KÜTÜPHANE | TALAT AYDEMIR

TALAT AYDEMİR..

MAHKEME NOTLARI

  

İLK DURUŞMA

 

   7. Haziran 1963 ilk mahkemeye gittiğimiz gündür. Sanıklar otobüslerle kelepçeli olarak bindirildik. Doğru Mamak'taki Muhabere Okuluna götürüldük. Yol boyunca çok sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. Okula geldik">

KÜTÜPHANE | TALAT AYDEMIR

TALAT AYDEMİR..

MAHKEME NOTLARI

  

İLK DURUŞMA

 

   7. Haziran 1963 ilk mahkemeye gittiğimiz gündür. Sanıklar otobüslerle kelepçeli olarak bindirildik. Doğru Mamak'taki Muhabere Okuluna götürüldük. Yol boyunca çok sıkı emniyet tedbirleri alınmıştı. Okula geldik, arabalardan indik. Aynen Yassıada Mahkemesi tertibatı tatbik edilmişti. Aynı usuller uygulanıyordu. Mahkeme salonuna iki sıralı tomsonlu asker arasında birerle kolda getiriliyorduk. Mahkeme salonunun içinde parmaklıklar arasında tomsonlu askerler arasında mahkeme edilecektik. Dinleyiciler ilk gün bizlere kurbanlık koyun gibi bakıyorlardı.

   Saat 00.09 da ilk celse açıldı. İddia makamında Hakim Binbaşı Turgut Akan ve yardımcıları mahkeme heyeti Reis Tuğ. Fevzi Basmacı, Azâ Kur. Alb. Mehmet Harput. Duruşma Hakimi Dz. Hakim Albay Numan Özdalga olarak takdim edildi, usulen mahkemeye karşı itimatlarımız soruldu. İtimat ettiğimizi bildirdik. Savcıya söz verildi: Açış konuşması çok ağırdı. Bizlere büyük hakarette bulundu. Mahkemede ilk günler dehşet havası esiyordu. Çünkü hâdise çok taze idi. Öğleden sonra sıra sanıklara geldi. İlk olarak beni sorguya çektiler. Ben konuşmamı gayet açık ve korkusuzca yaptım. Sonra Fethi Gürcan, sonra Yb. Rıfkı Ertem, açıkça konuştular. Sıra Albay Turgut Alpagut'a gelince durum değişti. Ondan sonra ifadeler tevil yollu devam etti. Artık mahkeme ürkekliği de sanıklarda kalmamıştı.

 

ALPASLAN TÜRKEŞ'in İHBARI

   İddianamede en çok dikkati çeken bir husus vardı. O da o gece yapacağımız harekât saat 20 de Hükümete ihbar edilmişti. Bu yazı Kurmay Albay Halim Menteşin hanesinde yazılı idi. Hemen koğuşta bulunan herkes ona suçu yükledi. Yalnız Emin Arat bey bu cümle 14 lere aittir dedi. Biraz sonra Turgut Alpagut dışarı çıkmıştı, Muzaffer Özdağ demiş ki, bu ihbar bize, yani 14 lere ait değil. Mahkeme safhasında sıra Alpaslan Türkeş'in 'şorgulanmasına gelince işin iç yüzü anlaşıldı. Meğer ihbarı yapan Türkeş imiş. Saat 20 de CKMP partisinden Fuat Uluç'a telefon ederek "Gene o namussuz Aydemir bu gece ihtilâl yapıyor." demiş, durumu ,CKMP milletvekili Yılanlıoğlu'na bildirmiş. 0 da hemen CKMP lideri ve Başbakan yardımcısı Hasan Dinçer'e bildirmiş. O da Başbakan İ. İnönü'ye bildirmiş. Yani bu suretle hükümet haberdar edilmiş. Ama onlar hiçbir tedbir almamışlar, harekât başlamış. İhtilâlin saatini tayin ederken çok münakaşa etmiştik. S: 23.30 olması için onun sebebi de şundandı : Hükümet her zaman için bizden bir hareket bekliyordu. Yalnız kıtalarda klâsik ihtilâl saatlerinde sabaha karşı emniyet tedbirlerini alıyordu. Bunu tetkik etmiştik. İkincisi radyo 24 de kapanıyordu. Tekrar faaliyete geçmesi için 45 dakika lâzım demişlerdi. Halbuki maksat bir an evvel deklerasyonu verip ihtilâle katılacak kıtaların moralini düzeltmek, çıkmakta tereddüt gösterenlerin harekinde düşünülüp baskın sağlanmasaydı. 14 ler Türkiye'de bazı gruplar ve milliyetçi mukaddesatçılar tarafından büyük ümit beslenen Türkeş efendi zaten bizleri ihbar etmişti. Yani Hükümet erken tedbir alabilse idi bizler kıtalara girerken alınan tedbir ile hunharca öldürülebilirdik. 0 da Türkiye'de tek lider olarak kalıp gayesi ne ise (Hâlâ kapalı bir kutu bilinmiyor) tahakkuk ettirirdi. Allah bizlere acımıştı. Herkes yaptığı ile kaldı. Türkeş ve arkadaşları bizimle birlikte yakın arkadaşlık ediyorlardı. Ama ihtiras gözlerini bürümüştü. Demek siyasî hayat ve rekabet böyle imiş. İnsanların gözü kararınca en yakın arkadaşlarını ihbar edip onların cesetleri ve kemikleri üzerine basıp yükselmeği bile mubah görebiliyorlardı. Mahkeme safhasında bu durum dinlenen âmme şahidi ile de teyid edildiği gün tüylerim diken diken oldu. Şahitten sonra duruşma hakimi Türkeş'i mikrofona çağırdı. 0 da doğrudan doğruya tasdik etti. Artık iyice vaziyet anlaşılmıştı.

 Türkeş arkadaşımdı, Elâzığ'da tanımıştım. Orada çok iyiliğim dokunmuştu ona. Kendisi de bilir. Fakat bu hareketi bana karşı yapmaktan geri kalmamıştı. İhtiras insanları böyle küçültüyor işte. Milletin yüzüne, kendisine bel bağlayanların yüzüne bir muhbir olarak nasıl bakacak diye düşünüyorum. Ama o hiç oralı bile olmuyordu.

 Mikrofona kalktım. Telefon konuşmasındaki “Namussuz kelimesi için kim sarfetmişse teessüf ederim." dedim. Ancak bu suretle cevap verdim. Bu durumlarına rağmen Türkeş'in çömezleri Mahkeme safhasında hâlâ taraftar toplamak için gayretler sarfederek aleyhte dedikodular yaptılar. Tabii hepsini duyup gülüp geçiyordıım .Allah dünyada hiç kimseyi 14 ler grubu gibi muhbir durumuna düşürmesin. Bir de hapishanede Necati Ünsalan benim aleyhimde çok kesif halde menfi propaganda yapıp genç subayları ve Harbiyeli'leri aklınca bana düşman etmek istiyordu. Onunda gayesi şu idi. “Biz öleceğiz. Veya hapislerde çürüyeceğiz” Onlar dışarı çıkıp bizim ordudaki kuwetimize miras gibi konacaklardı. Bütün gayretleri bu idi. İlk soruşturma ifadesinde mikrofon başında koskoca Kurmay Albay göz yaşları dökerek, yalvararak ağladı. Suçsuzluğunu mertçe değil de kadınlar gibi gözyaşları ile belirtti. Kendini mahkeme heyetine acındırdı. Arka sıralarda oturanlar pek görmemişlerdir. Ama ön sırada oturanlar o günkü onun zavallı halini iyice görmüşlerdir. Akangözyaşları boşa gitmedi. Mahkemede bir günde âmme şahidi olarak milletvekili Kenan Esengin (CHP) gelmis şahitlik ediyordu. Necati Ünsalan'a nasıl yardım ettiğini İtalya'ya nasıl tavassut edip rakı ihraç ettirdiğini, nasıl çalıştığı şirkete yardımda bulunup plâk getirdiğini ipe sapa gelmez şekilde ifadelerle anlatıyordu. İş ciddi idi. Ben mikrofona kalkıp şahitten bir iki sual sordum. Yalan söylediği meydana çıktı. Bunun üzerine Necati Ünsalan .ticarette kendisine kolaylık göstermiş Esengil'e yaranmak için bir hışımla mikrofon başına gelerek benim için aynen: “Aydemir memleketin faziletli evlâtlarına leke sürüyor” diye hücumlarda bulundu. Cevap vermeğe tenezzül etmedim. Fakat Aydemir'e her çatan mükafat görüyordu. Birkaç gün sonra Necati Ünsalan tahliye edildi. Çünkü dışarda CHP. milletvekilleri ve tabii senatörler kendisinin bu sözünü çok beğenmişlerdi. Ben bu hali hapishanede bir espri haline soktum. “Tahliye olmak için reçete." diyordum. Bir iki damla gözyaşı, bir de Aydemir'e çatacak bir iki kelime hemen tahliye hazır. Bunu Necati Ünsalan ispat etmiştir. Hapisten çıkar çıkmazda örfi  idareye şikâyet edip “hapishane koğuşlarının kapıları kapatılsın. Çünkü bazı arkadaşların birbirlerini dövmeleri ihtimali var." demiş.

 İçerde yaptığı fenalık yetmiyormuş gibi, dışarda da bize azizliğini gösterdi. Şimdi yalnız bizim 32 no. 'koğuşun kapısı kilit altındadır. Bu şahıs benim 24 senelik arkadaşımdır. Ama kendisi dünyanın en korkak, en cebin en hasetkeş bir tipi imiş. Ufacık bir ceza tehlikesi altında Milletvekili Kenan  Esengil için “Çünkü bu şahıs kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalın bir tiptir. İyi tanırım. Mikrofonda bana hücum etmekten kendisini alamamıştır. Çünkü o milletvekili ona ticari hayatında yardımda bulunmuştur. Ben Necati'ye bugüne kadar çok şeyler vermiştim, ama o farkında değildi. Arkadaş olarak senelerce bağrıma basmıştım. Orduda iken tehlikeli günlerde yanımda yer almıştı. Aynı ideal uğruna başımı canımı feda etmiştim. Ama o bunları idrak edecek hassasiyette değildi. Menfaati manevî değilmiş. Bu kere dene cins olduğunu mahkeme huzurunda da ispat etti. Şu mahkeme insanların bütün karakterini ortaya koymak bakımından çok faydalı oldu.

  

HAKİMİ RED ETTİM

  Bir gün duruşma hakimi albay Numan Özdalga mahkemeye çıkmamıştı. Yerine hâkim Bnb. Ali Cesurer çıktı. Bu hakimle Kore'de beraber bulunmuştum .Örfi İdare ilân edildiği zaman da gazetelerde ismini başsavcı olarak okumuştum. Daima işini, fenalığını perde arkasında yapardı. Nasıl yere vuracağımı tasarlıyordum. Çünkü benim birinci düşmanım idi. Bunlar Kore'de beş hakim idi. Bir şebeke halinde 11 ay orada çalıştılar. Tugay K. Tuğg. Fahrettin Önger'de her şeye göz yuman bir insandı. Kore Tugayını bunlar rezil ettiler. Ben Tugayda dönen uygunsuzluklara dayanamıyarak Millî Müdafaa Vekiline Tugay kumandanı dahil hepsini şikâyet ettim. Türkiye'den tahkik heyeti istedim. O zaman Tuğgeneral Cemil Uluçevik ile Hakim Yb. Rafet Tüzün Kore'ye geldiler. Tahkikat yaptılar, herşeyi öğrendiler. İlk olarak baş hakim Bnb. Cebbar arkasından Tugay Kumandan muavini Kur. Alb. Ekrem Gürkanlı Türkiye'ye geri çağrıldı. Bu arada 27 Mayıs İhtilâli oldu. Tugay tahkikat dosyaları genel kurmaya gönderilmişti.

Onun için hakim Ali Cesur'u iyi tanırdım. O gün mahkeme heyetinde değişiklik olduğu için usulen Ali Cesurer "Mahkeme heyetine itimadınız var mı?" diye sorunca ben zaten yerimde zor oturuyordum. Mikrofona fırladım : “İtimadım yok. Çünkü Binbaşı Hakim Ali Cesurer'le Kore'de beraber bulundum. Çok yakından tanırım. Bu arkadaş orada eşya kaçakçılığı yapmıştır" dedim. Bir tek vakasını anlattım. Japonya'dan izinli olarak dönen kafilesinin eşyalarını muayene komisyonu başkanı olarak ben muayene ettim. 20 dolarlık bir beyanname doldurmuştu. Buna mukabil bavulundan 1500 çift kadın çorabı, kadın kombinezonu, kadın kilotları çıktı. En aşağı 500 - 600 dolarlık eşya vardı dedim. Hakim o zaman Yzb. İdi. İçeriye çağırdım. Nedir bu sen hakimsin. Yanlış beyanname doldurulur mu. Kaçak eşyalar nedir." dedim. Bana aynen şu cevabı verdi: “Ne yapalım yarbayım bunlar bizim yüz karamız."

Bizler daha şerefli hakimler huzurunda mahkeme olmak istiyoruz dedim. Mahkeme heyeti dinleyiciler, sanıklar şaşırdılar. Fakat Ali Cesurer o kadar pişkindi ki: “Deliliniz var mı?” diye sormaz mı? Onun üzerine tahkik heyeti raporlarını saydım. Tahkik heyeti isimlerini açıkladım. Bir de üstelik o getirdiği eşyaları satarken Kore polisi tarafından yakalanmıştı. Daha çok bildiklerim vardı. Kafi geldi. Kore'den gelince emekli ettirecektim. Ama rütbesi yüzbaşı idi. Muvaffak olamadım. Savcı dayanamadı. Hemen söz aldı. Ara kararına geçildi. Mahkeme heyeti dönünce duruşma hakimi yerinde gene Deniz Alb.. Numan Özdalga vardı. Hakim reddedilmişti. Bir daha da gözükmedi. Bilmiyorum âdalet tarihinde bu kadar büyük bir skandal olmuş mudur? İşte görün Türkiye'de teşkil edilen en sorumlu ve tarihi mahkemeye seçilen askerî hakimi, her işimiz böyle olduğu için bizler isyankâr ve ihtilâlci olduk.

 

             Kore dönüşü Genelkurmaya tayini çıkmıştı. Oradan 28inci tümene tayin ettiler. 28 Tüm. K. Nuri Hazer'e arkadaş iken durumu bildirdim. Ama inanmadı. Ben zorla tayinini Diyarbakır'a çıkarttım. Hiç olmazsa buralarda siyasî ve garnizon mahkemelerinde zararlı olmasın dedim. 22 Şubat oldu baktım bir hafta sonra gene Genelkurmaya kendini tayin ettirmiş: Mağdur durumda zannetmişler. Bu da böyle geçti. Fakat o gün mahkeme çöktü. Çünkü bu çok ağır bir darbe idi anlayanlara:

   Duruşmalar sırasında meydana gelen olayları da kaydetmeden geçemiyeceğim:

 

REFİK TULGA MESELESI

 

   Avni Doğan bey benim müdafaa şahidimdi, fakat savcı gene kurnazlık etti, onu amme şahidi olarak dinletti. (Avni Doğan'ın amme şahidliği ben onu müdafaa şahidi olarak gösterdikten sonra meydana çıktı. Savcının hilesidir. Çünkü müdafaa şahitleri listesi mahkemeye verilirken hangi mevzu hakkında şahitlik yapacağı da yazılıyordu. Bende Refik Tulga meselesini yazmıştım. Mahkemede ispat edileceği korkusu ile bu şekilde anlaşmış olabilirler)

 Avni Doğan bey'e mahkeme esnasında bu hususu aydınlatması için bir sual sordum, cevap veremedi. “Hatırlamıyorum" deyince ben mikrofonda açıklamak istedim. Avni Doğan bey'in şahsiyetini ölçmüş, Emin Arat beyin'de cesaretini anlamıştım. Esas teması sağlayan Bedii Faikti, ona söylettiririm ümidi ile yerime oturdum, fakat mahkeme ne kadar müdafaa şahidi gösterdi isem red edince ondan da vazgeçtim. Halen onunda dışarıda nasıl sızlandığını avukatlarımdan öğrenmiştim.

            İhtilâlciler kadrolarını bir tek şey üzerine seçerler. 0 da “İTİMAT" tır, hayatta ölüm yolculuğuna çıkan ihtilâlcilerin yegâne teminatı budur. Ben de aynı kaidenin tatbikçisi idim. İnsanları ihtilâl gecesi tanımış değildim. İhtilâl muvaffak olsa idi, etrafımdakilerin hakiki hüviyetlerini gene bilemiyecekmisim, belki de hayırlı olmayacaktı. Ama ihtilâl muvaffak olmayınca herkesin hakiki kıymetleri meydana çıktı. Yegâne kazançlı tarafta bu.

Bu hâdise hakkında fazla bir şey yazmayacağım, okuyanlar, vicdanlarına sığınarak hüküm verirler herhalde. Havacılarla temas sağlayan Bnb. İzzet Köz ve Hava Binbaşısı Cemâl Özdemir'inde durumuna temas edeceğim...Her ikisi de dâvaya inançla sarıldılar. Harekât gecesi de öyle, lâkin mahkeme safhasında her şeyi inkâr etmek sureti ile şahsiyetlerini, benliklerini sıfıra düşürdüler. Demek ceza ve ölüm korkusu insanlara şahsiyetlerini kaybettiriyor. Bu arkadaşlar hattı zâtında bu duruma düşecek insanlar değildi, ya geride Hava Kuvvetlerinde kalan arkadaşlarını saklamak için kendilerini feda ettiler. Yahut ta benimle temasta oldukları zaman verdikleri bilgilerde yalan söylediler. İkincisini kabul edemiyorum. Harekât gecesi saat 05.30 da Eskişehir Hv. Üssünden dört adet F100 uçağı getirdiler, şehirde daha evvelden kararlaştırdığımız bölgelerde uçurdu

                 

. Hv. Kuwetleri Kh. ile Genelkurmay binasında makineli tüfek atışı altına aldırttılar. Hattâ Hv. K. Karargâhına roket atışı bile yaptılar, ben bunları gözümle gördüm. Bu arkadaşlar güçleri nispetinde vazifelerini yapmışlardır. Fakat mahkemede çok yalan söyliyerek indimde küçüldüler.

 

ANONSUN ALTINDAKİ İMZA...

 

   15 Mayıs 1963 günü Yb. Osman Deniz İstanbul'dan gelerek son durumları, hazırlıkları bildirilmiş ve... (İkinci bir hususta albayım, radyoda okunan anonsun altındaki imza meselesi. Sizin imzanız olmazsa bizim İstanbul'daki sivil halkı tutmamıza imkân yok. Zeytinburnu, Taşlıtarla, eğer harekâtın bizim tarafımızdan yapıldığını anlamaz ise şehre dökülecekler, önliyemiyeceğiz, kötü hâdiseler doğacak) demişti: Ben de inandığım için makul gördüm. Çünkü Ankara da da bana müracaat eden sivil, partili, partisiz şahıslar CHP karşısında olanlar, bütün Türkiye'deki vilâyetler için aynı şeyi söylüyorlardı. "22 Şubatçıları tarafsız zümre tanıyoruz ,onların teşebbüsü ile yapılacak bir harekâtta CHP'nin karşısında olan bizler sokağa dökülüp karşı gelmeyiz, aksi takdirde 27 Mayıs'ın CHP'si namına yapıldığına inandığımız için oyuna gelmeyeceğiz. İntikam alacağız” diyorlardı. Bu sözlerini yerine getirirler mi idi, bilemem. Ama memlekette halk iki düşman kampa politikacılar yüzünden ayrılmış olduğu için her şey olabilirdi.

 Bir takım ufak misalleri de seçimlerden bu yana görülmüştü. Tokat  Erbaa - Mardin olayları (Bilhassa) Kayseri olayları insana dehşet veren hâdiselerdi. İntikamcı partilerde büyük bir subay düşmanlığı vardı. İhtilâl hareketlerinde halkın karşı koyma niyeti varsa, belki Ankara  İstanbul Erzurum gibi askerî birliklerin çok olduğu vilâyetlerde belki bir şey olmazdı, ama askeri birliklerin az veya hiç olmadığı yerlerde subayların durumu ne olurdu. Siyasi partiler birbirlerine girerse, iç harp başlangıcı olursa, memleketin durumu ne olurdu, bir ihtilâl lideri olarak yapılan her teklifi düşünmem gerekiyordu. Yoksa Radyo anonsu altına imzamı koyma meraklısı değildim.

 Şimdi mağlup olduktan sonra bazı yakın arkadaşlar harekât bu yüzden muvaffak olmadı diye dedikodu yapıp geziyorlar. İmzamı koymasam da on dakika sonra harekâtın 22 Şubatçılar tarafından yapıldığı anlaşılacaktı.

 Bu imza meselesi epey münakaşa edilmiştir. Osman Deniz'e şimdi Ankara'da hiç gözükme, gece doğru İstanbul'a dön, yarın Fethi Gürcan, İzzet Köz ile İstanbul'da olacak görüşüp bir karara varırsınız dedim. Refik Tulga'dan da muvaffakat haberini aldığımızı bildirdim. Doğru Emin Arat'a gitmesini, ilk anansu hazırlamalarını söyledim ve : "Benim imza koyma meselesini ona da söyle, bir karara bağlayın." dedim. İmza meselesini teklif eden Osman Deniz olduğu, halde, mahkeme safhasında kalkıp mikrofon başında anonsun aİtında Talât Aydemir imzası olduğu için İstanbul'da harekât muvaffak olamamıştır, çünkü biz harekâtın Silâhlı Kuvvetler tarafından yapılacağını biliyorduk dedi. (İmzanı ne selâhiyetle koydun diye sual sordurdu. )

O anda beynimden vurulmuşa dönmüştüm, insanlar ölüm korkusu ile bukadar değişebiliyorlardı. Ama oluyormuş,kendisi bir 22 Şubat emeklisi idi. İstanbul'da harekâta iştirak edecek bütün birliklerin irtibat subaylarını Cevat Kırca'nın evinde toplayıp, ihtilâlin yapılacağını bildirirken sıfatın ne idi acaba? Evet, harekât Silâhlı Kuvvetler tarafından yapılacaktı ve öyle yapıldı ama, harekâta karar veren sevk ve idare, drije eden 22 Şubatçılar değilmiydi? Kendisi de İstanbul'da askeri organizasyonu yapan Cevat Kırca'nın Kurmay Başkanı rolünde idi. Ama bana karşı bu ithamları kolaylıkla yapabiliyordu, çünkü mağlup olmuştuk. İlk gününden itibaren geçmiş hâdiselerin hepsini inkâr ediyor, devamlı olarak kendini ölümden kurtarmak için mahkemede böyle yol tutturmuş, hukuk kaidelerinin açıklıklarından istifade edip kurtulmaya çalışıyordu. Gene kurtulacak ama, şahsiyetini kendi kendine herkesin huzurunda yemek suretiyle.

Bu şekilde âdaletin pençesinden kurtulmak için çabalamaktan ise, şerefle ölmek daha iyidir.

 

            Osman Deniz en güvendiğim arkadaşlarımdan biri idi, harekât öncesi ve harekât gecesi büyük hizmet görmüş cesur hareket etmiş bir insandır. Ama ne yazık ki, mahkemedeki tutumu ile benim indimde bütün mazisini sildi. Fakat onun gibi hareket eden bazı arkadaşlarda, bu şekildeki davranışları erkeklik sayıyorlar.

 

İHTİLÂL ANQNSU VE EMIN ARAT

 

   20 Mayıs 1963 günü Alb. Emin Arat bey eve     gelerek kendi elyazısıyla hazırladığı ihtilâl anonsunu bana vermişti.

Fakat bu hususta mahkemeler cereyan ederken Rıfkı Ertem ile E. Arat arasında geçen bir konuşmayı nakletmeden geçemeyeceğim. Çünkü mahkeme önünde herkes inkâr etmek sureti ile yakayı sıyırıp, her şeyi benim üstüme kolaylıkla bırakabiliyordu. Bıraksınlar, ziyanı yok, bundan yılmam, korkmamı da, bu işleri tek başıma yapmış isem, şerefte bana aittir.. Yalnız en güvenilir en çok hürmet edilir Emin Arat, bakın nasıl hareket ediyor:

 Rıfkı Ertem'e bir gün koğuşta diyorki : “Acaba radyo deklarasyonunu kim yazmış?" Aklınca bilip bilmediğini anlayacaktır. Rıfkı beyde siz onu daha iyi bilirsiniz diyor. Bilmiyorum diye cevap vermesi üzerine Rıfkı dayanamayıp, Albayım pazartesi sabahı siz geldiğiniz zaman ben Talât bey'in yatak odasında idim diyor. Yani kendisinin yazıyı getirdiğini ihzaz ettirmek istiyor. Emin bey gene haberi olmadığını söyleyince: Rıfkı bey; benim o anda kanım çekildi dondum kaldım dedi. Olayı bana anlatınca, bende donakaldım, ama elden ne gelir. Can korkusu insanları bu kadar değistiriyormuş demek. O günden sonra ben ve Rıfkı bey artık Emin bey'in yüzüne bakmak istemiyoruz.

 

 

 

ALB. GALİP GÜLTEKiN'in KURTULMA ÇABALARI

Bu çok ateşli ve yakın arkadaşımında durumu şu : İhtilâl gecesi, Alb. Galip Gültekin, Alb. Orhan Alpakınla birlikte Emin Arat'ın evine gidiyorlar. Gece yarısı saat 24 e kadar radyoda anons verilecek mi? diye bekliyorlardı. Demek herkes kendisini garantiye almış saat 24.00 te anons başlıyor. Orhan Alpakın'ın arabası ile Gâlip Gültekin evden çıkıyorlar: Galip beyi Orhan bey evine bırakıyor. Galip bey evine gidince bizim namımıza verilen anonsu dinleyip sevinçle Harb Okuluna geliyor. Fakat o anda Harb Okulu henüz çıkmak üzere" tam o sırada da ben geldim. Galip beye arkadaşları sordum: "Emin Arat, Orhan Alpakın neredeler" dedim: Bana bu vaziyeti anlattı, tabii kimseler meydanda yoktu. 0 gece Galip Gültekin sabahleyin Okulu terkedinceye kadar yanımdan hiç ayrılmadı. Bütün hâdiseleri yakından gördü. Fakat hiç bir şeye karışmadı sessiz, sedasız orada oturdu. Mahkeme safhasında bir tek gün mikrofon başında müşkül vaziyette kaldım o anda dahi yerinden kalkıp bana hâdiseyi gördüğü halde yardim etmedi. (Ali Elverdi meselesinde) Ayrıca hiç yoktan bir gün mahkemede celse açıldığı zaman duruşma hakimi Numan Özdalga (Dz. Hakim Alb.) tarafından şu suale maruz kaldım. “0 gece Galip Gültekin size bu harekâtı durduralım diye teklif yapmış, siz kabul etmemişsiniz öylemi?”dedi. Bende evet dedim yaptı. Kabul etmedim zaten saat 05.30 du. Yarım saat sonra da ben harekâtı bırakıp okuldan ayrılmıştım. Galip Gültekin denizci olduğu için dışardan Deniz Kuvvetlerindeki arkadaşları veya bir yakını ile duruşma hakimine bu haberi gönderip cezasını hafifletmek için çâre aramıştı. Mahkemenin bu tutumu da hiç bir sanığın gözünden kaçmadı. Özel muamele yapıldığı da anlaşıldı. Evet bu yaptığı teklif onun cezasını hafifletici bir sebeb teşkil ediyordu, ama beni de ihtilâle muanniden devam eder bir şahıs olarak gösterip cezamı tahfif edecek hiç bir. kapı bıraktırmıyordu. Ceza bakımından hiç bir şey düşündüğüm yok ama, arkadaşlarımın vefasını gösterdiği için yazıyorum. İnsanlar tehlike anında belli oluyor.

Bu gibi arkadaşlardan nefret ediyor, yüzlerini dahi görmek istemiyorum, iyi gün dostlarından hayatta kimseye hayır gelmez. Hapishanede de şimdi bu tip insanlar Galip Gültekin, Turgut Alpagut, benim sevmediğim ne kadar insan varsa, bilhassa havacılar ile sıkı dostluk kurup, hakkımda dedikodu yapıp geziyorlar.

 

TURGUT ALPAGUT'un İNKÂRI

 Alpagut son güne kadar gayet hızlı ve açık bir şekilde çalışmıştı. Fakat Mahkeme'ye düşünce, iş değişti. Mahkeme safhası ilerledikçe kendisinde bazı değişmeler sezmeğe başladım. Avukatlığını kayınbiraderi Bülent Ağabeyoğlu yapıyordu. Onun tesiri altında kalarak herşeyi inkâr ve tevil yoluna götürme. çabasında idi. Mahkemelere giderken otobüse beraber binip, bir koltukda kelepçeleniyorduk. Birgün bana otobüste : “Sen bana harekât plânı hakkında bir şey söylemedin ki, ben inkâr ederim." dedi. Demek avukatından birgün evvel öyle talimat almıştı. “Nasıl olur Turgut." dedim. Ne yapalım bu müdafaa hakkı dedi. Hem sen bana yazılı emir vermedin ki, ne ile ispat edeceksin deyince o zaman ne cins bir insan olduğunu anladım. İşte iyi gün arkadaşlarımdan biri daha kendişini hakiki hüviyeti ile meydana vuruyordu. Tevekkeli değil, hapse girdiğim ilk günden beri Bahtiyar Yalta ile birlikte fısfıs konuşuyorlar, birbirlerine kâğıtlar yazıp, hücrelerde kitap arasında gönderiyorlardı. Gizli gizli anlaşmalar yapıyorlardı. Ogün anladım bunun manasını. Mahkeme ifadelerini tanzim ediyorlarmış. Ben birşey duyacağım diye, her ikisi de dikkatle hareket ediyorlardı. Ama dünyada ne gizli kalmıştı ki, bu gibi ufak kombinezonlar duyulmasın. Yavaş yavaş hepsini öğrendim. Mahkemedeki sorgulama ifadesini dinleyince zaten, herşey belli oldu. İşin içinden sıyrılmak için ne lâzımsa yapıyordu. Harb Okulunda beni saat 01.00 de ilk karşılıyanlar Turgut ile Bahtiyar'dı. Beş dakika bile yanımda kalmadılar. Bahtiyar bana gelip: "Kumandan ;burası karmakarışık” Hakikaten Harb Okulu'nun önü karmakarışıktı. Kim ne yaptığını bilmez vaziyette idi. Ama bunları tertipleyecek olan ben değil. A. K. Turgut bey ile daha önceden tayin ettiğim tabur ve Bl. Kumandanları idi. Ama kimse işi ciddiye almamış oradan uzaklaşma çâreleri arıyordu. Ben bunun farkında idim. Biz Turgut beyle aşağıya inelim, talebenin bir kısmının cephanesi yok dedi. Ben de: “Siz gidin onları tertipleyin, size cephane ikmali yaparım” dedim.

   Gidiş o gidiş, bir daha her ikisininde yüzünü görmedim, hapishane arabasına bininceye kadar. 0 gece 01.20 de 229 P.A. nizamiyesinde bir arabanın içinde tevkif edilmişler, kendi ifadelerine göre 229 P. Alayına cephane almaya gidiyorlarmış, yakalanmışlar. Alay K. olan bir subayın alayı bırakıp taksiyle cephane ikmal etmeye gidip gitmiyeceğini asker olan herkes kıymetlendirebilir. Gerisini okuyanlara bırakıyorum.

    Bunlar yetmiyormuş gibi Turgut Alpagut birde mahkemeye müdafaa şahidi olarak Tayyar Baranseli getirtti. Baransel şahadeti esnasında Turgut Alpagut'un ailesi ile Dr. Paruğ beylerde iken İhtilâl haberini radyodan duyunca şoke olup kendisini Harb Okuluna arabam ile çıkarmamı istedi, deyince; hepimiz şaşırdık. Fethi Gürcan dayanamadı , yerinden mikrofona fırladı. Tutmak istedim, muvaffak olamadım. Şahit yalan söylüyor diyerek hakikatleri mahkemeye anlattı. Ben de kalkıp tasdik edince, Turgut'un durumu bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. Kötü bir durum hasıl oldu. 0 andan itibaren de meşhur akıllı avukatı, kendisi ve hattâ belki de sülâlesi bana, Fethi Gürcan'a düşman oldular. Şimdi de hapishanede aleyhime dedikodu yapıp geziyor. İşte insanlardan bir tip daha.

Bundan başka : "Generallerle irtibatı sağlayan Kur. Alb. Rumi Ahıskalı'dır" demiştim. O da Turgut Alpagut ile bize haberleri ulaştırırdı. Rumi Ahıskalıyıda tevkif etmişlerdi. O yol ile generaller mahkemede çözülecekler di, fakat Turgut Alpagut, Rumi Ahıskalı için verdiği ifadede benim onunla temasım yalnız ticaret mevzuunda idi demiş, savcı Bnb. Turgut Akan benim ifademi alırken onun ifadesini bana gösterdi. İşte gör, yakın arkadaşlarını dedi, ben ne yapayım delil yok, arkadaşlar saklıyor, yalan söylüyorlar dedim. Bir kaç gün sonra da Rumi Ahıskalı tahliye edildi. Dâvanın kül alarak kurtarılması bakımından generalleri dahil ettiremedik ve ben vermiş olduğum ifadelerde yalnız bırakıldım. Hoş savcı ve mahkeme heyeti durumu anlamadı değil, ama resmiyete girmemiş oldu. İşte benim en yakın ve en güvendiğim ve itimat ederek ihtilâl hazırlıklarını yaparken büyük mesuliyetler taşımış arkadaşlarım. Turgut Alpagut 7 kişilik fikir karargâhının istihbarat subayı idi, bütün bilgiler onda toplanırdı. Biz durum mahkemelerini onun istihbaratlarına göre yapar, hareket hattımızı ona göre çizerdik. Şimdi bu şahıs hiçbir şey bilmiyormuş gibi mahkemede hareket ederek vefasızlık ediyor.

ALİ ELVERDİ AYAKLARIMA KAPANMIŞTI...

 

              0 gecenin bir numaralı kahramanı tanınan Kur. Yb. Ali Elverdi, mahkemeye amme şahidi olarak gelmiş, kendisini hakiki bir kahraman gibi göstermek için türlü yalanlar söylüyordu. Bu meyanda benim içinde şunu söyledi: (Ali Elverdi Radyoevinde mukabil anons yaparken Üsteğmen Erol Dinçer kendisini tevkif edip, Harb Okuluna getirmişti. Bütün işleri bozan ve bizim mağlup olmamızı sağlayan bu şahsa karşı o anda büyük infial vardı. Talebeler çok heyecanlı bir vaziyette onu öldürmek istiyorlardı. Ben mani oldum, hattâ talebelerin tomsonlarına karşı ben göğsümü dayadım. Talebelerin heyecanını teskin ettim. Ali Elverdi'nin hayatını o gece kurtardım. Kh. ta odama aldım, ayaklarıma kapanmış, Albayım sen bilirsin, ben durumun böyle olduğunu bilmiyordum, ne istersen emret, yapacağım, diye yalvarıyordu. İşte bu şahsiyetsiz insan, mahkemede ifade verirken bana iftira ederek) kendisine odamda tabanca çektiğimi iddia ediyordu, benim hayatta kimseye tabanca çekmediğimi, hele o gece tabanca kullanmaya hiç ihtiyacım olmadığını görenler bilir, etrafımda ateş gibi Harbiyelilerden, Tomsonlu muhafızlarım vardı. Böyle bir vaka olmadı. Ben şahidin yalan söylediğini iddia ederken. 0 beni yalancı duruma sokmaya uğraşıyordu. İşte o anda odada hâdiseleri en yakından gören Galip Gültekin'in, Hakkı Sümer'in, M. Pakoba'nın mikrofona  gelip, şahidin yalan söylediğini ispat etmeleri gerekirdi, Pakoba söz istedi ama, hakim vermedi. Ben Galip Gültekin'den bu hususun aydınlatılmasını istiyordum. Ne gezer, yerlerinden kalkıp mikrofon başına gelmeye korkuyorlardı. İşte vefakâr arkadaş nümunesi, iyi gün dostları.

 

SORGULARIN SONU

 

    Sorgulamalar amme müdafaa şahitleri dinlenmesi bitti. Savcı esas hakkında.ki mütalaasını okudu, Sonra müdafaalara geldi.1 Ağustos 1963 Perşembe günü sanıklar rnüdafaalarını yapacaklar, sonra mahkeme kararını verecek. Bu tarihi kararda herkes nasibini alacak. Mukadderattan fazlası olmaz, fakat buna rağmen halâ eski arkadaşlar endişe içinde ve suçluluğun vermiş olduğu çekingenlikten, hakikatlerden uzak, gene tezvirat makinelerini işletmekten geri kalmıyorlar.

 Bakalım ileriki günler Allah bizlere neler gösterecek