KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

“Teröre Karşı Savaş”ın Bilançosu: 2001-2008

Friedrich Engels’in dediği gibi “Pudingin kanıtı onun yenmesindedir”; yani pudingi yiyerek onun varolduğunu kanıtlamış">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

“Teröre Karşı Savaş”ın Bilançosu: 2001-2008

Friedrich Engels’in dediği gibi “Pudingin kanıtı onun yenmesindedir”; yani pudingi yiyerek onun varolduğunu kanıtlamış, bir başka anlatımla dünyaya ilişkin algılamalarımızın doğru olup olmadığını, onların bir yanılsama ya da hayal ürünü olup olmadığını az-çok kesin bir biçimde göstermiş oluruz. ABD’nin 2001’den bu yana İslam halkları başta gelmek üzere dünya halklarına karşı sürdürdüğü emperyalist haçlı seferinin başarılı olup olmadığını anlamanın yolu da, pratiğin her türden teorinin ve düşüncenin gerçek sınama tezgahı olduğunu anlatan bu deyişten yola çıkarak bir durum değerlendirmesi yapmaktır.

ABD devlet aygıtı ya da onun bir bölümü tarafından düzenlendiği aşağı yukarı kanıtlanmış bulunan 11 Eylül saldırılarının hemen ardından Washington, “teröre karşı savaş”ını resmen ilan etmesinden bu yana 7 yıl geçti. ABD, bu eylemi düzenlediğini ileri sürdüğü El-Kaide’nin lideri Usame bin Ladin’i barındırdığı ve kendisine teslim etmediği gerekçesiyle 7 Ekim 2001’de Taliban yönetimindeki Afganistan’a ve “kitle imha silahları”na sahip olduğu ve ABD ve bağlaşıkları için “tehdit oluşturduğu” gerekçesiyle de 20 Mart 2003’de Saddam Hüseyin kliğinin yönetimindeki Irak’a saldırdı. ABD’nin, bu saldırılara eşlik eden ya da onları izleyen bir dizi diğer girişimini şöyle sıralayabiliriz:


a) Dünyanın pek çok köşesinde –yüzlerce eski üssüne ek olarak- çok sayıda irili-ufaklı yeni askeri üsler kurması,
b) “Şer ekseni” olarak nitelediği İran’ı, Suriye’yi ve Kuzey Kore’yi tehdit etmesi ve özellikle ilk ikisinin rejimlerini değiştirmek için uğraşması,
c) Venezuella’da Hugo Chavez yönetimine karşı darbe girişimi,
d) Ukrayna, Kırgızistan, Gürcistan gibi ülkelerde başarılı-başarısız “renkli devrimler” tezgahlaması,
e) Darfur’daki çatışma ve katliamları bahane ederek Sudan yönetimi üzerinde baskı kurma ve bu ülkenin petrol kaynaklarına el koyma çabası,
f) İran’ın nükleer çalışmalarını durdurma ve bu ülkeye karşı gerici Arap rejimlerinin bir birleşik cephesini kurma girişimi,
g) Fatah içindeki uşakları aracılığıyla Filistin halkını teslim alma girişimi,
h) İsrail’in Lübnan’a karşı giriştiği 2006 yaz saldırısını desteklemesi,
ı) Rusya’yı kuşatma ve yalıtma, Kafkasya’da güç dengesini değiştirme ve Karadeniz’e sızma yolundaki çabaları,
i) Etyopyalı uşaklarını kullanarak Somali’deki Şeriat Mahkemeler Birliği rejimini devirmesi,
j) Bolivya’da, zengin eyaletlerdeki ayrılıkçı hareketi kışkırtmak suretiyle Evo Morales yönetimini istikrarsızlaştırma çabaları vb.
Dolayısıyla, G. W. Bush’un 8 yıldır işgal ettiği başkanlık koltuğuna tekelci burjuvazinin hangi uşağının – Barack Obama’nın mı yoksa John McCain’in mi- oturacağını belirleyecek olan başkanlık seçimlerinin hemen öncesinde ABD’nin 7 yıldır sürdürdüğü emperyalist terörizmin kaba bir bilançosunu çıkarmanın zamanıdır.

Bir kaç yıl öncesine kadar, çok geniş bir yelpazede yer alan kişiler, gruplar, partiler ve devletler ABD’ni karşı konulması olanaksız bir ‘hiper-devlet’ olarak algılıyor, hatta onu yüceltiyorlar ve onun gücü karşısında secdeye geliyorlardı. Dahası, 11 Eylül saldırılarından sonra dünya kamuoyunun önemli bir bölümü kendisini kurban olarak gösteren ABD’ne sempatiyle yaklaşmaya başlamıştı. Bu hava, “barış hareketi” içinde yer alan küçük-burjuva ve burjuva demokratlarının yanısıra kendisini “anti-emperyalist” ya da “ulusal kurtuluşçu” olarak niteleyen kişi ve grupları da belli ölçüde etkisi altına almıştı. (1)

Peki ya bugün? Tek ‘süper’ devletin Afganistan ve Irak’ta batağa saplandığını hemen hemen herkesin kabul etmiş ve buralardan ele aleme rezil olmadan nasıl çekileceğini tartışmakta olduğu, NATO içindeki çatlakların büyümüş, Rusya ABD’ne kafa tutmaya başlamış, Çin’in ABD’nin nüfuz alanlarına göz dikmiş, hatta aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir dizi vasal devletin “çok yanlı bir dış politika”ya yönelmiş, yani Washington’un diktalarına körü körüne uymaktan vazgeçme yolunu tutmuş olduğu bugün ABD, 11 Eylül öncesinin gölgesi gibidir.

2001 yılında ABD, dev bütçe ve dış ticaret açıklarına rağmen dünyanın tartışmasız en büyük ekonomisi sayılıyordu. Şimdi ise ABD ekonomisi, konut sektöründe başlayan, oradan finans sektörüne sıçramakla kalmayıp reel sektöre de yayılan resesyonun etkisi altında. 150,000’e yakın savaş gazisinin sokakta ya da evsiz barınaklarında kaldığı, yüzbinlerce Amerikalının borçlarını ödeyemedikleri için evlerini yitirdikleri ve sayıları hızla artan çadırkentlere sığındıkları, bazıları yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip ünlü bankaların ve finans kuruluşlarının battığı, işsizliğin hızla arttığı (2) bir Amerika tablosunun oluşumunda ABD’nin Irak, Afganistan saldırısı ve diğer olağanüstü askeri gereksinimleri için trilyonlarca dolar harcamış olmasının hiç de küçüksenemeyecek bir payı olduğu açıktır. (3) O halde bu savaş ve çatışma alanlarına kuşbakışı bir göz atalım:

2001 yılında Afganistan, kitle desteğini önemli ölçüde yitirmiş olan bir Taliban’ın yönetimi altındaydı. Taliban rejiminin ABD ve “Kuzey İttifakı” güçlerinin saldırısı karşısında görece hızlı bir biçimde çöküşü bunun işaretiydi. Ancak aradan geçen yıllar boyunca Kabil’deki işbirlikçi, yoz ve çürümüş rejimi destekleyen ve hava bombardımanlarında binlerce sivili katleden işgal kuvvetlerinin çirkin ve sömürgeci yüzünün açığa çıkması Taliban’ın –ve Hizb-i İslami gibi grupların- yeniden canlanmasına ve ülkenin bir çok bölgesinde adeta paralel bir hükümet kurmasına yol açmıştır. Daha geçenlerde öndegelen Amerikalı, Britanyalı, Fransız komutan ve diplomatları Afgan direnişini askeri olarak yenmenin olanaksız olduğunu kabul ettiler. (4) ABD’nin NATO içindeki bağlaşıklarının çoğu, bu haksız savaşı sürdürmek için gerekli irade ve motivasyona sahip değil. Taliban ile kukla Kabil rejimi (ve arkasındaki efendileri) arasında Suudilerin aracılığıyla yapıldığı ortaya çıkan görüşmeler NATO’nun tası tarağı toplayıp Afganistan’dan çekileceği günlerin uzak olmadığını gösteriyor.

2001 yılında Pakistan’da, -1999 yılında Navaz Şerif yönetimini devirerek işbaşına gelmiş bulunan- Müşerref kliğinin askeri diktatörlüğü ciddi bir iç istikrarsızlıkla karşı karşıya değildi. Ancak ABD ve NATO kuvvetlerinin son yıllarda, Taliban direnişçilerine sığınak ve lojistik destek sağladığı gerekçesiyle Pakistan’ın Afganistan sınırı boyunca uzanan aşiret bölgelerine yönelik operasyon ve hava saldırılarını giderek arttırması bu tabloyu değiştirmiştir. Pakistan ordusunun bu saldırılara aktif destek vermesi, bu ülkenin aşiret bölgelerinde Paştunlara dayanan bir Pakistan Talibanı’nın oluşumuna yol açmış, şu günlerde IMF’na borçlarını ödeyemeyeceğini açıklayan bu ülkeyi iflasın ve halkın yoksul kesimlerini açlığın eşiğine getirmiş ve ortak paydası Müslümanlık olan farklı etnik gruplardan oluşan Pakistan’da bölünme tehlikesine arttırmıştır. Anketler, Pakistan halkının büyük çoğunluğunun ABD’ni bir numaralı düşman olarak gördüğünü ve ABD karşıtlığının Pakistan egemen sınıfları ve devlet aygıtı içinde de yaygınlık kazandığını gösteriyor.

2001 yılında Irak’ta, 1980-88 yıllarındaki Birinci Körfez Savaşı’nda (İran-Irak savaşı) büyük kayıplara uğrayan, Saddam Hüseyin’in 1999’da Kuveyt’i işgalinin ardından ABD önderliğindeki kuvvetler tarafından yenilgiye uğratılmasıyla daha da zayıf düşen, ABD’nin önderlik ettiği BM ambargosu nedeniyle silahlı kuvvetleri, ekonomisi ve altyapısı çökme noktasına gelmiş bir rejim bulunuyordu. Emperyalist dezenformasyon makinası, 1999-2001 yılları arasında ABD esinli BM ambargosu nedeniyle –UNICEF’in rakamlarıyla- 1 milyondan fazla insanın yaşamını yitirdiği bu ülkeyi, ABD ve Batı Avrupa için nükleer, biyolojik ve kimyasal “kitle imha silahlarına” sahip bir tehdit, hem de yakın bir tehdit olarak göstermeyi başardı. 20 Mart 2003’de başlayan ABD saldırısı; Irak’ı bir iç parçalanmaya sürükledi; ABD kuvvetlerinin, İsrail istihbaratının ve onlarla işbirliği halindeki ölüm mangalarının ve özel güvenlik örgütlerinin terörü 1 milyon dolayında insanın ölümüne, 4 milyon insanın evlerini terketmesine yol açtı; ülkenin zaten büyük ölçüde zayıflamış olan ekonomi ve altyapısı tümüyle çöktü; sayısı bir zamanlar 800,000’i bulan eski ve köklü Hristyan azınlığının yarısı ülkeyi terketti vb. Halkın, El Kaide türü örgütlerin provokatif eylemlerine ve çizgisine gösterdiği tepkiden yararlanan ABD’nin –eskiden direnişe destek vermekte olan- Sünni aşiretlerini rüşvet ve maaş karşılığı satın almalarına da bağlı olarak son aylarda Irak’ta hüküm sürdüğü gözlenen göreli sessizliğin, asla direniş ruhunun söndüğü, işgalin kabul edildiği ve Irak’ın “istikrara kavuştuğu” anlamına gelmediği ortadadır. (5) Dahası ABD’nin Irak’a müdahalesi, Washington ve Telaviv’in hiç istemediği bir başka sonuca yol açmış ve gerek kukla hükümetle ve gerekse de Şii burjuvazisinin farklı fraksiyonlarıyla iyi ilişkilerini sürdüren İran’ın bu ülkedeki nüfuzunu ve bölgesel konumunu güçlendirmiştir.

Ötedenberi Filistin halkına karşı Siyonist İsrail’i desteklemiş olan ABD, 11 Eylül-sonrası dönemde bu desteğini arttırarak sürdürdü. İsrail Filistin direnişini; terör, ekonomik yaptırım ve ambargo, toprak gaspları/ yeni yerleşim birimleri kurma ve “güvenlik” duvarının inşası yoluyla sürdürürken ABD’ni hep yanında buldu. Ancak ABD ve İsrail’in, Yaser Arafat’ın 11 Kasım 2004’te son derece kuşkulu koşullar altında ölümünden sonra onun yerine geçen Mahmut Abbas kliğini öne çıkarmak ve Filistin direnişini Muhammet Dahlan’ın yönettiği ölüm mangalarını - Ürdün ve Mısır’daki uşaklarının yardımıyla- eğitmek ve silahlandırmak suretiyle bastırma girişimleri bir kez daha ters tepti. Dahası, Ocak 2006’da yapılan ve demokratik niteliği kuşku götürmeyen seçimleri ABD ve İsrail’e karşı görece uzlaşmaz bir çizgi izleyen HAMAS kazandı. Yaşamak zorunda bırakıldığı son derece zor koşullara ve HAMAS’ın dünya görüşü ve siyasal çizgisinden kaynaklanan zaaflara rağmen askeri kapasitesini yavaş yavaş arttıran Filistin halkının Siyonist işgal ve teröre karşı direnişi sürmekte ve Mahmut Abbas kliğinin altını boşaltmaktadır.

ABD’nin istikrarsızlaştırmak ve yeni bir iç savaşa sürüklemek istediği ülkeler arasında Lübnan da bulunuyordu. En azından 1970’lerin ortalarından bu yana Siyonistlerin pek çok entrika, provokasyon, terör eylemi ve saldırısına hedef olan bu küçük ülke 2006 yazında bir kez daha İsrail’in ABD –ve AB- destekli saldırısına karşı koymak zorunda bırakıldı. Ancak İsrail’i uzun ve zorlu bir gerilla savaşından sonra Mayıs 2000’de Güney Lübnan’dan kovmayı başarmış olan Hizbullah, aradaki büyük güç dengesizliğine rağmen ünlü 33 gün savaşında Siyonist saldırganı bir kez daha geri çekilmek zorunda bıraktı. ABD ve İsrail’in bundan iki yıl sonra, Mayıs 2008’de Lübnanlı uşakları aracılığıyla kışkırttıkları ve 60 kişinin ölümüne yol açan mini bunalım da Hizbullah’ın kararlı karşı atağı sayesinde sonuçsuz kaldı. Süreç, ABD ve İsrail’in Lübnan halkı ve direnişini terörist saldırılarla korkutma ve teslim alma, işbirlikçi güçleri kullanarak gerici bir iç savaş çıkarma ve Hizbullah’ın başını çektiği direnişi izole etme planlarının tamamen iflasına tanık oldu. Bu olayların ardından Temmuz 2008’de kurulan yeni Lübnan hükümetinde bazı kilit bakanlıkları alan Hizbullah’ın siyasal konumu daha da sağlamlaştı.
Tablo, Somali’de de çok farklı değil. 1992-93 yıllarında ABD’nin işgal girişimini ağır kayıplar pahasına püskürten Somali halkı, 2006’ya kadar uzun bir iç bölünme ve kargaşa dönemi yaşamıştı. Şeriat Mahkemeleri Birliği adlı İslami renkli direniş hareketi, 2000-2006 yılları arasında ülkenin farklı aşiretler ve savaşağası grupları arasında bölünmesine son vermiş ve Nisan-Haziran 2006 döneminde iktidarı ele geçirmişti. Ancak 11 Eylül- sonrası dönemde Afrika Boynuzu’na özel bir önem veren ve bu ülkenin denetimini ele geçirmek isteyen ABD emperyalistleri, sözümona El Kaide tehlikesine karşı savaşım gerekçesiyle Etyopyalı uşaklarını Aralık 2006’da bu ülkeyi işgal etmeye teşvik ettiler. Somali halkının geniş kesimleri tarafından desteklenen Şeriat Mahkemeleri Birliği, ABD özel kuvvetlerinden bir birliğin de katıldığı işgale karşı cepheden savaşmak yerine uzun süreli bir gerilla savaşı sürdürmeyi yeğlemiştir ve sürmekte olan savaşta Etyopyalı işgalcilere ve onların desteğiyle ayakta durabilen kukla Geçici Federal Hükümete ağır darbeler indirmektedir.
Adıgeçen ülkelerdeki halk kitlelerinin emperyalist saldırganlık ve terörizme boyun eğmektense direnmeyi seçmesi ve ABD ve ortak ve uşaklarına ağır darbeler indirmesi; İran, Suriye, Kuzey Kore gibi ülkeler burjuvazisinin cesaret bulmalarına ve onların da Washington’un –ve Telaviv’in- dayatma, tehdit, yaptırım ve provokasyonlarına karşı daha tutarlı tavır almalarına katkıda bulunmuştur. Tarihi kitlelerin yaptığını ve barışın boyuneğme ve teslimiyet yoluyla değil, gerici ve emperyalist güçlere karşı koymak suretiyle korunabileceğini savunan Marksizm-Leninizmin öngörüleri böylece bir kez daha parlak bir biçimde doğrulanmış olmaktadır.
Irak ve Afganistan direnişi başta gelmek üzere dünya halklarının direnişi ABD emperyalizminin bir yandan –Lenin’in deyişiyle- “ayakları kilden bir dev” olduğunu bir kez daha ortaya koymuş, bir yandan da onun gerici, elikanlı, barbar ve çirkin karakterini daha büyük ölçüde gözler önüne sermiştir. Devrimci bir önderlikten yoksun olmasına rağmen sözkonusu direniş, başını ABD, İsrail ve Britanya’nın çektiği neo-faşist eksenin savaşı, başta Ortadoğu ve Orta Asya gelmek üzere dünyanın başka bölgelerine yaygınlaştırmasını, hatta belki de nükleer ve termonükleer silahların da kullanılacağı geniş ölçekli bir savaşa, büyük olasılıkla bir aşamada Rusya, Çin gibi ülkelerin de katılacağı bir Üçüncü Dünya Savaşına dönüşmesini –en azından şimdilik- engellemiş, Amerikan tekelci kapitalizminin yaşadığı çürüme sürecini hızlandırmış, ABD’nin süper devlet konumuna ağır darbeler indirmiş ve onun özellikle Arap ve İslam dünyasındaki dayanağı konumundaki gerici-işbirlikçi rejimlerin (Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan vb.) kitle temelinin ve siyasal meşruiyetinin zedelenmesine önemli ölçüde katkı yapmıştır.
Öte yandan bu kazanımların, başta Irak gelmek üzere bir dizi ülkede emperyalist terör nedeniyle yüzbinlerce, hatta daha fazla insanın yaşamını yitirmesi, yüzbinlercesinin yaralanması ve sakatlanması, milyonlarcasının ülkesi içinde ya da dışında sığınmacı durumuna düşmesi, bu ülkeler halklarının açlık, işsizlik, evsizlik ve hastalıklarla boğuşur hale gelmesi, bu ülkelerin ekonomilerinin ve altyapılarının yerlebir edilmesi vb. pahasına elde edildiğini unutmamak zorundayız. Yaralanmış, ama henüz ölmemiş olan canavar hala insanların canını alıyor; dahası o, elinde bulundurduğu onbinlerce nükleer silahın ve son derece gelişmiş ve büyük konvansiyonel silah stoğunun yardımıyla hala milyonlarca ve milyonlarca insanı katletme potansiyeline sahip. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçilerin ve diğer emekçilerin durumu da kötüye gidiyor. Özellikle, sahip oldukları sınırlı demokratik hak ve özgürlükleri tümüyle yitirme, ekonomik krizin bedelini daha da yoksullaşarak ödeme ve bir faşist diktatörlüğün boyunduruğu altına girme tehlikesiyle yüzyüze olan ABD işçi sınıfı ve halkı da bu canavarın hedefleri arasında bulunuyor. Bu koşullarda ABD, Batı Avrupa, Japonya vb. kapitalist ülkelerin işçi sınıfı ve halkları başta gelmek üzere, dünya işçi sınıfı ve halkları bunca büyük bedeller ödeyerek emperyalist terörizme karşı ön safta direnmiş ve direnmekte olan Irak, Afganistan, Filistin, Somali, Lübnan, Pakistan vb. halklarının yanında yer almakla, bu emperyalist savaşa her yolla karşı durmakla (üniformalı işçi ve emekçilerin bu savaşlara katılımını engellemek, savaş çabalarını aktif bir biçimde baltalamak, burjuva medyasının bu halklar ve onların direnişi üzerine yürüttüğü çirkin dezenformasyon ve karalama kampanyasına kesin bir biçimde karşı çıkmak vb.) VE iktidarı işçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin eline verecek bir toplumsal devrim yolunu tutmakla yükümlüdürler. Kapitalist-emperyalist sistemin başını çeken ABD’nin süregelen çöküşü ve yaygınlaşan ekonomik krizin gelişmiş kapitalist ülkeler işçi ve emekçilerinin yaşamında meydana getirdiği ve getireceği altüst oluşlar, devrimi ivedi ve güncel bir gereksinim haline getirmekte ve gerek ezilen ulusların kurtuluş hareketleri ve gerekse işçi sınıfının anti-kapitalist savaşımının zafere ulaşması için güçlü olanaklar sunmaktadır ve sunacaktır.

DİPNOTLAR
(1) ABD’nin Irak’a saldırısının hemen ardından kaleme aldığım 26-28 Mart 2003 ve “ABD Emperyalizmi Yenilmez midir?” başlıklı yazımda aynen şöyle demiştim:
“Yaşanan sürecin ve siyasal gelişmelerin bilimsel, yani Marksist-Leninist bir yaklaşımla çözümlenmediği koşullarda, anti-emperyalist ve savaş-karşıtı hareket içinde yer alan pek çok parti, çevre ve birey, ABD tekelci burjuvazisinin psikolojik savaşından etkilenebilmekte ve iliğine değin çürümüş ABD emperyalizminin gücünü gözlerinde büyütebilmekte ve ister istemez dünyanın ve emekçi insanlığın geleceği konusunda karamsarlığa sürüklenebilmektedirler. Özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana oluşmuş bulunan ve bir yandan ABD’nin dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı işlediği ve işlemekte olduğu suçları sergileyen, bir yandan da Washington haydutlarının özellikle Bush kliğinin işbaşına gelişinden sonra uygulamaya koyduğu dünya egemenliği kurma planlarını açığa vuran çok geniş siyasal literatür, ne yazık ki, pek çok durumda, en azından objektif olarak böylesi bir karamsarlığın taşıyıcısı olabilmektedir.”

(2) Ekonomik krizin henüz başlangıcında bulunuyoruz; ama 2008 yılı içinde işini yitiren Amerikalıların sayısı daha şimdiden 750,000’e ulaştı.

(3) Nobel ekonomi ödülü sahibi Joseph Stiglitz, Profesör Linda Bilmes’le birlikte kaleme aldığı ve Mart 2008’de yayımlanan The Three Trillion Dollar War (=Üç Trilyon Dolarlık Savaş) adlı kitabında Afganistan ve Irak savaşlarının toplam maliyetinin şimdiden üç trilyon doları geçtiğini belirtmişti. Yazarlar, ABD’nin aldığı borçların faizi, Irak ve Afganistan savaşlarının daha da sürecek olması, onbinlerce savaş gazisinin ömürboyu sağlık bakımı yükümlülüğü, yıpranan ordunun maddi donanımının yenilenmesi gibi faktörlerin de eklenmesi halinde bu rakamın 5 ila 7 trilyon doları bulacağı kanısındaydılar. Bu rakamların büyüklüğü konusunda bir fikir vermek için, dünyanın en büyük ekonomisi sayılan ABD’nin brüt yurtiçi gelirinin, yani ulusal gelirinin Ağustos 2008’de 14.5 trilyon dolar dolayında olduğunu anımsamak yeter.

(4) Britanya’nın Afganistan Elçisi Sir Sherard Cowper-Coles 2 Eylül 2008 tarihli raporunda, ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Mike Mullen 10 Eylül 2008’de Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi huzurunda verdiği ifadede ve Afganistan’daki İngiliz kuvvetlerinin komutanı General Mark Carleton-Smith ile
Fransız Genelkurmay Başkanı General Jean-Louis Georgelin de Ekim ayı başlarında yaptıkları açıklamada Afgan savaşının askeri yoldan kazanılamayacağını kabulettiler.

(5) Bu noktada şu soru sorulabilir: Eğer ABD, Sünni (ve Şii) aşiret başkanlarını ve burjuva politikacılarını rüşvet karşılığı satın alarak –aldatıcı ve geçici- bir huzur ortamı sağlayacaktı ise, bunu neden 2003’de Saddam Hüseyin kliğiyle anlaşmak suretiyle yapmadı ve kendisi bakımından da hiç de içaçıcı olmayan bir sürece sürüklendi? Ne de olsa Saddam Hüseyin kliği uzun yıllar ABD ile iyi ilişkiler içinde olmuş, 1980’de İran’a karşı giriştiği Birinci Körfez Savaşı’nı (1980-88) esas olarak ABD’nin çok yanlı desteğiyle sürdürmüştü. Belki bu sorunun yanıtı; emperyalizm aşamasında kapitalizmin yaşadığı çok yönlü çürümenin emperyalist şeflerin kendilerinin düşünme, serinkanlı analiz yapma ve geçmiş deneyimlerden ders çıkarma yetilerini dumura uğratmasında ve bu bay ve bayanların kendi dezenformasyon çalışmaları sırasında ileri sürdükleri subjektif tezlere zamanla kendilerinin de inanır hale gelmelerinde yatmaktadır.

Garbis Altınoğlu, 23-24 Ekim 2008