KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Kürt-Türk Sorununun Son Dönemeci
Garbis Altınoğlu">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Kürt-Türk Sorununun Son Dönemeci
Garbis Altınoğlu, 27-28 Ekim 2007

Giriş

Türk gericiliğinin özellikle 2004’ten itibaren Kürt halkına karşı yürüttüğü baskı ve terör politikasını tırmandırdığı, bu politikasını 2004 sonları ya da 2005 başlarından bu yana bir Kürt-Türk çatışmasına dönüştürmeye çalıştığı ve buna bağlı olarak PKK’nın yaklaşık 6 yıldır sürdürmekte olduğu tekyanlı ateşkes uygulamasına 1 Haziran 2004’te son vermek zorunda kaldığı biliniyor. Mersin’de 21 Mart 2005’teki Newroz gösterisi sırasında iki çocuğun Türk bayrağını yere attığı ya da yaktığı yolundaki söylenti üzerinden tezgahlanan “bayrak krizi” ve 22 Mart’ta Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün yaptığı tehdit dolu açıklamada Kürtlerden “sözde vatandaşlar” olarak sözetmesi, bu yeni dönemin önsözü gibiydi.

Yeni Bir Dönemece Doğru
Son günlerde ve haftalarda PKK ile TSK arasında yaşanan çatışmaların ardından tezgahlanan yaygın şovenist gösteriler ve militarist kitle seferberliği, 2004’ten bu yana inat ve ısrarla sürdürülmekte olan bu politikanın Türkiye’yi gerçekten de tehlikeli ve belki de dönüşü olmayan bir noktaya sürüklemekte olduğunu gösteriyor. Bir cinnet haline girmiş olan Türk burjuvazisi ve askeri kliği onbinlerce, hatta yüzbinlerce insanın can verebileceği gerici bir iç savaşı körüklemektedirler. (1) Kürt ulusal hareketinin köklerinin Türkiye Kürdistanı’nda olduğunu görmezden gelen ve Kürdistan Bölgesel Hükümetinin başı Mesut Barzani’yi düşman ilan
eden Türk gericilerinin sınırötesi operasyona ilişkin sonugelmez yaygaralarının esas hedefi tam da budur. Okurlar, bu gelişmelere bir dizi yazımda (“Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru mu?”, “Türkiye Nereye?”, “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Öcalan’ın Dönüşü”, “Bir Kez Daha Türkiye ve Kürdistan Nereye?”, “Siyasal Bunalım Derinleşirken”, “Bunalım”, “Böyle Buyurdu MİT”, “Demografi ve Siyaset” vb.) değinmiş olduğumu anımsayacaklardır. Bu yazılarımda ortaya koyduğum temel görüşler şöyle özetlenebilir:

a) Türk egemen sınıflarının ana gövdesi ve askeri klik, özellikle Kürt halkını hedef alan ve Ermeni tehciri ve jenosidinin öngünündeki ruh haline benzer bir ruh haline girmişlerdir; onlar Türkiye’nin ve Türk burjuva devletinin adeta bir ölüm-kalım dönemecine girdiği kanısındadırlar.

b) Onlar, daha önceleri “PKK terörü”ne karşı savaşımı ön plana çıkarır ve en azından söylem düzeyinde Kürt halkıyla birlikten yana gözükürken, şimdi giderek bir bütün olarak Kürt halkını düşman görme/ gösterme ve hedef alma noktasına evrilmişlerdir.

c) Olağanın ötesinde bir şovenist söylem, faşist bir kitle seferberliği, “vatansever” çetelerin oluşturulması, provokatif suikast eylemleri ve ilerici ve demokratik güçlere karşı kullanılagelen geleneksel linç geleneğinin canlandırılmasıyla elele giden bu ruh hali, askeri klik tarafından açık bir faşist diktatörlüğe geçiş amacıyla kullanılmaktadır.

d) Askeri klik bu ortamdan, AB’ne üyelik sürecinde yaşama geçirilen son derece mütevazı demokratikleşme önlemlerini etkisizleştirmek ve kendi özel konumunu korumak amacıyla yararlanmak isterken, askeri klikle bağlaşma içinde bulunan geleneksel büyük sermaye çevreleri de bu süreci AKP’nin temsil ettiği İslamcı orta ve büyük burjuvaziyi sınırlamak ve geriletmek için kullanmaya çalışmaktadırlar.

e) Türkiye’nin daha “sıkı” bir rejimle ya da bir askeri diktatörlükle yönetilmesi onu, Suriye ve İran’a karşı saldırılarına ortak etmeyi, Ortadoğu ve Orta Asya halklarına karşı sürdürdükleri savaşlarına aktif bir biçimde katmayı kuran Amerikan neo-faşistlerinin ve Siyonist İsrail’in işine gelmekte, büyük olasılıkla bu güçler tarafından desteklenmektedir.

f) Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin ve özellikle askeri kliğin Türkiye ve Irak Kürdistanı’na ilişkin politikaları,
Washington ve Telaviv’in politikalarıyla esas itibariyle uyum içindedir. Yani, bir Kürt-Türk çatışması kışkırtma politikası, gerek Irak’ı ve gerekse diğer bölge ülkelerini etnik ve mezhepsel temelde bölmeyi hedefleyen ABD-İsrail politikalarına da hizmet etmektedir. (2)

g) Öte yandan Türk egemen sınıfları ve askeri klik, “Kürt tehlikesi”ni giderek daha açık bir biçimde ABD’nin (ve İsrail’in’in) Irak’ta ve Ortadoğu’daki siyasal statükoyu değiştirme çabalarıyla ilintilendirmekte ve en azından söylem düzeyinde bu ikiliyle arasına mesafe koydukları izlenimini yaratmaya çalışmakta, hatta ikiyüzlü bir biçimde gerici bir ABD karşıtlığını pompalamaktadırlar. Ancak gerek ABD ve NATO’yla ve gerekse İsrail’le köklü siyasal ve askeri ilişkilerini sürdüren Türk gericiliğinin bu söylemi, esas itibariyle demagojik bir nitelik taşımaktadır. (3)

Kuşkusuz gerçek, bu kısa özette olduğundan daha ya da çok daha karmaşıktır. Örneğin, A. Öcalan adına yapılan/ yaptırılan açıklamalar askeri klik içinde belli ölçüde farklı eğilimler bulunduğunu ele vermekte, özelde askeri klik ve genelde burjuvazi içinde Rusya, Çin, İran gibi Asya ülkeleriyle işbirliğine yönelme eğilimi filizlenmekte, Türkiye’nin yüzünü Batı Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya çevirmekten yana olan AKP hükümeti Kürt sorununda askeri kliğe kıyasla daha “yumuşak” ve pragmatik bir yaklaşım sergilemekte, esas olarak TÜSİAD’ın temsil ettiği geleneksel büyük sermaye çevreleri AB üyeliğinden vazgeçme ve ABD-Batı Avrupa ekseninden uzaklaşma eğilimini hatalı bulmakta, hatta Türkiye’nin Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerle işbirliğine yönelmesi gerektiğini savunan Pantürkist görüşlere rastlanmaktadır vb.

Ne var ki, Türk burjuvazisinin farklı ve –hepsi de işçi sınıfına, Kürt halkına ve demokrasiye düşman- fraksiyonları arasındaki görüş ayrılıkları ve çelişmeler, utangaç eleştiriler bir yana, genellikle askeri kliğin öncü ve yönetici rolünü sorgulamaya kadar gitmemektedir. (Tabii bu arada, askeri kliğin kendisinin de işbirlikçi burjuva bir nitelik taşıdığını, onun da binlerce bağla kapitalist-emperyalist sisteme bağlandığını ve bağlanmakta olduğunu unutmamak zorundayız.)

Bunun sırrı ya da maddi temeli, Türk burjuvazisinin esas itibariyle, askeri kliğin atası İttihat ve Terakki eliyle Ermeni ve daha küçük ölçekte Süryani, Rum vb. halklarının/ toplumlarının sürgünü, yokedilişi ve mülksüzleştirilmesi yoluyla oluşmuş olmasında yatmaktadır. Buna, 1920’lerde ve 1930’larda devletin himayesi ve desteği ve emekçi kitlelerin devlet terörü altında sömürülmeleri sayesinde palazlanan korkak ve özgüvenden yoksun Türk burjuvazisinin geniş kesimlerinin –1980 sonrasında yaygınlaşan liberal, küreselleşmeci ve ekonomik devletçilik karşıtı söylemine rağmen- özünde “devletçi” bir nitelik taşıyor olmasını ekleyebiliriz. Bu bakımdan tüm bunalım dönemlerinde olduğu gibi şimdi de Türk burjuvazisinin farklı kesimlerinin ve örgütlerinin askeri kliğin arkasında kenetlenmeleri ve adeta ona selam durmaları nesnelerin doğası gereğidir. Nitekim 22 Ekim’de TİSK, TOBB, TZOB, TESK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, KAMU-SEN, MEMUR-SEN, TÜSİAD, MÜSİAD, ASKON, TUSKON, TBB tarafından “PKK terörü”nü kınamak amacıyla yapılan Ortak Açıklama’da aynen şöyle deniyordu:

“Bu terör örgütü ve onun gizli, dolaylı destekçisi olan dış ve iç odaklar iyi bilmelidirler ki, Türkiye’yi bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
“Türk milleti artık sabrının sonuna gelmiş ve infial halindedir. Birlik ve beraberlik içinde olan milletimiz, engin sağduyusuyla birlik ve beraberliğini bozacak oyunlara gelmeyecektir.

“Teröre ve destekçilerine en ağır darbenin vurulması için ne gerekiyorsa yapılmalı ve Milletimizin beklentilerine cevap verilmelidir. Milletimizin tamamını temsil
eden sivil toplum kuruluşları olarak tam bir birlik ve beraberlik içinde, bedeli ne olursa olsun, Hükümetimizin ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin bu konuda alacağı her kararın sonuna kadar arkasında olduğumuzu ilan ediyoruz.

“Bu çerçevede, Türkiye terörle mücadele edebilmek ve terörün üstesinden gelebilmek için artık dış politikasından ekonomisine komşularıyla ilişkilerinden iç siyasetine kadar her alanda yeni politikalar benimsemelidir.”

Ya İslamcı burjuvazi...
AKP ve onun temsil ettiği İslamcı orta ve büyük burjuvazi mi? Herhalde aklıbaşında hiç kimse, burjuva liberallerinin demokratikleşme, sivilleşme vb. yolunda önemli adımlar atmasını bekledikleri bu gerici burjuva fraksiyonunun emperyalizme uşaklıkta ve şovenizmde askeri klikle yarıştığını unutma hakkına sahip değildir.

Bu burjuvazi sadece Kürt halkına, işçi sınıfına ve devrimci ve demokratik güçlere karşı sürdürülen ekonomik ve siyasal terörün sorumluluğunu paylaşmakla ve Türk gericiliğinin Türkiye Kürdistanı üzerindeki boyunduruğunun sürmesinden yana olmakla kalmamıştır. Kendisi de İttihat ve Terakki ruhuyla biçimlenmiş olan İslamcı orta ve büyük burjuvazi ve AKP hükümeti; “Kıbrıs sorunu”, Ermeni ve Rum düşmanlığı gibi “yaşamsal” konularda askeri kliğin “duyarlılıkları”nı, gerici milliyetçiliğini ve yayılmacı eğilimini paylaşmaktadır. Örneğin, ABD’nin Irak’a saldırısından önce, o sıralar sadece AKP Genel Başkanı sıfatını taşıyan R. Tayyip Erdoğan 4 Şubat 2003’te AKP grubunda bir konuşma yapmıştı. O bu konuşmada Bağdat’ın, barış için gereken adımları atmadığını ve “Bir liderin basiretsizliğinin bedelini, masum bir halkın ödeyeceği yeni bir olayla karşı karşıya” bulunulduğunu söyledikten sonra daha patlak vermemiş olan savaşın ganimetinden pay kapma çağrısı yapıyordu:

“Devletlerin hayatında da verilecek zor kararlar ve alınacak riskler vardır... Artık vahim gelişmelerin çok yaklaştığı bir noktaya doğru gidilmektedir. Bütün olup bitenlerden sonra Türkiye yapabileceklerinin azamisini yapmış olmanın verdiği güvenle ülkesinin geleceğini düşünmelidir... Irak’taki yeni yapılanmada Türkiye’nin bu sürecin karar mekanizması içinde etkili şekilde yer alması gerekir... Hareketin başında
eğer denklemin dışında kalırsak sonunda gelişmeleri yönlendirecek konumda olmak mümkün olmayabilir. Türkiye’nin güvenliği tehlikeye girebilir.” (Milliyet, 5 Şubat 2003)

AKP hükümeti TSK’ni Irak’a sürmey ne denli hevesli olduğunu göstermek için adeta çırpınmış, 1 Mart 2003’deki tezkere kazasını unutturmak ve “paylaşım masasında yer alabilmek” için 7 Ekim’de yeni bir tezkere çıkarmıştı. Umutları sönene kadar, Irak’ın yaşadığı felaketten yararlanmayı kuran İslamcı burjuvalarımızın ağzından bir zamanlar “masada yer almak”, “Irak’ın biçimlenmesinde söz sahibi olmak”, “petrolden pay kapmak” türünden sözlerin düşmediğini, onların da tıpkı askeri klik gibi Musul-Kerkük hayalleri kurduğunu, hatta bu düşlerini bugün de hala sürdürdüklerini biliyoruz. Zamanın Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 22 Ağustos 2003’de Milliyet gazetesinde yayımlanan röportajında Derya Sazak’ın sorularını yanıtlarken, diğer şeylerin yanısıra şunları söylemişti:

“Stratejik olarak Türkiye'nin Anadolu'ya sıkışıp kalma, hapsolma keyfiyeti de yok.

“Yok tabii, Türkiye'nin potansiyeli resmi sınırlarıyla sınırlanmış değildir. Türkiye'nin etkinliği, çıkarları kendi sınırlarını çok aşmaktadır.
“Bu 'yeni Osmanlıcılık mı?'

“Nasıl sınıflandırırsanız sınıflandırın ne derseniz deyin tabii ki Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya bizi yakından ilgilendirir. Türkiye, Anadolu'ya hapsedilemez ama bu kesinlikle bir serüvencilik değildir. Tarihimizden dersler de alıyoruz. Kendi sınırlarımız içinde huzur içinde olabilmek için sınır ötesindeki gelişmelerle de ilgilenmeliyiz.”


Ve Yine Kürt sorunu...


Görüldüğü gibi, Türk egemen sınıflarının 20. yüzyılın başlarından bu yana çözmediği ya da çözemediği, 1999 sonrasında uykuya yattığını sandığı kadim Kürt sorunu son yıllarda yeniden “ortaya çıkmış” ve onların yaşadığı siyasal bunalımın temel nedeni olarak bir kez daha kendini dayatmış ve hepsinden önemlisi Ankara’da bu sorunun “radikal bir tarzda çözümü” tartışmalarını başlatmıştır.

Türkiye’nin Kürt sorunundaki göreli rota değişikliğinin tam da bu yıllarda ortaya çıkmasının iki, daha doğrusu üç nedeni bulunuyor.
1) ABD’nin, Ortadoğu’daki güç dengelerini ve geleneksel statükoyu değiştiren Irak saldırısının ardından Kuzey Irak’taki ABD-İsrail destekli fiili Kürt devletinin konumunu hızla güçlendirmiş ve pekiştirmiş olması.
2) Eylül 1998-Haziran 2004 arasındaki tek taraflı ateşkesin ve Şubat 1999’da yakalanan A. Öcalan’ın “barışçı” ve teslimiyetçi söyleminin PKK’nın gücünü ciddi bir biçimde azaltmamış olduğunun anlaşılması. Nitekim, o tarihte Kara Kuvvetleri Komutanı olan Org. Yaşar Büyükanıt 2005’de bu gerçeği şöyle itiraf ediyordu:

“Terör örgütünün silahlı unsurlarının sayısı örgütün başı Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılındaki sayıya ulaştı... Bunun yanında terörle mücadelede elimizdeki çeşitli güç unsurları 1999’dan geride... Yani terör örgütü üyelerinin sayısı 1999’daki rakama ulaşırken, biz 1999’daki mücadele gücünün gerisindeyiz. Bu çok tehlikeli bir durum.” (Cumhuriyet, 15 Mart 2005)

Bu iki faktöre, Türk egemen sınıflarının, Türkiye’deki demografik eğilimler konusunda çalmakta olduğu alarm zillerini eklemeliyiz. Kökeni korkunç bir etnik arındırmaya (Ermeni jenosidi, Rum ve Süryani kırımı ve sürgünü, ayaklanmaları kanla bastırılan Kürt halkının zorla assimilasyonu vb.) dayanan Türk burjuvazisinin “demografik bilinci”nin yüksek olduğu tartışma götürmez. Onun, 1965 nüfus sayımından bu yana ana dili ve ikinci dili Kürtçe olan yurttaşlarını saymaktan resmen vazgeçmiş olmasına rağmen, Kürt nüfusun artışını titizlik ve kaygıyla izlediğini de. Milli Güvenlik Kurulu’nun 31 Ekim 1997 tarihinde yapılan toplantısında yeniden düzenlenen –ve Türkiye’nin gizli anayasası olarak bilinen- Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin “devletin hassasiyet yaratan çok gizli bir kararı olması dolayısıyla” açıklanmamış olan 12. maddesinin “Türkiye'nin çok ciddi sosyal bir sorununu içerdiği” ve “Kürtlerin tehciri”ni ve Kuzey Kürdistan’ın demografik yapısını Kürt halkı/ toplumu aleyhine değiştirmeyi öngören bir dizi önlemi kapsadığı daha sonra açığa çıkacaktı.

Bu konu özellikle 2005’ten bu yana şovenist amaçlarla açık tartışma nesnesi haline getirildi. Türk gericiliğinin ideologlarından ve ASAM’ın (=Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi) eski başkanı Gündüz Aktan, 24 Kasım 2005 tarih ve “Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Asıl önemli sorun bölge (=Türkiye Kürdistanı- G. A.) nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması.

“Bunda PKK'nın siyasi amaçlı çoğalma söyleminin etkisi var. Öte yandan, bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çokeşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025'te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor. İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035'te ulaşacağını gösteriyor.” Buna paralel olarak, Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi, Türkçü Toplumcu Budun Derneği gibi Genelkurmay güdümlü neo-faşist grupçuklar ve bu doğrultuda yayın yapan siteler 2005 ve 2006 yıllarında açıkça “Kürt istilası”ndan sözetmeye ve Kürt nüfus artışının kısıtlanması için çağrıda bulunmaya başladılar.

Bütün bu verileri biraraya getirdiğimizde Türk gericiliğinin bir kıyamet senaryosu hazırladığını, kendisini böyle bir senaryoya göre konumlandırdığını varsayabiliriz, Yani, Türk burjuva devletinin ve onun başını çeken askeri kliğin, eğer başarabilirse bir Kürt-Türk çatışması yoluyla Kürt halkını hedef alacak bir etnik arındırma planını devreye sokmak için düğmeye basmış olduğunu söyleyebiliriz. Yukarda ve başka yerlerde de değinmiş olduğum gibi bu stratejik plan, ABD’nin ve özellikle İsrail’in Ortadoğu ülkelerini küçük ve güçsüz devletçiklere bölme ve bu devletçikler arasında etnik, dinsel-mezhepsel ve aşiretsel çatışmaları körükleme stratejik planıyla objektif olarak çakışmaktadır.

Gündüz Aktan, “Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında,
“Güneydoğu olaylarına karamsar bir bakış, Türkiye'nin 1913 Balkan faciasına benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor” (Radikal, 24 Kasım 2005) derken İttihat ve Terakki’nin Ermeni tehciri ve jenosidi konusunda kesin bir karar almasına vesile olan koşullara göndermede bulunuyordu. Askeri kliğin resmen savunmayı uygun bulmadığı görüşleri yansıtan bu bay, takvimler 10 Ocak 2006’yı gösterirken şunları yazabiliyordu:

“PKK terörü artarak sürerse, kentlerde ve turizm bölgelerinde masum siviller ölürse; geçen yıl Diyarbakır'da Öcalan posterli ve konfederasyon bayraklı nevruz gösterisiyle başlayan, Bozüyük'te halkın kışkırtılması, Şemdinli'de cenaze yürüyüşü ve bölge belediye başkanlarının Roj TV'ye ilişkin talebiyle süren itaatsizlik eylemleri kitlesel nitelik kazanırsa; tekil yapımızın iki unsurlu federal sisteme dönüştürülmesi şart koşulursa; Güneydoğu'daki nüfus artışı Türkiye genelinin beş katı olmaya devam ederse; Kürtler, Akdeniz kıyılarında yerleştikleri her yerin kendilerine ait olduğunu ileri sürerlerse bizimle birlikte yaşamak istemediklerini anlayacağız.

“Bu durumda, ülkeyi kana bulamadan, böyle düşünen ve hareket
eden Kürtlerin kendi rızalarıyla Kuzey Irak'a gitmeleri en doğru çözüm olacak. Amerika'nın göz yumması ve Kürtlerin baskılarıyla varlıkları tehlikeye düşen Türkmenler de isterlerse Türkiye'ye gelebilmeliler.

“Yunan isyanının ve bağımsızlığının Anadolu için yarattığı tehlike zorunlu mübadele ile çözümlenmişti. Günün şartlarında ancak gönüllü bir mübadele söz konusu olabilir.” (abç) Bu görüşler, daha az dramatik bir üslupla devletin diğer yöneticileri tarafından da dile getirilecekti. Örneğin, 2 Ekim 2006’da Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer, TBMM’ni açış konuşmasında şöyle diyordu:

“Türkiye, ülke bütünlüğüne, ulusal birliğe ve siyasal rejime yönelik çok boyutlu ve giderek artan iç ve dış tehdit ve risklerle karşı karşıyadır. Bu risk ve tehditlerin kaynağını, bölücü ve irticai etkinlikler, uluslararası terörizm, kitle imha silahlarının yayılması ve bölgesel sorunlar oluşturmaktadır.”

Bu tarihten yaklaşık 4 ay sonra ABD’ni ziyaret eden Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt bu ülkede katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada benzer bir saptamada bulunuyor ve,

“Bugün Türkiye, çeşitli sorunlarla karşı karşıya. Daha önce de açıkça söyledim: Türkiye Cumhuriyeti, 1923'ten bu yana bu kadar büyük risk, tehdit ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmadı” (“Türkiye’yi Bölmek İsteyen Dersini Alır”, Yeni Şafak, 14 Şubat 2007) diyordu. 27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanlığı sitesinde yer alan bir açıklamada ise şu kışkırtıcı sözleri söylüyordu:

“Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.”

İttihat ve Terakki’den Günümüze

Celal Bayar anılarında 1914 yılı başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türkleştirme siyasetini uygulamaya koyma kararını şöyle değerlendiriyordu:

“1914 yılı başlarında Osmanlı yöneticileri kendileri için iki önemli sorunun varolduğu tesbitinde bulunmaktadırlar.

“1-Her türlü hürriyeti suistimale hazır ölçüsüz bir muhalefet.
“2- İmparatorluğun tamamiyet ve vahdetini (=bütünlük ve birliğini- G. A.) gizli, açık vasıtalarla tehdit
eden iftirakçı (ayırıcı) Türk olmayan unsurlar.

“... Hükümet normal faaliyeti dışında, Merkez-i Umumi’de ve Harbiye Nezareti’nde bir emri vakiin (=oldubittinin- G. A.) zararlarını önleyici tedbirler için çalışıyordu. Harbiye Nezareti’ndeki gizli toplantıların başlıca konusu stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfi tesirlere bağlı gayrı Türk yığınakların tasfiyesi idi.” (Celal Bayar’ın Ben de Yazdım adlı yapıtının 5. cildinden aktaran Suat Parlar, Osmanl’dan Günümüze Gizli Devlet, İstanbul, Bibliotek Yayınları, 1997, s. 78) İttihat ve Terakki çetesinin iliğine değin çürümüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nu Alman emperyalizminin hizmetinde savaşa soktuğu, bu gerici savaşta çeşitli milliyetlerden milyonlarca Osmanlı yurttaşının ölümüne ve İmparatorluğun tümden çöküşüne yol açtığı biliniyor. Görünen o ki, yaklaşık 100 yıl önce yaşananlardan bir şey öğrenmediği anlaşılan ve tarihsel deneyimlerden ders çıkarma kapasitesi sıfıra yakın olan Türk işbirlikçi burjuvazisi, devrimci bir muhalefetin yokluğundan ve Türk işçi ve emekçilerinin kollektif bellek yoksunluğundan yararlanarak ülkeyi yeni felakete sürüklüyor.

Günümüzün İttihat ve Terakki mukallitlerinin 1914, 1915 ve sonrası yıllarının korkunç olaylarını gerçekleştirmeye girişecek yürek ve kararlılığa sahip olup olmadıkları, uluslararası ortamın buna uygun olanak verip vermediği tartışılabilir. En azından Türkiye bugün, Ermeni jenosidinin yaşandığı bir genel savaş ortamında bulunmuyor. Dahası, 1984-99 yıllarının tarihsel deneyimi, silahsız göstericilere, sivil halka, eli kolu bağlı tutsaklara karşı savaşımda son derece “başarılı” olan Türk ordusu ve polisinin, işledikleri tüm cinayetlere ve insanlık suçlarına ve varolan büyük askeri güç eşitsizliğine rağmen kitlelere dayanan bir Kürt ulusal hareketini yenmeyi başaramadığını göstermiştir. Aynı husus TSK’nın 1980’li ve 1990’lı yıllarda –zaman zaman Güney Kürdistan’daki KDP ve KYB güçlerinin desteğini de alarak- girişmiş olduğu ve bazan sayısı 80,000 ya da 90,000’i bulan askeri personelin katıldığı dev operasyonlar için de geçerlidir. Bu bakımdan Türk gericilerinin kahramanlık ve yiğitlik gösterilerinin dişe dokunur bir maddi temelinin olmadığını söyleyebiliriz. Ancak bunun böyle olması; askeri kliğin kışkırttığı ve ilerde komutası altındaki tüm silahlı güçleri devreye sokarak başlatacağı bir beyaz terörün büyük can kaybına, Kürt ve Türk işçileri ve emekçileri arasında onarılması çok zor bir güven yitimine yol açabileceği gerçeğinin gözardı edilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Özellikle Ortadoğu’yu ve dünyayı yeniden biçimlendirmeye koyulmuş olan neo-faşist şer ekseninin şimdiden yürürlüğe koymuş olduğu tasarıları ve bölgede Türkiye, İran, Suriye, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan, İsrail, ABD gibi bir dizi ülkenin taraf olacağı büyük-ölçekli bir savaşın patlak vermesi olasılığı dikkate alındığında.

PKK’ya İlişkin Birkaç Sözcük

Burjuva liberallerinin ve reformistlerin gerici tezlerinin aksine, ezilen ulusların ve onların siyasal temsilcisi konumundaki örgütlerin, silahlı savaşım da içinde olmak üzere bütün meşru yol ve yöntemlere başvurma hakkı asla yadsınamaz. Bu bakımdan, burjuva-liberal ve burjuva-demokrat Türk (ve Kürt) aydınlarının, ülkemizde Kürt halkı başta gelmek üzere emekçi sınıflara, devrimci ve demokratik güçlere karşı sürdürülen savaşın ve beyaz terörün asıl sorumlusunun Türk gericiliği ve TSK olduğunu gözardı ederek değişik zamanlarda PKK’ya tek yanlı olarak silah bırakma çağrısı yapmaları demokratizmle ve yaşamın gerçekleriyle hiçbir biçimde bağdaşmamaktadır. Bu ülkede öncelikle silah bırakması daha doğrusu silahsızlandırılması gereken güç, elleri değişik ulus ve milliyetlerden milyonlarca insanın kanlarıyla lekeli iğrenç Türk gericiliği ve onun öncü gücü olan askeri kliktir. Bununsa bir işçi-emekçi devrimi sorunu olduğu bellidir. Öte yandan, tutarlı demokratizm ve enternasyonalizm bizi, savaşımını belli ölçülerde ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmiyle koordine
eden PKK’yı (ve bu güçlerin İran’ı istikrarsızlaştırma ve işgal etme çalışmalarına aktif olarak katıldığı bilinen PJAK’ı) en sert bir biçimde eleştirmekle yükümlü kılar. (4) Bu bağlamda A. Öcalan’ın son yıllarda yaşanacakları epey önceden kestirdiği anlaşılıyor. O, Temmuz 1999’da, yani yakalanmasından birkaç ay sonra “Türk devlet yetkililerine iletilmek üzere Cezaevi Yönetimi’ne verdiği” mektubunda şöyle diyordu:

“Yapabileceğim, gücüm oranında özellikle PKK’den kaynaklanan amacı çoktan aşan ve çok büyük dış güce, kişiye çıkar aracı haline gelen bu gidişe dur demektir... Devlet seviyesinde dış güçlerin bunu kullanmaları daha tehlikeli ve iş hızla o kulvara doğru da yuvarlanıyor...

“... Şu anda etkileme gücümüz sona erdirmeye uygundur. Uzun sürmesi kontrolü kaybettirebilir. Çünkü çok çıkar ve güç üzerinde oynuyor... Irak, Kuzey Irak her şeyden önce Türkiye’nin zayıf karın bölgesidir. Darbe er veya geç oradan vurulmaya çalışılacaktır... İşbirlikçi Kürt oluşumu ne kadar Türkiye’nin denetiminde de olsa bu haliyle er veya geç Türkiye’nin aleyhinde en önemli rolü oynayacaktır. Çünkü kullanılmaya çok müsaittir... Olan da şimdiden bu demin söylediğim tüm stratejik güçler daha şimdiden kendi Kürdünü, oluşumunu yaratmış, hatta benim dışımda temel güç olarak PKK’yi de parselleme planlarını hazırlamışlardır...” (Özgür Politika, 7 Temmuz 1999) Gene o 30 Kasım 2005’de avukatlarıyla yaptığı görüşmede şunları söylemişti:

“Basından da öğrendiğim kadarıyla PKK eski gücünü korumaya devam ediyor ve gerekirse on kat daha arttırabilecek bir durumda. PKK bağımsız bir güçtür, benim burada onları yönlendirme gibi bir durumum söz konusu olamaz. Eğer çözümsüzlük ve imha dayatılırsa, beraberinde büyük sorunlar doğurur. Örneğin basında bazı yazarlarca ABD’nin PKK ile işbirliği yapabileceğinden söz ediliyor. Eğer Türkiye çözüm için adım atmaz tasfiyeyi dayatmaya devam ederse bu tür şeyler gelişebilir. PKK, kendini koruma refleksiyle ileride başka isimler de alabilir, YNK ve KDP gibi bir güce de dönüşebilir. Oysa benim çözüm önerim demokratik cumhuriyet projesidir.”

Kürt halkının halihazırdaki önderleri, bu halkın ulusal kurtuluş savaşımını, ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin savaş arabasına eklemlemek ve başka halkların kanının dökülmesine ortaklık etmek suretiyle ilerletebileceğini düşünüyor olabilirler. Ancak bu yolla kısa erimde edinilebilecek kazanımlar, orta ve uzun erimde Kürt halkına çok ağır bedeller getirecek, onu Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarından tümüyle yalıtacaktır. Dahası; ABD emperyalizminin saldırı savaşının Afganistan ve Irak’ta direnişin sert kayasına tosladığı ve işgal kuvvetlerinin önümüzdeki yıllarda bu ülkelerden çekilmek zorunda olduğunun açığa çıktığı gözönüne alındığında, siyasal miyoplukla karakterize edilen böyle bir çizginin pratiksel politika ya da siyasal pragmatizm bakımından da savunulabilir hiçbir yanının olmadığı görülebilir.


Sonuç

Şovenist ve militarist yaygaralarının esas hedefinin Türkiye Kürtleri ve demokratik güçleri olduğunu bildiğimiz Türk gericilerinin büyük-ölçekli etnik arındırma planının yaşama geçip geçemeyeceğini kestirmek zor. Ancak gerçekleşmesi halinde böylesi bir dramatik gelişmenin, yol açacağı büyük can ve mal kayıplarının yanısıra, aralarındaki ulusal çitleri aşılmaz hale getirmek suretiyle Türkiye ve Kürdistan proletaryasının ve yoksul emekçilerinin demokrasi ve sosyalizm savaşımını yıllarca, hatta onyıllarca geriye savuracağı su götürmez. Türk burjuvazisi ve gericiliğinin şovenist histeri kampanyası sadece Kürt halkını değil, aptallaştırdığı ve sürüleştirdiği Türk işçi sınıfı ve sömürülen emekçi yığınlarını da hedeflemektedir.

Bu zor koşullarda tüm devrimci ve demokratik güçler; Türk gericiliğinin gerek Türkiye Kürdistanı ve gerekse Irak Kürdistanı Kürt halkına karşı kaldırdığı eli tutmak, onun -Irak, Afganistan, Lübnan’da olduğu gibi- ABD-İsrail-Britanya blokunun bölge halklarına karşı saldırısına verdiği desteği geri çekmesi için uğraş vermek, emperyalist savaşın İran ve Suriye’yi hedef alacak biçimde genişletilmesine karşı çıkmak, bölge işçi sınıfı ve halklarının ulus, din, milliyet, aşiret vb. temelinde bölünmesi yolundaki gerici çabalara karşı durmak, onların emperyalist-Siyonist saldırganlara ve yerli gerici kliklere karşı ortak kavgası için çaba harcamak, anti-demokratik, gerici ve faşist önlemlere karşı savaşım vermek ve bu amaçla geniş bir barış ve demokrasi cephesi oluşturmakla yükümlüdürler. Günün ivedi merkezi görevi budur.



DİPNOTLAR

(1) Genelkurmay Başkanlığı'nın 8 Haziran 2007 tarihli açıklamasında,
“Her fırsatta, yurt içinde ve yurt dışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların, bu olayların gerçek yüzlerini görme zamanı artık gelmiştir” dendikten sonra sokakları doldurması istenen şoven ve gerici sürülere şu çağrı yapılıyordu:
”Türk Silahlı Kuvvetleri'nin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir.”

(2) Pentagon’un görüşlerini yansıtan emekli yarbay Ralph Peters, Armed Forces Journal adlı derginin Haziran 2006 tarihli sayısında “Bloodborders, How A Better Middle East Would Look” (=”Kan Sınırları, Daha İyi Bir Ortadoğu’nun Olası Görünümü”) başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Peters bu yazısında, sayılarının 27 ila 36 milyon olduğunu söylediği Kürtlerin bir devlete sahip olmamasının büyük bir adaletsizlik olduğunu, “Sınırları Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar erişecek bir Özgür Kürdistan”ın, “Bulgaristan’dan Japonya’ya kadar uzanan bölgedeki en Batı-yanlısı devlet olaca”ğını ve söyleyen Peters’in yeni Ortadoğu haritası; Türkiye, Irak, İran, ve Suriye toprakları üzerinde bir “özgür Kürdistan”ın, İran ve Pakistan toprakları üzerinde bir “özgür Belucistan”ın kurulmasını, topraklarının bir bölümünü de genişletilmiş Azerbaycan’a ve Basra Körfezinde kurulacak bir Şii Arap devletine vermesi öngörülen İran’ın iyice küçültülmesini, Irak’ın Kürtler, Şii ve Sünnî Araplar arasında bölünmesini, Basra Körfezinin çevresinde –Suudi Arabistan ve İran’ın petrol ve doğal gaz kaynaklarını içeren bölgeyi kapsayan- bir Şii Arap devleti kurulmasını, Hicaz’da Suudi Arabistan’dan koparılacak toprakların bir bölümü üzerinde “kutsal İslam devleti” kurulmasını vb. öngörüyordu.

(3) Bunun böyle olması, Türkiye’nin ABD-NATO-İsrail ekseniyle bağlarını zayıflatması ve –emperyalistlerararası güç dengelerinin değişmesine bağlı olarak- giderek güçlenen Çin, Rusya gibi emperyalist devletlere yaklaşması olasılığını dıştalamaz. Anımsanacağı üzere, 2002 Martı’nda Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen “Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu toplantıda konuşan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nden en ufak bir yardım görmediğini belirtmiş ve “ABD’nin de rolünü unutmadan” yeni bir arayış içine girmesi gerektiğini belirttiği Türkiye için “Rusya Federasyonu ve İran'ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demişti. Ancak Org. Kılınç’ın “Avrasyacı” olarak nitelenebilecek yaklaşımının halihazırda Türk burjuvazisi ve devlet aygıtı içinde çok sınırlı bir desteği olduğu tahmin edilebilir.

(4) Kenneth R. Timmerman’ın 3 Ağustos tarih ve “İran Kürtleri Bir Ayaklanmayı Olanaklı Görüyor” başlıklı yazısında PJAK (=Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) başkanı Rahman Hacı Ahmedi’nin ABD hükümetinden yardım istemek için Washington’a gittiğini belirtiliyordu. Haberde anlatılanlara gore PJAK başkanı aynen şöyle diyordu:
“Biz ABD’nin yardımıyla, İran’ın her tarafına yayılacak bir ayaklanmada Kürt halkına önderlik edeceğiz… Sayısı 12 ila 14 milyon olan biz İran Kürtleri, ABD’nin ve demokratik dünyanın güvenilir ve sadık bağlaşıkları olacağız.