KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Türkiye'de Siyasal Gerilim ve "Dış" Faktör

Giriş

Türkiye’nin son haftalarda yaşamakta olduğu siyasal gerilim üzerine yüzlerce">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Türkiye'de Siyasal Gerilim ve "Dış" Faktör

Giriş

Türkiye’nin son haftalarda yaşamakta olduğu siyasal gerilim üzerine yüzlerce, hatta belki de binlerce makale, yorum ve analiz yazısı yayımlandı. Görebildiğim kadarıyla adıgeçen yazıları kaleme alanların büyük çoğunluğu bu gerilimi değerlendirirken onun 2004 yılına kadar uzatılabilecek kökenini ve arkaplanını gözardı ediyor, detayların içinde boğuluyor ve ağaçlara bakarken ormanı görmeme günahını işliyor ya da daha kötüsü dikkatleri sorunun özüyle ilgili olmayan detaylara çekiyor. Bu yazıların büyük çoğunluğunun yazarları sözkonusu gerilimin özünde, esas olarak cumhurbaşkanlığı makamına kimin, yani bir AKP’linin mi yoksa ordunun adamının mı oturacağına ilişkin bir kavganın yattığını düşünüyor ve/ ya da bunu bir “laisizm-siyasal İslam” kavgası olarak algılıyor. Oysa herhangi bir ilkesel temeli olmayan bu kavga, süreç doğrudan ve açık bir askeri diktatörlükle sonuçlanmasa ve gerilimin bu evresi tarafların bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde anlaşmalarıyla aşılsa bile sürecektir. Sürecektir; çünkü bu kavganın temelinde her ikisi de dünya kapitalist-emperyalist sistemine bağımlı iki gerici burjuva kamp arasındaki iktidar dalaşı yatıyor.

Daha da önemlisi, adıgeçen yazıların ezici çoğunluğu bu bunalımı değerlendirirken Türkiye’yi kendi başına ve adeta bölgeden ve dünyadan izole edilmiş bir birim olarak ele alıyor; “dış” faktörü, yani bunalımın uluslararası bağlantılarını ya hiç hesaba katmıyor ya da son derece tali bir öğe olarak değerlendiriyor. Oysa, klişeleşmiş bir anlatımla, bölgede “çok önemli bir jeopolitik/ jeostratejik konuma" sahip bulunan Türkiye’de meydana gelen hiçbir dikkate değer siyasal gelişme, bölgedeki ve dünyadaki güç ilişkilerinden, emperyalist devletler arasındaki çekişmelerden ve Türkiye’nin yakın çevresinde süregelmekte olan sıcak ve henüz sıcak hale gelmemiş olan çatışmalardan bağımsız olarak ele alınamaz. Ben bu yazıda yaşanan bunalımın uluslararası bağlantılarına –bir kez daha- değinmeyi ve dikkati bu bunalımla ABD ile İsrail’in stratejik ve taktiksel hedefleri arasındaki paralelliğe çekmeyi hedefliyorum.

28-30 Eylül 2006 tarih ve "Bunalım” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
"Kuşkusuz, hele de 11 Eylül sonrası ortamında Türkiye gibi bir ülkede meydana gelen hiçbir önemli siyasal gelişme ve dalgalanmanın uluslararası ölçekteki ve özellikle Ortadoğu ölçeğindeki gelişmelerden bağımsız ele alınamayacağı bir gerçektir...

"ABD-İsrail-Britanya blokunun Arap ve İslam halkları başta gelmek üzere dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı genişleterek yürüttüğü saldırı savaşının –şimdilik ikinci plandaki- bir parçası olan Türk gericiliğinin, son bir kaç yıldır kendisini bu savaşın gereksinimlerine göre biçimlendirmekte olduğu, bu yeniden biçimlenmenin Türkiye’de bir çeşit askeri ya da yarı-askeri bir diktatörlüğe geçişi gerektirdiği ve askeri klik-geleneksel büyük burjuvazi bloku ile İslamcı büyük ve orta burjuvazi arasındaki çekişmenin sözkonusu eğilimi daha da güçlendirdiği biliniyor. ABD emperyalizminin Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ve Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu olarak da anılan bölgeye egemen olma planları ve Türkiye’de gerici iç çatışmaların kışkırtılması politikası Türk işbirlikçi-tekelci burjuvazisinin ve askeri kliğinin çıkarlarıyla bütünüyle örtüşmüyor; ne var ki bu, Ankara’daki iktidarsız, korkak ve siyasal miyoplukla sakatlanmış iktidar sahiplerinin yer yer sızlanarak da olsa Beyaz Saray ve Pentagon’un kuyruğunda sürüklenmelerine engel değil.

"... Washington ve Telaviv’in, kendi uğursuz amaçları bakımınden başında, ülke içindeki savaş-karşıtı ve anti-emperyalist muhalefeti boğabilecek bir askeri dikta rejimi bulunan bir Türkiye’yi tercih edecekleri, böylesi bir rejimi Ortadoğu’da emperyalist maceralara çekmekte, Kafkasya’da ve Orta Asya’da güç ve nüfuzunu arttırmakta olan Rusya’ya karşı daha net bir duruşa sürüklemekte daha az zorlanacakları bellidir. Bu bakımdan, Türk gericiliğinin emperyalist-Siyonist savaş arabasına koşulmakta olmasının, en azından görünür gelecekte, içerde siyasal gericiliğin daha da yoğunlaşmasıyla, varolan sınırlı demokratik hakların daha da kısıtlanmasıyla, Kürt halkına, işçi sınıfına, devrimci ve demokratik güçlere karşı daha kapsamlı saldırılarla elele gideceği ortadadır.” O halde şimdi bölge ve dünyamızdaki gelişmelere ve bu gelişmelerin ülkemiz üzerindeki etkilerine göz atmamız gerekiyor.


Bölge ve Dünyamızdaki Gelişmeler ve Türkiye

Bu bağlamdaki gelişmeleri üç başlık altında toplayabiliriz. 1) Bir yanda ABD-İsrail-Britanya bloku, Japonya, Avustralya ve –çok gönüllü bir biçimde olmasa da- onların kuyruğunda sürüklenen AB, öte yanda Rusya, Çin ve –onların İran ve Orta Asya ülkeleri gibi- bağlaşıkları arasındaki çelişmeler keskinleşmektedir. Burada bu saflaşmanın kesin ve sonal bir nitelik taşımaktan uzak olduğunu ve her iki kampın da iç çekişmeler ve anlaşmazlıklarla sakatlanmış bulunduğunu da eklemek gerek. 2) Washington-Ankara ilişkileri Mart 2003’de Irak savaşının başlamasından bu yana tedricen zayıflamakta, ABD -ve İsrail- Türkiye’nin yıllar süren rica, sızlanma ve yakınmalarına rağmen Güney Kürdistan’da bir Kürt devletinin kurulması sürecini desteklemeye, Kuzey, Doğu ve Güneybatı Kürdistan’daki Kürt halkı ve siyasal partileriyle/ silahlı gruplarıyla ilişkilerini geliştirmeye devam etmektedir. 3) Buna bağlı olarak, dünya işçi sınıfı ve halklarının baş düşmanı olan ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin, “Yeni” ya da “Büyük” Ortadoğu projesi uyarınca son yıllarda, genel olarak Ortadoğu’da “böl ve egemen ol!” politikalarını giderek daha sistemli bir biçimde uygulaması Türkiye’nin iç gerilimlerini de arttırmaktadır. Şimdi bu gelişmelere daha yakından göz atalım:

1) Esas olarak doğal gaz ve petrol kaynakları ve bunların geçiş yolları üzerindeki etkili konumunu kullanarak yeniden ayağa kalkmakta, “Yakın Çevre” ülkeleri üzerindeki nüfuzunu yeniden canlandırmakta ve Çin ile ilişkilerini geliştirmekte olan Rusya ile ABD/ NATO arasındaki çelişmeler keskinleşmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Münih Güvenlik Konferansı’nda 10 Şubat 2007’de yaptığı konuşmada ABD’ni sert biçimde eleştirmesi, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne, sözümona İran ve Kuzey Kore tehdidine (!) karşı bir füze kalkanı sistemine yerleştirmeye hazırlanması, Rusya’nın bu füze kalkanı sistemine yönelik muhalefetini sertleştirerek sürdürmesi ve Başkan Putin’in, Nisan sonunda -1990’da imzalanmış bulunan- Avrupa Konvansiyonel Kuvvet Anlaşması’dan ülkesinin tek yanlı olarak çekildiğini açıklaması, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun 26 Mart 2007’de yaptığı Moskova ziyaretinin de gösterdiği gibi Rusya ile Çin arasındaki ilişkilerin giderek güçlenmesi ve Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’ın üye, Moğolistan, Afganistan, Hindistan, Pakistan ve İran’ın da gözlemci üye olduğu Şangay İşbirliği Örgütü’nün giderek NATO’ya alternatif bir Avrasya blokuna doğru evrilmesi, İran ve Suriye’yle olan iyi ilişkilerinin yanısıra, HAMAS’la görüşen, Suudi Arabistan ve Katar gibi ABD uşağı rejimlerle de ilişkilerini geliştiren Rusya’nın Ortadoğu’ya yeniden geri dönme çabaları, ABD’nin, Japonya ve Avustralya ile geleneksel askeri ilişkilerini pekiştirerek ve Tayvan’ı silahlandırarak Rusya ile Çin’i kuşatma politikasını sürdürmesi, ABD’nin Çin’in Afrika’ya –ve Güney Amerika’ya- açılma ve bu kıtadaki petrol, doğal gaz ve diğer hammadde üreticisi ülkelerle ilişkilerini geliştirmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmesi, Güney Kafkasya’da Gürcistan ile Azerbaycan’ı kendi yanına çeken ABD ile Rusya arasındaki çekişmenin sertleşerek sürmesi, 9 Mayıs’ta, Estonya’da Nazizme karşı savaşta şehit düşen Sovyet askerlerinin mezarlarının yerlerinin değiştirilmesini eleştirirken Putin’in ABD’ni Nazi Almanyası’na benzetmesi, 12 Mayıs’ta Rusya’nın Orta Asya’da Kazakistan ve Türkmenistan’la anlaşarak Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı başta gelmek üzere ABD destekli Hazar geçişli boru hattı projelerine ağır bir darbe indirmesi, 18 Mayıs’ta Rusya’nın Samara kentinde yapılan AB-Rusya doruk toplantısının başarısızlıkla sonuçlanması vb. bunun belirtileridir.

2) Irak’tan çekilmeye hazırlanan ABD emperyalistleri güçlerini Güney Kürdistan’a mevzilendirmeyi planlamaktadırlar. Sonu gözükmeyen Irak savaşında ABD’nin askeri kayıplarının resmi istatistiklerin gösterdiğinin çok üzerinde olması, savaşın ABD ekonomisine getirdiği yük ve Amerikan ordusunun maddi gücüne ve yenilmezlik mitine indirdiği darbe, sadece Amerikan halkının savaşa karşı hoşnutsuzluğunu büyütmekle kalmıyor; Bush kliğinin Yanki emperyalistlerini içine düşürdüğü tuzağın ABD’nin başka “tehdit”lere karşı koyma gücünü azalttığından yakınan ABD tekelci burjuvazisinin geniş kesimlerini ve komutanlarını da kaygılandırıyor. Dünyanın tek süper devletinin Irak ulusal direnişi karşısında aczinin belirginleştiği bu koşullarda giderek daha çok sayıda Amerikalı stratejist ve diplomat, bir yandan Irak’ta iç çatışmaları kışkırtmayı, bir yandan da işgal birliklerini belli bir plana göre Irak Kürdistanı’na çekmeyi esas alan bir yolun tutulmasını savunuyor. Örneğin, ABD’nin Hırvatistan eski elçisi Peter Galbraith, 25 Temmuz 2006’da The New York Times’ta yayımladığı “Our Corner of Iraq” (=”Irak’taki Köşemiz”) adlı yazısında şunları söylüyordu:

“Irak Kürdistanı dünyadaki en Amerikan-yanlısı toplumlardan biri ve buradaki hükümet, diğer hususların yanısıra Kürtlerin 2003 savaşında ABD ile yakın işbirliği yapmış olmalarından ötürü kendilerine kırgın olan Arap Iraklılardan korumaya yardım edeceği için bizim askeri varlığımızdan büyük bir hoşnutluk duyacaktır…

"Amerikan ordusu Kürdistan’dan hareket ederek, hızla El Kaide’nin mesken tutmuş olduğu Sünni Arap bölgesine dönebilir. Irak’taki tek güvenilir yerli askeri kuvvet olan Kürt peşmergeleri, istihbarat ve savaş alanında Amerikalı bağlaşıklarına memnunlukla yardım edeceklerdir.”

ABD Dışişleri eski Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke da Başkan Bush’a hitaben yazdığı ve 24 Ekim 2006’da The Washington Post’ta yayımlanan Açık Mektubunda ABD’nin Irak politikasının başarısızlığa uğradığını kabul ediyor ve Amerikan ordusunun Güney Kürdistan’a yerleştirilmesini ve buradan gerektiğinde Irak’ın başka bölgelerine askeri operasyon yapmasını savunuyordu.

Öte yandan, Pentagon’un görüşlerini yansıttığı bilinen emekli istihbarat yarbayı Ralph Peters, Armed Forces Journal (=Silahlı Kuvvetler Dergisi) adlı yayım organının Kasım 2006 tarihli sayısında yayımlanan “Plan B for Iraq” (="Irak İçin B Planı”) başlıklı yazısında Güney Kürdistan’ı kastederek,

“Yabancı müdahaleleri caydırmanın yanısıra bize yerel etki ve kriz dönemlerinde kullanabileceğimiz olağanüstü durum üsleri sağlamak amacıyla bu Amerikan-yanlısı bölgede yeterli düzeyde kuvvet bırakmalıyız. Irak’ın geri kalan bölümünden çekilmemiz halinde bile Sünni Arapların ya da Şii Arapların birbirlerine üstün çıkmasını önlemeyi ve komşu devletlerin hesaplarının boşa çıkarılmasını güvence altına almak için iç savaşı uzatabilecek biçimde hava kuvvetimizle (bu ülkeye- G. A.) müdahale etmeye hazır ve istekli olmalıyız.”

ABD kuvvetlerinin Irak Kürdistanı’na çekilmesi olasılığının güçlenmesi, bölgede bir dizi yeni işbirlikçi rejimle –Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, hatta Azerbaycan ve Güney Kürdistan- ilişkilerini geliştiren ABD’nin Türkiye’yle ilişkilerinin eskisine kıyasla belli ölçüde zayıflamasına yol açan faktörlerden biridir. ABD ve İsrail’in Ortadoğu ve Orta Asya’yı yeniden biçimlendirme yönelimleriyle üstüste binen bu gelişme, Türk burjuvazisinin (1) değişik fraksiyonlarının şovenist tepkilerini -ve buna bağlı olarak ülkede gerici anti-Amerikanizmi- büyütmekte, egemen sınıfların saflarında Avrasyacı eğilimi (2) güçlendirmekte ve gerek Başbakan R. T. Erdoğan’ın ve gerekse özellikle askeri kliğin “Kuzey Irak’a operasyon” sopasını bir kez daha sallamalarına yol açmaktadır. (Bu, başını AKP’nin çektiği İslamcı burjuvazinin sopayı havuçla birlikte kullanmayı önermekte olmasına, yani Güney Kürdistan’ın yeniden inşasından pay almanın gereğinin altını çizmesine rağmen böyledir.) Onlar ABD’nin bu yöneliminin, Güney Kürdistan’da fiilen kurulmuş olan Kürt devletinin durumunun pekişmesine ve uluslararası meşruiyet kazanmasına yardımcı olacağını ve belki de Türk egemen sınıflarının Kuzey Kürdistan halkı üzerindeki pek de güçlü olmayan boyunduruğunun tümüyle kırılması sürecini hızlandıracağını düşünmektedirler. TSK’nin son aylarda Türkiye Kürdistanı’nda yürüttüğü operasyonları tırmandırması ve halihazırda Türkiye-Irak sınırında 50,000 kadar Türk askerinin yığılmasının, esas olarak, 2007 yılı içinde yapılması öngörülen Kerkük referandumuyla ilgili olmadığı bellidir; bu, Türk gericiliğinin sözümona PKK’yı etkisizleştirme ve Güney Kürdistan’da oluşmakta olan Kürt devletine gözdağı verme yolundaki aptalca, ürkek, çelişmeli ve ikiyüzlü çabalarının bir anlatımıdır. (3) İşin aslına bakılırsa, en azından, 2005 yılından bu yana Güney Kürdistan’da uluslararası ölçekte tanınmış olmasa da ABD koruması altında bir Kürt devletinin fiilen oluşmuş olduğu ve Türkiye’nin bu süreci durdurmak için yapacak hiçbir şeyinin olmadığı bütün taraflarca biliniyor.

3) İran’a karşı doğrudan bir askeri saldırıyı –en azından şimdilik- gündemlerinin ikinci planına itmiş, daha doğrusu itmek zorunda kalmış gözüken (4) Washington ve Telaviv, özellikle son iki yıldır gerek bu ülke içinde ve gerekse genel olarak Ortadoğu’nun değişik ülkelerinde etnik ve dinsel/mezhepsel çatlakları derinleştirmeye ve kendi istihbarat örgütleri ve ajanları aracılığıyla Irak başta gelmek üzere bir dizi ülkede bir kaos, terör ve anarşi ortamı yaratma çabalarına daha da ağırlık vermişlerdir. Onlar Irak’ın; Kürtlerin, Şii Arapların ve Sünni Arapların kendi devletçiklerine bölünmesi ve Şii ve Sünni Arapların arasını kalıcı bir biçimde açma yolundaki uğursuz planlarını yaşama geçirmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaktadırlar. Onlar bu ülkede, özellikle 22 Şubat 2006’da El-Askeriye türbesinin havaya uçurulmasının ve 30 Aralık 2006’da Saddam Hüseyin’in Kürt yargıçların yönettiği kukla bir mahkemede yargılanıp idam edilmesinin ve pazar yerlerinin, camilerin, sivil yerleşim merkezlerinin bombalanmasının da gösterdiği gibi bir Şii-Sünni çatışması kışkırtma girişimlerini tırmandırmakta, Lübnan’da farklı din ve mezhepler arasında yeni bir iç savaşın kıvılcımlarını yakmak için –14 Şubat 2005’de Refik Hariri’nin öldürülmesiyle başlayan- bir dizi suikast düzenlemekte, bu ülkede haklı bir saygınlığa sahip olan Hizbullah’a karşı El Kaide türü provokatif örgütleri harekete geçirmekte, İran’da Azeri ayrılıkçılığını teşvik etmek, çeşitli sabotaj ve bombalama eylemleri gerçekleştiren Halkın Mücahitleri, Cundullah, PJAK gibi örgütlerin eylemlerini desteklemek ve Kürtlerin, Belucilerin, Arapların vb. haklı taleplerini kullanmak suretiyle Tahran’daki rejimi istikrarsızlaştırma çabalarını sürdürmekte, Filistin’de, Mahmut Abbas ve Muhammed Dahlan gibi uşaklarını açıkça para ve silahla desteklemek, kendi ajanları aracılığıyla çeşitli suikast ve bombalamalar gerçekleştirmek suretiyle HAMAS ile El-Fatah arasında silahlı çatışmaları körüklemek, Suriye’deki Sünni Arap çoğunluğu ve Kürtleri harekete geçirerek ve gerçekleştirilmesinden sorumlu tuttukları Hariri suikastından ötürü Suriye yetkililerinin “uluslararası” bir mahkemede yargılanmasında direterek iktidar aygıtına egemen olan Şii ağırlıklı BAAS rejimini köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadırlar.


Ya Türkiye....

Öyle görünüyor ki, ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin –artık “stratejik” nitelik taşımayan- uşakları Türk egemen sınıflarının da Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırma, bölgedeki devletlerin sınırlarını yeniden düzenleme ve onları daha küçük birimlere bölme biçimindeki ABD-İsrail operasyonundan paylarını almaları hiç de düşük bir olasılık değil. Bu operasyon, Türkiye’nin sınırlarının “düzeltilmesi” biçimini alabileceği gibi, ülkenin iç siyasetinin ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin stratejik hesaplarına "daha uyumlu" hale getirilmesi için yeniden kurgulanması biçimini de alabilir. Son haftaların olağandışı gelişmelerine bu açıdan bakmakta yarar olabilir.

ABD emperyalizminin sözcülerinin bu duyarlı konuya ilişkin planlarını herkesin gözü önünde tartışması beklenemez elbet. Ama ortada gene de bazı senaryoların uçuştuğunu biliyoruz. Örneğin, yukarda adını andığım ve bir bölümü roman olmak üzere –çoğu savaş ve strateji konuları üzerinde- 21 kitap yazmış olduğu ileri sürülen emekli yarbay Ralph Peters, Armed Forces Journal adlı derginin Haziran 2006 tarihli sayısında “Bloodborders, How A Better Middle East Would Look” (=”Kan Sınırları, Daha İyi Bir Ortadoğu’nun Olası Görünümü”) başlıklı bir yazı yayımlamıştı. Peters, Afrika ve Ortadoğu’daki sınırların Avrupalılar tarafından keyfi ve adaletsiz bir biçimde çizilmiş olduğunu ve bunun milyonlarca insanın ölümüne yol açan çatışmaların kaynağını oluşturduğunu belirttiği makalesinde Boğazlar’dan İndüs ırmağına kadar uzanan geniş bölgede bir dizi sınırın değiştirilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Bu geniş bölgedeki en göze batan adaletsizliğin, sayılarının 27 ila 36 milyon olduğunu söylediği Kürtlerin bir devlete sahip olmaması olduğunu belirten emekli istihbarat yarbayı, “Sınırları Diyarbakır’dan Tebriz’e kadar erişecek bir Özgür Kürdistan"ın, "Bulgaristan’dan Japonya’ya kadar uzanan bölgedeki en Batı-yanlısı devlet olaca”ğını ve söylüyor ve şunları ekliyordu:

"Bölgenin kapsamlı başarısızlığını anlama çabasının önündeki en büyük tabu İslam değil, diplomatlarımızın tapındığı kutsal sınırlardır." Peters’in yeni Ortadoğu haritası; Türkiye, Irak, İran, ve Suriye toprakları üzerinde bir “özgür Kürdistan”ın, İran ve Pakistan toprakları üzerinde bir “özgür Belucistan”ın kurulmasını, topraklarının bir bölümünü de genişletilmiş Azerbaycan’a ve Basra Körfezinde kurulacak bir Şii Arap devletine vermesi öngörülen İran’ın iyice küçültülmesini, Irak`ın Kürtler, Şii ve Sünnî Araplar arasında bölünmesini, Basra Körfezinin çevresinde –Suudi Arabistan ve İran’ın petrol ve doğal gaz kaynaklarını içeren bölgeyi kapsayan- bir Şii Arap devleti kurulmasını, Hicaz’da Suudi Arabistan’dan koparılacak toprakların bir bölümü üzerinde “kutsal İslam devleti” kurulmasını vb. öngörüyor.

Dikkatli okur, bu haritanın bir benzerinin Eylül 2006’da Roma’da NATO Savunma Kolejinin resmi bir toplantısında brifing malzemesi olarak kullanılmasının, orada bulunan Türk subaylarının tepkisine yolaçtığını, Türk genelkurmay başkanlığının ABD genelkurmay başkanlığı’na, Türk kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanlarının da ABD’nin kara, deniz ve hava kuvvetleri’ne derhal bir protesto mektubu yollayarak bilgi ve açıklama istediklerini anımsayacaktır.

21 Temmuz 2006’da, İsrail’in Lübnan’ı bombaladığı günlerdeyse ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice düzenlediği bir basın toplantısında,

“Burada görmekte olduğumuz, bir anlamda yeni Ortadoğu’nun artan doğum sancılarıdır ve ne yaparsak yapalım, yeni bir Ortadoğu’ya doğru ilerlemekte olduğumuzdan ve geriye dönüş olmayacağından emin olmamız gerekir” demişti. Rice’ın konuşmasının; İsrail’in Lübnan’da başarılı olması haline Suriye’ye saldırmasının ve ardından ABD ile İsrail’in İran’a yönelik bir operasyon yapmalarının ve Lübnan’ın yanısıra Suriye ve İran’ın da “yeniden yapılandırılmasının” planlandığı bir ortamda yapıldığını, ABD’nin ve ortaklarının tam da bu amaçla ateşkes yapılması için İsrail’e basınç uygulanması çağrılarını reddettikleri anımsanacaktır. Ancak, bir kez daha halkların direnişi emperyalist saldırganların planlarını bozdu ve iğreti ve geçici de olsa bir barış ortamına geri dönüldü.

Mahdi Darius Nazemroaya "Plans for Redrawing the Middle East: The Project for a ‘New Middle East’ ” (=“Ortadoğu Yeniden Biçimlendirmek: ‘Yeni Ortadoğu Projesi’ ” adlı yazısında şöyle diyordu:

“Condoleezza Rice’ın ‘Yeni Ortadoğu’ konuşması sahneyi hazırladı. İsrail’in Lübnan’a, Washington ve Londra’nın eksiksiz onayıyla gerçekleştirdiği saldırı, ABD, Britanya ve İsrail’in jeo-stratejik hedeflerini bir kez daha sergilemiş ve doğrulamıştır...

"Anglo-Amerikan işgali altındaki Irak ve özellikle Irak Kürdistanı’nın, Ortadoğu’nun balkanlaştırılması (bölünmesi) ve finlandizasyonu (denetim altına alınması) için bir prova alanı oluşturduğu anlaşılıyor..."

Ama, her dikkatli gözlemcinin de bildiği gibi, Ortadoğu haritasının değiştirilmesi yolundaki ABD-İsrail çabalarının kökü yıllar öncesine dayanmaktadır. 26-28 Mart 2003 tarih ve "ABD Emperyalizmi Yenilmez midir?” başlıklı yazımda,

"ABD emperyalizminin, Ortadoğu başta gelmek üzere dünyanın bir dizi bölgesinde, esas olarak büyük askeri gücüne dayanarak dünya haritasını yeniden çizmek, kendisine meydan okuyanları başta gelmek üzere bir dizi devletin rejimini değiştirmek ve bu devletleri daha küçük ve zayıf birimler halinde yeniden örgütlemek suretiyle hem kendi egemenliğini pekiştirme ve dünya enerji kaynaklarını denetimini arttırma" ve "hem de Siyonist İsrail’in güvenliğini sağlama” peşinde olduğuna işaret etmiştim. Bunun pek çok belirtisi daha o zamandan gözüküyordu. Özellikle Ocak 2001’de, yeni-muhafazakar olarak adlandırılan neo-faşist ve pro-Siyonist ekibin desteklediği Bush kliğinin Beyaz Saray’a oturmasından bir süre sonra sonra ABD emperyalistleri Büyük ya da Genişletilmiş Ortadoğu Projelerini ortaya atmış, bu çerçevede emperyalist terör, işgal, müdahale yoluyla rejim değişikliği planlarını açıklamış ve bunları yaşama geçirmeye girişmişlerdi.

Örneğin, ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinden kısa bir süre sonra, 4 Ocak 2002’de The Jerusalem Post‘ta yayımlanan bir yazısında, İsrail eski başbakanı Binyamin Netanyahu şöyle diyordu:

“Amerikan gücünün Afganistan’da Taliban rejimini devirmesi üzerine El Kaide şebekesi çöktü. Şimdi ABD diğer terör rejimlerine –İran, Irak, Arafat diktatörlüğü, Suriye ve diğer bazıları- karşı da aynı biçimde harekete geçmelidir.”

Tanınmış Siyonist Norman Podhoretz ise, editörü olduğu ve ABD’nde yayımladığı etkili aylık Commentary (=Yorum) dergisinin Eylül 2002 tarihli sayısında, Bush’un “şer ekseni” formülasyonuna göndermede bulunarak şöyle diyordu:

“Devrilmeyi ve yerlerine başka rejimlerin geçirilmesini fazlasıyla hak etmiş olan rejimler, şer ekseninin [Irak, İran, Kuzey Kore] üyeleri olarak saptanan rejimlerle sınırlı değildir. Bu eksen, en azından Suriye, Lübnan ve Libya’yı olduğu gibi ABD’nin ‘dostu’ Suudi krallık ailesi ile Mısır’ın Hüsnü Mübareki’nin yanısıra, başında ister Arafat bulunsun isterse yardakçılarından birisi, Filistin Otoritesini de kapsayacak şekilde genişletilmelidir.”

The Washington Times’da 20 Ekim 2005’de yayımlanan bir habere göre ise, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice 19 Ekim’de Senato Dışilişkiler Komitesi’nde tanıklık yaparken bir gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştı. O bu toplantıda şöyle demişti:
“11 Eylül saldırılarından bu yana Bush yönetiminin niyeti hep Ortadoğu’yu yeniden tasarımlamaktan yana olagelmiştir ve Irak bu planın bir parçasından başka bir şey değildir." (Aktaran William S. Lind, "Condi's True Confessions", 28 Ekim 2005)

Bu bölümü kaparken şu ilk bakışta garip duruma da dikkat çekmek istiyorum: İslami renk taşıyanları da içinde olmak üzere Türk milliyetçileri ve şovenlerinin, “büyük” devletlerin Türkiye’ye karşı komplolar kurma, onun rejimini yönlendirme, onun içişlerine –askeri darbe de içinde olmak üzere- en kaba metotlarla müdahale etme ya da Türkiye’nin sınırlarıyla oynama çabalarını pek sık, hatta bunu olayın inandırıcılığını zorlayacak boyutlarda tartışmaya fazlasıyla meraklı oldukları bilinir; ancak bu tartışmalarda oklar nedense genellikle kendi içinde gerçek bir irade birliğine sahip olmayan ve her halükarda siyasal-askeri ağırlığı ABD’ninkine kıyasla çok daha az olan AB emperyalistlerine yöneltilir ve ABD ve İsrail’in belirleyici rolü çoğu zaman unutulur ya da görmezden gelinir. Bu tartışmalarda asıl eksik olan ise, bu bay ve bayanların “kendi” burjuvazilerinin ve generallerinin gerici, şovenist ve emperyalist-uşağı politikalarını eleştirmeye kalkışmamaları, sözkonusu gerçek ya da hayali komploların Türk işbirlikçi burjuvazisi ve onların generallerinin yardımıyla yaşama geçirildiğini gerçeğinin üzerini örtmeleridir. (5)


Siyasal Gerilim Politikası Kimin İşine Yarıyor?

20-21 Mayıs 2006 tarihli ve “Siyasal Bunalım Derinleşirken” başlıklı yazımda şöyle demiştim:

"Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dinsel gericilik tehdidiyle karşı karşıya olduğu yolundaki bu zeka yaşı düşük kişilere özgü gevezelikler, sözkonusu çatışmanın gerçek içeriğinin üstünü beceriksizce örtme yönündeki boş çabalardan öte hiçbir anlam ifade etmiyor. Ne Türkiye Cumhuriyeti sözcüğün gerçek anlamıyla laik ya da demokratiktir; ne de AKP şeriatı yaşama geçirmek isteyen bir parti. Ve ne de elleri değişik ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin kanlarıyla lekeli askeri klik ve ortaklarının laisizmi ve demokrasiyi kurmak ya da korumak gibi bir dertleri var. Hiçbir zaman da olmadı... O halde sözkonusu olan, askeri klik ve onunla bağlaşma halindeki geleneksel büyük burjuvazinin, 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından işbaşına gelmesinden bu yana izlediği halk-düşmanı ve emperyalist uşağı ekonomik ve siyasal uygulamaları nedeniyle önemli ölçüde yıpranmış bulunan İslamcı büyük ve orta burjuvazinin temsilcisi AKP hükümetini devirmek için yaptığı yeni bir ataktan başka bir şey değil. Askeri klik-geleneksel büyük sermaye bloku, ‘dinsel gericilik’le savaşım bahanesiyle bir yandan İslamcı burjuvaziyi geriletmeyi, bir yandan da Avrupa Birliği’yle uyum süreci içinde gerçekleştirilmiş güdük reformları budamayı ve ülkeyi bir askeri ya da yarı-askeri diktatörlüğe götürmeyi hedefliyor. Peki, ya diğer tehdit öğeleri? Türkiye işçi sınıfı ve hemen hemen tükenmiş olan Türkiye devrimci hareketi, Türk gericiliği için halihazırda bir tehdit oluşturmuyorlar. Tasfiyeci yönelimine ve buna bağlı olarak savaşım kapasitesinin düşmesine rağmen, Kürt halkının hala sönmemiş dinamizmine dayanan PKK’nın Ankara için ciddi bir tehdit potansiyeline sahip olduğu kabul edilebilir; ama burada da, bu sorunu inat ve ısrarla derinleştiren ve karşı tarafın tüm çözüm önerilerini reddederek kangrenleştiren askeri kliğin ta kendisi...

“Şimdi yaşamakta olduğumuz ve iktidarın iplerini –en azından bir süre için- bütünüyle askeri kliğin eline vereceği anlaşılan ağır çekim askeri darbe bakımından ise, ‘dış’ faktörün daha büyük önem ve ağırlık taşıdığı söylenebilir."

Tam da burada şu gerçeğe bir kez daha işaret etmek gerekir: Türkiye’yi yöneten güçler bir Kürt-Türk çatışması çıkarmak için, en azından 2005 Newrozundan bu yana sistemli bir çaba harcamakta, Kürt halkının son derece alçakgönüllü taleplerini en kaba ve aşağılayıcı bir tarzda reddetmekte ve Kürt halkına karşı terörist saldırılar yürütmekte diretmektedirler; onlar Kürt ulusunun, Kürt ve Türk halkları arasında ulusal eşitlik ve kendi yazgısını belirleme biçimindeki meşru taleplerini reddetmek suretiyle teslimiyetçi bir konuma giren PKK’yı ve/ ya da onun doğrultusunda politika yapan yasal Kürt örgütlerini muhatap almamak için bin dereden su getirmekte, hatta onları kovuşturmak için her şeyi yapmakta, yaklaşan genel seçimlerde Demokratik Toplum Partisi’nin parlamentoya girmesini önlemek için kendi gerici hukuklarının bile ırzına geçmektedirler vb. Onlar, bununla da yetinmeyerek ülkeyi, "Cumhuriyeti koruma" mitinglerinin de karakterize ettiği bir laik-şeriatçı, Alevi-Sünni kamplaşmasına sürüklemek için çaba harcamaktadırlar. Bu rota Türkiye burjuvazisinin ana gövdesinin orta ve uzun erimli çıkarlarıyla bağdaşmakta mıdır? Türkiye burjuvazisinin bir proleter devrimi, bir devrimci halk ayaklanması ya da güçlü bir ulusal devrimci hareketle yüzyüze olmadığı bugünkü konjonktürde bu soruların yanıtı net ve ikircimsiz bir hayır’dır. Ama bu tür saflaşma ve kamplaşmaların oluşturulması ve büyütülmesi, etnik ve dinsel/mezhepsel ayrılıkları körükleyerek Ortadoğu’yu balkanlaştırmayı, onu birbirleriyle kavgalı ve güçsüz siyasal birimlere bölmeyi amaçlayan Amerikan neo-faşistlerinin ve Siyonist İsrail’in çıkarlarıyla büyük ölçüde bağdaşmaktadır. Gerek burjuva hükümetleri ve gerekse askeri klik yıllardır, başını ABD ve Britanya’nın çektiği sözde BM yaptırımlarına aktif bir biçimde katılarak Irak’ın zayıf düşmesine ve Güney Kürdistan devletinin oluşumuna doğrudan katkı yapmış, Mart 2003’teki Irak’a saldırısı öncesi ve sonrasında ABD’nin ve ortaklarına dolaylı ve/ ya da lojistik destek sunmuş, İncirlik üssünün ABD savaş uçakları tarafından kullanımına izin vermiş ve Türkiye Kürdistanı’nda terör estirmek ve Güney Kürdistan’a operasyon yapma tehditleri savurmak suretiyle Kürt halkıyla aralarına aşılmaz bir çit çekme yönünde önemli mesafe katetmiş ve bir anlamda kendi bindikleri dalı kesmişlerdir.

Bitirirken, TSK’nin Güney Kürdistan’a karşı geniş kapsamlı bir operasyon planlarına ilişkin söylenti ve açıklamaların, esas olarak iç kamuoyunu hedeflediğinin, yani Türkiye’deki gerilimi arttırma faaliyetinin bir parçası olduğunun altını bir kez daha çizmem ve bu arada okurun belleğini tazelemem gerekiyor. Anımsanacağı gibi Türk gericiliği, 1984-99 yılları arasında, arkasında ABD’nin eksiksiz denebilecek askeri ve diplomatik desteği bulunduğu, donanım, asker sayısı vb. bakımından PKK karşısında çok büyük bir “askeri üstünlüğe” sahip olduğu halde Kürt halkının ulusal direnişini ezemedi. Gene Türk ordusu 1983-2000 yılları arasında Güney Kürdistan’daki PKK güçlerine karşı –bir çok kez Kürdistan Demokrat Partisi (=KDP) ve bazan da Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (=KYB) desteğiyle- onlarca kez askeri operasyon düzenledi. Bunların bazıları, 40,ooo ya da 50,000 askerin onlarca uçak, helikopter ve yüzlerce tank ve zırhlı aracın katıldığı ve haftalarca süren operasyonlardı. Ama, son çözümlemede bu operasyonların hiçbiri amacına ulaşamadı.

Türk gericilerinin, 1980’lerin ve 1990’ların kendileri açısından daha ya da çok daha elverişli koşullarında gerçekleştiremediklerini bugün gerçekleştirmeleri beklenemez elbet. Bölgedeki güç dengelerinin önemli ölçüde değiştiğini, yani Ankara’ya daha mesafeli duran ABD’nin Kürdistan Bölgesel Hükümetiyle sıkı bir işbirliği içinde olduğunu, ABD’nin PKK’ya karşı eski tutumunu değiştirdiğini, KDP ile KYB’nin PKK’ya karşı girişilebilecek bir TSK saldırısını desteklemeyeceğini, hatta buna karşı çıkacağını ve daha da önemlisi böyle bir saldırının hiçbir askeri ya da siyasal başarı şansının olmadığını herhalde kalın kafalı Türk generalleri ve politikacıları bile kavramıyor olamazlar. Özellikle bugün Güney Kürdistan’a yapılabilecek bir askeri operasyonun, Türkiye’nin en yakın bağlaşıkları tarafından da –ikiyüzlü bir biçimde de olsa- kınanacağı ve belki daha da önemlisi Kuzey Kürdistan’da güçlü serhildanlara ve Kürt halkını Türkiye’ye bağlayan görece zayıf bağların da tümden kopması sürecini hızlandıracağını söyleyebiliriz. Ancak, bugün Türkiye’yi yönetenlerin ülkede gerilimi arttırma ve bir Kürt-Türk çatışmasını körükleme politikası açısından, böylesi bir operasyonun gerici bir mantık tutarlılığına sahip olacağı ve ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseninin planlarına uyacağı açıktır. Türkiye’nin böyle bir rotada yürümekte diretmesi ise egemen sınıfların ana gövdesinin tarihsel korkuları, siyasal miyoplukları ve özgüvenden yoksunluklarıyla, ABD-İsrail yanlısı ve işbirlikçi karakterleriyle ve iplerini büyük ölçüde sözkonusu güçlere teslim etmiş olmalarıyla açıklanabilir ancak. (6)




DİPNOTLAR

(1) ANKA’nın 24 Nisan tarihli bir haberine göre The Washington Post’ta yayımlanan ve Rajan Menon ve S. Enders Wimbush tarafından kaleme alınan “Yarım Asırlık ABD-Türkiye İttifakının Sonuna mı Gelindi?” başlıklı yazıda,
“Türkiye ile ABD, görünürdeki gelecekte ilişkilerinin şekli ve içeriğini belirleyecek stratejik kavşağa yaklaşıyor” dendikten sonra Türk ve Amerikan “politika yapıcılarının, bu önemli dostluğun hızlı bir erozyona uğramakta olduğu gerçeği"ni kavrayamadıkları belirtiliyordu. Öte yandan, Türkiye’nin ABD’nin desteklediği Azerbaycan ve Gürcistan’la iyi ilişkilere sahip olduğu ve Güney Kafkasya’da Rusya’nın nüfuzunu frenlemeye çalışmakla birlikte son yıllarda Ankara-Moskova ilişkilerinde göreli bir iyileşme ve yumuşamanın yaşandığını söyleyebiliriz. İki ülke arasında son on yılda artan ziyaret trafiği de bunu gösteriyor: 24-25 Ekim 1996’da Türk Cumhurbaşkanı Demirel Moskova’yı ziyaret etti. 15 Aralık 1997’de Rusya Başbakanı Çernomirdin’in ziyareti sırasında Mavi Akım Anlaşması yapıldı. 1999 Kasımında Başbakan Ecevit’in yaptığı Moskova ziyaretine karşılık, 2000 Ekiminde Türkiye’ye gelen Rusya Başbakanı Kasyanov iki ülke arasında “stratejik ortaklık” kurulmasını önerdi. 2001 Kasımında iki ülke dışişleri bakanları arasında “Avrasya İşbirliği Eylem Planı” adlı anlaşması imzalandı. 2004’te Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Moskova’yı iki kez ziyaret etti. Aynı yılın sonunda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Ankara’ya geldi. 2006 Haziranı sonunda da Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Putin'in davetlisi olarak Moskova'yı ziyaret etti.

(2) Avrasyacı eğilimden kastım, Türkiye’nin yönünü öncelikle Avrasya’daki Çin, Rusya gibi yükselen emperyalist devletlere ve İran gibi ABD hegemonyasına karşı çıkan bölgesel güçlere dönmesini savunan eğilimdir. Ortak yanları ve özellikleri bulunmakla birlikte, Alman, ABD vb. emperyalistlerinin güdümünde Orta Asya’da taşeronluk ve aracılık rolü üstlenme anlamına gelen Pantürkizmin, bu eğilimle karıştırılmaması gerekir. Örneğin, İttihat ve Terakki çetesinin Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Alman emperyalizmiyle işbirliği halinde tasarladığı İran, Hindistan ve Orta Asya’ya yayılma planları, Türk faşistlerinin İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’yla işbirliği halinde Sovyet Kafkasyası ve Orta Asyası’na girme ve bu bölgede nüfuz sahibi olma düşleri ve Türk gericiliğinin revizyonist/ sosyal-emperyalist Sovyet imparatorluğunun 1991’de dağılmasının ardından “Adriyatikten Çin Seddine Türk Dünyası” sloganının simgelediği yaklaşımla kendinden geçmesi, işte bu ikinci, yani Pantürkist-Panturanist eğilimin örnekleridir.

(3) Özgür Gündem’in 18 Mayıs 2007 tarihli ve “Ateşkes Bugün Bitti" bir haberinde şöyle deniyordu:
“Koma Komalên Kurdistan'ın (KKK), Kürt sorununun demokratik çözümü amacıyla 1 Ekim 2006'da ilan ettiği ateşkese karşılık adım atılması için verdiği tarih bugün bitti. KKK'nin ateşkes ve bundan sonra Kürtlerin izleyeceği strateji konusunda yeni açıklama yapması beklenirken, devlet şiddet politikasını ısrarla sürdürüyor. Operasyonların hız kesmediği Bölge'de, sınırötesi operasyon hazırlıkları kapsamında, Diyarbakır ve Urfa'dan zırhlı araç ve tanklar, demiryolu ile Şırnak'ın Uludere ilçesinin Güney Kürdistan sınırına sevkediliyor. Sınıra şimdiye kadar 50 binden fazla askerin konuşlandırıldığı kaydediliyor.”


(4) Evet, ABD ve ortakları İran’a karşı doğrudan bir askeri saldırıyı –en azından şimdilik- gündemlerinin ikinci planına itmiş, daha doğrusu itmek zorunda kalmış gözükmektedirler. Hatta ABD ve İran arasında Mart 2006’da Bağdat’ta sözümona Irak’ın “güvenlik sorunu” üzerine elçiler düzeyinde karşılıklı bir görüşme bile yapılmıştır. Ancak bu görünüm aldatıcı olabilir. Basra Körfezindeki dev ABD askeri yığınağı yerinde durmakta ve ABD ve İsrail’in –Suudi gericilerinin mali olarak desteklediği söylenen- İran’a yönelik istikrarsızlaştırma faaliyeti sürmektedir. Şark’ul Evsat gazetesi geçenlerde üst düzey bir Amerikan yetkiliye dayandırdığı haberinde Pentagon’un şu anda İran’ı El-Kaide’den daha tehlikeli gördüğünü öne sürdü. (SAAF Online, 31 Mart 2007) ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin 8-14 Mayıs’ta Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ü kapsayan son Ortadoğu gezisinin ana konularından biri de İran’ın bölgede artmakta olan nüfuzunu frenlemekti. Zaten ABD Başkanı George W. Bush da Dick Cheney’nin Ortadoğu gezisinin amacının, İran karşıtı cepheyi güçlendirmek olduğunu söyleyecekti. Ne var ki, Cheney’nin ziyaretinin ardından Gazze’de El-Fatah ile HAMAS arasında şimdiye değin görülen -ve 50’den fazla Filistinli’nin ölümüne yol açan- en yoğun çatışmaların yaşanması ve İsrail’in boşaltmış olduğu Gazze şeridine 6 ay aradan sonra yeniden girmesi, bu savaş suçlusunun tek gündeminin İran olmadığını da göstermiştir.

(5) Tutarlı demokrat ve enternasyonalistler, hiçbir burjuva devletinin, ama özellikle de Türkiye gibi geçmişi Türk-olmayan halklara yönelik kıyımlarla lekeli ve Kürt ulusunun ezilmesi ve zorla Türkiye’nin boyunduruğu altında tutulmasına dayalı bir devletin sınırlarının dokunulmazlığından yana değildirler ve olamazlar. Bu bağlamda onlar, Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını kayıtsız koşulsuz savunurlar. Ama bu ilkesel tutum onları, siyasal yönelimi ve dünya proletaryası ve halklarının kapitalist-emperyalist sisteme karşı savaşımı içinde tuttuğu yer ne olursa olsun bütün ulusal hareketleri desteklemek yükümlülüğü altına sokmaz. Bugün Güney Kürdistan’ın durumunda olduğu gibi, belirli bir tarihsel momentte ezilen bir ulusun kurtuluş hareketi emperyalist gericiliğin yanında yer alabilir ve onu güçlendirebilir. Bu koşullarda onlar –sözkonusu ulusun ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını yadsımaksızın- o hareketi desteklememekle yükümlü olacaklardır.

(6) Orgeneral Yaşar Büyükanıt 12 Nisan’da yaptığı konuşmada, Mesut Barzani'nin çok önce söylemiş olduğu ve Türk gericilerinin üzerinde fırtına kopardığı sözleriyle ilgili olarak "Onları şımartanların kimler olduğunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz... Ben söyleyene değil, söyletene bakıyorum" derken ABD'ni üstü örtülü bir biçimde eleştiriyordu. Daha sonra Büyükanıt, Türkiye’nin ABD’nin Irak politikalarına yıllar boyu verdiği uşakça desteğin bir hata olduğunu ima ederken şunları söyleyecekti:

'Birinci dönüm noktası, 1. Körfez Savaşı'dır. Bu savaşta TC Koalisyon Güçleri'ne destek vermiştir ancak sonucunda Türkiye zarar görmüştür. Savaş sonunda Saddam'ın kuzey bölgeye saldırısı sonucunda 100 binlerce insan, hudutlarımıza yığılmış, bunlara en büyük desteği TC verdiği halde Türkiye suçlanmıştır ve dünyaya o yığılan insanlar burada bir Kürt sorunu var diye, dünya kamuoyuna mal olmuştur. İkinci aşamada, bu insanları koruma amacıyla, daha önceki konuşmalarımda da ifade ettiğim gibi, 36'ncı paralelin kuzeyi, Saddam'a yasaklanmıştır. Bu kuzeydeki insanları korumakla birlikte aynı bölgede PKK'ya bir korunma bölgesi oluşturulmuş ve bugünkü durumu da yaratmıştır."

Ancak bu azgın gericinin, bir Kürt-Türk çatışması yaratma politikasının ve yaşanmakta olan son gerilimin baş mimarlarından biri olduğu dikkate alındığında bu açıklamaların daha çok bir göz boyama niteliği taşıdığı ve egemen sınıflar ve devlet bürokrasisi içinde büyümekte olan gerici anti-Amerikan eğilime ayak uydurma ya da ödün verme manevrası olduğu söylenebilir.

Garbis Altınoğlu, 18-20 Mayıs 2007