KÜTÜPHANE |  ÇAĞDAŞ BALCI

Ortadoğu'da İttifaklar Politikasının Ekonomipolitik Temelleri....

Çağdaş Balcı, Uğuray Aydos
 18.03.2007

 

İnsan düşüncesinin tarih boyunca elde ettiği ilerici unsurların birikimi olan ve Antik çağda başlayan felsefi akımların öncüsü materyalizm ile onun karşısına dikilen idealizm arasındaki kavga, insanlık dinamiğinin başat antagonizmasıdır. Çelişki de, birleşme de kavga da bu antagonizmadan doğmaktadır.

 

Bu kavga, vahşetle, gericilikle modernitenin kavgasıdır.

 

Bu kavga, özgürlük isteyen kölenin kavgasıdır.

 

Bu kavga, 7000 yıllık kadim medeniyetlerin, barbar akımlarının öncülük ettiği tarihsel devrim kavgasıdır.

 

Bu kavga, üretim ilişkilerinde ayak bağı olmuş, mezar kazıcıları ile bir daha hiç geri dönemeyecek olan sınıfların, sosyal devrim için giriştiği kavgadır.

 

Bu kavga, son tahlilde ortak mülkiyetle özel mülkiyetin kavgasıdır, emek ile sermayenin çatışmasıdır.

 

Dünyanın vazgeçilmez sayılı kanunlarından olan bu çatışmanın ideolojik bikriminin bilimsel boyuta sokulduğu diyalektik materyalist metot, geçmişten bugüne, gerek materyalist gerekse idealist felsefi akımların kazanımlarının birleştirildiği, dahiyane bir yöntemdir. Gerek Feuerbach’lardan, İbn Haldun’lardan gelen materyalist akım ile gerekse bir idealist olan Hegel’in diyalektiğini bilimsel boyuta sokan dahi iki öncü filozof, -Marks ile Engels- bugün de bizim sorunlarımıza en doğru teşhis ve tedavi yöntemini bulmuşlardır.

 

Bugün de bütün keskinliğiyle devam eden ortak mülkiyet-özel mülkiyet kavgası, emperyalizm altında inleyen mazlum ulusları da kapitalizmin en yüksek aşaması geberen kapitalizme karşı ittifaklar yapmaya zorluyor. Maalesef ki kapitalizm, serbest rekabetçi dönemden beri sürdürdüğü “teknolojik ve sanayi devrimlerini sürdürmeden yaşayamama” ilkesinin verdiği endüstri-haberleşme-büyük sanayi gibi alanlardaki yeteneğinden ötürü, muhalefeti de kontrol altına almaktadır.

 

Muhalefet, şüphesiz ki, emperyalizmin en çok saldırdığı yerden, Asya’dan doğmaktadır. Ortadoğu da en önemli yeri teşkil etmektedir. İttifaklar politikasının doğru ve yanlış yönlerini iyi analiz edebilmemiz açısından, bu bölgeyi iyi tanımalıyız. Ortadoğu’nun tarihi ile ekonomik gelişimi hakkında sınıfsal bilinçle oluşturulmuş bilgi birikimi, bugün emperyalizmin ideolojik-siyasi-askeri kuşatmasını yarmak için bize en çok gerekli olacak araçtır.

 

Doğa sürekli değişim içindedir, dinamiktir. Maddeler değiştiği, canlılar değiştiği gibi, var olan halk hareketleri de zamanla değişir, evrimleşir; bu evrimleşmenin sonucunda da zaman ve şartlar olgunlaşınca, devrim meydana gelir.

 

Halk hareketleri dinamiktir, değişim ve evrilme süreçleri içinden geçer, dedik. Bu tespit, dünyanın en stratejik noktalarından biri olan Ortadoğu için de geçerlidir. Sınıflı topluma ilk geçişin olduğu yer, dinlerin merkezi, bilimin, sanatın, ticaretin gelişim yeri olan Ortadoğu, sınıflı topluma geçse dahi var olan ilkel komünal reflekslerini, küçük örneklerle de olsa muhafaza etmektedir. Bu yapısı gereği, klasik Batılı şarkiyatçı kafasına göre, Ortadoğu kendi başına “uygarlığa” kavuşamaz. Bundan dolayı, bölgeye demokrasinin dışardan getirilmesi gerekir. Bu görevi ilahi bir emirmişçesine üzerine alan Amerikan Evangelistleri, tekelci kapitalizmin “dinsel” ideolojisini temsil ediyorlar.

 

Ortadoğu’da var olan toplumsal modelin, yani aşiretler, kabileler biçiminde örgütlenmenin, bu toplumlarda ortak yaşamanın kalıntıları olduğu gerçeğini, burjuvazinin kabul etmek istememesi doğaldır. Çünkü burjuvazi, getirmek istediği sistem gereği, insanları kitlesellikten koparmayı, tüketici bireyler haline getirmeyi amaçlamaktadır. Ne var ki, benzer hatalar sosyalistler tarafından da uzun yıllar boyunca yapılmıştır. Ortadoğu toplumlarında var olan feodal-tefeci bezirgan yapı ile, ilkel komünal geleneklerin kalıntılarını içeren sosyal birlikler birbirine karıştırılmış, özellikle inanç ve kültürel özelliklerin varlığı hesaba katılmamıştır. Aşiret-tarikat benzeri örgütlenmelerde dinsel inanışların etkisi de yanlış açılardan değerlendirilmiştir.

 

Ortadoğu toplumlarının yapısına bakıldığında İslam’ın etkisinin büyük olduğu görülecektir. Arap uyanış hareketi olan Baas’ın ideologları Mişel Eflak ve Salah Bitar da, Baasçı fikirleri oluştururken İslam’ın Arap toplumlarının kültürel bir özelliğini yansıttığından hareket etmişlerdir. Baas hareketi, bazı teorik yanlışlıklar içermekle birlikte Arap dünyasında özellikle 1950’lerden sonra başlayan anti emperyalist tavır alışta önemli etkileri olmuş bir harekettir. Ortadoğu’da son yıllarda ciddi bir gelişim gösteren temelci İslam anlayışına dayalı hareketleri anlamak ve bu hareketlerin nereye kadar gidebileceklerini görmek gereklidir.

 

İslam kurulmadan önce Arabistan yarımadasının durumu incelenecek olursa, Arapların merkezi birliktelikten yoksunluğu görülecektir. Batı ve Kuzey Arabistan, Bizans; Doğu Arabistan ise Pers imparatorluklarının etkisi altındaydı. Mekke, o dönemde gelişmiş bir ticaret merkeziydi. Kentin güçlü aristokratları, Dar-ün Nedve adı verilen üst yönetim organında etkindiler. Dar-ün Nedve, en güçlü on aristokrat ailenin liderlerinden oluşuyordu. Arap toplumunda sınıfsal yapının en üst tabakası, bu kesime aitti.

 

Bu yönetici sınıftan başka olarak, Arap toplumunda köleler ve mevali denilen azledilmiş köleler de bulunuyordu. Bunların hiçbir siyasal haklarının olmayışı, gelecekte İslam’ın yayılma aşamasında bu kitleleri yeni inanışa çekecektir.

 

İslam’a ilk katılanlara bakılacak olursa, toplumun değişik katmanlarından insanların var olduğu görülebilir. Hz.Muhammed’e ilk inananlar arasında yer alan Ebubekir, güçlü ve son derece zengin bir tüccardı, Talha ibn Ubeydullah ve Osman ibn Affan gibi aristokratlar ise yönetimde söz sahibi olamadıklarından dolayı bir tepki olarak İslam inanışında yer aldılar. Bütün bunların yanında İslam’ın en geniş kesimi ise köleler, cariyeler ve mevalilerdi. “Mekke kentinde toprak Kureyş adlı asillerindi. Bezirgan Müslümanlar Umman ve Şam ticaretiyle zenginleşince(Hazreti Muhammed çocukken deve çobanı bir öksüzdü; peygamber olmadan Haticetül-Kübra’nın önce kervancısı, sonra kocası olarak büyük zenginliği gördü; paraya tapmadı) Mekke ve(toprakları Evs-Hazreç adlı Yahudi tefeci oymaklarınca ipotek edilmiş; mülksüz duruma düşmüş) Medine fukarası ile el ele verip Kabe otoritesini Kureyş’in tekelinden aldılar.”(Dr. Hikmet Kıvılcımlı-Tarih Devrim Sosyalizm). İslam’ın  kuruluş yıllarında var olan bu sınıfsal yapılanma göz önüne alınarak tespitler yapılmalıdır.

 

İslamiyet, Medine’de kurumlaştıktan ve 630’da Mekke’ye hakim olduktan sonra, Arap toplumunun merkezi birliğini de sağlamayı az çok başarmıştı. Çöldeki Bedevi kabileleri bu yeni dine katıldılar. “...çökkün Pers Medeniyeti’ne öldürücü vuruşu yapan Mekkeli Muhammet komutasındaki Medineli ve çevre çöllerden bedevi Semitlerdi.” Ancak İslam, devletin ideolojisi olduğu ölçüde, egemen sınıfların isteklerine göre şekillenen bir yapıya bürünmüştür. Pers hakimiyetine karşı ve Arap aristokrasisinin iktidarı yerine kurulan taze İslam medeniyeti halife-sultanların elinde baskı amaçlı kullanılmıştır.  İslam devletinde var olan cihat-fetihçi anlayış, “ilayı kelimetullah” adına köle ve mevalileri savaşa sürüyordu, ama ganimet egemen sınıfın elinde toplandı. Zamanla cihat anlayışı bir ibadet olmaktan çok, servet birikiminin meşrulaştırma aracı haline geldi.

 

İslam devletinde ilk keskin sınıf çelişkileri Osman’ın halifeliği döneminde yaşanmıştır. Bu dönemde, halifelik kurumu ganimet vurguncusu tabakalara iyice yaslandı. Ömer’in halifeliği döneminde servet birikimiyle bölünme aşamasına gelen “İslam cemaati”, onun sınıflar arası dengeyi gözeten politikasıyla belirli bir dengeye ulaşmıştı. Osman döneminde ise sosyal patlamalar kaçınılmazdı.

 

Osman’a yönelik muhalefetin başını ise Ali çekiyordu. Ali döneminin hoşnutsuz kesimlerinin cephe hareketinin önderi konumundaydı. Osman bir suikast sonucu öldürülüp yerine Ali geçince, Emevi ailesinin mallarının çoğu “kamulaştırıldı”. Devlet hazinesinden belirli bir pay yoksullara dağıtıldı. Ali, İslam devletinin egemenlik yapısı içinden çıkmamakla birlikte, gelecekte İslami görünümlü halk ayaklanmalarının önderi ve kahramanı haline gelmiştir.

 

Emevi ve Abbasi halifelikleri dönemi ise Müslüman tüccarların devlet egemenleri ve toprak zenginleriyle birlikte İslam’ı baskı aracı olarak kullanma dönemleridir. İslam ülkelerinde var olan ve “Felsefe Okulu” diye bilinen okulun yıkılarak, Gazali ve Rabbani öncülüğündeki tutucu kadronun görüşlerinin hakim olması, İslam’ın yönetici sınıfların elinde baskı aracı olması sonucunu getirmiştir. İbn Sina, İbn Haldun, Farabi, İbn Rüşd gibi eleştirel akılları yetiştiren Felsefe Okulu’nun yıkılması, kitleleri yoğun bir kaderciliğe ve “müminler emirine mutlak itaate” sürüklemiştir.

 

Emeviler döneminde baskısını artıran ortodoks şeriatçılığa karşı gelişen heterodoks İslam anlayışları, bir din akımının görünümü altında başlayan sosyal ve siyasal mücadelelerdir. Bunların en önemlisi Şiiliktir. Emevi ailesinin ve Kureyşlilerin İslam devletinde mülkiyeti ellerine almaları, yönetime sahip olmaları sonucu gelişen Şiilik, farklı coğrafyalarda farklı geleneklere bürünmesine rağmen, genel olarak ihtilalci bir anlayışa sahipti.

 

Şiiler ve Emevilerden başka gelişen bir üçüncü akım da Haricilerdi. Bugünkü pek çok radikal İslamcı akımın temelini oluşturan Hariciler, başlangıçta Ali yanlısı grubun içindeydiler. İlerleyen yıllarda Ali’nin meşhur “hakem olayında” Emevilerle görüşmeyi kabul etmesini eleştiren Hariciler, “Asr-ı Saadete” dönme inancındaydılar. Mülkiyetin Allah’a ait olduğunu kabul ediyorlardı ve ihtilalci bir anlayışları vardı. Radikal ihtilalciliğin temel ilkelerine bağlılıkları onların “Ortadoğu’nun ilk Jakobenleri” olarak nitelendirilmesine yol açmıştır.

 

Zamanla, İslam devleti içinde egemen sınıflara yönelik gelişen eleştirel aklın yok olması, sadece egemen sınıfların konumlarını güçlendirmekle kalmamış, aynı zamanda mevcut düzene karşı bazı dini akımları da koyu taassuba sürüklemiştir. Haricilik ekolünden gelişen Deobandilik, Vahabilik, Selefilik böyle akımlardır. Özünde ihtilalci ve mevcut düzene karşı bir hareket içinde olan bu akımlar zamanla tutuculaşmış, emperyalizm tarafından, Ortadoğu’daki ilerici hareketleri bastırmakta kullanılmışlardır.

 

İslamiyet, bir din olarak ne ilerici ne de gerici olarak nitelenebilir. Bir inanç sistemi getirmiştir, ve bu inanç sistemi hakim düzene karşı çıkışlarda kitlelerce kullanıldığı ölçüde ilerici, hakim düzenin elinde kullanıldığı ölçüde baskıcı ve gerici boyutlara bürünür. Bugün, Ortadoğu’da karşılaştığımız çeşitli İslami akımlar bunun ürünleridir.

 

Ilımlı İslam olarak tanımlanan ve Hıristiyanlığın protestanlaşmasını andırır biçimde, Arap ülkelerinin işbirlikçi petrol şeyhlerinin, emirliklerinin dayandığı İslam anlayışı, bütünüyle yoksul kitlelerin tepkisel hareketlerini boğmaya yönelik bir anlayıştır. Bunun yanında, işbirlikçi Arap yönetimlerinin baskısına tepki olarak gelişen radikal-temelci İslami hareketler ise kitleleri kendilerine çekebilmekle birlikte iki önemli sorunla karşı karşıyadırlar. Birinci sorun, bu hareketlerin içine yuvarlandıkları taassup derecesinde tepeden emperyalizm tarafından bağlanmaları sorunudur.

 

Aslında bu sorun sadece radikal İslamcı hareketler için değil, pek çok kitle hareketi için geçerlidir. Eleştirel düşünme esnekliğine sahip olmayan, katılaşmış, kalıplaşmış doktriner her düşüncede benzer sorunlar görülebilir. Ancak, İslam’ın özellikle 11. yüzyıl sonrası hakim yönetici sınıflar eliyle düşürüldüğü durum sonrasında köktenci dinci örgütlerin emperyalizmin gizli servisleri tarafından kullanılma olasılığı daha yüksektir. Buna en güzel örnek El-Kaide olacaktır.

 

Yoksul Arap halklarının mevcut yönetimlere duydukları tepkiyi emperyalizmin istediği yönlere götürme bakımından El-Kaide ve Usame Bin Laden’in rolü tartışmasızdır. Amerikan sermaye gruplarıyla içli dışlı olan El-Kaide önderliği, örgütün kitle tabanının tepkisini terör yöntemleriyle harcamakta, Amerikan ve İsrail emperyalizminin isteği doğrultusunda ihtilalci kalkışmaları bastırmaya çalışmaktadır.

 

Sovyet işgaline karşı kullanılan Afgan mücahitleri de bu şekilde değerlendirilebilir. CIA’nın tepeden bağladığı mücahit liderleri ve daha sonraki yıllarda ortaya çıkan Taliban örgütü, Amerikan petrol ve doğalgaz tekellerinin Trans-Afgan petrol boru hattı projesine verilecek destek karşılığında destekledikleri örgütlenmelerdir. Unocal petrol şirketinin Taliban’la yakınlığı, CIA’in Altın Hilal’deki uyuşturucu ticaretinden elde ettiği rantlar, Taliban hareketinin geçmişteki “pratikleri” açısından önemli veriler sunmaktadır.

 

Karşılaşılan ikinci sorun ise, bu tip örgütlenmelerin ne kadar anti emperyalist söyleme sahip olursa olsun, popülist üçüncü dünyacı söylemlerden öteye geçememelerinde yatmaktadır. İran’daki 1979 Devrimi ve devrimden sonra gelinen nokta bunu ispatlamaktadır. İhtilalci ve muhalif anlayışla hareket eden Şii ulemanın popülist söylemleri ve İran solunun önderlik sorunları, kitleleri ulema saflarına çekmişti. Ancak, devrimin üzerinden yaklaşık otuz yıl geçmesine rağmen ne feodal ilişkilere darbe vurulabildi, ne de İran kapitalist boyunduruktan kurtuldu. 1989’da Rafsancani’nin liberalizasyona geçişi ve İran içinde Almanya, Fransa, İsveç, İngiltere gibi ülkelerle yapılan ticaret sonucu zenginleşen sınıfların “vakıf” adı altında kurulan şirketlerle kitlelerin yoksulluğuna aldırmayan yönetim anlayışı, bu tip İslamcı hareketlerin çıkmazlarına iyi bir örnektir.

 

Irak’ta Mukteda El Sadr, Lübnan’da Nasrallah, Filistin’de HAMAS kitlelerde var olan tepkiyi değerlendirerek güç kazanmışlardır. Burada önemli olan bu örgütlerin tepe noktalarından ziyade, bu örgütlenmelere katılan kitlelerin sosyal yapılarının incelenmesidir. Bu hareketlere destek verenlerin çoğu ülkelerinin yoksul, emekçi kesimleri ya da küçük esnaftır. Ortadoğu’da, Filistin’de, İran’da bundan yirmi, otuz yıl önce sol hareketlerin güçlü olmasının, bugün ise kitlelerin emperyalist işgal ve mevcut işbirlikçi yönetimlere karşı çıkan İslamcı örgütlere katılmasının temeli budur.

 

Suudi Arabistan yönetimi bu konuda bizlere önemli örnekler sunuyor. Arap dünyasının en gerici, işbirlikçi yönetimlerinden biri olan Suudi Arabistan’ın temelleri, 19. yüzyılda İbn Suud hanedanlığı ile  Osmanlı Halifeliğine karşı çıkan Vahabi önderlerinin birliğiyle atıldı. Suud hanedanı emperyalizmin desteği altında bir devlet kurmaya çalışırken kitlesel desteği Vahabi-Selefi ideolojisinin yardımıyla buldu. Ancak, özellikle Suudi Arabistan’da petrol bulunmasının ardından küresel petrol tekelleriyle, uluslararası silah tekelleriyle Suud hanedanının ilişkileri, bazı Vahabi önderlerini rahatsız etmiştir. Suudi krallığının emperyalizmin bölgedeki payandası olarak işlev görmesinden rahatsızlık duyan radikal İslami tepki kendisini bazı kalkışmalarla belli etmiştir. Bugün Ortadoğu’daki çürümenin temelinde baskıcı Arap yönetimleri ve onları fonlayan sözde “faizsiz finans” kurumları vardır.

 

Washington, Londra ve Paris’te egemen olan inanç, Batı’nın ekonomik ve siyasal çıkarlarını Suudi hanedanının sağladığına yöneliktir. Bu nedenle, bu krallığa karşı yapılan saldırı eylemleri emperyalist metropolleri endişelendirmektedir. Bunun en önemli örneği, 20 Kasım 1979’daki Mekke-Büyük Cami Baskını’dır. Muhammed Abdullah el-Uteybe önderliğindeki Arap bedevileri Mekke’de Büyük Cami’yi işgal ettiler. Uteybe, hoparlörlerden okuduğu bildiride prenslerin ahlaksızlıklarını, Cote d’Azur kumarhanelerinde harcanan servetleri, silah alışverişlerinden aracıların aldığı komisyonları birer birer ortaya döktü. Uteybe “Bu intihar hareketi İslam dünyasının dikkatini Suudi halkının maruz kaldığı baskılara çekmek için yapılmıştır” diyordu. Fransa dış istihbarat servisinin “desteğiyle” yakalanan eylemciler vahşi biçimde idam edilirken, Batı basını isyancıların sadece “dini” yönünü ortaya çıkartarak onların ne kadar “gerici” olduğunu yazdı. Daha önce de belirtildiği gibi, sosyalizm ve ulusal kurtuluş hareketleri, Müslüman uygarlığın olumlu birikimlerini, direnişçi niteliğini sahiplenmelidir.

 

Henüz emperyalizm olgusunu bilince çıkaramayan, tüm toplumsal ve düşünsel değişimlere karşı çıkan Vahabilik, Selefilik gibi radikal İslami akımlarla ya da Hizbullah, Hamas gibi örgütlenmelerle Ortadoğu toplumları ilerleyemez. Dikkat edilmesi gereken nokta, sanıldığı gibi Ortadoğu Arap toplumlarının bir eylemsizlik, durgunluk içinde olmadığıdır. Kitlelerin tepkileri, bölgenin kültürel, inançsal, sosyal ve toplumsal yapısı dikkate alınarak bilimsel temelli sosyalizme çekilebildiği ölçüde anlam kazanır.

 

Yaygın deyişle “siyasal İslam’ın gelişimi”, Batılı gizli servisleri de yakından ilgilendirmektedir. Tekelci kapitalizm, askeri ve istihbarat aygıtları eliyle bölgedeki “soruna” bir çare aramaktadır. CIA Ortadoğu Masası Eski Şefi Garaham Fuller şöyle söylüyor: “Siyasal İslam önemlidir, çünkü İslam dünyasının hakim gerçekliği budur. Bunu görmezden gelemeyiz. Eğer bastırılırsa daha radikal ve şiddet yanlısı olacaktır, birçok ülkede örneğini gördüğümüz gibi. Dolayısıyla aslında soru, siyasal İslam’a nasıl yaklaşılmalı ki evrilsin, daha ılımlı hale gelsin, deneyim kazansın ve nihayet siyasal düzende yapıcı bir rol üstlensin sorusudur.” Ve devam ediyor “Türkiye, evrilmekte olan demokrasisi sayesinde, bu önemli siyasal hareketin bir felakete yol açmadan siyasi sisteme nasıl dahil edilebileceğini gösteren ilk ülkedir.” Brzezinski ise şunları söylüyor: “Aşırı uçta yer alan Müslümanların ılımlı Müslümanlar tarafından izole edilmeleri de çok önemlidir. Daha barışçıl bir dünya, basit bir ifadeyle, dünya nüfusunun 1.2 milyarını oluşturan Müslümanların yapıcı katılımı olmadan imkansızdır. Müslüman farklılık gerçekliğine cevap olarak büyük oranda farklılaşan ABD politikası arzu edileni ve eğer hala belirsizse objektif olanı destekleyebilir.”

 

Nurcuların ve Nakşibendi cemaatinin belirli unsurlarının küreselleşmeye dönük tutumları emperyalizm tarafından desteklenmelerini de beraberinde getirmiştir. “Yaygın bir hareket olan Nurcular, bilim, modern bilgi ve ciddi bir modern eğitimin geleneksel olarak İslami inancın temel bir unsuru olduğunu vurgulamaktadırlar. Birçok Türk entelektüeli bu hareketin gizlice ve yıkıcı bir şekilde yürütüldüğünü düşünmekteyse de bu yargının yüzeysel olma ihtimali vardır. Aynı ihtimal, birçok Türk entelektüelinin eski Sovyetler Birliği ve İslam dünyasının diğer bölgelerinde etkili olan Sufi cemaatler- ve özellikle Nakşibendiler- konusundaki olumsuz yaklaşımı için de söz konusudur... Bunlar cehalet yanlısı ya da gerici değildirler.”(Paul Henze). “Yeni Osmanlıcılık” politikası doğrultusunda Türkiye’yi Orta Asya, Balkanlar, Bosna, Kosova ve Ortadoğu’ya yönelik olarak “model” gösteren küresel kapitalizm, heterodoks İslam cemaatlerini evrimleşebildiği ölçüde “sisteme” dahil etmiş, TÜSİAD gibi “laik” oluşumlarla bağlantı sağlayarak “zenginleşen” ve kapitalist serbest piyasaya ayak uyduran bu İslami oluşumlar emperyalizmin “ılımlı İslamcı” hizmetkarları olmuşlardır. Samimi İslam inancı, bu gruplar eliyle yıkıma uğratılmaktadır.

 

Ortadoğu gerek stratejik konumu, gerekse insanlığın ortak birikimine yaptığı katkılar nedeniyle büyük önem taşıyan bir bölgedir. Ortadoğu’nun tarih boyunca istilalarla, savaşlarla, göçlerle şekillenen yapısı içerisinde, özellikle son elli yıldır bölge halkının Mısır’da, Filistin’de, Lübnan’da, Irak’ta verdiği mücadele önemli bir eylemsel birikim yaratmıştır. Bu birikimin değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. “Bugün hiç kimse tüm çağların kültürüne ve tüm halkların uygarlığına açılmadan gerçekten evrensel bir sosyalizm ve hümanizmin gerçekleşmesine katkıda bulunamaz.” (Roger Garaudy, Sosyalizm ve İslamiyet).

 

Ortadoğu bugün de, dünyanın her yerindeki devrimci hareketlerin gözbebeğidir, olmak zorundadır. İnsanlık dinamiklerin başlangıç noktasını oluşturan bu bölge, sonunu da oluşturacaktır. Bu açıdan ister Latin Amerika olsun, ister Çin olsun isterse Rusya, Ortadoğu’ya ve dolayısıyla Türkiye’ye muhtaçtır. Buradaki 7000 yıllık sınıf geleneğinden ve öncü akımlardan yararlanmak zorundadır.

 

Bugün, tespitinde artık bir tartışma olmayacak kadar kendini açığa çıkarmış olan tekelci kapitalizmin yürütücü ülkeleri ABD ve AB devletleri, başta Ortadoğu’da olmak üzere dünyanın tüm bölgelerindeki devrimci hareketleri kontrol edip, onları ideolojik açıdan yönlendirmektedir.

 

Bu şekilde piyasaya sürülen akımlardan biri de, İran-Suriye-Türkiye merkezli bir ABD karşıtı antiemperyalist cephedir. Şüphesiz, Ortadoğu ve Türkiye halklarının tarihten bugüne kadar gelen emperyalizm karşıtı akımları, tarihi yeniden yazacaktır. Ancak, piyasaya sürülen, halkların mücadelesi değil, devletlerin yönetimini ele geçirmiş, sermaye sisteminin savunucusu, tekelci kapitalistlerdir. Bu akımın ideolojik açıdan dayandığı görüşleri şöyle özetleyebiliriz:

 

  • Devlet kapitalizmi,

 

  • Sınıfsızlık [birleşik milli cephe(!)],

 

  • 3. dünyacılık,

 

  • Kapitalist olmayan yol.

 

Bu üç ilke bugün dünya halklarına devrimci mücadele olarak yutturulmaktadır. Bu ülkelerdeki terör hareketleri de, bu üç akımdan beslenmektedir.

 

Bölge olarak Ortadoğu’dan kopuk, ancak sayılan ilkeler açısından oldukça bölgeye yakın bir yer daha var...

 

Tarihten beri Türk istilaları ile uğraşmış, yaşayan piyasa sosyalizmi ile alternatif olma yollarını arayan Çin…

 

“Sarı Irmağın tam ortalarında, kuzeye çıkıntılı küçük dörtgen mendireğin güneyinde Ordas bölgesinde ilk Çin(Medeniyeti değil!) yerleşim kültürü taslaklaştı ondan hayli sonraki Neolitik Kültür de , gene Sarı Denizden yüzlerce kilometre kara içinde gelişti. Gerek Mavi Irmakta başlamamak, gerekse kara içlerinde başlamak olayları, Çin Medeniyeti’ne tohumun, tıpkı Çinli insanlar gibi kuzeybatıdaki Moğolistan^dan geldiğini anlatır.(…) Sarı Irmağın da denize dökülen ağzı dururken ta orta yerine gelen Ordos, daha sonra Honan bölgelerinde kültür elemanlarının, hem de Batı Asya örneğinde bulunması, Çin gelişiminin Irak’tan kaynak aldığı tezini desteklese gerektir. Çin neresi? Irak neresi? denecek. Aradaki uzaklık, insanların toprağa yapıştıkları ziraat ekonomisi çağı için kısmen doğru sayılabilir. Toprağa yerleşmek bakımından hiçbir ekonomik ve sosyal zorunluluk yaşamayan toplumlar için, Irak’la Çin arasında gidip gelmeler Vahşet çağından beri olağan şeydi..” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Devrim Sosyalizm, Sayfa 368-369, Derleniş yayınları)

 

Çin Halk Cumhuriyeti’nin -belki çoğu hazırlop sosyalistlerimize garip gelecek olmasına rağmen-  kurucusunun felsefesi bugün piyasaya sürülen sahte antiemperyalist akımlarla aynıdır. Maocu örgütlenmelerin hepsi, er ya da geç dünyanın her yerinde bu batağa saplanmışlardır. Tarihin aksine bugün Ortadoğu’nun gizli ideolojik geleneği Çin tarafından yürütülmektedir.

 

Karşılaştırmalı açıdan ilkeleri Çin ve Ortadoğu’da inceledikten sonra, Türkiye’de de durumun nasıl işlediğine göz atalım.

 

Mao Zedung, ortaya meşhur bir üç dünya teorisi atmıştı. Bu teoriye göre, dünyanın birinci kampında ABD başta olmak üzere tekelci kapitalizm, ikinci kampında SSCB başta olmak üzere sosyal emperyalizm, diğer kampta ise, mazlum 3. dünya ülkeleri bulunmaktaydı. Yıllardır dünyanın her yerinde bütün devrimci örgütleri etkilemiş olan “3 dünya teorisi”, görünüşte basit bir Sovyet revizyonizmi eleştirisi olarak görünürken, temelinde sosyalizm düşmanlığı ve toprak devrimi korkaklığı yatmaktadır.

 

Bu yönüyle, 3 dünya teorisi, sınıfsızlık ve devlet kapitalizmi ile iç içedir. Bu durumu, Çin devletinin kuruluş yıllarında da şu an süregelen kapitalizmin üst yapıyı ele geçirme atağıyla da açıkça görmekteyiz. Mao Zedung ve Çin revizyonistlerine göre, emperyalizme karşı çıkışın tek yolu, ülkedeki milliciliği savunan tekelci kapitalizmin temsilcilerinin ve toprak ağalarının anti-emperyalist bir konuma girebileceğidir. Bu anlayış, bilimsel sosyalizmin temeli olan toprak devrimi iddiasını kabul etmemesine bağlı olarak tamamıyla anti-sosyalist bir tezdir.

 

Bir ülkede, devrimin en önemli özelliği toprakta ve tarım ürünlerinde kollektivist bir tutum sergilemektir. Ülkede, proletarya egemenliğinin kurulmasından sonra, ilk hedef toprak düzeninde eşitliği sağlamak olmalıdır. Ancak toprak ağalarını antiemperyalist bir konuma dahil ettikten sonra, devrimi başarmak, tamamen imkansızdır.

 

Emperyalizm altındaki milli kurtuluş hareketlerinin temel sorunu budur. Birleşik milli cephe kurma uğruna, ülkedeki feodal ve tekelci kapitalistlere pirim vermektir.

 

Mao Zedung da, Japon emperyalizmini yenmek uğruna, Guomidang hükümeti ve lideri ile Çan Kay Şek ile işbirliğine yönelmiştir.

 

Mao, bu konuda şunları söylüyor:

 

“Guomidang Hükümeti, halkla birleşmeli, Dr. Sun Yat-Sen’in devrimci ruhunu tamamen canlandırmalı, yukarıda on maddelik program uygulanmalı ve kesin zafer için çaba harcanmalıdır.” (Seçme Eserler, Cilt 2, sayfa 24.)

 

Amerikan ve İngiliz emperyalizminin paralı işbirlikçisi Guomidang hükümeti emperyalistlerin kendi aralarındaki çatışmaları uğruna kullanılmıştır. ÇKP de bu çatışmadan nemalanma yarışındadır.

 

“Mao Zedung düşüncesi,emek ile sermaye, başka bir deyişle, sömürülen sınıflarla sömüren sınıflar arası çelişkiyi ,toplumdaki sınıf farklıklarını göz ardı etmeyi amaç etmekte ve bunun yerine devletler arası çelişkiyi ön plana çıkarmaktadır. Tabi, burada “devlet” sınıflardan soyutlanmakta, sınıflarüstü bir devlet anlayışı egemen kılınmaktadır. Mao Zedung’un 1.,2.,3.,dünya ayrımı, döneminde bile tarih gerçeklerini yansıtmadığı gibi günümüzde de tamamen anlamını yitirmişti. Çünkü,iki süper güçten biri olarak nitelendirilen Sovyet emperyalizmi, süper güç olarak varlığını sürdürmesi bir yana kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Bu düşünceden geriye kalan, 3.dünya devletleri tanımıdır ve 3. dünya devletleri diye tanımlanan devletler ise yeni sömürge ülkelerdir. 3.dünya devletlerine egemen olan sınıflar, (yukarda da değindiğimiz gibi) uluslar-arası tekellerin doğrudan bir uzantıları, emperyalist-kapitalist sistemin kopmaz bir parçalarıdırlar. Bu sınıfların egemen olduğu devletlerin, emperyalizm karşı mücadeleye girebileceği görüşleri yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. ”Ulusal kapitalizm” yaşatılarak, veya inşa edilerek emperyalist-kapitalist sisteme karşı çıkılacağı düşüncesi yalandır. Kapitalizmi yaşatmak için işçi ve emekçileri aldatıp, kapitalizme karşı mücadeleden alıkoymak amacıyla bu görüşler ortaya atılıyor.”( Yavuz Yıldırımtürk -www.yyildirim.de.vu- )

 

Mao, bir başka yazısında, açıkça işçi-köylü kitlelerin önderliğini yok sayan şu açıklamayı yapıyor:

 

“Biz, Komünist Partisi’nin ya da herhangi başka bir partinin tek parti diktatörlüğünden yana değiliz. Biz bütün siyasi parti ve grupların her kesiminden halkın ve bütün silahlı kuvvetlerin ortak diktatörlüğünden, yani birleşik cephenin siyasi iktidarından yanayız.” ( Seçme Eserler, Cilt 2, sayfa 444)

 

Devrimci sürece, gerici sınıfları dahil eden bir partinin yürüttüğü mücadele, devrimden sonra nasıl devam eder?

 

Bırakın yok etmeyi, allanıp pullanmış, palazlanmış tefeci-bezirgan sınıf ve tekelci kapitalizm, ülkede emperyalizm defedildikten sonra  nasıl davranacaktır? Şüphesiz onlar, savaşa giriştikleri şey uğrunda mücadele vereceklerdir. Onlar savaşa ancak ve ancak pazarlarını yabancı kapitalistlere kaptırmamak için girerler. Savaş kazanıldıktan sonra ise anlaşma yaptıkları kapitalist devletler ile anlaşma yaparlar. İngiliz ve ABD emperyalizmin sesi Guomidang da bunu yapmak istemiştir.

 

Bu durumun aynısı bugün Ortadoğu’da çok açık bir biçimde yaşanmaktadır. Mao-Guomidang ikilisinin vermek istediği antiemperyalist savaşın niteliği ile ülke kurulduktan sonra ilerlemek ve medeniyete yetişmek(!) için kurulan devlet kapitalizmi, bugün Ortadoğu’da kurulan ittifakın ideolojisinin mihenk taşıdır.

 

Bu konuda bir diğer önemli nokta ise önderliğin hangi saflarda olduğudur. Örneğin Türkiye’de 1919 Kuvay-ı Milliye hareketi’nde, eşraf kesim, önemli bir yer teşkil etmiştir. Anadolu zengin burjuvazisi, Müdafa-i Hukuk gruplarında yer almıştır. Ancak Mustafa Kemal, hiç bir zaman önderliği bırakmamış, doğası gereği gerici olan bu sınıfın özelliklerini sezmiş ve sadece Rum-Ermeni devletine karşı savaştığı savıyla, toprak ağası-feodal güçleri de antiemperyalist harekete destek sağlar konuma getirmiştir.

 

Bolşevik devriminde ittifaklar politikasını marksist açıdan inceleyip, strateji ve tatkik sorunları tahlil eden Lenin, bu konuda şunları söylüyor:

 

“Diyelim ki, otomobiliniz silahlı haydutlar tarafından durdurulmuştur. Haydutlara, paranızı, pasaportunuzu, tabancanızı, otomobilinizi veriyorsunuz ve buna karşılık da haydutların o hoş refakatinden kurtulmuş oluyorsunuz. Bu bir uzlaşmadır, bunda kuşku yok. Deli olmadıkça hiç kimse böyle bir uzlaşmanın “ilkelere aykırı” olduğunu öne süremez ya da uzlaşmayı yapanın, haydutların suçortağı olduğunu ileri süremez.(...) Sonuç açıktır: “ilke olarak” her türlü uzlaşmayı reddetmek, ne türden olursa olsun, genel olarak, uzlaşmayı gayrımeşru saymak, ciddiye bile alınamayacak akılalmaz bir çocukluktur.”(Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, Sayfa 27)

 

İşte 1919’daki devrimci hareket, modern ordularıyla ve silahları ile emperyalist haydutların canımıza kastettiği bir ortamda, iktidardaki derebeyi devletinin kalıntılarıyla gücünü tevhid etmiş asalak yerli sermayemiz ile kapitalizm ideolojisine karşı verilmiş bilinçli bir siyasal mücadeledir. İktidardaki feodal beylerden tamamen ayrı nitelikte olan taşra eşrafının silahlandırılması, Lenin’in uzlaşılacak kesim açıklamasına örnek olarak gösterilebilir. Ancak gerek Ortadoğu gerekse Çin topraklarında verildiği iddia edilen antiemperyalist mücadele, ülke içerisinde feodal unsurları tasfiye edeceği bahenesiyle yükseltilen devlet kapitalizmi yanlısı faşist iktidarlar eliyle yürütülmektedir. Önderlik, bu güce aittir ve devrimci proletarya ile bütün yurtsever örgütlenmeler, bu “uzlaşmayı” reddetmelidirler.

 

3. dünyacılık kisvesi altına bürünen, sınıfsal temelden yoksun bir “kapitalist olmayan yol” modelini kalkınma yöntemi olarak mazlum uluslara dayatan bu Mao-Ortadoğu kapitalistleri görüşü, yalnızca Asya’da değil dünyanın bütün bölgelerinde SSCB revizyonizmini-soyal emperyalizmini yenmek için ABD emperyalizmi ile flört eder boyuta gelmiştir. 1991 öncesi bu maocu akımı bugün ABD emperyalizmi yenmek(!) için İngiliz tekelleriyle sıkı sıkıya bağa geçen İran gibi Ortadoğu ülkelerinde görmekteyiz. Emperyalizm ile sınıfsal kardeşlikten dolayı hemen uzlaşmaya geçebilecek olan bu devlet kapitalistleri, ülkelerin yıllardan beri kardeşçe yaşamış halkları arasına da nifak tohumları ekmekten uzak durmuyorlar.

 

Sınıfların ilk doğum yeri olan ve ölüm yeri de olacak olan, sınfsız toplumun muştulayıcı toprakları olan Ortadoğu’da, olması gereken direnişin tarihsel ve güncel açılımları şu eksende gerçekleşmelidir:

 

  • SSCB’nin 1960 yıllarından itibaren yayılmacı ve revizyonist bir yöne kaymasının sebebi, Mao’nun bu ülkeyi ikinci dünya olarak nitelemesi değil, devlet kapitalizmi yanlısı uluslararası emperyalizmin(bir nevi Kautsky’nin ultraemperyalizm teorilerine uygun) uşağı Kruşçevcilerin, Stalin’in ölümünden sonra iktidara geçip, sovyetleri bürokratizmin içinde boğulan kısır bir çizgiye çekmeleridir.

 

  • Emperyalizme karşı savaşımda esas olan, bu sitemin kökü olan kapitalizmi ülkeden atmaktır. Bundan dolayı, kapitalizmin kahyası durumundaki iktidarların, basit çelişkilerden dolayı süper güçlere başkaldırmasının aldatıcı gücüne inanılmamalı, uzlaşılacak kesim ile uzlaşılamayacak kesimler arsındaki ayrım kesin olarak belirlenmelidir.

 

  • Ülke içindeki feodal ve burjuva akımların emperyalist-kapitalist sistem ile kolayca birleşebileceği bilinmeli ve bu gerici güçlere kesinlikle önder rol verilmemelidir.

 

  • Kapitalizmin en yükek aşaması olan emperyalizme karşı mücedelede özgüç olan işçi sınıfı yanında, yedek güç olarak küçük-bujuva kesim saflara çekilmeli ve vurucu güç olarak silahlı kuvvetler ile gençlik kullanılmalıdır. Kurulabilecek olan en geniş milli cephe oluşturulmalıdır.

 

  • Kapitalist olmayan yol gibi kapitalist sistem ile uyumlu ve ancak Afrika’daki gibi modern sınıfların oluşmadığı bir ortamda uygulanabilecek olan modeller reddedilerek, ana perspektife sosyalizm konulmalı ve feodalizm ile uyumlu hale gelmiş tekelci kapitalizmin ancak ve ancak işçi sınıfı devrimi ile yok edileceği bilinmelidir. Kapitalizm dolabı olduğu gibi kaldıkça en geniş sulh şartları dahi esenlik için yeterli değildir.

 

  • Burjuvazinin işçi sınıfı içerisine soktuğu ajanlar olan proleterya aristokrasisi tehlikesi her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.

 

  • Yaklaşık son 50 yıldır Filistin’deki direniş örgütlerinin birikiminden faydalanılmalıdır.

 

  • Türkiye ve Kafkasya’daki tarihsel süreç iyi değerlendirilmelidir.

  

Sonuç olarak, İran-Suriye ikilisi üzerine atfedilen 3. dünyacılık kisvesi altına bürünmüş olan sınıflar diyalektiğinden yoksun devlet kapitalizmi yanlısı sahte antiemperyalist birliktelik yerine, Ortadoğu’nun direnen halkları ve emekçileri tarafından oluşturulan kuvvetler, tarihi yazacaktır, iktdardaki bir avuç zenginler sınıfının temsilcileri değil...

  

Kaynaklar:

 

Suat Parlar- Ortadoğu Vaadedilmiş Topraklar

Graham Fuller- Siyasal İslam’ın Geleceği

Zbigniew Brzezinski- Tercih

Graham Fuller, Ian Lesser- Balkanlar’dan Batı Çin’e Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Konumu

Ahmed Raşid- Taliban

Mao Zedung- Seçme Eserler

V. İlyiç Lenin- “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı

Dr. Hikmet Kıvılcımlı- Tarih Devrim Sosyalizm

Roger Garaudy- Sosyalizm ve İslamiyet

 

 

 

ÇAĞDAŞ BALCI - UĞURAY AYDOS