KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

LIZBONDA MASKELI BALO

1-3 Aralık 2010

19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da yapılan ve NATO’nun yeni “stratejik konsepti”">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

LIZBONDA MASKELI BALO

1-3 Aralık 2010

19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da yapılan ve NATO’nun yeni “stratejik konsepti”, Afganistan, füze kalkanı gibi konuların ele alındığı doruk toplantısı, ABD emperyalizminin saldırgan, militarist ve savaş kışkırtıcısı niteliğini ve dünyaya egemen olma yolundaki boş hayallerini olduğu gibi, onun kuyruğuna takılmış bulunan Batı Avrupa emperyalist burjuvazisinin gericiliğini, zavallılığını, çürümüşlüğünü ve sefaletini bir kez daha gözler önüne serdi. Ancak bu toplantının gösterdiği ya da görebilen/ görmek isteyen gözlerden gizleyemediği iki önemli husus daha vardı: 1) ABD ve Batı Avrupa’nın gerilemesi ve çöküşe gitmekte olması ve 2) Onların doruk noktasına tırmanmış bulunan sahtekarlık, ikiyüzlülük ve anti-demokratizmi. Sorunun bu yanlarının iyi anlaşılamaması, devrimci, demokratik ve ulusal kurtuluşçu güçler açısından şu iki tehlikeli yanılsamaya yol açacaktır ve açmaktadır: 1) Çekirdeğinde, ABD ve Batı Avrupa’nın bulunduğu NATO’nun sözde yenilmezliği karşısında sağcı ve teslimiyetçi bir konuma sürüklenmek ve 2) Bu güçleri insan uygarlığının baş temsilcileri, demokrasi ve insan haklarının, ezilen ulus ve milliyetlerin ve diğer ezilen katmanların kararlı savunucuları saymak.

Birincisinden başlayalım. İdeolojik-siyasal çizgileri bir yana, kendine, ezilen sınıf, ulus ve milliyet ve katmanların önderliği misyonunu biçen örgütlerin ülke, bölge ve dünya ölçeğindeki siyasal güç dengelerini doğru bir biçimde saptamaları, doğru bir taktiksel rota çizmeleri açısından yaşamsal bir önem taşır. Tarih aynı zamanda, dostlarıyla düşmanlarını birbirine karıştırdıkları ve yanlış bağlaşmalara girdikleri için yenilgiye uğrayan siyasal hareketlerin tarihidir. Peki, çekirdeğinde, ABD ve Batı Avrupa’nın bulunduğu NATO’nun halihazırdaki gerçekliği nedir?

İkinci Dünya Savaşı döneminin faşist blokunun yerini almış olan ABD ve onun NATO içindeki diğer bağlaşıkları, dünyanın en büyük silahlı gücünü oluşturmaktadırlar. Amanda Bransford, 29 Mayıs 2010 tarih ve “US Military Spending Far Outpaces Rest of the World” (=“ABD’nin Askeri Harcamaları Dünyanın Gerikalanınınkine Fark Atıyor”) başlıklı yazısında ABD’nde bulunan Silahların Denetimi ve Yaygınlaşmasının Önlenmesi Merkezi adlı araştırma kuruluşuna dayanarak dünyadaki askeri harcamalar hakkında bazı bilgiler aktarıyordu. Bu bilgilere göre 2008 yılında ABD’nin askeri harcamaları 696.3 milyar dolar iken, ikinci sıradaki Rusya’nın harcamaları 86 milyar ve üçüncü sıradaki Çin’in harcamaları ise 83.5 milyar dolardı. Bransford, ABD “Savunma” Bakanı Robert Gates’in bir süre önce ABD Deniz Kuvvetleri Birliği’nde yaptığı konuşmada, ülkesinin orantısız harcamalarının sonuçlarını örneklerle gösterdiğine de değiniyor ve ABD deniz kuvvetlerinin toplam gücünün onu izleyen 13 en güçlü ülkenin deniz kuvvetlerinin toplamını aştığını söylediğini belirtiyordu. Gene aynı yazara göre Gates, ABD’nin -2008 yılı rakamlarına göre- 1.57 trilyon dolar tutan toplam dünya askeri harcamalarının yüzde 44.32’sini yaparken bu oranın NATO’nun geri kalan ülkeleri ile Avrupa’nın NATO üyesi olmayan ülkeleri için yüzde 22.43’ü bulduğunu söylemişti. Çin ile Rusya’nın payları ise sırasıyla yüzde 5.31 ve yüzde 5.47 dolayındaydı. Japonya, Avustralya, İsrail, Güney Kore, Suudi Arabistan, Tayvan ve hatta Hindistan gibi resmen NATO üyesi olmayan, ama edimsel olarak ABD-NATO bloğunda yer alan ülkeler de hesaba katıldığında ABD ve bağlaşıklarının toplam dünya askeri harcamaları içindeki payının en az yüzde 75 dolayında olduğu tahmin edilebilir.
Ne var ki bu devasa güç, aralarında nükleer ve termonükleer silahlar da bulunmak üzere modern teknolojinin sunduğu ve giderek daha da geliştirdiği en yıkıcı savaş araçlarıyla donatılmış bulunan ABD, NATO ve ortaklarının, ezilen halkların direnişi karşısında neredeyse çaresiz kaldıkları olgusunu ortadan kaldırmıyor. 1960’ların ikinci yarısı ve 1970’lerin ilk yarısında ABD ve bağlaşıkları Vietnam halkına (ve Laos ve Kamboçya) halklarına) karşı saldırılarında -nükleer silahlar dışında- tüm cephaneliklerini sonuna kadar kullanmış, bu ülkeye İkinci Dünya Savaşı boyunca tüm cephelerde atılan bombalardan daha fazlasını atmış, ama yenilmekten ve defolup gitmekten kurtulamamışlardı. Bunun canlı örneklerini bugün de görüyoruz: İşte, tam bir kuşatma ve ambargo altında yaşayan ve elleri kolları bağlı Filistin halkının İsrail Siyonizmine karşı süregelen direnişi, işte Mayıs 2000’de İsrail’i, 1985’den bu yana işgal altında tuttuğu Güney Lübnan’ı terketmek zorunda bırakan ve 2006 yazındaki 33 gün savaşında onun burnunu bir kez daha sürten Hizbullah önderliğindeki Güney Lübnan halkının direnişi, işte Irak halkının -bir süredir farklı etnik gruplar, mezhepler ve örgütler arasındaki sürtüşme ve çatışmalar nedeniyle zayıf düşmüş olsa da- süren, 2003’den bu yana ABD işgalcilerine onbinlerce kayıp verdiren ve onların planlarını bozan direnişi, işte sadece hafif silahlarla donanmış Afgan halkının -arkasına Rusya, Hindistan ve Pakistan’ın lojistik desteğini alan- 46 ülkeden yüzbinlerce işgalci üniformalı ve paralı askere ve yerli işbirlikçilere karşı giderek büyüyen direnişi. Büyük bedeller pahasına yürütülen bu direnişlere ne yazık ki devrimci-olmayan, halkın geniş kesimlerini işgalci güçlere karşı birleştirme yeteneği zayıf, hatta Afganistan’da olduğu gibi aşiret zihniyetinden kurtulamamış gruplar önderlik ediyor. Önderliklerinin sınıfsal ve siyasal nitelikleri ne olursa olsun bu halklar bugün dünya işçi sınıfı ve halkları adına savaşıyor ve Fidel Castro’nun “askeri mafya” olarak nitelediği NATO’ya ağır darbeler indiriyorlar. “İşçi sınıfının devrimci partilerinin ya da az-çok tutarlı devrimci-demokratik partilerin önderliği altında olmuş olmaları halinde bu direnişlerin emperyalist işgalcilere çok daha ağır darbeler indireceği tartışma götürmez.
Bunları söylerken, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ABD ve onun bağlaşıklarına karşı savaşımın kolay ya da zahmetsiz olacağını, büyük özveriler gerektirmeyeceğini söylemek istemiyorum. Yenilmeye mahkum olmaları bu devlet teröristlerinin ve savaş suçlularının, kendi egemenliklerini ve ayrıcalıklı konumlarını korumak için Kore’de (1950-53), Vietnam’da (1961-73) ve Irak’ta (1991’den bu yana) olduğu gibi milyonlarca ve hatta onmilyonlarca insanın ölümüne yol açmayı, koca koca ülkelerin ekonomisi ve altyapısını yerle bir etmeyi göze alabilecekleri gerçeğini unutturamaz. Ne var ki bugün devrimci, demokratik ve anti-emperyalist örgütler açısından esas tehlike, iliğine değin çürümüş olan ABD ve NATO’nun gücünü, savaşma irade ve kararlılığını abartmak ve onların zayıflıklarını görememektir. Tutarlı devrimciler ve enternasyonalistler her zaman düşmanı stratejik açıdan küçükser, ancak taktiksel açıdan onu ciddiye alırlar.
ABD’nin konumunun zayıflaması onun; Saddam Hüseyin kliğini devirdiği Irak’ta kurulan “kukla” hükümetlerin Pentagon’un uyarılarına rağmen İran’la iyi ilişkiler kurmasından, BM “Güvenlik” Konseyi’nin ve Washington’un yaptırımlarına rağmen Çin ve Rusya gibi güçlü devletlerin yanısıra, Güney Kürdistan’daki –neredeyse varlığını ABD’ne borçlu olan- Kürt partilerinin de İran’a petrol ürünleri satmasını engelleyememesinden, İslamabad’a uyguladığı tüm baskılara rağmen, enerji açlığı olan bu uşaklarının Haziran 2010’da İran’la 690 millik Pakistan-İran doğal gaz boru hattı inşası anlaşmasını imzalamasından ve hatta Afganistan’ın “kukla” Cumhurbaşkanı Hamit Karzai’nin yer yer ABD ve NATO’ya meydan okuma gösterileri yapması ve Taliban’a sıcak mesajlar vermesinden de anlaşılabilir.

Sözümona “sergileme” gerekçesiyle, ABD ile onun bir uzantısı haline gelmiş bulunan NATO’nun provokasyonlarını, planlarını, saldırganlığını, silahlanmasını anlatıp durmak, ancak bunu yaparken PROLETARYA VE HALKLARIN DİRENİŞİNİ ANMAMAK YA DA KÜÇÜKSEMEK, bu sağcı ve teslimiyetçi tutumun en çarpıcı anlatımıdır. Kendisine “devrimci” diyen bir çok örgüt ya da çevre, direnişe bağlı olarak meydana gelen –ve aslında resmi rakamların gösterdiğinden çok daha fazla olan- asker ve paralı asker kayıplarının yol açtığı travmadan, yaralı ya da sakat halde geri dönen yüzbinlerce eski askerin yaşadığı ve yarattığı sorunlardan, savaşın mali yükünün emekçilerin sırtına yüklenmesinden, bu haksız, pahalı ve sonu gözükmeyen savaşların NATO ülkelerinin kamuoylarında yol açtığı tepkilerden ve NATO üyeleri arasındaki uyumsuzluk ve çelişmeleri keskinleştirmesinden dil ucuyla söz etmekte, hatta yaşanmakta olan ekonomik durgunluk ve krizin etkilerini bile pek de hesaba katmamaktadır vb. Bunun, su katılmadık bir tasfiyeci tutum olduğu açıktır. ABD ve NATO’nun “gücü”yle gözleri kamaşan bu çevreler, bilerek ya da bilmeyerek, emperyalistlerin ihtiraslarıyla gerçek kapasiteleri arasında büyük bir mesafe olduğunu unutmakta ve ister istemez düşmanın gönüllü propagandacısı konumuna düşmektedirler. Şimdi bu saptamaların iki tipik örneğine göz atalım:
“Yeni Konsept, aynı 1999 Konsept’i gibi, NATO’yu ‘Euro-Atlantik-Bölgesi’nde hareket eden bir örgüt olarak görecek. Ancak NATO’nun yeni tehdit tanımlamaları çerçevesinde hareket edeceği ‘Müdahale Alanları’na bakıldığında – Afrika, Orta Asya, Kafkaslar, Yakın ve Orta Doğu (Latinamerika, Kuzey Amerika ve Pasifik Okyanusu, Amerikalı Devletler Örgütü’nün kontrolüne bırakılmış durumda) – NATO’nun bir küresel jandarma gibi hareket etmeye kararlı olduğu görülecektir…
“Yeni Konsept, NATO’nun olanaklı oldukça esnek davranabilmesi için çeşitli mekanizmaları öngörecek. Bunların başında şüphesiz ‘Mutabakat İlkesi’nin yumuşatılması gelmekte. NATO yöneticileri yıllardan beri ‘bazı üye ülkelerin suni gerekçelerle mutabakatın sağlanmasını engellemelerinden’ yakınmaktaydılar. 28 üye ülkenin İttifak Durumu’nun ilân edilmesi veya bütçe kararlarının alınması gibi önemli konularda mutabakat sağlaması işin doğası gereği uzun bir süre aldığından, yeni NATO’nun çok daha çabuk karar alması sağlanmak isteniyor. ‘Mutabakat İlkesi’ yumuşatıldığında, NATO’nun büyük üyeleri aldıkları kararlarla diğer üye ülkeleri çeşitli biçimlerde baskı altına alabilecekler ve sonucunda da aşırı silahlanma ve ekonomik nedenli savaşlar otomatik bir biçimde birbirlerini kovalayacaklardır.” (“NATO 2020”, Alınteri, 20 Kasım 2010)

“NATO’nun yeni konseptiyle birlikte dünyada önemli değişimler yaşanacaktır. Çünkü bu konsept, gerek emperyalistler arasındaki yeni güç dengelerine uygun askeri bloklaşmaları, gerekse ezilen halklara karşı yeni bir askeri-siyasal yönelimi ifade ediyor…
“Lizbon Zirvesi’nde ise NATO’nun ‘stratejik konsepti’ndeki üçüncü büyük değişiklik yapılmış oldu. Önümüzdeki 10-15 yılı belirleyeceği söylenen bu yeni konseptle birlikte NATO, ABD emperyalizminin yıllardır gündemde tuttuğu ‘Füze kalkanı’ misyonunu üstlenmiş oluyor. NATO böylelikle ilk olarak, ABD emperyalizmi ile diğer emperyalist güçlerin ittifak kurmalarının zemini olarak işlev görecek. Daha önce Bush tarafından bu proje gündeme getirildiğinde, Rusya başta olmak üzere Fransa ve Almanya projeye muhalefet etmişlerdi. Yeni durumda ise, NATO şemsiyesi altında bulunan Fransa ve Almanya ile birlikte NATO’nun yakın zamana kadar en büyük hedefi olan Rusya’nın da oluru alınmış görünüyor. İkinci olarak ise, NATO üzerinden Türkiye ile birlikte örgüte üye diğer ülkelerin de kullanılması sorunu bir çırpıda çözülmüş oldu.” (“NATO’nun ‘yeni konsepti’yle tescillenen uşaklık”, Kızıl Bayrak, 26 Kasım 2010)
İnsan bu satırları yazanların nerede yaşadığını ya da TV ve radyo haberlerini izleyip izlemediğini ve nasıl olup da az-çok objektif tutum sahibi bazı burjuva yorumcularının bile gerisinde kalmayı başardığını merak ediyor doğrusu! Acaba onlar Irak’ta, Afganistan’da ve dünyanın diğer bölgelerinde sürdürdüğü saldırı savaşlarının ABD’nin yaşadığı ekonomik durgunluk ve krizin oluşumunda önemli bir faktör olduğunu, bir borç batağında yüzen “süper devlet”in, askeri harcamalarında büyük ölçekli bir kısıtlamaya gitmek zorunda kalmaya başladığını, Washington’un yıllardır NATO içindeki bağlaşıklarına Afganistan’a ek asker ve askeri donanım göndermeleri boş yere yalvardığını duymamış olabilirler mi? Bu son konuda en çok ayak süreyen de, hemen hemen hepsi NATO üyesi olan Batı Avrupa ülkeleri. Washington’daki Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin verdiği rakamlara göre, Avrupa’nın askeri harcamaları –gerçek fiyatlarla- 2001’de 251 milyar avrodan 2009’da 218 milyar avroya ve Avrupa’nın NATO harcamalarına katkısı ise son 10 yıl içinde yüzde 50’den yüzde 25’e düşmüş bulunuyor. Bir yandan ekonomik durgunluk ve krizin yükünü işçilerin ve emekçilerin sırtına yıkmaya çalışan, bir yandan da Yunanistan (110 milyar avro) ve İrlanda (90 milyar avro) için birer “kurtarma paketi” hazırlamak zorunda kalan ve önümüzdeki aylarda Portekiz ve İspanya için de benzer “kurtarma paketleri” hazırlamak zorunda kalacağı anlaşılan AB emperyalistlerinin askeri harcamalarını arttırması hiç de olanaklı gözükmüyor.
Ekonomisi Avrupa’nınkinden daha da zor durumda olan ve devasa askeri harcamalarını taşımakta giderek daha fazla zorlanan ABD de aynı yolu tutmak zorunda kalacak. Resmen yüzde 10 dolayında olan işsizliğin aslında yüzde 20’yi bulduğu ABD’nin brüt ulusal geliri 2010 yılı itibariyle 14.6 trilyon dolar iken toplam borcu 13 trilyon doları, yani ulusal gelirinin yüzde 89’unu buluyordu. Artık ABD emperyalistleri de, dünya egemenliklerini Japonya ve Çin başta gelmek üzere başka ülkelerden aldıkları borçla sürdüremeyeceklerini anlamaya başlamış gözüküyorlar. Ekonomik gerileme ve çöküşün çıplak gerçeklerinin önümüzdeki yıllarda ABD’ni, dünyanın her yanına dağılmış 700’den fazla askeri üssünün önemli bir bölümünü kapatmak, bir dizi yeni silah geliştirme projesininden vazgeçmek ve askeri harcamalarda tasarrufa gitmek zorunda bırakacağı anlaşılıyor. Yoksulluğun ve işsizliğin yaygınlaşmasına bağlı olarak bu konu daha şimdiden, izolasyonist eğilimlerin güçlenmesine, bir karamsarlık ruh halinin egemen olmasına, federal yönetimle eyaletler arasındaki çekişmelerin büyümesine ve ABD devlet aygıtı, burjuvazisi ve medyası saflarında sert tartışmalara yol açıyor.
Bu arada, bir çok açıdan bir “üçüncü dünya” ülkesi görünümü veren biricik süper devletin sınırları içinde yaşayan işçiler ve diğer emekçiler, hatta “orta sınıflar” giderek daha da yoksullaşıyorlar. Marc Pitzke, 10 Kasım 2010’da Der Spiegel’de yayımlanan “The Nouveau Poor” (=“Yeni Yoksullar”) başlıklı yazısında, geçen yıl beş milyon dolayında Amerikalının da katılmasıyla ABD’nde yoksulluk oranının 1.1. puan arttığını ve yüzde 14.3’e ulaştığını belirtiyordu. Yazara göre, uzun süreli işsizliğin sürekli olarak yükselmekte olduğu bu ülkede her beş çocuktan biri yoksulluk içinde. Eric Margolis ise, 23 Kasım 2010 tarih ve “The Specter of Defeat Haunts Lisbon” (=“Yenilgi Hayaleti Lizbon’u Rahat Bırakmıyor” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“ABD hükümetine göre, şimdilerde 41.8 milyon Amerikalı yiyecek pullarına muhtaç durumda. Bu arada Washington, dokuz yılını doldurmuş olan Afgan işgalini sürdürmek için ayda 7 milyar dolar harcamasının yanısıra kendine bağlı bir Afgan ordusu oluşturmak ve Pakistanlı politikacılara ve generallere ödemede bulunmak için her ay milyarlarca dolar daha harcıyor.” Burada önemli olan, ABD işçilerinin de Avrupa’nın Yunanistan, Fransa, Britanya, İspanya, Portekiz ve İtalya gibi değişik ülkelerindeki sınıf kardeşlerinin izinden giderek krizin yükünün kendilerinin sırtına yüklenmesine karşı kitlesel direnişler gerçekleştirip gerçekleştiremeyecekleri ve ABD’nde yaşanan faşizme doğru gidişi durdurup durduramayacakları sorularına verilecek yanıttır.
İkinci noktaya, yani hem metropol ülkelerde ve hem de geri ve bağımlı ülkelerde varolan bir önyargıya, emperyalist burjuvaziyi hala –hala!- “insan uygarlığının baş temsilcisi”, “demokrasi ve insan haklarının, ezilen ulus ve milliyetlerin ve diğer ezilen katmanların kararlı savunucusu” sayma eğilimine gelelim.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Temmuz 2010’da Vietnam’ı ziyaret etmiş ve bu arada emperyalist burjuvazinin o iyi bilinen tepeden bakan “efendi” yaklaşımıyla bu ülkenin yöneticilerini, insan haklarını çiğnedikleri için eleştirmişti. Vietnam halkının şanlı anti-emperyalist direnişinin kazanımlarına ihanet eden ve onları kendi gerici sınıfsal amaçları için kullanan Vietnam burjuvazisinin, “insan haklarını çiğneme” olarak nitelenebilecek davranışlarının olabileceğinden kuşku duymuyorum. Ancak 1960’larda ve 1970’lerde, topraklarında çok ağır savaş ve insanlık suçları işlemiş olduğu Vietnam’ı ya da başka herhangi bir ülkeyi ve onun yöneticilerini eleştirme hakkına asla sahip olmayan, daha doğrusu olmaması gereken bir ülke varsa o da ABD’dir. (1) Bu satırları okuduğumda, emperyalist burjuvazinin, sistemli ve sürekli olarak başvurduğu ikiyüzlülük, demagoji ve yalanı bir “sanat” ve “bilim” düzeyine çıkardığını ve daha da kötüsü gerçek ve güçlü devrimci öncü güçlerin yokluğu koşullarında dünya halklarının belleklerini silme, onlara geçmişin devrimci deneyimlerini unutturmada ve böylece onların tepkilerini etkisizleştirmede önemli bir mesafe katettiğini bir kez daha anımsamıştım. İnsanlığın belleğine, düşünme ve anlama yetisine ve dolayısıyla kendisine yöneltilen bu son derece tehlikeli saldırı kavramların çarpıtılması, onların içlerinin boşaltılması ve onlara bambaşka anlamlar yüklenmesiyle elele gidiyor. Örneğin, dünyanın en büyük savaş makinasını yöneten aygıtın adı ABD “savunma bakanlığı”dır. Aynı biçimde NATO bir “savunma paktı”, askeri harcamalar, “savunma harcamaları”, işgalci güçlere karşı kendi yurtlarını elde silah savunanlar ya da ABD-NATO’ya karşı silahlı savaşım verenler “terörist”, kıyım ve jenosid “etnik arındırma”, zayıf ya da ABD’ne boyun eğmeyen devletler “başarısız/ serseri devlet”, sivillerin öldürülmesi “yan hasar”, ABD ve NATO yanlısı teröristler “özgürlük savaşçısı”, işgal altındaki bir ulusa kendi politikalarını dikte etme “ulus inşası”, yönetici kliğe sadakat “yurtseverlik”, ABD-NATO yanlısı “ılımlı”, ABD-NATO karşıtı “aşırı”, provoke idilmemiş ABD saldırısı “önleyici vuruş/ savaş”, paralı askerler ya da bunların bağlı olduğu şirketler “güvenlik üstencileri”, ABD’nin denetiminin güvence altında olması “istikrar”dır vb. Bir çok yazar haklı olarak 11 Eylül sonrasının ABD’ni, George Orwell’in 1949’da yazdığı 1984 adlı romanda anlatılan, birbirleriyle sürekli savaş halinde olan ve bu savaşları muhalefeti denetim ve kitleleri sürekli bir korku ve nefret ruh hali içinde tutmak için kullanan ve bu yolla ülke içinde bir dikta rejimi sürdüren üç devletten (Okyanusya, Avrasya, Doğu Asya) birincisine benzetmişlerdir. Avustralyalı demokrat yazar John Pilger, 19 Mart 2005 tarih ve “Belleğimize Saldırı” başlıklı yazısında şunu söylüyordu:
“Benim de muhabirlik yaptığım Vietnam Savaşı'ndan sadece on yıl sonra, ABD'de yapılan bir kamuoyu araştırmasında, Amerikalıların üçte biri hükümetlerinin hangi tarafı desteklediğini hatırlayamamıştır.”

İkiyüzlülük, demagoji, yalan, dezenformasyon ve kara propaganda çağımızda, gerici egemen sınıfların ezilen ve sömürülen sınıflara ve ezilen ulus ve milliyetlere karşı yürüttükleri siyasal savaşımda önemli bir rol oynamıştır. 20. yüzyıldan başlayarak, okuma-yazma oranının yükselmesinin yanısıra kitle iletişim araçlarının daha geniş kitlelere ulaşır hale gelmesi ve yaygınlaşması, gerçeklerin üstünün kaba ve ilkel sansür yöntemleriyle örtülmesini giderek daha fazla zorlaştırmış, buna karşılık, yalan, dezenformasyon ya da kara propagandanın rol ve önemini daha da arttırmıştır. 20. yüzyılın son onyıllarında TV kanallarının hızla çoğalması ve özellikle internetin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıyla birlikte enformasyon akışının eskiye göre çok daha yüksek bir hıza erişmesi, bu eğilimi daha da pekiştirmiştir. (2) Başta ABD gelmek üzere hemen hemen bütün devletler ve onların istihbarat örgütleri; haber akışını denetlemeye, kamuoyunu biçimlendirmeye, işçi ve emekçilerin bireysel ve kollektif belleklerini silme ve yeniden biçimlendirmeye ve onların dikkatlerini yaşamsal önem taşıyan konulardan uzak tutmaya çok büyük kaynaklar ayırmaktadırlar. Demek oluyor ki, özellikle çağımızda emperyalizmin ve burjuvazinin halkların aklına ve mantıklı düşünme yeteneğine saldırmaksızın, onların belleğini sürekli olarak biçimlendirmeye ve çarpıtmaya uğraşmaksızın yapamayacağı, yeniden ve yeniden ve altı kalın bir çizgiyle çizilmesi gereken bir gerçekliktir.

NATO’nun Lizbon doruk toplantısına bu açıdan baktığımızda neler görüyoruz? Bu karşı-devrimci paktın ve onun gerçek efendisi ABD’nin ötedenberi yaptığı gibi yapay ve hayali düşmanlar ürettiğini, “savunma” söylemi ardına saklanarak dünya halklarını ve kendi diktasına boyun eğmeyen devletleri tehdit ettiğini. Lizbon toplantısının ardından yayınlanan bildiriye göz attığımızda; balistik füzelerin giderek artmasının, aşırıcılık, terörizm ve uluslaraşırı yasadışı faaliyetlerin, siber alemdeki saldırıların, deniz korsanlığının, enerji kaynaklarının ve yollarının güvenliğine yönelik sorunların, iklim değişikliğinin sonuçları da içinde olmak üzere çevreye ve kaynaklara ilişkin sıkıntıların hep NATO’nun ilgi alanına girdiğini ve bu karşı-devrimci paktın “tehdit” algılamaları içinde yer aldığını görüyoruz. Burada görece yeni bir olguyla, sözcüğün gerçek anlamıyla “askeri” bir nitelik taşımayan konuların bile, en azından “potansiyel tehdit öğesi” olarak nitelenmesiyle karşı karşıya bulunuyoruz; her sorunu zor, şiddet ve askeri yöntemlerle çözme eğilimi, NATO’yu ve onun çekirdeğini oluşturan ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin kişiliğinde uç boyutlara varan bir çürümeye ve sözkonusu ülkelerin –ABD’nde çok daha net olarak görülen, ama etkisini Batı Avrupa’da da hissettiren- kendi iç rejimlerini de kaçınılmaz olarak etkilemekte olan bir anti-demokratizm ve militarizm eğilimine işaret ediyor.

Diğer bir önemli husus, hemen hemen bütün saldırgan devletlerin ve blokların başvurduğu ve özü, kurbanı saldırgan ve saldırganı kurban olarak göstermek olan bayağı demagojidir. ABD ve onun NATO içindeki bağlaşıkları; kendilerinin tepeden tırnağa en modern ve güçlü yıkım araçlarıyla, dünya üzerindeki tüm yaşamı bilmem kaç kez yoketme potansiyeline sahip nükleer ve termonükleer bombaları ve diğer “kitle imha silahları”yla donatılmış oldukları olgusunun üzerinden atlamakta ve İran, Kuzey Kore, Suriye, Yemen, Somali ve hatta Lübnan gibi ülkelerden ve –CIA’in tahminlerine göre Afganistan’da sadece 50-100 kadar elemanı kalmış bulunan- El Kaide’den ve uluslararası terör örgütlerinden gelen tehditlerle karşı karşıya olduklarından yakınmaktadırlar. Onyıllardır kendisini, Filistin ve Lübnan halklarından kaynaklanan “terörizmin kurbanı” olarak göstermekte olan İsrail’in yanısıra ABD ve NATO’nun Hitler kliğinden devraldıkları bir akıl yürütme biçimleri var: Onlar, her türden yıkım aracına ve en güçlü yıkım araçlarına sahip olmanın kendileri için bir hak olduğunu kabul etmekte, ancak tehdit ettikleri ve saldırdıkları ülkelerin ve halkların kendilerini savunma hakkını kabul etmemekte, hatta bunu “saldırganlık” ya da “terörizm” olarak nitelemektedirler. (3)

Emperyalizm ve proleter devrimleri çağının pratiği, saldırı savaşlarının esas kaynağının emperyalist devletler ve bloklar ve ikincil olarak da onların hizmetindeki gerici ve faşist kliklerin yönettiği yarı-sömürge devletler olduğunu yeniden ve yeniden göstermiştir. Sadece ABD ve NATO’nun 1950’lerden bu yanaki saldırı savaşları siciline şöyle bir göz atmak bu gerçekliği anlamaya yeter de artar bile. Şu anda ABD ve NATO emperyalistleri; Küba’ya karşı 1960’tan bu yana ambargo uygulamakta, başka ülkelerde ABD-yanlısı rejimler kurmak için kendi parlamentolarından yasalar çıkarmakta, (4) aynı amaçla sözümona sivil toplum kuruluşlarını kullanarak “renkli devrimler” tezgahlamakta, Afganistan ve Irak’ta saldırı savaşları sürdürmekte, Afganistan’daki savaşı Pakistan’a yaymaya çalışmakta, Yemen’e müdahale hazırlıkları yapmakta, Afrika Birliği içindeki uşakları aracılığıyla Somali’yi istikrarsızlaştırmaya ve çalışmakta, Honduras’taki darbenin bir benzerini Venezuella’daki Chavez yönetimine karşı gerçekleştirmek için uğraşmakta, Kolombiya hükümetinin FARC gerillalarına karşı yürüttüğü savaşa dolaylı destek vermekte, İsrail’in yayılma emellerine uygun olarak Suriye ve Lübnan’ı hedef göstermekte, istikrarsızlaştırmaya çalıştıkları İran’a karşı bir savaş için yıllardır hazırlık yapmakta, Darfur ve Güney Sudan halklarının haklı hoşnutsuzluklarını kullanarak Sudan’ı bölmeye çalışmakta, çeşitli provokatif eylemlerle Kore yarımadasında gerginliği arttırmakta, askeri tatbikatlarla Rusya ile Çin başta gelmek üzere emperyalist rakiplerine gözdağı vermekte ve dünyanın dörtbir köşesinde uşaklarını silahlandırmaktadırlar vb.

Lizbon toplantısının, -Türkiye’de algılandığının tersine- biricik değil ama en önemli gündem maddelerinden biri de Füze Kalkanı sistemiydi. Gündeme yıllar önce, yani bir önceki ABD Başkanı G. W. Bush döneminde gelen ve Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne kurulması öngörülen bu sistem, ancak Rusya’nın sert tepki ve tehditleri nedeniyle bir süreliğine gündemden kaldırılmıştı. ABD-Rusya ilişkilerinin geçici olarak iyileştiği ya da iyileşmiş gözüktüğü Obama kliği döneminde bu sistem biçimsel bir değişikliğe uğradı ve tüm NATO üyelerini İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerden gelebilecek tehditlere karşı savunma önlemi olarak pazarlandı. Ancak, bu maskeli baloya katılan herkes gibi aklıbaşında tüm gözlemciler Füze Kalkanı sisteminin esas hedeflerinin Rusya ile Çin olduğunu, İran’ın olsa olsa ikincil ya da üçüncül bir hedef olmanın ötesine geçemeyeceğini biliyor. Bazı aptallarsa ancak maskeli balo bittiğinde ve maskeler indirildiğinde kavrayabilecekler gerçek durumu. Halbuki, bugün olduğu gibi G. W. Bush döneminde de savunucuları bu sistemin, nükleer başlıklı kıtalararası füzeleriyle ABD’ni ve Batı Avrupa’yı vurma kapasitesine sahip Rusya’ya değil, dörtbir yandan kuşatılmış olan İran’a (ve Kuzey Kore’ye) karşı kurulmakta olduğu yalanını insanların gözlerinin içine baka baka söyleyebiliyorlardı. Şimdi de ileri sürülmekte olan bu gerekçe gülünçten de öte bir nitelik taşıyor: ABD ve NATO sözcüleri, bugün 30’dan fazla ülkenin balistik füzelere sahip olduğunu ve bu ülkelerin doğrudan ABD’ni değilse de onun Avrupa’daki ve –İsrail başta gelmek üzere- Ortadoğu’daki bağlaşık ve uşaklarını hedef alabileceğini söylemektedirler. Peki ama, acaba hangi balistik füze sahibi ülke, bağlaşıklarıyla birlikte dünya askeri harcamalarının en az dörtte üçünü gerçekleştiren ve devasa bir nükleer ve konvansiyonel silah stoğuna sahip bulunan ABD ve NATO’ya saldırmayı düşünebilir? Başka ülkelere saldırmamış, hatta kendileri yıllardır emperyalist devletlerin saldırı ve işgallerinin hedefi olmuş bulunan İran’ın ve Kuzey Kore’nin Batı Avrupa’yı vurma yeteneğine sahip balistik füzelere sahip olduklarını kabul etsek bile, Tahran ve Pyongyang’ın neden ve hangi akla hizmetle böyle bir maceraya girişeceklerini sorabiliriz ve sormalıyız. Bu ve benzer konumda bulunan ülkelerin, ABD ve Batı Avrupa’yı çökertmeyi ve yıkmayı gerçekten isteseler de, böyle bir saldırının ardından kendilerini hedef alacak olan korkunç misilleme nedeniyle bunu yapamayacakları iki kere ikinin dört ettiği kadar açıktır. Demek oluyor ki, kuzu postuna bürünmeye çalışan neo-faşist demagoglarımızın ve onların medya ve akademyadaki uşaklarının yaygaraları, kuyruklu bir yalandan başka bir şey değildir. Normal koşullar altında, bu savın ileri sürülebilmesi bile insan aklına bir hakaret olur ve çok geniş bir tepkiye yol açardı. Ne var ki ABD ve Batı Avrupa tekelci burjuvazisi, özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde büyük çoğunluğu yapay, hayali ya da provokatif nitelikli terör eylemleriyle korkuttuğu ve kara propaganda ve psikolojik operasyonlarla sersemleştirdiği “kendi” işçi sınıfları ve halklarının önemli bir bölümünü bu peri masallarına inandırmayı başarmış gözüküyor.

Bunun en çarpıcı kanıtı; Irak’a karşı uygulanan senaryonun hemen hemen aynının yıllardır İran’a karşı da uygulanması yolunda yürütülen kampanyada görülüyor. ABD ve Britanya’nın Mart 2003’de Irak’a karşı giriştikleri saldırının ABD ve Batı Avrupa halklarını korkutmak için uydurulan çok sayıda yalan üzerine oturtulduğu anımsanacaktır. Bunlar arasında; Irak’ın nükleer silahlar edinmeye ya da yapmaya çalıştığı, biyolojik ve kimyasal nitelikli “kitle imha silahları”na sahip olduğu ve bu silahlarla Batı Avrupa ülkelerini 45 dakika içinde vurabileceği, Saddam Hüseyin yönetiminin, El Kaide’yle bağlarının olduğu ve 11 Eylül 2001 saldırılarından dolaylı olarak sorumlu olduğu, gene bu yönetimin Afrika’dan önemli miktarda uranyum satın aldığı, nükleer silah üretiminde kullanılmak üzere dayanıklı alüminyum tüpler edinmeye çalıştığı vb. safsataları yer alıyordu. Bu savların TÜMÜNÜN YALAN OLDUĞU daha sonra ortaya çıktı. Ne var ki benzer yalanlar bu kez, özellikle de Mart 2003’de Irak’ın işgal edilmesinden bu yana İran’a karşı gerçekleştirilmesi planlanan bir saldırının siyasal ve psikoloik altyapısını oluşturmak için kullanılıyor. Bu bağlamda İran’ın; Afganistan ve Irak’ta ABD ve bağlaşıklarının askerlerine karşı direnişçi güçlere silah sağladığı, bu ülkelerin içişlerine karıştığı, füzelerinin Türkiye, bölgedeki ABD kuvvetleri, ABD’nin dostları ve bağlaşıkları için doğrudan bir tehdit oluşturduğu, Hizbullah, HAMAS ve İslami Cihad gibi “terörist” örgütleri desteklediği, saldırı amaçlı kimyasal silahlar geliştirdiği, tabii nükleer silahlar edinmeye çalıştığı ve bütün bu nedenlerden ötürü bu ülkenin ABD ve özellikle İsrail başta gelmek üzere onun bölgedeki bağlaşıkları için ciddi bir tehdit oluşturduğu vb. ileri sürüldü. (5)

Bitirirken belki şöyle bir gözlem yapabiliriz. Ellerindeki tüm olanaklara rağmen, yaptıkları hatalardan ders çıkaramama, burjuvazi ve emperyalizm için de aynı sonuca, yani o hataların yinelenmesine ve geçmişin yeniden yaşanmasına yol açmaktadır. Görünen o ki, Ortadoğu ve Orta Asya, ABD ve NATO için ikinci bir Çinhindi olacak. Evet, ABD’nin Afganistan ve Irak’ta giriştiği askeri saldırılar, bu ülkelerin halklarına büyük acılar çektirdi ve çektiriyor. Ancak bu maceralar aynı zamanda, başını ABD’nin çektiği dünya emperyalizmine, özellikle de ABD-İsrail-Britanya’nın oluşturduğu “şer ekseni”nin maskesini daha büyük ölçüde indirmiş ve bu ekseni oluşturan ülkelerin konumunu zayıflatmıştır. Aynı husus, işçi sınıfının ve halkların büyük tarihsel devrimci savaşımlarının ürünü olan Batı Avrupa’nın demokratik mevzilerini küçüksenmeyecek düzeyde yıpratmıştır.

Büyük bir kısmı Müslüman olan bir dizi halkın ABD, NATO, İsrail’den oluşan günümüzün en saldırgan güçlerine karşı sürdürdüğü direniş, neo-faşist saldırganların dünyaya egemen olma, giriştikleri savaşları yaygınlaştırma ve büyük olasılıkla bir III. Dünya Savaşına giden yolu açma çabalarını büyük ölçüde frenlemiştir. ABD emperyalistleri, Saddam Hüseyin rejimini devirmek ve Irak’ın iç dengelerini değiştirmek suretiyle aslında bir anlamda kendi bindikleri dalı kesmişlerdir; onlar, Saddam Hüseyin’in kişiliğinde potansiyel bir bağlaşığı yitirmiş, İran’ın stratejik konumunu güçlendirmiş, İslam ülkeleri halkları başta gelmek üzere dünyanın pek çok bölgesinde halkların daha büyük ölçüde nefretini kazanmış, dolayısıyla –kısa erimde işgal ve saldırılarını sürdürebilseler de- stratejik olarak “terörizme karşı küresel savaşı” yitirmişlerdir. Daha başta Afganistan ve Irak’ta ve ardından Lübnan’da güçlü bir direnişle karşılaşmış olmasalardı bu haydutlar ilk ağızda Suriye’ye ve İran’a saldıracak ve ardından Rusya ve Çin’in etrafında oluşturmaya çalıştıkları kuşatmayı daha da sıkılaştıracaklardı. Devrimci önderlikten yoksun olmakla birlikte bu direniş ABD’nin, 11 Eylül 2001’in hemen ertesinde sahip olduğu “hiper devlet” aylasını yıkmış ve emperyalizmin “ayakları kilden bir dev” (Lenin) olduğu gerçeğini yaşamın canlı pratiği içinde bir kez daha göstermiştir.

DİPNOTLAR
(1) 2005’te kaleme almış olduğum “Vietnam’ı Unutma!” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“1963-1975 yılları arasında Vietnam, Laos ve Kamboçya halklarına karşı sürdürdükleri saldırıda ABD saldırganlarının, 8 milyon ton bomba, 400,000 ton napalm ve ormanları yapraksızlaştırmak, ürünleri, tarlaları, bahçeleri ve bitki örtüsünü yoketmek için 18 milyon galon (yaklaşık 70,000 metreküp) Agent Orange ve diğer zehirli kimyasal maddeler kullandıkları tahmin ediliyor. Adeta sınırsız ABD bombardımanı, başta Vietnam gelmek üzere bu ülkelerin altyapılarını çok büyük ölçüde tahrip ederken, toprak ve su kaynaklarını da kirletti. 1985’te, Vietnam’ın topraklarının üçte birinin hala tarımsal amaçlar için kullanılamayacak ölçüde zehirli olduğu tahmin ediliyordu. ABD Hava Kuvvetlerinin gerillaların saklandığı ormanları yapraklarından arındırmak için kullandığı zehirli kimyasal maddeler aynı zamanda yüzbinlerce sakat doğuma ve kanser vakasına yol açtı ve halihazırda da açmaya devam ediyor. ABD tekelci burjuvazisinin yayım organlarından Wall Street Journal’da 1997’de yayımlanan bir haberde ABD’nin kullandığı zehirli kimyasal maddeler nedeniyle en az 500,000 çocuğun sakat olarak dünyaya gelmiş olduğu bildiriliyordu. Dahası, Amerikan teröristlerinin geride bıraktığı mayınlar, misket bombaları ve diğer patlayıcı maddeler, 1975’ten bu yana onbinlerce insanın ölümüne, yüzbinlercesinin yaralanmasına/ sakatlanmasına yol açmış bulunuyor.”
(2) Ama bunun böyle olması, emperyalist burjuvazinin kaba sansür ve yasaklama yöntemlerine başvurmayacağı, hatta şimdiden başvurmadığı anlamına gelmez. Anaakım medyanın tekelci burjuva devletlerinin adeta organik bir parçası haline geldiği koşullarda internetin, tüm muhalif güçlerin ve çevrelerin seslerini duyurmalarında giderek daha fazla bir rol oynaması Pentagon’u yıllardır meşgul ediyor ve onu denetim altına almak için çeşitli girişimlerde bulunmasına yol açıyordu. Bir başka deyişle başta ABD gelmek üzere emperyalist devletlerin, “siber saldırılara karşı savunma” gerekçesiyle NATO’nun Lizbon toplantısında da bir güvenlik sorunu olarak ele aldıkları internet-temelli muhalefetin sesini susturmak için bundan böyle daha fazla çaba harcayacakları kesin.

WikiLeaks sitesinin ABD’nin kirli çamaşırlarını ortaya çıkarması üzerine adeta suçlu gibi gösterilmeye çalışılması, ABD başta gelmek üzere bir dizi emperyalist ülke tarafından bir “tehdit” olarak kabul edilmesi, bazı Amerikan politikacıları ve gazete yazarlarının WikiLeaks yöneticisi Julian Assange’ı ağır bir biçimde suçlaması, hatta onun öldürülmesi için çağrıda bulunması, İsveç’in sözümona iki bayana zorla tecavüz ettiği savıyla Assange hakkında uydurma bir dava açmış olması, İnterpol’ün Assange’ı kırmızı bültenle aramaya başlaması vb. bu yöndeki çabaların en son örneğini oluşturuyor. Bu yöndeki çabalar, özü bir avuç tekelci burjuvanin geniş işçi ve emekçi yığınları üzerindeki diktatörlüğü olmuş olan, ama başkalarına “basın özgürlüğü”, “kişilik hakları” vb. dersi vermekte olan Batı demokrasisinin acıklı durumunu ve faşizme doğru evrilmekte olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

(3) Hitler 8 Kasım 1938’de yaptığı bir konuşmada, kendisini iki demokratik devleti, yani Avusturya’yı ve Çekoslovakya’yı yıkmakla, birincisinin tümünü ve ikincisinin bir bölümünü ilhak etmekle suçlayanlara yanıt verirken şöyle diyordu:
“Ben iki demokrasiyi yıkmadım; fakat bir baş-demokrat olarak, iki diktatörlüğü, yani (Avusturya Başbakanı- G. A.) Herr Schuschnigg’in ve (Çekoslovakya Devlet Başkanı- G. A.) Dr. Benes’in diktatörlüklerini yıktım.” (Aktaran Kathleen Freeman, What They Said at the Time, Londra, Frederick Muller Ltd., 1945, s. 289)

(4) ABD emperyalistleri Bill Clinton döneminde, yani 1998’de “Irak’ın Kurtuluşu Yasası”nı çıkararak kendilerince bu ülkenin Mart 2003’de işgalinin “hukuki” altyapısını oluşturmuşlardı. ABD, 2003 yılında “Suriye’den Hesap Sorma ve Lübnan’ın Egemenliğini Restore Etme Yasası”nı ve 13 Nisan 2005’de de “İran’ın Özgürlüğüne Destek Yasası”nı kabul etti. Washington bu yasalara dayanarak, adıgeçen ülkelerdeki Hükümet-karşıtı gruplara mali destek sağlıyor, Hükümet-karşıtı yayın yapan radyo ve TV kuruluşlarını destekliyor, hatta bu ülkelerle ticaret yapan yabancı ülke şirketlerini bile cezalandırmaya kalkmaktadır. Devletler arasındaki ilişkileri sömürgeci ve faşist bir mantıkla ele alma, BM Kuruluş Sözleşmesini ve uluslararası burjuva hukukunu ağır bir biçimde çiğneme anlamına gelen bu tür uygulamalar ABD emperyalizminin çirkin yüzünün bir başka yanını sergilemektedir.

5) Bunu söylerken elbette, emperyalist saldırganlığın hedefi konumunda bulunan ülkelerin ve örgütlerin ileri askeri donanımlar, hatta nükleer vb. silahlar edinme hakkkına sahip olmadıklarını, bu hakka sadece bir kaç sözümona seçkin devletin sahip olduğunu, Irak ve İran gibi ülkelerin böylesi silahlara sahip olmalarının ya da böyle silahları yapmayı/ elde etmeyi amaçlamalarının ABD ve ortaklarının saldırganlık ve işgal eylemlerini haklı kılacağını da söylemiyorum. ABD, İsrail, NATO gibi devletlerin ve paktların saldırı ve işgal eylemlerine bir ölçüde ve tutarsız bir biçimde karşı çıkan liberaller, pasifistler ve reformistler, örneğin Irak’ta “kitle imha silahları” bulunmamasının Mart 2003’te başlatılan savaşı haksız kıldığını ya da İran’ın nükleer silah yapmak istediğinin kanıtlanmamış olduğunu söylerken işte bu hataya düşmektedirler. Tutarlı demokrat ve enternasyonalistler asla nükleer silahların yaygınlaşmasından yana olamayacakları gibi bu silahların tümüyle yasaklanmasından yanadırlar; hatta onlar uzun erimde bütün silahların çöpe atılmasından yanadırlar. Ama onlar kapitalist-emperyalist dünya sisteminin ayakta olduğu koşullarda nükleer silahların yaygınlaşmasına karşı çıkmak adına ABD başta gelmek üzere bellibaşlı emperyalist devletlerin nükleer tekelini de hiçbir biçimde onaylamazlar. Saldırgan ülkelerin tepeden tırnağa silahlı olduğu, ancak saldırıya hedef olan/ olmakla tehdit edilen ülkelerin silahlanmamaları, hatta silahsızlanmaları gerektiği ancak en kaba türünden bir faşist, ırkçı ve sömürgeci mantık ve “hukuk” anlayışıyla savunulabilir.

İran’ın; -adeta suçüstü yakalanmış edasıyla- Hizbullah, HAMAS ve İslami Cihad gibi örgütleri desteklediği yolundaki savların bir suçlama gibi sunulması da kara propagandanın tipik bir örneğidir. Sözkonusu örgütler, İsrail saldırganlığına karşı kendi yurtlarını ve halklarını savunan yurtsever örgütlerdir. Eğer İran ya da başka bir ülke bu örgütleri destekliyorsa, kötü değil iyi, haksız değil haklı bir iş yapmaktadır.