KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Sıcak Yaz: Ortadoğu’da Savaş Tamtamları Yeniden Çalınırken
1-2 Temmuz 2010

Giriş

Türkiye’nin –bir türlü bitmek bilmeyen ve süreğen bir nitelik kazanmış olan- iç sorunlarının daha da yoğunlaştığı">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Sıcak Yaz: Ortadoğu’da Savaş Tamtamları Yeniden Çalınırken
1-2 Temmuz 2010

Giriş

Türkiye’nin –bir türlü bitmek bilmeyen ve süreğen bir nitelik kazanmış olan- iç sorunlarının daha da yoğunlaştığı, ülkenin “Kürt-Türk sorunu”nunda yaşanan çözümsüzlük ve tıkanma nedeniyle gerçek bir siyasal bunalıma sürüklendiği bir dönemden geçtiğimiz biliniyor. Apayrı bir yazının konusu olmakla birlikte bunun en önemli görüngülerinden biri; AKP hükümeti ve onun devlet aygıtı içindeki bağlaşıklarıyla statükoyu savunan güçler (askeri kliğin ana gövdesi, CHP, MHP vb.) arasındaki çelişmenin keskinleşmesidir. Ancak, çoğu zaman olduğu gibi bugün de bu “iç” gelişmeler üzerine tek yanlı odaklanma, sözkonusu sorunlarla yakından ilişkili bölgesel ve “dış” sorunların gözardı edilmesi ya da görmezden gelinmesiyle elele gidiyor. Bunda belirleyici faktör, Türkiye ve Türkiye Kürdistanı jeografisinde siyaset yapan –en sağından en soluna kadar- kişi, grup ve partilerin hemen hemen tümünün ortak özelliklerinden biri olan içe dönüklük, siyasal miyopluk ve darkafalılıktır.

Halihazırda bir kez daha dünya siyasal gündeminin merkezine oturan, daha doğrusu oturtulmuş bulunan “İran sorunu” da bu yapısal zayıflıktan payını almış bulunuyor. Bunun Türkiye’nin; İran’a yönelik yeni yaptırımları ve arkasından gelecek olan savaş tehditleri ve hazırlıklarını önlemek için Brezilya ile birlikte bir nükleer takas anlaşmasının hazırlanmasında önde gelen bir rol oynamış olmasına, Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesinin ABD, İsrail ve Batı Avrupa’da çoktandır alarm zillerinin çalınmasına (“eksen kayması” tartışması) yol açmasına ve İran’a karşı girişilecek bir saldırının ve İran’ın bu saldırıya karşı tepkisinin tüm Ortadoğu’yu ve bu arada Türkiye’yi ve Kürdistan’ı etkileme potansiyeline rağmen böyle olması gerçekten de düşündürücü. Belki birileri İsrail’in 31 Mayıs’ta Gazze’ye insani yardım götüren filoda yer alan Mavi Marmara gemisine saldırması ve 9 barış aktivistini öldürmesinin, “İran sorunu”na ilişkin gelişmeleri bir ölçüde gölgelediğini ileri sürmeye kalkabilir. Ama, özellikle İsrail’in çıkarları açısından “Filistin sorunu” ile “İran sorunu” arasında adeta kopmaz bir bağ bulunduğu dikkate alındığında (bir Türkiye-Suriye-İran-HAMAS-Hizbullah bağlaşması oluştuğu yolundaki abartılı savlar) bu saptamanın pek de doğru olmadığı anlaşılır. Kaldı ki Türkiye ve Kürdistan’daki devrimci, demokratik ve barışsever güçlerin İsrail’in Mavi Marmara saldırısı karşısında da gereken duyarlılığı göstermekten çok uzak kaldıklarını, bunun da Filistin halkının davasına bağlılığı çoktandır İslamcı güçlere bırakmış olmalarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu çevrelerin İran’a yönelik olası bir ABD-İsrail saldırısı karşısındaki tutumu ilgisizlik ve görmezden gelmek ile -özellikle Kürt ulusal hareketi bakımından- savaş yanlısı bir tutum alma aralığında salınmaktadır. Gerek Filistin davası karşısında sergilenen utanç verici duyarsızlığın ve gerekse İran’a yönelik savaş hazırlıkları karşısında üç maymunu oynamanın, Türkiye devrimci ve demokratik hareketinin yaşadığı çürüme ve tasfiye sürecinin belirtilerinden sadece biri olduğu açık. Kendini “savaş karşıtı” olarak tanımlayan sitelerin bile devekuşu misali bu konuyu görmezden gelmeye çalışmaları ise bir başka tuhaflık. Bu konuya aşağıda bir yanıyla değinmeye çalışacağım.

“İran Tehdidi”

ABD-İsrail ikilisinin ve bu ikilinin bağlaşık ve uzantılarının –Irak ve Kuzey Kore ile birlikte “şer ekseni” içine yerleştirdikleri- İran’a karşı yakında bir askeri operasyona girişebileceklerini gösteren veri ve işaretler son aylarda yeniden yoğunlaştı. Bilindiği gibi ABD; uşağı Pehlevi monarşisinin 1979’da bir halk ayaklanması sonucu devrilmesinden bu yana İran’a karşı düşmanca bir politika izlemiş, Irak’ın faşist diktatörü Saddam Hüseyin’in 22 Eylül 1980’de İran’a saldırmasıyla başlayan ve sekiz yıl süren İran-Irak savaşında esas itibariyle Bağdat’ı desteklemiş, İran’ı izole etmek amacıyla Mayıs 1981’de, içinde Suudi Arabistan’ın ve diğer Körfez devletçiklerinin yer aldığı Körfez İşbirliği Konseyi’nin oluşumunu yüreklendirmiş, “İran tehdidi”ni bahane ederek daha 1980’li yıllarda Basra Körfezi’ne büyük bir askeri yığınak yapmaya girişmişti. 1993’de Bill Clinton’ın başkanlık koltuğuna oturmasından sonra ABD, İran’a ve -1991’de giriştiği Kuveyt macerası sonucu kolu kanadı kırılmış olan Irak’a- “karşı dual containment” (=”ikili kuşatma”) adı verilen bir izolasyon politikası izlemeye başladı. ABD daha 1994’de Irak rejimini “kriminal” ve İran rejimini de “terörist” olarak nitelendiriyor ve bu ikincisine 1980’den bu yana –pek de etkili olmayan- bir ambargo uyguluyordu. Uzun sözün kısası; 1979 halk devriminden bu yana İran’a karşı düşmanlık ABD emperyalizminin dış politikasının değişmezlerinden biri olagelmiştir.

ABD ve suçortaklarının Mart 2003’de Irak’a karşı giriştikleri ve bugüne kadar bir milyondan fazla insanın ölümüne ve dört milyondan fazla insanın evlerini terketmesine yol açan saldırı savaşının ardından İran’a karşı savaş olasılığı bir kaç kez gündeme getirildi. “Demokratik” ABD ve Avrupa Birliği’nin burjuva partileri, istihbarat örgütleri ve onlarla elele çalışan tekelci-militarist burjuva basını dünya kamuoyunu bir “İran tehdidi”nin varlığına inandırmak için kesintisiz bir çaba harcadılar. Onlara bakılırsa İran; El Kaide teröristlerini destekliyor, İsrail’i yeryüzünden silmeye hazırlanıyor, HAMAS’ı ve Hizbullah’ı silahlandırıyor, Ortadoğu’da bir Şii nüfuz bölgesi oluşturmaya çalışıyor, nükleer silah yapmak için uğraşıyor, hatta elindeki orta ve uzun menzilli füzelerle Batı Avrupa ülkeleri için bile bir tehdit oluşturuyordu vb. (1) İran’ın ABD ve İsrail’i rahatsız eden bazı politikalar izlediği ve tüm diğer burjuva devletleri gibi bölgede nüfuzunu arttırma hesapları olduğu söylenebilirdi. Onun, tümüyle meşru bir nitelik taşıyan Filistin ve Lübnan direniş hareketlerine yardım etmesinden ise ancak Siyonist İsrail ve onun koruyucu şeytanları rahatsız olabilirlerdi. Ne var ki, pek çok sorunla boğuşan ve dahası ABD emperyalistlerinin kuşatması altında bulunan Tahran’ın ABD ve AB için bir tehdit oluşturduğu savı, bazı aptallar dışında hiç kimse için herhangi bir inandırıcılığa sahip değildi.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton de bunu doğrulayacaktı. O, 14 Şubat 2010’da Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen ABD-İslam Dünyası Forumu’nda yaptığı konuşmada İran’ın ABD için değil ama İsrail için bir tehdit oluşturduğunu şöyle dile getirmişti:

“… çünkü o (=İran- G. A.) ABD için doğrudan bir tehdit oluşturmuyor; ancak o, bu bölgedeki ve daha uzaktaki dostlarımız, (yani; İsrail, bazı gerici Arap rejimleri ve herhalde “İran füzelerinin tehdidi” altında bulunan Avrupa!- G. A.) bağlaşıklarımız ve ortaklarımız için doğrudan bir tehdit oluşturuyor.” (italikler benim)

Yinelemek gerekirse, biri dünyada ilk ve tek nükleer silah kullanmış olma “onuruna” sahip iki nükleer silah sahibi ve saldırgan devlet (ABD ve İsrail) İran’ı pek çok kez tehdit etmiş, bu ülkeye karşı nükleer silah kullanabileceklerini söylemiş, ajanları eliyle bu ülkede sabotaj ve terör eylemleri gerçekleştirmiş ve –uluslararası burjuva hukukuna ve BM’in Kuruluş Sözleşmesi’ne aykırı olarak- bu ülkenin rejimini değiştirmek için çaba harcamış ve bunu da asla gizlememişlerdir. (2) Dolayısıyla, asıl tehdit altında olan, saldırının hedefinde bulunan ve Irak, Afganistan, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Gürcistan, Kırgızistan, Diego Garcia ve Basra Körfezinde bulunan ABD üsleri ve silahlı kuvvetleri tarafından kuşatılmış olan İran’ın ta kendisidir.

Bu histerik dezenformasyon kampanyası, bir çok yanıyla ABD ve ortaklarının Mart 2003’de Irak’a saldırısından önce yürüttüğü o sahte kitle imha silahları kampanyasına benziyor. Batılı emperyalist ülkelerin siyasetçileri ve basınının İran’ın nükleer programı hakkında sürekli olarak kuşku yayan açıklamalarının, İran’ın İsrail, ABD ve Ortadoğu ve hatta Avrupa için bir tehdit oluşturduğuna ilişkin yalanlarının, ABD ve ortaklarının bu ülkeye giderek daha güçlü yaptırımlar uygulama yolundaki girişimlerinin ve Tahran Anlaşması’na karşı takındıkları tutumun da açıkça gösterdiği şudur: Her türlü uzlaşma kapısını kapamaya özen gösteren ABD ve ortakları aynı filmi ikinci kez oynatmak istiyorlar.

(Geçerken ABD’nin, Cheonan adlı Güney Kore savaş gemisinin 26 Mart’ta bir patlama sonucu batması ve bu arada 46 denizcinin yaşamını yitirmesi olayını da, gerginliği arttırma ve savaş kışkırtıcılığı yapma amacıyla kullanmış ve kullanmakta olduğunu anımsatayım. Ayrıntılarına girmeksizin, şimdiye değin ortaya çıkan verilerin Kuzey Kore’nin bu olayla hiçbir ilişkisi olmadığını yeterince göstermiş olduğunun altını çizmem gerekir. Çok büyük bir olasılıkla ABD tarafından gerçekleştirilmiş olan bu provokasyonun amacı, Kuzeydoğu Asya’da gerginliği arttırmaktı; yani, Güney Kore’de bulunan ve süreleri 2012’de dolacak olan 28,000 ABD askerinin burada kalma süresini uzatmak, seçim kampanyası sırasında Okinawa adasındaki dev ABD üssünü kapatmaya söz veren yeni Japon hükümetini güç duruma düşürmek, bir süredir askıya alınmış bulunan Kore yarımadasının nükleer silahlardan arındırılması amacıyla yürütülen Altı Taraflı (Kuzey ve Güney Kore, Çin, Rusya, ABD ve Japonya) görüşmelerin yeniden başlamasını engellemek. Bütün bunlar için “saldırgan ve uzlaşmaz bir Kuzey Kore korkuluğu”nu sallamak gerekiyordu.)

Özellikle İsrail’in, ABD’ndeki en yakın bağlaşıkları olan –ve neocon ya da yeni-muhazakar olarak anılan- neo-faşist kliğin de desteğiyle İran’ı ve İran’ın nükleer tesislerini hedef alan bir saldırı düzenlenmesi için yıllardır yoğun bir kampanya yürüttüğü biliniyor. İran’ın direnci, ABD’nin Irak ve Afganistan savaşları yüzünden güç yitirmesi, ABD egemen sınıfları saflarındaki kararsızlık ve yalpalamalar, Rusya ile Çin’in destek vermemesi ya da karşı çıkması gibi nedenlere bağlı olarak şimdiye kadar böyle bir saldırı gerçekleşmedi. Ben, önemini göze alarak bu konuyu bazı yazılarımda (Ekim 2005 tarihli “Hedef Ülke İran”, 5-6 Ocak 2006 tarihli “Yaklaşan İran Savaşı ve Türkiye”, 6-8 Nisan 2007 tarihli “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?”) işledim. (“Hedef Ülke İran” adlı yazıyı, bu yazıya ek olarak aşağıda veriyorum.) Bugüne kadar ABD ve/ ya da İsrail’in İran’a yönelik tehditlerine ve provokasyon, sabotaj, terörüne tanık olmakla birlikte doğrudan bir saldırısına tanık olmadık. Bu bakımdan öngörülerimde, en azından zamanlama açısından “yanılmış olduğum” söylenebilir. Ama, son gelişmelerin de gösterdiği gibi bu tehlike gündemde kalmaya devam etmektedir.

“Son Gelişmeler”

İran’a karşı bir saldırının yakınlaşmakta olduğunu gösteren verileri şöyle sıralayabiliriz:
9 Mart- İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkenazi, New York’a yaptığı bir ziyarette İran’ın nükleer programını durdurmak için bütün seçeneklerin elde hazır tutulması gerektiğini söyledi.
25 Mart- ABD, Britanya, Fransa ve Almanya; ABD’nin hazırladığı ve İran’a karşı uygulanacak yeni yaptırım taslağını Çin ve Rusya ile görüşmeye başladılar.
26 Mart- ABD-Güney Kore savaş gemilerinin yaptıkları ortak askeri tatbikatın ardından Kuzey Kore karasuları yakınında meydana gelen bir patlamada Cheonan adlı bir Güney Kore savaş gemisi battı. Olayda 46 Güney Koreli denizci yaşamını yitirdi. ABD olaydan ötürü Kuzey Kore’yi suçladı.
2 Nisan- Adının açıklanmasını istemeyen bir üst düzey ABD “Savunma” Bakanlığı yetkilisi, İran’ın Taliban’a önemli olmayan miktarda silah yardımı yapmakta olduğunu söyledi.
5 Nisan- Başkan Obama; ABD’nin İran ve Kuzey Kore’ye karşı nükleer silah kullanabileceğini açıkladı.
18 Nisan- The New York Times, Ocak 2010’dan bu yana Washington’da dolaşımda olan ve “Savunma” Bakanı Robert Gates’in imzasını taşıyan üç sayfalık bir memorandumda İran’a karşı askeri bir operasyon yapılmasının savunulduğunu yazdı.
20 Nisan- ABD “Savunma” Bakanlığı kaynakları İran’ın 2015 yılına kadar ABD’ni vurabilecek kapasitede füzelere sahip olacağını belirttiler.
30 Nisan- ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Amerikan Yahudi Komitesi’nin yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, “anti-Semitik bir başkanı ve düşmanca nükleer ihtirasları olan” İran’ın İsrail’i tehdit ettiğini, bölgeyi istikrarsızlaştırdığını ve terörü desteklemeye devam ettiğini söyledi.
17 Mayıs- Türkiye, Brezilya ve İran, kendi aralarında yaptıkları görüşmelerden sonra İran’ın 1200 kg düşük oranda zenginleştirilmiş uranyumunu Türkiye’ye emanet etmesini, bunun karşılığında Tahran Araştırma Reaktöründe kullanılmak üzere 120 kg yakıt çubuğu almasını öngören Tahran Anlaşması’nı imzaladılar.
17 Mayıs- Avrupa Birliği Başkanı Herman Van Rompuy, Tahran Anlaşması’nın duyurulmasından hemen sonra yaptığı bir açıklamada İran’ın nükleer programının amaçları konusunda “uluslararası topluluğu” ikna etmesi gerektiğini ve Avrupa Birliği’nin bu programa ilişkin ciddi kaygıları olduğunu açıkladı.
17 Mayıs- ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Philip Crowley, yaptığı basın açıklamasında İran’ın Tahran Anlaşması’yla üstlendiği yükümlülüklerin yeterli olmadığını, nükleer programının kendisini tartışmaya açmasının, yani bu programı sona erdirmesinin gerekli olduğunu söyledi.
18 Mayıs- ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton; uranyum takasını öngören Tahran Anlaşması’nı reddetti. ABD, yeni yaptırım taslağını BM “Güvenlik” Konseyi’ne sundu.
26 Mayıs- Güney Korelilerin yanısıra ABD, Kanada, Britanya ve İsveç’ten adı açıklanmayan uzmanların oluşturduğu “özel soruşturma komisyonu” Cheonan adlı Güney Kore savaş gemisinin bir Kuzey Kore torpidosunun patlamasıyla battığını açıkladı. Çin ve Rusya komisyonun bulgularını kuşkuyla karşılarken Kuzey Kore olayla hiçbir ilişkisinin olmadığını yineledi.
31 Mayıs- Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara adlı gemiye saldıran İsrail komandoları Türk kökenli 9 barış aktivistini öldürdüler.
9 Haziran- BM “Güvenlik” Konseyi, Brezilya ile Türkiye’nin “hayır” ve Lübnan’ın “çekimser” oyuna rağmen İran’a daha ağır yaptırımlar uygulanmasını öngören 1929 sayılı kararı kabul etti.
12 Haziran- Times Online Suudi Arabistan’ın, İsrail savaş uçaklarının İran’daki nükleer tesisleri vurması için bir hava koridoru açmayı kabul ettiğini yazdı.
16 Haziran- İran’ın Press TV adlı haber ajansına göre, Devrim Muhafızlarının Batı Azerbaycan eyaleti komutanı Tuğgeneral Mehdi Moyni, İran’ın –Irak, Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan’la komşu olan- batı sınırında ABD ve İsrail kuvvetlerinin bulunduğunu ve İran birliklerinin bu kuvvetlerden gelebilecek tehditlere karşı seferber edildiğini belirtti.
17 Haziran- İran parlamentosu, son yaptırımlar çerçevesinde herhangi bir İran gemisinin durdurulup aranması halinde kendilerinin de Basra Körfezi ile Hürmüz Boğazı arasından geçen yabancı gemileri denetleyeceklerini açıkladı.
18 Haziran- Avrupa Birliği İran’a, BM “Güvenlik” Konseyi’nin kabul ettiğinden daha sert hükümler içeren bir yaptırım paketini yasalaştırdı.
18 Haziran- ABD “Savunma” Bakanı Robert Gates, İran’ın Avrupa’yı füze yağmuruna tutabilecek bir kapasiteye sahip olduğunu söyledi.
19 Haziran- Press TV ve İsrail haber kaynakları, ABD ve İsrail savaş gemilerinin Süveyş Kanalından geçerek İran sahillerine doğru yol aldıklarını duyurdular.
23 Haziran- Bir İsrail kaynağı, İsrail savaş uçaklarının Suudi Arabistan’daki bir askeri üsse, İran’a karşı yapılacak bir saldırıda kullanılacak askeri donanım boşalttığını yazdı.
24 Haziran- ABD Kongresi İran’a karşı, BM “Güvenlik” Konseyi’nin kabul ettiğinden daha sert hükümler içeren bir yaptırım paketini onayladı.
24 Haziran- CNN’in haberine göre İran, “Siyonist rejime bir gerekçe sunmamak için” Gazze’ye gemiyle insani yardım gönderme planını ertelediğini açıkladı.
26 Haziran- Kanada’da toplanan G8 ülkelerinin liderleri yaptıkları ortak açıklamada nükleer çalışmalarından ötürü İran ile Kuzey Kore’yi sert bir biçimde kınadılar.
27 Haziran- CIA Direktörü Leon Panetta, büyük olasılıkla İran’ın iki yıl içinde iki adet nükleer silah yapmasına olanak verecek kadar düşük oranda zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduğunu söyledi.
28 Haziran- ABD “Savunma” Bakanlığı, aralarında USS Harry Truman uçak gemisinin de bulunduğu 12 savaş gemisinin Süveyş Kanalından geçtiğini ve Basra Körfezinde mevzilendiği yolundaki haberleri doğruladı. Bu savaş gemilerinin, İran’ı hedef alan yaptırımların uygulanmasını, yani İran’a giden ve İran’dan gelen gemileri denetleyeceği söyleniyor.

İran’a yönelik bir saldırı savaşının sonuçlarını kolay kolay göze alamayacak olan ABD-İsrail ikilisinin bu son atağının da bir psikolojik savaş ve gövde gösterisinin, istediklerini İran’ın kafasına silahı dayayarak, yani daha sert bir ambargo, savaş ve iç istikrarsızlık tehdidi altında yaptırma girişiminin ötesine geçmemesi pekala olanaklıdır. Özellikle ABD’nin Irak ve Afganistan’da ve diğer yerlerde ve İsrail’in Lübnan’da giriştiği saldırı savaşlarında boylarının ölçülerini almış olmaları, Washington ve Telaviv’i, kendileri açısından daha büyük asker, donanım ve siyasal nüfuz yitimine yol açacağı kesin olan böyle bir maceraya girişmekten sakınmaya zorlayabilir. ABD ile İsrail’in; böyle bir saldırının kendilerini yeni bir batağa çekeceğini, çatışmaların büyüyerek Filistin, Lübnan ve Suriye’yi de işin içine çekebileceğini, Afganistan, Irak, Yemen ve Somali’deki çatışmaların daha da şiddetlenmesine yol açabileceğini vb. hesaba katmadıklarını varsaymak zor. Buna, ABD’nin bölgeye yaptığı daha önceki “müdahale”lerin İran’ın yumuşak gücünü arttırmasına yol açmış olduğu gerçeğini eklemek gerekiyor. Gene de yukarda saydığım gelişmeler, İran’ın nükleer tesislerine ve savunma gücüne ağır darbeler indirmeyi ve onun altyapısını ve ekonomisini kötürüm etmeyi amaçlayan ve böylelikle İran’da bir çeşit iç istikrarsızlık ve iç savaş çıkartmayı hedefleyen görece kapsamlı bir ABD-İsrail hava-deniz saldırısı olasılığının güçlendiğini gösteriyor. Bir stratejik gerileme ve çöküş sürecine girmiş olan ABD ve İsrail; Avrupa Birliği’nin adeta gözükapalı desteğinin sağlanmış ve Rusya ile Çin’in sessizliğinin satın alınmış olduğu ve bir daha kolay kolay yinelenmeyecek olan bu tarihsel momenti kaçırmamak gerektiği kanısına varmış olabilirler. Tarihsel deneyimlerin emperyalistlerin her zaman rasyonel bir biçimde davranmadıklarını, hatta bir çok durumda kendi bindikleri dalı kestiklerini gösterdiğini de unutamayız.

Fidel Castro, 24 Haziran’da yayımlanan “Yanılmış Olmayı O Kadar Çok İsterdim Ki!” başlıklı yazısında Dünya Futbol Kupasının yüzmilyonlarca, hatta milyarlarca insanın ilgisinin odağı olduğunu belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Fakat bizim, kaç kişinin 20 Haziran’dan itibaren, bir ya da daha fazla nükleer denizaltının ve 1939-45 yılları arasındaki İkinci Dünya Savaşının eski savaş gemilerininkinden daha güçlü füzeler ve toplarla donanmış diğer savaş gemilerinin eşlik ettiği Harry S. Truman uçak gemisinin ve ABD savaş gemilerinin Süveyş Kanalından geçerek İran sahillerine doğru yol almakta olduğundan haberdar olduğunu merak etmemiz gerekir.

“Yanki deniz kuvvetlerinin bu harekatına, aynı ölçüde sofistike silahlar taşıyan ve İran ekonomisinin işleyişi için gerekli ticari ürünlerin dışalımı ya da dışsatımıyla uğraşan tüm gemileri denetlemeyi amaçlayan İsrail savaş gemileri eşlik ediyor.

“Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın desteğini alan bir ABD önerisinin ardından BM Güvenlik Konseyi, veto yetkisine sahip beş ülkeden hiçbirinin karşı çıkmadığı sert bir karar aldı. ABD Senatosu daha sert bir başka karar aldı. Daha sonra, AB ülkeleri üçüncü ve daha da sert bir karar aldılar.”

Neden İran?

Peki, İran nükleer silaha sahip olmadığına, onun nükleer silah yapmak istediğini gösteren bir veri bulunmadığına, istemesi halinde bile önümüzdeki yıllarda ancak 2 ya da 3 atom bombasına sahip olabileceğine, onyıllardır hiçbir ülkeye saldırmamış olduğuna ve komşularına ya da Avrupa’ya saldıracağını gösteren hiçbir veri bulunmadığına, sadece ABD’nin “savunma” bütçesi İran’ınkinin 73 katı olduğuna (3), bu ülke çevre ülkelerde ve Basra Körfezi’nde bulunan ABD askeri birlikleri ve üsleri tarafından kuşatılmış bulunduğuna, asıl kendisi can düşmanı İsrail’in yanısıra Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Kuveyt gibi gerici ve ABD yanlısı rejimlerin tehdidi altında bulunduğuna göre neden Washington ile Telaviv ve onların kuyruğunda sürüklenen AB emperyalistleri “İran tehdidi” üzerine kıyameti koparıyorlar? Bunun bir kaç nedeni var. Bunları şöyle sıralayabiliriz.

1) Bölgede nükleer silah tekelini sürdürmeyi kendisi bakımından “yaşamsal bir güvenlik sorunu” olarak gören İsrail; ABD ve ortaklarının diktalarına boyun eğmemekte direten İran’ın –ve/ ya da ardından diğer bölge ülkelerinin- nükleer silah yapabilecek düzeye gelmesinden korkmaktadır. İran’da ABD ve İsrail ile “uyumlu” bir rejim olmuş olsaydı, Tahran’ın nükleer alandaki çalışmaları bir rahatsızlık yaratmayacaktı. Aslında İran nükleer çalışmalarına 1957’de başlamış ve bu tarihte ABD ile ilk sivil nükleer işbirliği anlaşmasını imzalamıştı. Ancak o sırada İran’da ABD ile “uyumlu” bir faşist rejim (Pehlevi monarşisi) bulunduğu için Washington, Tahran’a engel olmak bir yana ona, nükleer programını geliştirmesi için zenginleştirilmiş uranyum, plütonyum ve tekniksel destek sunmuş ve ilk deneysel reaktörü satmıştı. Üstelik bu, Pehlevi kliğinin NPT’nı (=Nuclear Non-Proliferation Treaty/ Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşması) imzalamamış olmasına, nükleer silah üretmeyeceği yönünde hiçbir yükümlülük altına girmemesine ve nükleer silah edinme ihtirasının bilinmesine rağmen böyle olmuştu. ABD ve ortaklarının; her ikisi de NPT’nı imzalamamış olan, deklare edilmemiş nükleer silahlara sahip bulunan, birbirleriyle üç kez savaşmış ve bir kaç kez de savaşın eşiğine gelmiş olan ve gelecekte girişebilecekleri bir savaşta bu silahları kullanmaları pekala sözkonusu olabilecek olan Hindistan’ın ve –son derece istikrarsız bir konumda bulunan ve hatta neredeyse dağılmanın eşiğinde olan- Pakistan’ın varolduğu bilinen nükleer silahları için tek sözcük etmemeleri de aynı yaklaşımın sonucudur.


2) ABD hem son derece zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olmasından ötürü (4), hem de Avrasya üzerindeki egemenliğini sürdürmek ve böylece Rusya ve Çin’in yükselişi ve meydan okumasını önleme yolundaki hedeflerini gerçekleştirmek için İran’ı denetimi altına almayı ya da hiç olmazsa bu ülkenin başında kendine yakın bir rejimin bulunmasını önemsemektedir. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının Washington’un hegemonik konumunu ilerde tehlikeye düşürebileceğini daha yıllar öncesinden sezen ve ABD emperyalizminin öndegelen kafalarından biri olan Zbigniew Brzezinski konuya şöyle yaklaşıyordu:

“Avrasya dünya nüfusunun yüzde 75’ine, brüt ulusal gelirinin yüzde 60’ına, enerji kaynaklarının yüzde 75’ine sahiptir. Kollektif olarak ele alındığında Avrasya’nın potansiyel gücü Amerika’nınkini de gölgede bırakmaktadır.

“… Avrasya’ya egemen olan bir güç, dünyanın ekonomik bakımdan en üretken üç bölgesinden ikisi, yani Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde belirleyici etki sahibi olacaktır… Haritaya bir göz atmak, Avrasya’ya egemen olan bir ülkenin adeta otomatik olarak Ortadoğu ile Afrika’yı denetim altında tutacağını gösterir… Avrasya kıtasında gücün dağılım biçimi, Amerika’nın küresel üstünlüğü ve tarihsel mirası açısından belirleyici önem taşıyacaktır.
“İstikrarsız bir Avrasya’da ivedi görev, herhangi bir devletin ya da devletler bağlaşmasının ABD’ni buradan kovma ya da onun belirleyici rolünü azaltma yetisi kazanmasını engellemeyi güvence altına almaktır.” (“A Geostrategy for Eurasia”/ “Bir Avrasya Jeostratejisi”, Foreign Affairs, 76:5, September/October 1997)

Demek oluyor ki, kendileri çok daha güçlü ordulara ve devasa konvansiyonel ve nükleer cephaneliklere sahip oldukları halde İran’ın, olmayan nükleer silahları konusunda kıyamet koparan, kendileri esas saldırganlar oldukları halde İran’ı bir savaş odağı ve kendilerini de adeta kurban gibi göstermeye çalışan ABD emperyalistlerinin gerçek niyetleri bellidir; ABD, İran’ı ve genel olarak Avrasya jeografisini kendi egemenliği altına almak istemektedir.

3) İran’ın Lübnan’daki Hizbullah ve Filistin’deki HAMAS gibi direniş örgütlerine destek vermesi ve ABD’nin Afganistan ve Irak maceralarından sonra bölgedeki siyasal nüfuzunu arttırmış olması, gerek bir çöküş sürecine girmiş olan ABD’ni ve İsrail’i ve gerekse ABD yanlısı gerici Arap rejimlerini rahatsız etmektedir.

O halde İran’da mutlaka –şu ya da bu yolla- bir rejim değişikliği sağlanmalı ve bu ülkede ABD, İsrail ve Batı Avrupa ile “uyumlu” bir rejim işbaşına getirilmelidir. Obama kliğinin; Türkiye, Brezilya ve İran’ın 17 Mayıs’ta imzaladıkları Tahran Anlaşması’nı, içeriği daha önce kendisinin talep ettiği uranyum takası önerisiyle hemen hemen özdeş olmasına rağmen reddetmesi ve hemen arkasından yeni yaptırımların oylanması için harekete geçmesi, Obama kliğinin, aslında “sorun”un diplomatik yoldan çözümünden değil, gerginlik ve savaştan yana olduğunu, kendisinden önceki G. W. Bush döneminin politikalarını izlediğini bir kez daha kanıtlamıştır. Benzer bir saptama, ABD ve ortaklarının kuklası görünümünü veren BM “Güvenlik” Konseyi için de yapılmalıdır. ABD patentli yeni yaptırımları kabul eden BM “Güvenlik” Konseyi’ni suçlayan Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula de Silva’nin söylediği gibi, saygınlığını tümüyle yitirmiş olan bu organ, “İran’ın nükleer programını sakin bir tarzda görüşme tarihsel fırsatını kaçırmıştır.”

Bitirirken

Tutarlı demokrat ve enternasyonalistler asla nükleer silahların yaygınlaşmasından yana olmadıkları gibi bu silahların tümüyle yasaklanmasından ve giderek bütün silahların, orduların ve devletlerin ortadan kaldırılmasından yanadırlar. Bunun onların, ezilen sınıfların ve ulusların silahlanma ve silahlı direniş haklarını savunmalarıyla çeliştiği söylenebilir. Evet, burada bir çelişme vardır; bu diyalektiksel çelişme gerçek ve kalıcı barışa ve silahsızlanmaya giden yolun ezilen sınıfların ve ulusların gerici burjuvaziye ve emperyalizme karşı savaşmasından ve onları yıkmasından geçmesini öngörür: “Eğer sahte bir barış, barışın bir karikatürü değil gerçek bir barış istiyorsan burjuvaziye, gericiliğe ve emperyalizme karşı savaşacak ve onların gerici iktidarını yıkacaksın.”

Nükleer silahlara ve bu silahların yaygınlaşmasına karşı tutarlı devrimci tavrın da, ABD başta gelmek üzere emperyalist devletlerin “nükleer silahların yaygınlaşmasına karşı tutumu” ile hiçbir ortak yanı olmadığı ve olamayacağı açıktır. Orman yasasının hüküm sürdüğü, güçlü olanın söylediği ve istediğinin esas olduğu kapitalist-emperyalist dünyada, burjuva siyaseti ve basınının alkışları arasında ve kulakları sağır eden bir “demokratikleşme”, “insan hakları”, “barış”, “uygarlaştırma” yaygarası eşliğinde her gün, her saat uluslararası burjuva hukuku da içinde olmak üzere her türden hukukun ırzına geçilmektedir. (5) Örneğin NPT, nükleer silah sahibi ülkelerin bu silahlarını azaltmalarını da öngörmekte, ama zaman zaman yapılan göstermelik toplantılara ve özellikle ABD ile Rusya arasında varılan anlaşmalara rağmen bu konuda hiçbir ciddi ilerleme sağlanamamaktadır. Zaten NPT de asla bir nükleer silahsızlanma anlaşması olmayıp esas olarak ABD, Britanya, Fransa, Rusya ve Çin’in nükleer tekelini korumayı amaçlamaktadır; yani NPT bir bakıma BM “Güvenlik” Konseyi’nin kalıcı üyelerinin siyasal ayrıcalıklarının nükleer silahlar alanındaki yansıması gibidir. Burada, ellerinde son derece sofistike konvansiyonel silah sistemlerinin yanısıra, binlerce nükleer ve termonükleer silah bulunduran ve nanoteknolojiye biyoteknolojiye ve robot teknolojisine dayalı daha öldürücü silahlar geliştirmelerinin yanısıra uzayı da silahlandırdıran ABD emperyalistlerinin, İran’ın olmayan nükleer silahlarıyla uğraşmasındaki çarpıcı tutarsızlığın ve ikiyüzlülüğün altını çizmek isterim.


Devrimci ve enternasyonalist güçlerin genel olarak silahlara ve özel olarak nükleer silahlara ilişkin taktiksel ya da kısa erimli politikalarının temelinde, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanları olan ABD ve ortaklarının zayıflatılması VE toplumsal ve ulusal kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıf ve ulusların silahlanmalarının ve silahlı savaşım vermelerinin meşru görülmesi bulunmaktadır. Bunun tamamen anlaşılabilir olduğunu sanıyorum; dünya işçi sınıfının, sömürülen emekçilerinin ve ezilen uluslarının gerçek çıkarları Nazi Almanyası’nın, militarist Japonya’nın ve faşist İtalya’nın izinden yürüyen ve İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana siyasal gericiliğin baş temsilcisi konumunda bulunan ABD emperyalizminin ve onun ortaklarının zayıflatılmasını ve çökertilmesini gerektirir.

İran’ın nükleer çalışmaları üzerinden yürütülen tartışmaya işte bu açıdan yaklaştığımızda şunları görüyoruz:
Her şeyden önce, UAEA’nın (=Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) şimdiye kadar gerçekleştirdiği son derece titiz ve çok sayıda denetimde bu ülkenin nükleer silah yapmaya çalıştığını gösteren herhangi bir kanıta rastlanmadığının altı çizilmelidir.

İkincisi, ABD ve ortaklarının dezenformasyon kampanyasının ve tehditlerinin ardında, her yanından kuşatmış oldukları İran’a, bölgeye ve Avrasya’ya egemen olma hedefi bulunmaktadır. Dolayısıyla, -ABD-İsrail eksenine karşı olduğu sürece- İran’ın nükleer silah sahibi olmak istemesine hiçbir itirazda bulunulamaz. Nükleer başlıklı füzeleriyle İran’ı bir kaç dakika içinde vurabilecek durumda olan ABD ve İsrail’in bu ülkeye nükleer silahların da kullanılabileceği bir saldırı yapmak üzere hazırlandıklarını açıkça dile getirdikleri, onu tehdit ettikleri bugünkü koşullarda, Tahran’ın UAEA’nın denetimlerine karşı çıkması da, NPT’ndan çekilmesi de, kendi nükleer silahlarını yapmaya girişmesi de bütünüyle meşrudur. Saldırgan ülkelerin tepeden tırnağa silahlı olduğu, ancak saldırıya hedef olan/ olmakla tehdit edilen ülkelerin silahlanmamaları, hatta silahsızlanmaları gerektiği tezi, ancak faşist, ırkçı ve sömürgeci bir mantık ve “hukuk” anlayışıyla savunulabilir.

Üçüncüsü, uluslararası burjuva hukuku ve onun bir parçası olan NPT, İran da içinde olmak üzere tüm ülkelere “barışçı amaçlarla nükleer araştırma” yapma hakkını zaten tanımış olduğuna göre, ABD ve ortaklarının Tahran’a karşı yürüttükleri kampanya, sözkonusu hukuk açısından da tümüyle gayrımeşrudur.

Dördüncüsü, NPT nükleer silah sahibi ülkelerin ellerindeki nükleer silahları belirli bir plana göre azaltmalarını da öngörmektedir. Oysa, İran’ın “nükleer silah yapma ihtirası” üzerinde kıyameti koparanlar, sadece bölgenin en saldırgan devleti olan İsrail’in deklare edilmemiş nükleer silahlarını ve Filistin ve Lübnan halkları başta gelmek üzere bölge halkları ve devletlerine karşı saldırgan politikalarını görmezden gelmekle kalmamakta, Telaviv’i bütün güçleriyle savunmakta ve desteklemektedirler.

Tabii ancak aptallar, kötü niyetli kişi ve çevreler ve ABD ve İsrail’in bilinçli ya da bilinçsiz uşakları, İran’ın nükleer silahlara sahip olma hakkının savunulmasını, İran’daki gerici rejimin savunması ve meşrulaştırılması girişimi olarak anlayacak ya da göstermeye kalkacaklardır. Tutarlı demokratlar ve enternasyonalistler, “kendi” işçileri ve emekçilerinin yanısıra Fars-olmayan halkları da ezen İran rejimini ve onun politikalarını savunmazlar. Dahası onlar, yakın gelecek açısından olanaksız gözükmekle birlikte, gerici İslami rejimin, ABD ve İsrail de içinde olmak üzere en gerici ve saldırgan güçlerle uzlaşma ve anlaşma yolunu tutması halinde, elbette onu da mahkum edeceklerdir. Ancak İran’daki gerici rejimin işçi ve halk düşmanı niteliğinden yola çıkarak, 1953 yılında Başbakan Musaddık’ı bir askeri darbeyle deviren ve ardından yerine Şah Rıza Pehlevi adlı uşağı getiren ABD ve ortaklarının, bu ülkeyi işgal etme planlarını meşru görmek ve alkışlamak asla ve hiçbir biçimde kabul edilemez. Elleri milyonlarca ve milyonlarca işçi ve emekçinin kanıyla lekeli ABD emperyalistleri ve onların ortakları ve uzantılarının geri ve güçsüz ülkeleri işgal etmesini, bu ülkelerin başına kendi kuklalarını getirmelerini meşru görenler ve alkışlayanların, sözkonusu emperyalist güçlerden daha da alçak oldukları ve onlardan daha da aşağılık bir konumda durdukları tartışma götürmez. İran’ın geleceğini ve bu ülkenin nasıl bir rejimle yönetileceğini belirleme hakkı SADECE VE SADECE çeşitli milliyetlerden İran proletaryası ve halklarına aittir. Bu ilke, sadece İran için değil, örneğin Saddam Hüseyin dönemi Irakı ve benzer tüm geri ve güçsüz ülkeler için de geçerlidir. Burada sözlerime 5-6 Ocak 2006 tarih ve “Yaklaşan İran Savaşı ve Türkiye: Olanaklar, Sorumluluklar ve Görevler” başlıklı yazımdan bir pasajla son veriyorum:

“Demek oluyor ki konjonktür İran’a adeta, -hiç de kısa olmayan bir süre için de olsa- kendi iradesinden bağımsız olarak, dünya halklarının baş düşmanlarına meydan okuma misyonu yüklemiş, İran’ı onlarla çatışmaya mahkum etmiş gibidir. Böyle bir çatışmada, bütün tutarlı demokrat ve enternasyonalist güçler, İran rejimine ilişkin eleştirilerini saklı tutmak kaydıyla, Tahran’ın yanında yer almak ve onun zaferini dilemek ve onu savunmakla yükümlüdürler. Yükümlüdürler; çünkü İran’ı hedef alan emperyalist-Siyonist komplo ve saldırganlığın yenilgiye uğratılması ya da hiç olmazsa püskürtülmesi, bu tarihsel momentte dünya işçi sınıfı ve halklarının demokratik ve anti-emperyalist savaşımlarının gerekleriyle örtüşmektedir.”

DİPNOTLAR
1) Uluslararası alandaki gelişmeleri izleyenler, ABD’nin uzun süre gündemde tuttuğu, ancak Rus emperyalistleriyle giriştiği uzlaşma sürecinin bir parçası olarak Eylül 2009’da vazgeçtiğini ilan ettiği, fakat şimdilerde yeniden gündeme getirdiği füze savunma sistemini anımsayacaktır. ABD emperyalistleri, aslında Rusya’ya karşı kurmayı tasarladıkları ve Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirilmesi öngörülen bu sistemin, Avrupa’yı hayali bir İran füze saldırısından koruyacağını ileri sürüyorlardı! Tabii Ruslar da sadece sözkonusu füze sistemine değil, ama aynı zamanda böylesine aptalca ve beceriksizce bir yalanla kandırılmaları yolundaki girişime hiç de sıcak bakmıyorlardı.

2) ABD ile İsrail’in İran’a karşı yaptığı askeri saldırı tehditleri; sadece başka devletlere karşı güç kullanmayı ve onları güç kullanmakla tehdit etmeyi yasaklayan BM’in Kuruluş Sözleşmesi’ne değil, BM “Güvenlik” Konseyi’nin devletler arasında nükleer sorunlara ilişkin görüş ayrılıklarının barışçı yollarla çözülmesini öngören Eylül 2009 tarih ve 1887 Sayılı kararına da aykırıdır.

3) Amanda Bransford, 29 Mayıs 2010 tarih ve “US Military Spending Far Outpaces Rest of the World” (=“ABD’nin Askeri Harcamaları Dünyanın Gerikalanınınkine Fark Atıyor”) başlıklı yazısında ABD’nde bulunan Silahların Denetimi ve Yaygınlaşmasının Önlenmesi Merkezi adlı araştırma kuruluşuna dayanarak şu bilgileri veriyordu:
“Rakamlarına sahip olduğumuz en son yıl olan 2008’de ABD’nin (askeri- G. A.) harcamaları 696.3 milyar dolar iken, onu izleyen Rusya’nın harcamaları 86 milyar ve Çin’in harcamaları 83.5 milyar dolardı…
“ABD Savunma Bakanı Robert Gates, geçenlerde ABD Deniz Kuvvetleri Birliği’nde yaptığı konuşmada ülkesinin orantısız harcamalarının sonuçlarını örneklerle gösterdi.
“O, ABD deniz kuvvetlerinin, dünyanın geri kalan ülkelerininkinin iki katı kadar uçak taşıma kapasitesine sahip olduğunu ve deniz kuvvetlerinin toplam gücünün ABD’ni izleyen 13 en güçlü ülkenin deniz kuvvetlerinin toplamını aştığını söyledi.
“Bu ölçüsüz üstünlük silahlı kuvvetlerin diğer kolları için de geçerlidir…
“ABD tek başına 1.57 trilyon dolar tutan toplam dünya (askeri- G. A.) harcamalarının yüzde 44.32’sini yaparken NATO’nun geri kalan ülkeleri ile Avrupa’nın NATO üyesi olmayan ülkeleri (dünya askeri harcama toplamının- G. A.) yüzde 22.43’ünü yapmaktadırlar…
“Çin ile Rusya’nın payları ise sırasıyla yüzde 5.31 ve yüzde 5.47 dolayındadır.”
4) Prof. Michael T. Klare, 13 Nisan 2005 tarihli “Petrol, Jeopolitik ve İran’a Karşı Savaş” başlıklı yazısında İran’ın enerji kaynakları konusunda şu bilgileri sunuyordu:

“Oil and Gas Journal’ın (=Petrol ve Gaz Dergisi) son rakamlarına gore İran 125.8 milyar varille, dünyanın ikinci büyük el değmemiş petrol kaynaklarına ev sahipliği yapıyor. İran’ı bu alanda sadece, 260 milyar varil petrolü bulunduğu sanılan Suudi Arabistan geçmektedir. Sırada üçüncü durumda bulunan Irak’ın 115 milyar varil petrole sahip olduğu sanılıyor. Dünya petrol arzının tahminen yüzde 10’una denk düşen bu kadar çok petrolüyle İran’ın her halükarda küresel enerji denkleminde kilit bir rol oynayacağı tartışma götürmez…

“Dahası, İran sadece bol miktarda petrole değil, büyük bir doğal gaz rezervine de sahip. Oil and Gas Journal’a göre İran 26.6 trilyon metreküp doğal gaza, yani toplam dünya doğal gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 16’sına sahip. (İran’ı bu alanda sadece, 47.6 trilyon metreküp doğal gaz rezervine sahip olan Rusya geçmektedir.) Enerji içeriği bakımından 170 metreküp doğal gazın bir varil petrole eşit olduğu gözönüne alındığında, İran’ın gaz rezervlerinin yaklaşık 155 milyar varil petrole eşdeğer olduğu görülür. Bu da, İran’ın toplam hidrokarbon rezervlerinin 280 milyar varil petrole eşdeğer olduğu, yani Suudi Arabistan’ın toplam arzına çok yakın olduğu anlamına gelir. Halihazırda İran, yılda yaklaşık 76.5 milyar metreküp gaz, yani gaz rezervlerinin küçük bir bölümünü üretiyor. Bu İran’ın, gelecekte çok daha büyük ölçüde doğal gaz üretebilecek bir kaç ülkeden biri olduğu anlamına geliyor.”

5) Uluslararası burjuva hukukuna ve BM’in Kuruluş Sözleşmesi’ne aykırı olarak çeşitli ülkelerin içişlerine burunlarını sokmakla ve askeri darbe ve işgallere kadar varan müdahalelerde bulunmakla yetinmeyen ABD emperyalistlerinin bir de kendi parlamentolarında başka ülkelerin rejimlerini değiştirmek için kararlar alma gibi tuhaf ve küstahça bir alışkanlıkları var. Bunu bir kaç örnekle gösterelim:

ABD Kongresi, 1996’da çıkardığı ILSA (=Iran-Libya Sanctions Act/ İran-Libya Yaptırımlar Yasası) yardımıyla İran’la ve Libya’yla ticari ve ekonomik ilişkilere giren diğer devlet ve şirketleri cezalandırma kararı aldı. Bu “yasa”, 30 Eylül 2006’da IFSA (=Iran Freedom Support Act/ İran’ın Özgürlüğüne Destek Yasası) olarak değiştirildi. Son haliyle bu yasa, İran’daki hükümet-karşıtı gruplara mali destek sağlamaya, hükümet-karşıtı yayın yapan radyo ve TV kuruluşlarını desteklemeye, bu ülkeyle ticaret yapan yabancı şirketleri cezalandırmaya vb. olanak sağlıyor.
ABD, Bill Clinton döneminde, yani 1998’de Iraq Liberation Act (=Irak’ın Kurtuluşu Yasası) adlı bir Kongre bildirgesi yayınladı. ABD’ni Irak içindeki “demokratik hareketleri” destekleme yükümlü kılan bu belge, Irak’ın Mart 2003’de işgalini meşrulaştırmak için de kullanıldı.
ABD’nin, Aralık 2003 yılında çıkardığı SALSRA’nın (Syria Accountability and Lebanese Sovereignty Restoration Act =Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan’ın Egemenliğini Restore Etme Yasası) ise, Suriye’nin “kitle imha silahları” geliştirmesini, Irak’taki ABD-karşıtı güçlere silah yollamasını ve Irak’tan yasadışı petrol dışalımı yapmasını engellemeyi amaçladığı belirtiliyordu. Washington bu yasayla Suriye’ye karşı girişebileceği bir saldırının altyapısını oluşturmayı hesaplıyordu.

Hedef Ülke İran
Üçüncü Dünya Savaşının Ayak Sesleri
11-22 Ekim 2005

“Molla yönetiminin yenilgiye uğratılması ve Tahran’da özgürlüğün zaferi, Saddam Hüseyin’in devrilmesine kıyasla tarihsel açıdan çok daha önemli bir olay olacaktır.”

American Enterprise Institute üyesi Michael Ledeen, Haziran 2003

“İsrail ABD’nin güvenilir bir bağlaşığıdır. Biz, gerektiğinde İsrail’in yardımına koşacağız.”

George W. Bush, 1 Şubat 2006

Kısaltmalar
IAEA= International Atomic Energy Agency/ Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı
AIPAC= American Israeli Public Affairs Committee/ Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi
JINSA= Jewish Institute for National Securuty Affairs/ Yahudi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü
CSIS = Center for Strategic and International Studies/ Stratejik ve Uluslararası İncelemeler Merkezi
NED= National Endowment for Democracy/ Ulusal Demokrasi Vakfı
AEI= American Enterprise Institute/ Amerikan Girişim Enstitüsü
ILSA= Iran-Libya Sanctions Act/ İran-Libya Yaptırımlar Yasası
NPT= Nuclear Non-Proliferation Treaty/ Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşması
SCO= Shangai Cooperation Organization/ Şangay İşbirliği Örgütü
CIA= Central Intelligence Agency/ Merkezi İstihbarat Ajansı
DIA= Defense Intelligence Agency/ Savunma İstihbarat Ajansı
SDI= Strategic Defense Initiative/ Stratejik Savunma İnisiyatifi
PNAC= Project for the New American Century/ Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi
CDI= Coalition for Democracy in Iran/ İran’da Demokrasi Koalisyonu
SCIRI= Supreme Council for Islamic Revolution in Iraq/ Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi
SIPRI= Stockholm International Peace Research Institute/ Stokholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü
PJAK= Kürdistan Özgür Yaşam Partisi

Savaş Tamtamları
Son aylarda, özellikle 2004’ten bu yana Ortadoğu’da savaş tamtamları yeniden ve daha yüksek sesle çalınmaya başladı. Bilinen nedenlerle Irak macerasına atılan ve orada boyunun ölçüsünü almak üzere olan küstah ABD saldırganları, İsrail’in ve ABD’ndeki güçlü Siyonist lobilerin de teşvikiyle bu kez bir İran macerasına atılmak üzereler. Olayların gelişimine kabaca göz atalım:

ABD Temsilciler Meclisi 6 Mayıs 2004’de 376 oya karşı 3 oyla aldığı bir kararla, ABD’ne, İran’ın nükleer silahlar edinmesini önlemek için gereken her türlü önlemi alma çağrısında bulundu.
Şimdi, ABD’nin BM elçisi olan azılı gerici John Bolton, silahların denetimi ve uluslararası güvenlik bakan yardımcısı görevinde bulunduğu sırada, 24 Haziran 2004’de ABD Temsilciler Meclisi huzurunda yaptığı bir konuşmada şöyle dedi:
“Biz İran’ın gizli bir kimyasal silahlar yapma ve bu silahları stoklama programı olduğuna inanıyoruz… (İran’ın- G. A.) 1,300 km menzilli Şahap-3 füzeleri İsrail, Türkiye, bölgedeki ABD kuvvetleri, ABD’nin dostları ve bağlaşıkları için doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.”
ABD Senatosu 22 Temmuz 2004’de aldığı bir kararla, ABD de içinde olmak üzere NPT’na taraf olan bütün devletlere, gerekli araçları kullanarak İran’ın nükleer silahlar elde etmesini engelleme çağrısında bulundu.
Devrim Muhafızlarının komutan yardımcısı Tuğgeneral Bekir Zülkadir 17 Ağustos 2004’te yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Buşehr nükleer tesisine bir füze fırlatması halinde İsrail’in, nükleer silahlarını ürettiği ve stokladığı Dimona nükleer tesisine elveda demesi gerekir.” Devrim Muhafızları Siyasal Bürosunun şefi Yadullah Cevani ise, “Nükleer tesisler de içinde olmak üzere, Siyonist rejimin denetimi altındaki bölgenin tümü, İran’ın gelişmiş füzelerinin menzili içindedir.”
19 Ağustos 2004’de Arap TV kanalı Elcezire’ye bir demeç veren ve “Birileri bize bir şey yapana değin elimiz kolumuz bağlı oturacak değiliz” diyen İran Savunma Bakanı Ali Şamhani, tehdit edilmeleri halinde nükleer tesislerini korumak için İsrail’e karşı önleyici bir vuruş yapabileceklerini belirtti.
23 Eylül 2004’de İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, ABD’nin İsrail’e, İran’ın nükleer tesislerine karşı kullanılmak üzere, pekiştirilmiş bunkerleri tahrip edebileceği ileri sürülen bir tonluk bombalardan 500 adedini sattığı haberleri üzerine yaptığı yorumda, İsrail’in sadece İran için değil, bütün ülkeler için tehdit oluşturduğunu belirttikten sonra, İsrail’in herhangi bir saldırısına en şiddetli bir biçimde karşılık vereceklerini kaydetti.
ABD başkanlık seçimlerine Demokrat Parti’nin adayı olarak girecek olan John Kerry, 2 Kasım 2004’de yaptığı bir açıklamada, “Nükleer silahlarla donanmış bir İran, ABD’nin ve onun bölgedeki bağlaşıklarının ulusal güvenliği açısından kabul edilemez bir tehdittir” dedi.
Kasım 2004’de IAEA İran’ın değişik bölgelerinde bulunan nükleer tesislerde yaptığı son derece kapsamlı araştırmalardan sonra, ABD ve İsrail’in savlarının tersine İran’ın bir nükleer silah programı olduğuna ilişkin hiçbir kanıt bulunmadığını belirten bir rapor yayımladı.
Aralık 2004’te İran silahlı kuvvetleri, ülkenin batı ve güneyindeki beş eyalette olası bir ABD-İsrail saldırısına karşı 120,000 askerin katıldığı geniş kapsamlı bir askeri tatbikat yaptı.
Adı açıklanmayan bir ABD kaynağı, Aralık 2004 ve Ocak 2005’de ABD savaş uçakları ve askeri keşif uçaklarının İran’ın Merkezi, Buşehr, İsfahan, Razavi Horasan eyaletlerinde, İran-Irak sınırında, Hürremşehir ve Abadan dolaylarında İran hava sahasını ihlal ettiğini bildirdi. İran kaynaklarının da doğruladığı bu hava sahası ihlalleri, bir yandan İran hava savunmasının gücünü yoklama, bir yandan da İran’a gözdağı verme amacını taşıyordu.
Ocak 2005’de ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney MSNBC’ye verdiği bir mülakatta İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini bombalayacağına ilişkin söylentiler konusunda şunları söyledi.
“Kaygılardan biri İsrail’in bu işi kimseye danışmadan yapması… İran’ın, İsrail’i yoketmeyi amaçladığına ilişkin deklare edilmiş bir politikası olduğu dikkate alındığında, İsrailliler daha önce eyleme geçmeye karar verebilir ve ortaya çıkacak diplomatik karışıklığın temizlenmesini de diğer ülkelere bırakabilirler.”

Ocak 2005’de ABD, İsrail ve Türkiye Doğu Akdeniz’de Suriye açıklarında yıllardır yapmakta oldukları ortak askeri tatbikatı gerçekleştirdiler.

Amerikalı araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in 19 Ocak 2005’te New Yorker’da yayımlanan yazısına göre, ABD Özel Kuvvetleri ve CIA 2004 yılının ortalarından itibaren İran topraklarında keşif ve istihbarat çalışması yürütüyor ve yer yer sabotajlar gerçekleştiriyor. Gene Hersh’e göre, ABD tarafından resmen terörist bir örgüt sayılan Halkın Mücahitleri’nin İran topraklarında giriştiği sabotaj ve suikast eylemlerine, pilotsuz ABD uçaklarının İran hava sahasına keşif amaçlarıyla girmeleri ve İsrail istihbarat görevlilerinin İran Kürdistanı’nda yürüttüğü bilgi toplama ve örgütlenme çabaları eşlik ediyor.
ABD Başkanı G. W. Bush, 2005 Şubatı başlarında yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında, “Nükleer silah peşinde koşarken halkını erişmek istediği ve hak ettiği özgürlükten yoksun bırakan İran’ın dünyanın bir numaralı devlet terörü sponsoru” olduğunu söyledi.
Şubat 2005’de İsrail ilk kez –diğer bazı Arap ülkelerinin de yer aldığı- bir NATO askeri tatbikatına katıldı.

14 Şubat 2005’de Lübnan eski başbakanı Refik Hariri bir suikast sonucu öldürüldü. Olaydan Suriye’yi sorumlu tutan ABD ve İsrail, Şam’ın askerlerini Lübnan’dan çekmesi için bir kampanya başlattılar.

Şubat 2005’de The Washington Post gazetesi Pentagon’un, silah sistemlerinin yerlerini saptamak ve İran hava savunmasını test etmek için bu ülke üzerinde pilotsuz uçaklarla gözetim ve denetim uçuşları yaptırdığını yazdı. Post’a göre bu tür hava casusluğu, daha sonra yapılacak hava saldırıları için gereken standart askeri hazırlığın bir parçası sayılıyor.

Mart 2005’de NATO Genel Sekreteri, Ariel Şaron ve İsrail askeri yetkilileriyle NATO-İsrail askeri tatbikatına ilişkin görüş alışverişinde bulundu. Yafa Stratejik Araştırmalar Enstitüsünün değerlendirmesine göre, İsrail ordusu, bu askeri işbirliği bağlarını “kendisini tehdit eden potansiyel düşmanlarına, yani esas olarak İran ve Suriye’ye karşı caydırma kapasitesini arttıracak” araçlar olarak görmekteydi. “Dahası, İran ile Suriye, İsrail ile NATO arasında artan işbirliğinin, kendisi de NATO üyesi olan Türkiye’yle bağlarını güçlendireceğini dikkate almak zorunda kalacaklardır. Türkiye’nin etkileyici askeri potansiyeli ve hem İran ve hem de Suriye’ye olan jeografik yakınlığı gözönüne alındığında, İsrail’in yapmayı düşündüğü koşullarda ve zamanda bu devletlere karşı operasyonel seçenekleri önemli ölçüde artabilecektir.” (Jaffa Center for Strategic Studies, http://www.tau.ac.il/jcss/sa/v7n4p4Shalom.html)

Mart-Nisan 2005’de Patriot füzelerinin fırlatılışına ilişkin ortak ABD-İsrail askeri tatbikatı yapıldı. Almanya’da bulunan ABD Patriot füze mürettebatı ortak Juniper Cobra tatbikatı için İsrail’e gitti.
12 Nisan 2005’de ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld –Afganistan ve Irak’a asker göndermiş olan- Azerbaycan’a, çok gizli tutulan bir ziyaret yaptı. Ziyaret sırasında Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in yanısıra, Aliyev’in danışmanlarından Ali Hasanov’la görüşen Rumsfeld’in Azeri yetkilileriyle bu ülkede kurulacak ve İran’a karşı yapılabilecek bir saldırıda kullanılacak ABD üsleri konusunu ele aldığı sanılıyor. Bu ziyaretin hemen ardından yaptığı açıklamada, sözkonusu kuşkuları doğrulayan NATO Avrupa kuvvetleri komutanı General James Jones ABD’nin, Azerbaycan’ın Hazar Denizi sahilinde, yani İran’ın burnunun dibinde askeri üsler kurmayı planladığını bildirdi.
13 Nisan 2005’de Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi, “İran’ın Özgürlüğüne Destek Yasası”nı ezici bir çoğunlukla kabul etti. Hükümet-karşıtı gruplara mali destek sağlamaya olanak veren bu yasa, İran’a yatırım yapan ya da bu ülkeyle ticaret yapan yabancı şirketlerin cezalandırılmalarını ve İran’a uygulanan yaptırımların sertleştirilmesini öngörüyor.
Nisan 2005’de ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld Irak, Afganistan, Pakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan’ı kapsayan bir gezi gerçekleştirdi. Rus medyası Rumsfeld’in gezisini, “İran’a saldırmak için en elverişli köprübaşını saptamak için bu ülkeyi kuşatma çabası” olarak niteledi. Rumsfeld bölgeye yaptığı gezide “Hazar Gözlemi” adlı Amerikan projesini yaşama geçirmek için uğraştı. ABD bu projenin, bölge ülkelerinde petrol yataklarına ve boru hatlarına yönelik “terörist tehditlere” karşı kullanılmak üzere bir özel görev güçleri ve polis birlikleri ağı kurulmasını öngördüğünü ileri sürüyor.
Rumsfeld’in gezisini, İran Devlet Başkanı Muhammet Hatemi’nin Bakü ziyareti izledi.

Nisan 2005’de, İran’ın, Şii Arapların oturduğu güneydeki Huzistan bölgesinde Arap halkla “güvenlik” kuvvetleri arasında şiddetli çatışmaların meydana geldiği bildirildi. İran Kürdistanı’nda ise Celal Talabani’nin Irak devlet başkanlığına getirilmesini kutlayan Kürt göstericiler İran “güvenlik” kuvvetleriyle çatıştı

Nisan 2005 ortalarında ABD’ni ziyaret eden Başbakan Ariel Şaron, George W. Bush ile görüştü. Bu görüşmeye üst düzey ABD ve İsrail askeri yetkilileri arasındaki görüşmeler eşlik etti.

Nisan 2005’de İran, -Kazakistan, Kırgızistan, Çin ve Rusya’nın da üye olduğu -Şangay İşbirliği Örgütü’nün üyesi bulunan Tacikistan’la bir askeri işbirliği anlaşması imzaladı.

Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan’da Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı ve İsrail’in ve ABD’nin nükleer silah stoklarına ve saldırgan politikalarına değinmemeye özen gösterdiği uzun konuşmasında şöyle diyecekti:
“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır. Fakat İran, daha sonra bu ajansla bir ek protokol imzalayarak, bu ajansın habersiz denetlemeler yapmasını kabul etmiş, ancak bu protokolü anayasal süreçten geçirmemiştir. Kuzey Kore’den başlayıp, Hindistan, Pakistan ve İran üzerinden geçen ve bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir. Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir.”

Nisan 2005 sonunda Suriye birlikleri Lübnan’dan çekilme işlemlerini tamamladılar.

Gene Nisan 2005 sonlarında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında ABD “Savunma” Bakanlığı Siyonist devlete, yeraltındaki pekiştirilmiş bunkerleri tahrip etme yeteneğine sahip olduğu ileri sürülen GBU-28 bombalarından 100 adet daha satacağını açıkladı.

Mayıs 2005 başı: Türkiye Başbakanı Recep T. Erdoğan ve “Savunma” Bakanı Vecdi Gönül İsrail’i ziyaret ettiler. Görüşmelerde, aralarında Arrow II Füze Savunma sistemi ve Popeye II füzelerinin de bulunduğu çeşitli ortak askeri projeler ele alındı.

15 Mayıs 2005’de Washington Post’a yazdığı “Not Just A Last Resort? A Global Strike Plan, With a Nuclear Option” adlı yazıda William Arkin şöyle diyordu:
“ ‘Savunma’ Bakanı Donald Rumsfeld’in geçen yazın başlarında onayladığı ‘Geçici Küresel Vuruş Alarm Buyruğu’ adlı çok gizli raporu silahlı kuvvetlere, İran ve Kuzey Kore başta gelmek üzere kitle imha silahları geliştirmekte olan düşman ülkelere saldırmak için hazır olmaları direktifini verdi.”
Eski başkan Bill Clinton’ın eşi ve 2008 yılında yapılacak devlet başkanlığı seçimlerinde Demokrat Partinin en önde gelen adayı olan Senatör Hillary Clinton 24 Mayıs 2005’de, bir AIPAC toplantısında yaptığı konuşmada, “küresel güvenliğin temellerini baştan aşağı sarsacağı”ndan dolayı İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarının kabul edilemez olduğunu söyledi.
Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ, 6 Haziran 2005’de Amerikan-Türk Konseyi’nde yaptığı konuşmada şöyle diyordu :
“Başta ABD olmak üzere diğer ülkeler gibi İran’ın nükleer çalışmalarını biz de kaygıyla izlemekteyiz. Kuzey Kore’den başlayan ve İran üzerinden geçen, bölgemizdeki diğer muhtemel nükleer güçlere uzanan nükleer eksen, Türkiye açısından büyük bir hassasiyet teşkil etmektedir.”
17 Haziran 2005’de yapılan İran cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 24 Haziran’da yapılan ikinci turunu kazanan Mahmut Ahmetinecat, İran’ın nükleer programını “bir kibrit çöpünün durduramayacağı bir sele” benzettiği konuşmasında şunları söyledi:
“Analistler, ne denli güçlü olursa olsun, hiçbir ülkenin İran’a saldıramayacağını söylüyorlar. İran’a saldırmak, herhangi bir ülke için intihar anlamına gelir… dolayısıyla biz hiçbir tehdide boyun eğmemeliyiz.”
SCO, 8 Temmuz 2005’de yaptığı toplantıda ABD’nin, Özbekistan ve Kırgızistan’da 11 Eylül 2001 olaylarının ardından kullanma hakkını elde ettiği üslerden çekilmek için bir süre saptaması gerektiğini bildirdi.
1 Ağustos 2005’de CIA, İran’ın nükleer silah edinmekte kararlı olduğunu kabul eden, ancak Tahran’ın bu hedefine on yıldan önce varamayacağı saptamasında bulunan Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi’ni yayımladı. Oysa, Pentagon’un denetiminde bulunan DIA, Şubat 2005’de Kongre’ye sunduğu raporda Tahran’ın 5 yıl içinde nükleer silah yapabilecek konuma geleceğini sonucuna varmıştı.

The American Conservative adlı derginin 1 Ağustos tarihli sayısında eski CIA görevlisi Philip Giraldi’nin ilginç açıklaması yer aldı. Giraldi şöyle diyordu:
“Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin ofisinden aldığı talimatlar uyarınca Pentagon, STRATCOM’u (=ABD Stratejik Komutanlığı), ABD’ni hedef alacak bir başka 11 Eylül tarzı saldırıya karşılık vermek amacıyla bir özel plan hazırlamakla görevlendirdi. Bu plan, İran’a karşı, hem konvansiyonel ve hem de nükleer silahların kullanılacağı büyük ölçekli hava saldırılarını da içeriyor. İran’da, aralarında çok sayıda nükleer silah programı geliştirme mıntıkalarının da bulunduğu 450’den fazla önemli stratejik hedef var. Hedeflerin çoğunun pekiştirilmiş ya da çok derinde bulunması nedeniyle konvansiyonel silahlarla yok edilemeyecek olması, nükleer seçeneği gündeme getirmektedir. Irak’ın durumunda olduğu gibi bu karşılık, İran’ın gerçekten de ABD’ne karşı herhangi bir terörist eyleme karışmış olması koşuluna bağlı değildir. Planlamada görev alan bir dizi üst düzey Hava Kuvvetleri subayının, yapmakta oldukları işin –İran’ın, provoke edilmemiş bir nükleer saldırının hedefi haline getirilmesi- sonuçları karşısında şoke olmuş oldukları, ancak hiçbirinin de itirazlarını dile getirerek kariyerlerine zarar vermeyi göze alamadığı söyleniyor.”

9 Ağustos 2005’de ABD “Savunma” Bakanı Donald Rumsfeld ve ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers, Ağustos’un ilk günlerinde ABD kuvvetlerinin Irak’ta uğradığı ağır kayıpların İran’ın sağladığı daha etkili patlayıcı maddelerden kaynaklandığını ileri sürdüler. Aynı günlerde ABD tekelci basınında da İran Devrim Muhafızlarının, Irak’ta ABD-karşıtı operasyonlar düzenleyen özel terör birimlerinin bulunduğu yolunda yazılar yayımlandı.
Ağustos 2005’de ABD Dışişleri Bakanlığı, İran’ın Kimyasal Silahlar Konvansiyonu’nu çiğnediğini ve kimyasal silah altyapısını muhafaza ettiğini, modernleştirdiğini ve saldırı amaçlı kimyasal silahlar geliştirdiğini ileri sürdü.
G. W. Bush, 13 Ağustos’ta İsrail televizyonunun kendisiyle yaptığı mülakatta, İran’a karşı kuvvet kullanımının sözkonusu olup olmayacağı yolundaki bir soruyu yanıtlarken, Irak’a gönderme yaparak, “Söylemiş olduğum gibi bütün seçenekler hesaba katılmaktadır. Herhangi bir devlet başkanı için kuvvet kullanımı son seçenektir ve sizin de bildiğiniz gibi biz yakın geçmişte ülkemizin güvenliğini sağlamak için kuvvet kullandık” (Reuters, Dateline Jerusalem, 13 Ağustos 2005) dedi.

Bunun hemen arkasından, o sıralar Hanover’de seçim kampanyasını yürütmekte olan Alman Başbakanı G. Schroeder bu tehdit kokan konuşmaya –Alman kamuoyunun eğilimine uygun bir- yanıt verdi. 14 Ağustos 2005’de Bild am Sonntag gazetesinde yayımlanan açıklamasında Schroeder,
“Ben askeri seçeneği son derece tehlikeli buluyorum. Benim başkanlığımdaki bir hükümetin böyle bir seçeneğin bir parçası olmasını reddediyorum” diyecek ve Amerikan süper devletinin gücünün sınırlı olduğuna dikkat çekecekti.

Ajanslar, 5 Eylül 2005’de yerel saatle gece 02:00 sularında Bahreyn yakınlarında bir Türk yük gemisiyle ABD Deniz Kuvvetlerine bağlı USS Philadelphia adlı bir nükleer denizaltının çarpıştığını bildirdiler. Amir Oren adlı İsrailli yorumcu, 11 Eylül’de Haaretz’de yayımlanan yazısında, İran’a nükleer ya da konvansiyonel füzelerle saldırmak ve Tahran’ı vurmak için en elverişli konumda bulunan ABD denizaltısının bölgedeki varlığının, “Amerikalıların, İsrail’in büyük olasılıkla kayıtsız kalmayacağı bir sonraki çatışmaya” hazırlandıklarını gösterdiğini belirtti.

11 Eylül olaylarının dördüncü yıldönümünde Washington Post, Pentagon’un nükleer silahların kullanımına ilişkin yeni bir doktrin taslağı hazırladığını, buna göre kendini tehdit altında hissetmesi halinde ABD’nin, kendisine karşı kitle imha silahı kullanabileceğini düşündüğü nükleer-olmayan devletlere ve terörist gruplara karşı ani nükleer saldırılar gerçekleştirebileceğini yazıyordu. Bu, neo-faşist önleyici savaş doktrininin bir adım daha ileri taşınması anlamına geliyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ABD’ni uyaran şu sözleri durumun vahametini gösteriyor:
“Atomik silahları kullanma eşiğinin aşağıya çekilmesinin kendisi tehlike içeriyor. Böylesi planlar, başkalarının nükleer silahlar geliştirme çabalarını kısıtlamaktan ziyade daha da arttıracaktır.” (Wire Service Report, 14 Eylül 2005)

Irak’taki ABD elçisi Zalmay Halilzad, Suriye’yi açıkça tehdit etti. Bu öndegelen neo-faşist 12 Eylül 2005’de ABD Dışişleri Bakanlığında yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“Suriye sabrımızı taşırmak üzere. Suriyelilerin bir karar vermesi gerekiyor. Onlar, başarılı bir Irak’tan yana mı olacaklar, yoksa Irak’ın başarısına engel mi oluşturacaklar. Irak başaracak. Suriye, Irak’ın başarıya ulaşmasını zorlaştırmanın karşılığı olarak hangi bedeli ödeyeceğine karar vermeli...”

Bir kaç gün sonra Suriye’yi tehdit etme sırası ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Adam Ereli’ye geldi. Ereli 17 Eylül’de yaptığı bir konuşmada Suriye’nin bölgede istikrarsızlaştırıcı bir güç olduğunun giderek daha iyi görüldüğünü ve sadece Irak’ta değil, Lübnan ve Filistin’de de benzer bir rol oynadığını ileri sürecekti.

22 Eylül 2005’de ABD emperyalistlerinin sadık uşağı Suudi Arabistan’ın Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, İran’ın Irak’ın içişlerine askeri, mali ve siyasal bakımlardan müdahale ettiğini söyledi. Suudi gericiliği, haklı olarak, ABD ve bağlaşıklarının Irak’a karşı giriştikleri saldırı sonucunda Saddam Hüseyin kliğinin devrilmesinin - İran’la güçlü kültürel ve dinsel bağlara sahip olan- Şii burjuvazisinin güç kazanmasına yol açtığını düşünüyor. Gerçekten de, Irak direnişinin batağına boylu boyunca gömülmüş bulunan ABD-İsrail-Britanya üçlüsü, İran’ın en önemli rakibi Irak’ı zayıf düşürmek ve bu ülkede Saddam kliğinin zorba merkezi yönetiminin yerine federalizmi geçirmek ve iç savaşı kışkırtmak suretiyle, bir anlamda kendi bindiği dalı kesmiş ve Tahran’ın konumunu pekiştirmiş bulunuyor. (1)

Britanya askeri istihbarat yetkilileri 24 Eylül 2005 günü yaptıkları bir açıklamada, bir önceki hafta Basra’da bir kontrgerilla operasyonuna giderken yakalanan iki İngiliz özel kuvvetler elemanının tutuklanmasından, İran Devrim Muhafızlarının eğittiği Şii milislerin sorumlu olduğunu ileri sürdüler. Anımsanacağı üzere 19 Eylül’de Arap kılığına girmiş olan iki İngiliz, çok miktarda silah, bubi tuzağı, patlayıcı madde ve patlayıcı madde yapımında kullanılan malzemeyle yakalanmış ve tutuklanmış ve ardından İngiliz kuvvetleri bu iki kontrgerilla elemanını kurtarmak için Basra cezaevinin duvarlarını tanklarla yıkmışlardı. Bu saldırıyı protesto eden kitleye ateş açılması üzerine ölen ve yaralananlar olmuş, olaylar sırasında iki İngiliz zırhlı aracı ateşe verilmiş ve bazı İngiliz askerleri yaralanmıştı. Geleneksel “böl ve egemen ol” ilkesi uyarınca bir Şii-Sünni çatışması yaratma peşinde koşan Britanya emperyalistleri, son dönemde Güney Irak’ta İngiliz kuvvetlerine karşı artan saldırı ve protesto eylemlerinin arkasında İran’ın bulunduğunu da eklediler iddialarına.
Eylül 2005 sonunda yapılan IAEA toplantısında, ABD’nin ve onun kuyruğuna takılan AB ülkelerinin baskısı sonucunda 35 üye ülkeden 22’sinin oylarıyla, İran’ın durumunun BM “Güvenlik” Konseyi’nde ele alınmasının yolunu açan bir karara alındı.
2 Ekim 2005’de, İran Meclis Başkanı Gulam Ali Haddad Adil, Şam’da, kendisi de ABD ve İsrail’in saldırı tehdidiyle yüzyüze bulunan Suriye Meclis Başkanıyla yaptığı görüşme sırasında,
“Eğer İsrail aptalca bir adım atar ve Irak’ta yaptığı gibi bizim nükleer tesislerimize de saldırırsa, ona hiç unutmayacağı bir ders vereceğimize söz veririz” dedi.
G. W. Bush, 6 Ekim 2005’de, değişik ülkelerdeki seçimleri etkilemek için ABD-yanlısı güçlere para dağıtmak ve bu seçimleri manipüle etmekle ünlenen NED adlı sözde sivil toplum kuruluşunun toplantısında yaptığı “Teröre Karşı savaş” başlıklı konuşmasında şöyle dedi:
“Suriye ve İran gibi sponsor devletlerin teröristlerle işbirliği tarihi uzundur ve onların, terör kurbanlarından sabır bekleme hakları yoktur. ABD, her ikisi de cinayettten aynı ölçüde suçlu oldukları için, terör eylemlerini yapanlarla onları destekleyen ve koruyanlar arasında hiçbir ayrım yapmaz.”
Irak’taki kukla hükümette başbakanlık koltuğunu işgal eden İbrahim Caferi 6 Ekim 2005’de yaptığı açıklamada, İran’ın Irak’ın içişlerine müdahale ettiği yolundaki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gayet iyi olduğunu söyledi.
İsrail “Savunma” Bakanı Şaul Mofaz 9 Ekim 2005’de İsrail radyosunda yayınlanan konuşmasında, Lübnan eski başbakanı Refik Hariri’nin Şubat 2005’de bir suikast sonucunda öldürülmesiyle ilgili olarak BM’in yürüttüğü ve sonuçları 21 Ekim’de açıklanacak olan soruşturmanın Suriye’yi suçlu bulacağını ve arkasından ABD’nin Şam’a, Başkan Beşar Esat’ı devirmek amacıyla yeni yaptırımlar ve başka önlemler uygulayacağını söyledi.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın, 14 Ekim 2005’te ziyaret ettiği Moskova’da Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Devlet Başkanı V. Putin’le yaptığı görüşmelerde, diğer bazı konuların yanısıra Rusya’nın Suriye ve özellikle de İran’la ilişkileri ele alındı. Diplomatik kaynaklara göre, Rus yöneticileri ABD Dışişleri Bakanına, Rusya’nın Suriye ve İran’la işbirliğinin ve İran’ın Buşehr nükleer santralinin inşasına katkısının süreceğini bildirdiler. Öte yandan, Rusya ziyaretinden hemen önce yaptığı Kazakistan ve Tacikistan gezisi sırasında, Ocak 2006’da Özbekistan’dan çekilmesi gereken ABD askerlerinin bu ülkelerde konuşlanması yolundaki önerileri geri çevrilen Rice, buralarda da aradığını bulamamıştı. Bu da ABD’nin Orta Asya’daki varlığından rahatsız olan Rusya’nın (ve Çin’in) bu bölgedeki nüfuzunun giderek artmakta olduğunu gösterıyor.
15 Ekim 2005’de İran’ın Huzistan eyaletinin başkenti Ahvaz’da, bir alışveriş merkezinin yakınında bulunan çöp kutularına yerleştirilmiş bombaların patlaması sonucunda 6 kişi öldü, bir kısmı ağır olmak üzere 102 kişi yaralandı. İran yetkilileri, patlamalardan İngiliz ajanlarının sorumlu olduğunu ileri sürdüler.
İran’ın dinsel lideri Ayetullah Seyit Ali Hameney, 21 Ekim Cuma günü Tahran Üniversitesi kampüsünde yaptığı bir konuşmada İran’ın barışçı amaçlarla nükleer enerji elde etme hakkından asla vazgeçmeyeceğini ve hiçbir koşul altında ABD’nın kabadayılık ve kibiri karşısında boyun eğmeyeceğini söyledi.

İran’ın Nükleer Programı
ABD ve İsrail uzun süredir İran’ın kitle imha silahları ve “nükleer silah programı” konusunda yaygara yapıyorlar. Bu demagojik yaygaranın tonu, 2003 Martı’nda Irak’ın işgalinden sonra daha da yükseldi. Bu iki terörist devlet, ortaya hiçbir kanıt koymaksızın İran’ın, NPT’nın (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması) bütün ülkelere tanıdığı hakka dayanarak barışçı amaçlarla nükleer enerji üretme çalışmalarını hedef alıyor ve bu çalışmaların, gizli bir nükleer silahlanma çalışmasını kamufle eden bir örtü olduğunu ileri sürüyorlar. Özellikle 2003’ün ortalarından bu yana, başını Britanya, Fransa ve Almanya’nın çektiği ve İran’dan farklı olarak NPT’nı imzalamamış olan İsrail’in, Pakistan’ın, Hindistan’ın nükleer silahları konusunu asla ağzına almayan ve özellikle de NPT’nı göz göre göre çiğneyen ve devasa bir nükler silah stoğuna sahip bulunan ABD sözkonusu olduğunda süt dökmüş kediye dönen AB ülkeleri de bu uğursuz koroya katıldılar. Örneğin, AB’nin Dışişleri ve Güvenlik Bakanı Javier Solana, Ağustos 2003 sonunda Tahran’a yaptığı bir ziyarette İran’ı, NPT’nın ek protokollerini imzalaması konusunda uyardı ve onlara, bu protokolleri imzalamamalarının kendileri için kötü olacağını söyleyebildi.

İran, ileri sürülen kaygıları gidermek amacıyla Ekim 2003’de İran, Britanya, Fransa ve Almanya’yla bir anlaşmaya vardı ve nükleer programıyla ilgili olarak aldığı güven arttırıcı önlemler çerçevesinde tam saydamlık sağlamayı ve uranyum zenginleştirme çalışmalarını gönüllü olarak ve geçici bir süre için askıya almayı kabul etti. Böylelikle İran’ın nükleer tesisleri IAEA uzmanlarının olağan denetimlerinin yanısıra ani ve daha kapsamlı denetimlerine açık hale getirildi. Ama Kasım 2004’e gelindiğinde IAEA Genel Direktörü Muhammet Elbaradey, o güne kadar İran’da deklare edilmemiş herhangi bir nükleer malzeme ya da çalışma saptanmadığını söyledi. IAEA’nın bugüne kadar İran’ın nükleer tesislerinde yaptığı son derece detaylı araştırmaların ortaya nükleer silah programı savlarını doğrulayacak hiçbir veri koymamasına rağmen –Irak’ta ve başka yerlerde yaptıkları gibi- İran’ı peşin olarak suçlu ilan eden ve onun kendisinin suçsuz olduğunu kanıtlamasını isteyen ABD ve İsrail bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Dünya işçi sınıfı ve halklarının bu can düşmanlarının, elleri milyonlarca ve milyonlarca emekçinin kanıyla lekelenmiş bu savaş suçlularının, bu ikiyüzlü sahtekarların yaygaraları konusunda söylenecek çok şey var.
Her şeyden önce, İran’ın nükleer çalışmalarının 1957 gibi erken bir tarihte başladığını anımsamak gerekiyor. Washington ve Londra’nın uşağı olan Pehlevi kliği tarafından yönetilen İran bu tarihte, ABD ile ilk sivil nükleer işbirliği anlaşmasını imzalamıştı. Bu anlaşmanın imzalanmasını izleyen 20 yıl boyunca ABD İran’a, nükleer programını geliştirmesi için zenginleştirilmiş uranyum, plütonyum ve tekniksel destek sunmuş ve ilk deneysel reaktörü satmıştı. Şah Rıza Pehlevi’nin, nükleer silah üretmeyeceği yönünde hiçbir yükümlülük altına girmemesine ve nükleer silah edinme ihtirasının bilinmesine rağmen, 1970’lerde ABD Başkanı Gerald Ford İran’a, yakıtıyla birlikte sekiz nükleer santralin ve uranyum zenginleştirmede kullanılan lazerlerin satışını onaylamıştı. O dönemde İsrail’le ilişkileri iyi olan ve ABD’nin Körfez bölgesindeki çıkarlarını korumak için tepeden tırnağa silahlandırılan İran’ın nükleer programı üzerinde hiç de bugünkü gibi kıyametler kopartılmamış, Şah’ın, bugünkü İran yönetiminin imzalamış olduğu NPT’nı imzalamayı reddetmesi bile sorun yapılmamıştı.
ABD ve İsrail’in nükleer silah ya da kitle imha silahı tehdidi konusunda asla içtenlikli olmadıkları Washington’un; İran, Suriye, Mısır ve Ürdün’ün BM “Güvenlik” Konseyi’ne sunduğu karar tasarısına karşı aldığı tavırla bir kez daha ortaya çıktı. Tüm Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılmasını öngören Aralık 2003 tarihli bu karar tasarısı, ABD’nin veto tehdidi üzerine geri çekildi. Bunun nedeninin ABD’nin, Siyonist canavarın nükleer dişlerinin çekilmesini kabul etmeye hiçbir zaman yanaşmayacak olması olduğu açık. Bugün dünyada, 9’u nükleer silahlara sahip 30 ülkenin aktif nükleer programları bulunmasına rağmen Siyonistler ve ABD emperyalistleri, tüm dikkatlerini İran’ın sivil nükleer çalışması üzerinde yoğunlaştırmış bulunuyorlar. Herhangi bir yasa ya da hukuk tanımayan ve kendilerinin dünyanın efendisi sayan Amerikan neo-faşistleri, hangi devletin nükleer silah sahibi olması ya da hatta hangi devletin barışçı amaçlı nükleer çalışma yapması gerektiği konusunda tek yetkili makamın kendileri olduğunu düşünüyorlar.
ABD; 1990’lı yıllarda kendisinin desteği ya da göz yummasıyla nükleer silahlara sahip olan ve tüm dünyanın gözleri önünde bunları geliştirmeye devam eden Pakistan ve Hindistan’ın NPT’nı imzalamasını, nükleer tesislerini IAEA’nın denetimine açmasını talep etmemekte, Brezilya gibi başka bazı ülkelerin nükleer alanda sürdürdükleri çalışmaları dert etmemektedir. Tabii ABD, en gelişmiş savaş uçakları, tanklar, füzeler ve savaş gemilerini de kapsayan konvansiyonel silahlarla tepeden tırnağa donanmış olan ortağı ve şubesi İsrail’in 200 ila 500 dolayında olduğu tahmin edilen nükleer cephaneliğinin ve nükleer denizaltılarının varlığını dahi kabul etmemesini, NPT’nı imzalamamasını ve IAEA’nın denetimlerine tabi tutulmamasını da dert etmemektedir.
Dahası, ABD’nin son yıllardaki askeri harcamaları kendisinden sonra gelen 15 devletin –ya da AB’nin 25 ülkesi artı Rusya ile Çin’in- askeri harcamalarının toplamından daha fazladır. SIPRI’nün (=Stokholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü) rakamlarına göre, 2004 yılında ABD’nin askeri harcamaları, 1,035 milyar dolar (ya da 1 trilyon 35 milyar dolar) olan dünya askeri harcamalar toplamının yüzde 47’sine denk düşüyordu. Yani, sürekli olarak yenilediği ve büyüttüğü devasa bir konvansiyonel silah stokuna ek olarak 7,000’den fazla nükleer silaha sahip olmasına rağmen ABD, NPT’nın gereklerine uymamaktadır; o, NPT’nın, nükleer silahlara sahip olan devletlerin bu silahlarının sayısını zaman içinde azaltmalarını öngören maddesine uymadığı gibi, bu anlaşmaya aykırı olarak mini-nükleer bombalar ve yeraltındaki pekiştirilmiş silah silolarını hedef alan yeni nükleer silahlar geliştirmekte, uzayı silahlandırmakta ve kendi nükleer cephaneliğinin IAEA uzmanları tarafından denetlenmesine izin vermemektedir. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, dünyada atom bombasını ilk ve son kez kullanmış bir devlet olma “onuruna” sahip olan ABD, ‘önleyici vuruş’ faşist askeri doktrini uyarınca, kendisi için tehdit oluşturduğunu ya da oluşturabileceğini düşündüğü devletlere saldırma ‘hakkı’na sahip olduğunu savunmakta ve bunun, nükleer silahları olmayan ülkelere ve hatta “terörist gruplara” karşı karşı nükleer silahlarla saldırma ‘hakkı’nı kapsadığını ileri sürebilmektedir. Bunun için Amerikan haydutlarının sizi, kendileri açısından ‘potansiyel tehlike’ olarak görmeleri yeter. (2)
Öte yandan, ABD emperyalistleri, tıpkı Irak’a karşı giriştikleri korsanca saldırıdan önce yürüttükleri dezenformasyon kampanyasında olduğu gibi, genel olarak İran’ın askeri kapasitesini ve özel olarak da İran’ın nükleer çalışmalarının düzeyini ölçüsüzce ve histerik bir tarzda abartmakta, hiçbir kanıt olmadığı halde İran’ın barışçı amaçlı nükleer çalışmalarının ardında gizlice nükleer silah üretme çabasının yattığından kuşkulandıklarını söyleyip durmakta ve hatta bu ülkenin adeta nükleer silah yapma aşamasına geldiğini ileri sürmektedirler. ABD ve onların uzantılarının, Irak’a karşı giriştikleri korsanca saldırıdan önce de, Bağdat’ın çok miktarda kitle imha silahına sahip olduğu, hatta nükleer silah programı bulunduğu ve Saddam Hüseyin kliğinin bu ‘korkunç’ silahları dolayısıyla gerek komşuları, gerek Batı Avrupa ve gerekse ABD için ne büyük bir tehdit oluşturduğu yalanını tekelci medyanın yardımıyla aylar boyu yineleyip durmuşlardı. (3) Benzer bir süreç şimdi de yaşanıyor.

Kaldı ki, karşılarındaki güçlerin, -ABD, İsrail, Britanya vb.- binlerce ve binlerce nükleer başlığa ve çok daha güçlü hava, deniz ve kara kuvvetlerine sahip olduğu hesaba katıldığında, İran ya da Kuzey Kore gibi bir ülkenin bir kaç adet nükleer silaha sahip olması neyi değiştirebilirdi ki? Zaten ekonomik güçlüklerle ve ülke içindeki sorunlar ve hoşnutsuzluklarla boğuşmakta olan bu ülkelerin, son derece sınırlı güçleriyle ABD’ne ya da ortaklarına saldırabileceklerini ya da onlar için tehdit oluşturabileceklerini ileri sürebilmek demagojinin doruğu değilse nedir? Hangi ülke yöneticisi, ABD’nin konvansiyonel ve nükleer silahlarla yapacağı korkunç misillemeyi göze alarak bu ülkeye saldırmaya kalkışabilir? Hele, sürekli olarak sömürgeci ve emperyalist müdahale ve işgallerin hedefi olmuş olan bu ülkelerin başka ülkelere karşı saldırgan bir politika izlediklerini gösterecek tarihsel verilerin olmadığı, tam tersine ABD ve Batı Avrupa başta gelmek üzere sömürgeci/ emperyalist ülkelerin tüm tarihlerinin adeta geri ve bağımlı ülkelere saldırı, onları teslim alma ve onların zenginliklerini yağmalama tarihi olduğu gözönüne alındığında.

İran bütünüyle haklı olarak, uluslararası anlaşmalar ve NPT çerçevesinde barışçı amaçlarla nükleer enerji üretimine dönük çalışmalarını sürdürmektedir. Ve ABD ve AB’nin baskı, tehdit ve şantajlarına rağmen bu hakkından asla vazgeçmeyeceğini, kendisinden bunun istenmesinin bir “nükleer apartheid”dan başka bir şey olmadığını söylemektedir. O böyle davranmak suretiyle, ‘efendi’ ülkelerin ‘geri’ ülkelere göre ayrıcalıklı ya da George Orwell’in deyişiyle ‘daha eşit’ olmaları gerektiğini savunan ABD ve ortaklarının sömürgeci mantığını da reddetmekte ve tüm bağımlı ve nükleer-olmayan ülkelerin haklarını savunmaktadır. ABD ve İsrail’in baskısıyla İran’ı uluslararası anlaşmalarla sahip olduğu barışçı nükleer çalışma yürütme hakkından yoksun bırakmaya çalışan AB emperyalistlerine gelince onlar, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Britanya ve Fransa yöneticilerinin Hitler faşizmi karşısında oynadığı rolün benzerini oynuyorlar; yani asıl saldırgan güçlere –ABD ve İsrail- tavır almak yerine, kurban edilmek istenen ülke ya da ülkelerin üzerine gidiyor, saldırgan güçleri yatıştırmak için potansiyel kurbanları daha ve daha fazla taviz vermeye teşvik ediyor, hatta zorluyorlar. Ama, İkinci Dünya Savaşı öncesinde/ sırasında ve en son Irak’ta yaşananların da gösterdiği gibi bu yol, saldırganları daha fazla yüreklendirme ve küstahlaştırma yoludur. Bu yol, barışı muhafaza etme değil, savaşı yakınlaştırma yoludur. ABD-İsrail saldırganlarına karşı çıkmama, onların işini kolaylaştırma politikası, son çözümlemede Batı Avrupa emperyalistleri açısından da kendi bindiği dalı kesmek anlamına gelmektedir. Onlar, kendileriyle enerji ve ticaret alanında önemli ilişkileri bulunan İran’ı kurban etmeye çalışmak suretiyle, dünya ölçeğinde tam ve sınırsız egemenlik kurmak, AB emperyalistlerini de hizaya sokmak ve onları Washington’un diktasına uymaya zorlamak peşinde olan Yanki haydutlarının işini kolaylaştırmakta ve kendi emperyalist iddia ve ihtiraslarını rüzgara savurmaktadırlar.
Bu arada, NPT’nın hiç de adil bir nitelik taşımadığını, nükleer silahlara sahip “büyük” ülkelerin nükleer tekelini sürdürmeye ve bu silahlara sahip olmayan ülkelerin nükleer silahlardan yoksun tutulmalarına hizmet ettiğini belirtmem gerekir. Kuşkusuz, tutarlı demokrat ve enternasyonalistler asla nükleer silahların yaygınlaşmasından yana olamayacakları gibi bu silahların tümüyle yasaklanmasını savunurlar; ama onlar nükleer silahların yaygınlaşmasına karşı çıkmak adına ABD başta gelmek üzere bellibaşlı emperyalist devletlerin nükleer tekelini de hiçbir koşul altında onaylamazlar. Bir an için İran’ın gerçekten de nükleer silah edinmek için uğraştığı yolundaki ABD-İsrail savlarının doğru olduğunu varsayalım. Nükleer başlıklı füzeleriyle İran’ı bir kaç dakika içinde vurabilecek durumda olan ABD ve İsrail’in bu ülkeye nükleer silahların da kullanılabileceği bir saldırı yapmak üzere hazırlandıklarını açıkça dile getirdikleri, onu açıkça tehdit ettikleri ve ABD’nin; üsleri, kara, hava ve deniz kuvvetleriyle İran’ı kuşatmış olduğu bugünkü koşullarda, Tahran’ın IAEA’nın denetimlerine karşı çıkması da, NPT’nden çekilmesi de, kendi nükleer silahlarını yapmaya girişmesi de bütünüyle meşrudur. Saldırgan ülkelerin tepeden tırnağa silahlı olduğu, ancak saldırıya hedef olan/ olmakla tehdit edilen ülkelerin silahlanmamaları, hatta silahsızlanmaları gerektiği ancak faşist, ırkçı ve sömürgeci bir mantıkla ve “hukuk” anlayışıyla savunulabilir.

George W. Bush Öncesi
Aslında ABD’nin İran’a karşı saldırgan ve düşmanca tutumunun kökeni, neo-faşist Bush kliğinin 2001 yılında iktidarın dizginlerini eline geçirmesinin çok daha öncesine dayanıyor. 1953 yılında ABD ve Britanya’nın desteklediği gerici ve monarşist güçler, İran petrollerini ulusallaştıran Başbakan Musaddık’ı devirerek yerine, Şah Rıza Pehlevi’yi geçirmişlerdi. Bu tarihten Şubat 1979’da kadar, ABD emperyalizminin bu sadık uşakları tarafından yönetilen İran, Washington’un en önemli bölgesel dayanaklarından biri ve İsrail’in en önemli bağlaşığı oldu. 1979 “İslam devrimi” İran’ı ABD’nin yörüngesinden kopardı ve onun Ortadoğu üzerindeki hegemonya ve denetimine ağır bir darbe indirdi. 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD elçiliğinin basılması ve buradaki ABD diplomatik personelinin 444 gün boyunca rehin tutulması ise iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştiren ek bir faktör oldu. Bu yüzdendir ki, 1979’dan bu yana bütün ABD yönetimleri –Jimmy Carter (1977-81), Ronald Reagan (1981-89), George H. W. Bush (1989-93), Bill Clinton (1993-2001), George W. Bush (2001-2005)- İran’a karşı aynı saldırgan ve düşmanca hattı izlemişlerdir. (4) 22 Eylül 1980’de ardına ABD’nin yanısıra Rus sosyal-emperyalistlerinin ve Batı Avrupa emperyalistlerinin desteğini alan Saddam Hüseyin kliğinin İran’a saldırması, 25 Mayıs 1981’de ABD’nin teşvik ve desteğiyle; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katılımıyla Körfez İşbirliği Konseyi’nin oluşturulması ve ABD’nin bölgeye giderek daha büyük bir askeri yığınak yapması vb. hep aynı amacı taşıyordu: Özellikle “İslam devrimi”nin ilk yıllarında, kendi “İslami toplum” modelini bölge ülkelerine ihraç etme peşinde olan bu ülkeyi zayıflatma, etkisizleştirme, bölgedeki petrol kaynakları üzerindeki denetimini ve İsrail’in güvenliğini pekiştirme. ABD Başkanı Ronald Reagan 13 Ekim 1981’de yaptığı bir konuşmada,
“(Suudi Arabistan’ın) ikinci bir İran olmasına izin vermeyeceğiz” (Aktaran Jeff McMahan, Reagan and the World, Londra, Pluto, 1984, s. 8) diyordu. Bölgedeki gerici Arap devletlerinin hemen hemen hepsinin ABD ve İsrail’le açık/ gizli işbirliği içinde bulunması, “kendi” işçi sınıflarını ve halklarını vahşi bir biçimde ezen bu rejimlerin Filistin halkının 1920’lerden bu yana süregelen ulusal direnişine kayıtsızlıkları ya da ihanetleri ve Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarının önünde daha devrimci alternatiflerin bulunmaması, İran “İslam devrimi”ni kısmen ve bir süre için de olsa bir umut ışığı haline getirdi. Bu ise, 1980’li yıllarda ABD, İsrail ve Körfez bölgesindeki gerici Arap rejimlerini; tüm İslam ümmetini, kendilerini ezen Büyük Şeytan’a ve onun ortak ve kuklalarına karşı durmaya, onları devirmeye çağıran ve dahası Lübnan’da, Filistin’de ve yer yer Körfez bölgesindeki radikal İslami muhalefet hareketlerine belli bir destek sunan İran’a karşı bir cephe oluşturmaya itti.
Saddam Hüseyin kliği, İran-Irak savaşının 1988’de sona ermesinin üzerinden iki yıl geçmeden, 1991’de ABD’nin önderlik ettiği bir koalisyonun karşı-saldırısıyla Kuveyt’ten sökülüp atılmasıyla sonuçlanacak olan bir işgal macerasına atıldı. İran’ın tarafsız kaldığı bu savaşın ardından gelen ekonomik yaptırımlar, Kuzey ve Güney Irak’ta kurulan sözümona güvenli bölgeler ve Irak’ın belirli aralıklarla bombalanması ABD ve ortaklarının Mart 2003’te Irak’a karşı girişeceği savaşın önsözünü oluşturacaktı.
1993’de başlayan Bill Clinton’ın başkanlığı döneminde ABD, İran ve Irak’a karşı dual containment (=ikili kuşatma) adı verilen bir izolasyon ve karantinaya alma politikası izledi. Daha 1994 gibi erken bir tarihte, Clinton yönetimi Irak rejimini “kriminal” ve İran rejimini de “terörist” olarak nitelendiriyordu. Clinton’ın Ortadoğu işleri danışmanı Siyonist Martin Indyk tarafından 1994’de kamuoyuna açıklanan ikili kuşatma stratejisi, Körfezin, yani petrolün ve İsrail’in “güvenliği”nin yanısıra Filistin-İsrail “barış süreci”nin selameti açısından tehlike sayılan İran ve Irak’ın “askeri ihtirasları”nın denetim altına alınmasını hedefliyordu: Bu, Irak için 1991’de BM “Güvenlik” Konseyi kararıyla belirlenen ve özellikle emekçi halk için öldürücü sonuçlar veren/ verecek olan ambargo ve yaptırımların sürdürülmesi ve İran için –diğer emperyalist devletlerin de desteğini alması umulan- bir ekonomik izolasyon anlamına geliyordu. Arkasına ABD Kongresinin de desteğini alan Clinton yönetimi; İran’ın, borçlarının yeniden yapılandırılması, bu ülkeye kredi açılması ve silah satılması ve İran’ın nükleer programının sürdürülmesi için gereken teknolojinin sağlanması yolundaki isteklerinin ertelenmesi/ reddi için yoğun bir uluslararası kampanya yürüttü. Uzun sözün kısası, Tahran’ın bugünlerde yoğun ve histerik bir kampanyanın konusu olan nükleer programının engellenmesi, aslında Şah’ın devrilmesinden bu yana ABD’nin en temel hedeflerinden biri olmuştu. Bunun İsrail’in, Ortadoğu’da nükleer silah tekelini, kendi “güvenliği” açısından vazgeçilmez bir köşetaşı olarak görmesiyle sıkısıkıya ilintili olduğu tartışma götürmez. Bu haydut devletin 1981’de, o sırada İran’la savaşmakta olan Irak’ın Osirak nükleer santralini vurması, Siyonistlerin Ortadoğu’daki nükleer tekellerini ne pahasına olursa olsun sürdürme biçimindeki temel politikalarının gereğiydi. İsrail’in stratejik çıkarları, bölgedeki tüm devletlerin zayıf ve güçsüz düşürülmesini, başlarına Batı-yanlısı kukla rejimler geçirilmesini ve olanaklıysa eğer etnik, dinsel ve mezhepsel çizgilerde bölünmesini öngörüyordu. Bölgenin iki görece güçlü devletinin karşılıklı olarak birbirlerini tüketmesine yarayan İran-Irak savaşı olsun, Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgalinin ardından 1991 savaşıyla ağır bir biçimde cezalandırılması olsun bu amaca hizmet edecekti. Yapımına Alman şirketi Siemens’in başladığı ve İran-Irak savaşı sırasında önemli ölçüde zarar gören Buşehr nükleer santralının onarılması ve yapımına devam edilmesini, Siemens de içinde olmak üzere tüm Avrupa firmalarının –ABD ve İsrail’in baskısıyla- reddetmesi, ikili kuşatma politikasının somut ve tipik bir uygulamasıydı. ABD, 6 Mayıs 1995’de Amerikan şirketlerinin İran’la her türlü mali, ticari ve ekonomik ilişkisini de yasakladı. Dahası ABD, 1996’da çıkardığı ILSA (=İran-Libya Yaptırımlar Yasası) yardımıyla İran’la ticari ve ekonomik ilişkilere giren diğer devlet ve şirketleri cezalandırmaya da girişti ve İran’ın Rusya ve Çin’den nükleer reaktör satın almasını da, uluslararası hukuka ve NPT’na ters düşme pahasına önlemeye çalıştı.
Ancak, özellikle 1991’den sonra Körfez bölgesinde ABD’nin kalıcı hale getirilen ve daha da güçlendirilen askeri varlığının gölgesi altında sürdürülen ikili kuşatma politikası, esas olarak amaçlarına ulaşamadı: Bu politika, altyapısını mahvettiği, ekonomi gelişmesini durdurduğu ve halkına çok büyük acılar çektirdiği Irak yönetimini devirmeyi başaramadığı gibi, İran’ın nükleer programını sürdürme çabalarını ve Tahran’ın, ABD’nin izolasyon politikalarına rağmen ekonomik ilişkilerini çeşitlendirmesini önleyemedi. Başını Suudi Arabistan’ın çektiği Körfez İşbirliği Konseyi üyeleri bile, özellikle 1990’ların ikinci yarısından itibaren ihtiyatlı bir biçimde de olsa İran’la ilişkilerini geliştirmeye yöneldiler.
Devlet başkanlığı seçimlerini “reformist” burjuvazinin temsilcisi Muhammet Hatemi’nin kazandığı 1997 sonrasında, ABD’nin İran’a karşı güttüğü saldırgan politikada kısmi bir yumuşama görüldü. Bu dönemde ABD, İran’a karşı, bu ülkedeki “ılımlı” güçlerin konumunu güçlendirmeyi amaçlayan daha esnek bir çizgi izlemeye yöneldi. Kötü ünlü stratejist Zbigniev Brzezinski, 1997’de yayımlanan “A Geostrategy for Eurasia” (=Bir Avrasya Jeostratejisi) adlı yazısında şöyle diyecekti:
“Dahası, ABD-İran düşmanlığını sürdürmek bizim çıkarımıza değildir… Güçlü, hatta dinsel motivasyonlu –fakat bağnaz Batı-karşıtı olmayan- bir İran’ın varlığı bile ABD’nin çıkarınadır.” Kaleyi içten fethetmeyi öngören bu politika bağlamında İran’la dolaylı görüşmelere girmesinin yanısıra ABD, Rus firmalarının İran’a balistik füze teknolojisi satmalarına yaptığı itirazları da yumuşattı. Ocak 2000’de ise, 1979’dan beri bu ülkeye uyguladığı ambargoyu kaldıran ABD, İran ürünlerinin kendi pazarına girmesine izin verdi. Irak topraklarının ABD ve Britanya savaş uçakları tarafından korsanca bir tarzda bombalanmasına ve özellikle de uygulanan acımasız ambargoya bağlı olarak bu ülkede –BM rakamlarına göre- en az bir milyon kişinin ölümünden sorumlu olan Başkan Clinton işte tam da bu dönemde şer ekseninin İran’a karşı düşmanca bir politika güttüğünü şöyle itiraf edecekti:
“İran’ın olağanüstü jeopolitik önemi nedeniyle, zaman içinde çeşitli Batı ülkeleri tarafından ciddi biçimde istismar edildiğini kabul etmemiz gerekiyor. Şunu söyleyebilmemiz önemli: ‘Bakın, benim ülkemin ya da benim kültürümün ya da bugün bizimle müttefik olanların 50-60 ya da 100-150 yıl önce size yaptıklarına kızmakta haklısınız.’ ” (Aktaran Yasemin Çongar, Milliyet, 21 Şubat 2000)
Kuşkusuz bütün bunlar ABD ile İsrail arasındaki bağların gevşemesi anlamına gelmiyordu. 31 Ekim 1998’de, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Bill Clinton arasında, Siyonist devletin hedef olduğu ileri sürülen bölgesel füze ve kitle imha silahları tehditlerine karşı güvenliğinin arttırılması için bir Mutabakat Memorandumu imzalandı. Bu memorandumla ABD, İsrail’in “savunma ve caydırma yeteneğini” arttırma yükümlülüğü altına giriyordu. Burada, 1996’dan itibaren ABD emperyalizminin teşvik ve desteğiyle Türkiye ile İsrail (ve Ürdün) arasında bir kez daha gelişmeye başlayan sıkı askeri ve ekonomik ilişkilerin Suriye ve Irak’ın yanısıra İran’ı da hedef aldığına da işaret etmek gerekir. Ancak, 1999’dan itibaren Türkiye-Suriye ilişkilerindeki gerilimin kısmen azalması, Türk gericilerinin Irak ve İran’a karşı tutumlarında bir yumuşama anlamına gelmedi. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ise onlar, bazı rezervlerine rağmen sinsi ve ikiyüzlü bir biçimde Afganistan, Irak, Suriye ve İran’ı hedef alan ABD-Britanya-İsrail blokunun yanında yer almaya devam ettiler.
1998’den itibaren uluslararası ortamın daha da gerginleşmesi ve emperyalistlerarası çelişmelerin daha da keskinleşmesine bağlı olarak, Clinton yönetimi daha gerici ve saldırgan bir politika izlemeye başlamıştı bile. ABD ve Britanya savaş uçakları Aralık 1998’de Irak hedeflerine, Mart 1999’da ise ABD’nin başını çektiği NATO kuvvetleri Yugoslavya’ya karşı yoğun bir bombardıman gerçekleştirmişlerdi. Her iki saldırı eyleminde de saldırgan devletler BM örtüsünü kullanmaya ya da uluslararası burjuva hukukunun arkasına saklanmaya gerek duymamışlardı. ABD, kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle Irak’ı adeta sistemli bir biçimde bombalar ve diğer bazı ülkeleri tehdit ederken ABD Kongresi 20 Mart 1999’da Yıldız Savaşları olarak da anılan SDI (=Stratejik Savunma İnisiyatifi) projesini yaşama geçirmeyi kabul etmek suretiyle yürütülmekte olan nükleer silahsızlanma çalışmalarına ağır bir darbe indirdi; ABD Senatosu ise Ekim 1999’da diğer nükleer silah sahibi devletlerin nükleer silahlanmalarını kısıtlamak ve denetim altına almak amacıyla hazırlanan Nükleer Silah Deneme Yasağı Anlaşması'nı onamayı reddetti.
Öte yandan, 1990’ların ikinci yarısı Rusya’yı adeta bir yarı-sömürge konumuna düşüren Yeltsin kliğiniin ABD yanlısı teslimiyetçi politikalarının gözden düştüğü ve onu yeniden güçlü ve bağımsız bir emperyalist devlet haline getirmek ve “Yakın Çevre” adı verilen eski SSCB toprakları üzerinde Rusya’nın nüfuzunu arttırmayı/ yeniden kurmayı hedefleyen büyük burjuva fraksiyonunun güç kazandığı bir dönem oldu. Bu fraksiyonun temsilcisi olan Vladimir Putin Ağustos 1999’da başbakanlık, 26 Mart 2000’de yapılan seçimlerden sonra da devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Bu yıllarda, Kafkasya ve Hazar Bölgesi enerji kaynaklarının denetimi konusunda Rusya ile ABD arasında giderek artan bir çekişmeye tanık oluyoruz. Örneğin, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Stuart E. Eizenstat Kasım 1999’da ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada, “Orta Asya ile Kafkaslar’ın Rusya’nın egemenliğine bırakılmaması” ve “Avrasya’nın enerji yollarının ABD ile diğer Batılı ülkelere kapatılmasının önlenmesi” gerektiğini söylüyordu. (Bak. Milliyet, 22 Kasım 1999) ABD ile Britanya’nın denetiminde bir Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan ekseninin inşasına başlanmasının ve Rusya ve İran üzerinden geçen petrol boru hatlarına alternatif olarak –çok daha uzun ve pahalı olan- Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattının öne çıkarılmasının gerekçeleri de bundan başkası değildi.
Hızlı ekonomik büyümesine bağlı olarak kapitalist-emperyalist hiyerarşideki yeri yükselen Çin ile ABD’nin boyunduruğundan kurtulan Rusya’nın kendi aralarındaki güvensizlik ve rekabete rağmen, özellikle Afganistan’ın işgalinden sonra Orta Asya’ya yerleşen ABD’nin atağını durdurmak ve püskürtmek için işbirliği yapmaya yönelmeleri hiç de şaşırtıcı değildi. Daha Yeltsin döneminde Çin ile Rusya arasındaki ikili ilişkilerin gelişmeye başlaması ve bu iki devin yanısıra, Tacikistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ın da katılımıyla kurulan -ve daha sonra İran, Pakistan, Hindistan ve Moğolistan’ın gözlemci üye sıfatıyla katılacağı- SCO’nün bölgesel bir güç olmaya yüz tutması, tahmin edilebileceği gibi Avrasya’da kendilerine rakip olabilecek bir devletin ya da devletler blokunun varlığına katlanamayacaklarını çok önceden ilan etmiş bulunan ABD emperyalistlerini telaşlandıracaktı.
ABD’nin –İsrail’in de basıncıyla- giderek daha saldırgan bir politikaya yönelmesini hızlandıran nedenler arasında; 1997 yılında yapılan seçimleri kazanarak devlet başkanlığı koltuğuna oturan Muhammet Hatemi ve ekibinin İran’ın genel siyasal yönelimi konusunda herhangi bir önemli değişiklik yapmaması/ yapamaması; Hizbullah’ın uzun yıllar süren inatçı bir direnişten sonra Siyonistleri Güney Lübnan’dan kovmayı başarması (Mayıs 2000) ve 28 Eylül 2000’de İkinci Filistin İntifadasının başlamasıyla, Clinton kliğinin desteklediği Filistin-İsrail sözde barış sürecinin bitmesi de bulunuyordu.
Dolayısıyla, Bill Clinton’ın başkanlığının özellikle ikinci döneminde, ABD’nin daha saldırgan bir politika izlemesinden yana olan ve yeni-muhafazakar olarak adlandırılan neo-faşist kanadın sesini giderek yükseltmeye başlaması, nesnelerin doğası gereğiydi. Örneğin, 1997’de PNAC (= Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adlı ‘düşünce üretim kuruluşunu oluşturan ve George W. Bush döneminde iktidarın kilit noktalarına gelen neo-faşistler, Eylül 2000’de “Rebuilding America’s Defenses” (=Amerika’nın Savunmasını Yeniden İnşa Etme) adlı raporu hazırladılar. Neo-faşistlerin manifestosu sayılan bu belgede şöyle deniyordu:
“Amerika’nın küresel liderliği ve onun, halihazırdaki büyük-devlet barışının garantörü rolü; Amerikan anayurdunun güvenliğine, Avrupa’da, Ortadoğu’da ve onun çevresindeki enerji kaynağı bölgede ve Doğu Asya’da bizim yararımıza olan güç dengesinin sürdürülmesine ve ulus-devletlerden oluşan uluslararası sistemin; teröristler, örgütlü suç ve diğer ‘devlet-dışı aktörler’ karşısında istikrarının muhafazasına bağlıdır.
“ABD’nin, serseri devletlerin balistik füze, nükleer başlık ve diğer kitle imha silahlarından oluşan küçük ve ucuz cephanelikleri karşısında savunmasız duruma düşmesi durumunda halihazırdaki Amerikan barışı kısa ömürlü olacaktır. Kuzey Kore, İran, Irak ve benzer devletlerin Amerika’nın liderliğini zayıflatmasına, Amerika’nın bağlaşıklarını korkutmasına ya da Amerikan anayurdunun kendisini tehdit etmesine izin veremeyiz. Korkunç bir maliyet ve yüzyıllık bir çaba karşılığında elde edilmiş bulunan Amerikan barışının nimetleri, böylesine baştansavma bir tarzda israf edilmemelidir.”
G. W. Bush kliğinin izlemekte olduğu strateji ve politikaların belirlenmesinde son derece önemli bir rol oynayan ve yeni-muhafazakarlar ve onlarla içiçe olan Siyonist lobiler uzun yıllardır, ABD’nin Ortadoğu haritasını kendi ekonomik ve siyasal çıkarları ve İsrail’in “güvenlik” gereksinimleri uyarınca yeniden düzenlemesini ve bu arada Irak, İran, Suriye gibi ülkelerde rejim değişikliği sağlamasını savunuyorlardı. Örneğin, 2000’de Bill Clinton’ın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, İran’la iş yapmak isteyen ABD tekelleri tarafından, bu ülkeyle ilişkilerin normalleştirilmesi için sıkıştırıldığında, ABD’ndeki en büyük Siyonist lobi olan AIPAC, bütün üyelerine Kongre liderlerine aşağıdaki mektup ya da e-posta mesajını gönderme direktifini vermişti:

“Temsilciler ve Senatörler:
“Size bu mektubu, uluslararası teröre sunduğu desteği, barış sürecine muhalefetini ve kitle imha silahları edinme çabasını durdurmadan İran’a daha fazla tek yanlı jestler yapılmasına karşı olduğumu duyurmak için yazıyorum.” (AIPAC, 2000)
Kasım 2000’de yapılan başkanlık seçimlerini G. W. Bush ve ekibinin kazanmasının ve özellikle de 11 Eylül 2001 olaylarının ardından ABD emperyalizmi yeniden, PNAC ve AIPAC’ın önerdiği daha saldırgan politikalara geri dönecekti. Bunun işaretlerinden biri de; 2001’de aralarında neo-faşist AEI’nden (=Amerikan Girişim Enstitüsü) Michael Ledeen’in, kötü ünlü ve güçlü Siyonist lobi kuruluşu AIPAC’tan Morris Amitay’in ve içinde CIA’ın eski direktörlerinden James Woolsey’nin de yer aldığı ve vitrinine faşist Şah Rıza Pehlevi’nin ABD’nde sürgünde yaşayan oğlu Rıza Pehlevi’yi yerleştirmiş bulunan CDI’nun (=İran’da Demokrasi Koalisyonu) kurulmasıydı.
Bush kliğinin iktidara gelmesi, ABD emperyalizminin Irak ve İran’a karşı sürdürdüğü dezenformasyon ve histeri kampanyasının dozunun yükseltilmesine ve savaş hazırlıklarının arttırılmasına yol açacaktı. ABD devlet başkanlığına seçilmesinden sonra 29 Ocak 2002’de yaptığı ilk “Birliğin Durumu” konuşmasında G. W. Bush, terörü desteklediklerini ileri sürdüğü Kuzey Kore, İran ve Irak’ı ve onların bağlaşıklarını “şer ekseni” olarak niteleyecekti.

İsrail’in Rolü
Anti-Siyonist Yahudi yazar ve aktivist Uri Avneri’nin, ABD’nin düşmanlarına saldırmaya hazır bir “Rottweiler köpeği”ne benzettiği İsrail’in, İran’a karşı sürdürülen kampanyada çok özel bir rol oynadığı tartışma götürmez. Aslında ABD ve İsrail, İran’ı yıllar öncesinden, Şah Rıza Pehlevi’yi deviren 1979 İran “İslam devrimi”nden itibaren hedef almışlardı. Bu iki ülke stratejik çıkarları uyarınca, Saddam kliğinin 22 Eylül 1980’de İran’a saldırmasını teşvik etmiş ve sekiz yıl süren bu savaşta, daha çok ve esas olarak Irak’a olmak üzere her iki tarafa da yardım ederek İran ile Irak’ın birbirlerini zayıf düşürmelerini ve tüketmelerini sağlamışlardı. Yukarda daha detaylı bir biçimde ele aldığım gibi ABD emperyalizminin İran ve Irak’a karşı yürüttüğü kuşatma, teslim alma ve çökertme politikası, asla G. W. Bush kliğinin iktidara gelmesiyle başlamadı. 1990’lerin başlarında İsrail, böyle bir savaşı tasarlamaya başlamıştı bile. İsrail Şahak, 1993’de yayımlanan Open Secrets: Israeli Nuclear and Foreign Policies (=Açık Sırlar: İsrail’in Nükleer ve Dış Politikaları) adlı kitabında,
“1992 ilkbaharından bu yana İsrail’de kamuoyu, bir İran savaşı olasılığı, İran’ın topyekun askeri ve siyasal yenilgisiyle sonuçlanmasını sağlamak amacıyla yapılacak bir savaş olasılığı için hazırlanmaktadır” diyordu. George H. W. Bush’un ve öncellerinin Irak ve İran-karşıtı politikasını devralan Bill Clinton’ın devlet başkanı olduğu 1993’den itibaren ABD, bu iki ülkeye karşı “dual containment” (ikili kuşatma) adı verilen ve İsrail’in çıkarlarını da gözeten bir politika izlemeye başladı. Bu politika, 11 Eylül olaylarından sonra açık tehdit, destabilizasyon çabaları ve aktif savaş hazırlığı halini aldı ve Irak savaşına hazırlık döneminde ve özellikle de onu izleyen dönemde histerik bir İran düşmanlığına dönüştü.
Örneğin, ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinden kısa bir süre sonra, 4 Ocak 2002’de The Jerusalem Post‘ta yayımlanan bir yazısında, İsrail eski başbakanı Binyamin Netanyahu şöyle diyordu:
“Amerikan gücünün Afganistan’da Taliban rejimini devirmesi üzerine El Kaide şebekesi çöktü. Şimdi ABD diğer terör rejimlerine –İran, Irak, Arafat diktatörlüğü, Suriye ve diğer bazıları- karşı da aynı biçimde harekete geçmelidir.”
Gene ABD’nin Irak’i işgalinden bir yıldan fazla bir süre önce, yani 5 Şubat 2002’de Londra’da yayımlanan The Times, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un “İran’ın dünya terörünün merkezi” olduğunu ve “Irak’taki çatışma sona erer ermez onun, (yani Şaron’un- G. A.) İran’ın ‘işi bitirilmesi gerekenler’ listesinin başına konması için çaba harcayacağını… Onun, İran’ın ‘dünyadaki bütün terörün ardındaki güç’ olduğunu ve İsrail için doğrudan bir tehdit oluşturduğunu” belirttiğini yazdı.
3 Temmuz 2003’da Nucleonics Week adlı bir dergide yayımlanan bir habere göre, İsrail Dışişleri Bakanlığının bazı üst düzey görevlileri, Haziran ayında başka ülkelerdeki bazı meslekdaşlarına, İran’ın Natanz gaz santrfüj tesisini tamamlaması ve uranyum zenginleştirme çalışmalarına başlaması halinde bu tesisi yoketmek için bir askeri saldırı düzenleyeceğini aktardılar.
Knesset Savunma Planlaması ve Politikası Altkomitesi Başkanı Ephraim Sneh imzasıyla yayımlanan 23 Eylül 2003 tarihli ve Iran after the Iraq War (=Irak Savaşı Sonrasında İran) başlıklı raporda şunlar söylenmişti:

*Bugün İran, bir Yahudi devleti olarak İsrail’in varlığı açısından en büyük tehlikeyi oluşturmakta ve aynı zamanda İsrail-Arap barış sürecini tehdit etmektedir.
*İran, nükleer bomba yapmak için çok ciddi bir çaba harcamakta ve bunda Ruslar çok önemli bir rol oynamaktadırlar...
*Tahran, çoğu kez İsrail’e dönük terörist saldırıların arkasındaki mali kaynak olarak öne çıkmaktadır...
*İran Devrim Muhafızları Hizbullah’la elele Güney Lübnan’a, Kuzey İsrail’in tümünü hedef haline getiren 10,000 Katyuşa roketi ve yüzlerce uzun menzilli roket yerleştirmişlerdir.
Kasım 2003’de İsrail “Savunma” Bakanı Şaul Mofaz, İsrail silahlı kuvvetleri komutanları huzurunda yaptığı bir konuşmada şunları söyledi:
“İran’ın nükleer çabaları, İsrail’in gelecekteki varoluşu bakımından en büyük tehlikeyi oluşturmaktadır... Biz, -Tahran'daki- aşırı rejimin bu türden silahlar edinme şansını geciktirmek ya da önlemek için ABD’nin rehberliği altında elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.” Bu sözlerin söylenmesinden bir kaç gün sonra Washington’u ziyaret eden ve bu arada Dışişleri Bakanı Colin Powell, Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney’le görüşen Mofaz, yaptığı basın toplantısında, İran’ın nükleer programının bir yıl içinde dönüşü olmayan noktayı geçeceğini söyledikten sonra ABD’ni, İran’in nükleer silah edinmesini önlemek için yoğun çaba harcamaya çağırdı.
İsrail-yanlısı bir site, 2004 yılında Başbakan Şaron’a –“Danyal Projesi: İsrail’in Stratejik Geleceği”- başlıklı bir İran savaşı planı sunulduğunu yazdı. Aaron Klein’ın aktardığına göre, bu planın, eski Knesset üyesi/ İsrail hava kuvvetleri planlama şefi olan yazarlarından biri, İsrail’in girişeceği önleyici saldırının “saklı olanları da içinde olmak üzere İran’ın bilinen tüm nükleer tesislerinin ve yeraltı tünellerinin vurulmasını, bilim adamlarının öldürülmesi gibi örtülü eylemleri ve diğer gereken şeyleri” içerdiğini söylüyordu. (Aaron Klein, WorldNetDaily.com, 4 Mayıs 2005)
İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesi, 21 Eylül 2004 tarihli sayısında ABD’nin İsrail’e 500 adet lazer/ uydu güdümlü bunker delici bomba satmayı planladığını duyurdu. Gazeteye göre bu bombalar, İsrail’in İran’ın yeraltındaki pekiştirilmiş nükleer tesislerine karşı kullanılacaktı.
İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom 23 Eylül 2004’de BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, “Uluslararası toplum artık –Londra’ya, Paris’e, Berlin’e ve Güney Rusya’ya ulaşabilen füzeleriyle- İran’ın sadece İsrail’in değil, tüm dünyanın güvenlik ve istikrarı açısından bir tehlike oluşturduğunu kavrıyor.
“Gerçekten de İran, dünyanın bir numaralı terör, nefret ve istikrarsızlık ihracatçısı sıfatıyla Saddam Hüseyin’in yerini almış bulunuyor” diyordu. Bu tarihten bir ay sonra ise gene İsrail Başbakanı Şaron, “İran; kendini nükleer silahlarla ve balistik taşıma araçlarıyla donatmak için elinden gelen herşeyi yapıyor ve Suriye ve Lübnan’da devasa bir terörizm ağı oluşturuyor” diyecekti.
Kasım 2004’de Brüksel’de NATO-İsrail protokolü imzalandı. Bu protokol uyarınca, İsrail ile, içlerinde Mısır, Ürdün, Cezayir, Fas ve Moritanya’nın da bulunduğu Arap ülkelerinin ortak askeri tatbikat ve “anti-terör manevraları” yapmaları kararlaştırıldı.

Şubat 2005’de Başbakan Şaron, İsrail Genelkurmay Başkanı Moşe Yaalon’u görevden aldı ve yerine İsrail hava kuvvetlerinde general olan Dan Halutz’u atadı. Gözlemciler, İsrail’in tarihinde ilk kez bir havacı generalin bu göreve getirilmesinin, İran’a karşı yapılacak hava saldırısının koordinasyonu için gerekli görüldüğünü düşünüyorlar. Halutz, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralinin bombalanmasında görev alan subaylardan biriydi.

Şubat 2005’de ABD “Savunma” Bakanlığı yetkilileri gazetecilere yaptıkları açıklamada, İsrail’in son 1.5 yıldır kendilerini - gelinen noktada 6 ay içinde nükleer silah üretimine başlayabileceğini söyledikleri- İran’ın nükleer programı konusunda bir şeyler yapılması için sıkıştırdığını söylediler.
21 Şubat 2005’de İsrail Hava Kuvvetleri komutanı General Eliezer Şekedi gazetecilere yaptığı açıklamada İsrail’in, “nükleer aktivitesi gözönüne alındığında” İran’a karşı bir hava saldırısında bulunmaya hazır olması gerektiğini söyledi.
Mart 2005 sonunda İsrail basınına sızan haberler, Başbakan Şaron’un, “diplomasinin İran’ın nükleer programını durdurmayı başaramaması halinde” (The Hindu, 28 Mart 2005), İran’ın Natanz uranyum zenginleştirme tesisine yapılacak bir İsrail saldırısı için “ön onay” verdiğini ortaya koydu.
Haziran 2005 sonlarında, “Saat ilerliyor ve zaman bizden yana değil” diyen İsrail’in ABD Elçisi Daniel Ayalon, İran’ın nükleer silah yapmaktan alıkonması gerektiğini söyledi. Aynı günlerde, İsrail Başbakanı Şaron’un ABD Başkanı G. W. Bush’a İran’ın nükleer tesislerinin fotoğraflarını verdiği ileri sürüldü.
Agence France Press, 9 Ağustos 2005’de geçtiği bir haberde İsrail’in, ABD ve AB’ni, İran’ın nükleer programına karşı sıfır tolerans politikası izlemeye çağırdığını yazdı. İsrail’in bu çağrısı, İran’ın, üç AB ülkesi (Britanya, Fransa ve Almanya) ile yaptığı görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine, daha önce gönüllü olarak askıya aldığı –barışçı nükleer enerji amaçlı- uranyum dönüştürme çalışmalarına yeniden başlayacağını açıklamasının ardından gelmişti. Başbakan Şaron’un öndegelen yardımcılarından biri, adının belirtilmemesi kaydıyla AFP’e yaptığı açıklamada, İran’ın, ABD’nin ve Avrupalıların “belkemiksiz”liklerinden cesaret aldığını ileri sürdükten sonra,
“Uluslararası toplumun, İran’ın nükleer silah edinmesinin önlenmesi için en üst düzeyde kararlılık sergilemesinin tam zamanıdır” diyordu.
İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, 20 Eylül 2005’de BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Küresel güvenliğin –ve bugün Ortadoğu’da diyalog ve barış doğrultusundaki momentumun- önündeki en büyük engel İran ve onun nükleer ihtirasıdır” dedi.
30 Eylül 2005’de Washington Times’da yayımlanan bir habere göre, o günlerde ABD’ni ziyaret eden Knesset heyetinde yer alan üç İsrailli kıdemli milletvekili, ABD ve bağlaşıklarının gerekirse zor kullanarak, bir kaç yıl içinde nükleer silah yapabileceğini ileri sürdükleri İran’ın nükleer programının durdurulması çağrısı yaptılar. Yaptırım ve izolasyon gibi önlemlerin İran’ı yolundan caydıramayacağını ileri süren Ulusal Birlik Partisi’nden Arieh Eldad, Likud Partisinden Knesset Dışişleri ve Savunma Komitesi başkanı Yuval Steinitz ve Şinui Partisinden Yosef Lapid gerekirse İsrail’in tek yanlı bir eyleme girişebileceği uyarısında bulundular.
İsrail’in ABD Elçisi Daniel Ayalon 11 Ekim 2005’de yaptığı bir konuşmada Suriye’nin 10 ila 11 terör grubuna yataklık yaptığını ileri sürdükten sonra, Filistin Otoritesini, kendi denetimi altındaki bölgede bulunan terör gruplarını dağıtmak için kapsamlı bir program benimsemeye çağırdı.

Neden İran?
İran’ın neden hedef alındığı sorusuna ABD-İsrail ikilisi, bir süredir onların kuyruğunda sürüklenen AB emperyalistleri ve bu uğursuz koronun paralı/ parasız uşakları şu yanıtı vermektedirler :
1- İran, nükleer silahlar da içinde olmak üzere kitle imha silahları edinmekte ve dolayısıyla İsrail ve diğer komşuları için bir tehdit oluşturmaktadır.
2- İran, geçmişten bu yana Lübnan Hizbullahını desteklemektedir ve Filistin’de, HAMAS ve İslami Cihat gibi örgütleri desteklemek suretiyle Filistin-İsrail “barış süreci”ni sabote etmekte, İsrail’in “güvenliğini” tehlikeye sokmaktadır.
3- İran, Afganistan’da ve başka yerlerde El-Kaide’yi ve Irak direnişini desteklemekte ve Irak’taki ABD kuvvetlerine karşı dolaylı bir savaş yürütmekte, yani onların deyişiyle “terörizmin” arkasında yeralmaktadır.

Bu savları sırasıyla ele alalım.

1- Yukarda göstermiş olduğum ve IAEA’nın da kabul etmiş olduğu gibi, İran’ın bir nükleer silah programı olduğunu gösteren hiçbir veri yoktur. Ayrıca, 1980-88 İran-Irak savaşında kara silahlarının yarısından fazlasını yitirmiş, 1987-88 tanker savaşı döneminde savaş gemilerinin önemli bir bölümü ABD tarafından batırılmış ve uzun yıllar süren savaş, iç gerginlikler ve tabi tutulduğu kısmi ekonomik izolasyon nedeniyle ekonomisi ağır bir darbe yemiş olan İran’ın askeri harcamalarının bugün bile sadece İsrail’inkinden değil, örneğin Suudi Arabistan ya da Türkiye’ninkinden de çok az olduğu, İran’ın, 1979 “İslam devrimi”nden bu yana hiçbir ülkeye saldırmadığı biliniyor. (5) Bu ülkeyi açıkça tehdit eden ABD ve İsrail ise dünyanın en saldırgan ve militarist egemen sınıflarının ve kliklerinin yönetimi altında bulunuyor. Bu arada, İran’ın, ABD ve İsrail’le ilişkilerinin fazlasıyla iyi olduğu monarko-faşist diktatörlük döneminde (1953-79) ordusunu en modern silahlarla donatmasına, bu ülkelerin hiçbir itirazları olmadığını, hatta bunu bütün güçleriyle desteklediklerini anımsamak gerekir. Kaldı ki, ABD ve İsrail’in saldırı tehdidi altında bulunan bir ülkenin nükleer silah edinmeye çalışmasını kınamak ya da bunu hatalı görmek, ikiyüzlülüğün doruğu olurdu.

2- İran’ın, İsrail’in 1978-2000 yılları arasında 22 yıl süren işgali boyunca Güney Lübnan’daki direnişini desteklemiş olduğu doğrudur ; halihazırda da İran, Filistin’deki direniş örgütlerinin bir bölümünü, en azından siyasal olarak desteklemektedir. Ama, İsrail’in Lübnan ve Filistin halklarının topraklarını işgal ve gasbetmesine ve bu halklara karşı uyguladığı devlet terörizmine karşı İran’ın, bu halkları ve onların direniş örgütlerini desteklemesinde gayrımeşru ya da yanlış olan hiçbir yan yoktur.

3- İran’ın El-Kaide’yi ya da Irak direnişini desteklediği yolundaki savları kanıtlayacak herhangi bir veri bulunmamaktadır. Burada İran’ın, Afganistan’daki Sünni köktendinci Taliban yönetimi ve dolayısıyla onun yakın bağlaşığı El-Kaide ile ilişkilerinin iyi olmadığını anımsatmakta yarar var. Dahası İran’ın, ABD saldırganlarını –boş yere- yatıştırmak amacıyla, Yanki haydutlarının Afganistan’ı işgalinden sonra İran’a sığınan bazı Taliban ve El-Kaide elemanlarını yakaladığı ve onları ABD’nin bölgedeki uşaklarına teslim ettiği biliniyor. İran’ın Irak direnişini desteklediği savları da –büyük olasılıkla ve ne yazık ki- doğru değil. ABD, İran egemen sınıflarının en büyük düşmanlarından biri olan Saddam Hüseyin kliğini devirmek ve onun baskı aygıtını dağıtmak suretiyle, bu ülkede, İran’la güçlü dinsel ve kültürel bağları olan Şii burjuvazisinin ve onun hükümette yer alan İslami Dava Partisi, SCIRI (=Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi) gibi partilerinin, yani dolaylı olarak Tahran’ın stratejik konumunu güçlendirmiş oldu.
ABD ve İsrail’in İran’ı komşuları ve hatta dünya için bir tehdit olarak göstermeye çalışmaları, aslında suçluların kendi kötü niyet ve eylemlerini kurbanlarına yüklemelerini anımsatıyor. Dünyanın en zengin ülkesi ABD’nin tam ve çok yönlü desteğini arkasına almış olan İsrail; Filistin halkının yerinden yurdundan edilmesi ve binlerce yıldır oturduğu topraklardan sürülmesiyle kurulmuş, askeri zorbalık ve kışkırttığı yeni savaşlar yoluyla Filistinli’lerden ve Arap komşularından daha fazla ve daha fazla toprak gasbetmiş, yayılmacılığı ve askeri saldırganlığı bir felsefe haline getirmiş olan ve komşu ülkelerin parçalanmasına dayanan bir stratejiyi açıkça benimsemiş olan bir devlet. Askeri harcamaları neredeyse dünyanın geri kalan ülkelerinin askeri harcamalarına yaklaşan ve dünyanın her yanına dağılmış üsleri, donanmaları ve istihbarat örgütleriyle dünya halklarını terörize eden ABD ise, 11 Eylül olaylarından sonra uluslararası burjuva hukukunun sahte inceliklerini de bir yana atarak geliştirdiği “önleyici savaş” doktrini uyarınca –kendisi için tehdit oluşturduğu ya da ilerde oluşturabileceği gerekçesiyle- istediği devlete istediği zaman saldıracağını, beğenmediği rejimleri ekonomik ambargo, tehdit ve askeri müdahaleyle değiştireceğini dünya aleme duyuran, hatta buna meşruiyet kılıfı sağlamak için parlamentosundan yasa geçiren bir süper haydut. (6) Zaten ABD’nin yıllardır, ‘teröre karşı savaş’ koşullarında Cenevre Konvansiyonlarının ve BM Kuruluş Sözleşmesinin artık geçersiz hale geldiği yolunda yaygara yaptığı, yani açıkça kaba askeri kuvvetin ve orman yasasının üstünlüğünü savunduğu ve böylelikle kendi emperyalist niteliğini çırılçıplak gözler önüne serdiği biliniyor.
Dolayısıyla; nükleer ve termonükleer silahlar da içinde olmak üzere en modern ve öldürücü silahlarla tepeden tırnağa donanmış olan ABD ve İsrail’in, İran’ın ve başkalarının saldırısından çekindikleri savı, elleri onmilyonlarca işçi ve emekçinin kanıyla lekelenmiş olan bu saldırgan devletlerin kendilerini “tehdit altında” ya da “saldırı hedefi” gibi göstermeleri ve kurban pozuna bürünmeleri, kara mizahın da ötesinde bir şeydir.

Peki, ileri sürülen bahaneler İran’ın hedef alınmasının gerçek nedenleri olmadığına göre, savaş tamtamlarının yeniden gürültüyle çalınmakta olmasının ve İran’ın hedef tahtasına oturtulmasının gerçek nedenleri nelerdir ? Bunun, birbiriyle yakından ilişkili ve içiçe geçmiş iki ana nedeni bulunuyor.

Birincisi; son derece modern ve gelişkin konvansiyonel askeri gücünün yanısıra, halihazırda 200 ila 500 dolayında nükleer başlığı olduğu tahmin edilen, dolayısıyla Ortadoğu devletlerinin tümünün ateş gücünün toplamından daha fazlasına sahip olan İsrail’in, bu bölgede nükleer tekelini koruma ve sürdürme kararlılığıdır. Telaviv; genel olarak Filistin direnişini, Lübnan’da Hizbullah’ı, Suriye’yi destekleyen İran’ı, kendi bölgesel hegemonya ve yayılma emellerinin önünde güçlü bir engel olarak görüyor. Irak’ın işgal edilmesi kararının alınmasında çok önemli bir rol oynamış bulunan İsrail’in, büyük bir kısmı genç ve görece homojen 70 milyonluk bir nüfusa, Türkiye’nin iki katı yüzölçümüne, henüz zayıf da olsa büyümekte olan bir askeri potansiyele, büyük enerji kaynaklarına ve köklü bir devlet geleneğine sahip İran’ı, yaşadığı iki savaş (1980-88 İran-Irak savaşı ve 1990-91 Kuveyt savaşı) ve yıllar süren BM ambargosu nedeniyle iyice güçten düşmüş olan Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak algılamasının, belli bir gerçeklik payı taşıdığını kabul edebiliriz. Kuşkusuz bunun, İran’ın saldırgan ve yayılmacı bir dış politika izlediği anlamına gelmediğini ve Ortadoğu halklarının karşısındaki esas tehdidin ABD ve İsrail olduğunu unutmamak kaydıyla.

Buna, ABD-İsrail-Britanya saldırganlarının, hiç de beklemedikleri Irak direnişi nedeniyle yedikleri ağır darbelerin, bölgedeki siyasal dengeyi, görece bağımsız bir dış politika izleyen ve ABD emperyalizminin bellibaşlı rakipleriyle –Rusya ve Çin- güçlü ilişkileri olan İran’ın lehine değiştirmesinden duydukları derin kaygı ve korku eklenmelidir. Şer ekseni, sadece Filistin direnişini, Lübnan’daki direnişçi güçleri ve Suriye’yi köşeye sıkıştırmak ve teslim almak için değil, Irak’ın işgaliyle elde ettiği kazanımları muhafaza etmek için de mutlaka İran’ı da devre dışı bırakmak ya da kendi boyunduruğu altına almak gerektiği kanısındadır.

İkincisi ; enerjiye olan talebin hızla arttığı ve görünür gelecekte artmaya devam edeceği, buna karşılık ABD de içinde olmak üzere büyük kapitalist ülkelerin Ortadoğu ve Hazar bölgesinin petrol ve doğal gaz kaynaklarına bağımlılıklarının giderek artmakta olduğu dikkate alındığında, Washington’un İran’a duyduğu ilgiyi son derece “doğal” karşılamak gerekir. Daha Nisan 2001’de, yani 11 Eylül eyleminden 5 ay önce yayımlanan 21. Yüzyılın Stratejik Enerji Meydan Okumaları adlı rapor, ABD enerji sektörünün “kritik durumda” olduğunu belirtiyor ve “herhangi bir anda” patlak verebilecek olan bir krizin “potansiyel olarak ABD ve dünya ekonomisi üzerinde devasa bir etki” yapacağını ve “ABD’nin ulusal güvenliği ve dış politikasını dramatik bir biçimde” (Strategic Energy Policy Challenges for the 21st Century, s. 4) etkileyeceğini belirtiyordu. İran’ın devasa enerji kaynakları konusunda Prof. Michael T. Klare, 13 Nisan 2005 tarihli “Petrol, Jeopolitik ve İran’a Karşı Savaş” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

“Oil and Gas Journal’ın (=Petrol ve Gaz Dergisi) son rakamlarına gore İran 125.8 milyar varille, dünyanın ikinci büyük el değmemiş petrol kaynaklarına ev sahipliği yapıyor. İran’ı bu alanda sadece, 260 milyar varil petrolü bulunduğu sanılan Suudi Arabistan geçmektedir. Sırada üçüncü durumda bulunan Irak’ın 115 milyar varil petrole sahip olduğu sanılıyor. Dünya petrol arzının tahminen yüzde 10’una denk düşen bu kadar çok petrolüyle İran’ın her halükarda küresel enerji denkleminde kilit bir rol oynayacağı tartışma götürmez…

“Dahası, İran sadece bol miktarda petrole değil, büyük bir doğal gaz rezervine de sahip. Oil and Gas Journal’a göre İran 26.6 trilyon metreküp doğal gaza, yani toplam dünya doğal gaz rezervlerinin yaklaşık yüzde 16’sına sahip. (İran’ı bu alanda sadece, 47.6 trilyon metreküp doğal gaz rezervine sahip olan Rusya geçmektedir.) Enerji içeriği bakımından 170 metreküp doğal gazın bir varil petrole eşit olduğu gözönüne alındığında, İran’ın gaz rezervlerinin yaklaşık 155 milyar varil petrole eşdeğer olduğu görülür. Bu da, İran’ın toplam hidrokarbon rezervlerinin 280 milyar varil petrole eşdeğer olduğu, yani Suudi Arabistan’ın toplam arzına çok yakın olduğu anlamına gelir. Halihazırda İran, yılda yaklaşık 76.5 milyar metreküp gaz, yani gaz rezervlerinin küçük bir bölümünü üretiyor. Bu İran’ın, gelecekte çok daha büyük ölçüde doğal gaz üretebilecek bir kaç ülkeden biri olduğu anlamına geliyor.”

Zbigniew Brzezinski, daha 1997’de yayımladığı The Grand Chessboard (=Büyük Satranç Tahtası) adlı yapıtında, ABD’nin Orta Asya’nın enerji kaynaklarını denetimine alması gerektiği yolundaki görüşlerini seslendirirken şöyle diyordu:
“Önümüzdeki 20 ya da 30 yıl içinde dünya enerji tüketimi çok büyük ölçüde artacaktır... Asya’nın ekonomik gelişmesinin momentumu daha şimdiden, yeni enerji kaynaklarının keşfi ve işletilmesi doğrultusunda devasa bir basınç yaratıyor; Orta Asya ve Hazar bölgesinin Kuveyt, Meksika ve Kuzey Denizi’ninkileri gölgede bırakan doğal gaz ve petrol rezervlerine sahip oldukları biliniyor.”

Ancak sözkonusu gerilimin bu yönü, asla sadece –ABD’nin dış politikası ve ekonomisinde son derece büyük rol oynayan- petrol tekellerinin kar ve çıkar hesaplarıyla sınırlı değildir; İran ile ABD/ İsrail arasındaki çekişme, çok daha kapsamlı bir anlam taşımaktadır. Irak’ı işgal eden ve onun enerji kaynaklarını gasbeden ve arkasına AB emperyalistlerinin sallantılı desteğini almış olan ABD, İran’ı da bir biçimde teslim almak suretiyle tüm Hazar bölgesinin enerji kaynaklarını kendi tekeline almayı ve böylelikle yükselmekte olan Çin’e ve kendini toparlamakta olan Rusya’ya karşı büyük bir avantaj sağlamayı hesaplamaktadır. Ekonomik, askeri vb. bakımlardan dünyanın en güçlü devleti, halihazırda hiçbir devlet ya da devletler bağlaşmasının karşı koyamayacağı bir süper devlet olmasına rağmen, bir stratejik gerileme süreci içinde olan ABD, Irak direnişinin de gösterdiği gibi orta ve uzun erimde kağıttan bir kaplandan başka bir şey değildir. Lenin’in deyişiyle “ayakları kilden bir dev” olan ABD emperyalizminin, özellikle 11 Eylül 2001 olayları sonrasında askeri üstünlüğüne dayanarak giriştiği atakla rakip emperyalist devletlerin nüfuz alanlarını sınırlamak, onların kendi aralarında (ABD-karşıtı) bağlaşmalar oluşturmalarını önlemek ve başta petrol olmak üzere hammadde kaynakları, pazarlar ve stratejik bölgeler üzerindeki denetimini arttırmak istediği biliniyor. Yanki haydutlarının Afganistan’ı işgal etmelerinin, bir yandan Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya, bir yandan da Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya yerleşmelerinin ve oralarda askeri üsler kurmalarınin, ya da eski üslere yenilerini eklemelerinin, Irak’ı işgal etmek suretiyle Suudi Arabistan da içinde olmak üzere Ortadoğu’daki mevzilerini pekiştirmeye çalışmalarının, Çin ve Rusya başta gelmek üzere emperyalist rakiplerini kuşatmaya girişmelerinin ardında yatan temel ve belirleyici neden budur. Bu saldırgan politikanın emperyalistlerarası gerginliği tırmandırdığı ve orta erimde emperyalist savaşların patlak vermesini kışkırttığı kesindir. Yani, Lenin’in emperyalizm çağında büyük devletler arasında pazarlar, nüfuz alanları ve hammadde kaynakları için, emperyalist savaşlara kadar varabilen acımasız yarışmaya ilişkin söyledikleri günümüzde de bütünüyle geçerlidir. (7)

Bu arada, dünya petrol trafiğinin önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazını denetleyebilecek konumda bulunan ve kendisi zengin doğal gaz ve petrol kaynaklarına sahip olan İran, Hazar bölgesindeki petrol ve doğal gaz kaynakları zengin eski Sovyet cumhuriyetlerinin yanısıra Rusya ve Çin’le olan ilişkilerini daha da geliştirmekte, İran-Pakistan-Hindistan doğal gaz boru hattı projesi (IPI) yardımıyla doğusundaki bu iki ülkeyle ve hatta batısındaki Türkiye’yle ilişkilerini iyileştirmeye çalışmaktadır. Bütün bu kaygı, çelişme ve hesapların merkezinde bulunan bir ülkenin/ rejimin, Büyük Ortadoğu Projesiyle Ortadoğu ve Orta Asya’ya egemen olmayı kuran ABD’nin planları önünde önemli bir engel oluşturduğu bellidir. Ama, ön cephesinde İran’ın bulunduğu siyasal-askeri gerginliğin gerisinde, aynı zamanda büyük devletler arasında süregelen kıyasıya emperyalist egemenlik kavgası, en büyük ödül olan Avrasya’ya kimin egemen olacağı tartışması yatmaktadır. İran’ın ABD-İsrail-Britanya saldırganlığına karşı kendi bağımsızlığını savunması kavgası, bir yerde ABD-Britanya-İsrail şer ekseninin, Rusya ve Çin’in yükselişini engelleme ve Avrasya üzerinde kendi egemenliğini genişletme/ pekiştirme kavgasıyla içiçe geçmektedir.

İran Savaşa Hazırlanıyor
Tüm yüksek perdeden atıp tutmalarına rağmen, bu aşamada İran’ı askeri olarak işgal etmeye cesaret edemeyen ABD ve ortakları, bir dizi yolla İran’ı köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Bunların arasında; yürürlükte olan kısmi ekonomik ambargo, ağır ve provokatif IAEA denetimleri, İran halkının ve bu ülkedeki ulusal azınlıkların ilke olarak haklı ulusal ve demokratik taleplerinin istismarı, halen Irak’ta bulunan ve ABD’nin resmen ‘terörist’ olarak ilan etmiş olduğu Halkın Mücahitleri’nin İran içindeki silahlı eylemlerinin desteklenmesi ve İran diyasporasının bir bölümünün seferber edilmesi vb. bulunuyor. ABD’nin İran’a ilişkin savaş ve destabilizasyon planları; Güneybatı İran’da, nüfusunun çoğu Şii Araplardan oluşan Huzistan eyaletinin yanısıra, İran Kürdistanı’nda ve Pakistan sınırındaki Beluciler arasında ayaklanmalar örgütlemeyi de içeriyor. Basında, İran’ın petrol yataklarının ve rafinerilerinin büyük çoğunluğunun bulunduğu Huzistan bölgesinde El Ahvaz Demokratik Halk Cephesi adlı bir örgütün, bölgenin İran’dan ayrılması amacıyla faaliyet gösterdiği yolunda haberler çıktığı, İran Kürdistanı’nda aylardır İran “güvenlik” kuvvetleriyle İran Kürdistan Demokrat Partisi, PJAK (=Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) ve Komala peşmergeleri arasında düşük yoğunluklu bir çatışmanın sürdüğü biliniyor. İran Kürt halkının, Irak’taki gelişmelerden etkilendiği ve ABD’nin bölgeye müdahalesinden yararlanarak bir özerklik statüsü elde etmek için epeydir bir hareketlilik içinde olduğu anlaşılıyor. İslam cumhuriyetinin bünyesindeki zaaflardan yararlanmaya çalışan ABD ve suçortaklarının, İran’ın Kuzeybatısında yaşayan ve sayıca hayli kalabalık olan Azeri nüfusu arasında da provokatif faaliyette bulundukları ve “Güney Azerbaycan”ın Azerbaycan’la birleşmesi yönünde propaganda yürüttükleri biliniyor. Öte yandan, AEI, JINSA (=Yahudi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü) gibi Irak’ın işgalinde önemli rol oynamış olan ve ABD devlet aygıtıyla çok yakın ilişki içinde olan neo-faşist ve Siyonist kurumlar, İran’a karşı savaş açılması için sistemli bir çaba harcamakta ve Şah Rıza Pehlevi’nin, uzun süredir ABD’nde yaşamakta olan oğlu Rıza’nın İran içinde çok popüler olduğu yalanını yaymakta ve onu sözde yeni ve özgür İran devletinin başına geçirmeyi ve böylelikle Pehlevi monarşisini restore etmeyi kurmaktalar.

Yani ABD ve İsrail, burada da, Irak işgali öncesinde kullandıkları kirli metotların benzerlerini deniyorlar. Kuşkusuz bu asla onların, İran’a karşı, nükleer silahların da kullanılacağı “önleyici bir vuruş” yapmaya girişmeyecekleri anlamına gelmiyor. Hatta, IAEA’nın Kasım ayı sonunda yapacağı toplantıdan ABD’nin istediği gibi bir kararın, yani İran’ın durumunun BM “Güvenlik” Konseyi’nde görüşülmesi kararının çıkmaması ya da böyle bir kararın çıkması, fakat İran’a yaptırım uygulanması yolundaki ABD talebinin “Güvenlik” Konseyi’nde Rusya ile Çin’in tarafından veto edilmesi halinde ABD ve İsrail’in, İran’ın nükleer tesislerine ve diğer askeri-siyasal hedeflerine saldırma olasılığı hayli yüksek.

Bir savaşa yaklaşıldığının en önemli göstergelerinden biri, Mahmut Ahmetinecat’ın Haziran ayında devlet başkanlığına getirilmesinden sonra gerek düzenli ordu ve gerekse Devrim Muhafızlarının komuta kademelerinde önemli değişikliklerin yapılması, istihbarat ve güvenlik bakanıyla, içişleri bakanının değiştirilmesi ve yerlerine başkalarının atanması, stratejik bölgelerdeki bazı illerin valilikleri ve belediye başkanlıklarına ve bazı devlet ekonomik kuruluşlarının başına eski sivil yöneticilerin yerine subayların getirilmesi. Bunun yanısıra İran’ın, Irak’a komşu olan ve 20 milyon dolayında bir nüfusu barındıran beş eyaletinde askeri seferberlik haline geçildi; bu bölgedeki düzenli ordu birlikleri ve sınır polisi Devrim Muhafızlarına bağlandı. İran’ın bölgeye, İran-Irak Savaşından bu yana en büyük yığınağı yaptığı ve sınır bölgesine 250,000 dolayında askeri personel yerleştirdiği anlaşılıyor. Ayrıca, Devrim Muhafızları Batı İran’da bir doğal savunma duvarı konumunda olan Zagros Dağları çevresindeki Luristan eyaletinde yüzbinlerce askere lojistik destek sağlayabilecek yeni üsler kurdu ve daha batıda Sahne ve Kangavar’da bulunan üsleri güçlendirdi. İran’ın bir ABD-İsrail saldırısına uğraması halinde buna karşılık vereceği kuşkusuzdur. Daha zayıf bir güç olması nedeniyle İran’ın karşılığı, moda deyimle ‘asimetrik savaş’ kurallarına uygun olacaktır. Bazı uzmanlar, ABD’nin bir kara saldırısına girişmesi halinde İran’ın büyük birimlerle cephe savaşına girmek yerine, düşmanın ülke topraklarına nüfuz etmesine izin verdikten sonra küçük ve hareketli birimlerle esnek savunma ve saldırı taktikleri uygulayacağını söylüyorlar. Gazeteler İran’ın, işgalci güçlere karşı savaşmak üzere örgütlediği onbinlerce gönüllü canlı bombanın yanısıra, sayıları 7 milyonu bulan Besiç milislerinin sayısını arttırmakta olduğunu bildiriyorlar.

Afganistan ve Irak direnişinden aldıkları dersler/ darbeler ve çekmekte oldukları asker sıkıntısı nedeniyle ABD’nin İran’a karşı kara birlikleriyle büyük ölçekli harekata girişme olanakları çok kısıtlı. Bu durumda ABD ve İsrail’in bu saldırıda konvansiyonel silahların yanısıra taktiksel nükleer silahların da kullanılacağı ve çok ağır can ve mal kaybına yol açacağı tahmin edilen yoğun hava bombardımanlarına girişecekleri tahmin ediliyor. Ancak, düzey ve kapsamı bir dizi siyasal faktöre bağlı olarak ister istemez kısıtlı kalacak olan böylesi vuruşların, İran gibi büyük bir ülkeye karşı savaşta, son çözümlemede belirleyici bir rol oynayamayacağı söylenebilir. İran’ın, ABD’nin tek başına ya da İsrail’le birlikte yapacağı ve nükleer tesislerin, komuta merkezlerinin ve diğer stratejik kuruluşların yanısıra sivil halkın da hedef alınacağı yoğun hava bombardımanına karşı çok güçlü bir hava savunması yapabilecek durumda olmadığı sanılıyor. İsrail’in 1981’de Irak’ın inşaat halindeki Osirak nükleer santralini havadan bombalayarak büyük ölçüde tahrip etmesinden ders alan İran’ın, nükleer tesislerini ülkenin değişik bölgelerine dağıttığı ve bunların hemen hemen hepsini yeraltındaki pekiştirilmiş bunkerlerle ve hava savunma sistemleriyle koruduğu, füze bataryalarının büyük çoğunluğunu ise mobil hale getirdiği biliniyor. Öte yandan, İran’lı yetkililer de bir ABD saldırısı karşısında sadece savunma taktiklerine başvurmakla yetinmeyeceklerini ve savaşı düşmanın bulunduğu alanlara taşıyacaklarını bir kaç kez açıklamış bulunuyorlar. Yani, Tahran’ın da saldırganlara önemli askeri, siyasal ve ekonomik darbeler indirme kapasitesine sahip olduğu unutulmamalıdır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
a) Irak’taki ABD işgal güçlerine saldırmak. İşgalcilere karşı düşük yoğunluklu bir direniş sürdüren Şii emekçilerini ABD kuvvetlerine karşı daha kapsamlı bir direnişe, hatta ayaklanmaya teşvik etmek ve Sünni ağırlıklı direniş hareketine destek vermek.
b) Uzun menzilli Şahap füzeleriyle İsrail’i ve onun nükleer ve diğer askeri tesislerini vurmak.
c) Lübnan’daki Hizbullah ve Filistin’deki HAMAS ve İslami Cihat gibi örgütlerin İsrail hedeflerine saldırılarını teşvik etmek.
d) Elinde çok sayıda bulunan ve gemilere karşı son derece etkili olduğu bilinen Rus yapımı gemisavar Sunburn vb. füzeleriyle Basra Körfezindeki ABD uçak gemilerini ve savaş gemilerini vurmak.
e) Dünyanın petrol aortu sayılan Hürmüz Boğazındaki trafiği durdurararak, fiilen petrol fiyatlarının hızla yükselmesine ve dolayısıyla bir ekonomik bunalıma yol açacak bir petrol ambargosu uygulamak.
f) Canlanmakta ve işgalci güçlere ve onların kuklalarına darbeler indirmekte olan Afgan direnişine askeri destek sağlamak.

ABD ve İsrail, en azından 2004’ün başlarından bu yana İran “tehlikesi” üzerine yoğun ve kulakları sağır eden bir propaganda ve dezenformasyon kampanyası yürütmekte ve Tahran’a tehdit üstüne tehdit savurmaktalar. O halde, çoktandır beklenen İran operasyonunun neden bu denli geciktiği, haklı olarak sorulacaktır. Özellikle İsrailli yetkililerin, zamanın kendi aleyhlerine işlediğini söyleyip durdukları dikkate alındığında.

Burada öncelikle, ABD-İsrail cephesinin kılıç şakırdatmalarının, yeri, önemi ve boyutu hiç de azımsanmayacak bir savaş hilesi ya da psikolojik savaş öğesi taşıdığını anımsatmam gerekiyor. Yani Amerikan neo-faşistleri ve Siyonist İsrail, kuvvet ve gövde gösterisi yaparak, İran’ı teslim almak değilse de, onu geri adım atmaya, kendilerine bir dizi siyasal ve ekonomik taviz vermeye zorlamak istiyorlar. İran’ın dörtbir yandan, ABD askerlerinin/ danışmanlarının ve üslerinin bulunduğu ülkeler tarafından kuşatılmış olduğu, Çin ve Rusya’yla olan görece yakın ilişkilerinin onu, bir ABD-İsrail saldırısına karşı savunmak için bağlayıcı güvenceler içermediği, saldırgan güçlerin, kitle temeli çok da sağlam olmayan İran rejimini iç karışıklıkları ve ulusal ve toplumsal hoşnutsuzlukları körükleyerek zayıf düşürmeye çalıştığı dikkate alındığında, düşmanın bu hesaplarının pek de yabana atılmaması gerektiği anlaşılır. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a karşı bir askeri harekata geçmede duraksamasının en önemli nedeni, bunun kendileri açısından doğurabileceği risklerdir. Irak nüfusunun, esas olarak bir bölümüne dayanan direnişi ezmekte çaresiz kalan Amerikan haydutlarının, Irak’tan yözölçümü bakımından dört kat ve nüfus bakımından üç kat büyük olan İran topraklarına girdikleri takdirde, bir daha hiç çıkamayabilecekleri ya da çok ağır kayıplar vererek çekilmek zorunda kalabilecekleri kaygısı, Pentagon’un harekete geçmesini frenleyen en büyük faktör olsa gerek. Savaşın genişlemesi, Lübnan, Filistin ve -kendisi de Washington ve Telaviv’in tehdidi altında bulunan- Suriye’den Afganistan’a kadar uzanan çok geniş bir alana yayılması ve Suudi Arabistan gibi yaşamsal önem taşıyan alanları kapsaması olasılığının, ABD ve İsrail genelkurmaylarını ciddi ciddi düşündürdüğü tahmin edilebilir. Hele İran’ın misilleme saldırılarına girişerek savaşı Ortadoğu’da düşmanın bulunduğu topraklara taşıma eğilimi dikkate alındığında. Bu koşullarda Büyük Şeytan ve ortakları açısından en güçlü olasılık ya da en uygun seçenek, herhangi bir kara harekatına girişmeksizin İran’ın nükleer tesislerini ve diğer askeri hedeflerini konvansiyonel ve özellikle nükleer silahlarla vurmak olabilir. Ancak, çok sayıda sivilin ölümüne yol açmanın yanısıra İran’ın nükleer çalışmalarını sadece bir kaç yıl geriye atmaktan öte bir işe yaramayacak olan bu seçenek de ABD ve suçortaklarına karşı genel olarak dünyada ve özel olarak İslam dünyasında büyük tepkilere yol açacak ve onların büyük ölçüde izole edilmesine yardımcı olacaktır.

Öte yandan, ABD ve İsrail’in İran’a karşı topyekun bir savaşa girişmesi halinde Rusya ve Çin’in gelişmeleri bütünüyle sessiz ve pasif bir biçimde seyretmesi beklenmiyor. Moskova ile Pekin’in, Irak’tan sonra bir de İran batağına saplanması halinde, dünyanın tek süper devletinin ekonomisine ve dev askeri aygıtına vereceği onulmaz yıkımı arttırmak için İran’a askeri vb. yardım yapacakları kesin sayılabilir. Kesin sayılabilir; çünkü, ABD’nin son yıllarda giriştiği stratejik ataktan rahatsız oldukları bilinen bu iki ülke, bağlaşıkları olan İran’ın devredışı bırakılmasını, bu ülkenin enerji kaynaklarına el konulmasını, İran’da ABD-yanlısı bir rejimin kurulmasını, -haklı olarak- aynı zamanda kendilerine yapılmış dolaylı bir saldırı, ABD’nin Orta Asya ve Hazar bölgesindeki konumunu kendileri aleyhine güçlendirme girişimi olarak algılayacaklardır. Dahası, bu iki ülkenin Tahran’la çok kapsamlı ekonomik ve askeri ilişkileri bulunuyor. Bu bağlamda, Rusya ile Çin’in 18-26 Ağustos 2005 tarihlerinde Uzakdoğu’da gerçekleştirdikleri Barış Misyonu 2005 adlı ortak askeri tatbikatın ABD ve ortaklarının İran’a ve Orta Asya’ya müdahale girişimlerine karşı verilen bir mesaj olduğu açık. 22-30 Ağustos 2005 tarihleri arasında Bağımsız Devletler Topluluğu hava kuvvetlerinin Hazar Denizinin kuzeyinde bulunan Astrahan kentini hedef alan hayali bir saldırıya karşı gerçekleştirdikleri ortak askeri tatbikat ta aynı amacı taşıyordu. Dolayısıyla, İran’ı hedef alan bir ABD ya da ABD-İsrail saldırısının yaygınlaşarak bir dizi ülkeyi kapsamına alması, hatta nükleer silahların kullanılacağı bir dünya savaşına dönüşmesi hiç de uzak bir olasılık değil. İşte bu nedenledir ki Putin 17 Ağustos’ta İnterfax ajansına verdiği demeçte, ABD’ni İran’a karşı taktiksel nükleer silah kullanmaması için şöyle uyaracaktı:

“Nükleer silahları kullanma eşiğini alçaltmak tehlikeli bir girişimdir; çünkü bu birilerini nükleer silah kullanmaya teşvik edebilir... Eğer böyle bir şey olursa, daha ileri adımlar atılabilir ve daha güçlü nükleer silahlar kullanılabilir ki, bu da nükleer bir çatışmaya yol açabilir.”
ABD’nde yayımlanan haftalık Newsweek dergisinde Eylül 2004’te yer alan “War Gaming the Mullahs” (=“Mollalarla Savaş Oyunu Oynamak”) adlı yazıda, CIA’in ve –Pentagon’a bağlı- DIA’nın (=Savunma İstihbarat Ajansı) yaptığı sanal savaş tatbikatlarının hiç de ABD lehine sonuç vermediği görece iyimser bir dille şöyle aktarılıyordu:
“Newsweek, CIA ile DIA’nın, ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine karşı girişeceği önleyici bir vuruşun sonuçlarını araştıran bir savaş oyunu düzenlediğini öğrendi. Sonuç hiç kimsenin hoşuna gitmedi. Hava Kuvvetlerinden bir kaynağın söylediğine göre, ‘Savaş oyunları çatışmanın tırmanmasını önlemekte başarısız kaldı.’ ” Demek oluyor ki, aylardır bu konuda önemli hazırlıklar yapmış olmalarına ve İsrail’in kendilerine yaptığı tam saha prese rağmen Amerikan neo-faşistlerinin İran’a karşı harekete geçmekte duraksamalarının ardında, savaş senaryolarında bütün bu hususları hesaba katmaları yatmaktadır. Zaten Irak direnişinden kötek yemekte olan ABD işgalcilerinin bir İran harekatına pek de istekli olmadıkları, anlaşılıyor.

Kürtlerin Konumu Üzerine Bir Kaç Söz
Türkiye, Irak, Suriye ve İran rejimleri tarafından onyıllardır ezilmekte olan Kürt halkının, en azından önemli bir bölümünün, ABD, Britanya ve suçortaklarının 1991’den sonra Güney Kürdistan’ı “güvenli bölge” ilan ederek kanatlarının altına almalarını, Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizmeye girişmiş olmalarını, bir fırsat, “olumlu” bir gelişme olarak değerlendiren ve ABD ile işbirliğinden yana olan feodal-burjuva Kürt parti ve örgütlerini destekleme eğiliminde oldukları biliniyor. ABD’nin Irak’ı işgali sonucunda, Güney Kürdistan’da fiilen bağımsız bir Kürt devletinin kurulmuş olmasının bu işbirliği eğilimini Kürdistan’ın diğer parçalarında da güçlendirdiğini söylemek olanaklı. Bu dört ülkede de Kürt halkının ulusal baskı ve boyunduruktan kurtulma, kendisini ezen güçlere karşı silahlı direniş hakkı ve kendi yazgısını özgürce belirleme, yani kendi bağımsız devletini kurma hakkı yadsınamaz. Ancak, Kürt halkının bu hakkı nasıl ve hangi biçimde kullanacağı da son derece büyük önem taşıyor. Bu hakkı bölge işçi sınıfı ve halklarıyla karşı karşıya gelerek, onlara karşı savaşarak, Ortadoğu’yu kana bulamaya girişmiş bulunan ve tüm dünyayı bir nükleer holokosta götürebilecek olan ABD ve suçortaklarıyla aynı cephede yer alarak yaşama geçirmeye çalışmak ne demokratizmle, ne enternasyonalizmle, ne de son çözümlemede Kürt halkının ezici çoğunluğunun çıkar ve özlemleriyle bağdaşır. Bugün Irak Kürdistanı halkının bir bölümünün, ABD ve İsrail istihbaratının kurduğu ölüm mangalarında, kukla Irak ordusu ve polisi saflarında yer almalarının, Irak halkına karşı savaşmalarının ve KDP ve KYB’nin kukla Irak devlet aygıtı içinde önemli mevziler elde etmelerinin ve Ortadoğu halklarına karşı savaş ve yıkımdan başka bir şey getirmemiş olan Siyonist İsrail’le işbirliği yapmalarının övünülecek bir yanı olmasa gerek. Herhalde Kürt halkının ileri öğeleri, “Kürdistan kurtulsun da, Ortadoğu’nun ve dünyanın geri kalan bölümünde ne olduğu benim umurumda değil!” demeye hakları yoktur. Lenin, Ekim 1916’da kaleme aldığı “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti” adlı yazısında kendi ulusunun özel çıkarlarını, Avrupa ve dünya işçi sınıfı ve halklarının genel çıkarlarının önüne geçiren –ve o tarihte ülkeleri Almanya, Avusturya-Macaristan ve Çarlık Rusyası arasında üçe bölünmüş olan- Polonyalı milliyetçilerinin tutumuna göndermede bulunurken şöyle diyordu:
“Bugün Polonya’nın bağımsızlığı, savaşlar ya da devrimler olmadan ‘gerçekleşemez’. Yalnızca Polonya’nın yeniden kurulabilmesi için Avrupa’da bir genel savaştan yana olmak demek, en kötü türden bir milliyetçi olmak demektir; bu, küçük sayıda Polonyalının çıkarını, savaşın acılarını çeken yüzmilyonlarca insanın çıkarından önde tutmak olur.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1989, s. 202)

ABD ve İsrail ile girilen ortaklığın, ilkesel bakımdan yanlış olmakla kalmayıp salt pragmatik açıdan ele alındığında bile son derece yanlış ve dargörüşlü bir nitelik taşıdığının altı çizilmelidir. En sadık uşaklarını bile, gereksinimleri kalmadığında kirli bir kağıt parçası gibi bir yana atmakta zerrece duraksamayan emperyalistlerin, ellerini Ortadoğu denen “eşek arısı kovanı”ndan er geç çekmek zorunda kalacakları şimdiden belli olmuştur. (8) Irak işgali –genellikle kamuoyunun dikkatinden özenle saklanan- insan, malzeme vb. kayıplarına, işgal ordusu saflarında derin bir moral çöküntüsü ve dejenerasyona yol açmakta ve zaten soluğu tıkanmış olan Amerikan ekonomisinin yaşadığı durgunluğu derinleştirmektedir. Buna bağlı olarak, Amerikan halkının saflarında yaygınlaşan hoşnutsuzluk; daha şimdiden ABD tekelci burjuvazisi, Kongre, Pentagon, CIA içinden gelen sert eleştirilere, bazı generallerin Irak’tan çekilme çağrılarına ve klikler arası kavgalara yol açmaktadır. İş, George W. Bush’un mensup olduğu Cumhuriyetçi Partinin Senato’daki çoğunluk lideri Tom DeLay’in bir yolsuzluk suçlaması bahane edilerek bir özel savcı tarafından sorgulanmasına, George W. Bush’un ve Dick Cheney’nin en yakın danışmanları (Karl Rove ve Lewis Libby) hakkında kovuşturma açılmasına kadar varmıştır. Kürt halkının ileri öğeleri, daha uzakgörüşlü olmak, Amerikan haydutlarının en fazla 4-5 yıl sonra Irak’tan ve Kürdistan’dan çekip gitmelerinin ardından bölge halklarıyla ilişkilerinin hangi noktaya geleceği sorusunu kendilerine sormak, bu soruyu dosdoğru yanıtlamak, Kürt emekçilerini bu konuda aydınlatmak ve onları burjuva-feodal önderliklerin boyunduruğundan kurtarmakla yükümlüdürler. Tasını tarağını toplayıp Ortadoğu’dan defolana kadar, Kürt halkını kendi bencil ve iğrenç çıkarları için kullanmaya kalkışacak olan ABD emperyalistlerinin ve Siyonistlerin, tıpkı 1975 Cezayir Anlaşması ve 1991 ayaklanması sonrasında yaptıkları gibi onları yazgılarıyla başbaşa bıraktıklarında Kürt halkının çok daha büyük bir trajedi yaşamasından korkulur. Kürt emekçilerinin çektiği acıların ve hedef olduğu zulmün sona erdirilmesinin yolu ve Kürt ulusal sorununun gerçek çözümü, bütün zorluklarına rağmen onların, yazgılarını bölge proletaryası ve halklarının yazgısıyla birleştirmelerinden geçmektedir.

Sonuç
Kitle temeli ve kitleler katında meşruiyeti, Saddam Hüseyin rejimininkine kıyasla daha/ çok daha güçlü olmakla birlikte, İran’daki gerici burjuva rejiminin de değişik milliyetlerden İran işçi sınıfını ve halklarını vahşice sömüren ve ezen bir rejim olduğu biliniyor. Ancak bu, dünya proletaryasının sınıf bilinçli öncüsünün İran’la onun potansiyel cellatları arasındaki kavgayı “iki gerici klik” arasındaki bir kavga olarak değerlendirmesini ve Amerikan neo-faşistlerinin ve Siyonist İsrail’in İran’ı dize getirme, sömürgeleştirme çabaları ve nükleer silahlar da içinde olmak üzere tahrip gücü son derece yüksek silahlarla tehdit etmesi karşısında ilgisiz ya da duyarsız kalmasını, saldırganla onun kurbanları arasında “tarafsız kalma” politikasını asla haklı kılmaz. Lenin, “Johannes Becker, Joseph Dietzgen, Friedrich Engels, Karl Marx ve Diğerlerinin, Friedrich Sorge ve Ötekilere Yazdıkları Mektupların Rusçaya Çevirisine Önsöz” adlı makalesinde Marks’ın 27 Eylül 1877 tarihli mektubuna değinir. Bu mektupta Marks, “Cesur Türkler” olarak nitelediği despotik ve vahşi Osmanlı İmparatorluğu’nun, Avrupa devrimci demokrasisinin baş düşmanı olan Çarlık Rusyası’na vurduğu darbelerden sevinç ve övgüyle söz ederken şunları söylüyordu:
“Rusya uzun bir süreden beri büyük bir karışıklığın eşiğinde bulunuyor, bunun bütün
unsurları hazırdır... Cesur Türkler yıllardan beri attıkları dayaklarla patlamayı hızlandırdılar...” (Aktaran Lenin, Marks, Engels, Marksizm, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 169)

Halihazırdaki durum, İkinci Dünya Savaşının öngününde, faşist İtalya’nın Haile Selasiye Etyopya’sına ve Kral Zog Arnavutluk’una, Japon militaristlerinin Çan Kay-şek Çin’ine, Nazi Almanyası’nın gerici ve şovenist Pilsudski Polonyası’na saldırısına benzemektedir. Sınıf bilinçli proletarya nasıl bu emperyalist savaşlara karşı çıktıysa, ABD ve İsrail’in gerici mollaların yönettiği İran’ı tehdit etmesine ve saldırı hedefi haline getirmesine de aynı biçimde, sözle ve eylemle karşı çıkmakla yükümlüdür. Trotskist lafebelerinin gerici savlarının tersine, emperyalist saldırının kurbanı ya da hedefi olan ülkeleri savunmak, o ülkelerde egemen olan rejimi onamak ve bu rejimin çıkarlarını koruduğu gerici egemen sınıfları savunmak olarak anlaşılamaz. 2003 Martında Irak’a yönelik emperyalist saldırıda olduğu gibi, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ve dünyayı, İkinci Dünya Savaşından çok daha beter bir yıkıma sürüklemekle tehdit eden ABD emperyalizmine, onun yakın ortağı Britanya emperyalizmine ve Siyonist İsrail’e karşı direnen bütün güçler, sınıfsal niteliklerinden bağımsız olarak, dünya işçi sınıfının dolaylı yedekleri konumundadırlar. Tutarlı demokratizm ve enternasyonalizm, emperyalist saldırganlığa hedef olan ülkelerin ve halkların yanında olmayı gerektirir.
Lenin, “Sosyalizmin İlkeleri ve 1914-1915 Savaşı” adlı makalesinde şöyle diyordu:
“Örneğin, yarın, Fas Fransa’ya, Hindistan İngiltere’ye, İran ya da Çin Rusya’ya... savaş açsalar, ilk saldıran kim olursa olsun, bu savaşlar, ‘haklı’ savaşlar, ‘savunma’ savaşları sayılırlar; ve her sosyalist, ezilen, bağımlı, eşit olmayan devletin, ezen, köleci, soyguncu ‘büyük’ devlete karşı kazanacağı zaferi sevgi ile karşılar.” (Sosyalizm ve Savaş, Ankara, Sol Yayınları, 1976, s. 13) ABD emperyalizminin elinin altındaki devasa konvansiyonel ve nükleer cephaneliğin yıkım kapasitesinin, saldırganlık ve vahşette hiç de gerisinde kalmadığı Nazi Almanyasınınkinden çok daha büyük olduğu ve onun, dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı topyekun bir savaşa girişmiş ve kendisini dünyanın biricik ve karşı konulmaz efendisi ilan etmiş olduğu bugünkü koşullarda, Lenin’in bu sözleri her zamankinden daha da geçerlidir.

Elbette Marksist-Leninistler ve özellikle İran proletaryasının sınıf bilinçli öncüsü, gerici İran egemen sınıflarının ABD ve İsrail saldırganlarının şantaj ve tehditleri karşısında boyun eğebileceğini ya da görünürde kararlı bir meydan okuma tavrı sergilerken, perde arkasında onlarla, İran işçi sınıfı ve halklarına ve İran’ın bağımsızlığına ihanet anlamına gelebilecek teslimiyetçi bir pazarlık süreci başlatmış olabileceğini ya da bir ABD-İsrail saldırısı halinde teslim bayrağını çekebileceğini hesaba katarlar ve katmalıdırlar. Tahran’ın;
a) ABD ve suçortaklarının Irak’a saldırısı öncesinde Irak’ın, BM silah denetçilerinin ülkede olduğu ileri sürülen kitle imha silahlarını aramalarına izin vermesini istemesi,
b) Irak savaşının başlamasından önce, merkezi İran’da bulunan SCIRI’nin ABD-yanlısı Irak muhalefet gruplarıyla ve CIA ile Washington’da yapılan toplantılara katılmasını onaması ya da en azından buna karşı çıkmaması,
c) Afganistan’ın ABD tarafından işgalinden sonra İran’a kaçmak zorunda kalan 400 dolayında Taliban ve El Kaide savaşçısını tutuklaması ve bunların bir bölümünü Pakistan, Kuveyt, Yemen ve Suudi Arabistan’a geri vermesi,
d) Amerikan ve İngiliz savlarının aksine Irak direnişine herhangi bir destek vermiyor olması ve,
e) Nisan 2005’de kurulan ve içinde İslami Dava Partisi ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi gibi Şii burjuva partilerinin yer aldığı kukla Irak hükümetiyle iyi ilişkiler sürdürüyor olması, İran burjuvazisinin, şu ana kadar esas olarak emperyalist-Siyonist baskılara karşı direnme çizgisi izlemesine rağmen İran ve dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanlarıyla bir uzlaşma arayışına girebileceğini gösteriyor. (9) Bunda da şaşılacak bir şey yoktur; son 150 yılın dünya tarihi; sömürgeciliğe, emperyalizme, feodalizme ve faşizme ve siyasal gericiliğe karşı savaşımın ancak işçi sınıfının önderliği altında yürütülecek ve kesintisiz bir biçimde sosyalist devrime yönelecek bir demokratik devrimle yenilgiye uğratılabileceğini yeniden ve yeniden göstermiştir. Dolayısıyla, başta İran olmak üzere, Ortadoğu ülkelerinde sınıf bilinçli proletaryanın kendi tutarlı devrimci taktiği ve örgütüyle tarih sahnesine çıkması, kapitalist-emperyalist sistemin ABD’nin önderliğinde Arap ve İslam halklarına karşı giriştiği gerici haçlı seferinin püskürtülmesi, Ortadoğu’da demokratik anti-emperyalist devrimin zaferi ve bu ülkelerde ulusal zulmün bütün biçimlerinin kesinkes sona erdirilmesinin olmazsa olmaz önkoşuludur.

Türkiye ve dünya işçi sınıfı ve halkları, tıpkı Irak’a yapılan alçakça saldırıda olduğu gibi, İran’a yapılabilecek bir saldırıda da, İslam cumhuriyetinin siyasal despotizmini, anti-demokratik ve halk-düşmanı politikalarını, İran gericiliğinin İran işçi sınıfı ve emekçilerine ve ezilen ulus ve milliyetlere uyguladığı baskıyı protesto etmekten ve sergilemekten vazgeçmeksizin, İran’ın yanında yer almalı, sözle ve eylemle ABD-İsrail saldırganlarının yenilmelerini dilemeli, onların yenilmesi için çaba harcamalıdırlar. Onlar, Genelkurmayıyla, hükümetiyle vb. Türk gericiliğinin, İran’a yapılacak bir saldırıya katılmasını, böyle bir saldırıya doğrudan ya da dolaylı destek vermesini önlemek için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Kuşkusuz Türk gerici egemen sınıflarının ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin kuyruğunda sürüklenmesine karşı verilecek savaşımın, onların işçi sınıfına, diğer emekçilere ve Kürt halkına uyguladıkları zulme karşı savaşımla birleştirilebildiği oranda tutarlı demokratik ve enternasyonalist bir nitelik kazanabileceğini unutmaksızın.

DİPNOTLAR
(1) Temmuz 2005 ortalarında kukla Başbakan İbrahim Caferi’nin 10 bakanıyla birlikte İran’ı ziyaret etmesi, ABD açısından kötü bir sürpriz oldu. Ziyaret sırasında Caferi, İran-Irak savaşı sırasında kendisinin mensup olduğu İslami Dava Partisinin ve SCIRI’nin yönetici ve kadrolarına sığınak sağlayan Ayetullah Humeyni’nin mezarına çelenk koydu ve bu ziyaretin Irak’ın, Saddam Hüseyin döneminde İran-Irak ilişkilerine verdiği zararı onarmaya hizmet etmesini diledi. Kendisini konuk eden İran Devlet Başkanı Muhammet Hatemi, İran’ın güvenliğinin Irak’ın güvenliğiyle yakından ilişkili olduğunu ve Tahran’ın Irak’ta istikrarı sağlamak için gereken yardımı yapmaya hazır olduğunu belirtti. İran-Irak savaşından bu yana İran’a yapılan bu ilk üst düzey ziyaret sırasında Caferi, devlet başkanlığına yeni seçilen Mahmut Ahmetinecat’in yanısıra, Ayetullah Ali Hameney ve İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi ile de görüştü.

Bu ziyaret sırasında, iki ülkenin aylardır üzerinde görüştükleri Abadan-Basra petrol boru hattının inşaatı konusunda da anlaşmaya varıldı. Buna göre, rafinerilerini çalıştıracak durumda olmayan ve dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olduğu halde her ay 300 milyon dolarlık işlenmiş petrol ürünü ithal etmek zorunda olan Irak, Basra’dan Abadan rafinerisine ham petrol gönderecek ve bunun karşılığında İran’ın Harg adasındaki petrol terminalinden işlenmiş petrol ürünleri alacak. İki ülke ayrıca, ulaşım bağlantılarının genişletilmesi ve İran ile Irak arasında ticaretin ve hacıların geliş gidişinin kolaylaştırılması sağlayacak bir anlaşma imzaladılar. Buna göre İran, Necef havaalanının yeniden inşasına katkıda bulunacak ve iki ülkenin demiryollarının birleştirilmesini sağlayacak.

Kukla hükümetin dışişleri bakanı Hoşyar Zebari’nin AFP’e yaptığı açıklamaya göre, görüşmelerde İran ile Irak arasındaki sınır güvenliği sorunu da ele alındı ve iki ülke arasında güvenlik işbirliğini ve istihbarat paylaşımını sağlayacak bir alt komisyon oluşturuldu. Ajanslar ABD yetkililerinin, bu görüşmeler hakkında yorum yapmaktan kaçındığını bildirdiler.

(2) En son Mart 2005’de yenilenen Doctrine for Joint Nuclear Operations (=Ortak Nükleer Operasyonlar Doktrini) çerçevesinde Pentagon; düşmanlarını, kendisine karşı kitle imha silahı kullanmaktan caydırmak ve ABD’nin nükleer silah kullanma niyet ve yetisini kanıtlamak, kendi kuvvetlerine, ABD’nin bağlaşıklarına ya da sivil halka karşı kitle imha silahı kullanan ya da kullanmaya niyetlenen düşmanlarını etkisizleştirmek, düşmanlarının, ABD’ne ya da onun dost ve bağlaşıklarına karşı kullanabileceği kimyasal, biyolojik silahların bulunduğu yeraltındaki derin ve pekiştirilmiş bunkerleri vurmak, sayıca çok güçlü düşman konvansiyonel kuvvetlerine karşı koymak, ABD’nin ve onunla birlikte hareket eden çokuluslu kuvvetlerin operasyonlarında başarıyı güvencelemek için, yani akla gelebilecek hemen hemen her durumda nükleer silah kullanabileceğini belirtmektedir. (Bak: http://www.globalsecurity.org/wmd/library/policy/dod/jp3_12fc2.pdf

(3) 8 Eylül 2005’de ABC TV kanalında Barbara Walters’in sorularını yanıtlayan ABD eski dışişleri bakanı Colin Powell, Irak’a yapılan barbarca saldırı öncesinde dünyayı kandırdıklarını, biraz utangaç bir biçimde de olsa itiraf etti. Anımsanacağı üzere Powell, 5 Şubat 2003’de BM’de yaptığı ve uydu görüntülerinin vb. yardımıyla Irak’ta kitle imha silahlarının “varlığını kanıtlamış” ve böylelikle Irak’ın uluslararası burjuva hukukunun bile çiğnenmesi yoluyla yasadışı bir tarzda işgalini meşrulaştırmaya çalışmıştı. Şimdi bu bay kalkmış, BM’de yaptığı konuşmanın, kendi mesleki sicili için bir “kara leke” oluşturduğunu söylüyor. Elleri Irak vb. halklarının kanıyla lekelenmiş olan bu bayın açıklaması, belki bir özür olarak kabul edilebilirdi. Tıpkı, ABD saldırganlarının Vietnam’ı acımasız bir biçimde bombaladıkları 1961-1968 yılları arasında ABD “Savunma” Bakanlığı görevinde bulunan Robert McNamara’nın sonradan Vietnam savaşının bir “hata” olduğunu kabul etmesi gibi. Ama, bu yalanların yardımıyla yapılan bombardımanlar, gerçekleştirilen katliamlar, haritadan silinen köyler, yerlebir edilen kasaba ve kentler, zehirlenen ormanlar, su kaynakları ve yaşamları söndürülen yüzbinlerce ve milyonlarca insan ne olacak? ABD tekelci burjuvazisi ve emperyalizmi, bu ve benzer savaş suçlarının tümünün hesabını vermeden günümüzün bu Cengiz Han’larının özürleri kabul edilebilir mi?

(4) Burjuva basını ve literatüründe olduğu gibi bu yazıda da biçimsel olarak benzer bir üslup kullanılmakta ve yer yer, o an hükümette bulunan ekibi anlatmak için George Bush yönetimi, Bill Clinton yönetimi ibaresi kullanılmaktadır. Ancak, pratiğin de yeniden ve yeniden doğruladığı Marksist devlet teorisinin gösterdiği gibi, aralarındaki daha çok detaya ilişkin farklılıklara rağmen bu ‘yönetimler’in hepsi de ABD tekelci kapitalizminin ve emperyalizminin temel politikalarını sürdürmektedirler. Dolayısıyla, Amerikan devlet aygıtının, başkanların ve onların ekiplerinin değişiminden fazlaca etkilenmeyen bir sürekliliği olduğunun unutulmaması gerekiyor.

(5) CSIS (=Stratejik ve Uluslararası İncelemeler Merkezi) yetkililerinden Anthony Cordesman 28 Eylül 2005’de, ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesinin “Ortadoğu ve Afrika Tehdidi Paneli”nde İran ve Suriye’nin politikaları ile ilgili bir sunum yaptı. Cordesman’ın bu panelde sunduğu verilere göre, İran 1997-2000 yılları arasında 1,900 milyon dolarlık, 2001-2004 yılları arasında da sadece 500 milyon dolarlık yeni silah alımı yaptı. 1997-2004 dönemi için toplam 2.4 milyar doları bulan bu silah alımları İran’ın 1980’li yıllarda uğradığı silah ve askeri malzeme kaybını yenilemek için yeterli değil. ABD’nin hedef aldığı bir diğer ülke olan Suriye’nin durumuysa daha da kötü. Şam, 1997-2000 yılları arasında 500 milyon dolarlık ve 2001-2004 yılları arasında da 300 milyon dolarlık silah satın alabildi ki, 1997-2004 döneminin tümü için 800 milyon doları bulan bu rakamın Suriye’nin askeri modernizasyon gereksiniminin sadece yüzde 25’ini karşıladığı tahmin ediliyor. Öte yandan, 1997-2004 dönemi silah alım rakamları Birleşik Arap Emirlikleri için 11.6 milyar doları, Suudi Arabistan için 54.7 milyar doları, Mısır için 9.7 milyar doları ve İsrail için de 8.4 milyar doları buluyor. Ancak Cordesman’ın verdiği bu rakamların, sözkonusu ülkelerin sadece dışardan satın aldıkları silah ve askeri donanımı kapsadığı ve ülke içinde üretilen ve kendi silahlı kuvvetlerine teslim edilen silah ve askeri donanımı kapsamadığı unutulmamalı. İran dışında, içlerinde Suudi Arabistan’ın da yer aldığı Körfez ülkelerinin hemen hemen hiçbir yerli silah üretiminin olmadığı, İsrail’in ise dünyanın en önemli silah üreticilerinden –ve başta gelen silah ihracatçılarından- biri olduğu ve ABD’nin ve bir ölçüde Almanya’nın Siyonist devlete her yıl çok miktarda silah ve silah sistemlerini karşılıksız olarak verdiği unutulmamalı. Dolayısıyla, İsrail’in sözkonusu dönemdeki gerçek silahlanma düzeyi ve askeri harcamaları bu 8.4 milyar dolar rakamının çok üstündedir.

(6) ABD emperyalistleri Bill Clinton döneminde, yani 1998’de “Irak’ın Kurtuluşu Yasası”nı çıkararak bu ülkenin Mart 2003’de işgalinin “hukuki” altyapısını oluşturmuşlardı. 2003 yılında çıkardığı “Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan’ın Egemenliğini Restore Etme Yasası”yla Suriye’ye saldırmanın altyapısını oluşturmaya çalışan ABD, 13 Nisan 2005’de de “İran’ın Özgürlüğüne Destek Yasası”nı kabul etti. Bu yasalar, adıgeçen ülkelerdeki Hükümet-karşıtı gruplara mali destek sağlamaya, Hükümet-karşıtı yayın yapan radyo ve TV kuruluşlarını desteklemeye, bu ülkelerle ticaret yapan yabancı şirketleri cezalandırmaya vb. olanak sağlıyor. Devletler arasındaki ilişkileri sömürgeci ve faşist bir mantıkla ele almak anlamına gelen bu tarzın BM Kuruluş Sözleşmesine bütünüyle aykırı olduğu ve uluslararası burjuva hukukunun ağır bir biçimde çiğnenmesi anlamına geldiği açıktır.

(7) 1992’de, yani bugünkü ABD Başkanı George W. Bush’un babası George H. W. Bush’un başkanlığı döneminde, o zaman Savunma Bakan Yardımcısı olan Paul Wolfowitz’in gözetimi altında hazırlanan Savunma Planlama Rehberinde, gelecekte bir askeri rakibin doğmaması için ABD’nin yoğun bir çaba harcaması gerektiği şu sözlerle savunuluyordu:
“Birinci hedefimiz,… Sovyetler Birliği’nin oluşturmuş olduğu düzeyde bir tehdit oluşturabilecek yeni bir rakibin doğmasını engellemektir… Bu bölgenin (Avrasya’nın- G. A.) düşman bir devletin egemenliği altına girmesini engellemek için çaba harcamalıyız; çünkü, birleşik bir denetim altına girdiği koşullarda onun kaynakları küresel ölçekte bir güç yaratmak için yeterlidir...” Bir kaç yıl sonra ise, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının Washington’un hegemonik konumunu ilerde tehlikeye düşürebileceğini sezen ve ABD emperyalizminin öndegelen kafalarından biri olan Zbigniew Brzezinski konuya şöyle yaklaşacaktı :
“Avrasya dünya nüfusunun yüzde 75’ine, brüt ulusal gelirinin yüzde 60’ına, enerji kaynaklarının yüzde 75’ine sahiptir. Kollektif olarak ele alındığında Avrasya’nın potansiyel gücü Amerika’nınkini de gölgede bırakmaktadır.
“… Avrasya’ya egemen olan bir güç, dünyanın ekonomik bakımdan en üretken üç bölgesinden ikisi, yani Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde belirleyici etki sahibi olacaktır… Haritaya bir göz atmak, Avrasya’ya egemen olan bir ülkenin adeta otomatik olarak Ortadoğu ile Afrika’yı denetim altında tutacağını gösterir… Avrasya kıtasında gücün dağılım biçimi, Amerika’nın küresel üstünlüğü ve tarihsel mirası açısından belirleyici önem taşıyacaktır.
“İstikrarsız bir Avrasya’da ivedi görev, herhangi bir devletin ya da devletler bağlaşmasının ABD’ni buradan kovma ya da onun belirleyici rolünü azaltma yetisi kazanmasını engellemeyi güvence altına almaktır.” (A Geostrategy for Eurasia, Foreign Affairs, 76:5, September/October 1997)

(8) ABD, Britanya, Fransa ve İtalya, İsrail'in Haziran 1982'de Lübnan'ı işgalinin ve 16-17 Eylül 1982’de Lübnanlı Falanjistlerin İsrail ordusunun gözetimi altında Sabra ve Şatila mülteci kamplarında Filistinli sivillere karşı gerçekleştirdikleri katliamdan sonra bu ülkeye, sözde Filistin ve Lübnan halkının güvenliğini sağlamak için 5,800 kişilik bir Çokuluslu Kuvvet göndermişti. Lübnan halkı, bu işgal kuvvetlerine karşı direnişe geçti. 23 Ekim 1983'de, aşağı yukarı aynı anda, içi patlayıcı madde yüklü iki kamyon Amerikan ve Fransız askerlerinin kamplarına daldı. 241 Amerikan deniz piyadesinin ve 58 Fransız askerinin öldüğü bu eylemden bir kaç ay sonra, yani Şubat 1984'de Başkan Reagan ABD askerlerini geri çekmek zorunda kaldı. O zamanlar tümgeneral olan bugünkü ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, daha sonra yazdığı anılarında Lübnan macerasını şöyle değerlendirecekti:
“Pentagon’daki tüneğimden Amerika’nın elini bin yıllık bir eşekarısı yuvasına soktuğunu görebiliyordum.” Powell’ın yerine geçenler ve ABD emperyalizminin diğer yöneticileri ellerini bu kez çok daha büyük bir eşekarısı yuvasına soktuklarını hala anlamamışlarsa, yakında anlayacaklardır.

(9) Kuşkusuz bütün bunlar, dörtbir yandan kuşatılmış bulunan ve sağlam ve tutarlı bağlaşıkları olmayan İran’ın, ABD ve İsrail’in yaklaşan saldırısı karşısında kendi manevra alanını genişletmeye, geçici bağlaşıklar edinmeye ve düşmanın cephesindeki çatlaklardan yararlanmaya yönelik taktikleri olarak da görülebilir.