KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Şarbon Saldırısı ve Amerikan Dezenformasyonu

Geçtiğimiz günlerde haber ajansları">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Şarbon Saldırısı ve Amerikan Dezenformasyonu

Geçtiğimiz günlerde haber ajansları, Eylül-Kasım 2001’de ABD’nde gerçekleşen ve 5 kişinin ölümüne ve 17 kişinin rahatsızlanmasına yol açan şarbon (=antraks) saldırılarından sorumlu olduğu ileri sürülen mikrobiyolog Bruce E. Ivins’in 31 Temmuz gecesi intihar ettiğini yazdılar. Son 18 yıldır, ABD hükümetinin Fort Detrick, Maryland’daki biyolojik silahlar araştırma laboratuarı adı verilen biyoterör üssünde çalışan Ivins, ABD’nin en öndegelen şarbon uzmanları arasında sayılıyor ve ABD Kara Kuvvetleri Bulaşıcı Hastalıklar Araştırma Enstitüsü’nün araştırma ekibinde yer alıyordu.

Yeri gelmişken burada, yaklaşık yedi yıl önce bir başka öndegelen şarbon uzmanı olan Dr. Don C. Wiley’nin 15 Kasım 2001’de, yani şarbon saldırılarının hala sürmekte olduğu koşullarda kuşkulu bir biçimde yaşamını yitirdiğini belirteyim. ABD kaynakları, olası bir provokasyonu açığa vurabilecek bilgi ve deneyime sahip olan Dr. Wiley’nin, kendi boyundan uzun korkuluklara sahip bir köprüden düşerek öldüğünü, yerel polisin cinayetten kuşkulandığını, ancak olaya müdahale eden FBI (=Federal Soruşturma Bürosu) ve diğe bazı federal devlet kurumlarının bu olasılığı reddederek, intihar sonucuna vardığını ve bu dosyayı kapattığını belirtiyorlar.  

Anımsanacağı üzere, Dünya Ticaret Merkezi’ni ve Pentagon’u hedef alan malum 11 Eylül 2001 saldırılarından bir hafta sonra, aralarında –her ikisi de Demokrat Parti’den olan- o zamanki Senato Çoğunluk Lideri Tom Daschle’in, Senato Adalet Komitesi’nin başkanı Senatör Pat Leahy’nin ve öndegelen gazetecilerden NBC News’ın haber sunucusu Tom Brokaw’un da bulunduğu bazı kişilerin adreslerine içinde şarbon mikrobu bulunan mektuplar gönderilmesine başlanmıştı. ABD’nde başlayan şarbon paniği 18 Eylül’den Kasım ayı başlarına kadar sürdü ve belli sürelerle Kongre’nin ve Yüksek Mahkeme’nin kapanmasına neden oldu. O sıralar, ABD egemen sınıflarının bir bölümü ve bu arada adıgeçen iki Demokrat Partili senatör, Bush kliğinin çıkarmaya çalıştığı ve Patriot Act I olarak bilinen yasaya şu ya da bu düzeyde muhalefet ediyorlardı. Bilindiği gibi bu yasa demokratik hak ve özgürlükleri önemli ölçüde kısmakta, yargının ve yasamanın yetkilerini daraltmakta ve Başkanın yetkilerini genişletmekteydi.

 Brokaw’a ve Leahy’ye gönderilen ve yetersiz bir İngilizceyle kaleme alındığı için yabancılar tarafından hazırlandığı izlenimi veren mektuplarda “Death to America, Death to Israel, Allah is Great” (=Amerika’ya Ölüm, İsrail’e Ölüm, Allah Büyüktür) yazılıydı. Amerikan neo-faşistleri, tıpkı 11 Eylül saldırıları gibi şarbon saldırılarını da İslami teröristlerin ve/ya da El Kaide’nin ABD’ne karşı açtığı cihadın birer parçası olarak pazarladılar ve tekelci medyanın bu konu üzerinde kesintisiz ve kulakları sağır eden bir yaygara kampanyası başlatmasını sağladılar. Bush kliği bir yandan bu korku ve dehşet ortamında, taslağı 2 Ekim’de Kongre’ye sunulan ve ABD Anayasasına aykırı maddeler içerdiği bilinen Patriot Act I’i çıkarılmasını sağladı ve böylelikle 7 Ekim 2001’de Afganistan’a yapacakları saldırının psikolojik altyapısını hazırladı. Ama Washington ve Pentagon’daki emperyalist savaş kışkırtıcıları, bir yandan da şarbon saldırısını, Irak’taki Saddam Hüseyin rejiminin –artık olmadığı kesinlikle kanıtlanmış bulunan- kimyasal silah çalışmalarına bağlamaya ve böylelikle Mart 2003’de girişecekleri Irak saldırısının zeminini hazırlamaya giriştiler. (1) Örneğin, ABD Başkanı G. W. Bush, 29 Ocak 2002’de yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında, ülkesinin dünyanın en büyük nükleer, biyolojik, kimyasal ve konvansiyonel silah stoğuna sahip olduğunu ve bu silahlarını geçmişte acımasızca ve pervasızca kullanmış olmakla kalmayıp, bugün de kullanmaya hazır olduğunu kendi ağzıyla bir çok kez itiraf ettiğini gözardı ederek şöyle diyordu:
“Irak Amerika’ya karşı düşmanlığını sergilemeye ve terörü desteklemeye devam ediyor. Irak rejimi on yılı aşkın bir süredir gizlice şarbon, sinir gazı ve nükleer silahlar geliştirmeyi planlamaktadır.” (2)

Uygulanan yüksek güvenlik önlemleri nedeniyle erişilmesi son derece zor olan biyolojik silah kalitesine sahip şarbon mikroplarının muhafaza edildiği Amerikan biyolojik –ve kimyasal- silah laboratuarlarına ancak sınırlı sayıda ABD yetkilisinin girebildiği ve bu kalitede şarbon mikrobunun amatör kişiler ve bu arada sözümona “İslami teröristler” tarafından hazırlanamayacağı üç aşağı beş yukarı biliniyordu. Bu nedenle, sözkonusu saldırının ABD devletinden kaynaklandığı gerek uzmanlar ve gerekse ilerici çevrelerde epey önceden beri zaten genel kabul gören bir görüştü. Örneğin, daha Ağustos 2002’de BBC’de yayınlanan bir programda Prof. Don Foster şunları söylüyordu:
“Amerika'yı paniğe sürükleyen, beş kişinin canını alan şarbonlu mektuplar, CIA ile işbirliği yaptığı bilinen iki uzmandan birinin elinden çıkma...” Ama ABD, saldırının hemen ardından suçun kanıtlarını ortadan kaldırmaya başlamıştı bile. Saldırıyı soruşturmakla görevli olan FBI 10-11 Ekim 2001’de, Fort Detrick’deki şarbon mikroplarının kaynağı olan Iowa eyaletinin Ames kentindeki devlet laboratuarında bulunan şarbon stoğunu yoketmişti. Dahası, The Baltimore Sun gazetesi 9 Aralık 2001’de yayımlanan haberinde,

“Şarbon saldırılarını soruşturmak için yüzlerce elemanını görevlendirmiş olan FBI, askeri amaçlı şarbon üretiminde deneyime sahip bir kaç Amerikalıyla, yani Fort Detrick’deki ABD biyolojik savaş programının yaşlı kıdemlileriyle hala görüşmedi” diyordu. 14 Mart 2002’de ise BBC, ABD’nin biyolojik savaş alanındaki öndegelen uzmanlarından Dr. Barbara Hatch Rosenberg’in görüşlerine yer veriyordu. Burada Dr. Rosenberg FBI’nun, ABD yetkililerini zor duruma düşürmemek için soruşturmayı ağırdan aldığını belirttikten sonra “Acaba FBI bu dosyayı, elini süremeyeceği kadar sıcak mı buldu?” diye soruyordu. Bu veriler Prof. Foster’ın dile getirdiği vargıyı daha da pekiştiriyordu. Ama Nazi Almanyası’nın Propaganda Bakanlığını gölgede bırakan ABD tekelci medyasının ve istihbarat örgütlerinin dezenformasyon çalışması, ABD ve dünya kamuoyunun burjuva propaganda bombardımanı altında sersemleştirildiği ve komünist, devrimci ve demokratik siyasal önderliklerin son derece zayıf olduğu koşullarda bu konunun üzerinin örtülmesini sağlayabildi.

Gene de FBI’nun gelinen noktada olaydan Dr. Bruce Ivins’in sorumlu olduğunu kabul etmesi; ABD devletinin yedi yıldır resmen sürdürdüğü, ama her nedense bir türlü sonuçlandıramadığı bu olaydan İslami teröristlerin ve/ya da El Kaide’nin ya da Irak rejiminin sorumlu olduğu yolundaki resmi tezinin yanlış ve yanıltıcı olduğunu açıkça itiraf ettiği anlamına geliyor. Yineleyelim: FBI’nun açıklaması, şarbon saldırılarının sorumlularının ABD devlet aygıtının içinde ya da çeperinde bulunan kişilerden kaynaklandığını tartışma götürmez bir biçimde saptamış bulunuyor. Politikası; yalan, sahtekarlık, provokasyon, terör ve manipülasyon üzerinde yükselen (3) Amerikan neo-faşistlerinin neden şimdi bu sonuca vardıkları, olayın ileri sürüldüğü gibi Dr. Bruce Ivins’in bireysel inisiyatifiyle gerçekleşip gerçekleşmediği ya da Ivins’in bir iç hesaplaşma sonucu öldürülüp öldürülmediği vb. sorulabilir ve sorulmalıdır da. ABD’nin, özellikle 11 Eylül’den bu yana Ortadoğu ve Orta Asya halklarına ve bu bölgede kendine boyun eğmeyen örgütlere ve devletlere karşı yürüttüğü emperyalist Haçlı Savaşını tırmandırdığı, ABD işçi sınıfı ve halkının siyasal ve ekonomik haklarına daha büyük ölçüde saldırdığı ve bütün bunları başarabilmek için de öncelikle “kendi” işçi sınıfı ve halkının korkutması ve hizaya sokması gerektiği biliniyor. Dolayısıyla, tıpkı 11 Eylül saldırıları gibi şarbon saldırılarının da Beyaz Saray ve Pentagon’un en üst kademelerinde bulunanlar tarafından planlandığı tahmin edilebilir. Üst düzeyde de olsa, hükümet ve ordu adına çalışan bir bilim adamının tek başına ve kendi bireysel inisiyatifiyle –açığa çıkması halinde çok ağır bir cezayı gerektirecek- böyle bir saldırıyı planlaması son derece düşük bir olasılıktır. Bilindiği kadarıyla Dr. Ivins’in sözkonusu şarbon saldırısını tezgahlamasını gerektirecek kişisel bir neden ya da motif bulunmamakta ve zaten böyle bir sav da ileri sürülmemektedir. O halde bu saldırının, Amerikan neo-faşistleri tarafından kendi ve saldırgan amaçlarına bir meşruiyet kılıfı hazırlamak için gerçekleştirildiği, Dr. Ivins’in de geride iz bırakmamak ve/ ya da onun ilerde konuşup bu provokasyonu ele vermesi olanağını ortadan kaldırmak için öldürüldüğünü ileri sürebiliriz.

 

 

 

DİPNOTLAR

 

(1) Irak’ta kimyasal silah ya da şu saçma ismiyle “kitle imha silahı” bulunmadığını söylerken asla, hem de bugünkü uluslararası burjuva hukuku çerçevesinde Irak’ın ya da bir başka bağımlı ülkenin bu tür silahları bulundurmaya hakkının olmadığını ve sadece ABD ve yakın bağlaşıklarının bu tür silahları bulundurma hakkına sahip olduklarını söylemek istemiyorum. Ne yazık ki, ABD’nin Irak’a saldırısına karşı çıkan pek çok kişi ve çevre, işgalden sonra bu ülkede yapılan kapsamlı aramalar sonucunda “kitle imha silahı”na rastlanmadığına işaret ederek bunun işgalin gayrimeşru olduğunu gösterdiğini söylemişlerdir. Böyle düşünenler, bilerek ya da bilmeyerek bu tür silahları bulundurmanın sadece “büyük”, emperyalist devletlerin hakkı olduğunu savunmuş olmaktadırlar. Oysa, Irak’ın ya da diğer bağımlı ülkelerin –ister deklare edilsin, ister edilmesin- bu tür silahlara sahip olması ve/ ya da “kendi” halkına zulüm etmesi emperyalist müdahale ve işgali asla meşru kılmaz/ kılamaz.

 

(2) Oysa şimdi bildiğimiz gibi, ABD’nin Irak’a saldırısı 11 Eylül 2001’den çok önce planlanmıştı. Örneğin, Bush kabinesinde Hazine Bakanı olan, ancak bazı görüş ayrılıkları nedeniyle Ocak 2003’de görevinden alınan Paul O'Neill, daha sonra yayımladığı anılarında, “Ta başından beri Saddam Hüseyin’in kötü biri olduğu ve gitmesi gerektiği yolunda bir inanç vardı” diyecekti. O’Neill’e göre, G. W. Bush’un yeminini ederek görevine başladığı 21 Ocak 2001’den sadece 10 gün sonra –yani 11 Eylül saldırısından sekiz ay önce- yapılan Ulusal Güvenlik Konseyi toplantısının birinci maddesi Saddam Hüseyin’di.

(3) 11 Eylül saldırılarından kısa bir süre sonra ABD “Savunma” Bakanlığı'na (Pentagon) bağlı olarak kurulan “Stratejik Etkileme Ofisi”, sayısız örnekleri bulunan bu politikanın en çarpıcı  ürünlerinden sadece biridir. Başına Hava Tuğgeneral Simon P. Worden’ın getirildiği bu örgütün amacı; “Terörizme Karşı Savaş” çerçevesinde hedef ülkelere karşı yürütülmekte olan psikolojik savaş operasyonları için –tahmin edilebileceği gibi yalan, çarpıtma ve demagojiye dayalı- propaganda malzemesi üretmekti. Her ne kadar, bu örgütün Şubat 2002’de kapatıldığı ileri sürüldüyse de “Savunma” eski Bakanı ve öndegelen ABD savaş suçlularından Donald Rumsfeld Kasım 2002’de verdiği bir mülakatta SEO’nin isim olarak ortadan kalktığını, ama hala var olmaya ve orijinal amaçları doğrultusunda çalışmaya devam ettiğini söyleyecekti.

 Garbis Altınoğlu, 7-8 Ağustos 2008