KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

“Yaz Yağmurları” Operasyonu: Gazze’de İsrail Devlet Terörünün Anımsattıkları ve Öğrettikleri
Garbis Altınoğlu">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

“Yaz Yağmurları” Operasyonu: Gazze’de İsrail Devlet Terörünün Anımsattıkları ve Öğrettikleri
Garbis Altınoğlu,

12-13 Temmuz 2006

“Devlet kılıcı,... moralini yüksek tutmanın ve ahlaksal gerilimini muhafaza etmenin biricik değilse de, esas aracı olarak görmelidir. Bu amaçla o, tehlikeler icat edebilir, hatta etmelidir ve bunu yapabilmek için de provokasyon ve intikam metodunu benimsemelidir.”
İsrail’in 1948-1956 yılları arasındaki ilk dışişleri bakanı ve 1954-1956 yılları arasındaki başbakanı Moşe Şaret’in Güncesinden.

“Zamanla unutulmaya yüz tutan bazı gerçekleri net ve cesur bir biçimde kamuoyuna açıklamak, İsrail liderlerinin görevidir. Bu gerçeklerin başında, Araplar kovulmaksızın ve topraklarına elkonmaksızın Siyonizmin, kolonizasyonun ve Yahudi Devletinin olamayacağı gelir.”
Ariel Şaron, Agence France Presse, 15 Kasım 1998


“Bu bir diyetisyenle yüzyüze gelmek gibi bir şey. Onları (=Filistinli’leri- G. A.) iyice zayıflatmalıyız; ama açlıktan öldürmemeliyiz.”
Dov Weissglas, İsrail hükümetinin baş siyasal danışmanı, Haaretz, 16 Şubat 2006

Halk Direniş Komiteleri ve İzzeddin el-Kasım Tugayları’na bağlı Filistinli direnişçilerin 25 Haziran’da Kerem Şalom kibbutzunun bitişiğindeki tank üssüne karşı yaptıkları gözüpek eylemde iki İsrail askerini öldürmeleri ve birini de kaçırmalarının ardından yaşananlar ve onların yankıları, daha adil ve daha insani bir dünyayı özleyen ve bunun için çalışan herkes için bir kez daha gerçek bir rahle-i tedris işlevi gördü ve görmeye devam ediyor. Bu yaşananların yeni bir şey olmadığı, dünyanın bu acılarla yoğrulmuş köşesinde 1930’lardan bu yana, yani yaklaşık olarak üç çeyrek yüzyıldır Siyonist teröre karşı savaşan ve yaklaşık 60 yıldır Siyonist işgal altında yaşayan Filistin halkının haklı kavgasının, kapitalist-emperyalist sistemin anti-demokratik, gerici, saldırgan karakterinin yanısıra ve ikiyüzlülük ve sahteliğini fazlasıyla sergilediği haklı olarak söylenebilir. Ancak böyle bir itiraz yerinde olmayacaktır. Olmayacaktır; çünkü, özellikle dünya ölçeğinde devrimci öncü güçlerin son derece zayıf olduğu ve buna bağlı olarak işçi sınıfı ve ezilen halkların savaşım deneyimlerinin unutulduğu ve unutturulduğu ve burjuva-demokratik yanılsamaların son derece yaygın olduğu günümüz koşullarında, bu derslerin yeniden ve yeniden öğrenilmesi gerekiyor.

Anımsanacağı üzere bu yılın Ocak ayında yapılan ve dürüstlüğü ve saydamlığı konusunda hiç kimsenin aleyhinde tek sözcük söyleyemediği Filistin genel seçimlerinden zaferle çıkan HAMAS oldu. Bunun ardından ise, Siyonist burjuvazi ve onun aletleri ve borazanları, HAMAS’ın oluşturduğu Filistin hükümetini devirmek, Filistin halkını cezalandırmak ve Filistin’deki farklı gruplar (özellikle Fatah ile HAMAS) arasında bir iç savaş çıkarmak için kolları sıvadılar. Yıllardır iktidarı kimseyle paylaşmayan ve büyük ölçüde yozlaşmış ve bürokratlaşmış olan ve daha Yaser Arafat döneminde İsrail’in polisi rolünü oynamaya gönüllü olduğunu gösteren Fatah’ın bir kanadı da gerilimi kışkırtmak suretiyle, bir kez daha Filistin halkının düşmanlarının yanında saf tuttu.
Peki, İslam dünyasına “demokrasi” getirme aşkıyla bu ülkelere askeri saldırıda bulunma ve halklarına terör uygulama hakkına sahip olduğunu ileri süren Amerikan neo-faşistlerinin ve onların kuyruğunda sürüklenen “çok uygar ve demokrat” Batı Avrupa emperyalistlerinin tepkisi ne oldu? Kendisi de bu sonuçlardan şaşkınlığa düşmüş olan Siyonistlerin, zaten büyük çoğunluğu sefalet koşullarında yaşayan Filistin halkını açlığa mahkum etmelerine ve daha da terörize etmelerine yardımcı olmak. Halbuki, Ocak 2006 öncesinde, başka bir amaçla değil, Filistin halkını kötülemek ve aşağılamak amacıyla, başını işbirlikçi Mahmut Abbas’ın çektiği kokuşmuş Fatah yönetimini ikiyüzlü bir biçimde yiyicilikle ve yolsuzlukla suçlayan da bu bay ve bayanların ta kendileriydi. Görünüşe bakılırsa onların, yiyiciliğe ve yolsuzluğa bulaşmamış olan HAMAS’ın seçimleri kazanmasına sevinmeleri ve İslam dünyasının en demokratik seçimlerini gerçekleştirmiş olan Filistin halkının siyasal olgunluğunu alkışlamaları gerekirdi. Ama çoğu zaman Telaviv’den yükselen nağmelere uyarak danseden bu güçler onyıllardır izledikleri pro-Siyonist, anti-demokratik ve sömürgeci rotadan sapmadılar. Ocak seçimlerinden hemen sonra, günlük cinayetlerinin yanısıra İsrail, İşgal Altındaki Topraklarda yaşayan bir yiyecek ve ilaç ambargosu başlatmıştı bile. Buna paralel olarak AB emperyalistleri, Ocak 2006 seçimlerinden kısa bir süre sonra Filistin yönetimine sundukları sınırlı mali desteği kestiler. Ama iş bununla kalmadı. Uluslararası bankalar Arap devletlerinin, Washington’daki terörist elebaşlarıyla işbirliklerini gizlemek için Mart ayından itibaren sözümona bu talihsiz halka yardım için topladıkları fonları ABD tehdit ve yaptırımları nedeniyle Filistin’e aktarmayı reddettiler. İsrail, HAMAS’ın seçimleri kazanmasından bu yana Filistinli’lere ait ve ayda yaklaşık olarak 55 milyon dolar tutarındaki vergi gelirine korsanca el koymaya başladı. Dahası, 23 Mayıs 2006’da ABD Temsilciler Meclisi 361’e karşı 37 oyla Filistin halkına ek yaptırımlar uygulanması yolunda bir karar aldı. Bütün bu önlemler, demokratik bir seçim yapmış ve kendi özgür iradesini ortaya koymaya cüret etmiş olduğu için Filistin halkının, “uluslararası topluluk”, yani ABD ve AB emperyalistleri ve onların kuyruğunda sürüklenen devletler ve uluslararası kuruluşlar tarafından Siyonist burjuvazi yararına bir kez daha kollektif bir biçimde cezalandırılmasından başka bir şey değildi. Onlar, Ocak 2006’da yapılan demokratik seçimleri kazanan ve Mart ayı sonunda oluşturulan Filistin hükümetini kuşatmak ve devirmek ve Filistin halkının yaşamını yeniden cehenneme çevirmek için elinden geleni ardına koymayan Siyonist burjuvaziyi her yolla desteklediler.

Dahası, ABD ve Almanya başta gelmek üzere emperyalist devletler, zaten tepeden tırnağa silahlı olan ve yüzlerce nükleer savaş başlığına sahip bulunan Siyonist devlete, bir bölümü Filistinli çocukları, kadınları ve erkekleri katletmek için her yıl yeni silah sistemleri armağan ediyor, onu mali, siyasal ve diplomatik bakımdan koruyor, Filistin halkının haklı savaşımını kötülüyor ve onun sesini kısıyor ve böylelikle Siyonist katillerle suçortaklığı yapıyorlar. Filistin onyılardır, dünyanın her yanında olduğu gibi, Ortadoğu’da da en gerici ve anti-demokratik rejimleri işbaşına getiren ve/ ya da destekleyen ABD ve AB emperyalistlerinin militarist ve pro-faşist yüzünü sergileyen en önemli savaş alanlarından biri olmuştur ve görünür gelecekte öyle olmaya devam edecektir. Lenin’in dediği gibi,

“Emperyalizm, hem dış, hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm söz götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin ‘inkarı’dır, onun taleplerinden sadece bir tanesinin, ulusal kendi kaderini tayin etmenin değil.” (Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, İstanbul, Koral yayınları, 1991, s. 47-48)

25 Haziran-sonrası dönem, uluslararası hukuk denen şeyin boş bir laftan, alçakça bir demagojiden başka bir anlam taşımadığını, uluslararası anlaşmalara ancak güçlülerin çıkarlarına ters düşmediği ölçüde uyulduğunu ve uyulacağını, BM türünden uluslararası kurumların, öndegelen kapitalist devletlerin çoğu zaman ezilen sınıfları ve halkları oyalamak ve arkadan vurmak için kullanılan bir araç işlevi gördüğünü bir kez daha gösterdi. Siyonistlerin, onyıllardır BM’in ve diğer uluslararası kurumların Filistin konusunda aldıkları, ama arkasında durmadıkları pek çok kararı ya da yaptıkları tavsiyeleri ellerinin tersiyle bir yana ittikleri bilinen bir olgu. Bunun en son örneklerinden biri, Lahey’deki Uluslararası Adalet Mahkemesinin İsrail’in inşaatını tamamlamak üzere olduğu ‘Apartheid Duvarı’ ile ilgili 9 Temmuz 2004 tarihli kararı. İsrail, 670 kilometre uzunluğundaki bu yasadışı duvarı inşa etmek suretiyle, tüm dünyanın gözleri önünde Batı Yakası’nın, 55,000 Filistinli’nin yaşadığı 38 kasaba ve köye ait en verimli topraklarına el koyuyor. Duvar tamamlandığında Batı Yakası ve Gazze’de yaşayan Filistinli’ler “tarihsel Filistin” topraklarının sadece yüzde 12’lik bölümüne sıkışmış olacaklar.

Filistin direnişinin haftalardır Gazze’yi top ve tank ateşiyle döven ve bu arada çok sayıda sivili katleden Siyonistlere karşı gerçekleştirdiği başarılı bir operasyonla Gilad Şalit adlı İsrailli onbaşıyı kaçırmalarına İsrail ordusu 29 Haziran’da görülmemiş bir küstahlıkla Filistin hükümetinin 8 bakanını ve 56 diğer HAMAS üyesi yetkiliyi kaçırmak suretiyle karşılık verdi. Nazi Almanyası’nın tarzını anımsatan bu korsanca eyleme karşı BM’in ya da sözümona demokrasi ve parlamentarizm savunucusu kapitalist devletlerin ağzından bir tek göstermelik protesto sözcüğü bile çıkmadı. Tabii, şu alışılagelmiş ve mide bulandırıcı “iki tarafa da itidal tavsiye” eden sözümona açıklamaları saymazsak. Aynı husus, Siyonist haydutların Gazze’deki üç ana köprüyü havaya uçurmaları, bölgedeki tek elektrik santralini füzelerle vurarak tahrip etmeleri ve böylelikle Gazze halkını susuz ve elektriksiz bırakmaları, İsrail Savunma Kuvvetleri gibi tuhaf ve grotesk bir ad taşıyan İsrail ordusunun Gazze’ye karşı giriştiği bombardımanda şu ana kadar birçoğu çocuk 70 dolayında Filistinli’yi öldürmesi ve yüzlercesini yaralaması ve yüzlerce konutu oturulamaz hale getirmesi, İsrail buldozerlerinin Han Yunus’un doğusundaki tarımsal alanları yoketmesi, Siyonistlerin Gazze’nin giriş ve çıkışlarını tutarak Filistin halkının gereksinim duyduğu yiyecek maddesi ve tıbbi malzeme akışını engellemesi vb. için de geçerli. 25 Haziran’dan bu yana yaşananlar, sadece ve sadece güce boyun eğen ve eğecek olan tekelci burjuvazinin, güçsüz olanları hukuka, yasalara, insan haklarına, demokrasiye vb. ilişkin gevezelikleri bir yana atarak acımasızca ayakları altına aldığını ve alacağını bir kez daha gösterdi.

Stalin’in Şubat 1931’de sanayi yöneticilerine hitaben yaptığı bir konuşmada dediği gibi,
“Sömürücülerin yasası, geri ve zayıf olanların ezilmesini buyurur. Bu kapitalizmin orman yasasıdır. Siz gerisiniz, zayıfsınız, demek oluyor ki siz hatalısınız; o halde siz dövülebilir ve köleleştirilebilirsiniz. Siz güçlüsünüz, demek oluyor ki siz haklısınız; o halde sizden çekinmeliyiz.” (“The Tasks of Business Executives”, Problems of Leninism, Moscow, Foreign Languages Publishing House, 1940, s. 365-66)

Yeri gelmişken burada, onbaşı Gilad Şalit’in kaçırılmasının ardından karşı-devrimci ve emperyalist burjuva medyasının kopardığı Goebbelsvari yaygaraya değinmek gerekiyor. Bu bay ve bayanlar, onyıllardır Filistin’i işgal altında tutmakla kalmayıp, 25 Haziran’dan önce de Filistin topraklarını sayısız kez bombardıman eden, dahası çok sayıda Filistinli’yi katleden, yaralayan ve korsanca kaçıran bu sömürge ordusunun bir elemanına karşı askeri bir eylem yapılmasını, neredeyse kabul edilemez bir şey ve görülmemiş bir “insan hakkı ihlali”ymiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlar, bu meşru askeri eylemi, “savaş ilanı”, “çatışmanın tırmandırılması”, “terörist bir eylem” vb. biçiminde niteleyerek kendi anti-demokratik, pro-faşist ve sömürgeci karakterlerini ve dahası sahtekarlık ve yalancılıklarını bir kez daha ele veriyorlar. Kendilerine, çatışmaları tırmandırmakla suçladıkları HAMAS’ın 16 aydır tek yanlı olarak bir ateşkes sürdürdüğünü ve bunu ancak İsrail’in 9 Haziran’da Gazze’de 8 kişinin ölümü ve 35 kişinin yaralanmasına yol açan plaj katliamından sonra bozma kararı aldığını anımsatmam gerekecek. Ve tabii Siyonist saldırganların bütün bu süre boyunca Filistin halkına karşı cinayetler ve bombalamalar da içinde olmak üzere savaş suçları işlemeye devam ettiklerini.

Dahası, hırsından kudurmuş olan emperyalist ve Siyonist burjuvazi, işgale karşı silahlı ve diğer direnişin Cenevre Konvansiyonu ve BM’in temel yasası tarafından bir biçimde kabul edilmiş olduğunu, yani ezilen ve işgal altında tutulan bir halkın silahlı direniş hakkını savunmak için hiç de devrimci ya da komünist bir konumda bulunmanın gerekmediğini, bu hakkın pekala burjuva demokrasisi çerçevesinde de meşru bir zemine sahip olduğunu unutmuştur. Ezilen sınıfların ve halkların kapitalist-emperyalist teröre boyun eğmemesi, onlara karşı durması ve kendi haklarını savunması ve özellikle silahlı direniş yolunu tutması; iliğine kadar çürümüş olan ve bir faşistleşme süreci yaşayan tekelci burjuvazi için hem asla dayanılamaz bir şey, hem de onun ödünü koparıyor. Varsın koparsın!

Bir şey daha: Şalit’in kaçırılmasından sadece bir gün önce İsrail komandoları Refah’tan Mustafa ve Osama Muammer adlı iki Filistinli’yi silah zoruyla kaçırmışlardı. Kendisinden beklendiği gibi tekelci burjuva medyası bundan hiç söz etmedi. (1)

Eski bir İsrail askeri olan, ama şimdi Courage to Refuse (=Reddetme Cüreti) adlı burjuva-demokrat karakterli savaş karşıtı bir örgütün başında bulunan Arik Diamant, “Look who’s been kidnapped!” adlı yazısında kendisinin katıldığı ve 10 yıl once Nablus’da meydana gelen bir Filistinli kaçırma eylemini anlattıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Hiç bir gazete bu olaydan sözetmedi. Ona yardımcı olmak için Avrupalı diplomatlar da çağrılmadı. Ne de olsa, bu Filistinli gencin kaçırılması sıradan bir olaydı. 40 yılı aşkın işgal sırasında biz, tıpkı Gilad Şalit olayında olduğu gibi binlerce kişi kaçırdık.

“Bu işi Filistinli’ler yaptığında biz o eylemi ‘terör’ olarak niteliyoruz. Biz yaptığımızda ise, bu baskı eylemini aklamak için fazla mesai yapıyoruz.”

Filistin direnişi, İsrailli onbaşının serbest bırakılması için İsrail zindanlarında yasadışı bir biçimde tutuklu bulunan ve çürütülen 9,400 Filistinli tutsağın serbest bırakılmasını istiyor. Gilad Şalit için yaygara koparan emperyalist ve Siyonist Goebbels taslakları ise bir bölümü çocuk ve kadın olan ve zorla ve yasadışı bir biçimde kaçırılmış ve hapse tıkılmış olan bu tutsak ordusunun neredeyse adını bile anmıyor. Bu olgular, ABD ve AB emperyalistlerinin ve Siyonistlerin sömürgeci ve ırkçı karakterini de açıkça gün yüzüne çıkarıyor. Başbakan Ehud Olmert’in 22 Haziran’da, Filistinli’lerin Kassam adlı ilkel füzelerinin ulaşabildiği Sderot kentinin sakinleriyle ilgili olarak söyledikleri de, Siyonistlerin ırkçı yaklaşımını yeterince çıplak bir biçimde gösteriyordu. (2) Olmert şöyle demişti:
“Ben Gazze sakinlerinin durumuna yürekten üzülüyorum; ama Sderot sakinlerinin yaşamları ve refahları Gazze sakinlerininkinden daha önemlidir.” (italikler benim) Bu diplomatik sözlerin 22 Haziran’da, Ehud Olmert’le Mahmut Abbas’ın, Ürdün’ün Petra kentinde Kralı Abdullah’ın organize ettiği ve kendilerine Nobel ödülü dağıtılmış bazı kişilerin (Siyonist yazar ve aktivist Elie Weisel ve kötü ünlü anti-komünist Dalay Lama vb.) katıldığı bir toplantı sırasında söylendiği de unutulmamalıdır. Bu toplantı sırasında yaptıkları ikili bir görüşmede Olmert ve Abbas Filistin halkının iradesini ve direnişini nasıl kırabileceklerini tartışmışlardı. Yoksa, ister Gazze’den olsunlar isterse Batı Yakası’ndan, Siyonist devletin şeflerinin Filistinli’lerin durumuna gerçekten üzüleceğine kim inanır ?

İlk bakışta şaşırtıcı gözükse de, 25 Haziran sonrasında yaşananlar, gerek tarih boyunca büyük acılar çekmiş olan Yahudi halkının ve gerekse Siyonist devleti yöneten savaş suçlularının ve teröristlerin kendi deneyimlerinden pek de bir şey öğrenmediklerini gösteriyor. Ne yazık ki, 1930’lardan ve özellikle 1948’den bu yana süren etnik arındırma, katliam, terör ve apartheid uygulamalarına rağmen –bir dizi stratejik ve tarihsel nedene bağlı olarak- Yahudi halkının büyük çoğunluğu, Siyonist burjuvazinin ‘farklı’ fraksiyonlarının Filistin halkına karşı uyguladığı baskıları desteklemektedir. (Geçerken bunda, dünya, Ortadoğu ve İsrail ölçeğinde komünist ve radikal devrimci hareketlerin alabildiğine zayıf ya da neredeyse tümüyle etkisiz oluşunun ve Filistin direnişine egemen olan grupların, sınıfsal karakterlerinden ve ideolojik-siyasal konumlarından kaynaklanan hatalı stratejik ve taktiksel yaklaşımlarının da belli bir rolü olduğunu belirtmek gerekir.) “Kendi” devletinin Filistin halkına karşı onyıllardır sürdürdüğü etnik arındırma vb. uygulamalarına ve komşu Arap ülkelerine karşı sürdürdüğü militarizm ve yayılmacılık politikalarına karşı esas itibariyle sessiz kalması ya da pasif/ aktif destek sunması, zaten ötedenberi Avrupalılara özgü bir sömürgeci-ırkçı toplumsal psikolojiyle donanmış bulunan İsrail halkını daha da gericileştirmiş, daha da dejenere etmiştir. Yafa Stratejik İncelemeler Enstitüsü’nün Mart 2002’de yaptığı bir anket, İsrailli’lerin yüzde 46 ila 60’ının Filistin sorununun “sonal çözümü”nün sağlanması için Filistinli’lerin kitlesel olarak göçertilmesini desteklediklerini gösteriyordu. Ünlü anti-Siyonist yazar İsrail Şamir bu anketin sonuçlarını yorumlarken şöyle diyordu:

“Bu tür düşünceler 1938 yılında bile Nazi Almanyası’nda, şimdi Yahudi devletinde olduğu ölçüde yürekten destek bulmuyordu.”

Marks’ın, başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağı yolundaki saptaması, tüm yaşamı ve varlığı savaş, terör, etnik arındırma politikalarıyla belirlenmiş Siyonist devletin ideolojik-siyasal önderliğini ne yazık ki sorgulamamış ya da sorgulayamamış olan İsrail halkı için fazlasıyla geçerlidir. Kendisini emperyalist Batı uygarlığının, Ortadoğu’nun “vahşi ve barbar” halklarına karşı ön cephede savaşan stratejik üssünün askerleri olarak algılayan, önemli bir bölümü Filistin topraklarının tümünün kendilerine Allah tarafından vadedilmiş olduğuna inanan, (3) silah zoruyla çalınan ve muhafaza edilen bu topraklarda kurulmuş olan Apartheid devletinin sınırları içinde yaşayan İsrail halkı gerçekten özgür olabilir mi?

Öte yandan, Filistin halkına karşı sürdürdüğü acımasız savaşım sürecinin derslerinden bir şeyler öğrendiğini varsayabileceğimiz Siyonist devletin de –farklı bir düzeyde ve kategoride de olsa- bu yaşadıklarından ve özdeneyiminden öğrenme yeteneksizliğini paylaştığını görüyoruz. Bunun en çarpıcı belirtilerinden birisi, İsrail’in Ocak 2006 seçimlerinden sonra HAMAS’a ve Filistin halkına karşı kokuşmuş ve işbirlikçiliğe yatkın Mahmut Abbas kliğini açıkça desteklemesi, bu klik aracılığıyla farklı Filistinli gruplar arasında bir iç savaş çıkarmak amacıyla çatışmaları körüklemesi ve bu amaçla geçtiğimiz Haziran ayında tüm dünyanın gözleri önünde Abbas kliğine çok miktarda silah vermesiydi. (4) Ehud Olmert 13 Haziran’da gazetecilere verdiği demeçte,

“Bunu zaman daraldığı ve Ebu Mazen’e (=Mahmut Abbas- G. A.) yardım etmemiz gerektiği için yaptım.” diyecekti. Nitekim, daha Ocak ayından başlayarak Fatah ile HAMAS arasında tırmanan gerilim, daha sonraki aylarda İsrail ajanlarının kışkırtmalarının da etkisiyle silahlı çatışmaya dönüşecekti. Kısmen Batı Yakası’nda, ama esas olarak Gazze’de yaşanan ve yer yer ölümlere de yol açan bu çatışmalar, bir anlamda Filistin’de iktidarın kime ait olduğu ve olacağıyla ilgiliydi ve öyle olmaya devam edecektir. Ancak Filistin halkının sağduyusu, bu çatışmaların büyümesine izin vermedi. Bunda, İsrail zindanlarında yatan değişik örgütlerden (Fatah, Hamas, İslami Cihat, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi) Filistinli’lerin hazırladıkları ve tarihe “Mahpuslar Belgesi” olarak geçen 11 Mayıs tarihli belgenin yayımlanması da önemli bir rol oynadı.
Oysa Siyonist şeflerin, Filistin halkının onyıllardır süren meşru direnişinin tarihsel deneyiminden bir parça da olsa bir şeyler öğrendikleri, bu düşmanlarını az çok tanıdıkları düşünülebilirdi; onların, siyasal bilinç ve olgunluk düzeyi yüksek olan Filistin halkının bu kaba ve ilkel taktiğin yaşama geçirilmesine izin vermeyeceğini, işgalci güçle işbirliği yapmaya yeltenen herhangi bir “Filistinli” gücün Filistin halkının desteğini kazanma şansının olmadığını bilmeleri umulurdu. Ama, öyle olmadığı görülüyor. Demek oluyor ki, bu baylar ve bayanlar 60 yıla yaklaşan işgale, Siyonist devletin bütün bu süre boyunca Filistin halkına karşı uyguladığı vahşet ve barbarlığa, bu halkın gündelik yaşamını cehenneme çeviren kısıtlamalara, “uluslararası toplum”un Filistin halkına karşı çevirdiği dolaplara (5) ve son yıllarda dünya işçi sınıfı ve halklarının siyasal bakımdan ileri kesimlerinin göreli ilgisizliğine vb. rağmen, Filistin gettolarında ve mülteci kamplarında ulusal direniş ruhunun gücünden ve canlılığından hiçbir şey yitirmediğini de görememişlerdir. 26 Haziran’da Başbakan Olmert’in, kaçırılan İsrailli onbaşının yaşamından sadece HAMAS’ın yönettiği Filistin hükümetinin değil, aynı zamanda Mahmut Abbas’I da suçlamasından, onu da sorumlu göstermesinden de görülebileceği gibi sınırsız ihtirasları ve gericilikleri, onların beyinlerini kötürümleştirmekte, alabildiğine subjektif değerlendirmeler yapmalarına yol açmaktadır. Filistin halkı, bu son saldırıdan çok daha beterlerini görmüş, bir yandan ölülerini gömer ve yaralılarını tedavi ederken, bir yandan da haklı kavgasını sürdürmüştür. Bu kez de öyle olacaktır.

Sonsöz
Ortadoğu ve özellikle Filistin-İsrail sorunu sözkonusu olduğunda uluslararası bağlamı hesaba katmadan yapılan tüm analiz ve değerlendirmeler eksik ve tek yanlı olacaktır. Zaten İsrail’in Gilad Şalit’in kaçırılmasının ardından savaş uçaklarını Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın konutunun üzerinden uçurması ve bu yazının kaleme alınması sırasında Lübnan Hizbullahı’nın bir İsrail devriyesine saldırarak 7 İsrail askerini öldürüp 2’sini tutsak almasının ardından Suriye ve İran’ı suçlayan Siyonistlerin Güney Lübnan’a girdiği yolundaki haberler de bunu doğruluyor. Sorunun bu yanını, bu yazının devamı niteliğinde olacak bir başka yazıda ele alacağım.


DİPNOTLAR
(1) Tabii tekelci burjuva medyası, 9 Haziran’da Beit Lahiye açıklarında konuşlanmış İsrail savaş gemisinin bombardımanı sırasında 7’si aynı aileden ve 3’ü çocuk olmak üzere 8 kişinin ölümü ve 35 kişi yaralanmasını ve onu izleyen katliamları da el çabukluğuyla geçiştirdi. Beit Lahiye katliamından hemen devreye giren İsrail dezenformasyon mekanizması olayı kapatmaya, hatta ölüm ve yaralanmaların sorumluluğunu Filistin direnişinin üzerine yıkmaya çalışmaya başlamıştı bile. Onlara göre, patlamalar, Filistin direnişinin sahile yerleştirdiği mayınlardan kaynaklanmıştı. Ne var ki, gerek görgü tanıkları ve gerekse Human Rights Watch örgütünün patlayıcı madde uzmanları bu yalanı açığa çıkardılar.

Bir kaç gün sonra, yani 13 Haziran’da bir İsrail savaş uçağının fırlattığı füzeler, 2’si öğrenci olmak üzere 10 Filistinli’nin ölümüne ve en az 30 Filistinli’nin yaralanmasına yol açtı. Görgü tanıkları, ilk füzenin bir kamyoneti vurduğunu, aralarında çocukların da bulunduğu bazı Filistinli’lerin ve yakındaki bir hastaneden gelen sağlık görevlilerinin kamyonettekilere yardım etmek üzere toplandığı anda, İsrail uçağının kalabalığa ikinci bir füze fırlattığını söylediler.
İsrail’deki insan hakları örgütlerinden B’Tselem ise, İsrail uçaklarının Gazze Şeridine fırlattığı füzenin Han Yunus’taki bir eve isabet etmesi üzerine Fatma Ahmet adlı 35 yaşındaki hamile bir kadının ve onun kardeşi olan 48 yaşındaki Zekeriya Ahmet’in öldüğünü ve 6’sı çocuk olmak üzere 11 kişinin yaralandığını açıkladı.

Bu savaş suçlarının tümünün, İsrailli onbaşının kaçırılmasından önce gerçekleştiğini anımsatmaya gerek yok herhalde.

(2) Siyonistler, Ağustos 2005’de Gazze’den çekilmelerinden bu yana İsrail sivil hedeflerine 500’den fazla Kassam füzesi fırlatıldığını ileri sürüyorlar. İsrail’in üzerinde kıyamet kopardığı, fakat ancak Gazze yakınlarındaki küçük bir yerleşim birimi olan Sderot’a ulaşabilen bu ilkel füzeler son 5 yıl içinde topu topu 8 İsrailli’nin ölümüne yol açmış bulunuyor. Oysa BM yetkililerinin verdiği rakamlara göre Ağustos 2005’den bu yana İsrail, Filistinli sivil halkın yaşadığı bölgelere 7,000 ila 9,000 top mermisi atmış ve sadece onbaşı Gilad Şalit’in kaçırıldığı tarihten önceki bir ay içinde -11’i çocuk olmak üzere- 49 Filistinli’yi öldürmüş ve 259’unu da yaralamıştı.

(3) İsrail Başbakanı Olmert 24 Mayıs’ta ABD Kongresi’ne hitap ederken şöyle diyordu:
“Ben halkımızın bu toprağın tümü üzerindeki ebedi ve tarihsel hakkına inandım ve hala da inanıyorum.” (abç) Tabii Siyonist şef bu açıklamasıyla “barış süreci” diye bir şey tanımadıklarını, amaçlarının “bu toprağın tümü”nü ele geçirmek, yani Filistinli’leri sıkıştırılmış oldukları gettolardan ve bantustanlardan da sürmek olduğunu itiraf etmiş bulunuyor.

(4) 15 Haziran’da İsrail basını, hükümetin izniyle, Mahmud Abbas yanlısı güvenlik güçlerine, Ürdün üzerinden hafif silah ve mühimmat yardımı gönderildiğini yazdı. Haberlere göre silah ve mühimmat Ürdün’den İsrail ordusunun gözetimi altında Batı Şeria’daki Ramallah kentine götürüldü. İsrail, Ürdün ve Mısır arasında yapılan görüşmelerden sonra ABD tarafından Abbas kliğine sağlanan silah stoğu, 3,000 M-16 ile bunlara ait 1 milyon adet mermiden oluşuyordu.

(5) ABD, AB, Rusya ve BM’den oluşan Dörtlü, kan ve irin içinde doğmuş ve tüm yaşamı şiddet ve militarizmle özdeşleşmiş olan Siyonist devlete yönelik tek bir söz etmezken 30 Ocak’ta yayımladığı bildiride HAMAS’ı ve Filistin halkını şöyle uyarıyordu:

“Gelecekte oluşacak Filistin hükümetinin bütün üyeleri; şiddeti dışlayan bir tutumu, İsrail’in tanınmasını ve yol haritası da içinde olmak üzere daha önceki anlaşma ve yükümlülükleri kabul edeceklerini taahhüt etmelidirler.”

Reuters’in 11 Nisan tarihli haberine göre ise, -ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin HAMAS’a oy verdikleri için Filistin halkını cezalandırma uygulamasına katılan- BM, HAMAS önderliğindeki Filistin hükümetinin kurulmasından kısa bir süre sonra, Filistinli bakanlarla ve HAMAS’ın üst düzey yetkilileriyle görüşmeme, ancak “operasyonel amaçlarla”, yani insani yardımların koordinasyonu amacıyla alt-düzey Filistinli yetkililerle ilişkileri sürdürme kararı aldı.