KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

50. Yılında 27 Mayıs Tartışmalarına Aykırı Bir Katkı
Garbis Altınoğlu">

KÜTÜPHANE |  GARBİS ALTINOĞLU

50. Yılında 27 Mayıs Tartışmalarına Aykırı Bir Katkı
Garbis Altınoğlu, 29-30 Mayıs 2010

27 Mayıs darbesinin 50. yıldönümü; burjuva politikacıları, yazarları ve akademisyenleri tarafından abartılı bir demokrasiye bağlılık gösterisine dönüştürüldü. Hemen hemen bütün bu burjuva aktörler; demokrasiye ve rejimin “meşru” yollardan el değiştirmesine ne denli bağlı ve askeri darbelere ne kadar karşı olduklarını açıklama yarışına giriştiler. Tabii bu aynı zamanda; Bayar-Menderes kliğini, başında bu kliğin yer aldığı DP’yi (=Demokrat Parti) şu ya da bu ölçüde aklama, parlamento ahırını yüceltme, 27 Mayıs’ın Türkiye’ye ne büyük kötülükler getirdiğini anlatma ve 27 Mayıs’ın olumlu bir yanının olabileceğini söyleyenleri çarmıha germe ya da linç etme yarışına dönüştü. Bunların kimi 27 Mayıs’ı “Kara bir olay ve kara bir gün” (Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç) olarak niteliyor, kimi “27 Mayıs’ın, son yarım yüzyılın siyaset meydanında ‘kötülüklerin anası’ olarak tarihe geçtiğini” (Hasan Cemal) söylüyor, kimi “27 Mayıs 1960 günü, Cumhuriyet tarihimizin en elîm, en hazin, millete ve devlete en fazla zarar veren olayı”nın “cereyan etti”ğini ileri sürüyor, (Hasan Celal Güzel) kimi 27 Mayıs hareketini anlatırken “38 subay”ın “bir çete kurup önce bize ait olan devlet iktidarını, sonra onurumuzu ve hukuk içinde yaşama güvencemizi gasp etti”ğini buyuruyor (Mümtazer Türköne) ve kimi de “Bütün kötülüklerin başı olan bir darbenin 50'nci yılında, artık hepimiz geçmişimizin bu trajik olayı ile yüzleşmemiz gerekir” (Ertuğrul Özkök) saptamasında bulunuyordu.


Sözkonusu moda akımın mensuplarının yazdıklarının kabataslak bir incelemesi bize, onların görüşlerine ilişkin bazı ipuçları sunmaktadır: Bu baylar ve bayanlar, sözümona “bütün darbelere” karşı çıkmakta ve darbelere karşı olmayı demokratizmin olmazsa olmazı ya da neredeyse baş koşulu saymakta, 27 Mayıs askeri darbesini 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbelerine kıyasla çok daha sert bir eleştiriye tabi tutmakta ve 1960 darbesinden çok daha baskıcı olan 1971 ve 1980 darbelerinin bir anlamda 27 Mayıs darbesinin rövanşı olduğu gerçeğinin üstünü örtmekte, 27 Mayıs darbesinin hedef aldığı –ve 1950-60 yıllarında iktidarı elinde bulunduran- Bayar-Menderes kliğinin gerici iç ve dış politikalarını tartışmaktan özenle kaçınmakta ve darbelere hedef olanları da içinde olan belkemiksiz Türk burjuva politikacılarının çoğunluğunun zerrece utanmadan darbeci güçlerle kölece bir işbirliğine girdiği gerçeğini vb. “unutmaktadırlar.” (1)

Tam da burada şu, “bütün askeri darbelere karşı olma ya da aynı ölçüde uzak durma” biçiminde betimlenen sözümona ilkeli tutum üzerinde duralım ve bir soru soralım. Bütün askeri darbeler aynı kefeye konabilir, eşitlenebilir ve hepsi de aynı ölçüde kötü görülüp aynı biçimde lanetlenebilir mi? Bu soruya, askeri darbe dediğimiz olayın sınıf savaşımının biçimlerinden biri olduğunu unutmaksızın verilecek yanıt, “elbette ki hayır” olacaktır. Tarihsel materyalizm bize, her toplumsal ve siyasal olguyu olduğu gibi her askeri darbeyi de kendisine öngelen tarihsel süreçleri, meydana geldiği toplumsal koşulları, sınıfsal ve siyasal niteliklerini, siyasal hedeflerini ve yol açtığı sonuçları hesaba katarak ve duygusallıktan uzak durarak analiz etmeyi öğretir. “Bütün askeri darbelere karşı olma ya da aynı ölçüde uzak durma” tekerlemesi, olsa olsa burjuva sosyal biliminin sahteliğini, sığlığını ve zavallılığını sergiler.

Devrimci proletarya, tüm diğer siyasal gelişmelere ve toplumsal hareketlere karşı olduğu gibi askeri darbelere karşı tutumunu da, sözkonusu askeri darbenin proletaryanın ve diğer sömürülen emekçilerin sonal kurtuluşları yolundaki savaşımlarına katkıda bulunup bulunmadığına ve kitlelerin bağımsız siyasal inisiyatifini geliştirip geliştirmediğine bakarak belirler. Hangi devrimci ve demokrat, 1952’de Mısır’da, başında Britanya emperyalizminin uşağı Kral Faruk’un bulunduğu monarşik rejimi yıkan, 1958’de Irak’ta, gene Londra’nın bir başka uşağı olan Faysal monarşisini ve Nuri Said hükümetini devirerek Irak’ı bağımsızlığına kavuşturan, 1969’da Libya’da, ABD uşağı Sunusi hanedanına son vererek bu ülkeyi Yanki emperyalizminin üssü olmaktan çıkaran, 1974’te Portekiz’de, ömrü yarım yüzyıla yaklaşan faşist Salazar diktatörlüğünü deviren ve hepsi de bir ölçüde geniş kitlelerin desteğini kazanan ya da bir ölçüde onların da katılımıyla gerçekleşen ilerici askeri darbeleri kınamaya ve onların yıktığı güçleri savunmaya kalkabilir? Hangi devrimci ve demokrat, bu ilerici askeri darbeleri; 1953’de İran’da, 1964’de Brezilya’da, 1965’de Endonezya’da, 1967’de Yunanistan’da, 1973’de Uruguay’da, 1974’de Şili’de, 1976’da Arjantin’de, 1980’de Türkiye’de gerçekleştirilen gerici ve faşist darbelerle eşitlemeye ya da aynılaştırmaya kalkabilir?

Evet, askeri darbelerin büyük çoğunluğu gerici ve/ ya da pro-emperyalist bir nitelik taşımıştır. Evet, kapitalizmin gelişmesi, burjuvazi-proletarya çelişmesinin keskinleşmesi ve burjuvazi ile devlet aygıtı arasındaki bağların güçlenmesi ölçüsünde ilerici askeri darbeler ortadan kalkmaya yüz tutacaktır ve tutmaktadır. Evet, genellikle kapitalist gelişme düzeyi bakımından geri ve/ ya da emperyalist boyunduruk altındaki ülkelerde gerçekleşen ilerici askeri darbeler bile bir süre sonra yozlaşarak sıradan bir askeri diktatörlüğe ya da tek partili bir baskı rejimine dönüşme eğilimindedirler. Ancak bunun böyle olması, liberal ve gerici kalemlerimizin yaptığı gibi bütün darbeleri aynı kefeye koyma ve aynı ölçüde lanetleme tutumunu haklı çıkarmaz. Türkiye’de diğer şeylerin yanısıra, emekli generallerin bankaların, holdinglerin ve diğer büyük şirketlerin yönetim kurullarında yer almaları yolundaki yerleşik geleneğin de gösterdiği gibi kapitalist patronlarla subaylar ve askeri gericilikle sivil gericilik arasında asla bir Çin Seddi yoktur. Türk ordusunun/ devlet aygıtının, burjuvazi ve diğer mülk sahibi sınıflar karşısındaki, tarihsel süreç içinde oluşmuş olan, ancak kapitalizmin gelişimine bağlı olarak giderek ortadan kalkan göreli özerkliği, birincisinin ikincisinin sınıfsal çıkarlarının muhafızı olduğu gerçeğini hiçbir zaman ortadan kaldırmamıştır. Geçerken bu sivil toplumcu yaklaşımın, 1960’larda ve kısmen de 1970’lerde yaygın olan “iyi asker-kötü sivil” yüzeysel karşıtlığının, “asker-sivil aydın zümre”, “Filipin tipi demokrasi” vb. tekerlemelerinin ve özelde AP’nin (=Adalet Partisi) ve genelde sağcı sivil politikacıların ve gerici parlamentonun siyasal gericiliğin esas temsilcisi olduğu yolundaki anlayışın tersyüz edilmiş biçiminden başka bir şey olmadığını anımsatmak isterim.

Askeri darbeler üzerinden 27 Mayıs’ın şeytanlaştırılması çabası, şu içinde bulunduğumuz alaturka liberal reform döneminin gereksinimleriyle doğrudan bağlantılıdır. “Olağan” bir burjuva rejimine geçişi hedefleyen ve askeri kliğin nüfuzunun azaltılması savaşımıyla nitelenen bu dönemin ideolojik dogmalarından biri de “halk iradesi” ya da “milli irade” söylemidir. Bu söylemle pazarlanan TBMM’nin ve parlamentarizmin yüceltilmesi kampanyası, askeri darbelerin kategorik bir biçimde reddi ve kınanması kampanyasıyla elele gitmektedir. Dolayısıyla bu alanda yürütülen kavganın ve burjuva parlamentosunun ve parlamentarizminin bu yüceltilmesinin, AKP’nin ve siyasal İslamın askeri kliğe ve bağlaşıklarına karşı yürüttüğü savaşımın çıkarlarıyla, hatta daha da ileri giderek burjuvazinin ana gövdesinin stratejik çıkarlarıyla uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’nin somut koşullarında devrimci proletarya, şimdiye kadar ülkeyi demir bir yumrukla yönetmiş olan askeri kliğin zayıflamasından, “atanmışlar”ınkinin yerine “seçilmişler”in iradesinin geçirilmesinden ve açık ya da üstü örtülü bir askeri despotizmin yerini geri de olsa bir burjuva demokrasisine bırakmasından, Türkiye’yi bir Kürt-Türk çatışmasına sürüklemeye ve onu ABD-İsrail eksenine yaklaştırmaya çalışan askeri kliğin ana gövdesinin ve onun “ulusalcı” uzantılarının konumlarının zayıflamasından asla rahatsızlık duymaz.

Ancak o,
a) Çok sınırlı da olsa demokratik bir nitelik taşıyan bu dönüşümün geniş emekçi yığınlarını baştan çıkarmasına ve bu yolla onların kafalarında liberal ve parlamentarist yanılsamalar yaratma çabalarına karşı durur.
b) İşçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin darbe tehlikesi yaygarasıyla demokratik ve sosyalist taleplerini bir yana bırakması ve ekonomik ve siyasal hakları için savaşımınlarını erteleme dayatmalarına izin vermez.
c) Burjuvazinin liberal sözcülerinin, “bütün demokratik güçlerin” bu somut durumda AKP ile birlikte hareket etmesi gerektiği gerekçesiyle kitleleri AKP hükümetinin kuyruğuna takma yolundaki dayatmalarına kanmaması ve boyun eğmemesi için çaba harcar. Devrimci proletarya, kapitalizmin az çok gelişmiş olduğu her toplumda esas çelişmenin sivillerle askerler ya da “darbeci güçler”le “demokratik güçler” arasında değil, proletarya ve diğer ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanlarla burjuvazi ve diğer mülk sahibi sınıflar arasında olduğunu ve toplumsal devrimin ayak seslerinin duyulduğu her tarihsel anda ister askeri bir renk taşısın, isterse sivil, burjuva gericiliğinin bütün fraksiyonlarının, zincirlerini kırmak için davranan “ayaktakımı” karşısında kutsal bir bağlaşma oluşturacaklarını bilir.

Bütün ezilen ve sömürülen sınıf ve katmanların çıkarlarını savunan devrimci proletarya, hangi yolla işbaşına gelmiş olursa olsun burjuva iktidarının bütün biçimlerine (anayasal monarşi, askeri ya da faşist diktatörlük, burjuva demokrasisi vb.) karşıdır; o, hepsi de küçük bir sömürücü azınlığın çıkarlarını savunan ve ezilen ve sömürülen işçi ve emekçi yığınları ve ezilen ulustan/ uluslardan emekçiler üzerinde bir diktatörlükten başka bir şey olmayan burjuva devlet biçimlerine karşı sömürülen yığınlarının Sovyet iktidarını savunur. Tabii ki devrimci proletarya, kendi iktidarını darbe yoluyla kurmaktan yana değildir ve olamaz ve iktidarı işçi ve emekçi yığınların siyasal seferberliği ve burjuva devlet aygıtının yıkılması yoluyla ele geçirmeyi savunur. Ama yukarda da belirtmiş olduğum gibi o, karşı-devrimci liberal gevezeliklere ve bu yolla burjuva düzeninin yüceltilmesine ve parlamenter avanaklığın pompalanmasına da karşı çıkar. Herhalde 20. yüzyılın ve 21. yüzyılın ilk onyılının deneyimleri, en gelişmiş burjuva demokrasilerinin (Britanya, Kanada, ABD, İtalya, Fransa, Almanya vb.) bile tekelci burjuvazinin diktatörlükleri olduğunu, bu ülkelerde işçi ve emekçi yığınlarının iradesinin kesintisiz bir dezenformasyon yoluyla ve devlet aygıtının bir parçası haline gelmiş olan büyük basın ve görsel medyanın yardımıyla çarpıtıldığı ve manipüle edildiğini, iktidardaki burjuvazinin geniş yığınların iradesine rağmen gerici ekonomi politikaları izlediğini ve saldırı savaşları tezgahladığını, parlamentoların çok güçlü gerici lobilerin ve çıkar gruplarının oyuncağı haline geldiğini, bu ülkelerde de bunalım dönemlerinde yüzünü açıkça göstermeye hazır Kontrgerilla ya da Gladyö türü derin devlet örgütlerinin varolduğunu, yetki alanlarını ölçüsüz bir biçimde genişleten istihbarat örgütlerinin ve polisin enformatik alanındaki gelişmelerin de yardımıyla başta muhalif güçler gelmek üzere tüm toplumu sürekli bir biçimde izleyip denetlediğini vb. yeterince göstermiştir.

İşte ülkemizde darbe-karşıtı demokrat ve liberallerimizin “bütün askeri darbelere karşı olmak” sloganıyla pazarlamaya çalıştıkları da bu kapitalist düzenin ve burjuva parlamentarizminin ta kendisinden ya da daha soluk bir kopyasından başka bir şey değildir. “Esas tehlikenin darbeler ve esas düşman darbeciler” olduğunu ve bu güçlere karşı “ortak bir demokratik cephe oluşturmak gerektiğini” ileri süren burjuva toplumbilimcileri, yazarları ve politikacıları böylece dikkatleri sömürü düzeninin yıkılması görevinden uzaklaştırmaya, eşitsizlik, adaletsizlik ve baskıların tümünün kaynağının, sınıflı toplum, kapitalizm ve emperyalizm olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye ve bu vesileyle işçi sınıfının ideolojik ve örgütsel bağımsızlığını yoketmeye çalışmaktadırlar.

Askeri darbelerin ve özelde 27 Mayıs darbesinin “bütün kötülüklerin kaynağı” olduğu yolundaki argümanların bir yan ürünü de, sivil gericiliğin ve bu somut durumda Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes’in, yani bu eski İttihat ve Terakki şefinin ve Aydın’lı toprak ağasının savunulması, bu bayların “demokrasi kahramanı” payesiyle onurlandırılması ve böylece onların günahlarının üstünün örtülmesidir. “Sivil gericiliğin” bu şampiyonları, 1950-60 döneminde iktidarda bulunan ve Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmayı özleyen Bayar-Menderes kliğinin; 1950’de ülkeyi –TBMM’ne bile danışmadan- Kore Savaşına soktuğunu, (2) 1952’de Türkiye’yi saldırgan NATO paktına üye yaptığını, gene aynı yıl o sıralar Seferberlik Tetkik Kurulu adını taşıyan şu ünlü Kontrgerilla’yı kurduğunu, koyu bir anti-komünizm seferberliğiyle tüm sol ve demokratik güçlere ve aydınlara karşı azgın bir kampanya yürüttüğünü, ülkeyi ABD üsleriyle donattığını, MİT’nı neredeyse bütünüyle ABD istihbaratının denetimi altına soktuğunu (3), Kontrgerilla ile elele 6-7 Eylül 1955 pogromunu gerçekleştirdiğini, (4) 1956’daki Süveyş Kanalı Krizinde Mısır’a saldıran Britanya, Fransa ve İsrail’in yanında yer aldığını, 1958’de Irak’ta Britanya uşağı rejimin devrilmesi üzerine bu ülkeye savaş açmaya hazırlandığını, aynı yıl BM’de yapılan oylamada bağımsızlığı için savaşan Cezayir halkına karşı Fransız emperyalizminin yanında yer aldığını, 1959’da İzmir Çiğli Hava Üssüne ABD’nin Jüpiter nükleer füzelerini yerleştirdiğini, gene 1959’da bin dolayında Kürdü “sallandırmak”tan söz ettiğini ve ünlü 49’lar davasını açtığını (5) vb. bilmezden geliyorlar.
* * * * *

Marksist-Leninistler ve tutarlı devrimciler öteden beri, gerek Doğan Avcıoğlu, İlhami Soysal, İlhan Selçuk gibi küçük-burjuva milliyetçilerinin ve sol Kemalistlerin ve gerekse Türkiye devrimci hareketinin bu akımla ideolojik dirsek teması içinde olan temsilcilerinin 27 Mayıs hareketine fazlasıyla ileri bir rol biçen tutumlarını eleştiregelmişlerdir. Örneğin İbrahim Kaypakkaya, 27 Mayıs’ın orta burjuvazinin bir hareketi” olduğunu ileri süren Şafak revizyonistlerini, yani başını Doğu Perinçek’in çektiği TİİKP’ni (=Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) eleştirirken (6) şöyle demişti:

“27 Mayıs hareketine önderlik eden ve sonunda iktidarı ele geçiren sınıf, CHP’ye hakim komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliğidir. Orta burjuvazi onun peşinde yedek kuvvet olarak yer almıştır.” (Seçme Yazılar, İstanbul, Ocak Yayınları, 1979, s. 75)

Bense Mart 1997’de kaleme aldığım bir yazımda Yalçın Küçük’ün 27 Mayıs hareketini “bir örgütsüz halk devrimi” olarak nitelendirmesini şu sözlerle eleştirmiştim:

“Geçerken, Küçük’ün 27 Mayıs darbesinin bir ‘halk devrimi’ olduğu yolundaki tezine değinelim...

“27 Mayıs hareketinin bir ‘örgütsüz halk devrimi’ olduğu tezi bir safsatadan ibarettir. 27 Mayıs hareketinde, üniversite öğrencilerinin, diğer aydınların ve ordunun alt ve orta kademesinde yer alan subayların, yani demokrat ve liberal burjuva ve küçük-burjuva aydınlarının varlığı ve eylemi anlamında sınırlı bir halk katılımının olduğu doğrudur. Ancak, asıl yığınlar, yani işçiler ve köylüler hiçbir aşamasında 27 Mayıs darbesine öngelen protesto eylemlerinde yeralmamışlardır.

“Öte yandan bu darbeye, özellikle 1950’li yıllarda güçlenmesine koşut olarak iktidar bloku içindeki payını büyük toprak sahiplerinin zararına arttırmak isteyen sanayi burjuvazisinin ve o tarihsel kesitte onun çıkarlarını savunan CHP’nin yön verdiği unutulmamalıdır.” (“Tuzak: Öcalan-Küçük Görüşmesi Üzerine Eleştirel Notlar”)

Şubat-Nisan 1998’de kaleme aldığım bir başka yazıda ise, 27 Mayıs hareketini bir devrim olarak gören ve onu gerçekleştiren Türk ordusunu bir ‘halk ordusu’ olmaya çağıran Hikmet Kıvılcımlı’yı eleştirirken şunları söylemiştim:

“Hem başında ordunun orta ve kısmen de alt kademelerindeki subayların bulunması ve hiyararşi dışı bir eylem olması ve daha da önemlisi hem de 1950’lerin sonu Türkiyesi’nde sınıf çelişmelerinin göreli olarak az gelişmiş olması nedeniyle öncelikle ve ilk planda işçi sınıfını, emekçi yığınları ve Kürt ulusunu hedef almayan 27 Mayıs darbesinin, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden farklı olduğu, onun daha sonraları egemen sınıf partilerinin ve Mart ve Eylül darbelerinin topa tutacağı ve göreli ileri hükümler içeren bir Anayasa bırakmış olduğu yadsınamaz. Ama, ancak iflah olmaz revizyonistler, bu olgudan hareketle objektif olarak esas içeriği ve yönelimi, 1950’ler boyunca güçlenmekte olan büyük sanayi burjuvazisinin çıkarlarını kollamak olan ve daha sonraki yıllarda da bu burjuvazinin ve onun arkasında duran emperyalizmin gereksinimleri uyarınca iç pazarı genişletmek için bir dizi ekonomik ve siyasal önlem alan 27 Mayıs hareketini yüceltebilir ve ona olmadık misyonlar biçebilirlerdi.”” ( (Bir Geleneğin Eleştirisi: Türk Ordusuna İlişkin Oportünist Değerlendirmelere Bir Bakış)

“Yukarda değinmiş bulunduğumuz gibi -12 Mart ve 12 Eylül askeri-faşist darbelerinden farklı olarak- hiyerarşi dışı bir eylem olan 27 Mayıs askeri darbesi, esas olarak işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve Kürt ulusunun gelişen devrimci hareketine, sol ve devrimci güçlere karşı değil, iktidardaki DP kliğine karşı yapılmıştı. Bu askeri darbeyle açılan dönem, 1920’lerden bu yana ilk kez belirli bir düşünce özgürlüğü ortamının oluşmasına, devrimci ve sol düşüncelerin yaygınlaşmasına ve devrimci hareketin kitleselleşmesine tanıklık edecekti. Koyu anti-komünizmiyle ve ABD emperyalizmine kölece bağlılığıyla ün salmış Bayar-Menderes kliğine karşı yapılan darbenin ardından Türkiye’nin gelmiş geçmiş en liberal anayasası olmuş olan 1961 anayasası hazırlanmış ve işçi sınıfı toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını elde etmişti...

“Kuşkusuz bütün bu söylenenlerden, 27 Mayıs askeri darbesinin halkçı ve demokratik bir hareket olduğu, emperyalizme karşı olduğu ya da 27 Mayısçıların sola ve devrime yakınlık duydukları sonucu asla çıkarılamaz. Gerçekte olan, işçi sınıfının, diğer emekçilerin ve henüz burjuvaziyle ve devletle ideolojik göbek bağını koparmamış olan o dönemin devrimci hareketinin, düzen güçlerinin cephesinde meydana gelen yarıktan ilerleme olanağı bulmuş olmalarıydı. 27 Mayıs askeri darbesi, objektif olarak ve son çözümlemede, egemen sınıfların farklı kanatları -öncelikle sanayi burjuvazisi ile büyük toprak sahipleri- arasındaki çelişmenin zor yöntemiyle çözülmesinden başka birşey değildi... O günün konjonktüründe başka faktörlerin de devreye girmesi, bu çelişmenin ‘olağan’, yani parlamenter bir yoldan çözümünü olanaksız kıldı. Bunlar arasında, DP’nin başında bulunan Bayar-Menderes kliğinin uzlaşmaz tutumunu, 1940’lardan bu yana ordu içinde oluşmakta yeni subay kuşağının eski ve küflenmiş ordu hiyerarşisine karşı tepkilerini, üniversite gençliğinin, aydınların ve memurların DP hükümetinin ekonomik politikasının sonuçlarına ve siyasal baskılarına karşı öfkesini sayabiliriz.” (aynı yerde)

Anlatılanlardan da rahatlıkla görülebileceği gibi, az-çok tutarlı demokratizmden her uzaklaşma liberal yazar ve aydınlarımızı kaçınılmaz olarak sadece AKP hükümetinin ve siyasal İslamın değil, aynı zamanda şovenizmin, emperyalizmin ve en azılı gericiliğin saflarına çekmektedir. Türkiye’de ve Türkiye Kürdistanı’nda üç değil, iki seçenek var: Ya ezilen ve sömürülen işçi ve emekçi yığınlardan ve ezilen Kürt ulusundan yana olunacak; ya da sivil ve askeri kanatları da içinde olmak üzere siyasal gericilikten, kapitalizmden ve emperyalizmden yana. Üçüncü bir seçenek yoktur.


DİPNOTLAR

(1) Bunun en çarpıcı örneklerinden biri; 1960’lı yılları 27 Mayıs Anayasası’na karşı ve onun sağladığı kısmi özgürlüklere karşı savaşla geçiren Süleyman Demirel ve onun AP’nin (=Adalet Partisi) gerek 12 Mart 1971 faşist darbesi öncesinde ve gerekse kendi hükümetini deviren bu darbe sonrasında askeri klikle elele çalışmasıdır. İbrahim Kaypakkaya, burjuva politikacılarının 12 Mart darbesinden sonra parlamentoyu kapatmayan iktidardaki askeri-faşist klikle işbirliği yapmasını şöyle anlatıyordu:

“Parlamentonun fonksiyonu, faşist generaller çetesinin süngüsünün işaretine göre parmak kaldırmaktan ibarettir. AP, DP, MGP ve CHP’nin ‘ortanın göbekçisi’ takımı, bütün bu faşist klikler, bir yandan yapılan devrimci katliamlarını, her türlü demokratik hakların ortadan kaldırılmasını olanca güçleriyle desteklerken, öte yandan parlamentonun muhafazasını istemektedirler. Hatta... faşist generaller çetesinin zorbalıklarını yetersiz bulmakta, ‘Daha fazla!’, ‘Daha fazla!’ diye bağırmaktadırlar.” (Seçme Yazılar, İstanbul, Ocak Yayınları, 1979, s. 295) Aynı husus bir ölçüde, parlamentonun ve siyasal partilerin kapatıldığı, burjuva politikacılarının gözaltına alındığı 12 Eylül 1980 darbesi için bile geçerlidir.

(2) Kore Savaşı için BM’in üyelerine yaptığı asker gönderme çağrısına ABD’den sonra ilk olumlu yanıt Türkiye’den geldi. Bu konuda dönemin ABD elçisi George McGhee şöyle diyordu:
“O sıralarda Türkiye henüz batılı güçlerden kendi savunmasıyla ilgili herhangi bir taahhüt alabilmiş değildi... ama kendisi Batıya adanmışlığını (yani uşaklığını- b. n.) kesin biçimde gösterdi.
“Menderes hükümeti, muhalefet partisine hiç danışmadan, Yalova’da yapılan bir kabine toplantısında Kore’ye, ABD kuvvetleriyle birlikte savaşmak üzere 4500 kişi göndermeyi kararlaştırdı.” (G. McGhee, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1992, s. 142)

(3) 1956’da Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur, Başbakan Adnan Menderes’e –MİT’in önceli olan- Milli Emniyet’in durumu ve özellikle CIA ile ilişkileri konusunda sunduğu raporda şunları söylüyordu:
“ ‘Amerikalılar Milli Emniyete hakimdi’. Para veriyor, örgüte ‘nüfuz’ ediyorlardı. Milli Emniyetin bütün dosyaları CIA’nın kontrolündeydi...
“ ‘İstanbul’da Milli Emniyet’e ait bir okul, servisin İstanbul örgütü ve Yeşilköy’deki ‘soruşturma teşkilatı’ tümüyle Amerikalıların emrinde. Okullara, soruşturma teşkilatına Amerikalılar ‘doğrudan’ para veriyorlar. İstanbul örgüt başkanlığına ‘doğrudan’ para ödüyorlar. Karşılığında ‘iş’ istiyorlar.’ ” (Aktaran Cüneyt Arcayürek, Darbeler ve Gizli Servisler, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1989, s. 43)

(4) Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Fuad Köprülü 12 Eylül 1955’de TBMM’nde yapılan görüşmeler sırasında şöyle diyordu:
“Komünistler derhal harekete geçtiler ve gençliğin vatanperverlik tezahürü gibi görünen bu hal birdenbire mahiyet değiştirerek tahripkar bir hal aldı ve her tarafta hücumlar, yıkmalar, yakmalar başladı. Çünkü komünist unsurlar hadiseyi evvelce tertipledikleri gibi sevku idareyi ele geçirmişlerdi...” Hızını alamayan Köprülü ölçüsüz yalanlarını şöyle sürdürüyordu:
“Biliyorsunuz, Kıbrıs’ta ilhak hareketini teşvik eden, körükleyen, Atina’da aynı faaliyete taraftar temin eden, buna mukabil bizde asabiyeti tahrik eden, Selanik’te bombayı patlatan ve telgrafı çeken aynı ellerdir, aynı teşkilattır, aynı merkezin sistemli harekatıdır. (Bravo sesleri)
“Mabetlerin yakılması tamamiyle bir komünist taktiğidir. Türkiye’de Türk tarihinde mabet yakılması gibi bir hadise vakı değildir.” (Aktaran Aziz Nesin, Salkın Salkım Asılacak Adamlar, İstanbul, Adam Yayınları, 1990, s. 109)

Başbakan Adnan Menderes ise 13 Eylül 1955’de TBMM’nde yaptığı konuşmada CHP lideri İsmet İnönü’nün 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili olarak yaptığı ikiyüzlü eleştirilere yanıt verir ve bu savların gerçeklerle hiçbir ilgisinin bulunmadığını ileri sürerken şunları söylüyordu:
“Şayia veyahut iddialara bakınız: İstanbul valisi ile –daha kimler belli değil- bir araya gelinmiş ve bir hadise tertip edilmek istenmiş. İstanbul valisi buna taraftar olmamış. ‘Onun içindir ki’ diyorlar, ‘İstanbul valisi istifa ettiği halde bunun istifası kabul edilmemiş; onun içindir ki hala İstanbul valisi makamında tutulmuş.
“Sevgili arkadaşlarım böyle bir hareket vaktiyle olurdu. Tertiplenmiş nümayişler devri çoktan geçmiştir. Mazide dahi olsa; ben herhangi bir Türk hükümetinin böylesine tedbirlere girişebileceği ihtimalinin bu Meclis kürsüsünde hatırlara getirilmesini bile çok vahim bir hadise olarak kabul ederim.” (Aktaran Namık Behramoğlu, Türkiye Amerikan İlişkileri (Demokrat Parti Dönemi), İstanbul, Yar Yayınları, 1973, s. 111-12)

Bayar-Menderes kliği 6-7 Eylül pogromunun “komünistler”in işi olduğunu ileri sürmesinin ardından aralarında Aziz, Nesin, Kemal Tahir, Mustafa Börklüce, Hüsamettin Özdoğru, Faik Muzaffer Amaç’ın da bulunduğu çok sayıda solcu aydın bu olayları çıkarma suçlamasıyla gözaltına alınacak ve yaklaşık dört ay gözaltında tutulduktan sonra mahkemeye bile çıkarılmadan ve hiçbir açıklama yapılmadan serbest bırakılacaklardı.

(5) Ayşe Hür bu konuda şu bilgileri aktarıyor:
“Hükümet, bu olaylardan sonra MİT’e emir vererek bir ‘Kürt raporu’ hazırlamasını istedi. Raporda, 1.000 ila 2.500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi öneriliyordu. Celal Bayar’ın ‘bin kişiyi sallandıralım’ şeklindeki meşhur sözünü bu öneri üzerine yaptığı anlaşılıyordu. ‘Sallandırma’ işine prensip olarak karşı çıkmayan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun uyarısı ile 50 kişilik bir idam listesi ile yetinmeye karar verdi. Yani 1950’lerde izlediği CHP karşıtı politikalarla Kürt oylarını DP’de toplamayı başaran Bayar ve Menderes, uluslararası konjonktürün de etkisiyle, bir öğrenci protestosu karşısında devletin iliklerine kadar işlemiş olan kadim paranoyaya teslim olmuştu. Yurdun dört bir yanındaki tutuklamalar 17 Aralık 1959 günü başladı. Tutuklama müzekkeresinde isim yoktu. MİT kimi öneriyorsa, 50 kişilik listeye onun adı yazılıyor ve tutuklanıyordu. (A. Hür, “ ‘Kımıl’ Olayından 49’lar Davasına”, 13 Temmuz 2008)

(6) 1970’lerin başındaki konumu bgünkü konumundan çok farklı olan Doğu Perinçek ve çevresi diğer bazı konularda (devlet, Kemalizm, enternasyonalizm vb.) olduğu gibi 27 Mayıs hareketinin değerlendirilmesi konusunda da –Kemalizmin etkisine daha açık olan ve 27 Mayıs’ı küçük burjuvazinin bir hareketi olarak gören- sol hareketin diğer öğelerinden daha ileri bir konumdaydı.