir toplantıdan
sözetmişti. Ama cezaevinde ve cezaevinin bulunduğu 28. Tümende değil, 28.
Tümenin hemen karşısında bulunan Muhabere Okulunda toplanmışlar.
Bu, Gladyo'nun ve CIA'nın klasikleşmiş yöntemidir. "Muhafız" olmadığı halde,
muhafız er gibi araca alınan, daha sonra da yargıdan saklanan Kısmet
Çağlar'ın, olaydan sonra araştırılmasında, Etlik'te faşist militan olduğu,
mahkemede dile getirildi. Kısmet Çağlar, asker-şoför olarak Etlik'e
gidildiğinde, aracın komutanı assubaya, ordaki bir ihtiyar, "Bu sarı oğlan
asker mi olmuş, iyi olmuş, Etlik'i birbirine katıyordu." dediği tutanaklara
geçti. Daha ilginç olanı, İlhan'ın öldürülüşünün ilk duruşmasını
televizyondan yengem (amcamın eşi) izlerken, bize pusu kuran yedi kişinin
içinde bulunan bu eri (Kısmet Çağlar'ı) tanımıştı. Bize kurulan pusuyu
atlattığımız akşam televizyon haberlerinde yer alan iki haber
unutulmayacaktı: Biri, Demirel'in güvenoyu almış olması, ikincisi Ağca'nın
cezaevinden kaçtığı haberi. Bir şey daha var. İlhan'ın kavrayışı sonucu, biz
pusudan öyle çıktık ki, pusu kuranlar dönüşümüzü dört saat beklediler. Bu
arada, amcam ve yengem otobüs durağında izledi bunları, polis otosu
geldiğinde, polis geliyor diye otobüse binip kaçtıklarını saptadılar.
Kızkardeşimin eşi, biz pusudan çıktıktan biraz sonra ortalığı yoklamak için
eve girip çıkıyor ve bizim oturduğumuz dairenin bulunduğu apartmanın önünde
duvara oturmuş birinin sürekli kendisini izlediğini anlıyor. O an değil ama,
ertesi gün gazetelerdeki fotoğraflardan o duvarın üstünde oturan ve
gözlerinin içme bakarak kendisini izleyen kişinin Ağca olduğunu bize
aktarıyordu. Ama gördüğü zaman, kaçtığı bilinmiyordu ve fotoğraf olarak da
tanınmıyordu.
Sorunuza dönersek, ben bir kitabımın ikinci adını "İki 7 Kasım" koydum. 7
Kasım, Ekim Devriminin yıldönümüdür, bizi, 7 Kasım günü (üç gün götürüp
getirdikten sonra) gözaltına almış olmalarının nedeni de, 7 Kasım günü ile
duyumsamamız gereken mesajlar olmak gerekir. Örnek de verilebilir: 24 Ocak
Kararları 1980'de. 24 Ocak 1993'te Uğur Mumcu öldürüldü, Gaffar Bumin, bir
başka 24 Ocakta öldürüldü. 12 Mart (1961) yarı askeri darbe, 12 Mart (1965)
Gazi olayları, toplam 21 ölü. Bu tarihler raslantı mı, yoksa, tarih ile
duyumsatılmak istenen mesajlar mı iceriyorlar, tam bilemiyorum, ama ikinci
düşünceyi benimsiyorum.
— Her 7 Kasımda İlhan'ı sevenleri ve dostlarıyla Mezarı başında ve
düzenlediğiniz diğer etkinliklerle anıyorsunuz, ilhan'ın ölümünden sonra
onun ismini de adınıza ekleyerek Muzaffer îlhan Erdost oldunuz ve yeni bir
kimliğe burundunuz. Adeta kimliğinizi, lhan'ın kişiliği ile birleştirdiniz.
Bunlar yalnızca çok sevilen bir kardeşin faşistlerce elinizden alınmasına
bir tepki mi? Yoksa çok daha fazla bir anlamı mı var? Bu konudaki duygu ve
düşüncelerinizi açıklayabilir misiniz?
Erdost: Zor bir soru. İlhan, doğal olmasa da, doğal diyebileceğimiz bir
nedenle, örneğin bir hastalık sonucu filan yaşamdan ayrılmış olsaydı, böyle
bir ad kenetlenmesinin olsa olsa "kardeş'likle sınırlı bir anlamı
olabilirdi.
Geçenlerde, "Darbe Karşıtı Demokrasi Platformu"nda da dile getirme gereğini
duydum. Acının yakmadığı hemen tek bir ev kalmadı. Kan, Kızılırmak oldu,
ülkenin bağrından aktı. Bunlar tek tek dile getirildiği zaman, kişisel
boyutuyla algılanabiliyor. Ama kan niye döküldü, kan dökenlerin amacı neydi
diye sorduğunuz ve sorguladığınız zaman, kanın ve acının, bireysel, kişisel
değil, ailesel değil, toplumsal, ulus ölçeğinde ulusal, insanlık ölçeğinde
evrensel nedenini de birlikte algılıyoruz.
Dolayısıyla, öldürümün anlamı da bireyden topluma, insana ve insanlığa,
insanlaşma ve özgürleşme paydasında yumaklaşan evrensel anlamıyla kendini
bize duyumsatıyor.
İlhan'ın adını adıma katarak insanlaşma ve özgürleşme bayrağını, onun
düşürdüğü yerden alma, daha ileriye, daha yukarıya taşımaya çalıştım. Bu bir
özgürleşme kavgası, kişisel bir kavga değil.
— Ben kendimi bildim bileli "SOL" ve "ONUR" Yayınları ile, Türkiye
sorunlarının çözümleri üzerine, Sosyalizm Üzerine yazılar yazıyorsunuz, bu
konularda kitaplar yayınlıyorsunuz. Bu nedenle başınıza gelmedik karmadı. 12
Martta, 12 Eylülde kitaplarınız toplatıldı, cezaevlerine atıldınız, eziyete
uğradınız. Çok sevgili kardeşiniz gözlerinizin önünde dövülerek öldürüldü.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, birtakım eski "sosyalistler" ye
kapitalistler, sosyalizmin artık sona erdiğini bittiğini söylediler. Bugün
de eskisi kadar gür sesle olmasa bile söylemeye devam ediyorlar. Siz ise
sosyalist düşünceyi destekleyen yazılar yazmayı, kitaplar yayınlamayı hala
sürdürüyorsunuz. Son kitaplarınızdan birinin adı "Sosyalizmi Seviyorum". Bu
konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce SOSYALiZM NEDEN “ÖLMEDİ” Mi?
Erdost: Uç gün önceydi, bir bayan girdi İlhanilhan'dan içeri. "Sosyalizmi
Severim" kitabını sordu. Ama benim kitabımın adı "Sosyalizmi Seviyorum". Bu
farklı söylem hoşuma gitmedi değil. Şunun için: Sosyalizmi sevse de sevmese
de, birçok insan, kitabın adını yinelerken, sosyalizmi sevdiğini söylüyor.
Bu, bence güzel.
İkinci bir not: Gecen akşam "Eve Dönüş"ü izledim. Herkes kendi acısından bir
şey söyleyebilir. Tek bir şey var önemli olan: 12 Eylülün vahşetini, her
şeyden önce işkencelerini, kimlere niçin ve nasıl işkence yapıldığını
duyumsatması acısından önemli bir belgesel niteliğinde. Oyuncular "harika".
Oyuncu değil "gerçek" kişiler gibi. Bu, böyle de, filmde, 12 Eylül
vahşetinin karşısında şiddeti esas almış devrimci eylemi soluyorsunuz,
yapılanları kargışlıyorsunuz ama, devrimi seviyorum diyemiyorsunuz,
ikisinden de korkuyorsunuz. Ben böyle algıladım.
Benim "Sosyalizmi Seviyorum" yazım, ilk kez Gim'de "Ekim 1987'de
yayınlanmış. Sunumun son tümcesini alayım buraya: "Elveda proletarya, elveda
başkaldırı, elveda sosyal sınıflar ve kısacası elvedalar saldırısının
ortasında, duyumlu, naif bir deneme gibi.
" Bu yazıyı özellikle de işçilerin okumasını istemişim. O günleri kederle
anımsıyorum. Daha çok da Sovyetlerin yörüngesinde şişirilmiş bazı isimlerin,
emek-toplurnun yerini bilgi-toplumun aldığını vurguluyordu birtakım
bilgisizler. Mavi gömleklilerin egemenliği döneminin başladığını,
emperyalizmin varlığının bile tartışılamayacağım bu şişirilmiş adlar
yineliyordu. Emperyalizmin bu gönüllüleri, kendi televizyonlarında devrimi
pas pas, devrimci ideolojiyi by-pas ederken, çok bilmiş edasıyla, şımarık
bir biçimde gülüyorlardı da. Tıpkı, 12 Martta ve 12 Eylülde, emperyalizmle
kenetlenmiş tekelci sermayenin gülmesi gibi.
Sosyalizm, Stalin'in ikinci Dünya Savaşı sonrası baskıcı dönemiyle
özdeşleştirildi sürekli. Bizler 12 Martta kontrgerillada işkencedeyken,
cezaevlerinin avlularını voltalarken, Türkiye Cumhuriyetinin devlet
radyoları her saat başı yurtdışına çıkarılmış Soljenitsin'in dramatik
serüvenini yineleyerek, işte diyorlardı "komünizm" bu. Tıpkı, Bay-Kuş'un
Saddam faşizmini yıkarak Irak'a götürdüğü "özgürlük" gibi. Bay-Kuş, yakıp
yıktığı bir ülkede çiçeklerle karşılanacağını gülüştürüyordu. Ama Irak'a,
gizlice girdi. Askerlerine, Irak halkının kemesinden çaldığı hindiyi servis
yaptığının fotoğrafı basına yansıdığı zaman, Irak'ta değil, Beyaz Saray
zırhının içindeydi. Sorun şu: Bir sosyalist ülke olsaydı bölgede dengeyi
sağlayacak, Bush, Ortadoğu'nun içini dışına çevirebilir miydi, bu kadar
insan en vahşi biçimde yaşamdan koparılabilir miydi? Eklersek şöyle diyemez
miyiz: Soljenitsin sosyalist sistemin yıkılması için çalışırken, bugün
Guantanomo'da yapılan işkencelere, Irak'ta hemen her gün yüz kişinin
yaşamını yitirmesine yolu açmış, destek vermiş olmadı mı? O, bunun için
desteklenmedi mi?
Niye söylüyorum bunları: NATO ile korunan sistemi, dünya kapitalist
sistemini ve onun ağababası emperyalist sistemi korumak adına, sosyalizmden
korumak adına, yalnızca sosyalizmi değil, ilerici, devrimci, demokratik tüm
hareketleri, dünya komünist silahlı ayaklanmasının dolaylı saldırısı olarak
niteleyerek, özel savaş yöntemleriyle, yani anayasasında, yasasında
bulunmayan yasa-dışı oluşturulmuş güçlerle, yasa-dışı yöntemler uygulayarak
bastırmak, ezmek ve yoketmekti amaç. Bu, bugün de değişmedi. Onların,
yalnızca komünist oldukları için değil, laik oldukları için de (Aksoy, Üçok,
Kışlalı anımsansın) öldürülmüş olmaları ile bağımsızlaşma, özgürleşme,
demokratikleşme arasındaki karşıtlığı algılamak gerekir. Emperyalist
egemenlik sistemini cinayet, sabotaj, katliam gibi özel yöntemlerle korunmak
istenmesine karşı, sosyalizm evrensel gülümseyişiyle bizi bir kez daha
çiçeklendiriyor, umudumuzu, bir yanıyla yıkılmış, bir yanından yara almış,
bir yanı düşürülmüş gülüşümüzü yeniden yaşamın renkleriyle canlandırıyor.
Sorunuz etkileyici: " Sizce SOSYALiZM NEDEN “ÖLMEDİ” Mi?
Yanıtım kısadır: İnsanlık öldürülemez de ondan.
Şöyle de somutlaştırabiliriz: İlhanlar öldürülemez de ondan.
|
|