İlhan'la, İlhanlarla... -
Muzaffer İlhan ERDOST

 07.11.2007

 

Çağdaş kölelikten özgürlüğe giden çetin yolda işkencelerin, cezaevi baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda, boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor onlar.

Muzaffer İlhan ERDOST Sol ve Onur Yayınları Yönetmeni

Hiçbirimiz İlhan değiliz. O, öldürüldü çünkü. Şu var ki hepimiz biraz da İlhanız. Bizim koruduğumuz ve savunduğumuz değerleri koruduğu ve savunduğu için öldürüldüğü, biraz da biz öldürülmüş olduğumuz için.

Şöyle de açıklanabilir: Vurulan, öldürülmek istenen bedeni miydi, yoksa düşüncesi, savaşımı, amacı mıydı? Kuşku yok ki bedenin donandığı bilimsel bilgi ve devrim bilinciydi öldürülecek olan. Biz, o bilgiyi ve bilinci yaşattığımız için onu ve onları yaşatıyoruz ve biz yaşadığımız için onu ve onları yaşatabiliyoruz.

İlhan'ın alınan canının kaidesinde altı bine yakın canı alınmış can var. Tuzağa düşürülmüş. Malatya var. Kongrenin yıldönümüne denk düşürülmüş Sıvas var (3-4 Eylül 1978). Yüz on bir ölüsüyle Kahramanmaraş var (Aralık 1978), Mayıs'tan Temmuz'a (1980) Çorum var. İpekçi 'den Tütengil 'e, Orhan Yavuz 'dan Sevinç Özgüner 'e akan binlerce kan var. Boğularak öldürülen var, ezilerek soluksuz bırakılan var, yanmadan yakılan var. Yani Kanlı Pazar var, Bahçelievler katliamı var, 1 Mayıs (1977) var, üniversite katliamı var.

Onların gerisinde saklı duran 6. Filo'yu protesto gösterileri var. Boğazın sığ sularına itelenmiş birkaç Amerikan askeri var. ODTÜ'de yakılan büyükelçinin otosu var. Üstelik NATO'nun Türkiye'de bir askeri darbe planı var. NATO'nun emrinde, CIA'nın güdümünde, Pentagon'a bağlanmış 12 Eylül cuntası var.

Emniyetin altıncı katında bir komiserin okumam için önüme uzattığı sıkıyönetim komutanlığının yakalama yazısına elyazısıyla eklenmiş "Hiçbir delil bulunmadığı takdirde derin uygulama yapılması" tümcesi var. "Asker bilmez" diyor komiser , "derin uygulamanın ne demek olduğunu". "Derin uygulama" nın ağır işkence olduğu söyleniyor bana. Yani suç yok, ama biçilmiş ceza var. Elektrik, filistinaskısı var, tezgâha germe var. Minare yoksa da kılıf var.

Lütfen yıllara dikkat edilsin:

Biz, Sol Yayınları'nın ilk kitaplarını 1965 yılının kasımında yayımladık. Engels 'in "Doğanın Diyalektiği" ilk kez Kasım 1970'te yayımlanmış. 12 Eylül'e değin, dört baskı yapmış. Yani kitap hakkında verilmiş herhangi bir yasal kısıtlılık yok. Serbestçe basılıyor, satılıyor. Ama 1950'li yıllarda (bizim yayımladığımız Doğanın Diyalektiği'nden yirmi yıl kadar önce) İstanbul'da, yazarı, yayını bizce bilinmeyen adı "doğanın diyalektiği" olduğu savlanan bir kitap hakkında verilmiş kısıtlılık kararı var. Yasaklanmış olsa da tek bir kitap bulundurmanın suç olmadığı bilinen Yargıtay kararı var. Buna karşın, evimizde kendi yayınımız olan " Doğanın Diyalektiği" bulunduğu için gözetim altına alındık. Üç gün sıkıyönetim komutanlığı savcılık nizamiyesine götürüldük. 7 Kasım günü akşamı, yani Ekim Devrimi'nin yıldönümünde akşamüzeri sahibi olduğumuz İlkyaz Basımevi'nde "yasak sol yayın bulundurmak" tan gözaltına alındık.

Lütfen tarihlere dikkat edilsin:

Sıkıyönetim komutanlığının 7 Kasım 1980 günlü yazısıyla gözaltına alınmıştık. Gözaltına alınmamızın nedeni ise bu kez "İlkyaz Basımevi'nde çok sayıda yasak yayın bulundurmak" tı.

Aynı komutanlığın İlkyaz Basımevi'ni açma kararının tarihi ise 27 Ekim 1980. Yani gözaltına alındığımız tarihten on gün önce. On gün önceki basımevinin açılması yazısında, basımevinde, yasak yayın bulunduğuna ilişkin tek bir not yok. Sıkıyönetim komutanlığının basımevini açma yazısını, (İlhan'ın öldürülmesinden bir ay sonra) tebliğ eden emniyet görevlisi memurun, buradan tek bir kitaba olsun elkoymadığının canlı tanıkları olan, açma kararını imzalayan (tebellüğ eden) sevgili Halit Çelenk ağbeyimiz ve Vahap Erdoğdu kardeşimiz var. Çünkü yasaklanmış tek bir kitap yok basımevinde. Gözaltına alınmamıza imza koymaya üç gün boyunca zorlanmış savcılar biliyor bunu.

Yasak yayın yok, ama basımevinde, "sol" yayın var. "Var mı lan sol yayın!" diyerek dört er tarafından dövülerek öldürülen İlhan var. İlhan öldürüldükten üç gün sonra, yani İlhan'ın öldürüldüğünü Mısır'daki Sağır Sultan duyduktan sonra, 10 Kasım Kemal Atatürk 'ü anma haberlerinin ardından, geç saatte okunan sıkıyönetim komutanlığının açıklaması var. Dövülerek öldürüldüğü çok iyi bilinmekle birlikte, bir erin fevri hareketi sonucu, bir dipçik darbesi sonucu öldüğünü duyuran komutanlık açıklaması var. Dahası var.

Öldürenleri ve öldürtenleri değil, öldürülmüş olanları yargılayan yargı da var. İpi, yargının elinden alıp örneğin Doğan Öz 'ün katilinin boynundan çıkartıp Doğan Öz'ün boynuna geçiren yargı da var.

Bize: "On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!" diyen; muhafız erlere "Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım!" diyen; içerisinde yarım saat dövüldüğümüz araçtan indirildikten sonra, yeniden dövüleceğimizi anlayan İlhan'ın (araç içerisinde beyin kanaması geçirdiğinin kaygısıyla olacak) "Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim, bizi dövdürmeyin!" yakarışına karşı "Ben de sizin yüzünüzden küçük kızımı hasta yatağında bıraktım, Kırıkkale'den buraya geldim!" diyen ve el işaretiyle emir veren ve bir keyif sigarası içimi bizi yeniden dövdüren; gözlerinin önünde İlhan bir kez daha yüzüstü yere kapaklandığı zaman, beni engelleyip "kendisi kalkacak" diyen; yediğimiz dayaktan şişmiş ellerimizi yanlarımıza yapıştıramadığımız için "Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onları da patlatırlar!" diyen ve bu kez hayalarımızı da patlatmaları için erlere emir verip bizi bir kez daha dövdüren Astsubay Şükrü Bağ 'ın bizi bindirdikleri Reo aracının dışarıya ses ve görüntü vermediği, yani bizim dövüldüğümüzü duymadığı ve görmediği vargısıyla yeniden yargılanması kararı var. "Anlaşarak adam öldürmekten" kesinleşmiş mahkûmiyetinin kaldırılarak, bindirildiğimiz Reo aracının tutuklu ve muhafızları ayıran bölümün kapısını kilitlemediği için görevi ihmalden yeniden yargılanması var. Askeri Yargıtay Başsavcılığı'ndan bir yarbay yargıcın, Nevzat Helvacı 'yla bana, tarihe yazılacak sözleri de var: "Biz, Askeri Yargıtay Başsavcılığı olarak İlhan Erdost davasında elimizden geleni yaptık, ama bu iş yukarıdan kotarıldı!"

Yalnız astsubayın yıkanması değil, İlhan'ın öldürülmesi de yukarıdan kotarılmıştı. Bugünkü iktidar nasıl yukarıdan kotarılıyorsa öyle. Yukarıdan aldıkları emirle öldürülmüş bir ölü yatıyor burada. Laik Cumhuriyetimiz kadar yaralı, bağımsız yurdumuz gibi prangalı, Türkiye kadar büyük bir ölü soluk alıyor burada. Bilelim, bilincine varalım.

Yineleyerek bitireyim:

Onlar öldürüldüler.

Çağdaş kölelikten özgürlüğe giden çetin yolda işkencelerin, cezaevi baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda, boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor onlar.

Muzaffer İlhan Erdost