KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Bir Kez Daha Yaklaşan İran Savaşı Üzerine

Sonuçları itibariyle Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmesi gereken ve yakın gelecekte pekala sıcak bir savaşa dönüşebilecek olan İran-ABD/İsrail gerilimi">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

Bir Kez Daha Yaklaşan İran Savaşı Üzerine

Sonuçları itibariyle Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmesi gereken ve yakın gelecekte pekala sıcak bir savaşa dönüşebilecek olan İran-ABD/İsrail gerilimi, gerek burjuva basında, gerek devrimci basında ve gerekse kendisini sözümona “savaş karşıtı” ilan eden sitelerde çok az yer bulmakta. (Bu saptamanın, üç aşağı beş yukarı Kürt basını için de geçerli olduğunu söyleyebilirim.) Anlaşılan, fazlasıyla içe dönük Türkiye toplumunun değişik sınıf ve katmanlarının temsilcileri, uluslararası basının gündeminin ön sıralarında yer almakta olan bu gelişmelerin Türkiye’yi -ve Kürdistan’ı- çok da fazla ilgilendirmediğini düşünüyorlar. Oysa; Anayasa, türban, YÖK, laiklik tartışmalarının yanında neredeyse esamesi okunmayan “İran ve Ortadoğu bunalımı”, Türkiye’nin -ve Kürdistan’ın- yazgısını çok yakından ilgilendirdiği gibi, askeri klikle başını AKP’nin çektiği siyasal İslam arasındaki giderek büyümesi kaçınılmaz olan sürtüşmeyle de kopmaz bir ilişki içinde. Askeri kliğin, esas itibariyle 2005 Newrozu’ndan bu yana kasıtlı olarak kışkırttığı Kürt-Türk çatışması ve buna eklemlenen laiklik-dinsel gericilik geriliminin çok önemli bir uluslararası boyutu olduğunun “unutulması”, kendisini devrimci ya da Marksist olarak nitelendiren gruplar ve kişiler bakımından neredeyse bir norm haline gelmiş bulunuyor. Oysa Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı adlı ünlü kitabında şöyle diyordu:

"Taktikler, belirli bir devlet içindeki (komşu devletler ve tüm devletlerdeki, yani dünya ölçeğindeki) bütün sınıf güçlerinin soğukkanlı ve eksiksiz bir objektif kestiriminin yanısıra, devrimci hareketlerin deneyimlerinin kestirimine de dayandırılmadır.” (Selected Works, Cilt. 10, Londra, 1938, s. 104-05)

Daha önceki yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi –giderek artan bazı rezervlerine rağmen- ABD/ İsrail ekseniyle sıkı bir bağlaşma ilişkisi içinde bulunan askeri klik, ülkemiz üzerindeki emperyalist boyunduruğun ana dayanağıdır. Bu kliğin, gerek İran ve Suriye gibi komşu ülkelerle ve gerekse Güney Kürdistan devletiyle ekonomik ve siyasal ilişkilerin geliştirilmesinden yana olan ve ABD/ İsrail eksenine daha mesafeli duran gerici ve emperyalist uşağı AKP’nin görece esnek ve pragmatist çizgisini sabote etmesi ve Türkiye’de gerilimi tırmandırma yolunu izlemesi, hem geleneksel büyük sermayenin, hem de Washington ve Telaviv’in çizgisi ve stratejik amaçlarıyla esas olarak örtüşmektedir. Türkiye’de son günlerde siyasal ortamın yeniden gerginleştirilmesi, gerici AKP hükümetinin askeri kliğin maşaları ve sözcüleri tarafından yeniden hedef tahtasına oturtulması çabalarına bir de “İran ve Ortadoğu bunalımı”nda Türk gericiliğine yüklenen görevler ışığında bakmakta yarar var. Bu bağlamda, Türk generallerinin Güney Kürdistan devletine, İran’a yönelik vb. düşmanlıklarını gizlemeye çalışmak gibi bir dertlerinin olmadığını bir kez daha anımsatmak isterim. (1)


Birkaç Anımsatma

İsrail ve Britanya ile yakın işbirliği içinde olan ABD 2005 ortalarından bu yana, İran’ı hedef alan askeri saldırı planlarını büyük ölçüde tamamlamıştı. 2006 yılı ise ABD’nin Basra Körfezi’ne böyle bir operasyona katılacak büyük bir deniz-hava kuvvetini yığmasına, bölgede savaş tatbikatları gerçekleştirmesine ve İran içindeki istihbarat toplama, sabotaj ve terör faaliyetini arttırmasına tanık oldu. 2006’nın ortalarından bu yana bir dizi siyasal gözlemci birkaç kez böyle bir saldırının yakın, hatta çok yakın bir tarihte gerçekleşebileceği öngörüsünde bulundular. Ancak bu öngörüler gerçekleşmedi; daha doğru bir anlatımla, Irak ve Afganistan (ve Lübnan ve Filistin) halklarının ABD ve ortaklarına karşı direnişinin büyümesi ve İran’ın nisbeten kararlı duruşu, hatta Washington’a meydan okuması ve bu faktörlere bağlı olarak ABD tekelci burjuvazisi saflarındaki çelişmelerin keskinleşmesi İran operasyonunu geciktirdi ve belki de olanaksız hale getirdi. Dahası, Bush-Cheney kliğinin savaş tamtamlarını yeniden çalmaya başladığı bugünlerde de İran’a karşı kapsamlı bir saldırının yapılacağı asla kesin değildir. Yüzölçümü Irak’ın dört katı, nüfusu Irak’ın nüfusunun üç katı büyüklüğünde olan ve ordusu, yıllar süren ambargonun etkisiyle iyice güçten düşmüş Irak ordusuna kıyasla çok daha güçlü olan ve önemli bir balistik füze kapasitesine sahip bulunan İran’a karşı bir saldırı düşüncesinin Amerikan neo-faşistlerinin kampında duraksamalara yol açması nesnelerin doğası gereğidir. Hele bu süper devletin yenilmezlik mitinin ağır darbeler aldığı, silahlı kuvvetlerinin Irak ve Afganistan işgalleri nedeniyle materyel ve moral açıdan küçüksenmeyecek ölçüde yıprandığı, İran’a yönelik bir saldırının savaşın Filistin’den Pakistan’a kadar uzanan çok geniş bir alana yayılarak ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin çıkarlarına büyük zararlar verebileceği ve Rusya ve Çin gibi emperyalist devletlerin stratejik konumlarını güçlendireceği dikkate alındığında. Gene de tarihsel deneyimin, çürüme evresindeki tekelci burjuvazinin rasyonel düşünme yetisinin dumura uğradığını gösteren bunca örnek ortadayken “yeni-muhazakar” denen neo-faşist kliğin önderliğindeki ABD emperyalistlerinin böylesi bir çılgınlığa girişme olasılığının hiç de küçük olmadığını hesaba katmak gerekiyor. ABD’nin 2005 yılından bu yana Basra Körfezi bölgesine yaptığı büyük askeri yığınağın, İsrail’in 2006 yazında Lübnan’a karşı giriştiği saldırının, Irak’ta ABD askerlerinin öldürülmesine yardımcı olduğu gerekçesiyle ABD silahlı kuvvetlerine İran’a karşı sözümona misilleme yapma hakkını veren kabul edilen Lieberman yasasının 11 Temmuz 2007’de ABD Senatosunda kabul edilmesinin, (2) Temmuz sonlarında ABD’nin –İsrail’in de onayıyla- önümüzdeki 10 yıl içinde “İran tehdidine” karşı Suudi Arabistan’a 20 milyar dolar ve Mısır’a 13 milyar dolar ve İsrail’e 30 milyar dolar değerinde silah satacağını açıklamasının, 15 Ağustos’ta ABD’nin, 125,000 kişilik İran Devrim Muhafızları örgütünü “terörist örgütler” listesine koymasının, (3) Amerikalı yetkililerin Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında yaptıkları açıklamalarda İran Devrim Muhafızlarını Irak’taki Şii milisleri eğitmek ve silahlandırmakla suçlamalarının ve İsrail uçaklarının 6 Eylül’de Suriye’nin kuzeyindeki hedefleri bombalamasının, İran saldırısının siyasal-psikolojik hazırlıkları ve provaları olduğunu düşünebiliriz.

Aslına bakılırsa ABD-İsrail–Britanya neo-faşist bloğu, nükleer silah edinmeye çalıştığı ve Ortadoğu’daki İslami direniş hareketlerine askeri vb. destek verdiği savlarından hareketle- İran’a yönelik saldırı niyetlerini Mart 2003’de başlayan Irak işgalinin hemen sonrasından başlayarak dile getirmeye başlamışlardı. Başka yazılarımda da (4) değinmiş olduğum gibi, Irak, İran ve diğer Ortadoğu ülkelerini ve halklarını hedef alan ve başını bu bloğun çektiği emperyalist savaş kışkırtıcılarının asıl amacı dünya ve özellikle Avrasya üzerindeki ve özellikle bu devasa bölgedeki enerji kaynakları egemenliklerini korumak, pekiştirmek ve genişletmektir. Dolayısıyla, Ortadoğu ve Orta Asya ülkeleri ve halklarına karşı sürdürülen emperyalist saldırı, kuşatma, terör ve savaş, aynı zamanda Rusya ve Çin gibi yükselen emperyalist devletleri hedef almaktadır. 11-22 Ekim 2005 tarih ve “Hedef Ülke İran: Üçüncü Dünya Savaşının Ayak Sesleri” başlıklı yazımda bunu şöyle açımlıyordum:

“Irak’ı işgal eden ve onun enerji kaynaklarını gasbeden ve arkasına AB emperyalistlerinin sallantılı desteğini almış olan ABD, İran’ı da bir biçimde teslim almak suretiyle tüm Hazar bölgesinin enerji kaynaklarını kendi tekeline almayı ve böylelikle yükselmekte olan Çin’e ve kendini toparlamakta olan Rusya’ya karşı büyük bir avantaj sağlamayı hesaplamaktadır. Ekonomik, askeri vb. bakımlardan dünyanın en güçlü devleti, halihazırda hiçbir devlet ya da devletler bağlaşmasının karşı koyamayacağı bir süper devlet olmasına rağmen, bir stratejik gerileme süreci içinde olan ABD, Irak direnişinin de gösterdiği gibi orta ve uzun erimde kağıttan bir kaplandan başka bir şey değildir. Lenin’in deyişiyle ‘ayakları kilden bir dev’ olan ABD emperyalizminin, özellikle 11 Eylül 2001 olayları sonrasında askeri üstünlüğüne dayanarak giriştiği atakla rakip emperyalist devletlerin nüfuz alanlarını sınırlamak, onların kendi aralarında (ABD-karşıtı) bağlaşmalar oluşturmalarını önlemek ve başta petrol olmak üzere hammadde kaynakları, pazarlar ve stratejik bölgeler üzerindeki denetimini arttırmak istediği biliniyor. Yanki haydutlarının Afganistan’ı işgal etmelerinin, bir yandan Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya, bir yandan da Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya yerleşmelerinin ve oralarda askeri üsler kurmalarınin, ya da eski üslere yenilerini eklemelerinin, Irak’ı işgal etmek suretiyle Suudi Arabistan da içinde olmak üzere Ortadoğu’daki mevzilerini pekiştirmeye çalışmalarının, Çin ve Rusya başta gelmek üzere emperyalist rakiplerini kuşatmaya girişmelerinin ardında yatan temel ve belirleyici neden budur. Bu saldırgan politikanın emperyalistlerarası gerginliği tırmandırdığı ve orta erimde emperyalist savaşların patlak vermesini kışkırttığı kesindir.”


Son Gelişmeler

ABD liderlerinin son haftalarda yaptıkları açıklamalar ve kamuoyuna sızdırdıkları bilgiler, ABD’nin bölgede giriştiği hamleler ve diğer bölgesel ve uluslararası gelişmeler, Washington’un İran’a karşı kapsamlı bir askeri saldırı gerçekleştirme olasılığının arttığını gösteriyor.

Bunlara kronolojik sırasıyla göz atalım.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice 31 Temmuz’da, Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde yapılan ve Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin katıldığı İran-karşıtı konferansta yaptığı konuşmada “İran’ın, ABD ve görmek istediğimiz türden bir Ortadoğu’nun oluşumuna stratejik düzeyde meydan okuyan tek ve en önemli ülke olduğu hususunda hiçbir kuşkumuz yok” dedi.

İsrail’de yayımlanan Yediot Aharonot gazetesinde 18 Ağustos’ta çıkan bir yazıda, Türkiye ile İran arasında imzalanan doğal gaz anlaşması hakkında şöyle deniyordu:
"Son günlerde bu konudaki Türkiye'nin ekonomik ve politik olarak attığı son derece ciddi ve inatçı adımlardan biri, tamamen ABD ve BM'deki yaptırım baskısına karşı koyarak, İran ile imzaladığı enerji anlaşması oldu... Türkiye'nin içindeki bu yeni durum ve açık işaret, ülkenin batıdaki en güçlü ticari ve güvenlik işbirlikçileri ABD ve AB'nin (ayrıca Türkiye halen NATO'nun önemli bir üyesi) ülkenin bölgesel güç oluşuna da müsamaha göstererek, bu durumdan vazgeçirmelerini denemelerini gerektiriyor."

Adından Eylül ayında Türkiye’ye yapacağı ziyaretle sözettirecek olan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns 20 Ağustos’ta yaptığı bir açıklamada İran’ı, ABD ve kukla Irak ordusu ve polisine saldıran Şii militanlara savaş açmaya çağırdı.

Nükleer çalışmaları uluslararası denetim altında olan İran’ın IAEA (=Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) ile yaptığı görüşmeler sonunda 21 Ağustos’ta yeni bir anlaşmaya varıldı. ABD ise IAEA Direktör Yardımcısı Olli Heinonen’in “bir kilometretaşı” olarak nitelendirdiği anlaşmayı yetersiz bulduğunu ve Eylül ayında yapılacak BM "Güvenlik” Konseyi toplantısında İran’a karşı daha sert yaptırımlar talep edeceğini bildirdi.

24-25 Ağustos 2007’de, aralarında Cindy Sheehan’ın da bulunduğu bir dizi Amerikalı siyasetçi, aktivist ve emekli subay vb. ortak bir açıklama yaparak Bush-Cheney kliğinin bir 11 Eylül ya da Tonkin Körfezi –Vietnam 1964- türü yeni bir provokasyon gerçekleştireceğini, bu olayın sorumluluğunu İran’ın üzerine attıktan sonra bu ülkeye saldıracağını ileri sürdüler ve ABD Kongresi’ne böylesi bir süreci durdurmak için gereken adımları atma çağrısında bulundular.

Başkan G. W. Bush 28 Ağustos’ta Nevada’nın Reno kentinde American Legion adlı asker emeklileri örgütünün konferansında yaptığı konuşmada Irak’ı, ABD’nin Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarını “radikal ve aşırı öğelere” karşı korumak için işgal ettiklerini söyledi. Bu ülkedeki ABD askerlerinin El Kaide’ye karşı savaşmak için orada bulunduğunu ve 11 Eylül benzeri saldırıların bir daha olmaması için uğraş verdiğini de ileri süren Bush konuşmasında İran’ı tehdit etti. "Koalisyon kuvvetleri ve masum Iraklı sivilleri hedef alan saldırılar"dan İran’ı sorumlu tutan Bush, Tahran’ın bu eylemlere son vermemesi halinde askeri birliklerini korumak için gereken önlemleri alacağını ve Irak’taki ABD komutanlarına "Tahran’ın canice faaliyetlerine karşı koymaları için gereken yetkiyi verdi”ğini belirtti.

6 Eylül’de Suriye, beş İsrail savaş uçağının Suriye hava sahasını ihlal ettiğini ve Türkiye sınırındaki Kamışlı bölgesinin güneyindeki El Abyad üzerinde çöle bomba attığını ve Suriye birliklerinin karşı ateşi sonucunda bölgeyi terkettiğini ileri sürdü. İsrail ise bu konuda açıklama yapmadı. Dünya basınında bu uçakların Türkiye hava sahasını kullandığı ya da hatta Türkiye’den havalandığı yönünde haberler çıkmasına ve Türkiye basınından bazı yazarların kendisini hedef alan eleştirilerine rağmen Türk Genelkurmayı bu konuda herhangi bir yorum yapmadı.

8 Eylül’de bir ABD federal mahkemesi, Eylül 1983’te Lübnan’da Hizbullah’ın sorumlu tutulduğu bombalı bir eylemde 241 Amerikan deniz piyadesinin yaşamını yitirmiş olmasından ötürü - eylemi gerçekleştirenleri desteklediği gerekçesiyle (!)- İran’ı bu askerlerin ailelerine 2.65 milyar dolar tazminat vermeye mahkum etti.

1980’lerde Orta Amerika ülkelerinde ölüm mangalarını örgütlemekle ünlü ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı John Negroponte 14 Eylül’de İran’a komşu Herat ilinde üzerinde Çin, Rus ve İran işaretleri bulunan silahlar (top mermileri, mayınlar ve roketatarlar) ele geçirildiğini belirterek Çin’in, İran’a verdiği silahların Taliban’ın eline de geçmesinden yakındı. Öte yandan 22 Eylül’de Afgan yetkilileri gene Herat’ta Taliban güçleriyle yaşanan bir çatışmanın ardından İran ve Çin yapımı silahlar ele geçirdiklerini ileri süreceklerdi. Tahran’ın yalanladığı bu açıklamalar, ABD’nin İran’a saldırma gerekçesi yaratma çabasının ürünü olabileceği gibi gerçeği de yansıtıyor olabilir.

14 Eylül’de ABD ile Azerbaycan arasında, dünya ve Türkiye basınının adeta gözlerden saklamaya özen gösterdiği bir anlaşma imzalandı. İran’ı hedef aldığı tartışma götürmeyen bu anlaşmanın imza törenine NATO Kuvvetler Başkomutanı General Bantz John Craddock ile Azerbaycan Savunma Bakanı Sefer Abiyev katıldı. Azerbaycan Savunma Bakanı Sefer Abiyev, Azerbaycan-ABD işbirliğiyle hayata geçirilen projelere değinerek, “İlişkilerimiz stratejik özellik taşıyor. Bu ilişkileri gelecekte daha da geliştirmeliyiz" dedi.

Bush 15 Eylül’de yaptığı konuşmada “Eğer biz Ortadoğu’dan çıkartılırsak, her türden aşırı öğeler cesaretleneceklerdir... İran kaostan yararlanacak, nükleer silah edinme ve bölgeye egemen olma çabalarını sürdürmek için yüreklendirilmiş olacaktır” dedi.

“Sosyalist” Parti kökenli olmasına rağmen sağcı Sarkozy kabinesinde görev alan Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner 16 Eylül’de yaptığı bir açıklamada, İran’ın nükleer çalışmalarını durdurmak için daha sert yaptırımlar uygulanması, ama aynı zamanda “en kötü olasılık” olan savaşa da hazır olunması gerektiğini ileri sürdü. (5) “İnsani emperyalizm”in savunucularından biri olarak tanınan Kouchner 2003’de de, ABD’nin Irak’a karşı giriştiği saldırıyı alkışlayan az sayıdaki birkaç Fransız siyasetçiden biri olmuştu.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Direktörü Mohamed ElBaradei 17 Eylül’de İran’a karşı güç kullanılması yolunda yükselen seslere karşı çıkarken şunları söyledi:


“Güç kullanımının nasıl olabileceğini gösteren kurallar var ve ben herkesin bu ülkede nükleer silahların bulunduğu kuşkusu nedeniyle 700,000 masum insanın yaşamını yitirdiği Irak olayından sonra herkesin ders çıkarmış olmasını umuyorum.”

17 Eylül’de ABD basını, 1987-2006 yılları arasında Federal Reserve’de (=ABD Merkez Bankası) başkan olarak görev yapan Alan Greenspan’in yeni yayımlanan anı kitabını (In The Age of Turbulence: Adventures in a New World/ Türbulans Çağında: Yeni Bir Dünyada Maceralar) duyurdu. Greenspan bu kitabında Irak savaşının kitle imha silahları nedeniyle değil, bu ülkenin petrol kaynaklarına el koymak için başlatıldığını itiraf ediyordu.

ABD’nin, Cumhuriyetçi Parti devlet başkanı adaylarından Mitt Romney 17 Eylül’de BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’ gönderdiği açık mektupta, “İsrail’i haritadan silmekten sözeden, bölgede ve dünyada (!) Hizbullah terörünü teşvik eden ve uluslararası topluma rağmen nükleer silah programını sürdüren” Mahmut Ahmedinejat’ın önümüzdeki günlerde yapılacak BM Genel Kurulu toplantısı için New York’a gelmesine izin verilmemesi gerektiğini ve ABD’ne gelmesi halinde Ahmedinejat’ın BM’in Jenosid Konvansiyonu uyarınca suçlanması ileri sürdü.

İran Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarından General Muhammet Hasan Kuseçi 17 Eylül’de IRNA haber ajansına yaptığı açıklamada şöyle dedi:
"Bugün Amerikalıların ülkemizin çevresinde konuşlanmış olmaları, onların bizi kuşattığı anlamına gelmez. Onlar kendileri kuşatılmış durumdalar ve silahlarımızın menzili içindeler... Düşmanın 2,000 kilometre mesafedeki hedeflerini vurmamızıa olanak verecek kapasiteye ulaşmış durumdayız.”

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Alexander Losyukov ve Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jiang Yu, 18 Eylül’de ayrı ayrı yaptıkları açıklamalarda ABD’nin İran’a karşı askeri güç kullanmasına karşı olduklarını açıkladılar. Öte yandan Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov aynı gün Moskova’da Bernard Kouchner’le yaptığı ortak basın toplantısında,

“İran’a karşı bir askeri eylemin ciddi bir biçimde düşünüldüğü yolundaki haberler bizi rahatsız ediyor" dedi.

Associated Press’in 18 Eylül tarihli haberinde, Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika Boynuzu bölgelerindeki ABD kuvvetlerini kapsayan CENTCOM’un başı ve Ortadoğu’daki ABD kuvvetlerinin başkomutanı Amiral William Mallon’ın 15 Eylül günü Basra Körfezi bölgesinde 10 günlük bir gezi turuna çıktığını, Mallon’ın bu tur sırasında görüştüğü Arap liderlerini nükleer silahlarla donanmış bir İran tehlikesine karşı uyardığı bildirildi.

Bir süre öncesine kadar ABD’nin BM elçisi olarak görev yapan ve halihazırda neo-faşist American Enterprise Institute adlı düşünce üretim kuruluşunda çalışan John Bolton 18 Eylül’de Yediot Aharonot gazetesinde yayımlanan mülakatında ABD’nin İsrail’in nükleer silah elde etmek için uğraşan komşularına önleyici darbeler indireceğini ve ABD’nin en büyük kaygısının İran’ın ya da başka ülkelerin nükleer silah edinmeleri olduğunu belirtti. Bolton bu mülakatında İsrail’in “kendini savunma hakkının” kendisi açısından tehdit oluşturabilecek kitle imha silahı tesislerine karşı saldırı operasyonları düzenleme hakkını da içerdiğini belirtti.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns 18-19 Eylül tarihlerinde Türkiye’ye yaptığı ziyarette, içeriği gizli tutulan görüşmelerde bulundu. Bir dizi kaynak bu ziyaretin ABD’nin İran’a saldırı planlarıyla bağlantılı olduğunu ileri sürdü.

İsrail “güvenlik” kabinesi 19 Eylül’de Gazze Şeridi’ni “düşman varlık” ilan etti. Bu karar uyarınca İsrail, zaten yoğun bir ekonomik ambargo uyguladığı Gazze Şeridi’ne kendi denetimi altında verilen su ve elektrik gibi yaşamsal hizmetleri kesebilecek.

ABD Dışişleri Bakanı C. Rice 19 Eylül’de, Ortadoğu ziyareti öncesi gazetecilere açıklama sırasında IAEA Direktörü Muhammed el-Baradei’nin İran konusundaki açıklamasına tepki gösterdi ve “İran’a ne tür yaptırımlar yapılacağına karar vermek ‘Güvenlik’ Konseyi’nin görevidir" dedi.

ABD Başkanı G. W. Bush, 19 Eylül’de yaptığı açıklamada, aynı gün Beyrut’ta meydana gelen bir patlamada yaşamını yitiren gerici Falanjist Parti üyesi ve parlamenter Antoine Ghanem’in ölümünden İran ve Suriye’nin sorumlu olduğunu ima etti. Oysa, en azından Şubat 2005’teki Hariri suikastından bu yana Lübnan’ı istikrarsızlaştırmaya ve bu ülkede yeni bir iç savaş kışkırtmaya çalışan güçlerin ABD ve İsrail ile onların Lübnanlı uşakları olduğu hemen hemen herkesçe biliniyor.

Fransa Devlet Başkanı N. Sarkozy 20 Eylül’de, nükleer alandaki çalışmalarını durdurmasını sağlamak için BM “Güvenlik” Konseyi’nin İran’a karşı daha sert yaptırımlar uygulaması için çaba göstereceğini söyledi. Öte yandan, Sarkozy’nin sözcüsü David Martinon, “Güvenlik” Konseyi'nden İran'a karşı daha sert yaptırım kararlarının çıkmasının gecikebileceğini belirterek Avrupalı firmaların İran'da yeni yatırım yapmamalarını isterken varolan yatırımlarını da bu tür adımları atılmasını düşündüklerini söyledi.

İsrail hükümetinin görüşlerini yansıtan Jewish Telegraphic Agency adlı yayın kuruluşu 21 Eylül’de yaptığı bir açıklamada İsrail jetlerinin 6 Eylül’de “Kuzey Suriye’de Kuzey Kore’nin sağladığı nükleer materyali depolayan –ya da işleyen- bir nükleer tesisi” hedef aldıklarını açıkladı. JTA adını belirtmediği Amerikalı ve diğer “hükümet kaynakları”na göndermede bulunduğu açıklamasında, bir süre önce nükleer çalışmalarını durdurma kararı almış olan Kuzey Kore’nin bu alandaki bilgi ve materyalini Suriye ve İran’la paylaştığını ileri sürdü. Bu dezenformasyon girişiminin, bir yandan Suriye ve İran aleyhine kamuoyu oluşturmayı, bir yandan da ABD ile Kuzey Kore arasında geçenlerde varılan Pyongyang’ın nükleer çalışmalarının durdurulması anlaşmasını baltalamayı amaçladığı kesin gibidir.

İran silahlı kuvvetleri 22 Eylül’den itibaren Irak-İran savaşının 27. yıldönümü vesilesiyle “Kutsal Savunma Haftası” düzenledi. ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin yeni yaptırım sinyallerine yanıt niteliği taşıyan gösterilerde, önemli bir bölümü İran yapımı olan radara yakalanmayan füzeler, savaş uçakları, tanklar, insansız hava araçları vb. sergilendi.

Irak’taki ABD kuvvetlerinin sözcüsü Amiral Mark Fox, 24 Eylül’de yaptığı açıklamada İran’ın Şii milislere, işgalci güçlere karşı kullanılmak üzere aralarında yerden havaya füzeler de içinde olmak üzere gelişmiş silahlar sağladığını ileri sürdü.

Amerikalı ünlü stratejist ve Ulusal Güvenlik Konseyi eski danışmanı Zbigniew Brzezinski 24 Eylül’de CNN’de yayınlanan mülakatında Başkan G. W. Bush’un İran’ın nükleer çalışmalarıyla ilgili savlarının abartılı olduğunu belirttikten sonra şunları söyledi:

“Gerilimi tırmandırır, histeriye teslim olur, tehditler savurmaya başlarsak, aklıbaşında insanların büyük çoğunluğunun da kabul ettiği gibi felaketimizle sonuçlanacak olan bir savaşa panik halinde sürüklenmemiz olasılığı artar."

Özetle, ABD ve Batı Avrupa emperyalistleri tıpkı Irak’ın Mart 2003’de işgalinden önce yaptıkları gibi bir yandan sorunun görüşmeler yoluyla çözülmesinden yana olduklarını söylerken, bir yandan da askeri operasyon tehdidini daha va daha sık yineliyor, hiçbir kanıt olmaksızın İran’ın dünya barışı için bir tehdit olduğu yalanını daha ve daha sık dile getiriyor, İran’ı ya teslimiyet ya da savaş seçeneklerinden birini seçmeye zorluyor ve böylece niyetlerinden bağımsız olarak kendi sonlarını yakınlaştırıyorlar.


Bir İran-ABD/ İsrail Savaşının Olası Seyri

Burjuva yorumcularının önemli bir bölümü, -haklı olarak- ABD’nin İran’a karşı bir kara savaşına girişmesinin olanaklı ve kendisi açısından tercih edilir olmadığını ve bu savaşın İran’ın nükleer, askeri, ekonomik ve siyasal hedeflerine karşı birkaç gün sürecek çok yoğun bir bombardıman biçimini alacağını tahmin ediyorlar. Ancak, ABD’nin üstün askeri teknolojisinin gözlerini kamaştırdığı anlaşılan, savaşta son derece önemli ve hatta uzun erimde belirleyici rol oynayan siyaset öğesini, yani hangi tarafın haklı, hangi tarafınsa haksız bir savaş yürüttüğü hususunu hesaba katmayan bu yorumcular, 20. yüzyılda yaşanan bir dizi eşitsiz savaştan ezilen halkların ve ülkelerin zaferle çıktığını unutmuş gözüküyorlar. Bu çerçevede, 28 Ağustos’ta 80 sayfalık bir araştırmaları yayımlanan Dan Plesch ve Martin Butcher adlı iki Britanyalı güvenlik analistinin söyledikleri üzerinde duralım. Bu baylar araştırmalarında, herhangi bir savaş durumunda ABD bombardıman uçaklarının ve uzun menzilli füzelerinin birkaç saat içinde 10,000 dolayında İran hedefini vuracağını, İran’ın karşılık verme kapasitesini felce uğratacağını, zayıf bir hava kuvveti ve hava savunma kapasitesine sahip olan İran kara kuvvetlerinin ise hava koruması olmadan savaşmak zorunda kalacağını ve dolayısıyla savaşın kısa bir süre içinde ABD saldırganlarının taktiksel bir zaferiyle sonuçlanacağı söylüyorlar. ABD’nin İran’a karşı nükleer silah kullanma olasılığının zayıf olduğunu ileri süren Plesch ve Butcher, nükleer tesislerin bulunduğu 11 alanın nükleer silahlarla vurulması halinde ilk aşamada 3 milyon dolayında insanın yaşamını yitireceğini tahmin ediyorlar.

Analistlerimizin ABD’nin 1960’ların ikinci yarısı ve 1970’lerin ilk yarısında Vietnam’da nükleer silahlar dışında modern teknolojinin sunduğu korkunç tahrip gücünün hemen hemen tümünü cömertçe kullanmasına rağmen uğradığı yenilgiyi unutmasını anlayışla karşılasak bile, onların ABD’nin Irak’ta ve İsrail’in Lübnan’da uğradığı yenilgiyi görmezden gelmesini asla kabul edemeyiz. Herhangi bir ABD/ İsrail-İran savaşı halinde, askeri donanımı hiç de zayıf olmayan İran’ın asimetrik savaş taktiklerine başvuracağını ve rakibinin/ rakiplerinin zayıf noktalarına saldıracağını ve savaşı zamana yaymaya çalışacağını tahmin etmek için strateji uzmanı olmak gerekmiyor. Emperyalist-Siyonist saldırı büyük olasılıkla, İran’ın 70 milyonu aşan nüfusunun büyük çoğunluğunun işgale karşı rejimin yanında yer almasıyla sonuçlanacak ve özellikle savaşın uzaması halinde anti-emperyalist bu kilit ülkedeki direnişin molla rejimini de aşarak devrimci-demokratik doğrultuda bir gelişmesinin yolunu açabilecektir.

Bir başka olasılık da, İran’ın Lübnan (Hizbullah) ve Filistin’deki (HAMAS) bağlaşıklarının ve belki Suriye’nin de desteğiyle karşı-saldırılarını İsrail üzerinde yoğunlaştırması olacaktır. Evet, nükleer silahlar ve gelişmiş teknikle donanmış olan Siyonist ordu ve devlet aygıtı kısa erimde oldukça güçlüdür; ancak bu ordu ve devlet aygıtı onyıllardır Filistin ve Lübnan halkları ve direnişine karşı işleyegeldiği terör ve insanlık suçları nedeniyle önemli ölçüde yozlaşmıştır. Buna, üst ve alt sınıflardan ve farklı jeografilerden gelen Yahudiler arasında giderek artan mesafe ve keskinleşmeye yüz tutan çelişmeler nedeniyle İsrail toplumunun, kuruluşunun ilk yıllarının göreli iç uyumunu ve idealizmini önemli ölçüde yitirmiş olmasını eklemeliyiz. İsrail’in, İran ve bağlaşıklarının yoğun saldırısı karşısında vereceği ağır kayıplar çok sayıda Yahudinin bu ülkeden kaçmasına ve zaten bir demografik kriz tehdidiyle karşı karşıya bulunan Siyonist devletin çöküş sürecinin başlamasına yol açabilir ki; ABD emperyalistlerinin böyle bir bedeli ödemeyi göze almaları olasılığı son derece düşüktür. İran yönetiminin, halihazırdaki savaş hazırlıklarının arkasındaki en büyük itici güçlerden biri, belki de birincisi olmasına rağmen 2004-2006 döneminden farklı olarak bu kez sesini yükseltmemeyi ve bu ülkeyi kötüleme ve şeytanlaştırma işini ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerine ve tekelci medyaya bırakmayı yeğleyen İsrail’in konumunu ve rolünü çok iyi bildiği kuşkusuzdur.

6-8 Nisan 2007 tarih ve Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” başlıklı yazımda şöyle demiştim:
“İran’ın nükleer tesislerine, önemli askeri, ekonomik ve siyasal hedeflerine karşı kapsamlı bir ABD/ İsrail hava-deniz bombardımanı olasılığı hala gündemdedir. Ancak, taktiksel nükleer silahların da kullanılabileceği böylesi bir saldırı ABD ve ortakları açısından bir Pirüs zaferi olmanın ötesine geçemez; çok sayıda İranlı asker ve sivilin ölümüne, bu ülkenin nükleer çalışmalarının belli bir süre ertelenmesine ve altyapısının belli ölçülerde tahrip edilmesine yol açacak olan böylesi bir askeri operasyon ABD-İsrail-Britanya ekseni bakımından bir dizi risk içermektedir. Yaşanan deneyimin de gösterdiği gibi böyle bir saldırı; Irak ve Afganistan (ve Lübnan ve Filistin) halklarının direnişi karşısında önemli askeri ve siyasal kayıplara uğramış olan ABD ve İsrail’i çok daha zor duruma düşürebilecektir. ABD ve ortaklarının hesaplarının aksine böyle bir hava-deniz harekatı, özellikle İran’ın bir dizi cephede girişeceği karşı-saldırılar nedeniyle ister istemez bir kara harekatına dönüşecek, Afganistan’da ve özellikle Irak’taki direniş nedeniyle gerek materyel ve gerekse moral açıdan ağır darbeler yiyen Yanki teröristleri, hiç de istemedikleri ve asla kazanamayacakları uzun süreli bir savaşa girmek zorunda kalacaklardır. Savaşın İran topraklarına taşınması ve uzaması; asimetrik savaş taktikleri izleyecek olan İran ordusunun ABD kara ve deniz kuvvetlerine ağır kayıplar verdirmesine, Pakistan’dan Filistin’e kadar uzanan geniş bir bölgede anti-emperyalist direnişin büyümesine, Irak ve Afganistan’daki Amerikan, İngiliz ve diğer koalisyon kuvvetlerinin ağır kayıplar vermesine, Pakistan, Lübnan, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelerdeki rejimlerin devrilmesine, ABD-İsrail-Britanya şer ekseninin büyük ölçüde izolasyonuna, ABD’nin İran’a egemen olarak kendi arka bahçelerini ele geçirmesini kesinlikle istemeyen Rusya ile Çin’in savaşa en azından dolaylı bir biçimde katılmasına, petrol fiyatlarının hızla yükselmesine ve büyük olasılıkla ABD’nin süper devlet konumunu yitirmesine ve dolayısıyla savaşın baş kışkırtıcısı Siyonist devletin sonal olarak yıkım sürecine girmesine yol açacaktır."

Bu bakımdan aralarında, İran Devlet Başbakanı Mahmut Ahmedinejad’ın, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Larijani’nin, İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Muhammat Rıza Nakdi’nin de bulunduğu İranlı yetkililerin değişik zamanlarda yaptıkları açıklamalarda, ABD emperyalistlerinin İran’a saldırmaya cesaret edemeyecekleri, savurdukları tehditlerin bir psikolojik savaş operasyonundan başka bir şey olmadığı vb. yolundaki değerlendirmeleri yabana atılamaz.

Psikolojik savaş operasyonlarının hedef aldığı ülkeler ve halklar, elbette sadece Ortadoğu ve Orta Asya’dakiler değiller. Emperyalist burjuvazi “kendi” işçi sınıflarını ve halklarını yeni savaşlara hazırlamak ve onların kazanılmış haklarını gasbetmek için yıllardır “İslami tehlike” üzerine yaygara yapmayı ve yeni “terör tehditleri” keşfetmeyi hemen hemen kesintisiz bir biçimde sürdürüyor. 11 Eylül eylemlerinin altıncı yıldönümünün ve İran’a yönelik savaş hazırlıklarının özellikle Avrupa’da –ne derece doğru olduğu son derece tartışmalı- yeni terör tehditlerinin açığa çıkarılmasıyla elele gitmesi herhalde hiç de şaşırtıcı olmamıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:


4 Eylül’de Danimarka yetkilileri, aralarında Afgan, Pakistan, Somali ve Türk kökenli Danimarka yurtaşlarının ve mültecilerin bulunduğu sekiz kişiyi, patlayıcı maddelerin kullanılacağı saldırılar yapmayı planladıkları gerekçesiyle gözaltına aldılar. Danimarka istihbaratının şefi Jakob Scharf bu kişilerin El-Kaide’yle bağlantılı olduklarını söyledi.

7 Eylül’de basın, Almanya’da uzun süredir izlenmekte olan bir İslami terör hücresinin ele geçirildiğini duyurdu. Habere göre yetkililer, aralarında Türk, Alman ve başka milliyetlerden insanların bulunduğu hücre mensuplarının Almanya’daki Amerikan hedeflerine karşı çok büyük ölçüde can kaybına yol açacağı söylenen bombalamalar gerçekleştirme aşamasındayken tutuklandıklarını söylediler.

11 Eylül’de ABD yetkilileri ellerine Usame bin Ladin’in görüntü ve konuşmasının bulunduğu bir video kasetin geçtiğini ileri sürdüler. Bu video kaydında Usame bin Ladin 11 Eylül eyleminde yaşamını yitiren bir El Kaide savaşçısını övüyor ve sempatizanlarına “şehitler kervanı”na katılmalarını öğütlüyordu.

11 Eylül’de Ankara’nın merkezi bir semtindeki bir otoparkta bulunan bir minibüste patlamaya hazır 300 kilogram ağırlığında bir bomba ele geçirildi. Yetkililer patlaması halinde bu bombanın önemli can ve mal kaybına yol açacağını bildirdiler. Bunu 14 Eylül’de gene Ankara’da, patlayıcı madde yapımında kullanılan 510 kilogram ağırlığında Penta Erythrite Tetra Nitrat’ın ele geçirilmesi izledi.

12 Eylül’de Avusturya İçişleri Bakanı Günther Platter El Kaide’yle ilişkisi olan, ancak henüz bir terör hücresi oluşturmamış bulunan üç kişinin tutuklandığını açıkladı. Bu üç kişinin sadece, Alman ve Avusturya askerlerinin Afganistan’dan çekilmelerini isteyen bir video hazırlamakla suçlandığı anlaşılıyor.

Bu bilgilerin en azından bir bölümünün kamuoyuna yansıtılışının biçimi ve zamanlaması, hatta doğruluk derecesi son derece tartışmalıdır. Ancak, özellikle Avrupa kamuoyunu ve işçi sınıfı ve halklarını hedef alan ve onların genel olarak “İslami terör”ü ve köktendinciliği ve özel olarak İran’ı hedef alacak bir savaşa destek vermelerini hedefleyen bu türden psikolojik saldırı operasyonlarının sonuçsuz kalmadığı biliniyor. Nitekim geçenlerde ABD Almanya Marşal Fonu adlı kuruluşun yaptığı bir araştırma, Avrupalıların uluslararası terörizm korkusunun giderek arttığını ortaya koydu. Araştırmaya göre Almanların yüzde 70’i bir terör saldırısına hedef olabileceğini düşünüyor. Bu rakam 2005’de yüzde 48 dolayındaydı.


Bitirirken

Türkiye’deki enternasyonalist ve devrimci güçler Türk gericiliğinin de doğrudan ya da dolaylı bir biçimde taraf olacağı, olmaya zorlanacağı, hatta şimdiden belirli ölçülerde taraf olduğu yeni bir emperyalist savaşa karşı çıkmakla yükümlüdürler. Savaş tehlikesinin artması, ABD-İsrail-Britanya blokunun İran’a –ve diğer komşu ülkelere, halklara ve onların direniş örgütlerine- karşı savaşına aktif ya da pasif bir biçimde destek vermesi beklenen askeri kliğin ve bu blokun ve generallerin peşinde sürüklenecek olan AKP hükümetine karşı tüm anti-emperyalist ve barışsever güçlerin birleşik savaşımının önemini arttırmakta, onu yakıcı hale getirmektedir. Ne var ki, yazının başında değinmiş olduğum içe dönük zihniyetlerinin yanısıra; güçsüzlükleri, laisist-Kemalist önyargılarından tam olarak kurtulamamış olmaları ve ezilen Kürt halkına besledikleri sempati ve dayanışma duygusunun hatalı yorumu, Türkiye’deki enternasyonalist ve devrimci güçleri bu yaşamsal konu karşısında duyarsız kılmaktadır. Bunun utanç verici bir durum olduğuysa tartışma götürmez.



DİPNOTLAR

1) Örneğin, zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, 20 Nisan 2005’de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“Ayrıca İran’ın nükleer çalışmalarını diğer ülkeler gibi biz de kaygıyla izlemekteyiz. İran’ın, 2003 yılı ortalarına kadar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan gizli olarak nükleer tesisler inşa etmiş olduğu ve uranyum zenginleştirme çalışmaları yaptığı saptanmıştır... Türkiye’nin politikası, Orta Doğu’nun nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline gelmesidir." Şimdiki Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ise, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace ve ABD Savunma Bakan yardımcısı Eric Edelman ile görüşmesinin ardından yaptığı basın toplantısında bir gazetecinin İran’ın Şahap füzelerinin Türkiye’yi tedirgin edip etmediği yönündeki bir soru üzerine şu yanıtı verecekti:

"Gayet tabii. Bölgede bu tip şeylerin olması, hangi ülkenin olursa olsun, bölge ülkelerini tedirgin eder. Kim olursa. Böyle bir kabiliyetin olması, hele kontrol dışında olursa tehlikeli.” (“Büyükanıt : İran’ın Füzelerinden Tedirginiz", Milliyet, 16 Şubat 2007)

2) 11 Temmuz 2007’de Siyonist eğilimli “bağımsız” senatör Joe Lieberman’ın hazırladığı yasa tasarısı Senato’da 97’ye karşı 0 oyla kabul edilerek yasalaştı. Buna göre ABD silahlı kuvvetlerinin, Irak’ta ABD askerlerinin öldürülmesine yardımcı olduğu gerekçesiyle suçlanan İran’a karşı sözümona misilleme hakkı doğmaktaydı.

3) 15 Ağustos’ta ABD, 125,000 kişilik İran Devrim Muhafızları örgütünü “terörist örgütler” listesine koydu. Böylelikle tarihinde ilk kez bir devletin silahlı kuvvetlerinin bir bölümünü “terörist” olarak niteleyen Amerikan neo-faşistlerinin bu nitelendirmeyi İran Devrim Muhafızlarının başka ülkelerdeki ekonomik varlıklarına el koymak ve bu örgüte ait kışlaları, üsleri ve askeri tesisleri vurmak için kullanacağı tahmin ediliyor.

4) Bunlar sırasıyla 11-22 Ekim 2005 tarihli “Hedef Ülke İran: Üçüncü Dünya Savaşının Ayak Sesleri”, 5-6 Ocak 2006 tarihli "Yaklaşan İran Savaşı: Olanaklar ve Sorumluluklar” ve 6-8 Nisan 2007 tarihli Çanlar Kimin İçin Çalıyor?: Körfez Bunalımı Üzerine Düşünceler" başlıklı yazılardır.

5) Pepe Escobar 19 Eylül tarih ve “French-kissing the war on Iran” (=“İran’a karşı savaşa Fransız öpücüğü”) başlıklı yazısında Irak ve İran konusundaki ABD-Fransa yakınlaşmasında her iki ülkenin petrol tekelleri arasındaki anlaşmanın önemli bir rol oynadığını açıklarken şöyle diyordu:
“Saddam Hüseyin, Irak’ın güneydoğusunda İran sınırına yakın ve 12 milyar varilden büyük bir rezervi bulunan ülkenin dördüncü zengin Mecnun petrol yataklarının işletilmesini Fransız Elf şirketine vermişti. Ancak ABD işgali Saddam’ın yaptığı sözleşmeleri geçersiz kılmıştı.

“Ardından geçen ay ABD’nin dev Chevron petrol şirketiyle Fransa’nın Total petrol şirketi Mecnun’u birlikte işletme kararı aldılar. Bu iki şirket daha önce de Irak’ın güneyinde bulunan ve 6 milyar varil kapasiteli Nahr bin Ömer petrol yatağını birlikte işletmekte anlaşmışlardı.”

Bu açgözlü petrol tekellerinin ve onların Washington ve Paris’teki temsilcilerinin dereyi görmeden paçaları sıvadıkları anlaşılıyor. Irak halkının direnişi kırılmadan Irak petrollerine kim, nasıl konabilecek ki? Kukla Irak parlamentosunun bile aylardır hidrokarbon zenginliklerinin özelleştirilmesini öngören Petrol Yasasını çıkaramaması bunun bir göstergesi değil mi?