KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

ABD Usulü Faşizm: 11 Eylül ve İnsan Hakları

“Paradoksal gözükse de özgürlüğün korunması">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

ABD Usulü Faşizm: 11 Eylül ve İnsan Hakları

“Paradoksal gözükse de özgürlüğün korunması, o dehşet verici ve çok az insanın nasıl kullanılacağını bildiği ve kullanmaya cesaret ettiği 'olağanüstü önlemler'i yaşama geçirme kararlılığına sahip tekil bir liderin -bir diktatörün- yönetimini gerektirebilir.”


Beyaz Saray danışmanı, öndegelen neo-con ve American Enterprise Institute mensubu Michael Ledeen'in “Çağdaş Liderlik Üzerine Machiavelli: Machiavelli'nin Demirden Kuralları Neden Beşyüz Yıl Önce Olduğu Gibi Bugün de Yerinde ve Önemlidir?” adlı makalesinden
 

Giriş

11 Eylül 2001'de New York kentindeki ikiz kulelere yapılan -ve büyük olasılıkla Amerikan devlet aygıtının kendisi tarafından düzenlenen- saldırı, sadece ABD'nin başta Ortadoğu halkları olmak üzere dünya halklarına karşı emperyalist saldırı politikasını bir üst düzeye çıkarmasına vesile olmakla kalmadı; bu saldırı Amerikan işçi sınıfı ve halkına ve onun sahip olduğu demokratik hak ve özgürlüklere karşı daha yoğun bir saldırının başlatılmasına ve ABD'nin iç rejiminin faşizm doğrultusunda evrilmesine de vesile oldu. Tarih, başka halklara karşı topyekun bir saldırı stratejisini yaşama geçiren emperyalist devletlerin kaçınılmaz olarak “kendi” halklarına karşı tutumlarının da giderek daha gerici bir nitelik kazanacağını pek çok kez göstermiştir. Böylesi bir saldırı programı, kaçınılmaz olarak “cephe gerisi”ndeki anti-emperyalist, demokratik ve anti-kapitalist muhalefetin sesinin kesilmesini ya da kısılmasını öngerektirir. Marks'ın dediği gibi “Başka halkları ezen bir halk özgür olamaz.”

Ocak 2001'de tartışmalı ve ABD Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla sonuçlanan başkanlık seçiminde Demokrat Partili rakibi Al Gore'u kıl payı geçerek başkanlık koltuğuna oturan George W. Bush ve ekibinin stratejisinin neo-con diye anılan yeni-muhafazakarların ya da ABD tekelci burjuvazisinin neo-faşist fraksiyonunun bakış açısı temelinde oluştuğunu biliyoruz. Yeni-muhafazakarlar, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası uyarınca Çin, AB, Japonya gibi rakipleri karşısında gerilemekte ve mevzi yitirmekte olan ABD'nin, -şimdilik-rakipsiz ve erişilmez askeri gücüne dayanarak konumunu güçlendirmesi gerektiğini savunuyorlardı.

Aslnda bu görüşler çok önceleri formüle edilmişti ve dahası bazı önemli farklılıklarla ABD tekelci burjuvazisinin Demokrat Parti tarafından temsil edilen fraksiyonu tarafından da savunulmaktaydı. Bugünkü ABD Başkanı George W. Bush'un babası George H. W. Bush'un başkanlığı döneminde, yani 1992'de, o sıralar Savunma Bakan Yardımcısı olan Paul Wolfowitz'in gözetimi altında hazırlanan Savunma Planlama Rehberi'nde şöyle deniyordu:

“Birinci hedefimiz,… Sovyetler Birliği'nin oluşturmuş olduğu düzeyde bir tehdit oluşturabilecek yeni bir rakibin doğmasını engellemektir… Bu bölgenin (Avrasya'nın- G. A.) düşman bir devletin egemenliği altına girmesini engellemek için çaba harcamalıyız; çünkü, birleşik bir denetim altına girdiği koşullarda onun kaynakları küresel ölçekte bir güç yaratmak için yeterlidir...

“ABD, tek süper devlet olma konumunu garanti altına almalı, bunun için de kendine rakip olabilecek kuvvette tek bir devletin ortaya çıkmasına ya da birkaç ülkeden oluşan bir bağlaşmanın kurulmasına izin vermemelidir. Bu amaçla ABD, potansiyel rakiplerini dünyada önemli roller üstlenmekten vazgeçirmeli ve ileri sanayi ülkelerinin çıkarlarını yeterince gözeterek, onları Washington'un süper devlet konumuna karşı çıkma girişimlerinden caydırmalıdır... ABD, hiç bir devletin veya bağlaşmanın karşı koyamayacağı düzey ve yetenekte bir askeri gücü muhafaza etmelidir...”

1997'de kurulan ve üyeleri arasında -şimdiki Başkan Yardımcısı- Dick Cheney, -eski “Savunma” Bakanı- Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Richard Perle, Elliot Abrams, Lewis Libby, John Bolton ve William Kristol gibi tanınmış ve G. W. Bush kliğinin iktidarı döneminde önemli yerlere gelmiş olan kişilerin bulunduğu PNAC (=Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) adlı düşünce üretim merkezinin Eylül 2000'de yayımladığı “Amerika'nın Savunmasını Yeniden İnşa Etme” adlı raporda da benzer görüşler savunuluyordu. Yani, haklı olarak Hitler'in Mein Kampf adlı yapıtına benzetilen bu raporun yazarları, özellikle Wolfowitz ve ekibinin Savunma Planlama Rehberi adlı belgede 1992'de dile getirdiği görüşleri paylaşıyorlardı. Onlar, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından tek süper devlet olarak kalan ABD'nin şu anki üstünlüğünden yararlanarak kara, deniz, hava, uzay ve siber uzayda tam bir egemenlik kurması, askeri harcamalarını hızla arttırması, silahlı kuvvetlerini aynı anda birden fazla büyük-ölçekli savaş sürdürecek biçimde hazırlaması, uluslararası hukuk ve anlaşmaları önemsememesi, Irak, İran ve Kuzey Kore gibi rejimleri etkisizleştirmesi ya da devirmesi, Saddam Hüseyin rejimini yıkarak Ortadoğu petrolleri üzerindeki denetimini güçlendirmesi ve İsrail'in konumunu pekiştirmesi, Ortadoğu ve Doğu Asya'da bir dizi yeni askeri üs kurması vb. gerektiğini savunuyorlardı.

Uluslararası burjuva hukukunu hiçe saydıklarını gizlemeyen Amerikan neo-faşistlerinin 7 Ekim 2001'de Afganistan'a, 20 Mart 2003'de Irak'a saldırdıklarını, teröre karşı savaşım, insan haklarını koruma, demokrasi getirme türünden gerekçelerle başka ülkelerin rejimlerini değiştirmeye giriştiklerini, dahası bunu bir çeşit “hak”, hatta “yükümlülük” gibi algıladıklarını, saldırdıkları ülkelerde sayısız cana kıydıklarını ve pek çok savaş suçu işlediklerini, Hitler kliğinin faşist “önleyici savaş” öğretisini yeniden hortlattıklarını, bazı ülkelerde işbirlikçilerinin de yardımıyla “turuncu devrimler” gerçekleştirdiklerini, Ortadoğu'daki askeri güç yığınaklarını büyük ölçüde arttırdıklarını, Siyonist İsrail'in Filistin, Lübnan ve Suriye'ye karşı yayılma hevesini ve korsanca saldırılarını kayıtsız-koşulsuz bir biçimde desteklediklerini, Ortadoğu ve Orta Asya'da bir dizi yeni askeri üs kurduklarını, kendileri dünyanın en büyük kitle imha silahları stokuna sahip oldukları halde nükleer çalışmalarından vazgeçmesi için İran'ı ve Kuzey Kore'yi tehdit ettiklerini, Suriye, İran, Lübnan ve Somali'yi istikrarsızlaştırmak için çeşitli örtülü operasyonlara giriştiklerini, saldırgan stratejileri nedeniyle bir dünya savaşını kışkırttıklarını biliyoruz. Dahası, bu gangster ve haydutlar sürüsünün, hegemonyalarını pekiştirme çabalarının önünde duran ilk engelin İslam ülkelerindeki anti-emperyalist ve diğer direnişçi güçler olması nedeniyle İslamofobi ya da İslam düşmanlığını ideolojik platformlarının ana direklerinden biri haline getirdiklerini ve Amerikan neo-faşistlerine, İsrail Siyonizmine ve onların kuklalarına karşı çok zor koşullarda kahramanca direnen ve onların iğrenç ve kanlı planlarını bozan Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Somali, Kolombiya vb. halklarının aslında sadece kendileri için değil aynı zamanda tüm emekçi insanlık için savaştıklarını da biliyoruz. Ancak özellikle gerek ülkemizde ve gerekse diğer bağımlı ve yarı-sömürge ülkelerde, en azından 20. yüzyılın başından bu yana Asya, Afrika ve Latin Amerika işçi sınıfı, halkları ve ülkelerine karşı gerçekleştirilen onlarca askeri saldırının, kaba müdahalenin, askeri darbenin mimarı ve sayısız insanlık suçunun sorumlusu olan ve elleri bu ülkelerin milyonlarca işçisi, emekçisi, devrimcisi ve demokratının kanıyla lekelenmiş olan ABD tekelci burjuvazisinin, “kendi” işçi sınıfı ve halkına karşı gerçekleştirdiği saldırılar pek de fazla bilinmemekte ya da önemsenmemektedir. Olgular, 11 Eylül'den yıllarca önce, yani Ronald Reagan (1981-89), George H. W. Bush (1989-93) ve Bill Clinton (1993-2001) dönemlerinde tırmanmaya başlamış olan bu saldırıların özellikle 11 Eylül 2001'den bu yana hızla arttığını, ABD'nin giderek faşist bir polis devletine dönüşme sürecinde olduğunu gösteriyor. O halde şimdi, bu geçiş döneminin önemli kilometretaşlarına bir göz atalım.


Reagan dönemi, 2001'de Bush kliğinin işbaşına gelmesinden sonraki dönemin bir provası niteliğini taşıyordu. Bu dönem ABD'nin, -El Salvador ve Nikaragua başta gelmek üzere- Orta Amerika ülkelerinde karşı-devrimi hararetle desteklediği ve ölüm mangalarını örgütlediği, Afganistan'daki Rus işgaline karşı Suudi Arabistan ve Pakistan gibi gerici İslami rejimlerle işbirliğini yoğunlaştırdığı, “Yıldız Savaşları” adı altında uzayı silahlandırmaya başladığı, askeri diktatörlükle yönetilen Arjantin, Türkiye, Güney Kore, Endonezya gibi ülkelerle ve ırkçı Güney Afrika rejimiyle ilişkilerini geliştirdiği, Irak'a kimyasal silahlar sağladığı ve bu ülkenin İran'a saldırısını desteklediği, Avrupa'ya kötü ünlü Cruise ve Pershing füzelerini yerleştirdiği ve kendi deyişiyle “kötülük impatorluğu”na, yani revizyonist/ sosyal-emperyalist SSCB'ne karşı İkinci Soğuk Savaşı başlattığı bir dönemdi. Reagan dönemi aynı zamanda, devasa iç ve dış borçlanmaya dayalı yapay bir ekonomik büyümenin gerçekleştirildiği, dev tekellere çok geniş olanakların sunulduğu, tekel birleşmelerinin teşvik edildiği ve küçük işletmelerin iflaslarının tırmandığı, gelir dağılımındaki adaletsizliğin hızla arttığı, yoksul ailelere yardım programlarının budandığı, -daha sonra Bush kliğinin en önemli desteklerinden biri olacak olan- Hristyan Sağı'nın konumunu pekiştirdiği, üst düzey mahkemelerin son derece muhafazakar yargıçlarla doldurulmasına başlandığı, grev hakkına ve sendikalara saldırıların arttığı, kürtaj hakkına karşı saldırının devletin de üstü örtülü desteğiyle örgütlendiği, görsel ve yazılı medyada tekelleşmenin hızlandığı, iş güvenliği, kamu sağlığı ve çevre temizliği standartlarının uygulanmasının gevşetildiği, FBI ile CIA'in Zenci semtlerinde uyuşturucu satışına hız verdiği vb. bir dönem olacaktı.

Bill Clinton'ın liberal ve demokratik gevezeliklerine rağmen onun dönemi, Reagan döneminden farklı olmayacaktı. Gerek Kongre'nin ve gerekse Beyaz Saray'ın Demokrat Parti'nin denetiminde olduğu 1994'de FBI'ın isteği üzerine çıkarılan Yasa Uygulaması İletişim Yardım Yasası, telekomünikasyon firmalarının polisin elektronik gözetleme etkinliğine yardım etme yükümlülüğünü genişletiyordu. İstihbarat örgütleri tarafından sık sık delinmekle birlikte telefon dinlemek için mahkeme kararı çıkarmak o zamanlar hala zorunluydu.

19 Nisan 1995'de, Oklahoma eyaletinin Oklahoma City kentinde bulunan Alfred P. Murrah Federal Binasına karşı bir kamyona yerleştirilmiş patlayıcı maddelerle gerçekleştirildiği ileri sürülen ve 19'u çocuk olmak üzere 168 kişinin ölümüne ve 800'den fazlasının da yaralanmasına yol açan bir terör saldırısı yapıldı. Dokuz katlı binanın üçte birini tahrip eden bu patlama çevrede 324 binada hasara, 258 binada camların kırılmasına ve 86 arabanın ağır zarar görmesine, yüzlerce kişinin evsiz kalmasına yol açtı. O tarihe kadar ABD toprakları üzerinde yaşanan en büyük terör saldırısı olarak nitelenen bu eylemi gerçekleştirdiği ileri sürülen Timothy McVeigh olaydan kısa bir süre sonra yakalandı. Amerikan kamuoyunda büyük bir şaşkınlık, öfke ve tepki yaratan bu patlamadan sadece 4 gün sonra, yani 23 Nisan 1995'de Başkan Bill Clinton, “güvenlik” güçlerinin yetkilerini önemli ölçüde arttıran Kontr-Terörizm Yasası Taslağını yasalaştırdı. Yeni verilerin ortaya çıkması, olayın ardından çok sayıda değerlendirme ve yorum yapılmasına ve konunun yıllarca tartışılmasına neden oldu ve eylemin 1991'de Irak'a yapılan Amerikan saldırısında -“Çöl Fırtınası”- yer almış olan Timothy McVeigh ile gene bu eylemde ona yardım ettiği anlaşılan iki arkadaşı tarafından gerçekleştirildiği savı üzerinde ciddi kuşkular oluştu. Deyim yerindeyse Oklahoma City saldırısı yaklaşık 6.5 yıl sonra gerçekleştirilecek olan 11 Eylül saldırısının bir provası gibiydi.

1996'da Cumhuriyetçi Parti'nin egemen olduğu Kongre'nin çıkardığı ve Başkan Bill Clinton'ın onadığı “Kişisel Sorumluluk ve İş Olanağı Uzlaşma Yasası” bütün ABD eyaletlerindeki işverenlerin yeni işe aldıkları personel için bir sicil tutmalarını ve yeni işe alınan personelin adı, kazancı, adresi ve Sosyal Güvenlik numarasını Federal hükümete bildirmelerini öngörüyordu.

Kongre'nin 1996'da Posse Comitatus Yasasında (1) yaptığı değişiklikler silahlı kuvvetlere “uyuşturucuya karşı savaşım” operasyonlarına katılma yetkisi veriyor, dolayısıyla başkan, bu amaçla olduğu gibi gene 11 Eylül'den önce yapılan yasal değişiklikler uyarınca kitle imha silahlarının sözkonusu olduğu “terör olayları”nda ve olağanüstü durum ilan edildiğinde -eyalet valisi ve meclisinin onayını almak kaydıyla- askeri birlikleri devreye sokabilmekteydi. Aslına bakılırsa, ABD silahlı kuvvetlerinin “iç güvenlik” operasyonlarında kullanılmaması geleneği çok da sıkı bir biçimde uygulanmıyordu. Vietnam Savaşı sırasında, yani 1960'ların ikinci yarısı ve 1970'lerin ilk yarısında, silahlı kuvvetlere bağlı istihbarat birimlerinin savaş-karşıtı aktivistleri ve grupları gizlice dinlediği ve izlediği açığa çıkmıştı. Askeri birlikler 1993'de gerçekleştirilen Waco kuşatması ve katliamında destek görevi üstlenmiş ve Kongre, 1993'de Dünya Ticaret Merkezi'ne (2) karşı ve 1995'de Oklahoma City'de gerçekleştirilen saldırılardan sonra “önemli terör eylemlerine” karşı ABD silahlı kuvvetlerinin kullanılmasına izin vermişti.

1998'de gene Bill Clinton'ın başkanlığı döneminde ABD tekelci burjuvazisinin iki ana partisinin işbirliğiyle, Federal sanıkların yapacağı tüm telefon konuşmalarının dinlenmesine olanak veren bir yasa çıkarıldı.

1990'ların sonlarında; ABD, Britanya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda istihbarat örgütlerinin 1971'den bu yana ECHELON (=Kademe) adlı bir casusluk ve veri toplama sistemi için işbirliği yaptıkları açığa çıktı. Bugünkü haliyle -telefon konuşmaları, e-posta mesajları, internetten veri indirme, uydu yayını içinde olmak üzere- günde 3 milyar haberleşmeyi izleme kapasitesine sahip olduğu ileri sürülen ECHELON, öncelikle ABD ve ortaklarının hedef aldığı devletleri dinlemekte kullanılmaktadır. Ancak, çok gizli tutulan bu sistemin sanayi casusluğu ve -aralarında Uluslararası Af Örgütü'nün de bulunduğu- değişik siyasal örgütlerin ve kişilerin özel yazışma ve haberleşmelerini izlemekte de kullanıldığı savunulmaktadır. Bu kaygılar, Avrupa Parlamentosu'nun hazırladığı bir raporda da dile getirilecekti.


Ve George W. Bush dönemi


11 Eylül olaylarından sonra ABD'nde oluşan/ yaratılan nefret, paranoya, güvensizlik ve şovenist demagoji ortamı hemen hemen herkesin hatırındadır. ABD'nin terörizmin tehdidi altında olduğu, bu ülke yurttaşlarının sahip olduğu özgürlük ve refahı yoketmek isteyen El Kaide türü aşırı ve radikal Müslümanların ABD'ne savaş açtığı, ABD'nin “uygarlık”la “barbarlık” arasındaki savaşın gereklerini yerine getirmek zorunda olduğu, güvenliğin sağlanması için özgürlüklerde bazı kısıtlamaların yapılmasına rıza göstermek gerektiği savlarının tekelci medyanın sağırlaştırıcı propagandası eşliğinde dayatıldığı bu siyasal ortamda herkes “ya bizden ya da teröristlerden yana” tutum almaya zorlandı. Yakın tarihte bu sürecin ilginç bir paraleli bulunuyor: Nazi Partisi, “Bolşevizm tehdidi” ve “Yahudi komplosu” yaygaralarıyla Ocak 1933'de iktidara gelişinden kısa bir süre sonra gerçekleştirdiği ve aralarında Georgi Dimitrov'un da bulunduğu komünistlerin üzerine attığı Reichstag yangını provokasyonunu kullanarak Anayasayı askıya almış ve ülkeyi sıkıyönetimle yönetmeye başlamıştı. Daha sonra yaşananları biliyoruz. Kuşkusuz, tarih kendisini kaba bir biçimde yinelemez; ancak dünyanın en büyük kitle imha silahları stoğuna ve en modern ordusuna sahip olan ve nüfus, yüzölçümü ve ekonomik kapasitesi bakımından Nazi Almanyası'ndan daha/ çok daha büyük olan ABD'nde faşist bir diktatörlüğün kurulmasının tüm emekçi insanlık için ağır bir darbe olacağı açıktır. Dolayısıyla bu ülkede sınıf bilinçli işçilerin ve devrimci ve anti-faşist güçlerin zor koşullar altında, ABD işçi sınıfı ve diğer emekçilerinin önemli ölçüde depolitize edilmiş olduğu bir konjonktürde emperyalist savaşa, anti-demokratik ve faşist önlemlere ve kapitalizme karşı, deyim yerindeyse canavarın ininde sürdürdükleri savaşım dünyanın dörtbir yanındaki tutarlı devrimci ve enternasyonalist güçlerin yakın ilgisini ve desteğini hak etmektedir. Georgi Dimitrov Komünist Enternasyonal'in Yedinci Kongresi'ne sunduğu 2 Ağustos 1935 tarih ve “Faşizmin Saldırısı ve İşçi Sınıfının Faşizme Karşı Birliği İçin Mücadelede Komünist Enternasyonal'in Görevleri” başlıklı raporda şöyle demişti:

“Faşizmin Birleşik Amerika'da zafere ulaşması ne demektir? Tabii ki emekçi kitleler için sömürü rejiminin görülmemiş derecede şiddetlendirilmesi ve işçi hareketinin yok edilmesi demektir. Peki faşizmin bu zaferinin uluslararası anlamı ne olacaktır? Bilindiği gibi, Birleşik Amerika ne bir Macaristan'dır, ne bir Finlandiya, ne bir Bulgaristan, ne de bir Letonya'dır. Faşizmin Birleşik Amerika'da zafer kazanması bütün uluslararası durumu çok önemli ölçüde değiştirir.” (G. Dimitrov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1978, s. 99, abç) Bu sözler, aradan geçen 72 yıllık süreye rağmen bugün de tümüyle -hatta 1935'de orta boy bir emperyalist devlet olan ABD'nin bugün dünyanın en güçlü emperyalist devleti olduğu dikkate alındığında daha da- geçerlidir.


Binlerce Ortadoğu ve Müslüman kökenli ABD yurttaşının ve göçmenin hiçbir yasal suçlama olmaksızın gözaltına alınması, ABD'nin özellikle Ortadoğu politikasının eleştirilmesinin adeta vatana ihanet ya da terörizme destek olarak gösterilmesi, kendisini olağanüstü yetkilerle donatan ve ABD'nin “teröre” karşı sonugelmez bir savaş içinde olacağını ileri süren Başkan George W. Bush'un ne idüğü belirsiz askeri mahkemeler kurmak suretiyle “kuşkulu” yabancıların hukuk-dışı yollardan yargılanmasının ve cezalandırılmasının önünü açması, yurttaş haklarını koruyan anayasal güvencelerin askıya alınması, yargıç buyruğu olmaksızın bütün mektupların, e-posta mesajlarının ve telefon konuşmalarının izlenmesine yeşil ışık yakılması, genel bir korku ve güvensizlik havasının yayılması, ABD yurttaşlarının birbirlerini gözetlemeye ve kuşkulu kişileri ve davranışları “güvenlik” makamlarına bildirmeye teşvik edilmesi, şovenizmin ve yabancı düşmanlığının kışkırtılması, özellikle tekelci medyanın tam bir yalan, savaş, nefret ve şovenizm aletine dönüşmesi, başta Müslüman kökenli insanlar gelmek üzere çok sayıda ilerici Amerikan yurttaşının “güvenlik” kuvvetleri tarafından potansiyel terörist olarak görülmesine, bu kişilerin uçakla yolculuk yapmalarının engellenmesine ve ev ve işyerlerinin yerli yersiz aranmasına başlanması vb. bu döneme damgasını vurmuştur. Bush kliği ve Pentagon çetesi 11 Eylül saldırısını ve ardından yaratılan bu ortamı, ABD emperyalizminin yeni askeri atağını meşru göstermenin yanısıra devlet aygıtının yetkilerini yurttaş hak ve özgürlükleri aleyhine büyük ölçüde arttırmak için kullandılar ve hala da kullanıyorlar. Şimdi bu alandaki gelişmelere göz atalım.


26 Ekim 2001'de ABD Kongresi'nin oybirliyle ve herhangi bir ciddi tartışma yapmaksızın kabul ettiği PATRIOT (=Terörizmi Durdurmak ve Önlemek İçin Uygun Araçları Sağlamak Suretiyle Amerika'yı Birleştirme ve Güçlendirme) Yasası polisin ve istihbarat örgütlerinin yetkilerini büyük ölçüde arttırdı. Bir çok açıdan ABD Anayasasına aykırı hükümler taşıyan bu yasa uyarınca, Federal güvenlik yetkilileri,

1) sahiplerine haber vermeden herhangi bir eve ya da işyerine gizlice girme, buralarda kanıt toplama ve bu kanıtları herhangi bir sanığın işlediği varsayılan suçu ispat etmek için kullanma,

2) yargıç izni olmaksızın bütün internet trafiğini, e-posta haberleşmesini ve telefonları izleme,

3) terörizm soruşturmaları bağlamında herhangi bir işyerindeki tüm kayıtlara el koyma ve bu keyfi ve kaba polis aramalarını protesto eden kişileri tutuklama,

4) göçmenleri mahkemeye çıkarmaksızın belirsiz bir süre gözaltında tutma gibi bir dizi anti-demokratik yetkiyle donatıldılar.

PATRIOT Yasası sözümona savaştığı “terörizm”i son derece gevşek, elastiki ve keyfi bir biçimde tanımlamakta ve böylelikle devlete karşı girişilen tüm barışçı ve demokratik protesto eylemlerini bile yasanın kapsamına almak olanaklı olmaktadır. Yasanın 802. maddesine göre terörizm, “insan yaşamını tehlikeye atan, ABD ceza yasalarını çiğneyen... (ve) sivil nüfusu korkutma ya da zorlama (ya da)... hükümetin politikasını korkutma ya da zorlama yoluyla etkileme amacı taşır gözüken (abç) etkinlikler” biçiminde tanımlanmaktadır.

Aralık 2003'de Bush kliğinin Kongre'ye sunduğu ve onanmasını sağladığı PATRIOT II olarak adlandırılan yasa ise, FBI'ın gözetleme yetkilerini daha da arttırıyordu. Bu yasaya göre, FBI bir yargıç buyruğu olmadan bir dizi sektördeki -postaneler, oto alım-satım işletmeleri, turizm acentaları, emlakçılar, gazinolar vb.-işletmelerin özel mali kayıtlarını inceleyebilecekti. Tabii gene “terörizmle savaşım” adına!

Amerikan Yurttaş Özgürlükleri Birliği (=ACLU), özellikle 11 Eylül-sonrası dönemde ABD istihbarat örgütlerinin ajanlarının binlerce savaş-karşıtı, çevreci ve diğer ilerici örgütlere sızdığını, Pentagon'un, ABD yurttaşlarının katıldığı 50 dolayında ve hiçbirinde şiddet metotlarının kullanılmadığı savaş-karşıtı yürüyüşü gizli veri bankasında yer alan 1,500 dolayındaki “kuşkulu olaylar” listesine koyduğunu belirtiyordu. Gözden kaçan yeni bir yasanın, bazı grupların hayvan hakları için yaptığı protesto eylemlerini “terörizm” kategorisine soktuğunu da belirten ACLU'ne göre, gene gizli bir nitelik taşıyan ve “Savunma” Bakanlığına bağlı olan Karşı-İstihbarat Sahra Etkinliği (=CIFA) adlı ajans, barışçı siyasal etkinlik sürdürmekte olan örgütler hakkında bilgi toplamaktadır. The Washington Post'ta 15 Şubat 2006'da yayımlanan bir yazıda ise, Ulusal Kontr-Terörizm Merkezi (=NCTC) adlı bir örgütün, büyük çoğunluğu Amerikalı olmayanlardan oluşan ve terörist olduğundan kuşku duyulan 325,000 kişilik bir listeye sahip olduğu yazıldı. Walter Pincus ve Dan Eggen adlı iki muhabir tarafından hazırlanan haberde, CIA, FBI ve NSA (=Ulusal Güvenlik Ajansı) gibi istihbarat örgütleri tarafından sunulan verilerin birleştirilmesiyle hazırlanan listedeki kuşkulu teröristlerin sayısının 2003 sonbaharından 2006 Şubatına kadar geçen sürede dört kattan fazla arttığı belirtiliyordu.

Amerikan neo-faşistleri, tekelci medyayı daha da sıkı bir denetim altına almaya, onu “bağımsız” gazeteciliğin son kalıntılarından da arındırmaya çalışmaktadırlar. Onlar bunu, adıgeçen medyanın Afganistan ve Irak halklarına karşı yapılan korsanca saldırıları kışkırtması ve desteklemesine, İran, Suriye, Kuzey Kore gibi ülkelere karşı yapılan tehditleri ve girişilen örtülü operasyonları, Lübnan ve Somali gibi ülkelere karşı girişilen kaba ve kanlı müdahaleleri alkışlamasına, Siyonist işgalcilerin Filistin halkına karşı gerçekleştirdiği savaş suçlarını görmezden gelmesine rağmen yapıyorlar. Fransa merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler (=RSF/ Reporters Sans Frontieres) ve ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (=CPJ/ Committee for the Protection of Journalists) gibi örgütlerin de bir dizi örnekle doğruladığı gibi, Beyaz Saray ve Pentagon'un yalan ve sahtekarlığı baş ilke haline getirmiş bulunan sakinleri savaş bölgelerine giden muhabirleri ABD birliklerine iliştirmek için çaba harcamakta, bu uygulamayı kabul etmeyen bağımsız zihniyetli muhabirleri ve kamera görevlilerini üzerlerine ateş açmakla tehdit etmektedir. Bu bağlamda ABD askerlerinin ve onların ajanlarının Irak'ta çok sayıda Arap, Batılı ve diğer basın görevlilerini öldürmüş, yaralamış, tutuklamış ve tehdit etmiş olduğu biliniyor. (3)

Bu dönemin en göze batan özelliklerinden biri 2002'de, önceleri Anayurt Güvenlik Ajansı (=Homeland Security Agency) adını taşıyan, ancak daha sonra bakanlık düzeyine çıkarılan Anayurt Güvenlik Bakanlığı (=DHS/ Department of Homeland Security) adlı dev “güvenlik” bürokrasisinin kurulmasıdır. Aralarında İstihbarat ve Analiz Bürosu, Operasyonlar Koordinasyon Bürosu, Ulaştırma Güvenlik Yönetimi, Yurtiçi Nükleer Saptama Bürosu, ABD Gümrükler ve Sınır Koruma, ABD Yurttaşlık ve Göç Hizmetleri, ABD Göç ve Gümrük Uygulama, ABD Sahil Koruma, Federal Olağanüstühal Yönetimi -ve devlet başkanlarının korunmasıyla yükümlü- ABD Gizli Servisi'nin de bulunduğu ve birbirleriyle çok da ilgisi olmayan 22 ayrı örgütü biraraya getiren bu dev, ama aynı zamanda hantal “güvenlik” bürokrasisinin çatısı altında yaklaşık olarak 160,000 kişi çalışıyor. Ancak, bir Amerikalı yorumcunun da belirttiği gibi,

“Merkezinde Federal Olağanüstü Hal Yönetimini'nin (=FEMA)... bulunduğu Anayurt Güvenlik Bakanlığı tehlikeli ve görünmez devlet iktidarının görünür yüzüdür.” Aşağıda da göstermeye çalışacağım gibi bugün ABD devlet aygıtının yaşadığı faşistleşme ve büyüme sürecinin asıl önemli özelliği silahlı kuvvetlerin rolünün artmasıdır.

İşin aslına bakılırsa bir Anayurt Güvenlik Ajansı kurulması düşüncesi 11 Eylül saldırısından aylar önce, başında iki eski senatörün (Demokrat Partili Gary Hart ile Cumhuriyetçi Partili Warren Rudman) bulunduğu bir komisyon tarafından ortaya atılmıştı. Şubat 2001'de yayımlanan Hart-Rudman raporu Anayurt Güvenlik Ajansı'nın olası yapısını da hayli detaylı bir biçimde ortaya koyuyor ve uçakların 11 Eylül'de İkiz Kulelere çarpmasından 7 ay önce polis ve orduyu biraraya getirecek dev boyutlarda bir baskı aygıtının kurulmasını öngörüyordu. Daha da ilginci bu rapor, “Amerikan yurttaşlarına karşı ABD topraklarında doğrudan bir saldırının olması olasılığının yüksek” olduğu yolunda çarpıcı bir kehanette de bulunuyordu.

11 Eylül'den sonra ABD burjuva devlet aygıtının çapının hızla genişlemesinin en çarpıcı göstergelerinden biri de, daha önce varolan bir dizi istihbarat örgütüne ek olarak -Özel Operasyonlar Komutanlığı, Stratejik Plan Bürosu, Karşı-İstihbarat Sahra Etkinliği, Ulusal Keşif Bürosu, Ulusal Jeo-Uzay İstihbarat Ajansı gibi yeni istihbarat birim ve örgütlerinin kurulmasıdır. Tabii bu örgütlerin sayısının artması, illa da bu alanda daha verimli bir çalışma ortamının sağlanması anlamına gelmediğini de anımsatmak gerekir. ABD tekelci burjuvazisi ve devlet aygıtının iç çelişme ve anlaşmazlıkları da bir yetki ve istihbarat karmaşasına yol açtığı için bu örgütlerin “koordinasyonu” amacıyla yeni bir yasa çıkarılmasını dayattı. 2004'de Kongre'nin, Bush kliğinin hazırladığı İstihbarat Reformu Yasası'nı herhangi bir tartışma yapılmaksızın kabul etmesi, faşist diktatörlük doğrultusunda atılmış bir başka önemli adım olacaktı. Bu yasaya göre, 15 ayrı istihbarat örgütünü yönlendirmesi ve koordine etmesi öngörülen Ulusal İstihbarat Bakanlığı (=DNI) kuruldu ve başına John Negroponte adlı diplomat kılıklı terörist getirildi. (4) Bazı maddeleri “çok gizli” sayıldığı için Kongre üyeleri tarafından da okunamayan İstihbarat Reformu Yasası, bir kontr-terör merkezinin kurulmasını ve özel haberleşmeleri izleyecek bir casus uydu şebekesi kurulmasını öngörüyordu.

Bu dönemde ABD devlet aygıtı ve onun çeşitli bölümleri, kuşkusuz gene “güvenlik” amacıyla “kendi” yurttaşları hakkında bir ayrıntılı bilgi toplama yarışına girişeceklerdi. Mart 2005'de yapılan bir kamu güvenliği konferansında konuşan FBI Kontr-Terörizm Bölümü Direktör Yardımcısı John Lewis, örgütünün “ambar” adı verilen dev bir veri bankası oluşturduğunu ve bu veri bankasında “bilinen teröristlere ve terörist olduğundan kuşkulanılan binlerce kişiye ait fotoğraf, biyografik bilgi, fiziksel mekan bilgisi ve mali veriler” bulunduğunu açıklayacaktı.

Pentagon'a bağlı olan ve çalışmaları büyük bir gizlilik perdesi altında tutulan dünya çapında örgütlü Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (=NSA) da bu dönemde çalışmalarının kapsamını genişletti. NSA'nın uzun yıllardır -ABD'nin dost ve bağlaşıklarının haberleşmelerini de kapsayan - yaygın bir dinleme etkinliği yürüttüğü biliniyordu. Bu nedenle, dev bir bütçeye sahip olan NSA'nın, 11 Eylül'den sonra, terörist amaçlara sahip olabileceklerinden kuşkulanılan milyonlarca ABD yurttaşının telefon konuşmalarını ve e-posta haberleşmelerini gizlice izlemeye başladığı haberi çok da şaşırtıcı olmadı. MSNBC'nin 11 Mayıs 2006 tarihli bir haberinde ise NSA'nın hedefinin, “ABD sınırları içinde “yapılan tüm telefon konuşmalarını kapsayacak bir veri bankası oluşturmak” olduğu açıklandı. Öte yandan, Julia Preston'ın The New York Times'ta yayımlanan bir haberine göre, Adalet Bakanlığı DNA örnekleri toplama etkinliğini de çok büyük ölçüde genişletmeyi tasarlıyordu. Federal yetkililer şimdiye kadar sadece yargılanıp mahkum olmuş kişilerin DNA örneklerini almaktaydılar. Yurttaş haklarına karşı bu yeni saldırı ilk aşamada ABD'ndeki yüzbinlerce yasadışı göçmeni hedef alacaktı; ama asla onlarla sınırlı kalması düşünülmüyordu. Gazetenin haberine göre “Adalet Bakanlığı yetkilileri DNA örnekleri alınması uygulamasının Federal görevliler tarafından gözaltına alınan herkesin parmak izlerinin alınması gibi rutin bir uygulama haline getirilmesini amaçladıklarını” (“US Set to Begin a Vast Racist Expansion of DNA Sampling, The New York Times, 5 Şubat 2007) söylüyorlardı.


11 Eylül sonrası dönemin çok önemli bir başka özelliği de, silahlı kuvvetlerin ülkenin “iç güvenliği” alanında giderek artan bir nüfuz sahibi olmasıdır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ABD Kara Kuvvetlerinin, “kuşkulu etkinliklerin ihbar edilmesi” için 800'lü bir telefon hattı bile oluşturmuş olmasıdır. Bu telefonu arayanlar şu sesi duyacaklardır: “ABD Kara Kuvvetleri'nin Casus Kırmızı Hattına ulaşmış bulunuyorsunuz... Lütfen ihbar etmek istediğiniz olay hakkında ayrıntılı bir mesaj bırakınız. Sizin telefon mesajınız önemlidir. Size ulaşmamızı istiyorsanız, lütfen adınızı ve telefon numaranızı bildirin...”

Bu dönemde, ABD silahlı kuvvetlerine bağlı istihbarat birimleri, daha önce görülmedik ölçüde ABD yurttaşlarını hedef alan iç istihbarat ve gözetleme etkinliklerine yöneldiler. Mayıs 2005'de Başkan Bush, bir geleneğe son verdi ve CIA Direktörü Porter Goss'u görevden alarak yerine asker kökenli bir direktör -Hava Generali Michael Heyden'i- atadı. Zaten NSA, DIA (=Savunma İstihbarat Ajansı) gibi dev boyutlu askeri istihbarat örgütlerinin bağlı olduğu -ve bu alanda CIA, FBI gibi “sivil” istihbarat birimleriyle ve onların üst kuruluşu olan Ulusal İstihbarat Bakanlığı (=DNI) ile rekabet içinde olan- Pentagon bu dönemde istihbarat çalışmalarının ağırlıklı bir bölümünü denetler hale geldi.

Pentagon'un 2002'de, “terörist bir saldırıdan korunmak amacıyla” tarihte ilk kez ABD topraklarında Northern Command adlı ayrı bir komutanlık (ya da kısaca Northcom=Kuzey Komutanlığı) oluşturması, ordunun devlet aygıtı içinde yerini güçlendirmekte olduğunun bir başka kanıtıdır. Kendisini, sadece ABD'nden ve ABD karasularından sorumlu ilan etmekle kalmayıp, Kanada ve Meksika'nın yanısıra Karayiplerin bir bölümünü de (!) yetki alanına sokan Northcom'un başına getirilen General Ralph Eberhart 2002 Eylülünde yaptığı bir konuşmada “sadece dışarıya değil, içeriye de bakmamız gerektiğini” söylemişti. Dahası, merkezi Colorado eyaletinin Peterson kentindeki ABD hava üssünde bulunan Northcom'un bir ilanında bu komutanlığın sadece “terörizmle” değil, uyuşturucu kartelleriyle ve büyük-ölçekli karapara aklama türünden suçlarla da uğraştığını belirtmesi, silahlı kuvvetlerin DEA (=Uyuşturucuyla Savaşım Dairesi) ve FBI gibi “sivil” örgütlerin alanına giren işlere de burnunu sokmakta olduğunu gösteriyor. Robert Block ve Gary Fields adlı muhabirlerin Wall Street Journal 'da yayımlanan bir haberine göre, Deniz İstihbarat Bürosu (=ONI) 2003'de ABD Gümrük Hizmetleri'ne başvurmuş ve “potansiyel terör tehditlerini önlemek için bilgiye gerek duyduğu” gerekçesiyle bu kuruluşun deniz ticareti ile ilgili veri bankasına girme talebinde bulunmuştu. Gümrük yetkilileri, Deniz Kuvvetleri'ne bağlı olan ONI'nun bu talebini önce kabul etmemiş, ancak daha sonra istenen verileri bu kuruluşa iletmişlerdi. (“Is Military Creeping Into Domestic Law Enforcement?”, Wall Street Journal, 9 Mart 2004)

Peter Byrne, Mother Jones'un Mayıs-Haziran 2005 tarihli sayısında yayımladığı “Battlespace America” (=“Savaşgemisi Amerika”) başlıklı yazısında Pentagon'un, Northcom'a olağanüstü bir durumda ülkenin başına askeri bir yönetimin getirilmesini öngören çok gizli bir dizi plan hazırlama buyruğu verdiğini ileri sürdü. Zaten The Washington Post'ta 2005'de Northcom'un ABD'nde sıkıyönetim ilanı için muharebe planları hazırladığını yazmıştı. Northcom'un oluşturulmasının gerçekten de olağanüstü bir gelişme olduğu tartışma götürmez. Kongre'nin 1878'de Posse Comitatus Yasası'nı kabul etmesinden bu yana silahlı kuvvetlerin ABD topraklarında iç güvenlik görevi yapmaması -yer yer ve giderek daha fazla çiğnenmekle birlikte- bir çeşit gelenek haline gelmişti. Şimdi bu gelenek de tarihe karışıyor. ABD'nin en öndegelen komutanlardan Orgeneral Tommy Franks'ın, Cigar Aficionado dergisinin Aralık 2003 tarihli sayısında yayımlanan bir röportajında söyledikleri kuşkuları doğruluyordu. Franks bu röportajda, ABD'nde ya da Batı dünyasının herhangi bir yerinde kitle imha silahlarının kullanıldığı ve büyük insan kaybına yol açacak yeni bir olayın ardından Amerikan halkının “anayasamızı sorgulayacağını ve benzer bir kitlesel kayıp olayından kaçınmak için ABD'nin militarizasyonunun önünün açılmasına” rıza göstereceğini söylememiş miydi? (“General Franks Doubts Our Constitution Will Survive Another WMD Attack”, John O. Edwards, NewsMax.com, 21 Kasım 2003) DHS'nın belirli aralıklarla yapılan ve çok sayıda asker, Ulusal Muhafız ve polisin katıldığı “terörist saldırılara karşı tatbikat”ların ve zaman zaman kaynağı belirsiz tutulan ve açıklanmayan “güvenlik alarmları” vermesi türünden uygulamaların da Amerikan halkını ürkütmeyi sürdürmek, devlete sığınmaya teşvik etmek ve böyle bir rejime alıştırmak amacını taşıdığını söyleyebiliriz.

“Yeni” ABD rejiminin en önemli özelliklerinden biri de insanların potansiyel suçlu olarak görülmeye başlanması ve alışılagelmiş hukuksal güvencelerden yoksun bırakılmasının yolunun açılmasıdır. Devlet Başkanı G. W. Bush, daha 13 Kasım 2001'de “terör sanıklarını” yargılamak için askeri komisyonlar ve mahkemeler kurulmasını öngören bir yürütme buyruğu vermişti bile. “Savunma” Bakanlığı tarafından atanacak asker kökenli yargıçlardan oluşacak olan bu komisyon ya da mahkemeler, oturumlarını gizli olarak ve Bakanlığın uygun gördüğü herhangi bir yerde, örneğin bir savaş gemisinde, yapabilecek, dedikodu ya da işkence yoluyla elde edilen “bilgi”lerin de kanıt sayılabileceği bu mahkemelerin kararlarına karşı kendi avukatlarını seçme hakkından da yoksun bırakılan sanıkların -“savunma” bakanı ya da devlet başkanına başvurma dışında- temyiz hakları olmayacaktı. Eylül 2006'da Kongre'den geçerek yasa hükmü kazanan Askeri Komisyonlar Yasası'na göre, “hiçbir mahkeme ya da yargıç” ABD'nin “düşman savaşçı” nitelemek suretiyle gözaltına aldığı/ tutukladığı “yabancılar” için, onların ABD hukukuna ya da uluslararası hukuka göre yargılanmasını isteyen bir mahkeme buyruğu veremeyecektir. ABD yurttaşlarının da “düşman savaşçı” kategorisine konmasına olanak veren bu yasa, şimdilik, ama sadece şimdilik Guantanamo konsantrasyon kampında ya da Afganistan'da, Irak'ta ve başka yerlerde “düşman savaşçı” olarak nitelenmek suretiyle bütünüyle keyfi bir tarzda tutulmakta olan ve herhangi bir hukuksal korunmadan yoksun bırakılan kişileri hedef almaktadır. Sözkonusu uygulamanın şimdilik “yabancılar”ı hedef alıyor oluşu onun, ABD yurttaşlarını da hedef almayacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Eğer bu gidişat durdurulamazsa, ABD yurttaşlarının demokratik haklarına yapılan saldırı bu alana da sıçrayacak ve onlar da siyasal inançları, aktiviteleri, devlete karşı tutumları, hatta düşünceleri vb. temelinde Askeri Komisyonlar Yasası'nın hışmına uğrayabileceklerdir. Böylelikle ABD, tıpkı faşist devletlerde olduğu gibi, adil bir mahkeme karşısına çıkarılmaksızın insanların tutuklanamayacaklarını öngören habeas corpus ilkesini ayaklar altına almakta ve bazı insan kategorilerini peşin olarak kuşkulu ve/ ya da suçlu kabul eden yaklaşımını sözde hukuksal bir temele oturtmaktadır. Bunun, tutukluların adil bir yargılama sonucunda kanıtlanana kadar suçsuz sayılmalarını öngören burjuva-demokratik ilkenin kesin bir biçimde reddiyle elele gideceği ve gittiği tartışma götürmez. Üç aşağı beş yukarı aynı değerlendirme Mart 2005'de Britanya'da kabul edilen Terörle Savaşım Yasası için de geçerlidir. Geçmişte Britanya ve ABD'nde habeas corpus ilkesinin, sadece savaş ya da ayaklanma dönemlerinde geçici olarak askıya alındığı düşünüldüğünde bu gelişmenin bir dönüm noktası oluşturduğunu söylemek bir abartma sayılmaz.

Ekim 2006'da kabul edilen John Warner Savunma Yetkilendirme Yasası, yukarda sözü edilen Askeri Komisyonlar Yasası'nı tamamlayıcı bir nitelik taşımaktaydı. Aslında devlet başkanlarının, son yasa değişikliklerinden önce de -daha kısıtlı olmakla birlikte- olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilan etme yetkileri vardı. 1807'de çıkarılmış olan Ayaklanma Yasası devlet başkanına, eyelet meclisinin ve valisinin onayını aldıktan sonra “kamu düzenini” bozan olayların ya da doğal afetlerin olduğu eyaletlere asker gönderme yetkisi veriyordu. Ancak, 1876 tarihli Posse Comitatus Yasası'nı edimsel olarak geçersizleştiren Savunma Yetkilendirme Yasası, devlet başkanının “kamu düzensizlikleri”ni vb. engellemek amacıyla silahlı kuvvetleri ve Ulusal Muhafız örgütünü kullanma olanaklarını büyük ölçüde arttırmaktadır. Bu yeni yasaya göre başkan; bir salgın hastalık, bir doğal afet ya da bir terör saldırısı durumunda ya da “başkanın ülke içi şiddetin, eyalet yetkililerinin kamu düzenini sürdürmesini olanaksız kıldığı kanısına vardığı koşullarda” ABD'nin herhangi bir yerine askeri birlikler yollama yetkisiyle donatılmaktadır. Böylelikle Geeorge W. Bush ya da 2008 seçimlerinde yerine geçebilecek herhangi bir başka ABD başkanı -artık PATRIOT yasasına göre kendisinin ilan edebileceği- olağanüstü durum ya da sıkıyönetim koşullarında eyalet valilerinin ve yetkililerinin itirazlarına rağmen Ulusal Muhafız ya da silahlı kuvvetler birliklerini şu ya da bu eyalete gönderme ve oralara müdahale etme yetkisine sahip oluyordu.


ABD'nin Demokrasi Siciline Bir Bakış


11 Eylül'ün önemli bir dönemeç noktası olduğu yadsınamaz; ancak onu bir milat olarak sunan burjuva siyasetçi ve yorumcularının ileri sürdüklerinin ya da ima ettiklerinin aksine bu tarihten önce ABD emperyalizminin çok sayıda Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesine karşı en kaba ve vahşi müdahaleleri gerçekleştirmiş olduğunu unutmak VE bu tarihten önce ABD'nde geniş bir demokratik ortamın var olduğunu ileri sürmek, bu ülkenin kuruluşundan bu yana demokrasiye ve “insan haklarına” dönük yaygın saldırılarla nitelendiğini görmezden gelmek, gerçeklerle bağdaşmaz. ABD, henüz modern emperyalizmin ortaya çıkmadığı 18. ve 19. yüzyıllarda Zencilerin köle statüsüne sahip olduğu/ ikinci sınıf insan sayıldığı ve özellikle Güney'de 1861-65 İç Savaşından sonra bile Ku Klux Klan gibi ırkçı terör örgütlerinin periyodik linç eylemlerine hedef olduğu, işçi sınıfının grevlerinin ve diğer eylemlerinin “güvenlik” güçleri ve kapitalistlerin özel silahlı güçleri tarafından şiddetle bastırıldığı, 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında büyük çoğunluğu kıyımdan geçirilen Kızılderili halkından geriye kalanların rezervasyon adı verilen konsantrasyon kamplarına tıkıldığı, yoksul ve küçük köylülerin büyük toprak sahiplerine ve bankalara karşı hak alma savaşımlarının kanlı bir biçimde ezildiği, kadınların 1920'ye kadar oy kullanma hakkına sahip bulunmadığı bir ülkeydi. Amerikan işçi sınıfının ve diğer ezilen halk katmanlarının savaşımları ve sömürge ve bağımlı ülkelerin yağmalanmasından elde edilen süper karlar, ABD demokrasisinin sınırlarını belli ölçüde genişletilmesine olanak verdi. Ancak, tekelci burjuvazisi daha da gericileşen ABD'nin iç siyasal rejimi 20. yüzyılda da çok fazla değişmedi. Dünyanın en büyük ve en gelişmiş baskı ve terör aygıtına sahip bulunan bu burjuvazi geçen yüzyılda, sadece Asya, Afrika ve Latin Amerika proletaryası, halklarına karşı düzenli bir biçimde kanlı ve terörist saldırılar düzenlemekle yetinmedi; onun tarihi aynı zamanda değişik ulus ve milliyetlerden Amerikan işçi sınıfı ve halkına karşı bir açık ve örtülü operasyonlar tarihi olageldi. Bir kaç çarpıcı örnek üzerinde duralım.


Vietnam ulusal kurtuluş savaşının önderi Ho Chi Minh, 1924'te La Correspondance Internationale 'in 74. sayısında yayımlanan “Linç, Amerikan Uygarlığının İyi Bilinmeyen Bir Yanı” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Kara ırkın, insanlık ailesinin en fazla ezilen ve sömürülen üyesi olduğu iyi bilinir. Kapitalizmin yayılmasının ve Yeni Dünya'nın keşfinin ilk sonuçlarından birinin, yüzyıllar boyunca Zencilere yıkım getiren ve insanlığın yüzkarası olan köleliğin dirilişi olduğu da iyi bilinir. Ama çok az bilinen bir şey var ki; o da sözümona kurtuluştan (Zencilerin 1861-65 İç Savaşının ardından yasal planda kölelikten kurtuluşu- G. A.) 65 yıl sonra Amerikan Zencilerinin hala, en zalim ve en dehşet verici olanı linç geleneği biçimini alan barbarca maddi ve tinsel acılara katlanmak zorunda kalmalarıdır...

“1889-1919 yılları arasında, aralarında 51 kadın ve kızın ve Birinci Dünya Savaşına katılmış olan 10 askerin de bulunduğu 2,600 Zenci linç edilmiştir.1919'da linç edilen 78 zenciden 11'i diri diri yakılmış, 3'ü öldürüldükten sonra yakılmış, 31'i vurulmuş, 3'ü işkenceyle öldürülmüş, 1'i parçalanmış, 1'i boğulmuş ve 11'i değişik biçimlerde öldürülmüştür.“Listenin başını 22 kurbanla Georgia çekmekte, onu Missisippi 12 kurbanla izlemektedir. Her ikisi de 3'er asker linç etmiş olmakla övünmektedirler. Canlı olarak yakılan 11 kurbandan 4'ü ilk eyalete ve 2'si ikinci eyalete aittir. Sistemli, önceden tasarlanmış ve örgütlenmiş 34 linç olayında birinci yeri gene 5 kurbanla Georgia işgal etmekte, onu 3 kurbanla Mississippi izlemektedir.“1919 yılı kurbanlarına yöneltilen suçlamaları şöyle sayabiliriz: Bir kurban Tarafsızlar Birliği (bağımsız çiftçiler) üyesi olmakla; birisi devrimci yayımlar dağıtmakla; birisi linç eylemleri konusunda eleştirel görüşler dile getirmekle, birisi Şikago'da Beyazlarla Zenciler arasında meydana gelen çatışmaları eleştirmekle; birisi Zenci davasının liderlerinden birisi olmakla; birisi yoldan çekilmeyip motorlu araç içinde bulunan bir beyaz çocuğu korkutmakla suçlanmıştır. 1920'de 50 linç olayı ve 1923'de 28 linç olayı yaşanmıştır.”İkinci Dünya Savaşının yaklaştığı yıllarda, 1929-33 Büyük Bunalımının da etkisiyle ABD işçi sınıfı ve yoksul köylüleri çok sayıda grev, direniş, protesto yürüyüşü eylemleri gerçekleştirdiler. Sözde demokratik burjuva devleti bu eylemlere sopa, gaz bombası, makinalı tüfek ve zırhlı araçlarla saldırmada hiçbir duraksama göstermedi. Örneğin, 1934'te ülkenin Batı Yakasında değişik sanayi dallarına bağlı 1.5 milyon işçi, sendika bürokrasinin engelleme çabalarına rağmen dev bir grev başlatmışlardı. İşçiler, polisin açtığı ateş sonucunda iki grevci işçinin ölümünün ardından onbinlerin katıldığı bir cenaze töreni düzenlediler ve beyaz teröre San Fransisco'da 130,000 işçinin katıldığı bir genel grevle yanıt verdiler. Grevi bastırmak için bölgeye yüzlerce polis, ve makinalı tüfek, tank ve toplarla donatılmış binlerce Ulusal Muhafız ve piyade sevkedildi. Bunun üzerine, sendika bürokrasisinin de çabalarıyla bir uzlaşma sağlandı.


1934'ün sonbaharında bu kez Güney'de 325,000 dokuma işçisi greve başladı. Burjuva devleti yeniden harekete geçti; Güney Carolina'da polisin ve silahlı grev kırıcıların grev gözcülerine ateş açması sonucu 7 işçi öldü 20 işçi yaralandı. Ancak, işçilere yönelik kitlesel tutuklamalara, grev önderlerine yapılan saldırılara ve Ulusal Muhafızlar ve polisle işçiler arasında yaşanan çatışmalara rağmen grev New England, Masschusetts, Rhode Island eyaletlerine yayıldı. Eylül ayına gelindiğinde greve katılan işçilerin sayısı 421,000'i, çatışmalarda ölen işçilerin sayısı ise 13'ü bulmuştu. Eylemin büyümesinde çekinen hükümet bir uzlaştırma kurulu oluşturdu ve işçilere bazı ödünler vermek suretiyle grevi sona erdirmeyi başardı.


ABD emperyalistleri İkinci Dünya Savaşı sırasında sözümona özgürlük ve demokrasi idealleri için Sovyetler Birliği'yle birlikte faşist bloka karşı savaşmışlardı. Ancak savaşın bitiminden hemen sonraki haftalar ve aylar, anti-komünizmin, Makkarticiliğin, yeniden canlanan ırkçılığın, militarizmin ve “Soğuk” Savaş psikolojisinin ABD tekelci burjuvazisinin olmazsa olmaz karakteristiği olduğunu bir kez daha gösterecekti. Bir kaynakta, savaş sonrasının ABD'nde Zencilerin yaşam koşulları hakkında şunlar söyleniyordu:

“Amerika Cumhuriyetinin, insanların eşitliği ilkesi üzerine kuruluşundan birbuçuk yüzyıl ve Kölelikten Kurtuluş Bildirisinin imzalanmasından hemen yüzyıl sonra kara derili yurtdaşlar, savaş sonu Amerikasında, bir çok bakımdan savaş öncesi Almanyasında Yahudilerinkine benzer şartlar altında yaşıyorlardı.


“Harry Haywood, 1948'de Amerika'daki Zencilerin durumları ile ilgili 'Zencilerin Kurtuluşu' adlı kitabında, 'Belki de Güney Afrika'dan başka hiçbir ülkede ırk, bir halkın sosyal-ekonomik baskı altında tutuluşunda bu kadar önemli bir rol oynamamaktadır...' diye yazıyordu. Kölelik belki kalkmıştı, ama yerine bir kast sistemi gelmişti...


“Bununla beraber, zaferden sonra, eski politika çok geçmeden yine uygulanmaya başlandı. 1946 yazında Ordu, artık siyahları askerliğe kabul etmiyordu; bir kaç ay sonra Deniz Kuvvetlerindeki bütün siyahlar terhis edilmek ya da mutfak hizmetlerine geçmek şıkları arasında birini seçmek zorunda bırakıldılar.


“Fabrikalarda ilk yol verilenler, işe en son alınmış olan siyah işçiler oldu. 1945 Temmuzu ile 1946 Nisanı arasında işsizlik, beyazlarınkinden iki misli hızla arttı...” (Albert Kahn, Büyük İhanet, İstanbul, Hür Yayınevi, 1966, s. 196-98) Zenci halka, özellikle ABD'nin güney eyaletlerinde karşı uygulanmakta olan ayrımcı ve ırkçı politikaların en çirkin ve sivri yanları ancak 1960'larda sürdürülen yurttaş hakları hareketinin eylemleri ile törpülenebilecekti.


Pentagon ve CIA destekli Kübalı karşı-devrimcilerin 1961'de Küba'ya karşı düzenledikleri saldırının yenilgiye uğratılmasının ardından, başında General Lyman Lemnitzer'in bulunduğu ABD Genelkurmayı 1962'de, “yurtseverlik” duygularını kışkırtarak kamuoyunu Küb'yı işgale hazırlamak için ABD topraklarında bir dizi provokatif terör eylemi düzenlemeyi kararlaştırdı. Operation Northwoods kod adıyla anılan ve arkasında Küba hükümetinin bulunduğu ileri sürülecek bu kontrgerilla eylemleri esas itibariyle, sıradan ABD askeri personelini ve yurttaşlarını hedef alacaktı. Tasarlanan eylemler arasında; sivil yolcu uçakları biçiminde kamufle edilecek bir ABD savaş uçağına saldırı, bir ABD yolcu gemisinin havaya uçurulması, Küba'daki -ve şimdi çoğu Afgan kökenli tutsakların bulundurulduğu- Guantanamo Körfezi'ndeki ABD üssüne Küba üniforması giydirilmiş ABD askerlerinin saldırmasının örgütlenmesi, Guantanamo Körfezi'nde bir ABD savaş gemisinin batırılması (5), Küba'dan Florida'ya kaçan gerçek ya da sahte mültecileri taşıyan bir teknenin batırılması, NASA tarafından uzaya gönderilen ve içinde Amerikan astronotu John Glenn'in bulunduğu roketin elektronik müdahale ile düşürülmesi vb. vardı.


Ayrıntılarının Mart 1962'de tamamlanmasının ardından Operation Northwoods planı “Savunma” Bakanı Robert McNamara'ya ve ardından Başkan J. F. Kennedy'nin askeri temsilcisi General Maxwell Taylor'a sunuldu. Ancak Başkan Kennedy bu planı ve ABD'nin Küba'ya karşı açık ve doğrudan bir saldırıya girişmesi seçeneğini reddetti. Birkaç ay sonra görev süresi dolan General Lemnitzer Avrupa'daki NATO kuvvetlerinin komutanlığına atandı. Ancak ABD Genelkurmayı Küba'ya karşı askeri saldırı planlarını 1963'e kadar canlı tuttu. Düşünülen yeni provokatif eylemler arasında; Küba ile bir başka Latin Amerika ülkesi arasında savaş kışkırtmak, bazı Kübalı komutanları satın alarak Guantanamo Körfezi'ndeki ABD üssüne bir saldırı düzenlenmesini sağlamak, ABD keşif uçaklarını Küba üzerinde uçurmak suretiyle Küba'yı askeri tepki göstermeye kışkırtmak ve bu provokatif eylemlerden birini gerekçe olarak kullanarak Küba'ya saldırmak vardı. Son derece gizli tutulan ve kendisine ilişkin belgelerin ve notların hemen hemen tümünün yokedildiği Operation Northwoods planı, ancak 40 yıl sonra, yani 2002 yılında öğrenilebildi.


ABD Usulü Faşizm: 11 Eylül ve İnsan Hakları II