KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Savaş ve Barış Üzerine -"Barış Süreci"

12-13 Kasım 2010

Ünlü Rus yazarı Lev Tolstoy’un başyapıtının adı olan “Savaş ve Barış” sözcükleri">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Savaş ve Barış Üzerine -"Barış Süreci"

12-13 Kasım 2010

Ünlü Rus yazarı Lev Tolstoy’un başyapıtının adı olan “Savaş ve Barış” sözcükleri, tüm insanlığı olduğu gibi bu topraklarda yaşayan her sınıf, katman, etnik grup ve inançtan insanı da yakından, hatta doğrudan ilgilendiren bir soruna işaret ediyor. Bu bakımdan, bu yaşamsal konunun doğru bir biçimde ele alınması son derece büyük bir önem taşıyor.

Başımızı şöyle kaldırıp etrafımıza baktığımızda, sadece Kürdistan’da değil, dünyanın başta Ortadoğu ve Orta Asya gelmek üzere bir dizi bölgesinde savaş, silahlı çatışma ve işgallerin yaşanmakta olduğunu görürüz. Bu savaş, silahlı çatışma ve işgaller adıgeçen ülkelerin halklarına büyük acılar çektirmektedir. Ne var ki bunların bir çoğu (Kongo, Kolombiya, Hindistan, Filipinler, Sudan, Somali, Filistin, Meksika, Çeçenistan ve hatta Irak, Afganistan gibi) artık dünyanın olağan hallerinden sayılır ve küçük bir duyarlı azınlık dışında hemen hemen kimsenin ilgisini çekmez hale gelmiştir. Nedenleri bir yana bu, sadece adıgeçen ülkelerde yaşayan insanların çekmekte olduğu acılara karşı değil, başta ABD gelmek üzere emperyalist ülkelerin çok daha büyük çapta acılara yol açacağı belli olan savaş hazırlıklarına karşı da bir duyarsızlaşmayı getirmiştir ve getirmektedir.

Tuhaf gelecek; ama bu saptamanın Türkiye ve Kürdistan halkları ve bu halkların öncü siyasal güçleri için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, ABD ile İsrail’in yıllardır İran’ı -ve daha küçük ölçekte olmakla birlikte Suriye’yi- hedef alan savaş kışkırtma çabaları, Irak’ta süregelen ABD işgali ve onun yol açtığı kan banyosu, Afganistan’da Türk birliklerinin görev yapması, Türkiye’nin Azeri ordusunu yıllardır eğitmekte ve silahlandırmakta olması, ABD ile NATO’nun görünüşte İran’ı, ama aslında Rusya’yı hedef alan “füze savunma sistemi”ne katılması için Türk devletini sıkıştırmaları vb., Kürt ulusal hareketinin ve -bazı istisnalar dışında- Türkiye devrimci hareketinin gündemine girmediği gibi, onların eyleminin konusu haline de gelmiyor. Bunun, bu konular onları da bir biçimde ilgilendirdiği halde böyle olması ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ama, bu öncü güçlerin hemen hemen tümünün burjuva dünya görüşünü aşamadıklarını ve dolayısıyla savaş ve barış sorununa diyalektiksel-olmayan, anti-Marksist, pragmatist ve/ ya da dar milliyetçi bir açıdan yaklaştıklarını gözönüne aldığımızda taşlar yerine oturur ve bu vurdumduymazlığın şaşırtıcı bir yanı kalmaz. Bu, Kürt ulusal hareketi açısından ABD ve bağlaşıklarına hayırhah ve pragmatist bir yaklaşımın ve dar milliyetçiliğin egemen oluşuyla ilgiliyse, Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesi bakımından –yaşanan tasfiye sürecine bağlı olarak- anti-emperyalist perspektifin sulandırılması ve yitirilmesiyle ilgilidir. Burada, teoride birbiriyle bağlantılı ve pratikte de birbirini besleyen ve güçlendiren iki temel hata göze çarpıyor. Bunlardan birincisi “barış”a ilişkin hatalı ve reformist yaklaşım; ikincisi ise “barış”ın bölgesel ve uluslararası boyutunun gözardı edilmesidir. Ben bu yazıda esas olarak, Türkiye ve Kürdistan bağlamında, “barış”a ilişkin hatalı ve reformist yaklaşım üzerinde duracağım.

Bir devrimci düşünür ve eylem adamı, sorunların doğru bir biçimde konuluşunun, onların çözümünün hemen hemen yarısı olduğunu söylemişti. Burada da bu ilkeye göre davranalım ve soralım. Barış nedir? O, sadece silahların susması ve silahlı çatışmanın sona ermesi midir? Hayır, barış bu değildir ya da asla bundan ibaret değildir; o silahların susmasının ötesinde, savaşa ya da silahlı çatışmaya yol açan nedenlerin ortadan kaldırılmasıdır. Clausewitz, savaşın siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi olduğunu söylemişti. Eğer ezen ulusun burjuvazisi ve devletinin beyaz terörü onun, ezilen halkı/ halkları ulusal boyunduruk altında tutma siyasetinin devamı ise, ezilen halkın/ halkların silahlı direnişi de onların, sonal amacı ulusal kurtuluş olması gereken siyasal savaşımının devamıdır. Dolayısıyla, Kürt-Türk sorunu bağlamında gerçek barış, Türk burjuvazisi ve gericiliğinin onyıllardır süregelen şovenist politikalarının ve Kürt halkı üzerindeki ulusal boyunduruğunun ortadan kaldırılmasını ya da kırılmasını gerektirir. Tek yolu olmamakla birlikte, Kürt ve Türk işçi sınıfı ve halklarının sonal ve gerçek çıkarları bakımından bunun en iyi ve en tutarlı yolu, Türk işçi sınıfının ve halkının geçmişle sahici bir hesaplaşma ve Türkiye’nin köklü bir demokratikleşme yaşamasından, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin iktidarının yıkılması ve bir işçi-emekçi Sovyet cumhuriyetinin kurulmasından geçer.

Geçerken, Kürt ulusunun tüm meşru haklarını elde ettiği ve hangi siyasal biçim altında olursa olsun kendi yazgısını özgürce belirleyecek konuma geldiği koşullarda da gerçek ve kalıcı barışa ulaşılmış olmayacağımızı anımsatmak isterim. Savaşın, kendisi de sınıf savaşımı demek olan siyasetin ve dolayısıyla sınıflar arasındaki savaşımın daha üst düzeyde başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey olmadığına başka yazılarımda değinmiştim. Tam ve eksiksiz bir ulusal kurtuluş ve/ ya da demokratik devrim bile sınıfları ve buna bağlı olarak ezen/ sömüren sınıflarla ezilen/ sömürülen sınıflar arasındaki çelişmeleri ve sınıf savaşımını ortadan kaldırmaz, kaldıramaz. Dolayısıyla, savaşa kalıcı olarak son vermek, kapitalizmin ve emperyalizmin ortadan kaldırılmasından ve sosyalizmin inşası ve komünizme geçiş süreci içinde sınıflar arasındaki çelişmelerin ve sınıfların kendilerinin ortadan kaldırılmasından geçer. Eğer kendi kendimizi aldatmaz, subjektivizme düşmez ve etrafımızda olup bitenlere şöyle bir göz atma zahmetine katlanırsak, yaşamın ve olguların Marksizmin öngörülerini onyıllardır doğruladığını görebilir ve en tam ve en eksiksiz bir ulusal kurtuluşun ve demokratik devrimin bile ezilen ve sömürülen sınıflar için gerçek ve kalıcı barışı getiremeyeceğini görebiliriz. Lenin bu konuda şöyle demişti: “Sosyalistler, uluslar arasındaki savaşları daima barbarca ve canavarca bularak kınamışlardır. Ancak, bizim savaşa karşı tutumumuz burjuva pasifistlerinin ve anarşistlerin tutumundan farklıdır. Herşeyden önce, biz, birincilerden bir yanda savaşlar ile öte yanda bir ülke içindeki sınıf savaşımı arasındaki kopmaz bağı anlamakla, sınıflar ortadan kaldırılmadan ve sosyalizm kurulmadan savaşların ortadan kaldırılmasının olanaksızlığını anlamakla ve iç savaşların, yani, ezilen sınıfın ezen sınıfa, kölelerin köle sahiplerine, serflerin toprak ağalarına, ücretli işçilerin burjuvaziye karşı verdikleri savaşların haklılığını, ilericiliğini ve zorunluluğunu bütünüyle kabul etmekle ayrılırız.” (“Socialism and War: The Attitude of the RSDLP Towards the War”/ “Sosyalizm ve Savaş: RSDİP’nin Savaşa Karşı Tutumu”, Collected Works, Cilt 21, Moskova, Progress Publishers, 1974, s. 299) O halde gerçek barıştan yana olmak, savaşın kaynağını anlamaktan, birbirine düşman sınıflara bölünmüş bir toplumda sınıf savaşımının ve dolayısıyla savaşın, son çözümlemede kaçınılmaz ve bireylerin, partilerin ve sınıfların iradesinden bağımsız bir olgu olduğunu görmekten geçer. Ve tabii, savaşa karşı savaşımı, kapitalizme ve emperyalizme karşı ve sosyalizm uğruna savaşımla birleştirmenin ve elele yürütmenin mutlak gerekliliğini kavramaktan.

Konumuza dönecek olursak, Kürt-Türk sorunu bağlamında barış, Kürt halkıyla Türk halkı arasında eşitlik ilkesinin kabulünü, yani Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKI da içinde olmak üzere tüm haklarının kabulünü içermelidir. (Ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkının savunusunun mutlaka edimsel bir ayrılmayı savunma anlamına gelmediği unutulmasın. Tıpkı boşanma hakkının savunusunun boşanmayı savunma anlamına gelmediği gibi.) Günümüzde barışı savunan siyasal parti ve kişiliklerin hemen hemen hiçbiri sorunu bu şekilde koymamakta ve dolayısıyla –bilerek ya da bilmeyerek- Kürt ulusunu İKİNCİ SINIF BİR ULUS statüsüne layık gördüklerini ele vermektedirler. (Kürt ulusunu ve ulusal hareketini savunur gözüken, yani sol gösterip sağ vuran bir dizi devrimci eskisinin, Türkiyeli devrimci/ ilerici parti, çevre ve kişinin yanısıra PKK, BDP ve pek çok Kürt çevresi ve yazarı da bu kategoriye girmektedir.) Ulusal eşitlik ilkesini savunmaksızın barışı savunmak, inceltilmiş bir Türk milliyetçiliğini savunmak ve Kürt ulusuna Türk ulusunun bir vasalı, hizmetçisi, yamağı, vurucu gücü rolü vermeyi önermek anlamına gelir. Kürt ulusuna böyle bir rol biçmek ise, objektif olarak Türk burjuvazisi ve gericiliği ile karşı-devrimci bir bağlaşma kurmaktan yana olan Kürt burjuvazisinin ve büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına uyar; ama bunun Kürt halkının geniş emekçi yığınlarının çıkarlarına uymadığı açıktır. Başka bir yerde söylemiş olduğum gibi,

“Kürt ‘açılım’ının mimarları, bazı reform kırıntıları karşılığında, Kürt halkının tümünü koruculaştırmaya çalışmaktadırlar. Onlar, bazı sınırlı ödünler karşılığında Kürt halkını kendi sadık uşakları ve askerleri haline getirmeyi kuruyorlar. Gerçekleşmesi halinde böyle bir ‘çözüm’ bir süreliğine de olsa bir Kürt-Türk çatışmasına doğru gidişi durduracak ve Türk şovenizmini geriletecek, ancak Türk büyük burjuvazisiyle Kürt büyük burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri arasında Kürt ve Türk işçilerine ve kent ve kır yoksullarına karşı birincisinin hegemonyası altında karşı-devrimci bir bağlaşmanın oluşturulmasının yolunu açacaktır.” (“Bir Alaturka Liberalleşme Deneyimi”)

Bir yanlış anlamayı önlemek için, yukardaki alıntıda değinilen düşünceyi yinelemek zorundayım: Bugün Türkiye Kürdistanı’nda silahların susması ve yarım-yamalak ve güdük de olsa bir barışın sağlanması bile ileriye doğru atılmış bir adım olacaktır. Olacaktır; çünkü bu, daha fazla Kürt ve Türk gencinin ölmemesine ve Kürt ve Türk halkları arasındaki mesafenin daha fazla açılmamasına katkıda bulunacaktır. Bu, gerek Türk burjuvazisinin, ülkede daha gerici bir rejim kurma hayalleri besleyen en gerici fraksiyonlarının ve gerekse Ortadoğu’da savaş alevinin başka ülkeleri de sarmasından yana olan ve amaçla bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmaya çalışan güçlerin (ABD ve İsrail) uğursuz ve provokatif etkinliklerini zorlaştıracaktır. Dolayısıyla, -yetersiz olduğunu bir an bile unutmaksızın- Türk gericiliğini yarım-yamalak ve güdük de olsa bir barışa zorlamak için uğraşmak tamamen doğru ve gereklidir. Tabii bunun Kürt ulusunun tüm haklarını teslim eden bir barış olmadığını bir an bile unutmamak kaydıyla.

Gene de gerçekçi olmakta ve boş hayallere kapılmamakta yarar var. Kürt halkının ve onun siyasal temsilcilerinin yıllardır silahların susması ve barış için harcadıkları tüm çabalara beyaz terörle yanıt vermiş olan Türk burjuva devleti bugün de üç aşağı beş yukarı aynı tavrı sürdürmektedir. Bu devlet ve onun hükümeti; hala PKK ile KCK’nu “terörist örgüt” olarak nitelemekte, A. Öcalan’dan “teröristbaşı” diye söz etmeye devam etmekte, Batı’da linç girişimlerini sistemli olarak kışkırtmasa da bunlara göz yummakta, katledilen onbinlerce Kürt çocuğu, genci, aydını ve emekçisinin hesabını vermeye, yerlerinden yurtlarından ettikleri Kürt köylülerinin durumlarını düzeltmeye, koruculuk sistemini ortadan kaldırmaya, Kürt dili üzerindeki tüm kısıtlamaları kaldırmaya, seçim barajını indirmeye, A. Öcalan’ın yaşam koşullarını düzeltmeye, hatta değiştirdikleri yerleşim yerlerinin isimlerini eski haline getirmeye ve Türk faşizminin ve militarizminin simgesi olan Diyarbakır Cezaevi’ni müze haline getirmeye bile yanaşmamaktadırlar. Dahası onlar ve burjuva medyasındaki destekçileri, PKK’nin ve TAK’nin bazı yanlış eylemlerini de bahane ederek PKK’nin, hem de hiçbir yasal ya da anayasal bir güvence olmaksızın silahsızlanmasını bir önkoşul olarak dayatmaktadırlar. (Bu hatalı eylem biçimleri konusunu 13-15 Ocak 2008 tarih ve “Diyarbakır Patlaması Bağlamında PKK ve Eylem Çizgisi” başlıklı yazımda ele almış bulunuyorum. Bu yazıya şu linkten ulaşılabilir: http://kutuphane.halkcephesi.net/Yazarlarold/Garbis/PKK%20eylem%20cizgis...) Şu açıktır: Türk gericileri, Kürt halkını ikinci sınıf statüye layık gören emperyal zihniyetlerini muhafaza ettiği sürece bir ateşkes ya da teslimiyetçi bir barış olabilir; ama barış olmaz. Adaletin olmadığı yerde de gerçek bir barıştan söz edilemez.

Şunun altını bir kez daha çizeyim: Ezilen sınıfların ve ezilen ulusların ellerinde silah bulundurma, zulme karşı silahlı direniş hakkı, tartışma götürmez bir haktır. Dahası, bu hakkın kayıtsız koşulsuz bir biçimde savunusu, devrimci olanla olmayanı, gerçek demokrat olanla olmayanı ayırmada belirleyici nitelik taşıyan bir kriterdir. Bu bağlamda, TSK’nin ve AKP hükümetinin ve onları şu ya da bu ölçüde destekleyen emperyalist devletlerin Kürt halkını ya da başka herhangi bir halkı silahsızlanmaya çağırmaya zerrece hakları yoktur. Savaş, terör ve saldırı siyasetlerinin baş sorumluları olan bu güçler önce, katlettikleri ve katletmekte oldukları milyonlarca insanın hesabını vermelidirler. (Bu husus bir ölçüde, “iyi niyetli” bir biçimde de olsa aynı silahsızlanma çağrısını yapmakta olan liberal ve demokrat aydınlar için de geçerlidir. Yapabiliyorlarsa eğer, onlar önce “kendi” egemen sınıflarının savaş, terör ve saldırı siyasetlerini durdurmak ve onlardan hesap sormak için çaba harcamalıdırlar.) Dünyanın neresinde olursa olsun, ilkesel planda, herhangi bir sınıfsal ya da ulusal kurtuluş hareketinin, sömürücü sınıfların ve onların temsilcilerinin “silah bırakma” çağrısı ve dayatmaları ve “terör ve terörizm” suçlamaları karşısında savunma konumunda durmasına hiç, ama hiç gerek yoktur. Hele Kürt ve Türk halklarının ve onların siyasal öncülerinin, Ortadoğu’nun en büyük terör örgütü olan Türk burjuva devleti karşısında bir çeşit suçluluk hissine kapılmaları ve suçluymuş gibi davranmaları tümüyle yersiz ve dolayısıyla yanlıştır.

Peki, taktiksel ve konjonktürel planda, düşmanın suçlarının kapsamlı ve sistemli bir biçimde sergilenmesi ve bu amaçla “barışçı” kitle eylemlerinin öne çıkarılması düşünülebilir mi? Bence evet. Ama bunun da, yineliyorum, ideolojik ve siyasal açıdan bir “savunma” değil, “saldırı” ruhuyla yapılması ve Türk gericiliğinden onyıllardır işlediği ve işlemekte olduğu suçların hesabının sorulmasıyla elele gitmesi gerekir. Örneğin, Türk devlet yetkililerinin ve burjuva basınının sık sık PKK’ni 40 ya da 50 bin kişinin katili olmakla suçladıkları bir ortamda Kürt halkının siyasal temsilcileri çıplak gerçeği dile getirmeli ve bu insanların büyük çoğunluğunun katilinin TSK ve onun uzantıları olduğunu mutlaka söylemelidirler. Ya da aynı çevrelerin –arkalarından timsah gözyaşları döktükleri- “kendi” askerlerinin cenazeleri üzerinden şehit edebiyatı yapmayı bir gelenek haline getirdikleri gözönüne alındığında onlara en azından, Kürt halkının, bir çoğu mezarı bile bulunmayan ve sayıca çok daha fazla olan şehitlerini ve onların yakınlarının acılarını anımsatmalıdırlar. Ve üniformalı Türk gençlerinin ölümünden de esas olarak Türk Genelkurmayının ve Türk hükümetlerinin sorumlu olduğunu yüksek sesle dile getirmelidirler. Hatta, Kürdistan’da ve Türkiye’de onbinlerce “fail-i meçhul” cinayet ve hatta katliam gerçekleştirildiği düşünüldüğünde bu topraklarda neden Arjantin’deki Mayıs Meydanı Anaları hareketi türünden bir hareketin olmadığı sorulabilir. Bu ve benzer etkinlikler, “tarihsel ya da toplumsal bellek platformu” ve/ ya da “gerçekleri ortaya çıkarma komisyonu” biçimindeki örgütlenmeler aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Türk burjuvazisiyle uzlaşma ya da ondan sefil bir “barış” dilenme ruhuyla değil, ondan hesap sorma, onun suçlarını ülke ve dünya kamuoyu önünde sergileme ruhuyla gerçekleştirildiği ve düşman hakkında yanılsamalar yaymadığı sürece bu “barışçı” savaşım, Türk burjuva devletinin kendini görece güçlü hissettiği ve Ortadoğu’daki konumunu ve bağlaşmalarını güçlendirdiği bu dönemin koşullarına da uygun düşecektir. Bu yol, Türk gericiliğinin “terör ve terörizm”e ilişkin ikiyüzlü yaygara ve suçlamalarını boşa çıkarmaya, milyonlarca Kürt ve Türk emekçisini militan ve devrimci bir barış hareketi için seferber etmeye ve hatta sınırlı devrimci refleksleri körelmiş olan Türk halkını canlandırmaya ve onun üzerindeki şovenist etkiyi kırmaya da hizmet edebilir.

Son yılların pratiği, tek yanlı ateşkeslerin, ideolojik ve siyasal açıdan bir “savunma” refleksiyle davranmanın ve alçak sesle ve utangaç bir biçimde, dahası örtük bir suçluluk kompleksiyle gündeme getirilen barış çağrılarının Ankara’yı daha barışçı bir çizgiye çekmediğini, tersine onu daha saldırgan kıldığını, ona kendi suçlarının üzerini örtme ve ona kendisini adeta saldırının kurbanı olarak sunma olanağı verdiğini yeterince göstermiştir. Oysa Türk gericiliğinin kanlı sicili, Kürt ve Türk halkları ve onların siyasal öncülerinin eline, onu sergilemek için mutlaka kullanılması gereken bitmez tükenmez bir malzeme hazinesi sunmaktadır. Bu malzemeyi bugüne kadar yeterince kullanmamak, hatta çok sınırlı ölçekte kullanmak bağışlanmaz bir hata olmuştur; bundan böyle aynı şekilde davranmaya devam etmek bu ağır hatayı daha da ağırlaştıracaktır. Lenin şöyle demişti:
“Günümüzde, devrimci kitle eylemi çağrısıyla elele gitmeyen bir barış propagandası, yanılsamalar yaymak ve onu, burjuvazinin insancıllığına inandırmak suretiyle proletaryayı demoralize etmekten ve onu saldırgan ülkelerin gizli diplomasisinin bir oyuncağı haline getirmekten başka bir sonuç vermez.” (“Conference of the Sections of the RSDLP Abroad”/ “RSDİP’nin Yurtdışı Bölümlerinin Konferansı”, Selected Works, Cilt 5, Londra, Lawrence & Wishart Ltd, 1936, s. 135)

Bu yolun başarıya götürmesinin ve Türk gericiliğinin, konjonktürel avantajlarını da kullanarak Kürt halkı ve ulusal direnişi çevresinde örmeye çalıştığı yalıtma zincirini kırmanın iki önkoşuluna da değinmeden edemeyeceğim. Bunlardan birincisi PKK ile TAK’nin, son aylarda ve yıllarda zaman zaman gerçekleştirdikleri, savunma niteliği taşımayan ve devrimci meşruiyet açısından son derece tartışmalı ve yanlış eylemlere tümüyle son verilmesi ve –belki de Murat Karayılan’ın Ertuğrul Mavioğlu röportajında ima ettiği gibi- bu konuda kamuoyuna bir özeleştiri verilmesidir.

İkincisi ise PKK’nin, bölge ve dünya halklarının yanısıra Kürt halkının da baş düşmanı ya da başdüşmanlarından biri olan ABD emperyalizmine karşı net bir tutum almasıdır. Şu gerçek teslim edilmeli: En büyük barış potansiyelinin taşıyıcısı olan Kürt ulusal hareketi, Türkiye sınırları içinde –yetersiz ve tutarsız bir içerik taşımakla birlikte- barışı savunurken, bölgesel ölçekte aynı tutumu benimsememiş, en iyi olasılıkla bu konuda bir dizi yalpalama yaşamıştır. Türkiye sınırları içinde barışı savunan bir hareket, Ortadoğu’da ve dünyada da barıştan yana olmak, barışın ve dünya halklarının baş düşmanlarına karşı da net bir tutum almak zorundadır. Oysa PKK geçmişte bu konuda net bir tutum almamakla kalmamış, daha 2002’de ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesine sıcak baktığını dile getirmiş, gerçekleşmesinin ardından Irak işgaline destek vermiş ve ABD’nin bölgedeki –İran gibi- diğer gerici rejimleri devirmesinden yana olduğunu açıklamıştı. İlkesel açıdan tamamen yanlış ve gerici bir nitelik taşıdığı belli olan bu tutum güncel taktikler ve kısa erimli politika açısından da tamamen yanlıştı. KDP ile KYB’nin Irak’ta ABD ile açıkça işbirliği yapmaları ve PJAK’nin –en azından bir süre- İran rejimini devirmek için ABD ile birlikte hareket ettiğinin ortaya çıkması da aynı doğrultuda etki yapmış ve Kürt halkının Ortadoğu halkları katındaki imajına ağır zararlar vermişlerdir. Dahası, bu hatalı politikalar orta ve uzun erimde, hem Türkiye’de ve hem de Ortadoğu genelinde Kürt halkının gerici bölge rejimlerinin boyunduruğundan kurtuluş kavgasına da büyük zararlar vermişlerdir.

Zararları onarmaya başlamanın zamanıdır.