KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

ABD Usulü Faşizm: 11 Eylül ve İnsan Hakları devam

19. yüzyılın ikinci yarısında ABD tarihine damgasını vuran en önemli olaylardan biri de binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan Kızılderililerin hemen hemen tümüyle yokedilmesiydi. ABD burjuvazisinin bu gururlu halka karşı uyguladığı görülmemiş vahşet">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

ABD Usulü Faşizm: 11 Eylül ve İnsan Hakları devam

19. yüzyılın ikinci yarısında ABD tarihine damgasını vuran en önemli olaylardan biri de binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan Kızılderililerin hemen hemen tümüyle yokedilmesiydi. ABD burjuvazisinin bu gururlu halka karşı uyguladığı görülmemiş vahşet, kendi temsilcileri tarafından da itiraf ediliyordu. Ünlü Kızılderili şefi Geronimo'ya karşı savaşmış olan Amerikalı teğmen Davis,“...'Soylu beyaz adam'la karşılaştırıldığında Kızılderili sıradan bir amatördür. Onun suçları tekil, bizimkisi toptandır.” (Hugh Brogan, Longman History of the United States of America, Londra, Guild Publishing, 1986, s. 63) diyordu. 1868'de 300 silahsız Cheyenne ve Araphoe'nun öldürüldüğü Sand Creek katliamını anlatan bir ABD hükümet komisyonu raporunda, saldırıyı yöneten Albay Chivington'ın, “Hepsini öldürün ve kafa derilerini yüzün!” dediği belirtildikten sonra,“Kaçan ve ellerini acıma dileyerek kaldırmış kadınlar kurşuna dizildi; küçük çocuklar horgörüyle öldürüldü ve kafa derileri yüzüldü; erkekler işkenceye tabi tutuldu ve bedenleri doğrandı.” (Aynı yerde, s. 63) deniyordu. Ancak, Kızılderili halkın çilesinin sona ermediği anlaşılıyor. 1999'da Milliyet gazetesinde yayımlanan bir haber, ABD burjuvazisinin geriye kalan az sayıdaki Kızılderiliye karşı savaşının daha sonraki onyıllarda da bir başka biçimde, ama hala sürdüğünü ele veriyordu. Burada, suçsuz olduğunu ileri sürmesine karşın iki FBI ajanını öldürdüğü savıyla 1977'den bu yana cezaevinde yatan Leonard Peltier adlı Kızılderili aktivistin öyküsü anlatılıyordu. ABD polisinin, satın aldığı Kızılderililerden bir paramiliter örgüt oluşturarak Peltier'in kurduğu Amerikan Kızılderili Hareketi'ne karşı gerçek bir kirli savaş yürüttüğünün belirtildiği haberde şöyle deniyordu:“Güney Dakota'da bir yerleşim alanı verilen kızılderililer, seçme ve seçilme özgürlükleriyle kendilerine özgü bir sistem oluşturmuşlardı.

“Ancak yerel hükümetin, o dönemin ABD Başkanı Gerald Ford'un bir kuklası olduğunu öne süren bir grup kızılderili 'Amerikan Kızılderili Hareketi' (AIM) adında bir örgüt oluşturdu. Peltier'in liderlerinden olduğu AIM'in söylemi, bir zamanlar kendilerine ait olan bu topraklarda, 'halklarının haklarını' tekrar kazanmaktı. İlerleyen yıllarda, yerel hükümet taraftarı bir başka paramiliter örgüt daha kuruldu.
“Ne olduysa bundan sonra oldu. Kızılderili toprakları onyıllar sonra yeniden kanamaya başladı... Ancak bu kez 'soluk benizliler'le kızılderililer savaşmıyordu. Şimdi, kızılderililer birbirlerini öldürüyordu. 1973-75 yıllarında FBI tarafından desteklendiğine inanılan bu paramiliter örgüt 60 kızılderiliyi öldürdü, yüzlercesini de yaraladı.

“O günlerden birinde, FBI ajanları saldırı ve hırsızlık suçlamalarından aranan dört kişiyi tutuklamak üzere bölgedeki bir depoya girdi. Ve çatışma çıktı. İki FBI ajanı öldürüldü. Peltier'in de aralarında bulunduğu üç AIM lideri cinayet suçlamasıyla tutuklandı. Peltier dışındaki tutuklular cinayetleri meşru müdafa olarak nitelendirerek kabul ettiler. Ancak Peltier tüm suçlamaları kesin bir dille reddetti. FBI'ın ise, bazı delilleri yok ederek, bazı tanıklar 'yaratarak' davanın kendi istemleri doğrultusunda sonuçlanması için yoğun çaba gösterdiği kanıtlandı.” (“Yıldırımyürek Duruyor”, Milliyet, 12 Nisan 1999) Gerçekten de, yapılan soruşturma ve ortaya çıkan veriler FBI'ın bazı insanları korkutarak onları Peltier aleyhine tanıklık yapmaya zorladığını ve Peltier ve arkadaşları hakkında Kongre'ye bile yanlış bilgiler verdiğini, FBI'ın kendisinin tezgahladığı sözkonusu çatışmada yaşamını yitiren iki görevlinin Peltier'in tabancasından çıkan kurşunlarla öldüğü savının kuşkulu olduğunu vb. göstermiştir. Ancak Amerikan “adaleti” bildiği yolda yürümeye devam etti. Bu satırların yazıldığı şu günlerde, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığı gibi bir dizi ciddi hastalığı bulunan Leonard Peltier zindanda 30 yılını doldurmuş bulunuyor.


ABD tekelci burjuvazisi ve ordusu, karşı-devrimci, emperyalist ve militarist amaçları için “kendi” yurttaşlarını kobay olarak kullanma konusunda da yaygın bir üne sahip bulunuyor. Bu konuya ilişkin çok sayıda örnekten birkaç tanesini aktarmak istiyorum:


Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'ne bağlı olarak çalışan Dr. Cornelius Rhoads 1931'de insan deneklerine kanser hücreleri aşıladı. Bu kişi daha sonra Maryland, Utah ve Panama'da ABD Kara Kuvvetleri Biyolojik Savaş tesislerini kurdu ve ABD Atom Enerjisi Komisyonu'nda görev yaptığı dönemde ABD askerleri ve sivil hastalar üzerinde radyasyon deneyleri gerçekleştirdi.

1932-72 yılları arasında Alabama eyaletinin Tuskegee kentinde yaşayan 400'den fazla Zenci yarıcı üzerinde frengi araştırmaları yapan doktorlar, hastalığın doğal seyrini kavramak gerekçesiyle tedavi etmedikleri hastaları ölüme terkettiler. Çoğu okuma-yazmasız olan bu yoksul Zencilere yapılan ve hastalarda tümör oluşumu, felç, körlük, delilik ve sonunda ölüme yol açan bu denemenin gerçek amaçları kendilerine hiçbir zaman açıklanmadı.

1940'da Şikago'da, sıtmaya karşı geliştirilen yeni ilaçların etkilerini denemek amacıyla 400 mahpusa sıtma mikrobu aşılandı.



1942'de Kimyasal Savaş Dairesi'nin 4,000 dolayında askeri personel üzerinde başlattığı hardal gazı deneyleri 1945'e değin sürdürüldü.


CIA 1947'de LSD adlı uyuşturucu maddenin hedef kişilerden istihbarat elde etme amacıyla kullanımı için bir araştırma başlattı. Uzun yıllar süren ve başka uyuşturucu maddelerin de kullanıldığı bu araştırmada yüzlerce sivil ve asker kobay olarak kullanıldı.



1950'de, ABD kentlerinin biyolojik saldırılardan hangi ölçüde etkileneceğini ölçmek amacıyla yapılan bir denemede ABD Deniz Kuvvetleri San Franciso kenti üzerine bakteri bulutları saçtı. Enfeksiyonun sonuçlarını ölçmek amacıyla kentin değişik yerlerine ölçüm aletlerinin yerleştirildiği bu deneme çok sayıda ABD yurttaşının hastalanmasına yol açtı.


CIA 1953'de MKULTRA Projesini başlattı. 11 yıl sürecek olan bu araştırma programı, insanların zihinlerini denetim altına almayı ve davranışlarını değiştirmeyi sağlayabileceği düşünülen ilaçlar ve biyolojik maddelerin kullanımını içeriyordu.



1956'da ABD Silahlı Kuvvetleri Georgia eyaletine bağlı Savannah ve Florida eyaletine bağlı Avon Park kentleri üzerinde sarı humma mikrobu aşılanmış sivrisinekler saldı. Denemelerin ardından kamu sağlığı görevlisi kılığındaki ABD askeri personeli deneyin sonuçlarını ölçmek için bölgedeki çok sayıda insanla görüştü.



1965'te CIA ile “Savunma” Bakanlığı, zihni etkileyen ilaçlar aracılığıyla insan davranışlarını manipüle etme amacını taşıyan MKSEARCH Projesini başlattı.


1970'de ABD Silahlı Kuvvetleri, belirli etnik grupları seçebilen ve yokedebilen “etnik silahlar” üzerine çalışmaya koyuldu.


Fort Detrick's Biyolojik Savaş Araştırmaları Merkezi'nin 1975'de Fredrick Kanser Araştırma Kuruluşu adını alan virüs bölümünde ABD Deniz Kuvvetleri özel bir kanser virüsü programı başlattı. Retrovirolojistler burada -daha sonra HTLV (=İnsan T-hücresi Lösemi Virüsü) adını alacak olan- ve bağışıklık sistemlerinin durduramadığı bir virüsü izole etmeyi başardılar.


1977'de Senato'da yapılan Sağlık ve Bilimsel Araştırma oturumlarında 1949-69 yılları arasında -aralarında San Francisco, Washington D.C., Key West, Panama City, Minneapolis ve St. Louis kentlerinin de bulunduğu- 239 yerleşim alanının biyolojik maddeler kullanılarak kirletildiği açığa çıktı.


1990'da Los Angeles'da 1,500'den fazla Zenci ve Hispanik bebeğe, ABD içinde kullanımına izin verilmemiş olan ve deneme aşamasında bulunan kızamık aşıları yapıldığı ve bundan bebeklerin anababalarının haberdar edilmediği ortaya çıktı.


1994'de Senatör John D. Rockefeller'in yayımladığı bir rapora göre ABD “Savunma” Bakanlığı en az 50 yıldır yüzbinlerce askeri personeli çeşitli denemelerde kobay olarak kullanmış, bu personel kasıtlı olarak, hardal gazı, sinir gazı, iyonize olmuş radyasyon, psikokimyasallar, hallüsinojenler gibi çeşitli tehlikeli maddelere maruz bırakılmıştı.


1997'de Başkan Bill Clinton Tuskegee frengi deneylerinin kurbanları için resmen özür diledi.


The Washington Post'ta 2000 yılında 6 bölüm halinde yayımlanan “Body Hunters” (=“Beden Avcıları”) adlı bir araştırma ABD yetkililerinin geri ülkelerde yürüttüğü ve tıp ahlakına aykırı denemeler sergilendi. (www.washingtonpost.com/wp-dyn/articles/A26797-2000Dec19.html)


Bu konuda hala sürdürülen yoğun gizlilik nedeniyle bu ve benzer deneylerde kaç insanın öldüğünü, kaç insanın da çeşitli fiziksel ve ruhsal hastalıkların pençesine düştüğü kesin olarak bilinmiyor. Ancak bu çağdaş Mengele'lerin deneylerinin binlerce ya da onbinlerce insanın yaşamına mal olduğunu ve yüzbinlerce ve hatta milyonlarca insanın fiziksel ve ruhsal sağlıklarını yitirmelerine yol açtığını tahmin edebiliriz. Daha da önemlisi Pentagon'un ve CIA gibi istihbarat örgütlerinin bu uğursuz çalışmalarını bugün de sürdürmekte olduğunun aşağı yukarı kesin olduğudur.

Bir ülkenin demokrasi, uygarlık ve insan hakları alanında ne denli mesafe katetmiş olduğunun en önemli ölçütlerinden biri de cezaevi popülasyonunun boyutu, mahpusların yaşam koşulları ve yetkililerin bu insanlara bakış açısıdır. ABD'nde örgütlü bulunan İlerici İşçi Partisi'nin Şubat 2000'de yayımladığı “Prison Labor: U. S. Style Fascism” (= “Zindan Emeği: ABD Usulü Faşizm”) adlı broşürde, Clinton Yönetiminin ve onun güdümündeki hükümet-dışı örgütlerin; Çin, Endonezya, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika'da zindan emeğinin sömürüsüne karşı büyük bir kampanya açtıkları anımsatılıyor, kendi cezaevlerinde dünyanın en büyük sweatshop'ını kurmuş olan ABD'nin insan haklarına ilişkin yaygarasının ikiyüzlülüğü belirtildikten sonra şöyle deniyordu:

“Halihazırda ABD cezaevlerinde yaklaşık 2,000,000 mahpus bulunmaktadır... Özellikle son onyılda bu mahpuslar dev boyutlarda bir köle emeği ve milyarlarca dolarlık bir kar kaynağı haline gelmişlerdir. İnsanlık tarihinde hiçbir başka toplum bu kadar çok sayıda yurttaşını hapse tıkmamıştır.

“Rakamlar başdöndürücüdür. Cezaevine attığı insan sayısı bakımından ABD, dünyadaki tüm ulusların önünde olup (nüfusu ABD'nin nüfusunun BEŞ katı olan) Çin'den yarım milyon fazla mahpusa sahiptir. 1998'de 160,000 mahpusu bulunan Kaliforniya eyaleti tek başına sınaileşmiş Batı dünyasındaki en büyük zindan sistemine sahip bulunuyor. Bu rakam, yani sadece Kaliforniya'daki mahpus sayısı Fransa, Almanya, Britanya, Japonya ve Hollanda'nın toplam mahpus sayısından büyüktür! Bu beş ülkenin toplam nüfusu 340,000,000, yani Kaliforniya'nın nüfusunun 11 katından daha fazladır...

“Üçte ikisinden fazlası Zenci ve Hispanik olan bu mahpuslardan yüzbinlercesi, belki de yarım milyonu saatte 20 cent ve bazıları günde 75 sent gibi çok düşük bir para karşılığında çalışmak zorunda bırakılıyorlar!... Zenci ve Latin gençleri başta gelmek üzere gençlere iş alanı yaratamayan ABD patronları onları ya kandırarak askere alıyor ya da cezaevine göndererek köle 'ücreti' karşılığında 'kiralıyor'.”

ABD Adalet İstatistikleri Bürosu'nun verdiği bilgiye göre mahpus sayısı Haziran 2005 sonunda 2,186,230'a yükselmişti. Mahpus sayısının 1995-2005 döneminde 600,000 dolayında artış gösterdiğini belirten Büro verilerine göre, kadın mahpusların toplam mahpuslara oranı 1995'de yüzde 10.2'den 2005'de yüzde 12.7'ye yükselmişti ve 2005 Haziranında her 136 ABD yurttaşından biri cezaevinde bulunuyordu.


Devlet Terörünün Hedefi: Ezilen Sınıfların Savaşımı

Yukarda değinmiş olduğum ve büyük çoğunluğu 11 Eylül 2001 sonrası dönemde yürürlüğe konan yasal önlemler ve anti-demokratik uygulamalar, özellikle Türkiye gibi ülkelerin pratiği gözönüne alındığında önemsiz ve hatta masum şeyler gibi gözükebilir. Bu evrede öyle de sayılabilirler. Ne var ki bu olayların, az-çok güçlü bir burjuva-demokratik geleneği olan bir ülkede meydana geldiği, ABD devletinin ve onun istihbarat aygıtlarının “kendi” işçi sınıfı ve halkına karşı uyguladığı baskı ve terörün birkaç yıl öncesine değin belirli sınırlar içinde kaldığı ve/ ya da daha çok Zencileri, Kızılderilileri ve diğer “yabancı azınlıkları” hedef aldığı gözardı edilemez. Orta ve uzun erimde ABD emperyalizminin yenilmeye mahkum “ayakları çamurdan bir dev” (Lenin) olduğunu, Afganistan ve Irak deneyimlerinin bunu bir kez daha özler önüne serdiğini unutmuyorum. Ancak, ordusunun ateş gücü ve teknolojik düzeyi ve istihbarat örgütlerinin çapı itibariyle dünyada rakipsiz konumda olan bu ülkede “eşiğin aşılması”nın, yani kör topal ve ayrımcı/ eşitsiz bir biçimde de olsa işleyen burjuva-demokratik hukuk kurallarının tümden bir yana atılmasının ve faşist bir diktatörlüğün kurulmasının, tekelci burjuvazinin ABD halkının yaşamını tam bir cehenneme çevirmesine ve dev askeri gücünü hiçbir iç kamuoyu baskısı ve freni olmaksızın toplumsal ve ulusal kurtuluş hareketlerine ve küçük ve zayıf ülkelere karşı kullanmasına olanak verecek olması asla önemsiz ve sıradan bir gelişme sayılamaz. Bu bakımdan ABD'nde faşist bir diktatörlüğün kurulmasının önlenmesi, demokratik hak ve özgürlükler alanının genişletilmesi ve giderek devrimci bir işçi-emekçi iktidarının kurulması, sadece ABD halkının değil, tüm dünya halklarının yazgısını çok yakından ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken bir sorundur.


Bu, Bush kliğinin başını çektiği ABD emperyalizminin özelde Ortadoğu işçi sınıfı ve halklarına ve genelde dünya işçi sınıfı ve halklarına karşı açtığı savaşın, aynı zamanda Amerikan işçi sınıfı ve halkına karşı açılmış bir savaş olduğu anlamına gelmektedir. Veriler ve burjuva stratejist ve araştırmacıların kendi saptamaları ve itirafları da bu gerçeği doğrulamakta, “kendi” işçi sınıfına ve yoksul emekçilerine karşı sınıf savaşımını yoğunlaştırmakta olan ABD tekelci burjuvazisinin kentlerde meydana gelecek işçi-halk ayaklanmalarına hazırlanmakta olduğunu ortaya koymaktadır. “Terörizme” karşı savaş yaygarasının ardında yatan tam da budur: Ülke içinde işçi sınıfına ve yoksullara ve ülke dışında ezilen halklara ve her iki cephede de ezilen yığınların devrimci ve direnişçi öncülerine karşı onyıllarca sürmesi öngörülen bir savaş. Şimdi bu veri ve saptamaların bazılarına değinelim.

Nisan 1992'de Los Angeles kentinde Rodney King adlı bir Zencinin arabasından indirilerek polisler tarafından vahşi bir biçimde dövülmesinin ve işkenceci polislerin tümü de beyazlardan oluşan bir jüri tarafından aklanmasının ardından -esas olarak Zencilerden ve Latin Amerika kökenli göçmenlerden oluşan- kent yoksullarının öfkesi patlama noktasına geldi. Los Angeles başta gelmek üzere aralarında Las Vegas, Seattle, Miami, Atlanta, San Francisco'nun da bulunduğu bir dizi kentte burjuva polisini ve adaletini ve dolayısıyla objektif olarak Amerikan kapitalist sistemini hedef alan yüzbinlerin katıldığı çeşitli yürüyüşler ve protesto eylemleri yapıldı. Olayların bir çeşit ayaklanmaya dönüştüğü Los Angeles'ta polis kent merkezini terketmek zorunda kaldı. Bunun üzerine devreye giren ordu ve Ulusal Muhafız kuvvetleri, yer yer yanlış hedeflere yönelen ve küçük işyerlerinin yağmalanması biçimini alan yoksul kitlelerin hareketini bastırırken 54 kişiyi katletti, 2,000 dolayında insanı yaraladı, 13,000'ini gözaltına aldı ve gene yüzlerce göçmeni sınırdışı etti.

19 Nisan 1993'de ABD “güvenlik” kuvvetleri, Teksas eyaletinin Waco kentinde başında David Koresh'in bulunduğu Branch Davidians adlı fanatik görüşlere sahip, ancak herhangi bir saldırgan tutumu olmayan ve apolitik bir nitelik taşıyan küçük bir tarikatın üyelerine karşı vahşi bir saldırı gerçekleştirdiler. 28 Şubat 1993'de Alkol, Tütün ve Ateşli Silahlar Bürosu'na (=BATF) bağlı görevliler sözkonusu tarikat üyelerinin yaşadığı ve Waco'nun 14 km. kuzeydoğusunda bulunan binalarda arama yapmak istemişler, bu arada çıkan çatışmada 4 BATF görevlisi ve 6 tarikat üyesi ölmüştü. Bunun üzerine, sözkonusu yerleşim yeri ABD silahlı kuvvetlerine bağlı Delta Force adlı komando birimleri ve FBI ajanları tarafından tam 51 gün süren bir kuşatma altına alındı. 19 Nisan'da saldırıya geçen “güvenlik” kuvvetleri yerleşim yerinin duvarını tanklarla delerek içeriye yanıcı kimyasal gaz püskürttükten sonra burasını ateşe verdiler. Bu kıyımda 21'i çocuk olmak üzere 79 insan yaşamını yitirdi. Bu tarikat mensuplarının ABD burjuva devleti için herhangi bir tehdit oluşturmadığı dikkate alındığında Clinton yönetiminin ve diğer yetkililerin bu soğukkanlı kıyımı gerçekleştirmek ve ardından kendi suçlarını örtbas ederek adil bir yargılama yapılmasını önlemekle neyi amaçladıkları anlaşılabilir. Onların esas amacı, ABD burjuva devlet aygıtının kitleleri terörize etme ve onları sindirme “hakkı”nın altını çizmek, bu tarikatın mensuplarını saldırgan fanatikler gibi göstererek çıkarmaya hazırlandıkları yeni “terörle savaşım” yasaları için kamuoyunu hazırlamak ve Waco kurbanları üzerinden Amerikan işçi sınıfı ve halkına gözdağı vermekti.


Türkiye'de, Armed Forces Journal adlı derginin Haziran 2006 tarihli sayısında yayımlanan “Bloodborders, How A Better Middle East Would Look” (=”Kan Sınırları, Daha İyi Bir Ortadoğu'nun Olası Görünümü”) adlı ve içlerinde Türkiye ve İran da olmak üzere bir dizi ülkenin sınırlarının değişmesini öngören makalesiyle tanınan emekli yarbay Ralph Peters, bu tarihten yaklaşık 10 yıl önce başka bir ilginç makale kaleme almıştı. Peters, “Our Soldiers, Their Cities” (“Bizim Askerlerimiz, Onların Kentleri”) başlığını taşıyan yazısında şöyle diyordu:

“Savaşın geleceği; sokaklarda, kanalizasyonlarda, çokkatlı apartmanlarda, sanayi sitelerinde ve dünyamızın kırık-dökük kentlerini oluşturan ev, baraka ve barınak yığınlarında yatmaktadır.

“… Onlar (=kentler- G. A.) insanların ve iktidarın, haberleşme, kontrol, bilgi ve becerilerin yoğunlaştığı ve geriye kalan herşeyi kendine bağımlı kıldığı yerlerdir. Onlar aynı zamanda, cengellerin ve dağların post-modern eşdeğerleri, mülksüzlerin ve uzlaşmazların kaleleridirler. Bütün cephe boyunca kent operasyonlarına hazırlıklı olmayan bir ordu gelecek için hazırlıklı hale gelmiş sayılamaz.” (Parameters, U.S. Army War College Quarterly, Bahar 1996) Görüldüğü gibi, yoksul ve ezilen kitlelerin biriken öfkesini ve bunun dışavurumlarını dikkate aldığı anlaşılan stratejistimiz, devlet aygıtına bu tür eylemleri ve gelecekte gerçekleşecek daha büyüklerini acımasızca ezmeye hazırlanmasını öğütlüyor. Ama bu hazırlık zaten yapılmaktaydı. ABD devlet aygıtı 1980'lerde ve 1990'larda zaten hem büyümekte ve hem de daha militarist bir nitelik kazanmaktaydı. Bu trend bir dizi burjuva araştırmacının da dikkatini çekmişti. Bunlar arasında sayabileceğimiz Diane Cecilia Weber 1999'da hazırladığı “Warrior Cops: The Ominous Growth of Paramilitarism in American Police Departments” (“Savaşçı Polisler: Amerikan Polis Örgütlerinde Paramilitarizmin Ürkütücü Büyümesi”) başlıklı çalışmasında, son iki onyılda bu tür özel polis birimlerinin sayısında büyük bir artış olduğunu belirtiyordu. Weber'a göre günümüzün özel polis birimleri 1960'lı ve 1970'li yılların toplum polisi birimlerinden çok farklıydı. Otomatik silahlarla, zırhlı personel taşıyıcılarla, hatta tanklarla donanmış olan bu birimlerin Kara ve Deniz Kuvvetlerinin özel komando birlikleriyle birlikleriyle eğitim gördüğünü söyleyen Weber, nüfusu 50,000'den fazla olan kentlerin yüzde 90'ından fazlasında bu tür birimlerin bulunduğunu söylüyordu.

ABD Kara Kuvvetleri Savaş Koleji'nin Ekim 2001'de yayımlanan Soldiers in Cities: Military Operations on Urban Terrain (=Kentlerde Askerler: Kentsel Arazide Askeri Operasyonlar) başlıklı çalışmasında İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Stalingrad ve Berlin muharebeleri, 1968'de Vietnam'ın Hue ve Saygon kentlerinde yaşanan çatışmalar, 1982'de İsrail'in Beyrut'u kuşatması ve tahrip etmesi, 1994-96'da Çeçenistan'ın başkenti Grozni'nin Rus bombardımanı sonucunda büyük ölçüde yıkılmasının yanısıra Los Angeles'taki 1992 ayaklanması inceleniyordu.

İşin ilginç tarafı yukarda değindiğim Şubat 2001 tarihli bu Hart-Rudman raporu, daha sıkı “iç güvenlik” tavsiyesini -çok da üstü örtülü sayılmayacak bir biçimde- ABD içindeki sınıf savaşımının gereklerine dayandırıyor, gelecekteki bilimsel-teknolojik gelişmelerin ve küreselleşmenin halkın bir kısmını “marjinal” kılacağını, yani daha da yoksullaştıracağını belirtirken şöyle diyordu:

“Bu, ABD'nde -gerek topluluklar içinde ve gerekse onların arasında- zenginlik ve iktidara sahip olanlarla olmayanlar arasında daha fazla kutupsallaşma anlamına gelmektedir.”

Lenin'in bundan 89 yıl önce yazdıkları ne kadar da doğru! O, Alman Sosyal-Demokrat Partisi'nin önderlerinden Karl Kautsky'yi eleştirirken şöyle demişti:
“Demokrasi ne denli gelişmişse, burjuvazi için derin ve tehlikeli bir siyasal anlaşmazlık durumunda, insan kırımı ya da iç savaşa o denli yakındır. Bilgin Bay Kautsky, cumhuriyetçi Fransa'daki Dreyfus davası, Amerika cumhuriyetinde Zencilerin ve enternasyonalistlerin linç edilmesi, demokratik İngiltere'deki İrlanda ve Ulster örneği, demokratik Rusya cumhuriyetinde 1917 Nisanında Bolşeviklere karşı düzenlenen kovuşturmalar ve insan kırımları dolayısıyla, burjuva demokrasisinin bu 'yasa'sını inceleyebilirdi.” (Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1989, Ankara, s. 31)

Evet, ABD tekelci burjuvazisi Amerikan işçi sınıfı ve yoksul emekçileriyle gerçek bir kapışmaya, bir iç savaşa hazırlanıyor. Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan, Somali, Kolombiya vb. işçi sınıfı ve halklarının kanını dökmekte olan tarihin bu en vahşi hırsız ve haydut çetesi, ABD'nin kentlerini de bir Kandahar, bir Bağdat, bir Felluce, bir Ramallah, bir Beyrut yapmak için kolları sıvamış durumda. Ama, sınıfsal çıkar ve güdüleri gereği bu yolu tutmakla bu bay ve bayanlar kendi mezarlarını kazmakta olduklarını göreceklerdir. Değişik ulus ve milliyetlerden ABD işçi sınıfı ve yoksul emekçileri Pentagon ve Beyaz Saray'daki devlet teröristlerine kendi anladıkları dilden yanıt verecek ve canavarı kendi ininde vuracaklardır.



İnsan Hakları Kavramına Yaklaşım

Tarihsel olarak insan hakları kavramı, kendi varolma ve mülkiyet haklarını eski egemen sınıflara, yani monarşiye ve aristokrasiye karşı savunan burjuvazinin güçlendiği ve kendi sınıfsal iktidarını kurmaya giriştiği süreçle örtüşür. Bir başka deyişle, insan haklarının doğuşu, insan hakları ve onun bir parçasını oluşturduğu demokrasi alanında meydana gelen ilerlemeler, kapitalizmin ortaya çıkması ve burjuva-demokratik devrim sürecinin ilerlemesine bağlı olmuştur. Burjuva demokratlarının, liberallerinin ve onların kuyruğunda sürüklenen küçük-burjuva reformistlerinin ve hatta yer yer küçük-burjuva devrimcilerinin düşündüğünün tersine, “insan hakları” öncesiz ve sonrasız, insan toplumuyla birlikte doğan ve sonuna kadar onunla birlikte var kalacak bir kategorisi değildir. Tarihsel çerçevesi kapitalizmle sınırlı olan bu kategori kapitalizmden önce yoktu; o, sosyalist devrimle birlikte ortadan kalkmaya başlayacak ve sınıfsız toplumda da aşılmış olacaktır. Friedrich Engels ”insan hakları” kavramının doğduğu 18. yüzyılı ve o dönemin entellektüel atmosferini anlatırken şunları söylüyordu:“Toplum ve devletin bütün eski biçimleri, bütün eski geleneksel fikirler, usdışı ilan edildi ve bir yana atıldı; dünya o zamana kadar önyargılarla yönetilmişti; geçmişe ilişkin olan her şey, ancak acıma ve küçümsemeye değerdi. Ensonu gün doğuyordu; bundan böyle boş inan, haksızlık, ayrıcalık ve baskı; sonsuz doğruluk, sonsuz adalet, doğa üzerine kurulu eşitlik ve insanın devredilmez hakları tarafından silinip süpürülecekti.“Bugün usun bu egemenliğinin burjuvazinin ülküselleştirilmiş (idealize edilmiş) egemenliğinden başka bir şey olmadığını; ölümsüz adaletin, gerçekleşmesini burjuva adaletinde bulduğunu; eşitliğin yasa önünde burjuva eşitliğine vardığını; insanın temel haklarından biri olarak...burjuva mülkiyetinin ilan edildiğini; ve ussal devletin, Rousseau'nun toplum sözleşmesinin, dünyaya ancak burjuva demokratik cumhuriyeti biçimi altında geldiğini ve ancak o biçimde gelebilecek olduğunu biliyoruz.” (Anti-Dühring, Ankara, Sol Yayınları, 1977, s. 66-67) Büyük Fransız Devrimi, doğuştan ayrıcalıklarla donatılmış olan eski egemen sınıfları, yani monarşiyi ve aristokrasiyi giyotinin terörüyle ezmiş ve tüm yurttaşların yasa önünde eşit olduğunu ilan etmişti. Fransa'da 26 Ağustos 1789'da kabul edilen -ve gene burjuva demokratlarının, liberallerinin ve onların kuyruğunda sürüklenen küçük-burjuva reformistlerinin sandığının tersine devrimci terörün ürünü olan- İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin ilk iki maddesi şöyleydi:
”1. İnsanlar özgür ve eşit haklara sahip olarak doğar ve öyle kalırlar; toplumsal ayrımlar ancak genel yarar zemini üzerinde olabilir.

“2. Bütün siyasal örgütlerin amacı insanın doğal ve vazgeçilemez haklarının korunmasıdır; bunlar özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnme haklarıdır.” (Walter Lacqueur and Barry Rubin, The Human Rights Reader, New York, The New American Library, 1979, s. 118) İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nden 13 yıl önce yayımlanan 4 Temmuz 1776 tarihli Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirisi'nde de benzer şeyler söyleniyordu:“Aşağıdaki gerçekler bizim için tartışma götürmez açıklıktadır: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Yaradan'ları tarafından belli bazı vazgeçilemez haklarla donatılmışlardır; bunlar yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme haklarıdır; bu hakları güvence altına almak amacıyla, insanlar kendi aralarında, adil iktidarlarını yönetilenlerin onamasından alan hükümetler kurarlar; herhangi bir hükümet, bu hedeflere ulaşmak bakımından zararlı olmaya başladığında halk, bu hükümeti değiştirmek ya da devirmek, yeni bir hükümet kurmak ve bu yeni hükümetin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağına en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak hakkına sahiptir... (Aynı yerde, s. 107)

Bu belgelerde formüle edilen yaklaşım; yani bütün insanların yasa önünde eşit ve özgür olduğu, feodal toplumun egemen sınıf ve zümrelerinin mensup bireylerinin doğuştan gelme ayrıcalıklarına son verilmesi gerektiği ve zulme karşı başkaldırının meşru olduğu vb. anlayışı, o zaman için ileriye doğru atılmış büyük bir adımı temsil ediyordu. Dahası, bu belgelerde dile getirilen ve burjuvazinin iyice gericileştiği daha sonraki yıllarda reddedeceği ve unutturmak isteyeceği bu yaklaşım, bugün bile ezilen sınıfların, katmanların ve ulusların savaşımlarına belli bir ideolojik meşruiyet sağlayabilmektedir. Kuşkusuz, en radikal burjuva demokrasisinin bile aşılamaz belli sınırlarla sakatlanmış olduğunu asla unutmamak ve burjuva-demokratik yanılsamalara kapılmamak kaydıyla. En demokratik burjuva cumhuriyetlerinin pratiğinin de fazlasıyla göstermiş olduğu gibi, üretim araçlarının ve siyasal iktidarın burjuvazinin elinde bulunduğu kapitalist toplum koşullarında sömürülen işçi ve yarı-proleterlerle sömüren burjuvazi ve diğer sömürücü sınıflar arasında ancak yasalar önünde eşitlik, yani biçimsel eşitlik sağlanabilir. Bununsa edimsel eşitsizliğe asla engel olamayacağı bellidir. Lenin'in söylediği gibi,“Biz, proletarya için, kapitalist rejimde en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız; ama unutmaya da hakkımız yoktur ki, hatta en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile, halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir.” (Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1989, s. 31) Gerçekten de, her sınıf bilinçli işçi; feodal ayrıcalıkların ortadan kalkması, yasa karşısında eşitlik, genel oy hakkı vb. gibi demokratik hakların feodalizm ve monarşiye kıyasla önemli bir ilerleme sağlamakla birlikte sermayenin egemenliğini asla ortadan kaldırmadığını ve gerçek eşitliği sağlayamadığını kendi yaşam deneyiminden bilir. Milyarderle çulsuz, toprak ağası ile yoksul köylü ve tekelci kapitalistle işçi arasında eşitlikten sözetmek bir kara mizahtan ve işçileri ve diğer sömürülen emekçileri burjuva-demokratik yalanlarla kandırma çabasından başka bir alnam taşımaz. Kaldı ki, emperyalizm ve proleter devrimleri çağında, ilerici mirasını çoktan tüketmiş, faşizme, şovenizme, ırkçılığa ve militarizme yönelmiş ve tüm kapitalizm-öncesi gericilik kalıntılarıyla bağlaşma kurmuş olan burjuvazi, bu biçimsel eşitlik düşünü ve uygulamasını da bir yana atmıştır ve atmaktadır.

Lenin, 15 Nisan 1919'da kaleme aldığı “Üçüncü Enternasyonal ve Tarihteki Yeri” adlı yazısında burjuva cumhuriyetinin, emekçi halkın sermaye tarafından ezilmesinin bir aracından başka bir şey olmadığının altını çizdikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyordu:

“Demokratik burjuva cumhuriyeti, çoğunluk yönetimini vadetmiş ve bunu ilan etmişti; ama toprağın ve öteki üretim araçlarının özel mülkiyeti varolduğu sürece bunu hiçbir zaman gerçekleştiremedi.” (Marx-Engels-Marksizm, Ankara, Sol Yayınları, 1990, s. 282) Aynı hususu, görme engelli Amerikalı sosyalist Helen Keller kadınların eşit oy hakkı için savaşım veren bir Britanyalı militana 1911'de yazdığı mektupta şöyle açıklıyordu:

“Kadınlar için oy hakkı istiyorsunuz. Büyük Britanya topraklarının onbirde onunun 200,000 insanın ve ancak onbirde birinin 40,000,000 insanın elinde olduğu koşullarda oy ne işe yarar? Milyonlarca oyu olan erkekleriniz kendilerini adaletsizlikten kurtarabildiler mi?” (Aktaran Howard Zinn, A People's History of the United States, Londra, Longman, 1980, s. 337)

Edimsel eşitliğin ve gerçek özgürlüğün egemen olacağı insanal bir toplumun kurulmasına ancak, burjuva insan hakları savunucularının hiç de hoşlanmadıkları proleter diktatörlüğü döneminde başlanabilecektir. Eşitlik ve özgürlük uğruna savaşım, sınıfların, sınıflı toplumun ve kapitalizmin hukukunun, yani burjuva hukukunun, daha doğrusu tüm hukukun kaldırılmasını gerektirmektedir. Bu da, her türlü sömürünün yanısıra, üretici sınıfların sömürülmesinin muhafızlığını yapan devletin kendisinin ortadan kaldırılmasını ve onun sönümlenmesine göz kulak olacak bir geçiş dönemini, yani sosyalizmi ve proleter diktatörlüğünü zorunlu kılar. Üretim araçlarının sahipliğinden ve burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımından kopuk bir hukuk, eşitlik ve özgürlük tartışması, boş ve liberal bir gevezelikten başka bir şey değildir. İşçi sınıfının, emekçi insanlığın ve ezilen ulusların en büyük ve asıl düşmanı ve tüm gericiliğin ana kaynağı olan emperyalizm yokedilmeden, özü insanın insan tarafından sömürülmesi ve ezilmesi olan kapitalizm ortadan kaldırılmadan, ne işkenceler, yerinde infazlar ve gözaltında kayıplar sona erecektir, ne de katliamlar, jenosidler ve savaşlar.

Ne var ki, bunun böyle oluşu, işçi sınıfının ve diğer ezilen yığınların siyasal temsilcilerinin demokrasi sorununa ve onun bir parçası olan insan hakları sorununa karşı kayıtsız kalmasını asla gerektirmez. Örneğin Marks ve Engels, sadece monarşik rejimlerin bulunduğu ülkelerdeki işçi sınıfı ve halkın demokratik özgürlüklerini tutarlı bir biçimde savunmakla yetinmemişlerdi; onlar, Britanya gibi dönemin kapitalist gelişme ve proletaryanın oluşumu bakımından bu en ileri ülkesinde de demokratik hak ve özgürlükler için savaşım vermişlerdi. Marks ve Engels; Çartist hareketin Julian Harney ve Ernest Jones gibi önderleriyle birlikte çalışmış, Çartistlerin genel oy hakkı ve -işçilerin yaşamını daha katlanılır kılmayı ve işgününü kısaltmayı hedefleyen- fabrika yasaları uğruna verdiği savaşımı desteklemiş, Polonya'nın Çarlık Rusyası, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Prusya, Hindistan'ın Britanya tarafından boyunduruk altında tutulmasına karşı çıkmış, İrlanda'da Fenian'ların Britanya egemenliğine karşı verdiği savaşımdan yana bir tutum takınmışlardı.

Emperyalist burjuvazi ,“Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” sloganını çoktandır bir yana atmış olmakla yetinmemektedir; o, insan hakları, demokrasi vb. söylemini, onyıllardır geri ve bağımlı ülkelere saldırı savaşları düzenlemenin, bu ülkelerin ekonomilerini kendi ekonomilerinin/ uluslararası kapitalist-emperyalist sistemin bir uzantısı haline getirmenin, bu ülkeler halklarını boyunduruk altına almanın, oralarda siyasal gericiliği ve faşizmi desteklemenin, beyaz terörü ve emperyalist savaşı yaygınlaştırmanın basit bir aracı haline dönüştürmüş bulunuyor. Bu koşullarda, tüm ezilen sınıf ve katmanların meşru hak ve istemlerini savunmadan geniş emekçi yığınların devrimci önderi olamayacak ve kendisini de devrimcileştiremeyecek olan proletarya, temel hedefini -sosyalizm ve proleter diktatörlüğü- asla unutmaksızın faşizme, emperyalizme, ulusal zulme karşı bütün ezilen yığınların demokratik savaşımlarının içinde ve en önünde yer almalıdır. O, emperyalizmin ve burjuvazinin özelde “insan hakları” sorununu ve genelde demokrasi sorununu demagojik propagandalarının ve bencil siyasal emellerinin aleti haline getirme çabalarını sergilemeli, bu savaşımı, faşizmi ve siyasal gericiliği ve giderek kapitalizmin kendisini devrimle yıkma sürecinin bir parçası olarak ele almalıdır.


Sonuç


1861-65 İç Savaşı döneminde ülkeyi yöneten ve 1865'te ırkçı Güney sempatizanı bir aktör tarafından vurularak öldürülen Başkanı Abraham Lincoln şöyle demişti:
Yakın gelecekte, sinirlerimi altüst eden ve ülkemin güvenliğini düşündüğümde beni ürküten bir krizin patlak vereceğini görüyorum… yetke korporasyonların elinde; bunu bir çürüme dönemi izleyecek ve ülkenin para iktidarı egemenliğini bütün zenginlikler birkaç elde toplanıp Cumhuriyet yokedilene kadar halkın önyargılarını işleyerek sürdürmeye çalışacak.” (Aktaran Carolyn Baker, “Uncivil Liberties and the Empire's War on its own Citizens”, 19 Haziran 2007) Zaman, ABD'nin en ileri başkanlarından biri olan Lincoln'un öngörüsünü fazlasıyla doğrulayacaktı.


Bir başka Amerikalı, yani ABD Deniz Piyadesi Tümgenerali Smedley D. Butler ise 1935 yılında şöyle diyordu:

“Otuzüç yıl dört ay süreyle aktif askeri hizmette bulundum. Ve bu süre içinde zamanımın çoğunu Büyük Sermaye, Wall Street ve bankacıların öndegelen bir koruma görevlisi gibi çalışmakla geçirdim. Özcesi, ben bir çete elemanı, bir kapitalizm gangsteri idim...“Bu çerçevede 1914'de Meksika'yı ve özellikle Tampico'yu Amerikan petrol çıkarları için güvenli hale getirmeye yardım ettim. Haiti ve Küba'yı National City Bank'taki delikanlıların paralarını rahatça tahsil edebilecekleri bir yer haline getirmeye yardım ettim. Wall Street'in çıkarları için yarım düzine Orta Amerika cumhuriyetinin ırzına geçilmesine yardım ettim. Çete sicilim uzundur. 1902-12 arasında Nikaragua'yı, Brown Brothers uluslararası bankacılık kurumu için arındırmaya yardım ettim... 1927'de Çin'de Standard Oil şirketinin işlerini rahatsız edilmeden görmesine yardım ettim.“... Çeşitli onurlarla, madalyalarla ve yükseltmelerle ödüllendirildim. Geçmişe dönüp baktığımda Al Capone'a bir kaç yararlı ipucu verebilirdim, diye düşünüyorum. Onun çetesi, kentin üç semtinin ötesine geçememişti. Bense üç kıtada cirit atıyordum.” (Aktaran Felix Greene, The Enemy, New York, Vintage Books, 1971, s. 106-07) Herhalde ABD emperyalistlerinin ve özellikle bugün iktidar koltuğunu işgal eden Amerikan neo-faşistlerinin zihniyetini bundan daha iyi özetleyen ve sergileyen bir itiraf kolay bulunamaz.


DİPNOTLAR

(1) 1878'de çıkarılan Posse Comitatus Yasası, düzenli askeri birliklerin ABD toprakları içinde kullanılmasını yasaklamaktaydı. Ancak bu yasa, 1861-65 İç Savaşının ardından Kuzey'in sanayi burjuvazisi ile Güney'in -yoksul ve mülksüz Zenci emekçiler üzerindeki ayrıcalık ve egemenliklerini sürdürmek isteyen- toprak ağaları/ plantasyon sahipleri arasında gerici bir uzlaşma sağlamak ve bu savaşın Zenci halka sağladığı kazanımları etkisiz kılmak için çıkarılmıştı. Federal hükümet, savaştan hemen sonraki yıllarda, Güney'li gerici toprak ağalarının ve plantasyon sahiplerinin Zenci emekçilere yönelik terörist saldırılarını durdurmak ve yeni kazanılmış hakların uygulanmasını güvence altına almak için Güney eyaletlerine zaman zaman askeri birlikler göndererek müdahalelerde bulunuyordu. Posse Comitatus Yasası işte bu -objektif olarak ilerici nitelik taşıyan- Federal müdahalelere son verdi ve Kuzey'in sanayi burjuvazisinin Zenci emekçilere ve 1861-65 İç Savaşının ilerici ideallerine ihanetini simgeledi. Ancak aradan geçen 1.5 yüzyıla yakın sürede siyasal ve ekonomik ilişkilerde meydana gelen büyük-ölçekli değişiklikler bu yasanın da anlamını değiştirmişti; artık Posse Comitatus Yasası, dev boyutlar kazanmış emperyalist Federal hükümetin ülkenin herhangi bir yerindeki devrimci ve demokratik kitlesel hareketlere müdahale olanaklarını -bir ölçüde de olsa- kısıtlıyor ve dolayısıyla bu yasaya objektif olarak farklı bir anlam ve işlev kazandırıyordu. Bu yüzden de bu yasanın değiştirilmesi, daha doğrusu çöp sepetine atılması gerekiyordu.


(2) 26 Şubat 1993'de, yıllar sonra adını kötü ünlü 11 Eylül saldırısıyla tüm dünyaya duyuracak olan Dünya Ticaret Merkezi'nin Birinci Kulesine karşı bir terör saldırısı yapıldı. Binanın yeraltı garajına yerleştirilen yaklaşık 700 kilogram ağırlığında üre nitrat-fuel oil karışımının patlaması sonucunda 6 kişi öldü ve 1,042 kişi yaralandı. Olaydan El Kaide'ye bağlı oldukları ileri sürülen ve yakalanıp çeşitli cezalara çarptırılan Arap teröristler sorumlu tutuldu.


(3) Fransa merkezli RSF adlı örgütün 1 Haziran 2007 tarihli raporuna göre, işgalin başladığı Mart 2003'den bu yana Irak'ta öldürülen gazetecilerin ve kameraman gibi “medya asistanları”nın sayısının 177 gibi diğer savaşlara kıyasla çok yüksek bir düzeye erişmesi, Amerikan neo-faşistlerinin tehditlerinin ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor. Öldürülen gazetecilerin büyük çoğunluğu Irak kökenli ve bunların da önemli bir kısmı AP, AFP, Reuters, CNN, El Cezire gibi ajansların hesabına çalışan kişiler. ABD merkezli CPJ'nin verdiği rakamlara göre Irak direnişi bu gazetecilerin hemen hemen yüzde 70'inden fazlasının ölümünden sorumlu gözüküyor. Ancak, CPJ'nin esas haber kaynağının ABD silahlı kuvvetleri olduğu, ABD ve İsrail istihbaratının ve Irak El Kaidesi türü kuşkulu grupların ve işbirlikçi milis güçlerinin gerçekleştirdiği çok sayıda bombalama, kurşuna dizme, adam kaçırma olaylarının sistemli bir biçimde Irak direnişine fatura edildiği dikkate alındığında bu rakamları büyük bir ihtiyatla karşılamak gerektiği anlaşılır. ABD işgal güçlerinin uluslararası gazetecilik örgütlerinin bu ölümlerin soruşturulması yönündeki taleplerini kulak ardı etmesi ve bir çok Iraklı gazeteciyi hapse atmış olması da gerçek suçluların adresini göstermede önemli bir veri sayılmalıdır.


(4) John Negroponte, 1981--85 yılları arasında elçilik görevinde bulunduğu Honduras'ta ölüm mangalarını örgütlemekle ünlendi. Honduras'ta üslenen ve ABD'nin askeri ve mali desteğiyle Nikaragua'daki devrimci Sandinista rejimine ve Nikaragua halkına karşı sabotaj ve askeri saldırılarda bulunan Kontra teröristlerini yönlendiren Negroponte, El Salvador'da iktidardaki faşist rejime karşı savaşan Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi'ni çökertmek için bu ülkede de ölüm mangalarının oluşturulmasını teşvik eden diplomat kılıklı bir hayduttu. Bu bayın 2004-2005 yılları arasında Irak elçiliği yaptığı sırada bu marifetlerini bir kez daha sergileme olanağı bulduğu söylenebilir. ABD emperyalistlerinin Irak direnişini ezmek için özellikle Ocak 2005'den itibaren “Salvador seçeneği”ni, yani ölüm mangalarının oluşturulmasını tartışmaya açtıkları biliniyor. İşbirlikçi Şii grupları ve Kürt peşmergeleri arasından seçilen polis komandolarının örgütlenmesi ve sivil halka karşı ayrımsız terör eylemleri işte bu dönemde yaygınlık kazanmayı başladı.

(5) Bu uğursuz plan insana Şubat 1898'de Havana limanında demirli Maine savaş gemisinde meydana gelen ve 266 Amerikan denizcisinin ölümüyle sonuçlanan patlamayı anımsatıyor. Gerçek nedeni kesin bir biçimde belirlenememiş olmakla birlikte bu patlama, o zamanlar Küba'yı kendi sömürge boyunduruğu altında tutan ve olaydan ötürü suçlanan İspanya ile ABD arasında patlak veren savaşın fünyesi işlevini görecekti. Maine'de 266 ABD denizcisinin ölmesi, o sıralar ABD'nde güçlü olan emperyalist savaş-karşıtı güçlerin konumunu zayıflattı; bu patlama bir milyon kişinin savaşa gönüllü olarak yazılmasına yol açan şovenist bir kampanyayının çıkış noktasını oluşturdu ve ABD'nin emperyal macerasının başlangıcını oluşturdu.

 

ABD Usulü Faşizm: 11 Eylül ve İnsan Hakları