KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Kürt -Ermeni-Türk İlişkileri Bağlamında Özür Dilemenin Erdemleri
(Düzeltilmiş ve genişletilmiş metin)
Garbis Altınoğlu">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Kürt -Ermeni-Türk İlişkileri Bağlamında Özür Dilemenin Erdemleri
(Düzeltilmiş ve genişletilmiş metin)
Garbis Altınoğlu, 26-27 Nisan 2009

Bilindiği gibi Aralık 2008’de bir grup aydın “Ermenilerden Özür Dileme” kampanyası başlatmıştı. Değişik nedenlerden ötürü bu konuda şimdiye kadar bir şey yazmadım/ yazamadım. Bu arada bir 24 Nisanı daha, vahşi ve şoven Türk burjuvazisinin Kürt halkına, PKK-KCK gerillalarına ve Demokratik Toplum Partisi’ne karşı yeni saldırıları koşullarında geçirdik. Bu bakımdan şimdi, hepsi de birbirleriyle yakından ilişkili olan “özür dileme” kampanyası ve Kürt halkının siyasal temsilcilerinin Türk-Ermeni sorununa ve Türk-Kürt sorununa ilişkin tutumu hakkında bir çift söz söyleme gereği duyuyorum.

Genelkurmay Başkanlığı ile burjuva partileri ve basınının hemen hemen tümü beklendiği gibi, “Ermenilerden Özür Dileme”ye ilişkin o son derece masum metin üzerine adeta kıyamet koparttı ve bu girişimi başlatan demokrat aydınlara karşı bir linç kampanyası başlattı. Bunda şaşılacak bir yan yok. Bu bay ve bayanların havlamaları, kampanyanın olması gerektiği gibi Türk gericilerini gerçekten de rahatsız ettiğini gösteriyor.

Ancak, kendilerinin “ulussuz” olduklarını ya da “ulusal kimlik”lerini reddettiklerini söyleyerek bu kampanyayı sözümona “sol”dan eleştirenler de oldu. Niyetleri ne olursa olsun böyle bir tutum alanlar objektif olarak Türk şovenistlerinin ve faşistlerinin konumuna düşmüşlerdir. Bu yaklaşımın sahiplerinin konumu, her tür savaşa karşı oldukları gerekçesiyle, İkinci Dünya Savaşının hemen öncesinde ve bu savaş sırasında faşist blokun saldırganlığına karşı tutum almayan ve tutum alınmaması gerektiğini savunan anarşistlerin, anti-militaristlerin ve pasifistlerin konumundan pek de farklı değildir.

Tam da burada, kural olarak “özür dileme” girişimlerini desteklemediğimi belirteyim. Bu girişimler çoğu zaman emperyalistler ve gerici egemen sınıfların, işçi sınıfı ve halkların gözünü boyama ve onların dikkatini halihazırda sürdürdükleri vahşi saldırılardan ve azgın sömürüden uzaklaştırma çabalarına hizmet eder. 1990’larda ve 2000’lerde emperyalist devletler bir “özür dileme” furyası başlatmıştı. Bu arada, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton üzerlerinde, haberleri olmaksızın hastalık deneyleri yapılan eski mahpuslardan, ABD’nin yaşanan iç savaşlardaki rolü nedeniyle El Salvador ve Guatemala halklarından, ABD’nin seyirci kalması nedeniyle 1994 jenosidinde yaşamını yitirenler için Ruanda halkından; Britanya Kraliçesi II. Elizabet İngiliz yetkililerinin 19. yüzyılda topraklarına zorla el koydukları Yeni Zelanda’nın Maori halkından, İngiliz ordusunun Hindistan’da 1919’da gerçekleştirdiği Amritsar katliamı nedeniyle Hindistan halkından ve eski Başbakan Tony Blair ise 1845-49 Büyük Kıtlığı nedeniyle İrlanda halkından özür dilemişlerdi. Bu “özür dileme”lerin yapıldığı yıllarda, yani 1991’den Irak’ın Mart 2003’deki işgaline kadar geçen süre içinde ABD-Britanya inisiyatifiyle yaşama geçirilen ambargo nedeniyle Irak’ta -UNICEF’in rakamlarına göre- çoğu çocuk, yaşlı ve kadın olmak üzere 1.5 milyondan fazla insan yaşamını yitirmişti. 1991’de ABD ve bağlaşıkları, Irak kuvvetlerinin Kuveyt’i işgalini bahane ederek Irak’a saldırmış, ABD birlikleri 1992-93 yıllarında Somali’yi işgal etmiş, 1998’de ABD savaş uçakları Sudan ve Afganistan’da sivil hedefleri bombalamış, 1999’da ABD ve NATO kuvvetleri Yugoslavya’yı 77 gün boyunca bombalamış, 2001’de ABD Afganistan’ı işgal etmişti. Bir başka örnek de Apartheid rejiminin yerine geçirilen ve başına “Lord” Nelson Mandela’nın getirildiği “yeni” Güney Afrika’da –kuşkusuz ABD ve AB emperyalistlerinin esinlendirmesiyle- 1995’de kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonudur. Geçmişteki kıyım ve felaketlere yol açan politikalarını, belki bazı göstermelik değişiklerle bugün de sürdüren egemen sınıfların iktidarda oldukları koşullarda yaptıkları bu türden “özür dileme”lerin ezilen sınıflar ve halklar açısından hiçbir değeri olmadığı ve olamayacağı açıktır.

Metninden ve düzenleyicilerinin siyasal kimliklerinden de anlaşılabileceği üzere, “Ermenilerden Özür Dileme” kampanyası hiç de radikal ve devrimci bir nitelik taşımamaktadır; bu kampanyanın, Türk burjuvazisi ve askeri kliğinin bugün Kürt halkına ve işçi sınıfına ve diğer sömürülen emekçilere ve gayrımüslim azınlıklar da içinde olmak üzere diğer ezilen katmanlara uyguladığı baskı/ sömürüyü mahkum etmenin uzağından bile geçmediği ve egemen sınıfları ve onların devletini Ermeni halkından özür dilemeye çağırmadığı, hatta Ermeni tehciri ve jenosidini lanetlemediği, dolayısıyla Türk burjuvazisinin uzun erimli çıkarlarına hiç de aykırı olmadığı bellidir. Ancak bunun böyle olması, sözkonusu kampanyanın kısıtlı da olsa demokratik bir nitelik taşımasına, egemen sınıfların, halkın belli bir kesimini de etkileyen şovenist, militarist ve linççi yaklaşımı ve kültürüne ve Ermeni-karşıtı önyargılarına küçük de olsa darbe indirmesine engel değildir. Demek oluyor ki, sözkonusu “özür dileme” kampanyası, yukarda örneklerini verdiğim ve emperyalist saldırganlığı maskelemeye hizmet eden “özür dileme” kampanyalarıyla asla aynı kefeye konamaz.

“Ermenilerden Özür Dileme” kampanyası sırasında Kürt halkının bazı siyasal temsilcileri de bu konuda geçmişe kıyasla daha duyarlı bir tutum takındılar. (Bunu söylerken geçmişte de az sayıda Kürt aydınlarının bu konuda duyarlılık gösterdiklerini, hatta jenosidi kesin bir dille lanetlediklerini yadsımıyorum elbet.) Örneğin, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, 30 Aralık 2008’de Midyat’ta Süryani Kültür Derneği’ni ziyareti sırasında yaptığı konuşmada,
“Tabii ki sancılı süreci Ermeni kardeşlerimiz, Süryani kardeşlerimiz yaşadı. Kürt kardeşlerimiz de bugün aynı ızdırabı çekiyor. Geçmişte Kürtleri diğer kardeşlerimize karşı kullanan bir mantığın olduğunu da unutmadan tarihi çok iyi araştırmak ve o tarihten dersler çıkarmak önemlidir. Belki bu zenginliklerin katledilmesinde bizim de Kürtlerin de parmağımız var. Bugün bir Ermeni ve Süryani kardeşimizi gördüğümüzde onlara bakarken de utanç duyuyoruz. Bunu da çok açık söylemek istiyorum” demişti. (1)

DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal da, bu tarihten birkaç gün önce, devletin özür dilemesi gerekenlerin Ermenilerle sınırlı olmadığını savunmuş ve
“Böyle sabıkalı bir tarihi olan devletin sadece Ermenilerden değil, komünistlerden, Rumlardan, Süryanilerden, Yezidilerden, Kürtlerden, Alevilerden, Araplardan, sosyalistlerden de özür dilemesi gerekir” demişti. Ermeni halkını hedef alan saldırının, diğerlerinden farklı olarak jenosid boyutuna ulaştığını unutmaksızın bu saptamanın doğru olduğunu söylemek gerek. Ancak Osmanlı gericiliği, Türk-olmayan halkların yanısıra adını 19. yüzyılın sonuna kadar bir sövgü sözcüğü olarak kullandığı Türk işçi ve emekçilerine de çok acı çektirmiştir. 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan tarihsel dönemde meydana gelen çok sayıda Türkmen ayaklanması acımasızca ve çok büyük bir vahşetle bastırılmış, aşırı sömürü nedeniyle yokluk, bilisizlik ve yoksulluk içinde yaşayan Türk emekçi köylüleri, saraylarında safa süren Osmanlı sultanlarının sonugelmez yağma ve hegemonya savaşlarında kanlarını oluk oluk akıtmak zorunda bırakılmışlardır. Cumhuriyet Türkiyesi, bazı nüanslarla Osmanlı’nın bu geleneğini sürdürmüştür. Dolayısıyla gerici egemen sınıflar, diğer halkların yanısıra Türk halkına da özür borçludurlar. Geçerken bunun, Osmanlı İmparatorluğu dönemini idealize eden gerici-İslamcı, şovenist ve faşist tarihçi ve yazarların sunmaya çalıştığının tersine Osmanlı-Türk gericiliğinin çıkarlarıyla Türk halkının ezici çoğunluğunun çıkarlarının taban tabana karşıt olduğunu da gösterdiğini anımsatmak isterim.

Öte yandan, geçtiğimiz günlerde yayımlanan yazısında (21 Nisan 2009 tarih ve “Kürt Sorununun Siyasallaşması Önlenmek İsteniyor” başlıklı yazı) KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan bu konuya hiçbir biçimde değinmedi. Bu şaşırtıcı değildi; çünkü PKK-KADEK-Kongra-Gel-KCK liderleri yıllardır yaptıkları sayısız açıklamada bu konuya değinmekten özenle kaçınmışlardı. Ama, daha da beteri Abdullah Öcalan’ın 23 Haziran 2006 tarihli görüşme notlarında, Ermeni jenosidinden –emperyalistlerle işbirliği yapmış olmaları gerekçesiyle- esas olarak Ermenilerin kendilerinin ve emperyalistlerin sorumlu olduğu yolundaki şu sözleridir:
“Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperyalistlere güvenerek onların oyununa gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma uğramışlardır. Çünkü egemen güç olan Osmanlı ‘sen beni öldüreceğine ben seni öldüreceğim’ mantığıyla hareket etmiş ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır…”

PKK-KCK, tutsaklık koşullarında yaptığı bu türden açıklamaların Öcalan’ın gerçek düşünceleri olduğunu kabul ettiğine ve yukardaki tümcelerde dile getirilen görüşe bir itirazda bulunmadığına göre, Kürt ulusal hareketinin en öndegelen temsilcisi olan bu örgütün bu konuda Türk devletinin resmi tezini savunduğunu ve hatta jenosidi bir yere kadar meşru gördüğünü ve gösterdiğini (Ermenilerin “emperyalistlere güvenerek onların oyununa gel”dikleri “ve kaybet”tikleri tezi) söylemek bir abartma olmayacaktır. Yeterince çürütülmüş olan bu gerici ve İttihat ve Terakkici “tez”i bir kez de benim çürütmeye çalışmama gerek olduğunu sanmıyor ve Anadolu’nun zor ve terör yoluyla Hristyan azınlıklardan arındırılması ve Türkleştirilmesi politikasının Birinci Dünya Savaşından yıllar önce oluşturulmuş olduğunu anımsatmakla yetiniyorum.

Ermenilerden (ve diğer Türk-olmayan halklardan) özür dilenmesi konusu Kürt halkını ve ulusal hareketini de yakından ilgilendirmektedir. Neden? Çünkü Türk egemen sınıfları Türk işçi ve emekçilerine belli ölçüde maletmeyi başardıkları Ermeni-karşıtı duygu ve önyargıları onlara karşı da kullanmaktadırlar. A. Öcalan’ın Ermeni kökenli olduğu, PKK’nın Ermenistan’da yuvalandığı, şehit düşen PKK gerillaları arasında çok sayıda sünnetsiz kişi bulunduğu türünden ilkel ve iğrenç yalanlar kitlelerin geri kesimlerinin bu tür duygu ve önyargılarını harekete geçirmeyi hedeflemektedir. Ermeni-karşıtı duygu ve önyargıların kırılması yönünde atılacak her adım hem Kürt, hem de Türk işçi ve emekçilerinin kurtuluşu davasına katkı yapacaktır. Nisan 2005’de kaleme aldığım bir yazıda söylemiş olduğum gibi,
“… bu sorun… sadece büyük bir felaket yaşamış olan ezilen bir ulusla ya da ondan geride kalan bir toplulukla enternasyonalist dayanışma içinde olmanın çok daha ötesinde bir anlam taşımaktadır. Taşımaktadır, çünkü Türk egemen sınıfları ve askeri kliği hem kendileri adeta bir Ermeni düşmanlığı (ve kısmen bir Rum düşmanlığı) ile yoğrulmuş ve hem de ezilen sınıfları da onyıllardır bu temelde ‘eğitmiş’ ve onları da bir ölçüde kendilerinin suç ortağı kılmışlardır… Dolayısıyla, bu alanda verilecek ve verilmesi gereken savaşım, Türk işçi ve emekçilerinin egemen sınıfların ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtarılması bakımından son derece büyük bir önem taşımaktadır.” (Türk-Ermeni Ulusal Sorunu Üzerine Tezler)

Öte yandan, Ahmet Türk ile Akın Birdal’ın yaptığı ve halklar arasındaki çitleri ve güvensizlik duygularını zayıflatmaya ve ortadan kaldırmaya hizmet eden böylesi açıklamaların gerçekten de tutarlı ve daha da ilerletici olmaları için,
a) bireyler değil, belirleyici konumdaki örgütler adına,
b) içtenlikli bir eleştiri, özeleştiri ve yüzleşme ruhuyla ve
c) tutarlı bir stratejik bakış açısıyla yapılması gerekir.

Adıgeçen kişilerin açıklamaları olumlu niteliklerine rağmen, ne yazık ki bu özelliklerden yoksundurlar. Bu maddeleri sırasıyla ele alalım.
a) Önemli ve belirleyici olan, edimsel olarak Kürt ulusal hareketini temsil eden partilerin, yani PKK-KCK’nın ve DTP’nin bu konuda bir tutum almasıdır. DTP Programı’nda “AB ile müzakere sürecinde Türkiye’nin karşılaşacağı önemli konulardan birisi de Ermeni Sorunu olacaktır. Türkiye tarihiyle yüzleşme cesareti göstererek, 1915’te Tehcir ile yaşanan trajediyi ve sonuçlarını, bilimin ve tarihi gerçeklerin ışığında değerlendirerek çözüme kavuşturmak zorundadır” denmekle yetinilmiştir. PKK-KCK açısından resmi ve bağlayıcı bir nitelik taşıyan “Koma Ciwaken Kurdıstan Sözleşmesi” adlı belgede ise bu konuya tek sözcükle bile olsa değinilmemiştir.

b) PKK, KADEK, Kongra-Gel ve KCK yıllardır “barış ve demokrasi”den yana olduklarını açıklamış ve bu amaçla bir çok kez tek taraflı ateşkesler de ilan etmişlerdir. Başka yerlerde dile getirdiğim içeriğine ilişkin çok önemli eleştiriler bir yana, Kürt ulusal hareketinin Türk-Kürt sorununun barışçı yollardan çözülmesini içtenlikle istediği tartışma götürmez. Ancak, Kürt ulusal hareketini temsil eden ya da ettiğini ileri süren bir örgütün öncelikle, kendi ulusunun ve onun siyasal önderlerinin geçmişte –Türk gericiliğinin yönlendirmesiyle- Ermeni ve Süryani halklarına karşı işlenen suçlara ortak olmuş olmasını/ edilmesini mercek altına alması, yani ciddi ve içtenlikli bir özeleştiri ve yüzleşme sürecini başlatması gerekirdi. PKK-KCK’nın sadece Türkiye ve Kürdistan ölçeğinde değil, Ortadoğu ölçeğinde de barış ve demokrasiden yana olduğunu ısrarla açıklayagelmesi, bu konuda son derece iddialı olması ve kendi stratejik planının (“demokratik konfederalizm”) barış ve demokrasi için biricik çıkış yolu olduğunu ileri sürmesi, bunu zorunlu kılmaktadır. Ne de olsa tarih, daha önce ezilen ulusların kendilerini ezen uluslarla elele ya da kendi devletlerini kurduktan sonra başka küçük ulus ve milliyetleri ezdiklerini gösteren pek çok örnekle doludur. Eğer PKK-KCK özerk ya da bağımsız bir Kürdistan’ın sınırları içinde yaşayacak olan Kürt-olmayan milliyetlere ulusal baskı uygulamayacağı konusunda bir güvence vermek istiyorsa buna, geçmişte Kürt halkının, Türk gericiliğinin ve “kendi” feodal önderlerinin yönetiminde Ermeni (ve Süryani) halkına karşı işlenen suçlara ortak oluşunu lanetlemekle başlayabilir. Bu fazlasıyla gecikmiş görevin yerine getirilmesi, Kürt halkının ulusal kurtuluş savaşımının çıkarları açısından da gereklidir. Bugün, Kürt halkına karşı Türk gericiliğine hizmet sunan Köy Korucuları, gerek siyasal duruşları ve gerekse aşiretsel kökenleri bakımından dünün Ermeni (ve Süryani) halkına karşı Osmanlı gericiliğinin hizmet sunan Hamidiye Alaylarıyla akrabadır.

c) Bu yüzleşme sadece, geçmişte işlenen hata ve suçların kabul edilmesi sorunu değildir; PKK-KCK’nın ne tür bir stratejik çizgi izlediği, Ortadoğu halklarına önerdiği “demokratik konfederalizm”in ne menem bir şey olduğu, bu halklara gerçek “barış ve demokrasi” yolunu mu, yoksa “barış ve demokrasi” gevezeliği altında Türk egemenliğine boyun eğme, Türk gericiliğiyle suç ortaklığı ve onun yayılmacı emellerine destek verme yolunu mu gösterdiği sorunudur. Aksi halde Kürt halkı, geçmişte Ermeni ve Süryani halklarına karşı işlemek zorunda bırakıldığı suçları yarın diğer Ortadoğu halklarına karşı işlemek zorunda bırakılabilir. Gerek güncel ve gerekse stratejik önemi nedeniyle bu konuya biraz daha fazla yer ayıracağım.

Bu konuda bir fikir sahibi olmak için A. Öcalan’ın 23 Haziran 2006 tarihli görüşme notlarında söylediği şu sözlere göz atalım:
“Tarihte üç kez Türklerle Kürtler stratejik ittifak yapmışlardır. Kurtuluş Savaşı’ndaki ittifakın sonucunda Kürt ve Türk halkının elde ettiği ortak başarısının yanı sıra Yavuz döneminde ve 1071 tarihinde Alpaslan döneminde de stratejik ittifak yapılmıştır. 1071'de Alpaslan Roma İmparatoru Romen Diyojen'e karşı Kürtlerle ittifakı yaparak Anadolu'ya girmiştir… Aynı şekilde Yavuz döneminde de benzer şekilde Yavuz, Kürt ittifakını sağladıktan sonra Ortadoğu'ya girebilmiştir... Yavuz ittifakı sağladıktan sonra Çaldıran, Mercidabık, Ridaniye savaşlarını kazanarak Suriye, Arabistan, Mısır yani Ortadoğu'ya egemen olabilmiştir…
“Kurtuluş Savaşı dönemi iyi incelenirse, o sürece büyük emperyalist devletlerin tam hakim olduğu görülür. Ortadoğu'nun şekillenmesiyle ilgili plan söz konusu büyük devletler tarafından hazırlanmıştı. Bu söyleyeceklerim Ermeniler tarafından yanlış anlaşılmasın. Ben hiçbir halka ve haklarına karşı değilim. Mustafa Kemal'in öncülüğünde Kürtler ve Türkler arasındaki ittifak sağlanmamış olsaydı, Kürtlerin yaşadığı Kürdistan coğrafyası bugün daha çok parçaya bölünmüş olurdu. Bugün doğudaki toprakların çoğu, Erzurum, Van, Diyarbakır gibi iller, Ermenistan sınırlarında kalacaktı.
“… Kürtlere de Şırnak, Hakkari, belki Siirt illeri verilecekti. Türklere de Konya, Niğde, Nevşehir gibi İç Anadolu'ya sıkışmış küçük bir alan kalacaktı. Bu şekilde oluşacak küçük devletler bağımsız olamayacak, Fransız ve İngiliz emperyalizminin egemenliği altında olacaklardı… Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperyalistlere güvenerek onların oyununa gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma uğramışlardır. Çünkü egemen güç olan Osmanlı ‘sen beni öldüreceğine ben seni öldüreceğim’ mantığıyla hareket etmiş ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır… Bu durumdan ancak Kürt-Türk kardeşliği temelinde bütün Ortadoğu da ‘Demokratik Fetih’ yapılarak kurtulunabilir. Bu anlamda Erdoğan'ın İspanya Başbakan'ı ile yürütmek istediği Medeniyetler İttifak’ı devam ettirebilir ve bununla da sınırlı kalınmamalıdır. Israrla vurguladığım gibi Türk-Kürt ittifakı da sağlanıp Ortadoğu'ya Demokrasi kültürü yerleştirilmelidir. Yavuz döneminde yapılan ittifak ile Ortadoğu feodal bir şekilde fethedilmişti. Yapılacak yeni ve demokratik bir ittifak ile Türkiye demokratikleşebilir ve bu demokrasi kültürü bütün Ortadoğu'ya taşınabilir.”

Öcalan benzer görüşlere 1999’da, kendisini yargılayan mahkemeye sunduğu Savunmasında da yer vermişti. O burada aynen şöyle diyordu:
“Cumhuriyet tarihinin bu en zor sorunu (yani Kürt-Türk sorunu- G. A.) çözümlendiğinde Türkiye'nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu'da liderlik dönemi Orta Asya'dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (2) Bu görüşler daha sonra bir çok kez yinelenmiştir. Demek oluyor ki, A. Öcalan bu görüşleri yıllardır tutarlı bir biçimde ve örgütünün diğer yöneticilerinden ve Kürt halkının tutarsız dostlarının büyük çoğunluğundan –bilebildiğim kadarıyla- herhangi bir tepki ve itirazla karşılaşmaksızın- savunmuştur ve savunmaktadır.

Marksist-Leninistler ve devrimci-demokratlar bir “Türk-Kürt ittifakı” düşüncesine elbette ilkesel olarak karşı çıkmazlar. Ama çok önemli bir önkoşulla. Onlar bundan Türk işçileri ve emekçileri ve onların devrimci öncüleriyle Kürt işçileri ve emekçilerinin ve onların devrimci öncülerinin ittifakını anlarlar; yoksa PKK-KCK (ya da Kürt gericiliği) ile Türk egemen sınıflarının, askeri kliğinin ve Kontrgerillasının başka halklara karşı yayılmacı ve hegemonyacı ittifakını değil. A. Öcalan’ın önerdiği ittifak sadece başka halklara değil, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerine de karşı bir ittifak, Türk egemen sınıflarıyla işbirlikçi Kürt egemen sınıflarının bir ittifakı olacaktır. Bu ikinci türden ittifak, kendi gerici yöneticilerinin boyunduruğu altındaki Kürt halkının Türk gericiliğine payanda olmasından ve onun için kanını akıtmasından, akıtmaya hazır olmasından ya da en iyi olasılıkla statükonun göstermelik bazı ödünler verilmek suretiyle sürdürülmesinden başka bir anlama gelmez. Bakış açıları uç boyutta bir subjektivizmle sakatlanmış olan ve adeta bir hayal aleminde yaşayan A. Öcalan ve destekçileri şu gerçeği de unutuyorlar: Türkiye’de hiçbir dönemde bırakalım devrimci bir iktidarı, Kürt halkına ve onun demokratik haklarına asgari ölçülerde ve olağan bir burjuva-demokratik devlette beklenebilecek düzeyde saygı gösteren bir rejim olmadı ve bugün de yok; PKK-KCK’nın barış, hatta ateşkes önerilerini yeniden ve yeniden geri çeviren ve Kürt halkına karşı İttihat ve Terakki’nin metotlarıyla savaşan bir rejim var.

Demek oluyor ki, Türkiye’de devrimci bir iktidarın ve hatta egemen sınıfları köşeye sıkıştıran ve bazı ödünler vermeye zorlayan güçlü bir devrimci kitle hareketinin bulunmadığı, rejimin vahşi bir gericilik ve şovenizmle karakterize edildiği bugünkü koşullarda bir Türk-Kürt ittifakını savunmak, işte bu ikincisini, yani statükonun devamını savunmak anlamına geliyor. Zaten A. Öcalan da böyle düşündüğünü gizlemiyor. Onun, bugün örnek alınmasını ve yinelenmesini istediği, geçmişteki Türk-Kürt ittifakları da işte bu türden ittifaklardı. 1071’de Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’la Roma İmparatoru Romen Diyojen'e karşı, 1500’lerin başlarında Yavuz Sultan Selim’le Anadolu’nun Türkmen halkına, Safevi İranı’na ve Suriye ve Mısır’a egemen olan Memluklulara karşı ve Türk Kurtuluş Savaşı sırasında esas olarak Ermenilere ve Rumlara ve bir ölçüde de işgal güçlerine (Britanya, Fransa, İtalya, Yunanistan) karşı Osmanlılarla ve Kemalistlerle, bu ikincileri güçlendiren ve Kürt halkına hiçbir şey kazandırmayan ittifaklar yapmanın Kürt halkı ve devrimcileri açısından övünülecek ve savunulacak bir yanı olamaz.

A. Öcalan geçmişte olduğu gibi 23 Haziran 2006 tarihli açıklamasında da, Türk-Kürt ittifakının Ortadoğu’ya demokrasi getireceğini ileri sürmektedir. Mart 2005 tarihli Koma Ciwaken Kurdıstan Sözleşmesi de aynı iddiadadır. Peki bu tez ne derece inandırıcıdır? Kendi ülkesinde son derece anti-demokratik ya da faşizan bir rejimi sürdüren Türk gericiliğinin Ortadoğu’ya ve başka yerlere nasıl olup da demokrasi götürebileceği sorusunu şimdilik bir yana bırakalım. Ama Kürt halkına karşı düşmanlığını ve nefretini her gün dile getirmekte ve yaşama geçirmekte olan Türk gericiliğinin Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden diriltme hayallerini ve R. T. Erdoğan’ın ABD-NATO markalı sözde “medeniyetler ittifakı” şarlatanlığını onaylamak, desteklemek ve onun ve emperyalist efendilerinin ayak işlerini yapmak Kürt halkının ve Kürt ulusal hareketinin işi mi? (3) PKK-KCK’nın Öcalan’ın, “Bu durumdan ancak Kürt-Türk kardeşliği temelinde bütün Ortadoğu’da ‘Demokratik Fetih’ yapılarak kurtulunabilir” yolundaki açıklamasına uygun bir politika izlemesinin bir tek sonucu olabilir: O da PKK-KCK’nın ve Kürt halkının Ortadoğu’daki (ve Osmanlı egemenliğinin yaşandığı tüm bölgelerdeki) gerçek ve potansiyel bağlaşık ve yedek güçlerinden yalıtılması ve bölge halklarının düşmanlığını kazanması. PKK-KCK nasıl olur da yüzlerce yıl boyunca Osmanlı-Türk gericiliğinin kılıçlı, kırbaçlı, darağaçlı boyunduruğu altında yaşamış olan Ortadoğu halklarının karşısına böylesi bir Türk-Kürt ittifakı projesiyle çıkabilir? Bu, Ortadoğu halklarının Osmanlı boyunduruğu altında yaşamış olduğu zulmü onaylamak ve alkışlamak anlamına gelmez mi? Ortadoğu halklarının ve Ortadoğu ülkelerinin burjuva ve toprak ağası sınıflarının, Yavuz Sultan Selim’in Türk-Kürt ittifakının sağlamasından sonra “Ortadoğu'ya girebil”diğini... Yavuz’un bu “ittifakı sağladıktan sonra Çaldıran, Mercidabık, Ridaniye savaşlarını kazanarak Suriye, Arabistan, Mısır yani Ortadoğu'ya egemen olabil”diğini söyleyen bir PKK-KCK’ya nasıl yaklaşacaklarını tahmin edebiliriz. (Aynı husus, gene yüzlerce yıl Osmanlı-Türk gericiliğinin acımasız ve kıyıcı boyunduruğu altında yaşamış olan Balkan halkları ve Balkan ülkelerinin burjuvazileri için geçerlidir.) Ortadoğu (ve Balkan) ülkeleri halklarının ve egemen sınıflarının Türk gericiliğiyle ittifak içindeki bir PKK-KCK’nın ‘Demokratik Fetih’inin konusu, hedefi olmayı asla kabul etmeyeceklerini kestirmek için kahin olmaya gerek var mı? Yaşama geçirilebilmesi halinde, böyle “Bir Türk-Kürt ittifakı” stratejisinin Ortadoğu’ya demokrasi ve barış değil, tam tersine daha koyu bir gericilik ve daha büyük-ölçekli savaş ve çatışma getireceği de açık değil midir? PKK-KCK üyesi olsun ya da olmasın bütün Kürt devrimcileri bu soruyu kendilerine sormalı ve bunun yanıtını dürüst bir biçimde vermeye çalışmalıdır.

Bitirirken burada, Türkiye devrimci hareketinin “Kürt halkı ve ulusal hareketiyle dayanışma” adına PKK-KCK’nın böylesi yaklaşımlarını eleştirmekten kaçınan, hatta gözü kapalı destekleyen bileşenlerine ve öğelerine de bir çift sözüm var. Eğer onlar böyle yapmakla Kürt halkı ve ulusal hareketine destek verdiklerini içtenlikle düşünüyorlarsa, son derece büyük bir yanılgı içindedirler. Eğer kendileri siyasal bakımdan anlamlı bir güç olmadıkları için PKK-KCK’ya yaslanarak bir şeyler yapabileceklerini düşünüyorlarsa, Türk ve Kürt işçi ve emekçilerine verebilecekleri hiç ama hiçbir şey yok demektir. Yok, eğer böylesi politikaların gerici niteliğini kavradıkları halde bu yolda yürümekte ısrar ediyorlarsa onlar artık devrimci polemiğin muhatabı da sayılmazlar. Herhalde Türk kökenli devrimcilerin, gerici Türk-Kürt ittifakı düşüncesini 1971’de, yani bundan 38 yıl önce tutarlı bir tarzda eleştirmiş olan Mahir Çayan’ın gerisine düşmemesini beklemek hakkımızdır. Çayan haklı olarak, devrimci öncüleri tarafından yönetilmeyen, dolayısıyla “kendi” egemen sınıflarının denetiminde olan halkların bir başka gerici ya da emperyalist bir güce karşı sözde ortak eylemi ve dayanışmasının, hiçbir biçimde halkların kardeşliği ve dayanışması olarak adlandırılamayacağını düşünüyordu. O, tam da bu anlayışla hareket eden ve Kürtleri “19. yüzyılın sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını koruduğu”kları ve “1880’den 1925 Şeyh Said isyanına kadar” Osmanlı-Türk gericiliğine karşı çıkmadıkları için öven Mihri Belli’yi şöyle eleştiriyordu:

“Bu lafları edenin Mihri Belli olduğunu bilmesen, Osmanlı Hanedanının son şehzadesinin konuştuğunu zannedersin. Daha milli şuurun uyanmadığı bir dönemde Kürtlerin feodal beylerinin emrinde Osmanlı İmparatorluğunun doğu sınırlarını korumasını; feodal beylerin baskısı altında uluslaşamamış iki halkın aynı sınırlar içinde yaşamasını, Birinci Dünya Savaşında iki halkın bilinçsizce emperyalist güçlerden birinin ve hakim sınıfların kontrolünde omuz omuza cepheye sürülmelerini övgüye değer birşeymiş, sanki iki halk hep ortak menfaatleri için savaşmışlar ve bu yüzden aralarında geleneksel bir dostluk doğmuş gibi göstermeye çalışmaktadır Mihri Belli. Artık işin bu kadarına da ne demeli, ‘deli saçması’ mı demeli bilemiyoruz?” (“1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç”, Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi, Dava Dosyası, Yazılı Belgeler, Yar Yayınları, 1988, s. 352)

DİPNOTLAR

(1) KADEP Başkanı Şerafettin Elçi ise 16 Aralık 2008’de Ahmet Ocaklı’ya verdiği mülakatta “Özür Dileme” kampanyasını desteklediğini söyledikten sonra kendisine yöneltilen,
“Bu tehcirin Hamidiye Alayları vasıtasıyla yapıldığı ve Hamidiye Alayları'nın da büyük çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu söyleniyor. Siz bir Kürt olarak, ‘Kürtlerin de bu olayda rolü olmuştur, ben Kürtler adına özür diliyorum’ diyor musunuz?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

“Hamidiye alayları yoktur o tarihte. Bir kere bunu kim söylüyorsa yalan söylüyor, tarihi çarpıtıyor. 1915'te Hamidiye Alayları yok. Kürtler muhakkak bu olayda kullanılmıştır. Ama bu önemli değil. Kürtlerin o zaman siyasi iradesi yok. Çünkü bu fermanı, bu iradeyi çıkarabilecek bir Kürt siyasi iradesi yok. Sorumlu o zamanın siyasi iradesidir. Yoksa o siyasi iradenin emirlerine uyan şunun bunun yaptığı suçlar çok önemli değil. Burada lanetlenmesi gereken siyasi iradedir.

“Kürtlerin o zaman siyasi iradesi yok ki. Padişahın fermanı var... Ferman üzerine bu suç işlenmiştir.” Kuşku yok ki Elçi, a) 1915-16’da (varlıklarını değişik bir ad altında sürdürmekte olan) Hamidiye Alaylarının resmen var olmadıklarını ve b) Asıl sorumlusu İttihat ve Terakki çetesi olan jenosidden ötürü, özellikle işbirlikçi Kürt ağalarının bu trajedide herhangi bir sorumluluk taşımadığını söylerken açıkça demagoji yapmaktadır.

(2) Öcalan, yakalanmasından hayli zaman önce, MED TV’de yayımlanan ve ARGK’nın dağıtılmasını ve Türk burjuva devletinin sivil savunma birliklerine katılmasını ve onun içinde eritilmesini önerdiği bir konuşmasında şunları söylemişti:
“Gerilla da tartışılabilir... Gerilla (Kürt halkının demiyorum dikkat edin) Türkiye’deki demokrasinin çağrı gücüdür. Türkiye’deki halkların demokratik kurumlaşmasının motorudur. Bu görevler eğer yerine getirilirse mesela biri demokrasi yerine geliyor, halkların hakları güvenceye kavuşuyor. O zaman ayrı bir gerillaya ihtiyaç kalmaz. Ne yapacağız biz gerillayı? Gerillayı, halkların güvencesi, nasıl güvencesi milis gücü haline getiririz. Milis gerekli değil mi yani? Hatta Türkiye’de sivil savunma birlikleri vardır. Gerillayı biz sivil savunma birlikleri haline getiririz. Bundan daha pratik çözüm olur mu?.. Böylece gerilla diye korktukları bir şey de rahatlıkla aşılmış olur, tabii eğer çözüm istiyorlarsa.” (Özgür Politika, 8 Şubat 1998, altını ben çizdim)

(3) Kürt ulusal hareketine karşı kinini her fırsatta kusan Başbakan R. T. Erdoğan, tam da bu satırların yazıldığı sırada, Uluslararası Savunma Sanayi Fuarı’na (IDEF'09) katılan ülkelerin savunma bakanlarına ve askeri yetkililerine hitaben yaptığı bir konuşmada PKK’yı “habis bir ur”a benzetiyordu.

(4) Mihri Belli 1970 yılında yapılan bir toplantıdaki konuşmasında şunları söylemişti:
“Türkiye’de aşağı-yukarı dört milyon Kürt yaşıyor. Bu Kürt topluluğu ile, Türklerin kardeşliği tarihin sınavından geçmiştir. 19. yüzyıla kadar, Kürtler Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu sınırlarını korudular... 1880’den 1925 Şeyh Said isyanına kadar sözü edilecek bir Kürt isyanı olmadı. O dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıldığı, bölündüğü bir dönemdir. Milli toplulukların hemen hepsi isyan etti. Ermenisi, Rumu, Bulgarı, Arabı. Ama Kürtler isyan etmediler o çöküş döneminde.”