KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Bir Başka Ahmet Necdet Sezer Portresi
Garbis Altınoğlu

 Ağustos 23,2007

Görev süresi biten eski cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer koltuğunu, önümüzdeki günlerde büyük ihtimalle AKP’nin cumhurbaşkanı adayı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e devredecek. Bu vesileyle bu bay hakkında burjuva basınında çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Bu değerlendirmelerin hemen hemen tümü, A. N. Sezer’in “iç” politika alanında tuttuğu yer ve oynadığı rol ve hatta bu bayın kişisel özellikleri üzerinde odaklanmış durumda. Dahası bu değerlendirmeler, Türk gericiliğinin iki fraksiyonu arasındaki iktidar dalaşının görece önemsiz yanları (sözümona laisizm-şeriatçılık gerilimi, darbecilik-parlamentarizm tartışmaları, yasama-yürütme-yargı ilişkisi vb.) üzerinde yoğunlaşmıştır.

Kuşkusuz tarihi kişiler değil, sınıflar ve/ ya da kitleler yapar. A. N. Sezer gibi herhangi bir olağanüstü yetisi bulunmadığı gibi, her bakımdan ortalamanın altında ve silik bir kişinin rolünün değerlendirilmesi normal koşullar altında pek de anlamlı sayılmazdı. Ama, nesnelerin doğası gereği askeri kliğin borazanı olmaktan öte bir işlev görmemiş olan A. N. Sezer’in gerek "iç" ve gerekse “dış” politika alanında söyledikleri ve yaptıkları, bir bakıma bu kliğin çizgisini ortaya kaymaya hizmet edecektir. Dolayısıyla A. N. Sezer’in sözlerine ve eylemine tutulmuş bir ayna, askeri kliğin sözleri ve eylemine tutulmuş olacaktır. O halde işimize başlayabiliriz.

Burjuva basınının büyükçe bir bölümü A. N. Sezer’i (ve dolayısıyla onun borazanlığını yaptığı askeri kliği) “ABD ve AB karşıtı” olarak sunmaktadır. Bu kanı, genel olarak kamuoyunda da hayli yaygın. Örneğin Hasan Cemal, 14 Ağustos tarihli “Ahmet Necdet Sezer” başlıklı yazısında onun için,

"Pazar ekonomisinden, özelleştirmelerden, küreselleşme olgusundan, yani ekonomide rekabet düzeninden hoşlandığı söylenemezdi.
"AB'yi, ABD'yi sevmedi" diyordu. Peki, ama işin gerçeği böyle midir?

A. N. Sezer’in çizgisi, hem ABD, hem de AB ile ilişkilerini sürdürmekten kesinlikle yana olan, ancak kapitelizmin eşitsiz gelişme yasası uyarınca emperyalistlerarası güç ilişkilerinin Batı emperyalist bloku aleyhine değişmekte olduğunu gören Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin ve onların öncü müfrezesi olan askeri kliğin çizgisini yansıtmaktadır. Bunda; 11 Eylül’den sonra dünyaya egemen olmak için atağa geçen ABD-Britanya-İsrail blokunun Filistin, Lübnan, Irak, Afganistan, Somali vb. halklarının direnişi karşısında tökezlemesi VE Çin, Rusya ve bağlaşıklarının (kabaca Şangay İşbirliği Örgütü çevresinde kristalleşmekte olan bağlaşmanın) alternatif bir güç odağı olarak ortaya çıkmaları belirleyici bir rol oynamıştır. En azından İkinci Abdülhamit döneminden bu yana, düvel-i muazzama (=büyük devletler) arasındaki çelişmelerden yararlanma güdüsü güçlü olan Türk gericiliğinin rotasını bu durumu dikkate alarak saptamaya çalıştığı gözardı edilemez. Onun, belirli konularda ABD ve AB emperyalistlerinden “Kürt sorunu”, “Kıbrıs sorunu”, “AB’ne giriş”, “Ermeni jenosidi” gibi kronik hal almış konularda ödünler koparma peşinde olması ve bu amaçla kaba ve ilkel bir tarzda da olsa “ABD ve AB karşıtı” pozuna bürünmesi hiç de şaşırtıcı değildir. A. N. Sezer ve perde arkasından onu yönlendirenler; Kurtuluş Savaşı döneminde bir yandan Kürt, Ermeni ve Grek halklarını ve devrimci/ anti-emperyalist halk örgütlenmelerini acımasızca ezer, sahte bir Türkiye Komünist Partisi kurdurur, Britanya, Fransa, ABD, İtalya gibi emperyalist devletlerle karşı-devrimci pazarlıklar yaparken, bir yandan da Sovyetler Birliği’yle taktiksel bir bağlaşma kuran, “İstiklalimizi emin bulundurabilmek için, heyet-i umumiyemizce heyet-i milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı heyet-i milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız” türünden radikal demeçler verebilen Mustafa Kemal’lerin soluk bir kopyasından başka bir şey değillerdir.

* * * * *

A. N. Sezer, borazanlığını yaptığı askeri klik gibi, başını ABD’nin çektiği emperyalist sisteme, bir ölçüde de olsa, karşıymış gibi gözükmekte, ama Türkiye’nin, bu sistemin içinde yer alan “büyük” devletlerle ve emperyalist mali ve askeri kuruluşlarla ilişkilerinden de övgüyle sözetmektedir! Örneğin o, 13 Nisan 2007’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmasında “dış güçler” olarak nitelediği ABD ve AB emperyalistlerini,

“Dış güçler, Türkiye'nin İslam ülkelerine model olabilmesi için öncelikle siyasal rejiminin ‘laik Cumhuriyet’ten, ‘demokratik Cumhuriyet’ adı altında, ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürülmesini öngörmektedirler” sözleriyle eleştirdikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:

"Dış politikamızın temel bir eksenini de ABD'yle ilişkilerimiz oluşturmaktadır. Bu ilişkiler aynı zamanda Avrupa Birliği'ne üyelik sürecimizi tamamlayan önemli bir öğe niteliği taşımaktadır.

“ABD'yle köklü bağlarımız çok geniş bir alanı kapsamakta, aramızdaki derin dostluk ve işbirliği, birçok konuda ortak anlayışı da beraberinde getirmektedir. Geçtiğimiz yıl iki ülke arasında kabul edilen ‘Ortak Stratejik Vizyon Belgesi’, bu anlayış birliğini bir kez daha vurgulamış, daha örgün bir işbirliğinin önünü açmıştır.

"Önümüzdeki dönem, Türkiye ile ABD'nin pek çok bölgesel ve küresel konuda daha yakın bir işbirliği içinde olmasını gerektirecektir...

"NATO, Türkiye ile ABD arasındaki bağlaşıklığın yapı taşlarından biridir. Değişen dünya koşullarına başarıyla uyum sağlayan Kuzey Atlantik Antlaşması, ülkemizin dış ve güvenlik politikasındaki kilit konumunu korumaktadır. Türkiye, Avrupa'nın güvenlik alanında attığı adımları da tutarlı ve bütüncül bir yaklaşımla desteklemekte, ancak bu alandaki gelişmelerin NATO'nun sağlaya geldiği kazanımları aşındırmadan ilerletilmesine önem vermektedir." (www.cankaya.gov.tr/tr_html/KONUSMALAR/, abç) Demek oluyor ki, özelde askeri klik ve genelde Türk egemen sınıfları içinde “Avrasyacı” bir eğilim gelişiyor olmakla birlikte, Ankara’nın Washington ve Brüksel’le olan güçlü bağları, esas olarak sürmektedir ve görünür gelecekte de sürecektir. (1) A. N. Sezer, daha önce, yani 1 Ekim 2006’da TBMM’nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada da benzer görüşler dile getirmişti:

"Avrupa Birliği'ne üyelik hedefimiz gibi, ABD'yle köklü ilişkilerimiz de dış siyasamızın temel eksenini oluşturmaktadır. Avrupa Birliği ve ABD'yle ilişkilerimiz birbirini tamamlamakta ve Avrupa-Atlantik bağımızı oluşturmaktadır.

Günümüz koşulları Türk-Amerikan ilişkilerinin önemini daha da artırmıştır. ABD'yle ortak yarar temelinde sürdürdüğümüz istikrar, işbirliği ve barışa dayalı genel amaç birliği, ilişkilerimizin geleceğinin de güvencesidir." (www.hukuki.net/haber/index.asp?id=722, abç)

Öte yandan A. N. Sezer 13 Nisan 2007 tarihli konuşmasında,

"Türkiye'de de stratejik konu ve kuruluşların özelleştirilmesinden vazgeçilmelidir. Türkiye'nin henüz tam olarak Küresel Sistem'in egemenliğine girmemiş olması, Sistem ülkelerini rahatsız etmektedir. Bunun nedeni, tüm çabalara karşın hala sağlam bir Atatürkçü yapının sürüyor olması ve Cumhuriyet'in anayasal kurumlarının ulusal çıkarlardan ödün vermeyen sağlam bir duruş sergilemeleridir" dedikten, yani kapitalist-emperyalist küreselleşmeye karşı sözümona tavır aldıktan sonra aynı küreselleşmeye övgü düzmekte ve ülke ekonomisinin Avrupa tekelci burjuvazisinin denetimi altına girmesinden yana olduğunu şu sözlerle ilan etmektedir :

"AB, çağımızın en başarılı siyasal ve ekonomik bütünleşme girişimlerinden biridir. Bu bütünleşme süreci Avrupa'ya barış, istikrar ve gönenç getirmiştir. Türkiye'nin katılımı bu süreci pekiştirecek, Avrupa'daki barış ve istikrarı daha geniş bir coğrafyaya taşıyacak, getireceği stratejik, ekonomik ve askeri katkılarla Birliğe küresel bir oyuncu niteliği kazandıracaktır."

* * * * *

Gerek A. N. Sezer’in ve gerekse askeri kliğin gerçek pratiği, Türk egemen sınıflarının ana gövdesinin ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin Ortadoğu ve Orta Asya halklarına karşı giriştiği emperyalist haçlı seferinde, dünyanın halihazırdaki efendilerinin yanında olduklarını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde göstermektedir. Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için bu hususun, AKP ve R. T. Erdoğan hükümeti de içinde olmak üzere diğer burjuva partileri ve hükümetleri için de üç aşağı beş yukarı geçerli olduğunu belirteyim. Öteden beri emperyalist-Siyonist stratejinin bir dişlisi, bir vidası konumunda bulunan Türk gericileri, 1995’den itibaren ABD-İsrail-Türkiye ekseninin daha da pekişmesine bağlı olarak, Irak’ı (ve İran’ı) kuşatmayı ve parçalamayı öngören ve 11 Eylül eylemlerinden çok önce başlatılmış bulunan saldırıda daha aktif bir rol üstlenmişlerdi. Örneğin, Hürriyet’in 5 Kasım 1997 tarihli sayısında yeralan bir haberde şöyle deniyordu:


"Irak ile ABD arasında gözlemci krizi derinleşirken, İncirlik üssünde konuşlu Keşif Güç’teki uçaklarının sayısını arttırma isteğini Türkiye’nin kabul etmesiyle, ABD, F-16’larını kısa bir süre önce İncirlik’e gönderdi... ABD’nin yeni uçaklarla bağlantılı olarak görev yapması için İncirlik’e 200 kadar kara personeli de göndereceği belirtildi. Keşif Güç’teki Amerikan uçaklarının arttırılması kararının Türk ve ABD askerleri tarafından ortak alındığı ve bu kararın ANASOL-D koalisyonu tarafından onaylandığı öğrenildi... İki ülke (ABD ve Irak) arasında çıkacak herhangi bir krizde Irak, Kuzey’de uçak uçurduğu takdirde Keşif Güç uçakları tarafından gerektiğinde vurularak önlenecek. (abç)”

Gerici İran rejimine ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin çıkarları doğrultusunda muhalefet ve bu pro-emperyalist İran düşmanlığını, dinsel gericilikle savaşım göreviyle ilişkilendirmek, 1979 İran İslam “devrimi”nden bu yana Türk gericiliğinin dış politikasının demirbaş öğelerinden biri olmuştur. Örneğin, MGK’nun 30 Mayıs 2000’de Cumhurbaşkanı A. N. Sezer’in başkanlığında yaptığı toplantı sonunda yayımlanan bildiride, ABD ve ortaklarının yıllardır –Irak’la birlikte- yalıtmaya çalıştığı İran hakkında, “somut kanıtları ortaya çıkmamış” karaçalmalarda bulunuluyor ve "Türkiye'deki radikal İslamcı örgütlere ve PKK'ya destek ver”diği ileri sürülen İran’ın, “somut kanıtlar ortaya çıktıktan sonra" (!) "diplomatik yollardan uyarılması ve uluslararası platformlarda da teröre destek veren ülke olarak teşhir edilmesi üzerinde duruldu”ğu söyleniyordu. Bu tarihten yaklaşık 5.5 yıl sonra, yani Ekim 2005’de kabul edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde ise Türkiye’deki dinsel gericilik faaliyetleri bir kez daha İran’la ilişkilendirilirken şöyle deniyordu:
“-İran'daki yönetimin durumuna (ılımlı-radikal) paralel olarak ülkemizdeki radikal dini görüşlere sahip şahıs ve örgütlenmelere yönelik siyasi, askeri eğitimin yanı sıra

silah ve para yardımlarının gelecekte de söz konusu olabileceği,...” Askeri klik-geleneksel büyük sermaye bağlaşmasının zaman zaman gündeme taşıdığı bu tür suçlamaların İran tarafından desteklendiği ileri sürülen dinsel gericilik umacısı üzerinde yaygara koparmak suretiyle siyasal İslamı ve onun temsil ettiği burjuva fraksiyonunu köşeye sıkıştırmaya da hizmet ettiğini biliyoruz. Son yıllarda Türk gericilerinin yaptığı ABD ve İsrail kaynaklı “İran tehdidi" yaygaraları daha çok, İran’ın "nükleer silah edinme çabaları” ve “büyüyen füze kapasitesi” üzerinde yoğunlaşıyor. Zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan 2005’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır... Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir.”

Bundan yaklaşık 1 ay sonra, yani 25 Mayıs’ta MGK’nun ilk sivil Genel Sekreteri Büyükelçi Yiğit Alpogan, Türkiye olarak İran'ın nükleer silah kapasitesine sahip olmasından rahatsızlık duyacaklarını belirtecekti:

“Bu konuyu Amerika ziyaretimde Amerikalı muhataplarımıza da ifade etmiştim. Bu bize rahatsızlık verir. Açıkçası nükleer silahlara sahip bir komşudan hoşlanmayız. Bunun dünya barışı, bölgesel istikrar açısından da yararlı olacağını düşünmeyiz." (www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2006/Mayis/25/Haber_139686.aspx )

Tahmin edilebileceği gibi A. N. Sezer de bu koroya katılacak ve 1 Ekim 2006’da TBMM’nin açılışında yaptığı konuşmada,

"İran'ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri kaygıyla izlemekteyiz. Türkiye, İran'ın barışçı amaçlarla nükleer teknoloji geliştirme hakkına saygı duymaktadır. Ancak, İran'ın, uluslararası toplumda oluşan güven eksikliğini gidermesi ve ilgili uluslararası kuruluşlarla tam ve saydam bir işbirliğine girmesi gerekmektedir. (www.tumgazeteler.com/haberleri/iran) diyecekti. Türkiye ile İran arasında çok uzun süredir herhangi bir savaş olmadığı ve ABD-Britanya-İsrail neo-faşist ekseninin tehdidi altında olan bu ülkenin Türkiye’ye saldırması için herhangi bir neden olmadığı ve olamayacağı gerçeklerinin üzerini örmeye çalışmakla yetinmiyorlar. Onlar, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (=IAEA) üyesi olan ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalamış bulunan İran’ın nükleer çalışmalarının uluslararası denetim altında yürütüldüğünü ve IAEA’nın şimdiye kadar İran’ın amaçlı nükleer çalışma yaptığına ilişkin bir kanıt saptamadığını da unutturmaya çalışıyorlar. Onlar, ellerinde binlerce nükleer başlık bulunan ABD ve Rusya’nın bu silahlarını devredışı bırakması ya da hiç olmazsa azaltması konusunu ağızlarına bile almıyorlar; onlar Çin, Britanya ve Fransa’nın nükleer silahlarını asla sözkonusu etmiyorlar; onlar kendi aralarında üç kez savaşmış olan ve her ikisi de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalamamış olan Hindistan ve Pakistan’ın nükleer başlıklarından kaygı duymuyorlar ve onlar yüzlerce nükleer başlığa sahip bulunan ve bu alanda hiçbir uluslararası anlaşmayı imzalamayan ve hiçbir uluslararası denetimi kabul etmeyen İsrail haydut devletine bu konuda tek bir sözcük söylemiyorlar. Ama onlar, elinde tek bir nükleer başlık bile bulunmayan İran’ı hedef tahtasına yerleştiriyorlar. Örneğin A. N. Sezer, 6-8 Haziran 2006’da İsrail’e yaptığı ziyarette şunları söyleyebiliyordu :
“İran nükleer enerji programını Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun denetimine açmalıdır.” ("Sezer’e Şalom Alkışı”, Radikal, 8 Haziran 2006)
Sezer,“Tahran’ın barışçıl bir nükleer program yürütmesine kimse itiraz edemez. Ancak İran’ın farklı bir istikamete kayması bölge için ek risk yaratacaktır.” ("Sezer’den Barış Mesajları", www.ntvmsnbc.com , 8 Haziran 2006)

Org. Özkök’ün yerine geçen Org. Büyükanıt Şubat ayında ABD’ne yaptığı ziyarette Türkiye halkını "İran umacısı"yla korkutma geleneğini sürdürdü. Büyükanıt, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace ve ABD Savunma Bakan yardımcısı Eric Edelman ile görüşmesinin ardından yaptığı basın toplantısında bir gazetecinin İran’ın Şahap füzelerinin Türkiye’yi tedirgin edip etmediği yönündeki bir soru üzerine şu yanıtı verecekti:

"Gayet tabii. Bölgede bu tip şeylerin olması, hangi ülkenin olursa olsun, bölge ülkelerini tedirgin eder. Kim olursa. Böyle bir kabiliyetin olması, hele kontrol dışında olursa tehlikeli." ("Büyükanıt : İran’ın Füzelerinden Tedirginiz", Milliyet, 16 Şubat 2007) Org. Büyükanıt bu açıklamayı Pentagon’da Amerikan yetkilileriyle gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından ve ABD "Savunma" Bakanı Robert Gates’in, İran’ın Şabah-3 füze kapasitesininin, Türkiye’nin güneyinden daha öteyi vurabilecek duruma getiremeyeceklerini farzetmenin bir hata olacağını söylediği gün yapıyordu.


Birilerinin “ABD ve AB karşıtı” tavır dedikleri tam da bu olsa gerek!

Devam edelim.

* * * * *

11 Eylül 2001 saldırısından sonra darkafalı, miyop ve korkak Türk gericileri, hiç zaman geçirmeksizin ABD ile tam bir dayanışma içinde olduklarını ilan ettiler. Başbakan Bülent Ecevit 21 Eylül’de ABD Başkanı G. W. Bush’a Türk hükümeti adına gönderdiği mektupta, Afgan halkına karşı açılan emperyalist savaşta ABD’nin yanında olduklarının altını çizmişti. (2) Hürriyet gazetesinin 23 Eylül 2001 tarihli sayısında yer alan “Ladin, Üssünü Kuzey Kafkasya’ya Kaydıracak” başlıklı yazıda bu konuda şunlar söyleniyordu:
“Başbakan... ABD’de meydana gelen son terörist saldırılar bağlamında Türk halkının, Amerikan halkıyla dayanışma içinde bulunduğunu ve terörle mücadelede uluslararası işbirliğine Türkiye’nin tam destek verdiğini bir kez daha belirtmiştir. Başbakan, ayrıca, gerektiğinde Türk hava sahasının ve Türk havaalanlarının ABD nakliye uçakları tarafından kullanılması yönündeki Amerikan talebinin, Türk Hükümeti’nce olumlu karşılandığını bildirmiştir... Esasen, Türkiye, Kuzey İttifakı’na ötedenberi yapmakta olduğu malzeme, eğitim ve diğer yardımları arttıracaktır.”

Gene Hürriyet gazetesinin 28 Eylül 2001 tarihli sayısında “ABD’ye Destek İçin Telefon Diplomasisi” başlıklı bir yazı yayımlandı. Burada, Amerikan neo-faşistlerinin 7 Ekim’de Afganistan’a karşı girişecekleri saldırıdan yana oldukları bilinen Türk gericilerinin şefinin Washington’daki efendilerine yaranmak için çırpındığı övgüyle itiraf ediliyordu. Haberde şu satırlar yer alıyordu:

“... Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yoğun bir telefon diplomasisi başlattı. Sezer, Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve Kırgızistan Cumhurbaşkanı Askar Akayev ile ayrı ayrı görüşerek, uluslararası terörizmle mücadelede ABD’ye verilecek desteğin önemini anlattı...

“Sezer... tek tek ülkelerin terörizmle savaşımda yetersiz kaldığını ve etkin bir uluslararası işbirliğinin önemini vurguladı. ABD’nin de esasen böyle bir uluslararası işbirliği zemini yaratmaya çalıştığını kaydeden Sezer, Pakistan’ın bu uluslararası koalisyonda yeralma kararlılığında olmasını memnuniyetle karşıladığını da ifade etti.”

Askeri kliğin ve A. N. Sezer’in –AKP hükümetinin onayıyla- Pakistan diktatörü Müşerref’e sunduğu destek bununla kalmayacaktı. Müşerref Ocak 2004’te de Türkiye’yi ziyaret etmiş ve bu arada iki ülke arasında ‘terörizme karşı savaşım’da işbirliği amacıyla bir de anlaşma imzalanmıştı. Akşam gazetesinin 21 Ocak 2004 tarihli sayısında yayımlanan “Müşerref’e Çelik Yelek” başlıklı yazıda şöyle deniyordu:

“Pakistan'da gerçekleştirdiği reformlar nedeniyle iki kez aşırı dinci örgütlerin hedefi haline gelen Devlet Başkanı Pervez Müşerref'in Türkiye ziyareti, olağanüstü güvenlik önlemleri altında gerçekleşti...

"Pakistan Devlet Başkanı'nın hem terörizm hem de aşırılıklarla savaşım alanında attığı adımları destekleyen Sezer, 'Teröre karşı savaşımda ortak tutum benimseyen Türkiye ve Pakistan, bunu etkin bir biçimde gözetme kararı içinde bulunduğunu doğruladık. Değerli kardeşimin terör ve aşırılıklarla savaşım alanında attığı adımları destekliyoruz. Bugün imzaladığımız anlaşma, ortak kararlılığımızı yansıtmaktadır' diye konuştu. Ahmet Necdet Sezer, Irak ve Afganistan sorunlarının aşılmasının bölgenin istikrarı açısından önem taşıdığını kaydetti.”

Askeri kliğin ve onun bu zavallı borazanının, Afganistan’da yükselen direnişten ve Pakistan halkının hoşnutsuzluk ve muhalefetinin büyümesinden efendileri hesabına hayli kaygılandıkları anlaşılıyor. Nitekim kendini, Kabil ve İslamabad’daki ABD uşaklarına moral pompalama ve Karzai ve Müşerref klikleri arasındaki –direnişin büyümesine bağlı olarak oluşan- anlaşmazlık ve sürtüşmeleri gidermekle görevlendirmiş olduğu anlaşılan bu bay bir süre sonra, yani 30 Nisan 2007’de Hamit Karzai ile Pervez Müşerref’i biraraya getirdi. Ankara’da gerçekleştirilen bu toplantıda imzalanan ve Ankara Anlaşması adı verilen belgede diğer şeylerin yanısıra şöyle deniyordu:

“Aşırıcılığın ve terörizmin Afganistan ve Pakistan'a yönelik ortak bir tehdit olduğu kadar, bölge için de tehlike oluşturduğu konusunda mutabık kalmışlardır. Eşgüdümlü eylemlerle, ılımlılığın desteklenmesinin sürdürülmesi ile her türlü aşırıcılığa ve terörizme karşı mücadele edilmesi hususlarındaki kararlılıklarını yinelemişlerdir.” ("Karzai ve Müşerref'ten Bildiri" BBCTurkish.com, 30 Nisan 07)

Gerek önemli bölge ve dünya sorunları ve gerekse Türkiye’nin gündemindeki önemli, hatta yakıcı sorunlar üzerinde yorum yapmamakla ve sessizliğini korumakla ünlenen A. N. Sezer giderayak Pakistan diktatörü Pervez Müşerref’e desteğini bir kez daha dile getirecekti. O, Kızıl Cami direnişi, Pakistan’ın Afganistan’a komşu Kuzey Veziristan ve Güney Veziristen bölgelerinde orduyla aşiretler arasındaki çatışmaların büyümesi ve Pakistan’ın büyük kentlerinde rejim karşıtı gösterilerin yaşanması nedeniyle sıkışmış bulunan Pervez Müşerref’le 24 Temmuz 2007 Salı günü bir telefon görüşmesi yaptı. Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'ne dayanan Anadolu Ajansının haberinde şöyle deniyordu:
“Sezer'in, Pakistan makamlarının terörle savaşımda göstermekte olduğu kararlılığın takdirle karşılandığını belirttiği bildirilen açıklamada, Sezer'in ayrıca terörden uzun süredir zarar gören bir ülke olarak Türkiye'nin terörizmle savaşımda Pakistan'ın yanında olduğunu söylediği kaydedildi.

"Açıklamada, Pervez Müşerref'in de Türkiye'nin kendilerine verdiği destekten duyduğu memnuniyeti ifade ederek bu savaşımda iki ülke arasındaki işbirliğinin süreceğini belirttiği bildirildi.” (“Sezer’den Müşerref’e Terör Desteği”)

* * * * *

A. N. Sezer, Türkiye’nin Filistin halkına karşı sürdürdüğü İsrail-yanlısı politikadan bir sapma olmaması için de elinden geleni yaptı. Anımsanacağı üzere Ocak 2006’da yapılan seçimleri HAMAS’ın kazanmasının ardından, bu örgütün Suriye’de kalmakta olan liderlerinden Halit Meşal 16 Şubat 2006’da Türkiye’yi ziyaret etmişti. Aslında AKP hükümeti tarafından davet edilen Meşal’in Başbakan R. T. Erdoğan’la görüşmesi bekleniyordu. Ancak, özellikle İsrail’in ve ABD’nin sert tepkisi nedeniyle bu görüşme gerçekleşmedi. Korkak ve gerici İslamcı burjuvazinin temsilcileri, her zaman olduğu gibi bu baskı karşısında hemen teslim bayrağını yükselttiler. Sonunda Halit Meşal, AKP genel merkezinde üst düzey Parti yetkilileriyle resmi nitelik taşımayan bir görüşme yapmakla yetinmek ve bu bayların İsrail’le uzlaşmanın ve Siyonist saldırgana boyun eğmenin “yararları”na ilişkin öğütlerini dinlemek zorunda bırakıldıktan sonra Şam’a geri döndü. A. N. Sezer, Başbakan Erdoğan’ın, Filistin halkının bu yasal temsilcisiyle görüşmesini engellemede de önemli bir rol oynadı. Akşam gazetesinin 18 Şubat 2006 tarih ve “Sezer Uyarınca Erdoğan Vazgeçti” başlıklı yazısında bu konuda şöyle deniyordu:

"Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, HAMAS’ın Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal ile görüşmemesinin perde arkası aralanıyor. Erdoğan’ın Halid Meşal ile randevusunu iptalinin arkasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün uyarısının yattığı ifade ediliyor."

Türk gericileri Halit Meşal’in yarım-yamalak ziyaretinin yarattığı gerginliği gidermek amacıyla paçaları sıvadılar ve Cumhurbaşkanı A. N. Sezer’i Haziran 2006’da İsrail’e gönderdiler. Sezer, daha ziyaret öncesinde Filistin Başbakanı İsmail Heniye’nin görüşme talebini reddederek İsrail-yanlısı tavrını net bir biçimde ortaya koydu. İsrail’i ziyaret eden ikinci Türk devlet başkanı ünvanını kazanan A. N. Sezer, burada –daha sonra, işlediği cinsel taciz suçları nedeniyle görevinden ayrılan- İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katzav’ın yanısıra, Başbakan Ehud Olmert, Yardımcısı Şimon Peres, Dışişleri Bakanı Tzippi Livni ve ana muhalefet lideri Benyamin Netanyahu’yla görüştü; Siyonist rejimin şefleri Türk gericiliğiyle olan sıkı ilişkilerinin altını çizmek için önemli saydıkları siyasal kişiliklere yaptıkları jesti A. N. Sezer’e de yaptılar ve onun Knesset’e hitap etmesini sağladılar. Temasları sırasında Türkiye-İsrail ilişkilerinden övgüyle söz eden Sezer "Türkiye’nin “İsrail devletini tanıyan ve diplomatik ilişki kuran ilk ülkeler arasında" olduğunun altını çizdikten sonra şunları söyledi:

"1990’lardan sonra her alanda ivme kazanan ilişkilerimiz hızla çeşitlenmiş ve derinlik kazanmıştır. Bugüne kadar birçok alanda imzalanmış bulunan yaklaşık altmış anlaşma ile ikili ilişkilerimizin yasal altyapısı tamamlanmıştır... Yüzlerce yıl kardeşçe yaşamanın en güzel örneğini vermiş olan Türklerle Yahudiler, ortak geçmişten güç alan dostluklarını geleceğe gururla taşıyor. Zor dönemlerde hep birbirimizin yardımına koştuk... ABD’yle stratejik ortaklığımız bağlamında İsrail’le işbirliğimizin özel bir anlamı var.” (Sezer’e Şalom Alkışı, Radikal, 8 Haziran 2006)

İsrail gezisi sırasında, yukarda da değinmiş olduğum gibi İran’ın nükleer çalışmalarından duyduğu "kaygıyı" dile getirmeyi ihmal etmeyen Sezer işgalci İsrail’i ve onun Filistin halkna uygulamakta olduğu beyaz terörü eleştirmekten özenle kaçınırken Filistin sorununun sorumluluğunu şu sözlerle HAMAS’ın üzerine yıkmaya çalıştı:

"Türkiye, Filistin’deki tüm siyasi grupların gerçekçi bir yaklaşımla, birlik içinde davranmasının yararına inanmaktadır. Gerçekçi ve diyalogu öne çıkaran bir tutumun, varolan durgunluğun giderilmesini sağlayacak bir açılım yaratabileceğine inanıyoruz.” (10 Haziran 2006) O bu İsrail-yanlısı tutumunu işbirlikçi Mahmut Abbas’ı ziyareti sırasında da yineleyecek ve Arafat'ın karargahı Mukata'da yaptığı konuşmada bir kez daha HAMAS’ı "gerçekçi ve diyalog içinde ol”maya, yani İsrail askeri işgaline dayanan statükoyu tanımaya çağıracaktı. ("Sezer, HAMAS'a Çağrı Yaptı: Gerçekçi Olun", Sabah, 9 Haziran 2006)

* * * * *

Başka da olsa bu A. N. Sezer portresinin bir dizi eksiği olduğu tartışma götürmez. Ancak, herhalde bu kadarı Türk işbirlikçi büyük burjuvazisinin ve askeri kliğinin iğrenç, emperyalist-uşağı, halk-düşmanı ve karşı-devrimci yüzünü bir kez daha görmek ve göstermek için yeterli olacaktır.




DİPNOTLAR

(1) Anımsanacağı üzere zamanın Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç Mart 2002’de Harp Akademileri Komutanlığı'nca düzenlenen ‘Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?’ konulu sempozyumda yaptığı konuşmada, “Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ve İran'ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum” demişti. Kılınç Temmuz 2005’de, yani emekliye ayrılmasından sonra Yeni Aktüel dergisinde yayımlanan bir röportajda da şunları söyleyecekti:

“ABD veya batı emperyalizmi Uzakdoğu'yu da kapsayacak şekilde Ortadoğu ve Afrika'yı daha iyi sömürebilme telaşında. Dünya Asya'yı ve Ortadoğu'nun tamamını kaptırdığı zaman karşısına çıkacak hiçbir şey kalmaz. Dolayısıyla bu bölgede potansiyeli olan ülkelerin; Rusya'nın, Çin'in, Hindistan'ın, İran'ın, Türkiye'nin hem kendi ekonomileri hem de dünyanın paylaşılmasında meydanı boş bırakmama açısından birleşmeleri lazım.”

(2) Hürriyet gazetesinin 1 Mart 2002 tarihli sayısında yayımlanan “Bölgeyi İrticadan Kurtarırız” başlıklı bir yazıda Başbakan Bülent Ecevit’in, Türkiye’nin Haziran 2002’den itibaren Afganistan’daki ISAF’nün başkanlığını üstlenmesi konusunda yaptığı bir konuşmaya değiniliyordu. Yazının bir yerinde aynen şöyle deniyordu:

“Ecevit, koşulların kabul edilmesi ile Türkiye’nin görevi üstlenmesi durumunda yalnız Afganistan’da değil, Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde de huzur sağlanacağını, tüm bölgenin terörizm belasından da irtica tehlikesinden de kurtulabileceğini bildirdi.”


Garbis Altınoğlu, 21-22 Ağustos 2007