KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Ulusal ve Uluslararası Arkaplanıyla Ergenekon Operasyonu
10-12 Temmuz 2008

Giriş
Uzunca bir süredir askıya alınmış bulunan Ergenekon dosyasının 1 Temmuz’da yapılan ve aralarında iki emekli orgeneralin (Şener Eruygur ve Hurşit Tolon) de bulunduğu çok sayıda sanığın gözaltına alındığı operasyonla yeniden açılması">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Ulusal ve Uluslararası Arkaplanıyla Ergenekon Operasyonu
10-12 Temmuz 2008

Giriş
Uzunca bir süredir askıya alınmış bulunan Ergenekon dosyasının 1 Temmuz’da yapılan ve aralarında iki emekli orgeneralin (Şener Eruygur ve Hurşit Tolon) de bulunduğu çok sayıda sanığın gözaltına alındığı operasyonla yeniden açılması, neredeyse siyasal yelpazenin tümünü kapsayan bir tartışmaya yol açtı. En azından AKP’nin kazandığı 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu yana tanık olduğumuz ve ülkenin siyasal yaşamına damgasını vuran temel karşıtlıklardan biri olan siyasal İslam-askeri klik çekişmesiyle bağdaşmaz gözüken ve askeri klikle AKP hükümetinin desteğini alan bu operasyonun anlamı nedir? Acaba Türkiye, kökü Türk ulusunun oluşumunda yatan kendine özgü tarihsel bonapartizmini geride mi bırakıyor ve sosyo-ekonomik gelişme düzeyinin gerektirdiği “olağan” bir asker-sivil ilişkileri rejimine, yani geri de olsa bir burjuva demokrasisine mi yöneliyor? Acaba Türkiye, İspanya’nın 1970’lerin ikinci yarısında yaşadığı faşizmden burjuva demokrasisine geçiş sürecine benzer bir sürecin ilk adımlarını mı atıyor? Ya da bazılarının ileri sürdüğü gibi Türkiye, Batı Avrupa ülkelerinin “Soğuk Savaş”ın bitiminde ortadan kaldırdıklarını ileri sürdükleri –ama varlığını bugün de bir başka biçimde sürdürdüğünü tahmin edebileceğimiz- kendi Gladyo/ Kontrgerilla türünden özel savaş aygıtını önemli bir gecikmeyle tasfiye mi ediyor? Bence bu olasılıklardan hiçbiri sözkonusu değil. Gerek ülke içi sınıf ilişkilerinin/ sınıf savaşımının düzeyinin ve gerekse uluslararası ortam ve güç dengelerinin böylesi bir sürece yol açtığını gösteren veriler bulunmuyor.

İlk kez olmamakla birlikte (1) Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde emekli de olsa orgeneral düzeyinde askerlerin gözaltına alınmasının ve böylelikle ordunun dokunulmazlık zırhının bir ölçüde delinmesinin ve askeri kliğin ve onun uzantılarının uğursuz eylem, plan ve düşüncelerinin kamuoyunda tartışılabilir/ eleştirilebilir hale gelmesinin objektif olarak olumlu bir nitelik taşıdığı yadsınamaz elbet. Evet, tıpkı Susurluk sonrası süreçte olduğu gibi, siyasal gericiliğin saflarındaki anlaşmazlık, sürtüşme ve çatışmaların devrimci ve demokratik güçlerin bir hamle yapmaları için yeni olanaklar sunduğu söylenebilir. Ancak, İslamcı ve liberal gerici yazarlarımızın bizi inandırmak istediklerinin tersine, gerek ülkenin tarihi ve gerekse son yılların pratiği bu soruşturmayı; gericilik, şovenizm ve emperyalizme uşaklıkta askeri klikle yarışmakta olan İslamcı burjuvazinin temsilcisi AKP hükümetinin hanesine yazılması gereken bir demokrasi hamlesi saymayı olanaksız kılıyor. Kendi hakkında açılan ve hukuksal niteliği tartışmalı kapatma davasına ciddi bir direnme ve tepki göstermeyen AKP’nin emekli orgeneralleri tutuklatabilmesi olanaklı mı? Yeni Şafak gazetesi yazarlarından Akif Emre’nin 3 Temmuz tarihli yazısında söylediği gibi “Meclis araştırma komisyonuna bilgi vermek için gelme lüzumunu bile görmeyen asker bürokratlar nasıl oluyor da polis gücüyle toplanabiliyor?”

Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi 2004 yılındaki –Ayışığı ve Sarıkız kod adlı- darbe girişimlerini soruşturmak için bir önerge hazırlayan milletvekili ve ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ın CHP, MHP ve DSP’nin yanısıra AKP’den de destek bulamaması. Dahası, korkak İslamcı burjuvazinin partisi, kendisini kapatma ve yöneticilerine siyaset yasağı getirme çabaları karşısında –tam da kendisine yaraşan- utanç verici bir teslimiyet sergilemiştir. Hem de 22 Temmuz seçimlerinden oyların yüzde 47’sini alarak zaferle çıkmış olmasına, cumhurbaşkanlığı makamını eline geçirmesine, askeri kliğin ve yargı erkinin hükümeti çeşitli zorlamalarla devirme çabalarının kamuoyunda yaygın bir tepkiyle karşılanmasına, koşulların 28 Şubat 1997 örtülü darbesi dönemine göre daha elverişli olmasına ve hepsinden önemlisi bugünkü konjonktürde ABD’nin askeri bir darbeye tartışma götürmez bir biçimde yeşil ışık yakmamasına rağmen. Hem de AKP’nin, askeri kliğin izinden yürüyen yargı tarafından türban bahanesiyle “laikliğe aykırı odak” olarak nitelenen ve kapanma ve yöneticilerinin siyasetten dıştalanma tehdidiyle karşı karşıya bulunduğu bir anda. Ancak bunda şaşırtıcı bir yan olmadığı belli. “Türban özgürlüğü” üzerinden yürüttüğü sinsi siyasal kampanya yoluyla gücünü askeri klik ve geleneksel büyük sermaye çevreleri aleyhine genişletmeye çalışan ve emperyalizme uşaklıkta onun temsilcilik tekelini tartışma konusu yapan fırsatçı ve iliğine değin gerici bir siyasal akımla yüzyüzeyiz. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (=TÜSİAD), operasyonun hemen arkasından verdiği ve içeriği, diplomatik üslubuna rağmen yeterince açık olan tepki, bu saptamayı doğruluyor. Aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen askeri klikle bağlaşma içinde olan geleneksel büyük sermayenin örgütü 2 Temmuz tarihli ve AKP hükümetini egemen sınıflar içi dengeleri değiştirmemesi gerektiği konusunda uyaran açıklamasında şöyle diyordu:

“Süreç, yasalar çerçevesinde adil, hızlı ve kamuoyunu aydınlatacak şekilde sonuna kadar sürdürülmeli; öte yandan, toplumdaki endişe ve kutuplaşmayı artırmamalı ve demokrasi ve hukuka duyulan güvenin zedelenmesine yol açmamalıdır.

“Geçmişte siyasi partilerin kapatılması ile ilgili süreçte de vurguladığımız gibi, olaylara yalnızca demokrasinin ve hukukun iyi işlemesi açısından yaklaşılmalı, hiçbir kişi ve kurum gelişmelerden herhangi bir çıkar beklentisi içerisinde olmamalıdır.”

Güdümlü, gerici, militarist çizgisini, işçi sınıfının ve Kürt halkının düşmanı niteliğini ve Türk gericiliğinin ezilen sınıf ve halklara karşı işlemiş ve işlemekte olduğu sayısız suça ortaklıklığını kanıtlamış olan ve bugünlerde bütün bunları kulakları sağır eden bir sözümona “darbe karşıtlığı” ve “demokratizm” yaygarasıyla unutturmaya çalışan Türk burjuva basınının demagojisi gerçeklerin üzerini örtmeye yetmez ve yetmeyecektir. AKP ve onun temsil ettiği İslamcı burjuvazi; izlediği pro-emperyalist neo-liberal ekonomik politikalarla işçi sınıfını ve kır ve kent yoksullarını ezmekte, İstanbul’da 1 Mayıs 2007 ve 1 Mayıs 2008 vahşetine imza atmakta, ilk başlarda “Kürt sorunu”ndan sözederken 2005’ten bu yana bu yaşamsal konuda askeri klikle aynı noktaya gelmiş bulunmakta ve kendisi kapatılma tehdidi altında iken Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasından yana tavır takınmakta ve dolayısıyla bir Kürt-Türk çatışmasının kışkırtılmasına çanak tutmakta ve hükümet olduğundan bu yana Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD-İsrail-Britanya ekseninin rotasında yürümesinden yana olduğunu ilan etmiş bulunmaktadır. AKP hükümetinin, geçtiğimiz günlerde açığa çıkan –ve 28 Haziran’da Gündem gazatasinde yayınlanan Kürtlere ilişkin eylem planının, (http://www.gundemonline.net/haber.asp?haberid=54014) Türk burjuva devletinin bilinen ulusal zulüm ve assimilasyon önlemlerini yineliyor olması, kendisinden “demokratik açılımlar” bekleyenlere İslami burjuvazinin gerici ve anti-demokratik sicilini bir kez daha anımsatmış oldu. Hükümetin ve onun dayandığı toplumsal güçlerin, Madımak kıyımının 15. yıldönümünün hemen hemen Ergenekon dosyasının yeniden açılmasına denk gelmesi vesilesiyle –bu konudaki haklı duyarlılığı bilinen- Alevi halkına karşı göstermelik bir jest dahi yapmaması, onların anti-demokratizmi ve gericiliğinin bir başka göstergesidir.

Operasyonun İtici Gücü
Bu operasyon beraberinde bir dizi soruyu da getirmektedir: Ergenekon operasyonu esas olarak, askeri kliğe, önünde “diz çökerek direnen” AKP ve onun hükümetinin inisiyatifiyle gerçekleşmediyse kimin inisiyatifiyle gerçekleşti? İki emekli orgeneralin, askeri koruma altında tutulan lojmanlarında gözaltına alınmalarına sessiz kalan, izin veren ve hatta bu gözaltıların “yasal olduğu” yolunda açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığının inisiyatifiyle mi? Daha da önemlisi, acaba bu operasyon gösterilmek istendiği gibi gerçekten de, Türk burjuva devlet aygıtının kopmaz bir parçası olan ve Türkiye halklarına ve onların siyasal öncülerine karşı işlenmiş sayısız suçtan sorumlu olan Kontrgerilla türü bir örgütün, yani Ergenekon’un tasfiyesini mi amaçlamaktadır? Bir an için farklı örgütsel yapılar olduklarını varsaysak bile, TSK üst kademesinin Kontrgerilla, Ergenekon türü örgütlenmelerle etle tırnak gibi olduğu, işçi sınıfına ve halka karşı işlenen suçlardan aynı ölçüde sorumlu olduğu, bu resmi ve gayrıresmi devlet aygıtlarının zihniyet dünyalarının hemen hemen aynı olduğu, her ikisinin de aynı ölçüde gerici, şoven ve anti-demokratik nitelik taşıdığı ve her ikisinin de özelde AKP’ye ve genelde siyasal İslama karşı üç aşağı beş yukarı benzer bir tutuma sahip oldukları açıktır. O halde bu operasyona neden gereksinim duyulmuştur? Halihazırda egemen sınıfları, kirli işlerini ve ağır suçlarını itiraf etmeye zorlayan güçlü bir devrimci kitle hareketi de bulunmadığına göre, 24 Haziran’da Başbakan Recep T. Erdoğan ile Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ arasında yapılan iki saatlik görüşmeden bir kaç gün sonra başlayan İkinci Ergenekon operasyonunun itici gücünü nerede aramamız gerekiyor?

28-30 Eylül 2006 tarih ve “Bunalım” başlıklı yazımda şöyle demiştim:

“Kuşkusuz, hele de 11 Eylül sonrası ortamında Türkiye gibi bir ülkede meydana gelen hiçbir önemli siyasal gelişme ve dalgalanmanın uluslararası ölçekteki ve özellikle Ortadoğu ölçeğindeki gelişmelerden bağımsız ele alınamayacağı bir gerçektir...

“ABD emperyalizminin Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ve Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu olarak da anılan bölgeye egemen olma planları ve Türkiye’de gerici iç çatışmaların kışkırtılması politikası Türk işbirlikçi-tekelci burjuvazisinin ve askeri kliğinin çıkarlarıyla bütünüyle örtüşmüyor; ne var ki bu, Ankara’daki iktidarsız, korkak ve siyasal miyoplukla sakatlanmış iktidar sahiplerinin yer yer sızlanarak da olsa Beyaz Saray ve Pentagon’un kuyruğunda sürüklenmelerine engel değil.” (“Bunalım”, 28-30 Eylül 2006) Eylül 2006’dan bu yana yaşanan gelişmeler –hiç de olağanüstü sayılamayacak olan- bu saptamayı doğrulamıştır. Aklıbaşında herhangi bir insanın görebileceği bu gerçeği analistlerimizin ve köşe yazarlarımızın büyük çoğunluğunun görememesi, yaşanan gelişmelere son derece dar bir pencereden bakması belki tuhaf, ama çok da şaşırtıcı değil. Arden Zentürk’ün haklı olarak belirttiği gibi,
“Gelişmeler, 'Batı'nın Ortadoğu'da kolunu kanadını buduyor... İsrail'i tarihinin en zor dönemine sokuyor...

“Bu kadar 'vahim gelişmenin' yaşandığı bir dönemde, Türkiye'nin 'sorunsuz yaşaması' mümkün mü? Hayır...

“Kuşkusuz, tarihin bütün kritik dönemlerinde olduğu gibi, Türkiye, 'kırılmaları' öncelikle iç siyasetinin istikrarsızlaşmasında yaşayacaktır.” (“İslam coğrafyası... ‘Büyük kaos...”, 22 Mayıs 2008)

Bu çerçevede, yaşamakta olduğumuz Ergenekon operasyonunun da esas itibariyle “dış” faktörün damgasını vurduğu bir operasyon olduğunu, yani kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası uyarınca küresel ölçekte ve dolayısıyla bölge ölçeğinde zayıflamakta olan ABD’nin –ve yakın ortağı İsrail’in- taktiksel konumunu güçlendirmeyi hedeflediğini söyleyebiliriz. 11 Eylül-sonrası süreçte ABD emperyalizminin “terörle savaşım” gerekçesiyle Ortadoğu ve Orta Asya’yı hedef alması, –Afganistan ve Irak örneklerinin gösterdiği gibi- Türkiye’yi bu jeografide giriştiği saldırı savaşlarına bir ölçüde ortak etmesi, bölgede Türkiye de içinde olmak üzere bir dizi devletin sınırlarını değiştirmeyi planladığının ve İsrail istihbarat görevlilerinin Kuzey Kürdistan’da faaliyet gösterdiğinin ortaya çıkması, Güney Kürdistan’da pro-Siyonist bir Kürt devletinin kurulmasını desteklemesi, Türkiye’yi İran ve Suriye’ye karşı girişilebilecek yeni saldırı savaşlarına ortak etmeye çalışması vb. milliyetçi orta ve küçük burjuvazinin saflarında ve devlet aygıtının orta ve alt kademelerinde önemli bir tepki doğurmuş bulunuyor. Türk şovenizmiyle bulaşık bu milliyetçi anti-Amerikanizmin gelişmesi; ABD emperyalizminin Afganistan ve Irak halklarından yediği kötek ve yaşadığı kan yitimi nedeniyle daha da hızlanan zayıflaması, Çin ve Rusya gibi yeni ve daha diri emperyalist devletlerin yükselmesi ve NATO’ya bir alternatif olarak görülebilecek Şangay İşbirliği Örgütü’nün güçlenmesiyle bir ölçüde üstüste gelmiştir. Türk burjuvazisi ve devlet aygıtı içinde gelişen ve kabaca Avrasyacılık olarak adlandırabileceğimiz bu akımın sesi, en azından 2002’den bu yana duyuluyor. 17-21 Temmuz 2003 tarihli “Bir Uşağın Yakınmaları” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“Anımsanacağı üzere, 2002 Martı’nda Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen ‘Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?’ konulu toplantıda konuşan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nden en ufak bir yardım görmediğini belirtmiş ve ‘ABD’nin de rolünü unutmadan’ yeni bir arayış içine girmesi gerektiğini belirttiği Türkiye için ‘Rusya Federasyonu ve İran'ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum’ demişti. Org. Kılınç’ın yaklaşımının büyük burjuvazinin ABD ve AB-yanlısı fraksiyonundan çok bir Avrasya bloğu oluşturulmasından yana olan fraksiyonunun görüşlerini yansıttığı, yer yer ‘Kemalist’ ve ‘anti-emperyalist’ bir söylem de kullanan ve henüz görece zayıf olan bu fraksiyonun orta burjuvazi ve devlet aygıtının orta kademeleri arasında destek bulduğu söylenebilir.”

Bazı burjuva köşe yazarlarının ileri sürdüğünün tersine bu, çok da uçuk ve gerçekleşmesi hemen hemen olanaksız bir hayal değildir. Nitekim Türkiye 1960’lı yılların ikinci yarısında bir ölçüde buna benzer bir deneyim yaşamış ve Kıbrıs sorunundan ötürü Washington-Ankara ilişkilerinin gerginleşmesi (1964’teki ünlü Johnson mektubu olayı ve zamanın başbakanı İsmet İnönü’nün “yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini bulur” sözü), Türkiye’nin revizyonist/ sosyal-emperyalist Sovyetler Birliği ile özellikle ekonomik ilişkilerinin gelişmesine, NATO’dan bir ölçüde uzaklaşmasına ve Arap ülkelerine yaklaşmasına yol açmıştı. Daha da ilginci Türkiye’nin bu kısmi rota değişikliğini o zamanlar “Morrison Süleyman” olarak anılan ve ABD-yanlısı bilinen Süleyman Demirel’in başında bulunduğu işbirlikçi burjuvazinin Adalet Partisi hükümetleri döneminde (1965-71) yaşamış olmasıydı. Örneğin bu dönemde Türkiye,

a) İncirlik üssünden kalkan ve Sovyetler Birliği üzerinde uçuş yaparak istihbarat toplayan ABD U-2 casus uçaklarının faaliyetine 28 Aralık 1965’te son verdi.
b) ABD’nin ve Batı Avrupa ülkelerinin kredi vermemesi üzerine Sovyetler Birliği’nin verdiği kredi ve tekniksel yardımla Seydişehir Alüminyum, İskenderun Demir-Çelik, Aliağa Rafinerisi gibi dev kuruluşların yapımına başladı.
c) Haziran 1967’de İsrail’le Filistin kuvvetleri ve Arap ülkeleri arasındaki savaşta (“Altı Gün Savaşı”) BM Genel Kurulunda İsrail’e karşı tavır aldı ve Telaviv’in bu savaşta işgal ettiği toprakları boşaltmasını talep etti.
d) İncirlik ve Diyarbakır hava üslerinin kullanımına sınırlamalar getirdi ve 1970’de Ürdün ordusuyla Filistin kuvvetleri arasındaki çatışmalar sırasında ABD’nin İncirlik üzerinden Ürdün’e asker yollama talebini geri çevirdi. (2)
e) ABD’nin, kendi ülkesinde tüketilen eroinin esas kaynağının Türkiye’de üretilen haşhaş olduğu gerekçesiyle haşhaş üretiminin kısıtlanması yönündeki ısrarlı talebini geri çevirdi.
Bu “daha dengeli” ve “çok yönlü” dış politika denemesi 12 Mart 1971’de gerçekleşen askeri faşist darbeyle sona erecek, Türkiye yeniden kayıtsız-koşulsuz bir biçimde ABD-Batı Avrupa yörüngesine sokulacaktı.

Ben, AKP ile ordu üst kademesinin ortaklığı ve ABD’nin yönlendirmesiyle gerçekleştirildiği tahmin edilebilecek olan Ergenekon operasyonunun ilk elde işte tam da bu “Avrasyacı” olarak nitelendirilebilecek eğilime ve onun ciddi bir siyasal alternatif olması olasılığına karşı girişilmiş bir önleyici darbe olduğunu kanısındayım. Ne var ki, emperyalistler arası güç dengelerinde köklü bir değişiklik yaşanmadığı sürece işbirlikçi Türk burjuva devlet aygıtının herhangi bir bölüğünün ABD ve bağlaşıklarıyla olabilecek anlaşmazlıkları geçici, koşullu ve eğreti olmaktan öte gidemez. Objektif sonuçları itibariyle bu operasyon, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı ve emperyalist savaş ve saldırganlığın esas kışkırtıcısı/ yürütücüsü konumunda olan ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin Türkiye ayağını pekiştirmeyi ve bu eksenin bölgemizdeki konumunu güçlendirmeye yarayacaktır. Dolayısıyla bu operasyonun görünürdeki hedefi geçmişte darbe hazırlığına girişmiş olan bazı emekli generaller ve onların suçortakları olmakla birlikte asıl hedefi, özelde ordu ve devlet aygıtının orta ve alt kademelerinde ve genelde toplumun pek çok sektöründe güç kazanmakta olan ABD-İsrail karşıtı duygu ve düşünceler ve bu duygu ve düşüncelerin taşıyıcılarıdır. Buna bağlı olarak neden bu operasyonun ısrarla ve esas olarak, adı kirli savaş, provokasyon, cinayet ve kıyımlarla anılan ve hiç kimsenin kolay kolay sahip çıkamayacağı Veli Küçük gibi isimlere, devlet içindeki Gladyo benzeri ve faşist/ neo-faşist eğilimli Ergenekon adlı aygıta karşı yapıldığının ileri sürülmekte olduğunu sorabiliriz ve sormalıyız da. Bu sorunun yanıtı tahmin edilebilir: Bu bir siyasal pazarlama metodudur. Böyle bir sunuş, sözkonusu operasyona karşı çıkmayı zorlaştırmakta, onu ilk bakışta “demokratik” bir aylayla çevrelemeyi olanaklı kılmakta ve ona “toplumu askeri kliğin vesayetinden kurtarma” gibi ilk bakışta soylu ve çekici bir misyon yüklemektedir. Böylece, bir yandan operasyonun hedef aldığı güçler şeytanlaştırılırken, bir yandan da Genelkurmay ve AKP’ne ve onların dış destek güçlerine, yani ABD ve AB emperyalistlerine bir çeşit demokratik meşruiyet aşısı yapılmaktadır.

Mehmet Altanca
Nitekim, AKP’nin önderliğinde demokratikleşmenin savunucularından liberal gerici yazar Mehmet Altan da -bilerek ya da bilmeyerek- işte bu tuzağa düşmüş gözüküyor. Ergenekon operasyonunda ABD-NATO bağlantısını kabul etmekle kalmayıp bunu olumlu bir faktör olarak değerlendiren Altan 4 Temmuz’da yayımlanan “Yanlış Okumayın” başlıklı yazısında aynen şöyle diyor:

“Dışarısı...

Ya da dış dinamiklere gelince...

Türkiye bir NATO ülkesi...

Miloseviç Sırbistan’da Kosova halkına ‘egemenlik’ paravanının ardına sığınarak zulüm ettiğinde, halkı yönetimin elinden NATO uçakları kurtardı...

Çünkü Soğuk Savaş döneminin en kanlı aygıtı olan NATO, Sovyetlerin çöküşü ardından ‘stratejisini’ değiştirmiş, ‘demokrasileri korumayı’ da temel ilkelerden biri haline getirmiş durumda...

Bu ahval ve şeriatta (şeraitte, yani şartlarda olmalı- G. A.), anti-demokrasi, anti-batı bir girişime neden göz yumsun?

Orta-Doğu’nun kan ve gözyaşı içinde çırpındığı bir dönemde...

İçe kapanmacı... Bürokratik ve devletçi...

Halkın hiç bir desteğini alamayacak olan ‘kurum dışına düşmüşlerin’ bir macerasına kim neden ve nasıl ‘evet’ diyecek?

***

NATO’nun güçlü omurgası ABD’nin yönetiminde...

Bir iki ay içinde İran’a saldırmak...

İran’a saldırırken de Türkiye’de kendine daha yakın bürokratik odaklar bulma arzusu içinde gittikçe etkisini artıran bir eğilim var ama bu ‘gözaltılara’ onlar bile sahip çıkmaz...

Onlar bu aranışları en azından ‘emekli zevat’ ile pişirmez...

Daha uzatmaya gerek yok...

Kısacası saha dışına atılmış ‘darbecilerin’ güç alacağı, dayanacağı bir zemin yok... İçerde de kalmadı, dışarıda da...”

Ne büyük bir yanılgılar ve yanlışlar dizisi! Altan, Türkiye gibi gerici ya da faşist rejimlerle yönetilen ülkelerin bir halk devrimi ya da çok güçlü bir devrimci kitle hareketi olmaksızın Kontrgerilla, Ergenekon, Gladyo gibi örgütlerden arınamayacaklarını anlayamamakla kalmıyor; o Türkiye’deki Kontrgerilla örgütlenmesinin ülkemizin 1952’de NATO’ya üye olmasından sonra daha fazla dalbudak saldığını ve daha “çağdaş” bir nitelik kazandığını da unutuyor. Bununla da kalmayan Altan; Hitler’in, Hirohito’nun ve Mussolini’nin izinden yürüyen ABD ve NATO’nun dün olduğu gibi bugün de Suudi Arabistan’da, Mısır’da, Ürdün’de vb. en gerici ve en anti-demokratik rejimleri desteklediğini, kendi hegemonyası altında olmayan ülkelerde askeri darbe, iç istikrarsızlık, ekonomik ambargo, muhalif örgütlerin silahlı eylemlerini desteklemek ya da doğrudan işgal gibi yollarla “rejim değişikliği” yapmayı savunduğunu ve milyonlarca, hatta onmilyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğunu görmezden geliyor. Dolayısıyla, Altan’ın da paylaştığı bir başka yanılgının, yani Ergenekon operasyonunun, Türkiye’de askeri darbe defterini kapattığı yolundaki burjuva medyasındaki yaygın kanının gerçek durumu hiçbir biçimde yansıtmadığını söyleyebiliriz. Bu azgın gericilik, Üçüncü Dünya Savaşına hazırlık ve derinleşmekte olan ekonomik resesyon ortamında, başta Kürt sorunu gelmek üzere bir dizi temel sorununu çözememiş olan ülkemizde –işçi ve emekçi yığınları ve komşu ülkeler halklarını hedef alacak açık ya da örtülü bir- askeri darbe olasılığı hiç de gündemden çıkmamıştır.

Altan’ın, ABD ve NATO’ya “demokrasiyi koruma” misyonu yükleyen bu tümüyle yanlış saptamasını, ABD’nin yakında İran’a saldırması olasılığının altını çizmesine rağmen yapması onun, içinde bulunduğumuz somut koşullara gözlerini tümüyle kapamasının –NATO’nun ‘Soğuk Savaş’ sonrasında demokrasiyi koruyan bir örgüt haline geldiği safsatası- yanısıra, patlak vermesi halinde yüzbinlerce insanın ölümüyle sonuçlanabilecek bu savaşı şimdiden alkışladığı ve kutsadığı anlamına geliyor. Ülke içinde anti-militarist bir çizgiyi savunur gözüken liberal gericilerimizin ülke dışında en azılı ve en kanlı militarizmi desteklemeleri bir çelişme gibi gözükebilir belki. Ama Altan gibilerinin ülke içinde de Kürt halkının kanının oluk oluk akıtılmasına itirazlarının köklü ve ilkesel bir nitelik taşımadığını, zamanın o ve kafadarlarının gelecekte işçi sınıfının ve kent ve kır yoksullarının devrimci kitle hareketinin geliştiği koşullarda askeri kliği yardıma çağıranların başında yer alacaklarını göstereceğini tahmin edebiliriz. “Orta-Doğu’nun kan ve gözyaşı içinde çırpındığı”ndan söz eden Altan, bunun baş sorumlularının ABD-İsrail-Britanya ekseni ile onların yerel işbirlikçileri olduğunu, ABD ve AB’nin yardımıyla Miloseviç kliğinin boyunduruğundan kurtulan Kosova’da dünyadaki en büyük ABD üslerinden biri olan Bondsteel üssünün kurulmuş olduğunu, aradan geçen dokuz yıllık sürede Kosova’nın tümüyle ABD ve AB’nin mali desteğiyle yaşamaya çalışan ve işsizlik oranının yüzde 50’yi aştığı, mafyanın cirit attığı ve yolsuzluk rekorlarının kırıldığı bir yeni sömürge haline gelmiş olduğunu unutmuş gözüküyor.

Bu bölümü bitirmeden, gözlerimizin önündeki Irak trajedisini unutmuş gözüken Mehmet Altan’a ve onun gibi düşünenlere, “Sovyetlerin çöküşü ardından ‘stratejisini’ değiştirmiş, ‘demokrasileri korumayı’ da temel ilkelerden biri haline getirmiş durumda” olduğunu ileri sürdüğü NATO’nun son marifetlerinden birisini anımsatmak isterim: 6 Temmuz’da bir ABD uçağının sözümona Taliban militanlarına karşı gerçekleştirdiği bombardımanın ardında yatan gerçek geçenlerde ortaya çıktı. 11 Temmuz tarihli gazeteler bombardımanda ölen kişilerle ilgili araştırmanın sonucunu yayımladılar. The Times muhabiri Tom Coghlan’ın Kabil’den geçtiği haberde aynen şöyle deniyordu:
“Afgan hükümetinin yaptığı araştırma geçen Pazar günü Doğu Afganistan’da bir ABD uçağının bombaladığı düğün kafilesinde ölenlerin 45’inin kadın ve çocuk, ikisinin de erkek olduğu sonucuna vardı...
“Afgan Devlet Başkanı Hamit Karzai’nin atadığı dokuz kişilik araştırma ekibi hava saldırısında ölenlerin hepsinin de sivil olduğunu saptadı....
“Deh Bala Valisi Hacı Emiş Gül The Times’a ‘Saldırı sabah saat 6:30’da gerçekleştirildi. Ölenlerden sadece ikisi erkek; geri kalanlar kadın ve çocuk. Gelin de ölenler arasında’ dedi...
“Yaralılardan, kendini Kerate olarak tanıtan biri, çoğunluğu kadınlardan oluşan 70 kişilik bir grubun yerel gelenekler uyarınca damada götürdükleri geline eşlik ettiklerini söyledi. O, ‘Bombalandık. Ne olduğunu anlayamadım ve kendimden geçtim. Kendime geldiğimde çevremde çok sayıda ölü ve yaralı duruyordu’ dedi.”
(http://www.timesonline.co.uk/tol/news/world/asia/article4281078.ece)

Gene de Altan hiç olmazsa bir noktada haklı: ABD ve yakın bağlaşıkları İran’a ya da başka bir ülkeye saldırırken de Türkiye’de sivil bir yönetimin bulunmasındansa bir askeri ya da yarı-askeri diktatörlüğün bulunmasını tercih edeceklerdir. Ama bu, sivil gericilerimizin ABD-İsrail çizgisine askeri gericilerimize göre daha mesafeli duruşlarından değil, kural olarak, askeri ya da yarı-askeri diktatörlük koşullarına göre az-çok “sivil” nitelik taşıyan parlamenter bir rejim koşullarında,
a) farklı sesler çıkmasının,
b) egemen sınıfların yıkım politikalarına karşı kitlesel muhalefet yapma olanaklarının,
c) emperyalist devletlerin Türkiye gibi bağımlı ülkelerden ödün koparma ve onları yönlendirme çabalarına karşı direnmenin “daha kolay” olmasından kaynaklanır.

Uluslararası Ortam
Ergenekon operasyonunun içinde yer aldığı dünya ve bölge konjonktürüne ve emperyalistlerarası ilişkilerin genel görünümüne kabaca göz attığımızda şunları görüyoruz:
1) Son birkaç yıldır ABD ve AB yoğun bir baskı uygulamak suretiyle İran’ı - İsrail’in hesabına- nükleer programından vazgeçirmeye ve teslim almaya çalışmış, ancak bunda başarılı olamamışlardır. Bu baskı bugünlerde de yoğunlaştırılarak sürdürülmektedir. (3)

2) ABD, Aralık 2006’dan bu yana çok sayıda Sünni aşiret lideriyle, “asayişin sağlanması” karşılığında para ödemek koşuluyla anlaşmış, ancak ne Sünni kökenli direniş hareketini tümüyle susturabilmiş, ne de daha da önemlisi İran’ın Irak’taki siyasal nüfuzunun artmasına engel olabilmiştir.

3) ABD ve İsrail geçen Mayıs’ta Lübnan’da uşakları aracılığıyla Hizbullah’a karşı bir gövde gösterisine girişmiş, ancak Hizbullah’ın kararlı tutumu sayesinde bu gösteriden taktiksel bir yenilgiyle çıkmışlardır. Ne var ki, o günden bu yana yaşananların da gösterdiği gibi bu, onların Lübnan’da gerici bir iç savaşı kışkırtma çabalarının sona erdiği anlamına gelmiyor.

4) Son aylarda yapılan askeri birlik takviyesine rağmen Afganistan’da Taliban’ın başını çektiği direniş giderek büyümektedir. Dahası bu direniş, Pakistan’ın Afganistan’a komşu bölgelerine yayılma eğilimi göstermektedir. (4)

5) Aynı husus ABD’nin, Etyopyalı uşaklarını kullanarak müdahale ettiği Somali için de geçerlidir.

6) ABD ve NATO’nun Rusya’yı kuşatma çizgisine ve Rus büyük burjuvazisinin, Kremlin’in 1991 öncesinin nüfuz alanlarını yeniden ele geçirme stratejisine bağlı olarak Rusya-ABD ilişkileri gerginleşmeye devam etmektedir. (5)

7) Dünyanın en büyüğü sayılan ABD ekonomisinin –ve Britanya ekonomisinin- resesyona girdiği ve mali piyasalardaki kargaşanın süreceği artık resmi ağızlar tarafından da kabul edilmektedir. Petrol fiyatlarındaki olağanüstü artışın bu süreci derinleştireceği ve oldukça yavaş bir tempoda büyüyen Batı Avrupa ve Japonya ekonomilerini de etkileyeceği tahmin ediliyor.
8) Buna karşılık ekonomisi 1970’li yılların sonlarından bu yana ortalama yüzde 8-10, hatta yer yer daha yüksek oranda büyüyen Çin dünya ölçeğinde nüfuzunu arttırmakta ve ABD yakın gelecekte kendisi bakımından en büyük “tehdit potansiyelini” taşıdığına inandığı bu ülkeyle başta petrol ve doğal gaz gelmek üzere hammadde kaynakları ve pazarlar için giderek daha fazla çekişmektedir.
9) İskeletini Çin ile Rusya’nın oluşturduğu Şangay İşbirliği Örgütü, bu iki ülke arasındaki güvensizlik ve sürtüşmelere ve ŞİÖ üyesi bazı Türki cumhuriyetlerin ABD ve AB ile bağlarını sürdürmelerine rağmen giderek güçlenmekte ve NATO’ya rakip bir Asya kollektif “savunma” örgütü olma doğrultusunda gelişmektedir.
10) Artan yiyecek ve akaryakıt fiyatlarına karşı çeşitli ülkelerde işçi ve emekçilerin büyüyen protesto gösterileri, iflasların ve işten çıkarmaların artması, ABD ve Batı Avrupa ülkeleri de içinde olmak üzere dünyanın hemen hemen tüm bölgelerinde işçi sınıfının ve diğer sömürülen emekçilerin hak alma savaşımlarını kamçılamaktadır.

Bu koşullarda Türk egemen sınıflarının bir bölümünün ve orta burjuvazisinin batmakta olan bir güneş konumundaki ABD emperyalizmine mesafeli durmasında, “Avrasyacılık” rüzgarına kapılmasında, “daha kişilikli” ve “daha cesur” bir politika izlemeye yönelmesinde, ya da bunu önermesinde şaşılacak bir yan yoktur. Bu, bazılarının sandığı ve aptalca bir inat ve ısrarla yinelediği gibi 1930’ların içine kapalı Kemalist rejimine geri dönüş nostaljisi değil, uluslararası güç ilişkilerinin güncel dengelerinin dayattığı ve etkisini dünya ölçeğinde gösteren bir fenomendir. İşin içinde “Kemalizm nostaljisi” olarak adlandırılabilecek bir öğe ya da bu nostaljinin taşıyıcısı kişi ve gruplar bulunmakla birlikte bu faktör asla belirleyici bir nitelik taşımamaktadır. Bunu anlamak için, 11 Eylül 2001 olayının öncesinde ve hemen sonrasında neredeyse tüm dünyanın –bazılarının hiper devlet diye isimlendirdiği- ABD’nin önünde elpençe divan durduğunu anımsamak yeter. Ama çok geçmeden, Filistin, Irak, Afganistan, Lübnan halklarının büyük özverilerle yürüttüğü direnişin soluğunu kestiği bu süper devletin, elindeki devasa yıkım olanaklarına rağmen “kağıttan bir kaplan” ya da “ayakları kilden bir dev” olduğu ortaya çıkmış ve bir dizi yarı-bağımlı devlet Çin ve Rusya gibi emperyalist devletlerin yükselişinden de yararlanarak dış politika seçeneklerini çeşitlendirmeye yönelmiştir. Kukla Irak hükümetinin ABD’nin iradesine bir ölçüde direnebildiği (6), 60 yıla yakın bir süredir ABD’nin Pekin’e karşı bir askeri karakol ve tehdit olarak kullandığı Tayvan’ın Çin ile ilişkilerini yumuşatmaya koyulduğu (7), ABD’nin Ortadoğu’daki temel dayanaklarından Suudi Arabistan’ın Rusya ile flörte giriştiği, başta Venezuella ve Bolivya gelmek üzere bir dizi Latin Amerika ülkesinin ABD’ne karşı mesafeli bir tutum aldığı vb. koşullarda Türkiye’yi yönetenlerin saflarında da “çatlak seslerin” duyulması nesnelerin doğası gereğidir.

Sonuç
Askeri klikle AKP üst kademesinin bu operasyonda ABD-İsrail-Britanya ekseninin çıkarları doğrultusunda ortak bir çizgi izlemeleri, ülkedeki bu iki güç odağı arasındaki çelişmenin önemini yitirdiği ya da sönümlendiği anlamına gelmiyor elbet. Bu sadece, emperyalist efendilerin stratejik ve taktiksel çıkarlarının uşaklarının, yani birbiriyle çekişmekte olan askeri klik-geleneksel büyük sermaye bağlaşmasıyla AKP-siyasal İslam bağlaşmasının fraksiyon çıkarlarına göre öncelik taşıdığını gösterir, o kadar.

Hem genelde, hem de bu özel koşullarda tutarlı demokrat ve enternasyonalistlerin siyasal gericiliğin iki fraksiyonundan birine yedeklenmeyecekleri, yedeklenmemeleri gerektiği açıktır. Onlar aynı zamanda, fraksiyon çıkarları adına yürüttüğü iktidar savaşımını “darbelere” ve “militarizme” karşı bir duruş olarak pazarlamaya çalışan askeri kliğin suçortağı ve ABD emperyalizminin uşağı İslami gericiliğe karşı da kesin ve uzlaşmaz bir tutum almakla ve onların ve liberal yol arkadaşlarının maskelerini indirmekle yükümlüdürler. Bununla birlikte onlar, hangi motif ve gerekçelerle başlatılmış olursa olsun bu operasyonun, başını askeri kliğin çektiği Türk burjuva devletinin onyılları kapsayan suç, cinayet, provokasyon ve kıyımlarının en geniş ve kapsamlı bir tarzda sergilenmesi için önemli bir olanak yarattığını görmezden gelemezler. Onlar, her ikisi de işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının ve Kürt ulusunun amansız ve acımasız düşmanları olan gerici burjuva fraksiyonlarının arasındaki it dalaşlarından herhangi bir demokratik açılım doğacağına inanmazlar; ancak bu iç çatışmalardan işbirlikçi burjuvaziyi, kapitalizmi ve emperyalizmi sergilemek ve ezilen ve sömürülen yığınları aydınlatmak, örgütlemek ve sokaklara dökmek, onların demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm özlemlerini yanıtlamak için yararlanırlar.

DİPNOTLAR

(1) 1926 Haziranında İstiklal Mahkemesinde görülecek olan Mustafa Kemal’a suikast davasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Refet Bele vb. paşalar ve 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun gözaltına alınmışlardı. Bunlara, 12 Mart 1971 darbesinin ardından gözaltına alınan subaylar arasında bulunan Tümgeneral Celil Gürkan’ı ekleyebiliriz.

(2) ABD’nin Türkiye üzerinden Ürdün’e müdahalesine destek vermeyi reddeden Türk hükümetinin 22 Eylül 1970 tarihli açıklamasında şöyle deniyordu:
“Türkiye, Ürdün olaylarını bu ülkenin kendi meselesi olarak telakki etmekte ve bu sebeple dış müdahalelerin durumu ağırlaştırmaktan başka, çatışmaların bir an evvel nihayetlenmesi için girişilen gayretlerin başarıya ulaşmasını da engelleyeceğine kani bulunmaktadır.” (Aktaran İsmail Cem, Tarih Açısından 12 Mart, İstanbul, Cem Yayınevi, 1993, s. 291)

(3) Ancak son haftalarda İran ile ABD/ İsrail arasındaki söz düellosu ve karşılıklı gövde gösterisi yeniden yoğunlaşmış ve bir savaşın bu kez kaçınılmaz olduğu yolundaki spekülasyonları arttırmıştır. Haziran’ın ilk haftasında İsrail 100’den fazla savaş uçağının yanısıra helikopterlerin de katıldığı büyük bir hava tatbikatı yaptı. Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan hava sahasında Yunan hava kuvvetlerinin de katılımıyla gerçekleştirilen ve İran’ın nükleer tesislerine yapılabilecek bir hava saldırısının hazırlığı niteliği taşıyan tatbikat aynı zamanda Tahran’a gözdağı vermeyi amaçlıyordu.

Çok önemli bir gelişme de şu: Haziran sonlarında Temsilciler Meclisinde İsrail’in baskısı ve AIPAC (=Amerika İsrail Kamu İşleri Komitesi) adlı güçlü Siyonist lobinin özendirmesiyle, içeriği büyük ölçüde gizli tutulan ve gerek Temsilciler Meclisi’nde ve gerekse Senato’da geniş bir destek bulduğu söylenen –ve haklı olarak İran Savaşı Tasarısı olarak bilinen- 362 sayılı karar tasarısı hazırlandı. ABD’nin İran’a bir deniz ablukası uygulamasını öngören bu tasarı, ABD başkanından “İran’a işlenmiş petrol ürünleri satılmasını yasaklamak, İran’dan çıkan ya da İran’a giren bütün kişileri, taşıtları, gemileri, uçakları, trenleri ve kargoyu sıkı bir biçimde denetlemek ve İran’ın nükleer programının askıya alınması müzakerelerine katılanlar dışında tüm İranlı yetkililerin uluslararası alandaki hareketlerini yasaklamak” için yoğun çaba harcamasını talep etmektedir.
10 Temmuz’da ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Rusya ile arası gergin olan Gürcistan’ı ziyareti sırasında yaptığı açıklamada İran ile İsrail arasında tırmanan gerilime göndermede bulundu ve hiç kimsenin ABD’nin, bağlaşıklarını –yani İsrail’i- G. A.) koruma konusundaki kararlılığından kuşku duymaması gerektiğini belirtti.
(4) Haziran ayında Afganistan’da ölen işgalci asker sayısı ilk kez Irak’ta ölen asker sayısını aştı. Gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı bilinen resmi rakamlara göre Haziran ayında Afganistan’da 27 Amerikan, 13 İngiliz, 2 Kanadalı, bir Polonyalı, bir Rumen, bir de Macar olmak üzere toplam 45 asker öldü.

(5) Rusya Dışişleri Bakanlığı 9 Temmuz’da, ABD ile Çek Cumhuriyeti arasında sözde İran’ı, ama gerçekte Rusya’yı hedef alan “füze savunma sistemi” anlaşmasının imzalanmasının ardından yaptığı açıklamada, Rusya’nın bu adıma diplomatik değil, askeri-tekniksel metodlarla karşılık vermek zorunda kalacağını” belirtti. Bunun yanısıra, ABD güdümündeki Gürcistan’la, biçimsel olarak bu ülkeye bağlı, ancak Moskova’nın koruması altında bulunan Abhazya ve Güney Ossetya arasındaki sürtüşmeler Rusya-ABD ilişkilerini daha da gerginleştirmiştir.

(6) ABD ve bağlaşıklarına karşı saldırıların önemli ölçüde azalmış olmasına rağmen, SOFA (=ABD Birliklerinin Statüsü Anlaşması) tartışmalarının da gösterdiği gibi, hem Irak halkının ezici çoğunluğu, hem de –kukla hükümet te içinde olmak üzere- Iraklı mülk sahiplerinin çoğunluğu ABD’nin Irak’tan bütünüyle çekilmesini istemektedir. Çin’in Xinhua haber ajansı 9 Temmuz tarihli bir haberinde bir Irak güvenlik yetkilisinin ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesi için kesin bir tarih talep ettiğini söyledikten sonra şunları ekliyordu:
“Irak Başbakanı Nuri el-Maliki (7 Temmuz G. A.) Pazartesi günü yaptığı açıklamada ülkesinin ABD askerlerinin çekilmesi için bir tarih saptanmasına çalıştığını söyledi.”

(7) Bu arada, 4 Temmuz’da Çin ile Tayvan arasında 1949’dan bu yana ilk kez sivil uçuşların başladığını ve bunun da, ABD’nin Pekin’e karşı bir askeri karakol ve tehdit olarak kullandığı Tayvan ile Çin arasındaki ilişkilerin yumuşamaya başlamasını simgelediğini, bununsa Çin’in özellikle Doğu ve Güneydoğu Asya’da nüfuzunun artmakta olduğunun bir başka göstergesi olduğunu anımsatmak isterim.