KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Iran Seçimlerinin Ardından
Garbis Altınoğlu">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Iran Seçimlerinin Ardından
Garbis Altınoğlu, 28-30 Haziran 2009

12 Haziran seçimlerinin ardından İran’da yapılan kitlesel protesto gösterileri, dünya kamuoyunun dikkatinin bir kez daha bu ülke üzerinde yoğunlaşmasına yol açtı. (Bu son derece belirsiz “dünya kamuoyu” ibaresinin esas olarak emperyalist burjuvazinin sınıfsal çıkarları doğrultusunda hareket eden tekelci medya anlamına geldiğini unutmamak zorundayız.) Herhangi bir maddi kanıta dayanmaksızın seçimlere hile karıştırıldığını ileri süren “reformist” kamp, ABD ve AB emperyalist burjuvazisinin tam ve histerik bir karakter kazanan desteğini alırken, siyasal yelpazenin en sağından neredeyse soluna kadar çok geniş bir cephe, Başkan Mahmut Ahmedinecat’ın simgelediği ve “muhafazakar” olarak adlandırılan kampı hedef aldı. Oysa, seçimlerden birkaç hafta önce BBC ile ABC News’ın görevlendirdiği Center for Public Opinion (=Kamuoyu Merkezi) adlı güvenilirliği tartışma konusu olmayan kuruluş, İranlılarla bir anket yapmış ve  seçimlere katılım oranının yüzde 89 olacağını ve Ahmedinecat’ın Musevi karşısında yaklaşık ikiye karşı bir oranında üstün çıkacağını doğru bir biçimde tahmin etmişti. (Gerçekte ise seçimlere katılım yüzde 85 olurken, Ahmadinecat oyların yüzde 62.6’sını ve Musevi ise oyların 33.8’ini aldı. Gençliğin Musevi kampını desteklediği savlara rağmen 18-24 yaş grubunun Ahmedinecat’a en çok oy veren blok olduğunu saptayan anket, Musevi’nin Ahmedinecat’tan üstün gözüktüğü kategorilerin üniversite öğrencileri ve mezunlarıyla yüksek gelirli İranlılar olduğunu saptadı.)

Çoktandır gerçek bir savaş aracına dönüşmüş bulunan tekelci medya ve onun sanal alemdeki uzantılarının saldırgan propaganda kampanyası, dünya kamuoyunda İran’ın yeni bir “renkli devrim”in eşiğinde bulunduğu düşüncesini yaydı. Hatta ölü ve yaralı sayısına ilişkin abartılı haberler yapan bu medyaya bakılırsa, İran, 30-40,000 kişinin canını verdiği 1979 devriminin bir benzerini yaşamaktaydı!

Bu kampanya, kendisini demokrat ve ilerici olarak tanımlayan grup, çevre ve kişilerin yanısıra yer yer, kendisini devrimci olarak tanımlayan ya da gerçekten öyle olan grup, çevre ve kişileri de belirli ölçüde etkisi altına aldı. Öyle ki, ABD ve AB emperyalistlerinin ve tekelci medyanın yorum ve analizleriyle demokrat, ilerici ve hatta yer yer bazı devrimci grup, çevre ve kişilerin yorum ve analizleri birbirinden ayırdedilemez hale geldi. Örneğin bunlar tekelci medyanın, seçimlerde milyonlarca oyu kapsayan bir sahtekarlık olduğunu ileri süren Goebbels’lerinin M. Ahmedinecat’ın yeniden devlet başkanlığına seçilmesini bir “darbe” olarak niteleyen ve görülmemiş boyutlara varan geniş-ölçekli karalama ve dezenformasyon kampanyasına karşı herhangi bir ciddi tavır koymamakla kalmadılar. Onlar, Ortadoğu’da değil de adeta siyasal bir vakumda yaşadığını varsaydıkları İran’daki olayları, başını dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ABD’nin çektiği dünya gericiliğinin onyıllardır sürdürdüğü İran-karşıtı yıkıcı çalışmalara, İran’a yönelik emperyalist-Siyonist kuşatmaya ve savaş tehditleri ve hazırlıklarına tek sözcükle bile değinmeden değerlendirmeye de kalktılar.

Uzun yıllar Şah Rıza Pehlevi’nin ABD-güdümlü kanlı diktatörlüğünün boyunduruğu altında yaşayan İran, 1979 devrimiyle kurtuluş yolunda önemli bir adım atmıştı. Ancak, Ayetullah Humeyni’nin başını çektiği fundamentalist ulema kliği, bir dizi objektif ve subjektif nedene bağlı olarak devrimin kazanımlarını kendi kanalına akıtmayı başardı. Humeyni kliği, bu kazanımları deforme ya da yok etti ve devrimci hareketi vahşi ve acımasız bir biçimde ezdi. İran, işçi ve emekçilerin ve ezilen ulus ve milliyetlerin gerici rejimin yaklaşık 30 yıldır süregelen baskısı altında bunaldığı bir ülke. Kitlelerin hoşnutsuzluk, direniş ve savaşımları nedeniyle belli ölçülerde yumuşamış olmakla birlikte anti-demokratik bir İslami rejimin hüküm sürdüğü bu ülkede kitlelerin –çok güdük taleplerle de olsa- sokağa dökülmelerinin İranlı devrimciler için büyük bir coşku kaynağı olmasını anlayabiliriz. Onların, son kitle eylemlerinin olumlu yönünü öne çıkarmalarını, abartmalarını ve bu gelişmeleri değerlendirirken bir ölçüde subjektivizme düşmelerini bir yere kadar anlayışla karşılayabiliriz. Tabii bu, İranlı devrimcilerin hatalarını hata olmaktan çıkarmaz.

Ancak, olaylara biraz daha “uzaktan” bakma olanağına sahip olan Türkiyeli devrimci güçler ya da onların önemli bir bölümü de 12 Haziran seçimleri sonrasında yaşanan gelişmeleri değerlendirirken benzer bir subjektivizme düşmüş bulunuyorlar. İran olaylarını fazlasıyla iyimser yorumlara tabi tutan Türkiyeli devrimci grupların, tarihlerinin en zayıf dönemlerinden birini yaşamakta olduğu dikkate alındığında, onların İran olaylarını fazlasıyla iyimser yorumlara tabi tutmalarını da –onaylamamakla birlikte- anlayabiliriz. Gerek İran’daki ve gerekse de Türkiye’deki sözkonusu devrimci örgütlerin bu subjektif yaklaşımlarının temelinde, kendiliğinden-gelme hareketinin önünde boyun eğişlerinin ve özgüven eksikliklerinin/ yoksunluklarının yattığını söyleyebiliriz. Eğer kitleler nasıl olsa, devrimci öncünün müdahalesi olmaksızın devrimcileşiyor ve burjuvazinin ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtulmaya yöneliyorlarsa devrimci öncüye ve onun sömürülen kitleleri tutarlı bir Marksist-Leninist bakış açısıyla eğitme ve onlara yol gösterme çabasına gerek olmayacaktır. Devrimci öncünün gerekliliğini yasak savarcasına dile getiren, ancak sıra İran olaylarının somut analizine gelince bunu unutanların, işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin demokrasi ve sosyalizm savaşımına ciddi bir katkı yapmaları beklenemez.

Her iki kümede yer alan güçlerin İran olaylarına ilişkin somut değerlendirme hatalarını –birbiriyle yakından ilişkili- iki ana başlık altında toplamak olanaklı gözüküyor. Bunlardan birincisi, İran’da özellikle 12 Haziran seçimlerinden sonra patlak veren kitle hareketinin niteliği. İkincisi ise, İran’daki gelişmelerin ve iç çatışmanın uluslararası bağlamı. Birincisinden başlayalım.

ABD ve bağlaşıklarının dezenformasyon kampanyasının bir parçası olmayan gözlemcilerin hemen hemen tümünün üzerinde birleştiği nokta şu: Seçimlerde usulsüzlük ve hile yapıldığı savıyla sokaklara dökülen ve damgasını vuran kitleler ağırlıklı olarak, Tahran başta gelmek üzere birkaç büyük kentin hali vakti yerinde katmanlarından ve orta sınıflardan/ üniversite öğrencilerinden gelmektedir. 1979’da 430,000 olan üniversite mezunlarının sayısı 1999’a gelindiğinde dokuz kat artarak 4 milyona yaklaşmıştı. İslami rejimin kısıtlamalarına –haklı olarak- tepki duyan, ama aynı zamanda esas olarak gelişmiş Batı ülkelerinin TV kanallarını izleyen ve “Amerikan yaşam tarzı”na özlem duyan bu kitlenin gösterilerde önemli bir rol oynadığı sanılıyor. Muhalefetin protesto eylemlerine İran işçilerinin ve emekçilerinin bir bölümünün de katılması, tahmin edilebileceği gibi onların da mevcut rejime karşı önemli bir hoşnutsuzluk beslediğini gösteriyor. Ancak, İran işçilerinin ve emekçilerinin çoğunluğunun oylarını M. Ahmedinecat’a vermeleri onların, bu iki burjuva kamp arasında daha az kötü olanı –ya da öyle olduğunu düşündükleri kampı- tercih ettiklerini de gösteriyor. Yani onlar, “reformist” etiketine rağmen aslında İran’ı daha da sağa çekecek olan Musevi kampının programını oldukça bilinçli bir biçimde reddetmişlerdir. Bu programın özü; İran’ı ABD ve Batı Avrupa’ya daha bağımlı hale getirme, işsizlik ve yoksulluğu daha da arttırma pahasına özelleştirmelere hız verme, yoksullara yapılan yardımları azaltma ya da durdurma, İran’ın nükleer çalışmaları konusunda Batı’yla uzlaşma, ABD ve İsrail’e karşı daha uzlaşmacı bir dış politika izleme, İran’ın Lübnan ve Filistin halklarıyla dayanışmasına son verme vb. İran’ın ABD’nin basıncı karşısında dize gelmesine ve Irak’ta ve Afganistan’da yaşanan felaketin bir benzerini İran’da da yaşanmasına yol açabilecek olan bu program, İran burjuvazinin geniş kesimlerinin yanısıra, 1979 İslam “devrimi”nden sonra İran burjuvazisiyle giderek daha fazla içiçe geçen, kendileri de hızla burjuvalaşan –ve Ahmedinecat kampına düşman olan- mollaların çoğunluğu tarafından da desteklenmektedir. New York Times, Musevi kampını destekleyen eski başkan Ali Ekber Haşimi Rafsancani’yi, “Batı’ya daha fazla açılımdan, ekonominin belli sektörlerinin özelleştirilmesinden ve seçilmiş sivil kurumlara daha fazla iktidar payı verilmesinden yana olan” (New York Times, 22 Haziran 2009) bir kişi olarak betimliyor ve “reformistler”in zaferinin İran’ın, ABD’nin Irak ve Afganistan’da yürüttüğü savaşlara destek vermesini ve kolaylaştıracağını ve ülkeyi ABD sermayesine açacağını belirtiyordu.

Bu arada atlanan bir olguya da değinmekte yarar var: Tekelci medya, başını Mir Hüseyin Musevi’nin çektiği “reform” kampının gösterilerini abartılı rakamlarla verirken, Mahmut Ahmedinecat kampının, -hemen hemen hepsi kent yoksullarından oluşan- milyonları harekete geçiren daha büyük gösterilerini neredeyse görmezden geldi. James Petras bu konuda şu gözlemi yapıyor:

“Daha da kötüsü Batı medyası, rakip gösterilerin sınıfsal bileşimini, muhalefet yanlısı göstericilerin ana gövdesi üst ve orta sınıf öğrencilerden, işveren ve profesyonel sınıflardan gelirken, görev başındaki adayın esas desteğini çok daha kalabalık olan yoksul işçilerden, köylülerden, zanaatkarlardan ve kamu sektörü çalışanlarından aldığı olgusunu gözardı etti.” (“Iranian Elections: The ‘Stolen Elections’ Hoax”/ “İran Seçimleri: ‘Çalınan Seçim’ Tezgahı”, 18 Haziran 2009) Tekelci medya ve efendileri –başka ülkelerde de yaptıkları gibi- dikkatlerini, eğitim düzeyi görece geri, yabancı dil konuşamayan, yaşam standardı düşük İranlı emekçiler, yani toplumun büyük çoğunluğu değil, İran burjuvazisinin, çoğu İngilizce konuşabilen, üniversitelere giden ve görece yüksek bir yaşam standardına sahip mensupları ya da çocukları, yani toplumun küçük bir azınlığı üzerinde yoğunlaştırdılar. George Friedman, 15 Haziran’da kaleme aldığı bir yazıda “iPod liberalizmi” olarak nitelediği bu yanılsamayı şöyle değerlendiriyordu:

“Amerikalılar ve Avrupalılar İran’ı 30 yıldır doğru okuyamıyorlar. Bu ülkede, Şah’ın devrilmesinden sonra bile, liberalleşme isteyen ve Batı’nın destek vermesi halinde sonunda çoğunluk haline gelecek ve ülkeyi yönetecek bir kitlesel halk hareketi olduğu söylencesi yaşamaya devam etti…
“Tahran’daki profesyonel sınıfların içinde olduğu gibi öğrenciler arasında da (İran rejimini liberalleştirmek isteyenler- G. A.) var… Batılılarla konuşabilecek ve onlarla konuşmaya istekli insanlar bunlar. Ve bu insanlar Batılılara, büyük ölçüde çarpıtılmış bir İran tablosu sunuyorlar.” (“Western Misconceptions Meet Iranian Reality”/ “Batı’nın Yanlış Kanılarıları İran’ın Gerçekliğiyle Yüzleşiyor”, http://www.stratfor.com/weekly/20090615_western_misconceptions_meet_iranian_reality)
Bu yanılsamanın ABD ve AB emperyalistlerinin ve onların tekelci medyasının, dezenformasyon kampanyalarını, sadece “kendi” işçilerini ve halklarını değil, belki kendilerini de aldatma noktasına çıkardığını, kendi yalanlarına kendilerinin de inanmaya başladıklarını gösterdiğini kaydetmeden geçemeyeceğim. Devam edelim.

Bu eylemlere işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin çok daha büyük ölçülerde katılmış olması, kuşkusuz olayın boyutlarını değiştirir ve onları İran burjuvazisi ve emperyalist burjuvazi bakımından potansiyel olarak çok daha “tehlikeli” kılardı. Ama sadece potansiyel olarak. Çünkü, burada önemli olan bu işçi ve emekçilerin devrimci proletaryanın bayrağının mı, yoksa liberal burjuvazinin bayrağının (ya da bir başka gerici sınıfın bayrağının) mı altında yürüdükleri ya da yürüyecekleridir. Tarih, bir kitle eyleminin, sınıf bileşiminin proleter bir nitelik taşımasının dahi onun devrimci bir nitelik taşıması için asla yeterli olmadığını bir çok kez göstermiştir. 1980’lerin başlarının Polonyası’nda Solidarnosc (=Dayanışma) sendikasının sosyal-faşist rejime karşı yürüttüğü savaşım, bunun en iyi bilinen örneklerinden biridir. Burada işçilerin, Polonya halkının geniş kesimlerini etkileyen ve harekete geçiren militan ve kitlesel grev eylemlerinin, ABD ve Batı Avrupa yanlısı bir başka gerici rejimin kurulmasının, yani gerici bir politikanın aracı ve kaldıracı haline gelebildiğine tanık olduk. İran örneğinde benzer bir durumla karşı karşıyayız: Sözkonusu devrimci çevreler, niyetleri ne olursa olsun kitle hareketinin kendiliğinden-gelme niteliğinin önünde kölece boyun eğmiş ve liberal burjuvazinin bayrağının altında yürüyen ve bileşimi esas itibariyle küçük burjuva olan muhalefet yanlısı kitlelerin eylemine abartılı bir misyon yüklemişlerdir. Onlar gerçek proleter ve halk devrimlerinin, ancak kendi devrimci öncüsünün peşinde ve kendi devrimci bayrağının altında yürüyen işçiler ve diğer sömürülen emekçiler tarafından yapılabileceğini unutmuşlardır.

Demek oluyor ki, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta da sözkonusu kitlelerin hangi talep ve sloganlarla sokaklara döküldükleridir. “Reform” kampının, İran’ın en zengin aileleri tarafından da desteklenen gösterilerinde egemen talep ve sloganlar nelerdi? Bunlar; özü itibariyle liberal burjuva nitelikte ve son derece kısıtlı talep ve sloganlardı. Yani, seçimde yapıldığı ileri sürülen hilelerin sergilenmesi, 12 Haziran seçimlerinin yenilenmesi, “diktatör” olarak nitelenen devlet başkanı M. Ahmedinecat’ın ve gösterilerde meydana gelen ölüm olaylarının kınanması vb. Bu gösterilerde İran işçi ve emekçilerinin temel talepleri; yani işsizliğe, yoksulluğa, yaşam pahalılığına, yolsuzluklara, siyasal özgürlüğe, Fars egemen sınıfları tarafından ezilen ulus ve milliyetlerin durumuna, ABD-İsrail tehditleri ve müdahaleleri başta gelmek üzere anti-emperyalizme ve siyasal iktidarın halkın eline geçmesine ilişkin talepler dile getirilmedi ya ancak marjinal düzeyde dile getirildi.

Lenin, 1908 Portekiz devriminin ve 1908 Jön Türk devriminin bir burjuva devrimi olmakla birlikte bir “halk devrimi” olmadığını belirttiği pasajında şöyle diyordu:

“Ama bu devrimlerin her ikisi de ‘halk’ devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler.” (Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, s. 50) Yani Lenin’in de işaret ettiği gibi belirleyici öğe, sözkonusu “devrim”lere halk katılımının genişliği değil, halkın bu eylemlere “kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde” katılmasıdır. İran’daki kitle eylemlerinde bir “halk devrimi”nin öğelerinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak, bu eylemlere katılan kitleye, kurulu düzenin bir parçası olan Musevi kampının sınıfsal ve siyasal eğilimleri yön vermiştir.

İkinci önemli nokta, gerek İranlı devrimcilerin ve gerekse bazı Türkiyeli devrimci grupların analizlerinde, İran’ın karşı karşıya bulunduğu emperyalist-Siyonist kuşatmayı hesaba katmamalarıdır. Her zaman ve her koşul altında ağır bir biçimde kınanmayı hak eden böyle bir eksiklik, İran’ın ve Ortadoğu’nun bugünkü somut koşulları dikkate alındığında ağır bir suç halini almaktadır. İran egemen sınıflarının ya da onların bir fraksiyonunun (Ahmedinecat kampının), kendi konumlarını pekiştirmek için anti-emperyalist bir retoriğe başvuruyor olması, bu konunun yaşamsal önemini hiçbir biçimde ortadan kaldırmaz. İran; ABD’nin, Pehlevi monarşisinin 1979 başında devrilmesinden bu yana denetimi altına almaya çalıştığı bir ülke. ABD İran’a 1979’dan bu yana bir ambargo uyguluyor; İran’a komşu iki ülkeyi (Afganistan ve Irak) işgal etmiş olan ABD bölgedeki bir dizi ülkede asker ve askeri üs bulunduruyor; ABD Basra Körfezi’nde en gelişmiş ölüm makinalarıyla donanmış devsel boyutlarda bir donanmayı İran’a saldırıya hazır durumda bekletiyor; ABD; Beluci, Kürt, Arap vb. azınlıkların haklı taleplerini bu ülkeyi “istikrarsızlaştırmak” ve parçalamak için kullanmaya çalışıyor; ABD, taktiksel nükleer silahlar kullanmakla tehdit ettiği bu ülkeye saldırmak için sabırsızlanan Siyonist devlete her türlü askeri, mali ve siyasal desteği sunuyor; ABD, nükleer çalışmalarını bahane ederek onu uluslararası alanda izole etmeye çalışıyor ve Obama’nın “açılımları”na rağmen- Halkın Mücahitleri, Cundullah gibi örgütlerin yardımıyla bu ülkedeki örtülü operasyonlarını sürdürüyor vb.

Şu soruyu sormak zorundayız: İran devrimci hareketinin ve İran işçi hareketinin bu son derece önemli sorunla yüzleşmesi, emperyalist-Siyonist kuşatmanın hedefi olan İran’ın bağımsızlığını savunması gerekmiyor mu? Her iki hareket te kendilerini dar, sınırlı ekonomik ve siyasal taleplerle kısıtlamak yerine ulusun yöneticiliği konumuna layık olduklarını göstermek, İran halkının –Ahmedinecat kampı tarafından bir ölçüde dile getirilen ya da isterseniz kullanılan- yurtsever duyarlılığını kendi kanallarına akıtmakla yükümlü değiller mi? Bazı İran işçi sendikalarının, işçileri “kendi” burjuvazilerine satan ve “kendi” burjuvazilerinin Irak, Afganistan, Lübnan, Filistin gibi ülkelerde gerçekleştirdikleri kıyımlara sessiz kalan/ ortak olan ABD ve Batı Avrupa’nın gerici ve reformist sendikalarının bürokratik önderlikleriyle sözümona enternasyonalist dayanışma gösterileri yapmaları, gerek İran ve Ortadoğu ve gerekse ABD ve Batı Avrupa işçi sınıfı ve halklarına sırtını dönmek ve aslında enternasyonalizmin ırzına geçmek anlamına gelmiyor mu? (1)

11 Eylül 2001 provokatif saldırısından sonra neo-faşist Bush kliğinin İran’ı sözümona şer ekseninin bileşenlerinden biri olarak nitelediği ve sözkonusu dezenformasyon kampanyası ve saldırı tehditlerinin bu tarihten itibaren daha da yoğunlaştığı doğru. Ancak ABD’nin İran-karşıtı eylemlerinin başlangıcı 11 Eylül 2001’den çok daha gerilere gidiyor. Sadece bir örnek vermekle yetineyim: Dünya emperyalizminin İran-karşıtı kampanyasının en kara sayfalarından biri, Türkiye’deki 12 Eylül askeri-faşist darbesinden 10 gün sonra, yani 22 Eylül 1980’de açılmıştı. Bu tarihte Saddam Hüseyin kliği; ABD, Batı Avrupa ve SSCB’nin yeşil ışık yakması ve özellikle Washington’un aktif desteğiyle İran’a saldırmış ve yaklaşık sekiz yıl süren bu savaşta bir milyona yakın İranlı ve Iraklı asker ve sivil ölmüş, milyonlarca insan yaralanmış ve sakatlanmış, her iki ülke de ekonomik çöküntünün eşiğine gelmişti. Bugün pek az insanın anımsar gözüktüğü ve hem Tahran’ın, hem de Bağdat’ın büyük ölçüde zayıflayarak çıktığı bu savaşın Ortadoğu’da hangi güçlerin stratejik ve taktiksel çıkarlarına hizmet etmiş olduğu bellidir. Böyle bir savaşın yaşanmamış olması halinde, Ortadoğu’nun görünümünün bugünkünden hayli farklı olacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Yakın tarihten ABD’nin İran-karşıtı tutumuna ışık tutacak iki örnek daha vereceğim,

Amerikalı araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’in 19 Ocak 2005’te New Yorker’da yayımlanan yazısına göre, ABD Özel Kuvvetleri ve CIA 2004 yılının ortalarından itibaren İran topraklarında keşif ve istihbarat çalışması yürütüyor ve yer yer sabotajlar gerçekleştiriyordu. Gene Hersh’e göre, ABD tarafından resmen terörist bir örgüt sayılan Halkın Mücahitleri’nin İran topraklarında giriştiği sabotaj ve suikast eylemlerine, pilotsuz ABD uçaklarının İran hava sahasına keşif amaçlarıyla girmeleri ve İsrail istihbarat görevlilerinin İran Kürdistanı’nda yürüttüğü bilgi toplama ve örgütlenme çabaları eşlik ediyordu.

G. W. Bush rejiminin öndgelen yetkililerinden John Bolton 16 Mayıs 2007  Londra’da yayınlanan Daily Telegraph gazetesine verdiği demeçte, ABD’nin İran’a karşı askeri saldırısının, “ekonomik yaptırımların ve bir halk ayaklanması kışkırtma çabalarının başarısızlığa uğramasından sonra” gündeme gelecek “son seçenek” olduğunu söylemişti.

İran burjuva muhalefeti, sınıfsal çıkarları gereği bu geçmişi “unutabilir” ya da “unutmayı” seçebilir. Ancak İranlı, Türkiyeli ve diğer devrimcilerin buna hakları olmadığı bellidir. Buna bağlı olarak İran burjuva muhalefeti ve onların ABD ve AB’ndeki destekçileri ateşlerini, “diktatör” olarak nitelendirdikleri ve şeytanlaştırdıkları, ama başkanlık koltuğunda ancak 2005 ortalarından bu yana oturmakta olduğunu ve yetkilerinin hiç de geniş olmadığını gözlerden sakladıkları Mahmut Ahmedinecat üzerinde yoğunlaştırmayı yeğlemişlerdir. Bu, tam bir saptırmadır. ABD emperyalizminin hedefi, özel olarak M. Ahmedinecat’ır devrilmesi değil, İran’da Şah diktatörlüğünü restore etmek ya da kendisine kölece bağımlı bir rejim kurmaktır. Bu Washington’daki haydut ve soygunculara, İran’ın ve Hazar bölgesinin doğal gaz ve petrol kaynaklarını denetim altına almak, bu ülkeyi Rusya ve Çin’e karşı kullanabileceği bir üs haline getirmek, İran rejiminin Filistin ve Lübnan halklarına verdiği destekten son derece rahatsız olan İsrail’in güvenliğini daha da pekiştirmek olanağını verecektir.

İran’daki burjuva muhalefet hareketi ABD ve AB emperyalistlerinin desteğini almış olmakla birlikte onun, bugünkü koşullarda tümüyle onların bir aleti konumunda olduğu söylenemez belki. Ancak önemli olan, yaşama geçirilmesi halinde muhalefetin programının ve siyasal yöneliminin İran’ı nereye götüreceğidir. Değerlendirmelerinden anlaşıldığı kadarıyla, sadece bugünkü kitle hareketinin devrimci niteliğini abartmakla kalmayan, ama İran devriminin anti-emperyalist görevlerini ve parça ile bütün arasındaki bağa ilişkin Marksist-Leninist yaklaşımı da unutmuş gözüken bazı İranlı ve Türkiyeli devrimci gruplar tutumlarını gözden geçirmezlerse zamanla kendilerini İran’a karşı yürütülmekte olan saldırının bir parçası ya da destekçisi konumunda bulabilirler. Bir zamanlar Şah diktatörlüğüne, ardından Humeyni gericiliğine karşı kahramanca savaşan ve bu kavgada yüzlerce şehit vermiş olan, ancak daha sonraları Saddam Hüseyin kliğinin, Irak’ın Mart 2003’de işgalinden sonra ABD (ve AB) emperyalistlerinin vurucu gücü haline gelen Halkın Mücahitleri örgütünün serüveni, bunun pekala olanaklı olduğunu gösteren bir örnektir.

Sorunun bir yanı da şu: Başını ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin çektiği İran-karşıtı kampanya ve savaş hazırlıkları, aslında ABD ve bağlaşıklarının Avrasya’ya egemen olma, Rusya ve Çin’in önünü kesme ve belki de koşulları kendileri için uygun gördükleri koşullarda bir Üçüncü Dünya Savaşı başlatma planlarıyla ilgilidir. Emperyalist savaş tehlikesini ortadan kaldırmak değil, ama azaltmak ya da uzaklaştırmak, asıl saldırgan güçlere, II. Dünya Savaşı döneminin faşist blokunun yerine almış olan ABD-İsrail-Britanya blokuna direnmekten geçer. (2) Bu bakımdan İran’ın –Rusya ile Çin’in üstü örtülü desteğiyle- ABD’nin basıncına karşı koyması ve esas olarak ABD’ne karşı kurulmakta olan bir Pan-Asya bağlaşmasının çekirdeği olan Şangay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye olmasıysa, aslında yeni bir dünya savaşı tehlikesini azaltan bir faktördür. Lenin, Temmuz 1916’da kaleme aldığı “Ulusların Yazgılarını Belirleme Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Kendi yazgısını belirleme de içinde olmak üzere, demokrasinin çeşitli talepleri mutlak şeyler değil, genel-demokratik (şimdi: genel-sosyalist) dünya hareketinin sadece küçük bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda parça bütünle çelişebilir; öyle olduğu takdirde o reddedilmelidir. Bir ülkedeki cumhuriyetçi hareketin başka ülkelerin din adamlarının ya da mali-monarşist çevrelerinin entrikalarının bir aletinden başka bir şey olmaması olanaklıdır; öyle olduğu takdirde biz o özel, somut hareketi desteklememeliyiz; fakat bu gerekçeyle cumhuriyet talebini uluslararası Sosyal-Demokrasinin programından çıkarıp atmak gülünç olurdu.”

Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının Washington’un hegemonik konumunu ilerde tehlikeye düşürebileceğini sezen ve ABD emperyalizminin öndegelen beyinlerinden biri olan Zbigniew Brzezinski yıllar önce şunları yazmıştı:

“Avrasya dünya nüfusunun yüzde 75’ine, brüt ulusal gelirinin yüzde 60’ına, enerji kaynaklarının yüzde 75’ine sahiptir. Kollektif olarak ele alındığında Avrasya’nın potansiyel gücü Amerika’nınkini de gölgede bırakmaktadır.
“… Avrasya’ya egemen olan bir güç, dünyanın ekonomik bakımdan en üretken üç bölgesinden ikisi, yani Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde belirleyici etki sahibi olacaktır… Haritaya bir göz atmak, Avrasya’ya egemen olan bir ülkenin adeta otomatik olarak Ortadoğu ile Afrika’yı denetim altında tutacağını gösterir… Avrasya kıtasında gücün dağılım biçimi, Amerika’nın küresel üstünlüğü ve tarihsel mirası açısından belirleyici önem taşıyacaktır.

“İstikrarsız bir Avrasya’da ivedi görev, herhangi bir devletin ya da devletler bağlaşmasının ABD’ni buradan kovma ya da onun belirleyici rolünü azaltma yetisi kazanmasını engellemeyi güvence altına almaktır.” (A Geostrategy for Eurasia, Foreign Affairs, 76:5, Eylül/Ekim 1997) Aslına bakılırsa ABD, revizyonist Sovyet imparatorluğunun çöküşünden bu yana giderek daha bilinçli ve tutarlı bir biçimde bu çizgiyi izlemeye çalışmıştır. (3) Özellikle 11 Eylül 2001’den bu yana yaşananlar ABD emperyalizminin, o zaman Savunma Bakan Yardımcısı olan Paul Wolfowitz’in gözetimi altında 1992’de hazırlanan Savunma Planlama Rehberi’nde özetlenen, daha sonra ise Brzezinski’nin yukarda aktardığım pasajında anlatımını bulan bu yolda yürümüştür. Dolayısıyla, kendi gerileme ve çöküşünü savaş yoluyla durdurma eğiliminde olan ABD’nin İran’a yönelik kuşatma, izole etme, denetim altına alma vb. planlarının amacının salt İran’ın teslim alınmasıyla sınırlı olmayıp, daha geniş bir stratejik planın bir parçası olduğu da dikkate alınmalı. İran’ı denetimi altına almış olması halinde ABD, çok zengin doğal gaz ve petrol kaynaklarına sahip olmakla kalmayacak, Kafkasya ve Orta Asya bölgesinde ciddi bir güç haline gelecek ve stratejik rakipleri olan Rusya ile Çin karşısında önemli bir avantaj elde edecektir. Bununsa, en azından orta erimde Rusya-Çin bağlaşmasıyla ABD arasında nükleer silahların da kullanılabileceği yeni bir dünya savaşına yol açması hiç de küçüksenecek bir olasılık sayılmaz. O sıralar Rusya devlet başkanı olan V. Putin 17 Ağustos 2005’te İnterfax ajansına verdiği demeçte, ABD’ni İran’a karşı taktiksel nükleer silah kullanmaması için şu sözlerle uyaracaktı:

“Nükleer silahları kullanma eşiğini alçaltmak tehlikeli bir girişimdir; çünkü bu birilerini nükleer silah kullanmaya teşvik edebilir... Eğer böyle bir şey olursa, daha ileri adımlar atılabilir ve daha güçlü nükleer silahlar kullanılabilir ki, bu da nükleer bir çatışmaya yol açabilir.”

                                          *        *        *        *        *

Sözlerimi, 5-6 Ocak 2006’da kaleme aldığım “Yaklaşan İran Savaşı ve Türkiye: Olanaklar, Sorumluluklar ve Görevler” başlıklı yazımdan bir pasajla noktalamak istiyorum. Bu pasajda şöyle diyordum:

“Tutarlı demokrasi ya da anti-emperyalizm açısından, ‘kendi’ işçileri ve emekçilerinin yanısıra Fars-olmayan halkları ezen İran rejiminin savunulacak bir yanı yoktur. Dahası, olanak bulduğu takdirde İslami rejimin, ABD ve İsrail de içinde olmak üzere en gerici ve saldırgan güçlerle uzlaşma ve anlaşma yolunu tutabileceği de pekala söylenebilir. Ne var ki, koşullar buna olanak vermemektedir ve görünür gelecekte de olanak vermeyecektir. Başta ABD ve İsrail, ama aynı zamanda AB emperyalistleri; kendilerine esas itibariyle bağımlı olmayan, önemli enerji kaynaklarına sahip, petrol trafiğinin büyük bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazını ve Ortadoğu ile Orta Asya arasındaki enerji koridorlarının önemli bir bölümünü denetleyen bir jeostratejik konuma sahip, Ortadoğu’nun bir dizi ülkesindeki İslami direniş hareketleriyle bağları bulunan 70 milyon nüfuslu İran’ın nükleer silahlarla donanarak bir çeşit dokunulmazlık kazanmasını asla ve kesinlikle kabul etmeyeceklerdir. Demek oluyor ki konjonktür İran’a adeta, -hiç de kısa olmayan bir süre için de olsa- kendi iradesinden bağımsız olarak, dünya halklarının baş düşmanlarına meydan okuma misyonu yüklemiş, İran’ı onlarla çatışmaya mahkum etmiş gibidir. Böyle bir çatışmada, bütün tutarlı demokrat ve enternasyonalist güçler, İran rejimine ilişkin eleştirilerini saklı tutmak kaydıyla, Tahran’ın yanında yer almak ve onun zaferini dilemek ve onu savunmakla yükümlüdürler. Yükümlüdürler; çünkü İran’ı hedef alan emperyalist-Siyonist komplo ve saldırganlığın yenilgiye uğratılması ya da hiç olmazsa püskürtülmesi, bu tarihsel momentte dünya işçi sınıfı ve halklarının demokratik ve anti-emperyalist savaşımlarının gerekleriyle örtüşmektedir.”


DİPNOTLAR
(1) Burada 26 İran işçi örgütünün, İran’a yapılabilecek ve belki de taktiksel nükleer silahların da kullanılabileceği bir ABD-İsrail saldırısına itiraz etmeyeceğini tahmin edebileceğimiz dört uluslararası sendikaya 25 Haziran’da yapmış olduğu çağrıyı kastediyorum. Bu çağrıda şöyle deniyordu:

“Dört uluslararası emek örgütü (ITUC, ITF, IUF ve EI) 26 Haziran’ı, temel hakları için mücadele eden İranlı işçilerle dayanışma günü ilan etti. Bugün bu sendikaların dünya çapındaki üyeleri İranlı işçilerle dayanışma için destek eylemleri örgütleyecek..

Bu uluslararası İranlı işçilerle dayanışma deklarasyonu, uluslararası işçi hareketinin dünya çapında insan haklarını elde etmesi yönünde önemli bir tarihsel andır. Bu, İranlı işçilerin mücadelelerini ilerletmekte kesinlikle önemli bir rol oynayacaktır. Dahası, bu eylem dünya çapında işçi sınıfının uluslar arası birlik ve dayanışmasını daha da ilerletecektir.

Bizler aşağıda adı geçenler, bu uluslararası birlik girişimini bütün kalbimizle destekliyoruz. Eylem gününün örgütçülerine en derin takdirlerimizi ve tebriklerimizi sunmak ve dostça ellerinizi sıkmak isteriz. Dünyadaki bütün işçilere ve sendikalara içten duygularımızla kutluyoruz.

Yaşasın uluslarararası dayanışma” (Justiceforiranianworkers / http://Sendika.Org )

(2) Emperyalist sistem ayakta kaldığı sürece emperyalist savaş tehlikesi devam edecektir. Stalin’in dediği gibi, “Savaşların kaçınılmazlığını yoketmek için, emperyalizmi yıkmak gerekir.” (Son Yazılar, 1950-53, Sol Yayınları, 1990, s. 95) 

(3) Ne var ki, Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan, Somali vs. halklarının ABD ve bağlaşıklarına karşı büyük özverilerle sürdürdükleri direniş bu hesapları bozmuş, emperyalizmin “ayakları kilden bir dev” (Lenin) niteliğini gözler önüne sermiştir.