KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Kürt “Açılımı”/ Kurt Kapanı
Garbis Altınoğlu">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Kürt “Açılımı”/ Kurt Kapanı
Garbis Altınoğlu, 29-31 Ağustos 2009 (Düzeltilmiş ve genişletilmiş metin)

AKP hükümetinin bir süredir hazırlıklarını yaptığı ve 29 Temmuz’da İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yaptığı basın toplantısıyla başlattığı demokratik “açılım” ya da Kürt “açılımı” paketi, içeriği konusundaki belirsizliğe rağmen ilk başta oldukça yaygın bir iyimserliğe yol açmıştı. Başbakan R. T. Erdoğan’ın 11 Ağustos’ta AKP Grup ve 14 Ağustos’ta AKP Genişletilmiş İl Başkanları toplantılarında yaptığı konuşmalarda söyledikleri ve MGK’nun 20 Ağustos toplantısında bu açılım çalışmasını onaylaması, CHP ve MHP’nin provokatif ve tehditkar açıklamalarına ve Türk ordusunun askeri operasyonlarını sürdürmesine rağmen iyimser beklentileri daha da arttırmıştı. Ancak Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un 25 Ağustos’ta, devletin geleneksel politikasını bir kez daha dile getirmek suretiyle

yaptığı “balans ayarı”na Cumhurbaşkanı Gül ile AKP Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ’ın diplomatik bir üslupla da olsa sahip çıkması, Erdoğan ve Atalay’ın sorunu bir “terör sorunu” olarak nitelemeleri ve 26 Ağustos’ta DTP’nin AKP’nin bu korkakça tavrına karşı verdiği tepki beklenti düzeyini yeniden düşürdü. Aynı gün Başbakan Erdoğan, Türkiye Harp Malûlü Gaziler, Şehit, Dul ve Yetimler Derneği yönetim kurulunu kabulü sırasında yaptığı konuşmada, Org. Başbuğ’un mesajındaki hususları doğruladı. Erdoğan 27 Ağustos’ta yaptığı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında ise hükümetin bu “açılım” konusundaki “kararlılığını” bir kez daha yineledi. (1)

AKP hükümeti sadece askeri kliğin değil, CHP, MHP, BBP gibi partilerin ve diğer şoven çevrelerin basıncı altında olmasına rağmen şimdiye kadar hiçbir burjuva hükümetinin değinmeye cesaret edemediği gerçekleri; sahte, ikiyüzlü ve korkak bir biçimde de olsa dile getirmiş bulunuyor. Herhalde bunun başka türlü olması, İslamcı burjuvazinin bu gerici temsilcisinin az-çok demokratik bir çıkış yapması da zaten nesnelerin doğasına aykırıydı. Sözkonusu “açılım”ı önceleyen ve izleyen gelişmelerden hareketle, Türk burjuva devletinin, onyıllardır askeri kliğin önderliğinde sürdürdüğü ve özü Kürt ulusunun varlığını yadsıma ve onun demokratik özlemlerini beyaz terörle bastırma olan politikasından bir ölçüde uzaklaşma şansının ilk kez yakalandığını söyleyebiliriz. Buna paralel bir başka önemli süreç, Ergenekon davası üzerinden askeri kliğin suçlarının bir ölçüde sergilenmesi ve onun güç ve nüfuzunun bir ölçüde sınırlanmakta olmasıdır. Görünen o ki, bir şeyler gerçekten değişmekte ve AKP hükümeti, devletin geleneksel Kürt politikasını ve özellikle bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma siyasetini –Türk milliyetçiliği ve “üniter devlet” zemininden kopmaksızın- utangaç bir dille de olsa reddetmektedir. Değerlendirmelerini, soyut aksiyomlardan ve ezberlenmiş formüllerden değil, canlı olgulardan hareketle yapanlar, ABD-İsrail-Britanya blokunun desteklediği ve yakın zamana kadar şampiyonluğunu askeri kliğin yaptığı bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma siyasetinin, gerek iç ve gerekse uluslararası ölçekteki güç ilişkilerindeki kaymalara bağlı olarak aşılmakta olduğunu kavrayacaklardır.

Kürt halkı bir yana konacak olursa, işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin tabandan gelen devrimci basıncının hemen hemen hiç derekesinde olduğu koşullarda bu sürecin zigzaglı, duraksamalı ve hatta yer yer geri dönüşlü bir nitelik taşıması kaçınılmazdır; hatta onun PKK’nın, “İslam kardeşliği” ve demokratik açılım retoriğiyle silahsızlandırılmasını öngören bir kapana dönüşmesi bile olanaklıdır. Türk ulusunun 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki sancılı ve kanlı oluşum koşulları Türk burjuvazisinin siyasal karakterini belirlemiş ve bu egemen sınıf dolayımıyla Türk işçi ve emekçilerinin kollektif bilinci üzerine bir karabasan gibi çökmüş, onları histerik ve saldırgan Türk milliyetçiliğiyle aşılamıştır. Bir başka yazımda şöyle demiştim:
“... Türkiye işçileri ve sömürülen emekçilerinin büyük ölçüde Osmanlı-Türk egemen sınıflarının kollektif siyasal bilincinin ve tarihsel belleğinin etkisini taşıdıklarını söyleyebiliriz. Türkiye kapitalizmi, sadece Batı Avrupa’ya göre değil, Balkanlar’a ve Çarlık Rusyası’na göre de fazlasıyla gecikmiş bir kapitalizm idi. Aynı husus Türk milliyetçiliği için de geçerlidir. ‘Avrupa’nın hasta adamı’ 19. yüzyıl boyunca ‘büyük’ devletlerin giderek artan ve süreklilik kazanan kaba müdahalelerine hedef olmuş, esas olarak onların ve kısmen de Balkan halklarının yararına toprak yitirerek küçülmüş ve dahası 20. yüzyılın ilk onyılını geride bırakırken tümüyle dağılma ve yokolmanın eşiğine gelmişti. Bu dönem aynı zamanda kitlesel kıyımlarla ve olağanüstü nüfus hareketleriyle nitelenen bir dönemdir. Balkan halklarının ulusal bağımsızlıklarını elde etmelerine ve Çarlık Rusyası’nın özellikle Kafkasya’ya egemen olmasına bağlı olarak Anadolu bu bölgelerden ardı ardına gelen dev göç dalgalarının hedefi oldu... Bunun ardından Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşında hızla çökmesi, -aynı zamanda Türk burjuvazisinin ilkel kapitalist birikimini yapmasına olanak veren- 1915-19 Ermeni kırımı ve 1923-24 Rum-Türk nüfus mübadelesi, Anadolu’nun demografik yapısını hızla ve köklü bir biçimde değiştirdi. Bütün bunlara Cumhuriyetin kurulması sırasında ve sonrasında Kürt ayaklanmalarının ve Kürt halkına karşı gerçekleştirilen kıyımların etkisini eklemeliyiz.

“Bu sürecin, sadece egemen sınıfların değil, aynı zamanda Türk halkının kollektif kimliğine damgasını vuran ve etkisini bugün bile güçlü bir biçimde hissettiren... köklü bir zenofobik ve milliyetçi ruh halinin oluşumuna yol açtığı söylenebilir.” (“ ‘Post-Devrimcilik Dönemi Başlıklı’ Yazı Üzerine Dağınık Notlar”, 13-16 Eylül 2008)

Şunu da eklemeliyim: Kürt-Türk gerilimini tırmandırma politikasını şimdilik bir yana koymuş gözükse de bundan vazgeçmemiş olan ve Türkiye’yi kendi yörüngesinde tutmak ve Ortadoğu’da ve Orta Asya’da yürüttükleri savaşlara çekmek isteyen ABD-İsrail-Britanya ekseni ve bu eksenin devlet aygıtı ve siyaset alanı içindeki hiç de güçsüz olmayan işbirlikçilerinin bu süreci elleri kolları bağlı durumda izlemeyecekleri ve çeşitli kanlı ve provokatif eylemlere girişebilecekleri de unutulmamalıdır. (2)

Beklenmeyen Bir Gelişme mi?
Her şeyden önce, Türkiye’deki siyasal süreci az-çok yakından izleyen herhangi birisi için bu Kürt “açılımı”nın bir sürpriz oluşturmadığı söylenebilir. Ülkenin bu en yaşamsal sorununun ve onun arkaplanını oluşturan uluslararası bağlamdaki değişikliklerin son yıllarda devlet katında her zamankinden daha yoğun bir biçimde tartışılmakta olduğu biliniyor.
Daha 29 Mayıs 2003’de, o sıralar Genelkurmay İkinci Başkanı olan Org. Yaşar Büyükanıt Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen “Küreselleşme ve Ulusal Güvenlik Sempozyumu”nda yaptığı konuşmasında ABD başta gelmek üzere emperyalist ülkelere şu eleştiriyi yöneltiyordu:
“Birincisi, bu ülkelerin (gelişmekte olan ülkelerin- G. A.) güvenlik politikalarının, büyük ölçüde ‘ithal malı’ tehdit algılamalarına dayandığını görmekteyiz. Bu tür yaklaşımların, ulusal çıkarlar ile çoğu kez ters düşmesine karşılık, uygulama zorunluluğu, bu ülkelere zarar verebilmektedir.
“Bu noktada; hayatî konu, gelişmekte olan ülkelerin, savunma politikalarını güçlü ülkelerin dayattığı tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceği veya biraz önce arz ettiğim hususlara göre mi düzenleyeceğidir. Bu konuların, ciddî boyutlarda düşünülmesi gerekmektedir.” (Aydınlık, 1 Haziran 2003)

7 Aralık 2005’de 2005’de Radikal’de yayımlanan yazısında MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş aynen şöyle demişti:
“PKK terörüne endeksli politika üretiminin ve uygulamalarının, 20 seneyi aşan süreçte, ülkemize-insanımıza verdirdiği çok ağır bedelleri görerek, yaşamakta olduğumuz dönemin gelişen ve değişken koşullarıyla uyumlu yeni politikalar üretilebilmesi ve yeni uygulamalara yönelinmesi hayati önemi haizdir...
“Türkiye'nin, içerisinde bulunduğu bölgede sürdürülmekte olan yeniden şekillendirme çalışmalarına, Irak-Suriye-İran üçgeninin yaratabileceği muhtemel risklere karşı, kendi Kürt sorununu ve diğer temel sorunlarını, AB kriterleri çerçevesinde, gelişen demokratik-laik yapısını güçlendirerek, kurumsallaştırarak çözebilme potansiyeline sahip oluşu en önemli avantajlarındandır. Böylesi bir gelişme, Türkiye'ye bölgesinde ve global güç dengeleri içerisinde yeni ufuklar açabilecek ve yeni fırsatlar yaratabilecektir... ” (“Tabular Yıkılıyor”, abç)
5 Ocak 2006’da kaleme aldığım “Bir Kürt-Türk Çatışmasına Doğru ya da Abdullah Öcalan’ın Dönüşü” başlıklı makalemde şöyle demiştim:
“2005 yılı içinde Türkiye’de ve bölgede yaşanan bir dizi gelişme Türk egemen sınıflarının, önümüzdeki aylarda ‘Kürt sorunu’nun çözümü konusunda şu ya da bu doğrultuda daha radikal adımlar atmak zorunda kalacaklarını, hatta bunu yapmaya başladıklarını gösteriyor. ABD’nin Irak’a müdahalesinin sonuçları; onların, Güney Kürdistan’da oluşan Kürt devletini tanımama, hatta savaş nedeni sayma politikalarında diretmelerini olanaksız hale getirmiş bulunuyor. Bu gelişme, onların Türkiye Kürdistanı’nda uygulayageldikleri geleneksel inkar, devlet terörü ve zorla assimilasyon politikalarının sürdürülmesini de neredeyse olanaksız hale getirmektedir.”
Bunlara, 5 Ocak 2007’de MİT Müsteşarı Emre Taner’in, örgütün kuruluşunun 80. yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada belirttiği şu sözleri ekleyebiliriz:
“20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanılmıştır. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır.”

12-13 Ocak 2007’de kaleme almış olduğum “Böyle Buyurdu MİT: Emre Taner’in Açıklaması Üzerine” başlıklı yazımda ise Türkiye’nin artık bir “açılım” yapmak zorunda olduğu hususunu şu sözlerle yeniden vurgulamıştım:
“Ankara’daki kalın kafalılar bile şunu anlamaya başlamışlardır: Türkiye’nin ABD’nin stratejik uşağı konumu sarsılmış, görünür gelecekte biricik süper devlet konumunu muhafaza edecek olan ABD’nin bölgedeki –ve dünyadaki- egemenlik ve nüfuzu çöküş evresine girmiş, dünya birden fazla büyük emperyalist devletin rekabet edeceği çok kutuplu bir yapıya doğru evrilmeye başlamıştır. Bu arada, Irak Kürtlerinin bu tarihsel fırsattan yararlanarak kurmuş oldukları devletin uluslararası ölçekte tanınması hemen hemen kesinleşmiştir; bu sonuncu olgu Türk egemen sınıflarının hiçbir açılım getirmediği Türkiye Kürdistanı’nda önemli dalgalanmalara yol açma potansiyeli taşımaktadır.”

Demek oluyor ki, görünürde başını AKP hükümetinin –ve ona destek veren burjuva katmanlarının- çektiği bu “açılım” aslında, sunucu ve pazarlayıcılarının da belirttikleri gibi gerçekten de bir “devlet projesi”dir; yani değişen ölçülerde ve düzeylerde askeri-bürokratik aygıt ve egemen sınıfların diğer katmanları tarafından da desteklenmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sürdürülen politikada önemli ayarlamalar yapmayı öngören bu rota değişikliğinin Türk egemen sınıflarının saflarında bir dizi çalkantı, sürtüşme, gerilim, hatta çatışma olmaksızın gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Bu “açılım”ın bir dizi başka çelişmeyle içiçe geçmiş olması, onu daha sancılı ve karmaşık hale getirmektedir; yani bu süreç, a) devlet aygıtı içindeki ayrıcalıklı konumunu olabildiğince muhafaza etmek isteyen ve olağan bir devlette olduğundan çok daha fazla kaynak tüketen askeri klikle daha ucuz bir devlet isteyen burjuvazinin ana gövdesi arasındaki, b) “laik” ve yüzü Batı’ya dönük geleneksel büyük sermaye ile AKP’nin dayandığı sözümona toplumsal bakımdan muhafazakar burjuva katmanlar arasındaki, c) Türkiye’yi ABD-NATO-İsrail çizgisinde tutmak isteyen güçlerle (askeri kliğin bir bölümü, MHP, “ulusal solcular” vb.) ülkenin daha AB-yanlısı, daha “bağımsız”, “daha Avrasyacı” ya da isterseniz daha çok-yanlı bir dış politika gütmesini isteyen güçler (askeri kliğin bir bölümü, AKP, MÜSİAD vb.) arasındaki ve hatta d) TSK ile alabildiğine genişlemiş bulunan polis örgütü arasındaki itiş-kakışlarla birarada ve birlikte yürümektedir.

Türk devletinin bir Kürt “açılımı” yapma noktasına gelmek zorunda kalması, burjuva siyasetçilerinin, generallerinin ve köşe yazarlarının çizmeye çalıştığı pembe tabloyu, yani iç ve uluslararası koşulların sözümona Türkiye’nin lehine olduğu ve Ankara’nın “terör örgütünü” çökertme fırsatını bu kez yakaladığı yolundaki hayli yaygın öyküyü yalanlamaktadır. Türk gericiliği, a) Kuzey Irak’ta –özerk ya da bağımsız- bir Kürt devleti kurulmasını önleme ve b) ülke içindeki silahlı Kürt direnişini terör yoluyla ezme biçimindeki geleneksel politikalarının iflas ettiğini ve artık sürdürülemeyeceğini sonunda anlamış ve hayli gecikmeli de olsa bir rota değişikliğine gitmeye karar vermek zorunda kalmıştır. (3) Ayrıca onun iki önemli hususu daha kavradığını ya da kavramaya başladığını düşünebiliriz: a) Türk egemen sınıflarının bu yolda diretmesi halinde orta erimde –PKK önderliğinin uzlaşmacı-teslimiyetçi ve “birlikçi” çizgisine rağmen- Kürt ulusal hareketi daha “ayrılıkçı” bir karakter kazanabilir ve Batı’da ekonomik-toplumsal yaşamı felcedebilecek, hatta Türkiye’nin bölünmesine yol açabilecek büyük çatışmalar yaşanabilir. b) Demografik trendlerin Kürt nüfusu lehine olması, (4) Kürt halkının varlığının yadsınmasını, haklarından yoksun bırakılmasını ve kaba ve ilkel bir Türk milliyetçiliğiyle idare etmeyi sürdürülemez hale getirebilir.

Zengin doğal kaynaklara, Batı’ya kıyasla daha genç bir nüfusa ve giderek büyüyen bir pazara sahip bulunan ve yaşanmakta olan ekonomik krize rağmen çok sayıda Türk firmasının canlı bir ticari ilişki içinde olduğu Güney Kürdistan’la yakın bağları bulunan Türkiye Kürdistanı’nı yitirmenin Türk burjuvazisinin işine geleceğini herhalde kimse ileri süremez. “Teröre karşı başarılı bir biçimde savaşan kahraman Türk ordusu” gevezeliklerine rağmen Türk halkının önemli ve giderek büyüyen bir bölümü de bu sonugelmez savaştan bıkmıştır; artık Türk halkı da daha çok bir tören ordusunu andıran ve silahsız sivilleri katletmekte son derece “başarılı” olan TSK’nin çeyrek yüzyıldır sürdürdüğü haksız savaşta, gerillalarının sayısı birkaç bini geçmeyen PKK’yı yenemediğini ve bundan böyle de yenemeyeceğini anlamaya başlamıştır. Giderek önemli düzeye varan asker kaçaklarının sayısı, Kürt halkına karşı sürdürülen haksız savaşın, Türk halkının onyıllardır tabi kılındığı şovenist koşullandırmaya rağmen ve gösterilmeye çalışılanın tersine hiç de öyle popüler olmadığını ortaya koymaktadır. (5) Bunlardan ötürü, AKP hükümetinin ön planda gözükmesine rağmen bu “açılım”ın bir devlet projesi olduğu saptaması tamamen doğrudur.


Uluslararası Bağlam

Bütün bunlara, uluslararası bağlamın böylesi bir “açılım” için son yıllarda daha elverişli hale gelmiş olması eklenmelidir. Bu faktörlerin başında, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ABD’nin –Afganistan ve Irak’ta giriştiği askeri maceralara ve 2008’de patlak veren ekonomik krize bağlı olarak- 2000’li yılların başlarına göre zayıflamış olması ve İsrail’e verdiği kayıtsız-koşulsuz destek nedeniyle yumuşak gücünü büyük ölçüde yitirmiş olması gelmektedir. Gerek ABD ve gerekse bölgesel uzantısı İsrail çöküş sürecine girmiş bulunuyorlar. Bunda; Filistin, Irak, Afganistan, Lübnan vb. halklarının ABD’nin ve uzantısı İsrail’in, “ayakları kilden bir dev”den (Lenin) başka bir şey olmadıklarını ortaya koyan direnişleri son derece önemli bir rol oynamıştır. G. W. Bush-sonrası dönemde ABD’nin Türkiye’ye dönük politikasının temelleri değişmemiş, ancak genelde ABD’nin konumu ve özelde yeni-muhafazakar olarak bilinen neo-faşist kliğin devlet aygıtı içindeki konumu zayıflamış, bu da Türkiye’nin dış ve iç politikası üzerindeki ABD-İsrail ipoteğinin daha da gevşemesine yol açmıştır. Bu gelişmelere geçtiğimiz yıllarda; Rusya ve Çin gibi rakip emperyalist ülkelerin güçlenmesi eşlik etmiş, özellikle Türkiye ile Rusya arasında enerji başta gelmek üzere ekonomik ilişkilerin yanısıra siyasal ilişkiler hızla gelişmiş, bu da Türk gericilerine daha esnek ve daha çok-yanlı bir dış politika izleme olanağı vermiştir. Bu durum, ünlü Amerikalı Türkiye uzmanı Graham Fuller’ı “Türkiye’nin artık ABD’nin bir bağlaşığı olmadığı”nı biçiminde abartılı bir saptama yapmaya bile götürmüştü. Bu konuyu inceleyen çok sayıda uluslarası siyaset bilimcisinin görüşlerini yansıtan Fuller’e göre,
“Türkiye; Suriye ile, İran ile radikal İslamcı gruplarla çalışmak istiyor. Açılım yaratmak, İran'ı dünyaya getirmek, dünyanın o bölümüyle müzakerede bulunmak istiyor.” (“Türkiye Artık Bir Amerikan Müttefiği Değil”, Yeni Şafak, 30 Ekim 2008)

Böylece, özellikle AKP hükümeti döneminde Türkiye dış ilişkilerini çeşitlendirmiş ve sadece ABD ve ortaklarıyla açık ya üstü örtülü bir çatışma yaşayan Rusya’yla değil, ABD ve İsrail’in nükleer çalışmalarına karşı çıktığı ve savaşla tehdit ettiği İran’la ekonomik ve siyasal bağlarını geliştirmiştir. Öte yandan Türkiye, ABD’nin muhalefetine rağmen Şangay İşbirliği Örgütü’ne ilgi göstermekte, ABD ve İsrail’in yoğun basıncı altında bulunan Suriye’yle çok iyi denebilecek bir düzeyde ilişki kurmuş bulunmakta, HAMAS’ın izole edilmesine karşı çıkmakta, ABD ve AB’nin Darfur’da jenosid yaptığı savıyla izole etmeye çalıştığı Sudan’la ilişkilerini geliştirmekte, Ağustos 2008’deki Rusya-Gürcistan savaşı ve sonrasında görüldüğü gibi ABD ve NATO’nun Kafkasya’ya sokulma girişimlerine soğuk bakmaktadır vb. Türkiye’nin ABD, İsrail ve NATO ile ilişkilerinin zayıflamasında, Mart 2003’de başlayan ve Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin kurulmasına yol açmış bulunan Irak işgalinin ise özel bir yer tuttuğu tartışma götürmez.

Değişik siyasal eğilim sahibi bir çok yazar ve analist bu “açılım”ın ABD patentli olduğunu ileri sürüyor; onlar, Irak’tan çekilmekte olan Washington’un gücünü Afganistan ve Pakistan’a yoğunlaştırmak istediğini, bu süreçte Irak’ta “istikrar”ın sağlanmasında Türkiye’ye görev verdiğini, Irak’taki “istikrar”ın da PKK’nın Güney Kürdistan’daki varlığının tasfiyesini gerektirdiğini, dolayısıyla ABD ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü bu konjonktürün Türkiye için “altın bir fırsat” yarattığını ileri sürüyorlar. Bence bu analiz, esas itibariyle yanlıştır. Her şeyden önce, bu ülkede onlarca kalıcı üs kurmuş olan ABD çekilmekte olduğunu söylese de Irak’tan hiç de çekilmemekte ve sadece bu ülkedeki asker sayısını azaltmakta ve belli stratejik bölgelere yığmaktadır. Sayıları ABD askerlerinin sayısını aşan özel güvenlik elemanları ise yerli yerinde durmaktadır. Demek ki ABD, Irak halkı kendisini birleşik bir direnişle kovana kadar orada kalma niyetindedir. İkincisi, ABD’nin Irak’tan çekilmekte olduğu yolundaki kuşkulu savı kabul etsek bile bundan, ABD’nin Türkiye’ye Irak’ta “istikrar”ı koruma görevi verdiği ya da vereceği, ya da böyle bir görevin verilmesi halinde, değişik milliyetlerden Irak halkının ve siyasal partilerinin Türk askerini çiçeklerle karşılayacağı sonucu çıkmaz. Böyle düşünenler, 7 Ekim 2003’de TBMM’nin büyük bir çoğunlukla Irak’a asker gönderme kararı aldığını, ancak -yüzlerce yıl Osmanlı despotizminin boyunduruğu altında yaşamış olan- Irak’taki hemen hemen tüm siyasal grupların karşı çıkması nedeniyle bu misyonun yerine getirilemediğini unutmuş gözüküyorlar. Üçüncüsü, Türkiye’yle ilişkileri görece iyi olmakla birlikte Araplarla ilişkileri giderek gerilen ve ABD’nin kademeli çekilişi nedeniyle giderek daha da gerilecek olan Kürdistan Bölgesel Hükümetinin PKK’yla ipleri tümüyle koparmayı ve onunla çatışmayı göze alması ya da göze alsa bile başarması beklenemez. Dördüncüsü, İran’ı “istikrarsızlaştırma” yönündeki çabalarının bir parçası olarak Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (=PJAK) destek veren ABD’nin, onun kardeş örgütü PKK’yı tümüyle tasfiye etmekten yana bir tutum benimsemesi sözkonusu olamaz. (6) Ve beşincisi ve asıl önemlisi, PKK’nın temel dayanağı Türkiye Kürdistanı’nda bulunduğu için, bu örgütün Güney Kürdistanı’ndaki üslerinin ortadan kaldırılması halinde bile bunun pek az şeyi değiştireceği bellidir.

Şu sıralarda ABD’nin PKK’ya karşı harekete geçeceğini söyleyenlere şunu anımsatmakta yarar var: 1980’li ve 1990’lı yıllarda PKK “terörü”ne karşı sürdürdüğü savaşta Türk burjuva devletini sistemli bir biçimde destekleyen ve PKK’yı “terörist bir örgüt” olarak niteleyen ABD’nin bu tutumu, ancak Ortadoğu’ya kapsamlı bir müdahalenin hazırlıklarının başladığı 2002’den itibaren, o da kısmen değişmiştir. Irak Kürtlerine ve özellikle PKK’ya karşı tutum, ABD’nden bu örgütün Güney Kürdistan’daki varlığına son vermesini talep eden Ankara ile Washington’un ilişkilerini öteden beri germiştir. Bu arada ABD’nin 2004’te, o sıralar Savunma Bakan Yardımcısı olan Paul Wolfowitz’in ağzından yaptığı ve Türk gericiliğini umutlandıran bir açıklamasına göndermede bulunmak istiyorum. Wolfowitz CNN Türk’ün Manşet programında, Mehmet Ali Birand ile Cengiz Çandar’ın sorularını yanıtlarken, PKK’nın “terörist bir örgüt” olduğunun ve “Türkiye’nin bu örgütten çok çektiğinin” altını çizmiş ve hepsinden önemlisi PKK’nın artık Kuzey Irak’ta kalamayacağını ve kendilerinin bu örgütü Kuzey Irak’tan söküp atmada kararlı olduklarını belirtmişti. (Bk. “Wolfowitz: We will Completely Remove Kurdish Group From Northern Iraq”/ “Wolfowitz: Kürt Grubu Kuzey Irak’tan Tümüyle Uzaklaştıracağız”, Turkish Daily News, 1 Şubat 2004) Tabii ABD’nin daha sonra bu yönde bir adım atmadığı ya da atamadığı şimdi artık bilinen bir gerçek.

Burada TSK’ni yurtsever ve anti-emperyalist bir odak gibi göstermeye çalışan “sol” milliyetçilerimiz ya da daha yerleşik bir anlatımla “ulusal solcularımız” için de bir çift söz söylemem gerekiyor. Onlar, bu kurumun, onyıllar boyunca ABD’nin ülkedeki asıl dayanağı işlevini görmüş olduğunu unutmakta ve AKP hükümetinin Kürt “açılımı” planının ABD patentli olduğunu ileri sürmektedirler. Ama, kuşbakışı ve önyargısız bir tarih okuması bile, uluslararası tekelci sermayeyle hiçbir sorunu olmayan TSK üst kademesinin onyıllar boyunca Türkiye’deki ABD-İsrail nüfuzunun ve Arap ve İran düşmanlığının bir numaralı aracı olduğunu, Kontrgerilla ve Ergenekon tipi örgütler aracılığıyla bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma politikasının, onbinlerce Kürt emekçisi ve gencinin canına kıyılmasının, gözaltında kayıpların, toplu mezarların, köy boşaltma ve yakmaların, Batı’daki –bir bölümü Kemalist aydınları hedef alan- siyasal cinayetlerin ve ilerici ve devrimci güçlere yönelik beyaz terör eylemlerinin baş sorumlusu olduğunu ve adı mafyayla, suç örgütleriyle ve çetelerle birlikte anılmaya başlanan bir kurum haline geldiğini anımsamaya yetecektir. (7) Herhalde böylesi bir TSK görüntüsü ve gerçekliği, tüm içtenlikli Türk yurtseverlerini rahatsız edecektir ve etmelidir de.

Daha da önemlisi, Kürt halkını ikinci sınıf bir halk olarak gören, bu halkın ayrı devlet kurma hakkını tanımayan ve yıllardır Güney Kürdistan’da “kukla bir Kürt devleti” kurulmakta olduğu yolunda kulakları sağır eden bir yaygara koparan bu bay ve bayanlar, bu Kürt devletinin siyasal altyapısının askeri kliğin ve burjuva siyasal partilerinin onayıyla hazırlandığını görmezden geliyorlar. Türk gericileri 1991’deki İkinci Körfez Savaşının ardından BM “Güvenlik” Konseyi’nin, ABD’nin dayatmasıyla Güney Kürdistan’ın Saddam Hüseyin rejimine karşı “uluslararası koruma” altına almasını ve Temmuz 1991’de Çekiç Güç’ü oluşturmasını hararetle desteklediler. Çeşitli üst düzey askeri ve sivil yöneticilerin yer yer, Çekiç Güç’ün Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin oluşumuna katkıda bulunduğunu, hatta PKK’ya yardım ettiğini söylemelerine rağmen TBMM, askeri kliğin de onayıyla ta Aralık 2002’ye kadar her altı ayda bir Çekiç Güç’ün -ve daha sonraki adıyla Keşif Güç’ün- süresinin uzatılmasını onaylamaya devam etti. Türkiye 20 Mart 2003’deki ABD işgaline kadar, İncirlik ve Pirinçlik askeri üslerinde konuşlanan Çekiç Güç’e ve Keşif Güç’e bağlı ABD, Britanya, Fransa ve İspanya uçaklarının Irak topraklarındaki “uçuşa yasak bölgede”ki askeri ve sivil hedefleri bombalamasına ve Güney Kürdistan’ın ABD ve Britanya istihbarat servislerinin cirit attığı bir alan haline getirilmesine suç ortaklığı etmeyi sürdürdü. (8)

Bu elbette, “sivil” ve İslami gericiliğin ve bu gericiliğin bir bileşeni olan AKP’nin olumlulanması ve onun da şu ya da bu ölçüde emperyalizmin nüfuzunun araçları olduğunun yadsınması anlamına gelmez; sadece, “işbirlikçi AKP-yurtsever TSK” formülünün tümüyle yanlış olduğunu gösterir. Evet, AKP hükümeti döneminde, -TSK’nin de hiçbir biçimde karşı olmadığı- özelleştirmeler daha da hızlanmış, neo-liberal politikalar daha kapsamlı bir biçimde yaşama geçirilmiştir vb. Ama AKP hükümeti dönemi aynı zamanda, Türkiye’nin ABD-İsrail rotasından daha fazla uzaklaştığı, astığı astık kestiği kestik askeri kliğin ayrıcalıklarının törpülendiği ve suçlarının bir bölümünün yargılanmaya başladığı ve böylelikle ülkenin iç rejiminin “normalleşme” yoluna girdiği bir dönem olmuştur. Dolayısıyla bugünkü somut koşullar altında, devrimci ve demokratik güçlerin iki gerici kamptan herhangi birini desteklemekten kaçınmak ve kendi bağımsız devrimci platformlarını savunmakla birlikte, mızrağın sivri ucunu esas ve en tehlikeli düşman olan ABD-İsrail-Britanya şer eksenine ve bu eksenin ülke içindeki askeri ve sivil uzantılarına yöneltmeleri gerekir.


“Açılım”ın Olası Olumlu ve Olumsuz Etkileri/ Sonuçları

Türk devletinin, AKP hükümeti önderliğinde yürüttüğü “açılım” sürecinin ikiyüzlü, yüzeysel, belki de sahte ve göstermelik bir çıkış olduğu, hatta PKK’yı silahsızlandırmak ve tümüyle teslim almak amacıyla kurulan bir tuzaktan başka bir şey olmadığı söylenebilir; öyle değilse de bu “açılım”ın o yönde evrilmesi pekala olanaklıdır. Ancak önemli olan, bugünkü konjonktürde bu çıkışın objektif olarak ne tür etkiler yapmakta, ne tür bir sonuçlara yol açmakta olduğudur. Bu sürecin, PKK’nın silahsızlandırılması, kadrolarının teslim olması ve resmen tasfiyesi ve DTP’nin tümüyle evcilleştirilmesini de hedeflediğini yazıp çizenlerse, adıgeçen örgütlerin, bazı reform kırıntıları karşılığında böylesi bir tasfiye operasyonuna tabi olmayı kabul ettiğini unutmuş gözükmektedirler. Yinelemek gerekirse PKK, tüm askeri gücü ve deneyimi, yaygın örgütsel altyapısı, nüfuzu ve kitle desteğine rağmen böyle bir yolu tutmaya hazır olduğunu çoktandır haykırıp durmakta, ama bu gerici Türk-Kürt birliği projesini yaşama geçirecek çapta bir Türk siyasal lideri bulamamaktadır. Siyasal miyopluk, korkaklık ve kabızlıkla sakatlanmış Türk gericiliği her dönemde “PKK terörünü” ezmeyi amaçlamış, ama bunu askeri zor yoluyla başarabilmekten çok uzak olduğu gibi, şimdiye kadar PKK’nın barışçı yoldan tasfiyesini yürütebilecek kapasitede bir lider ya da liderlik de çıkaramamıştır.

Daha, Şubat 1998’de, yani 15 Şubat 1999’da yakalanmasından bir yıl önce A. Öcalan Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusunun (=ARGK) dağıtılmasını, Türk devlet aygıtının bir parçası haline getirilmesini şu sözlerle önerebilmişti:
“Gerilla da tartışılabilir... Gerilla (Kürt halkının demiyorum dikkat edin) Türkiye’deki demokrasinin çağrı gücüdür. Türkiye’deki halkların demokratik kurumlaşmasının motorudur. Bu görevler eğer yerine getirilirse mesela biri demokrasi yerine geliyor, halkların hakları güvenceye kavuşuyor. O zaman ayrı bir gerillaya ihtiyaç kalmaz. Ne yapacağız biz gerillayı? Gerillayı, halkların güvencesi, nasıl güvencesi milis gücü haline getiririz. Milis gerekli değil mi yani? Hatta Türkiye’de sivil savunma birlikleri vardır. Gerillayı biz sivil savunma birlikleri haline getiririz. Bundan daha pratik çözüm olur mu?.. Böylece gerilla diye korktukları bir şey de rahatlıkla aşılmış olur, tabii eğer çözüm istiyorlarsa.” (Özgür Politika, 8 Şubat 1998, abç)
Öcalan yakalandıktan sonra bu görüşlerini daha da sistemli hale getirdi. O, Mayıs-Haziran 1999'da DGM’nde yapılan yargılaması öncesinde hazırladığı Savunma ve Esasa İlişkin Savunma'da sözde barış ve sözde demokratik birlik yoluyla Kürt sorununu çözdüğünde Türkiye'nin “bölgenin güçlü ve lider ülkesi” olacağını ileri sürüyordu:
“Cumhuriyet tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye'nin iç barışından aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne kavuşacağı kesindir. Ortadoğu'da liderlik dönemi Orta Asya'dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir. Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak üzere, birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır.” (A. Öcalan, Savunma)
“PKK’nin askeri sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun siyasi çözümünün yolunu açacak ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da gelecektir. Devletin bütünlüğünü birliğini zorlamaktan, ona güç verme sürecine girilecektir. Devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşıt konum aşılacaktır.” (A. Öcalan, Esasa İlişkin Savunma)
“Türkiye burada büyük tehlikelerden korunma kadar, tersine yani güç kaynağına dönüştürme şansına sahip olacaktır. İçte ve dışta PKK'nin askeri savaş olanakları çözümle birlikte Türkiye'nin hizmetine girecektir... Kürtlerin Demokratik Cumhuriyet’le bütünleşmesi geliştikçe bu askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşecektir. Çözüm bu büyük fırsatı sunuyor. Geleceğe en büyük stratejik yatırım oluyor.” (Esasa İlişkin Savunma)
Bu alıntılar, A. Öcalan'ın “Demokratik Cumhuriyet”e ilişkin tezlerinin gerçek niteliğini gözler önüne sermektedir. Türk egemen sınıflarının ve Türk Genelkurmayının özüne hiçbir biçimde itiraz etmeyeceği bu tezler, Demokratik Cumhuriyet projesinin bir barış ve demokrasi projesi değil, bir savaş, yayılmacılık ve militarizm projesi, bir “büyük Türkiye” projesi olduğunu kanıtlamaktadır. Demokratizm ya da barış yanlılığı adına böylesi görüşlerin hiçbir biçimde savunulamayacağı açıktır.
Aslında burada Türk egemen sınıflarına, bazı reform kırıntıları karşılığında, Kürt halkının tümünü koruculaştırmak önerilmektedir. Bugünkü Kürt “açılım”ının mimarlarının yapmaya çalıştığı da bundan başka bir şey değildir. Yani, bazı sınırlı ödünler karşılığında sadakati satın alınacak olan Kürt halkının, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da daha büyük, daha güçlü ve daha etkili bir Türkiye’nin kurulabilmesi için Türk burjuva devletine destek vermeleri. Öcalan bu tezini muhataplarına kabul ettirebilmek için, Selçuklu Sultanı Alpaslan’a, Anadolu Alevilerini kıyımdan geçiren Yavuz Sultan Selim’e, Hamidiye Alayları’nın hamisi II. Abdülhamit’e ve eli Kürt halkının kanıyla lekeli Mustafa Kemal’e bile sahip çıkmayı göze almakta, adeta bir Osmanlı-Türk milliyetçisi gibi konuşabilmektedir. Aptal ve korkak Türk burjuva politikacı, generalleri ve köşe yazarlarıysa yıllardır inat ve ısrarla Öcalan’ın ve PKK’nın Türkiye’yi bölmek ve “bağımsız bir Kürdistan” kurmak istediğini sayıklıyorlar. Tabii, bunun böyle olmadığını bilenler de bu söylenceyi sürdürmekte ve Türk halkını “bölücü ve terörist Kürtler” umacısıyla korkutmakta yarar görüyorlar. Yinelemek gerekirse Öcalan hiç de Türk şovenistlerinin kendisine yükledikleri tezleri savunmamaktadır. Örneğin o, 23 ve 24 Ağustos 2003 tarihlerinde Özgür Politika’da yayımlanan değerlendirme ve mesajlarında şunları söyleyecekti:
“Ben kendi modelime ‘Büyük Demokratik Çözüm’ diyorum. ABD ve AB'yi aşarak yükselme modeli diyorum. Türkiye aydınlarına şu çağrıyı yapmak istiyorum: 1071'de Alparslan Silvan'da Kürtlerle ilişkiyi nasıl düzenlediyse, 1516'da Yavuz -egemen temelde de olsa- nasıl Kürtlerle ilişki düzenlemişse, 1920'lerde Mustafa Kemal Kürtlerle nasıl ilişki düzenlemişse; günümüz için de Türk aydınları, Kürtlerle ilişkiyi bunlar gibi düşünmelidir. Başbakana da bir çağrı yapıyorum… Allah'ına ve peygamberine bağlıysan Kürt kardeşlerine doğru yaklaş diyorum. Genelkurmay'a da çağrı yapıyorum. Soruşturmada bir temsilcileri "sorunun çözümünü ABD, Avrupa'ya bırakmayalım, kendi aramızda halledelim" demişti. Doğrudur. Ben de diyorum ki kendi aramızda halledelim. Genelkurmay'ı da buna çağırıyorum.” (abç)
Öcalan’ın daha sonraki yıllarda ve günümüzde söyledikleri de bu alıntılarda dile getirilen görüşlerle çakışmaktadır. Örneğin, 28 Aralık 2007 tarihli görüşme notlarına göre PKK önderi o tarihte şöyle diyordu:
“Operasyonların Türklere de, Kürtlere de yararı olmaz, bu operasyonların Ortadoğu halklarına bir faydası olmaz. Filistin-İsrail'in durumu ortada. Bunların Yavuz kadar da mı, M. Kemal kadar da mı, Abdülhamit kadar da mı akılları yok, onlara da mı bakmıyorlar. Yavuz Sultan Selim Ortadoğu'ya 1517'de Kürtlerle anlaşarak açıldı. M. Kemal 1920'lerde bağımsızlığın Kürtlerle ittifaktan geçtiğini gördü. O dönem Kürtler ve Türkler eşit durumdaydı. Kürt-Türk ilişkilerinde böylesi bir yaklaşımın sorunu çözeceğini, büyük kazandıracağını görmek gerekiyor. Aslında Anadolu'ya Türklerin girişinde Alparslan Silvan'da Mervani Kürt Devleti'nin kalıntıları olan Kürt aşiretleriyle buluşarak, Ahlat'a gelerek Türkmenlerin bir kısmını yanına alarak Malazgirt'te Türklerin Anadolu'ya girişini sağlamıştır. Hatta Osmanlı'nın son dönemlerinde Abdülhamit, Osmanlı'nın dağılmaması için Kürtlere yaslanmak istemiştir. O dönem Hamidiye Alayları kuruldu, Abdülhamit de Kürtlere yaslanmak istedi, ilişkinin özü budur. Şimdi yeniden Kürt-Türk ilişkilerini bu bakış açısıyla değerlendirmek gerekiyor.”
Tezlerinin stratejik düzeydeki gerici ve tasfiyeci niteliğine rağmen A. Öcalan’ın taleplerinin yaşama geçirilmesi taktiksel düzeyde ileriye doğru önemli bir adım atılması anlamına gelebilir. AKP hükümetinin önderlik ettiği Kürt “açılımı” projesiyle önemli ölçüde çakışan bu taleplerin yaşama geçirilmesi ve Türkiye’ye dayatılmakta olan Kürt-Türk çatışması yöneliminin boşa çıkarılması, Türkiye, Kürdistan ve bölge halkları açısından bir dizi yarar sağlayacaktır. Bunları şöyle sayabilirim: 1) Türk halkına dayatılan militarist-şovenist ruh halinin ve şehit edebiyatı ve linç kültürünün zayıflaması, 2) askeri kliğin nüfuzunun ve terör ve provokasyon eylemleri gerçekleştirme olanaklarının azalması, 3) Kürt ve Türk işçileri ve sömürülen emekçilerinin ortak sınıfsal talepleri doğrultusunda birleşik örgütlenme ve savaşım olanaklarının artması, 4) Gerici/ faşist bir askeri darbe girişiminin toplumsal zemini ve kitle desteğinin zayıflaması, 5) ABD-İsrail-Britanya ekseninin Türkiye’yi İran, Suriye, Lübnan gibi ülkelere karşı girişilebilecekleri savaşlara çekebilme olanaklarının zayıflaması.

Bu noktalar arasında öncelikle üçüncüsünü önemsiyorum. Önemsiyorum; çünkü ulusal zulüm ve Kürt halkına karşı sürdürülen kirli savaş şovenizmi ve siyasal gericiliği beslemekte ve dolayısıyla Türk işçilerinin ve sömürülen emekçilerinin demokratik özlemlerinin yaşama geçirilmesini olduğu gibi Kürt, Türk ve diğer milliyetlerden işçilerin sonal kurtuluşları için kapitalizme karşı verecekleri ya da vermeleri gereken sosyalizm savaşımını da geciktirmektedir. Stalin’in ulusal zulüm siyasetinden söz ederken söylediği gibi,
“Bu siyaset, nüfusun geniş katmanlarının dikkatini, toplumsal sorunlardan, sınıflar savaşımı sorunlarından, ulusal sorunlara, proletarya ile burjuvazinin ‘ortak’ sorunlarına çevirir. Ve bu da, ‘çıkarların uyumu’ yalanını yaymak için, proletarya sınıf çıkarlarına gölge düşürmek için, işçileri manevi bakımdan köleleştirmek için, elverişli bir alan yaratır. Böylece, tüm milliyetler işçilerinin birleşme işinin önüne ciddi bir engel dikilmiş olur.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Ankara, Sol Yayınları, 1977, s. 25)

Öte yandan, üstü yasaklarla ve koyu bir sansür perdesiyle örtülmüş olan Kürt-Türk sorununun kamuoyu önünde açık bir biçimde tartışılmasının, tartışılabilmesinin bile başını askeri kliğin çektiği Türk gericilerinin yıllardır ve onyıllardır işledikleri suçların gün ışığına çıkarılmasına olanak sağladığı gözardı edilemez. Bir kez açılmış olan Pandora’nın kutusunu tümüyle açmak ve süreci Kürt ve Türk halklarına karşı gerçekleştirilen cinayet ve kıyımları, yapılan kötülükleri ve onların sorumlularını sergileme ve mahkum etme doğrultusunda ilerletmek ve gerçek bir demokratikleşme sürecini başlatmak ve derinleştirmek Kürt ve Türk işçileri, emekçileri ve devrimci güçlerinin işidir. Askeri operasyonların durdurulması, Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma politikasının terkedilmesi, PKK’nın ya da en azından DTP’nin muhatap kabul edilmesi, Kürt siyasal tutsakların kayıtsız-koşulsuz serbest bırakılması, koruculuk sisteminin kaldırılması, Kürt halkına karşı işlenen ağır suçların sorumlularının yargılanması, köylerinden ve topraklarından kovulan insanların geri dönmelerinin sağlanması ve maddi zararlarının karşılanması ve Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskı ve yasakların tümüyle kaldırılması gibi taleplerle girişilecek ve Türk işçi ve sömürülen emekçilerinin ivedi ve yakıcı taleplerini de kapsayacak bir kitlesel seferberlik Türk gericiliğini geri adım atmaya zorlayabilir ve bir “devlet projesi” olarak başlatılan bu “açılım”ın bir “halk projesi”ne dönüşümünün yolunu açabilir.



DİPNOTLAR
(1) Başbakan Erdoğan, 27 Ağustos’ta yaptığı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında şöyle diyordu:
“Bu ülkede artık insanlık ayıpları, faili meçhuller yaşanmasın; masumlar suçlu ilan edilmesin, suçlular cezasız kalmasın istiyoruz…
“İnsanlarımızın arasına tarih boyunca ekilememiş bu fesat tohumlarını ekenlere, daha ilk günden, en gür sesimizle ‘dur’ demeliydik, ama diyemedik. 25 yıl önce bu denilmeliydi. Hiç değilse bugün, yaşadığımız onca acının, ödediğimiz onca bedelin ardından hiç değilse bugün bu gidişata artık ‘dur’ demeliyiz. İşte 7 yıldır bunun hazırlığı içinde olduk. Geleceğimizi karartmak, umutlarımızı köreltmek isteyenlerin de bir ucundan körükledikleri bu fitne ateşini milletçe, elbirliğiyle söndürmeliyiz…
“Bu ülkeye en büyük kötülüğü milletin kardeşlik duygularını zayıflatmak için türlü türlü fesat oyunları tezgahlayanlar, bu milletin beraberliğini zayıflatmaya çalışanlar yapmıştır. Asıl sorgulamamız gerekenler, vatandaşına en temel hakları fazla gören, bu ülkeye tarih boyunca bağlı kalmış gönülleri kıran, küstüren zihniyetlerdir.”

(2) A. Öcalan, 29 Haziran 2007 tarihli avukat görüşmesinde, 20. yüzyılın başında Ermenilere ve Rumlara yapılanın Kürtlere yapılamayacağını belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“Kürtlerin bugün arkasında ABD ve İsrail de vardır. Ayrıca Kürtlerin kendilerini savunacak güçleri vardır. İşte Türkiye’yi bekleyen asıl tuzak budur.”

(3) 21 Ekim 2007 Dağlıca ve 3 Ekim 2008 Aktütün baskınları ve TSK’nin Şubat 2008’de Kuzey Irak’ta giriştiği ve fiyaskoyla biten operasyon, bilmem kaç yüzüncü kez belinin kırıldığı ileri sürülen PKK’nın savaş kapasitesini hiç de yitirmediğini gösterirken 29 Mart 2009 yerel seçimleri DTP’nin Türkiye Kürdistanı’nda gücünü muhafaza ettiğini, hatta arttırdığını gösterdi.

(4) MGK Genel Sekreterliği'nin 1996'da hazırladığı 40 sayfalık Güneydoğu Eylem Planı’nda –büyük olasılıkla kasıtlı bir abartma payı taşıyan- şu saptama yapılıyordu:
“Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025'te toplam nüfusun yüzde 50'sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir.” (“Güneydoğu’ya Nüfus Planlaması MGK’daydı”, Milliyet, 26 Ağustos 2005, abç)

(5) Yıllar önce, Hürriyet gazetesinin 21 Aralık 1998 tarihli sayısında yayımlanan Genelkurmay Başkanlığı kaynaklı bilgiye göre, Aralık 1998 itibariyle askerlik çağında olmasına rağmen mazeret bildirmeksizin askerlik hizmetini yerine getirmeyen veya askerliklerini erteletmek için şubelerine başvurmayan yükümlü sayısı 200,000'i, buna ek olarak yurtdışında yaşayıp da askerlik hizmetini yapmayanların sayısı ise 226,000'i buluyordu. Yani, asker kaçaklarının toplamı (426,000) TSK'nın kabaca 700,000 olan asker sayısının yüzde 60'ını geçiyordu.

30 Mayıs 2008’de ise gazeteler bu sayının 1 milyonu aştığını, yani TSK’nin asker sayısının 1.5 katına yaklaştığını bildiriyorlardı. Herhalde hiç kimse bunun, Türk şovenistlerinin ve militaristlerinin gurur duyacağı bir tablo olduğunu söyleyemez.

(6) Gerçi Barack Obama işbaşına gelişinden bir süre sonra, yani Şubat 2009’da sözümona İran-ABD ilişkilerini yumuşatmak için PJAK’ni terörist örgütler listesine almıştır. Ancak İran-ABD ilişkilerininin daha sonra yeniden gerginleştiği ve büyük olasılıkla görünür gelecekte öyle kalacağı gözönüne alındığında, bu adımın ABD ile PJAK arasında hiçbir işbirliği olmayacağı anlamına gelmeyeceği bellidir. Nitekim, kendisini “terörist örgüt” sayması ABD’nin, Halkın Mücahitleri adlı İranlı örgütle ilişkilerini sürdürmesine hiç de engel olmamaktadır.

(7) Kuşkusuz bu, TSK’nin orta ve özellikle alt kademelerinde küçüksenmeyecek bir anti-emperyalist ve hatta demokrat bir potansiyelin olmadığı anlamına gelmiyor.

(8) Cevdet Akçalı, 1991’de içinde kendisinin de bulunduğu bir TBMM delegasyonuyla birlikte İngiliz parlamentosunu ziyaret ettiğini anımsattıktan sonra şunları yazmıştı:
“İngiliz Parlamentosu Dışişleri Komisyonu'nu ziyaretimiz sırasında, komisyon başkanı aynen şunları söylemişti:
“ ‘Siz Kuzey Irak'ta, Saddam'ın otoritesinin olmadığı bir bölge kurmak istiyorsunuz. Böyle bir bölgenin oluşturulması orada bir otorite boşluğu yaratacaktır ve bu boşluk, o mıntıkada bir ‘Kürt devletinin’ kurulmasına imkân verecektir. Böyle bir ihtimali hiç dikkate almıyor musunuz?’...
“Aradan on yıl geçti. İngiliz parlamenterin söyledikleri aynen gerçekleşti. Orada bir otorite boşluğu yaratıldı. Bu boşluktan yararlanarak PKK oraya yerleşti. Mahalli Kürt grupları, kendi parlamentolarını oluşturdular. Amerika ve İngiltere, Türkiye'yi bir kenara iterek, kendi planlarını uyguladılar.
“Öyle ki, ne gücümüz Çekiç Güç'ü geri göndermeye yetti, ne de onların, ülkemiz aleyhine bütün sinsi faaliyetlerini, bilmemize rağmen engelleyebildik.
“Bu geçmişi bilmeden, ‘Kuzey Irak'ta neler oluyor? Askerlerimize bu muamele neden yapılıyor?’ sualine cevap vermemiz mümkün değildir. Kaba bir benzetmedir amma, Türkiye ava giderken avlanmıştır.
“Amerika ve Batı dünyasında Türkiye, elinden lokması kolay alınan, uysal bir ülke durumundadır. Bu imajın düzeltilmesi de çok zordur. Çünkü, Türkiye denince Amerika'nın aklına Türk ordusu ve onun generalleri gelmektedir...” (Yeni Şafak, 21 Temmuz 2003, abç)