Çağdaş kölelikten özgürlüğe
giden çetin yolda işkencelerin, cezaevi
baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin
yolunda, boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin
bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor
onlar.
Muzaffer İlhan ERDOST Sol
ve Onur Yayınları Yönetmeni
Hiçbirimiz İlhan değiliz. O,
öldürüldü çünkü. Şu var ki hepimiz biraz da İlhanız.
Bizim koruduğumuz ve savunduğumuz değerleri koruduğu
ve savunduğu için öldürüldüğü, biraz da biz
öldürülmüş olduğumuz için.
Şöyle de açıklanabilir: Vurulan,
öldürülmek istenen bedeni miydi, yoksa düşüncesi,
savaşımı, amacı mıydı? Kuşku yok ki bedenin
donandığı bilimsel bilgi ve devrim bilinciydi
öldürülecek olan. Biz, o bilgiyi ve bilinci
yaşattığımız için onu ve onları yaşatıyoruz ve biz
yaşadığımız için onu ve onları yaşatabiliyoruz.
İlhan'ın alınan canının kaidesinde
altı bine yakın canı alınmış can var. Tuzağa
düşürülmüş. Malatya var. Kongrenin yıldönümüne denk
düşürülmüş Sıvas var (3-4 Eylül 1978). Yüz on bir
ölüsüyle Kahramanmaraş var (Aralık 1978), Mayıs'tan
Temmuz'a (1980) Çorum var. İpekçi 'den
Tütengil 'e, Orhan Yavuz 'dan Sevinç
Özgüner 'e akan binlerce kan var. Boğularak
öldürülen var, ezilerek soluksuz bırakılan var,
yanmadan yakılan var. Yani Kanlı Pazar var,
Bahçelievler katliamı var, 1 Mayıs (1977) var,
üniversite katliamı var.
Onların gerisinde saklı duran 6.
Filo'yu protesto gösterileri var. Boğazın sığ
sularına itelenmiş birkaç Amerikan askeri var.
ODTÜ'de yakılan büyükelçinin otosu var. Üstelik
NATO'nun Türkiye'de bir askeri darbe planı var.
NATO'nun emrinde, CIA'nın güdümünde, Pentagon'a
bağlanmış 12 Eylül cuntası var.
Emniyetin altıncı katında bir
komiserin okumam için önüme uzattığı sıkıyönetim
komutanlığının yakalama yazısına elyazısıyla
eklenmiş "Hiçbir delil bulunmadığı takdirde derin
uygulama yapılması" tümcesi var. "Asker
bilmez" diyor komiser , "derin uygulamanın ne
demek olduğunu". "Derin uygulama" nın ağır
işkence olduğu söyleniyor bana. Yani suç yok, ama
biçilmiş ceza var. Elektrik, filistinaskısı var,
tezgâha germe var. Minare yoksa da kılıf var.
Lütfen yıllara dikkat edilsin:
Biz, Sol Yayınları'nın ilk
kitaplarını 1965 yılının kasımında yayımladık.
Engels 'in "Doğanın Diyalektiği" ilk kez
Kasım 1970'te yayımlanmış. 12 Eylül'e değin, dört
baskı yapmış. Yani kitap hakkında verilmiş herhangi
bir yasal kısıtlılık yok. Serbestçe basılıyor,
satılıyor. Ama 1950'li yıllarda (bizim
yayımladığımız Doğanın Diyalektiği'nden yirmi yıl
kadar önce) İstanbul'da, yazarı, yayını bizce
bilinmeyen adı "doğanın diyalektiği" olduğu
savlanan bir kitap hakkında verilmiş kısıtlılık
kararı var. Yasaklanmış olsa da tek bir kitap
bulundurmanın suç olmadığı bilinen Yargıtay kararı
var. Buna karşın, evimizde kendi yayınımız olan "
Doğanın Diyalektiği" bulunduğu için gözetim
altına alındık. Üç gün sıkıyönetim komutanlığı
savcılık nizamiyesine götürüldük. 7 Kasım günü
akşamı, yani Ekim Devrimi'nin yıldönümünde
akşamüzeri sahibi olduğumuz İlkyaz Basımevi'nde
"yasak sol yayın bulundurmak" tan gözaltına
alındık.
Lütfen tarihlere dikkat edilsin:
Sıkıyönetim komutanlığının 7 Kasım
1980 günlü yazısıyla gözaltına alınmıştık. Gözaltına
alınmamızın nedeni ise bu kez "İlkyaz
Basımevi'nde çok sayıda yasak yayın bulundurmak"
tı.
Aynı komutanlığın İlkyaz Basımevi'ni
açma kararının tarihi ise 27 Ekim 1980. Yani
gözaltına alındığımız tarihten on gün önce. On gün
önceki basımevinin açılması yazısında, basımevinde,
yasak yayın bulunduğuna ilişkin tek bir not yok.
Sıkıyönetim komutanlığının basımevini açma yazısını,
(İlhan'ın öldürülmesinden bir ay sonra) tebliğ eden
emniyet görevlisi memurun, buradan tek bir kitaba
olsun elkoymadığının canlı tanıkları olan, açma
kararını imzalayan (tebellüğ eden) sevgili Halit
Çelenk ağbeyimiz ve Vahap Erdoğdu
kardeşimiz var. Çünkü yasaklanmış tek bir kitap yok
basımevinde. Gözaltına alınmamıza imza koymaya üç
gün boyunca zorlanmış savcılar biliyor bunu.
Yasak yayın yok, ama basımevinde,
"sol" yayın var. "Var mı lan sol yayın!"
diyerek dört er tarafından dövülerek öldürülen İlhan
var. İlhan öldürüldükten üç gün sonra, yani İlhan'ın
öldürüldüğünü Mısır'daki Sağır Sultan duyduktan
sonra, 10 Kasım Kemal Atatürk 'ü anma
haberlerinin ardından, geç saatte okunan sıkıyönetim
komutanlığının açıklaması var. Dövülerek öldürüldüğü
çok iyi bilinmekle birlikte, bir erin fevri hareketi
sonucu, bir dipçik darbesi sonucu öldüğünü duyuran
komutanlık açıklaması var. Dahası var.
Öldürenleri ve öldürtenleri değil,
öldürülmüş olanları yargılayan yargı da var. İpi,
yargının elinden alıp örneğin Doğan Öz 'ün
katilinin boynundan çıkartıp Doğan Öz'ün boynuna
geçiren yargı da var.
Bize: "On yaşındaki bebeleri
zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle
dolu!" diyen; muhafız erlere "Bunlar birer
yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı
ağlatırım!" diyen; içerisinde yarım saat
dövüldüğümüz araçtan indirildikten sonra, yeniden
dövüleceğimizi anlayan İlhan'ın (araç içerisinde
beyin kanaması geçirdiğinin kaygısıyla olacak)
"Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim, bizi
dövdürmeyin!" yakarışına karşı "Ben de sizin
yüzünüzden küçük kızımı hasta yatağında bıraktım,
Kırıkkale'den buraya geldim!" diyen ve el
işaretiyle emir veren ve bir keyif sigarası içimi
bizi yeniden dövdüren; gözlerinin önünde İlhan bir
kez daha yüzüstü yere kapaklandığı zaman, beni
engelleyip "kendisi kalkacak" diyen;
yediğimiz dayaktan şişmiş ellerimizi yanlarımıza
yapıştıramadığımız için "Bir patlatılmadık
hayalarınız kaldı, şimdi onları da patlatırlar!"
diyen ve bu kez hayalarımızı da patlatmaları için
erlere emir verip bizi bir kez daha dövdüren
Astsubay Şükrü Bağ 'ın bizi bindirdikleri Reo
aracının dışarıya ses ve görüntü vermediği, yani
bizim dövüldüğümüzü duymadığı ve görmediği
vargısıyla yeniden yargılanması kararı var.
"Anlaşarak adam öldürmekten" kesinleşmiş
mahkûmiyetinin kaldırılarak, bindirildiğimiz Reo
aracının tutuklu ve muhafızları ayıran bölümün
kapısını kilitlemediği için görevi ihmalden yeniden
yargılanması var. Askeri Yargıtay Başsavcılığı'ndan
bir yarbay yargıcın, Nevzat Helvacı 'yla
bana, tarihe yazılacak sözleri de var: "Biz,
Askeri Yargıtay Başsavcılığı olarak İlhan Erdost
davasında elimizden geleni yaptık, ama bu iş
yukarıdan kotarıldı!"
Yalnız astsubayın yıkanması değil,
İlhan'ın öldürülmesi de yukarıdan kotarılmıştı.
Bugünkü iktidar nasıl yukarıdan kotarılıyorsa öyle.
Yukarıdan aldıkları emirle öldürülmüş bir ölü
yatıyor burada. Laik Cumhuriyetimiz kadar yaralı,
bağımsız yurdumuz gibi prangalı, Türkiye kadar büyük
bir ölü soluk alıyor burada. Bilelim, bilincine
varalım.
Yineleyerek bitireyim:
Onlar öldürüldüler.
Çağdaş kölelikten özgürlüğe giden
çetin yolda işkencelerin, cezaevi baskınlarının,
öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda, boyun
eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor
onlar, direncinde yaşıyor onlar.
Muzaffer İlhan Erdost