KÜTÜPHANE | TALAT AYDEMIR

TALAT AYDEMİR..

27 MAYIS  SONRASI ve 13 KASIM

 

15 HAZİRAN 1960 KORE

 

  Şimdi ihtilâlden sonra yazmaya karar verdiğim Komitenin tarihçesini yazıp bitirdim. Hiç olmazsa hadiselerin silinmesini önlemiş oldum. Sırası gelirse">

KÜTÜPHANE | TALAT AYDEMIR

TALAT AYDEMİR..

27 MAYIS  SONRASI ve 13 KASIM

 

15 HAZİRAN 1960 KORE

 

  Şimdi ihtilâlden sonra yazmaya karar verdiğim Komitenin tarihçesini yazıp bitirdim. Hiç olmazsa hadiselerin silinmesini önlemiş oldum. Sırası gelirse, mecbur bırakılırsam, daha tafsilâtlı olarak uzun zaman sonra neşredeceğim. Bu husustaki fikrin su : Ankara’ya döndüğüm zaman eğer eski komite arkadaşlarıma ihtilâle kadar alan zaman içindeki münasebetlerim gibi karşı karşıya gelip anlaşabilirsem, bu hatıratı komite içinde kurulacak bir heyet tarafından tekrar incelenmesini isteyeceğim. Bir de 1957 senesinde bizimle birleşen diğer komitenin birleşme tarihine kadar olan kısmını içine almak suretiyle tarihçesinin tamamlanmasını da arzu ediyorum. Tarihçenin üçüncü kısmını esasen şimdi iş başında olan arkadaşların tamamlaması gerekiyor. Bundan maksat şudur: Bugün memlekette yapılan. ve bütün dünya milletlerinin takdirini kazanan ve Türk Milletinin tasvibini gören bu askerî ihtilâl acaba hangi düşüncelerin tesiri altında hazırlandı? Nasıl başarıya ulaştı. Acaba? Tür k Siyasî İnkılap Tarihi, Dünya Tarihi bu ihtilâl hareketini tetkik etmeyecek midir? Tarih sayfalarımız bunlara yer ayırmayacak mıdır? Tarih yazarları bunları Tarihe mal ederken gazete havadisleri, radyo neşriyatı ile mi veya M.B.K. adına beyânat veren şahısların sözlerini mi esas alacaktır? Her türlü hareket yapılıp hazırlandıktan sonra biz insanların ,gözünde birden bire küçülür. Çünkü gaye noktasına varan herşey, o anda gaye noktasından aşağıya inmeye baslar bu tabiatın kanunudur: İnsanlar bir tepenin zirvesine çıkıncaya kadar çak zahmet çekerler fakat zirveden aşağı iniş çok kolay olur. Hadiselerde öyledir. İhtilâl hareketi icra safhasında başarıya ulaştı bugün yeni bir Türkiye’nin gelişmesi plânlanmaktadır. Ama bu safhaya gelinceye kadar olan kısım için kimse düşünmüyor. Çünkü insanlar istikbali ile alâkalandıkları kadar maziye kıymet vermezler. Ama, bence mazide kıymetlidir. Eğer bizler mazideki hareketlerden ders almazsak tarihi iyi tetkik etmezsek ileride yine hatalara düşebiliriz. Bugün için mazinin unutulmaması lâzımdır. Mazi unutulmaya başlandığı gün mazide başlanan işlerin kutsiyeti de kaybolmaya başlıyor demektir. Onun için böyle kısa zamanda maziye arkamızı çevirmeyelim. Bu hususu daima göz önünde bulunduralım. İhtilâlin akabinde verilen beyanatları okudum. Alınmakta olan tedbirleri görmekteyim. Vaktiyle çok konuşulmuş, herkeste yer etmiş hususların akislerinden başka bir şey değil, ne var ki icra safhasına konulurken arada bazı ufak tefek hatalar olmuyor değil. Fakat o tecrübesizliğin eseri olduğundan işin içinde hüsnüniyet bulunduğundan pek göze batmıyor. Herkes tarafından hoş karşılanıyor. Çünkü Millet Hürriyete susamıştı o tadı tattığı için her şey üzerinden şimdilik ince ince fikir yürütmeye zaman ayırmıyor fakat birgün gelecek zaman geçecek tazelik kaybolacak o zamanda bugünler için yine kâlemler oynamaya başlayacak. Bu her devirde böyledir ve böyle olacaktır. Onun için şahsen şunu arzu ediyorum mümkün olduğu kadar az hata yapılsın ve falsolu sesler çok az duyulsun tarih hiçbirşeyi af etmez çünkü. İhtilâlin hemen ertesi günü Alpaslan Türkeş'e Sezai Okan'a mektup yazdım. Tebriklerimi bildirdim. Benim yazdığım mektuplarda istediğim hususlar şunlardı.

 

   l. Hadiseler hakkında tafsilâtlı bilgi.

   2. İhtilâlde komitemizin oynamış olduğu rol.

   3. Bütün komite arkadaşlarımın son durumları.

   4. İlerisi için hazırlanan plânlamalar nelerdir.

   5. Bu harekatta bileşilen diğer bir komite olup olmadığı.

 

   Şimdiye kadar eski komite arkadaşlarımdan hiç bir haber alamadım:.. Üzgünüm... Buna rağmen her zaman olduğum ,gibi metinim. Sabırlıyım.. Ve ümitliyim. Yalnız aklımı kurcalayan bir şey var... Eski ideal arkadaşlarım ne oldu ki beni unutacak kadar meşguller. Onlardan yapılması çok güç bir şey mi istemiştim, acaba anlayamadım. İhtilâlin icra safhasının tatbiki ve başarılması tamamiyle onlara aittir benim bu hususta hiçbir iddiam yok. Zaten Gülünç olur. Hiçbir şey istemiyorum onlardan. Yalnız unutulan bir şey var. İhtilâle karar verip hazırlanma safhası, teşkilâtlanma safhası, bu olgun hale gelinceye kadar komite içindeki faaliyetler... Acaba kimlere ait? Bu işin başlangıcı Mayıs 1960 mıdır? O safhaya gelinceye kadarki zaman üzerinden, hazırlıklar üzerinden, tehlikeli geçen günler üzerinden, o tehlikeli günlerde zaman zaman komiteyi kuran şahıslar üzerinden, o komiteye ilk kurulduğu günden beri sadakatle hizmet edenlerin üzerinden sünger mi çekilecekti? Bunu düşünmek bile istemiyorum. Fakat bu satırları yazmaktan da kendimi alamıyorum. Belki yazdıkça da ferahlıyorum. Tarih safhaları birgün gelecek hakikatlerle dolacak. Buna eminim. Fakat bende yakın arkadaşlarımdan alâka görseydim, hatırlansaydım, mektuplarıma cevap alsaydım, bu düşüncelere hiçbir zaman sapmazdım herhalde. Fakat ne var ki herşey insanın hayatının                mukâdderat çizgisi üzerinde yer alır. Bende mukadderata inandım için gelecek günleri sabırla beklemeğe devam edeceğim. Bu şekilde kendime telkin etmekle beraber zaman zaman boşalmak istiyorum. Derdimi dökmek istiyorum. Ama beni dinleyen bir tek arkadaşım var, o da Mustafa Pakoba birde üç parmağımın arasında oynayan dolmakalemim Meğerse yurttan uzakta olmak, aileden uzakta olmak, inandığı, sevdiği ideal arkadaşlarından uzakta olmak ne fena şeymiş. Şimdi herşeyin kıymetini daha iyi anlıyorum. Söz Hürriyeti, konuşma Hürriyeti, derdini istediğini şekilde istediğin insanlara dökebilmek Hürriyeti ne tatlı şey... Fakat o bile bu diyarda yok. İşte burası Uzak Doğunun Kore’si. Bir senedir burada her sahada çektiğim ıstırapların üzerine eklenen bir yenisi.... Buna da katlanmağa mecburum. Çünkü bu anda elimden başka hiç bir şey gelmez. Yine ümitle bugünkü postayı bekleyeceğim.

 

                       Kore 5 Temmuz 1960

 

  Bugün artık Kore’de yaşadığım son günlere yaklaşmış bulunuyorum. Allah kısmet ederse ayın sekizinde hareket ederek yurda döneceğim. Son olarak Sezai'den aldığım mektupta şu satırlar yazılıydı :  <Çok uzaklarda ve inkılap harekâtımızın ilk kurucuların dan olan Talât'ımın üzüntüsü, bana savurduğu serzenişleri yerinde buldum. Bütün isyanının içinde her zamanki hassasiyet ve nezaketin pırıl, pırıl ışıldıyor.> Bu satırlar bana kâfi gelmişti. Demek ki eski arkadaşlarım tarafından geç de olsa hatırlanmıştım. Çünkü yine asil olan vicdanlar dile gelmiş, kalemler hissiyatı nakletmişti. İlerdeki karşılaşmalarımızda tatlı, yumuşak zemin hazırlanmıştı. Her şey artık ben kat'i olarak yurda dönünce belli olacaktı. Şimdi iş tâyin yerimin belli olmasıdır. Ankara olacağına eminim. Yalnız mevki benim için ehemmiyetlidir Çünkü bana verilecek vazife Komite içinde bana hasıl olan kanaat gösterecektir. Eskiden arzu ettiğim Millî Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği kadrosu olması beni en çok memnun eder. Çift görev de verilebilir, hepsi olur. Yalnız her zaman için arzu ettiğim şu: Türk Ordusunda yapılacak ıslâhatta, tasfiyede ve bunların plânlanmasında yakından alâkadar olmak. Bu hususta kendimi çok hazırlıklı buluyorum. Meslek hayatımda 20 seneyi geçtim. Her sahada epey tecrübe sahibi oldum. En nihayet zaten mesleğim bu. Bunun plânlanmasında çok faydalı olacağıma inanıyorum. Burada yapacağım hizmet, beni her şeyden çok memnun eder. Ordunun kalkınması için atılacak temellerin taşında benim dehacımın bulunmasını istiyorum. Hayatta arzularımdan birisi de buydu. Esas gayeme ulaştım. Şimdi memleket Hürriyet havası içinde çalkalanıyor. Bir müddet sonra 1961 senesinde ilkbahar veya sonbaharında serbest seçimlerle iktidar devredilecek. Artık bunda şüphe yok. Ama bir buçuk sene içinde Türk Ordusunun ezeli dâvaları halledilmeli. Sağlam temellere bina edilmeli, geniş bir plânlama ile muasır devletler Orduları seviyesine çıkarılmasına çalışılmalıdır. Bu devre içinde Orduya iyi bir veçhe verilmezse, bir daha bunun kadar uygun bir zemin bulunamayacaktır. Ve 15  20 sene sonra ayni şekilde hükümet darbeleri beklemek lâzımdır. Onun için bence hemen bu işe bir plân çerçevesinde, öncelikler tâyin edilmek suretiyle başlanmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde bütün emeklerimiz başa gidecektir. Yeni yetişen genç subaylar veya subay olacaklar istikbalde bizleri affetmeyeceklerdir. Nasıl, bizler bizden evvelkileri affetmeyip de bu dâvaya hayatlarımızı feda ederek atıldığımız gibi tarih tekerrür edecektir. İşte benim hayatta kalan ikinci arzum. İnşallah o da tahakkuk eder. Hak, adalet, Hürriyet için her zaman mücadeleye hazırım. Haksızlığa uğradığım zamanlar, mücadele hırsım daha çok kuvvetleniyor. Bundan böyle kararlarımı kendim vereceğim. Hiç bir zaman arkadaşlarımın samimiyetinden şüphe etmemekle beraber, kendim makûl bulduğum hareketten başka türlüsüne kalkışmayacağım. Bakalım hayat bundan sonra bana neler gösterecek?..

 

 

 

 

                              Bonn  Almanya

                               25 Kasım 1960

 

 

   Kore'den ayrıldıktan sonra hâtıra yazmaya ara vermiştim. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Birincisi yurda dönüşte eski komite arkadaşlarım tarafından nasıl karşılanacağım idi. İkincisi de komitenin çalışmalarını iyice tetkik etmeden birşey yazmak istemiyordum. Çünkü bu hareketimi çeşitli şekillerde yorumlamak isteyenler çıkabilirdi. Fakat simdi artık bütün tehlike bulutları dağılmıştı. Şöyle ki : Bu ihtilâl içindeki, ikinci ihtilâl de kansız atlatılmıştır. Şimdi olayları kolaylıkla sıralayabilirim. Kore'den ayrıldıktan. sonra 8 Ağustos 1960 günü İzmir'e geldim. Gemide çok üzgündüm, uzun bir yolculuk yapmış ve çok yalnız kalmıştım. Hele memleketteki olaylardan çak az haberdar olmam beni sıkmıştı. İzmir'de yalnız ailem tarafından karşılanacağımı tahmin ediyordum. Gemi sahile yanaştığı zaman aldandığımı anladım. Gemiye ilk gelen çok eski ideal arkadaşım Kurmay Yarbay Sezai Okan oldu. Beni kucakladığı sırada her ikimizde çok heyecanlıydık. Göz yaşlarımı zor tutuyordum. Benim için özel olarak Ankara'dan gelmişti. Bir müddet ne söyleyeceğimi bilemedim. Beni gene ilk defa arayan koşup gelen, o asil kardeşim olmuştu. Onun bu hareketi bana yetmiş günden beri çektim ıstırapları bir anda unutturdu. Gemiden inerken Alpaslan Türkeş’ten şu telgrafı almıştım.

Vatan topraklarına kavuştuğun şu sırada, seni karşılayamadığımdan çok üzgünüm. Hoş geldin. Sevgi ve hasretle gözlerinden öperim. Görüşeceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyorum." Ona da çok memnun oldum. Demek o da şimdiye kadar yaptığı hataları az da olsa tamire kalkıyordu. Sezai Okan öğleden sonra Ankara'ya gitti, hattâ beni de beraber götürmek istedi, fakat ailem geldiği için beraber İstanbul'a dönmek mecburiyetindeydim. Tayin yerim de belli olmuştu. Harb Okulu Kurmay Başkanlığına gidiyordum. Sezai Okan, akşam üzeri ikinci Yurt

İçi Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay Sait'e telefon ' ederek acele benim Ankara'ya telefon etmemi bildirmiş. Komite arkadaşları bekliyor>ı demiş. Bu kadar acele etmelerinde bir sebep olduğunu sezdim. Ben de İstanbul'a geçerek ailemi bıraktım,. 12 Ağustos 1960 da Turan Yavçan ile (o zaman İstanbul Vali Muavini idi) beraber uçakla Ankara'ya hareket ettik, yine Etimesgut Hava Alanında beni, Sezai Okan karşıladı. Bana "Geleceğini başka hiç bir arkadaşa bildirmedim> dedi. Beni Büyük Millet Meclisine götürmek için ısrar etti. Ben kabul etmedim. Ama onun ısrarına dayanamadım. Yola çıktık, ilk defa Meclis binasına gidiyordum, heyecanlı idim. Çünkü diğer eski komite arkadaşlarımın beni nasıl karşılayacağını bilmiyordum. İçlerinde değişenler olabilirdi. Benim tanımadıklarım da vardı. Daha ziyade gençlerin durumunu merak ediyordum. Onların hareketleri bana dokunabilirdi. Bütün bunlara kendimi hazırladım. İnsanların büyük hizmetler .gördükleri zaman değiştikleri her zaman görülen olaylardandır. Bu ölçülerimde yanılmamıştım. Sezai Okan'ın odasında oturuyorduk,. ilk defa içeriye Binbaşı Vehbi Ersü girdi. Sınıf arkadaşım olmasına rağmen beni pek resmî karşıladı. Demek öyle icap ediyordu. Arkadan Rafet Aksoyoğlu geldi. Onunki de pek o kadar samimi olmadı, neden öyle olduğunu sonradan öğrendim. Çünkü yüzüme bakacak durum yoktu. Halbuki o zamana kadar ben onun iç durumundan haberdar değildim. Sezai anlattığı

zaman bile inanmamıştım. Dündar Seyhan da aynı şeyleri söyleyince donup kaldım. Bu şahısların durumu böyle olunca Komite çok şeyler kaybediyordu. Sezai Okan odasında otururken biraz sonra içeriye Türkeş girdi. Beni çok samimi bir şekilde karşıladı. Hemen, kendi odasına götürdü. On dakika kadar yalnız kaldık. Mektuplarıma neden geç cevap yazdığını bildirdi. Akşama Başbakanlıkta buluşmak için bana randevu verdi. <Orada uzun boylu görüşürüz. Sen Kore'ye gittikten sonra Komite ne durum aldı. Sana bunu geniş bilgi vererek anlatacağım. Kimseyi dinlemeden beni dinlersen daha iyi olur" dedi. Biraz sonra ayrıldık, ben Sezai'nin yanına döndüm, öğle yemeğini beraberce Mecliste yedik, yemek salonunda Osman Köksal, Ekrem Acuner de vardı. Osman Köksal, Türkeş'in durumu hakkında bilgi veriyordu. Bana dönerek “hayatta bir tek hata yaptın. O da Türkeş'i içeriye soktun," dedi. Çünkü Türkeş'i komiteye ben Elazığ dan yazıp teklif etmiştim. Ekrem'de tasdik etti. Ben de kendilerine aynen şöyle söyledim : Evet, içinize soktum, fakat ben Kore'ye gittikten sonra siz aranızda, ona neden bu kadar fırsat verip sivrilttiniz, neye frenleyemediniz> dedim. Sonra şöyle bir şart koştum. “Yegâne endişeniz bu ise, ben onu hareketlerinden frenlerim, olmazsa

                 

 

hayatım pahasına da olsa ona bir çâre bulurum." dedim. Ekrem Acuner güldü. Ben o anda her şeyi anlar gibi olmuştum. Hemen inceden inceye etrafı tetkike koyuldum. Türkeş'in Başbakanlık Müsteşarlığı herkesi ürkütmeye başlamıştı. Akşam üstü Türkeş ile buluşacaktık. Başbakanlığa gittim, beni bekliyordu, odasında görüşüyorduk. Komitenin ben ayrıldıktan sonra ne durum aldığını anlattı. İhtilâlden önce Ekrem Acuner ile anlaşamadıklarını, hazırlıkların nasıl yapıldığını bana söylerken içeriye, yüzbaşı Muzaffer Özdağ girdi. Türkeş beni ona eski komite arkadaşlarımdan diye takdim etti.

   Yüzbaşı..biraz durakladı. Gülerek Komitenin eskiliğinin ne olduğunu sordu. Bende samimi karşıladığım için kısaca tarihçesini anlattım. Türkeş hiç ses çıkarmadan dinliyordu. Fakat Özdağ, bu anlattıklarıma hiç memnun olmadı, yüzü değişti. Komitenin kuruluş. tarihi 1956'dır, dediğim zaman bizler daha. evvel komite kurmuştuk dedi. Ben de olabilir cevabını verdim ve merakla. <Hangi tarihte yüzbaşım." dedim, bana cevap, olarak 1952 senesinde dedi ve anlatmaya başladı. ben kendisine: <O zaman rütben ne idi? dedim. Harb Okulunda öğrenci idim> cevabını verdi. Hattâ Harb Okulu Silâhhanesinde kanlarını akıtarak mendilleri üzerine harita yaptıklarını ve bugün Millet Meclisinde ettikleri yeminin aynısını o zaten arkadaşları ile birlikte ettiklerini gurur duyarak anlattı. İkinci sualimi sordum: <1952 yılı Türkiye'de demokrasinin altın devridir. O senelerde sizi ihtilâle sürükleyen ne sebepler vardı?". dedim ve sözlerime devam ederek, Komitenin tarihini geriye götüreceğim diye çok tehlikeli bir yola saptığını bundan çeşitli mânaların çıkabileceğini belirttikten sonra bir daha bu hususu hiç bir yerde açmamasını kendisine gayet samimi olarak tembih ettim. Her .halde bu konuşmalardan hiç memnun olmamıştı. Türkeş sesini çıkarmadan ikimizi dinledi ve. ,hiç fikir yürütmedi. Özdağ fazla oturmadı, yanımızdan ayrıldı. Türkeş arkasından "Çok akıllı bir insandır." diyerek düşüncelerini. açıkladı. Ben de olabilir dedim. Odaya bir çok ziyaretçiler geldiği için rahatça konûşamadık. Ertesi gün aynı saatte buluşmak üzere ayrıldım. Birgün sonra Sezai Okan ile Mecliste görüşürken benim artık göreve başlamamı söyledi. Ne görevi dedim, o sırada ordudan emekli olacak subayları tesbit etmek için bir heyet görev yapıyordu. O heyete dahil olmamı söyledi. Fakat hemen hemen tasfiye hareketi bitmek üzere idi. Dündar Seyhan'dan gerekli bilgiyi almıştım. Böyle bir görev alamayacağımı bildirdim. Çünkü iş bitirilmişti. Son anda böyle bir tasfiye hareketine katılıp vicdani mesuliyet altına girmek istemiyordum. Başından beri bu işte olmuş olsaydım seve, seve devam ederdim. Hiç bir görev kabul etmeden komitenin çalışma tarzını incelemeye koyuldum. İlk anda bir ahenksizlik göze çarpıyordu. Hiç bir beyanat birbirini tutmuyordu. Ortada bir Türkeş muamması vardı. Başbakanlık müsteşar makamını işgal etmesi herkesi ürkütüyordu.    Çünkü orada Türkeş herşeye hâkim durumdaydı. İlerisi için tehlikeli olarak görülüyordu. Onun için arkadaşlarla olan görüşmelerde onun aradan uzaklaştırılmasına karar verildi. Bu işi, Orgeneral Cemal Gürsel'e anlatmak icab ediyordu. Bu görevi Osman Köksal ile Sezai Okan üzerine aldı ve lâyıkiyle yaptılar. Nihayet Cemal Paşa Türkeş'i değiştirmek için karar vermişti, o sırada bütün, komite üyeleri de Anadolu’da yapacakları gezi programına göre hazırlıklar yapıyorlardı. 27. Ağustos.1960 günü orduevine gittim. Hv. Alb. Halim Menteş'in odasında konuşuyorduk. Benim hiç bir şeyden o anda haberim yoktu. Halim'e 18. Ağustos 1960 tarihinde yazdığım bir kaç sayfa yazıyı okuması için uzattım. Benim görüşümü ve çalışma tarzımın ana hatlarını öğren dedim.

 

   Yazım şuydu :

 

1. ANA FİKİR :

 

    a.Demokrasimizi içine düştüğü çıkmazdan kurtarmak, sağlam temellere dayanan bir devlet sistemi kurmak.

    b.Kısa zamanda serbest seçimle hükümeti sivil idareye devretmek.

2. Bu şık altında, yapılacak işler :

a. Anayasa,

b. Seçim Kanunu,

c. Basın Kanunu,

d. İspat hakkı kanunu,

e. Atatürk İnkılâplarını Koruma Kanunun öncelikle hazırlanması.

3. Diğer önemli işler :  `

a. Sakıtların mahkemelerinin neticelendirilmesi (Kısa zamanda),

b. Demokrat Partinin kapatılması,

c. Yeni bir partinin kurulmasına gidilmesi,

d. Cumhuriyet Halk Partisinin içinde bulunan müfritlerin lekeli insanların, parti içinde tasfiyesinin yapılmasının sağlanması.

 

4.   Türk Silâhlı Kuvvetlerinin daima yek vücut halinde bulundurmak için gerekli tedbirlerin alınması.  Bunun için :

1.   Kilit noktaları olan, tümen, tugay, alay kumandanlıklarına ve okul kumandanlıklarına güvenilir, enerjik kimseler getirmek. Subayların refah seviyelerini arttırmak için tedbirler almak. Bu da senelerce ihmal edilmiş ordunun ana dâvalarının halledilerek gerekli kanunların ve yönetmeliklerin öncelikle tatbik edilmesi ile olur.

3.   Ordudaki kitle halinde yapılan tasfiye hareketinin bittiğini kesin şekilde açıklamak ve bundan sonra yapılacak olan tasfiyelerin ancak kumandanlıkların salâhiyetine bırakılarak (sicil ve idari) işe yaramayanların küçük küçük partiler halinde emekliye sevk edilmesi.

4.   Orduya ait ana dâvaların giderilmesini seçimlerden en az dört ay önce sağlamış olmak.

5. EMNİYET TEDBİRLERİ :

 

Mühim vilâyetlere askerî valilerin tayini.

İstanbul, Ankara ve Güneydoğudaki kıtalarını takviyesi.

Büyük vilâyetlerdeki bulunan inzibat kıtalarının takviyesi.

Hazır kıtaların yeniden kurulması.

Jandarma birliklerinin mühim şehirlerde takviyesi.

Millî Emniyet Teşkilâtının revizyondan geçirilerek yeniden takviyesi.

Polis teşkilâtının revizyondan geçirilerek yeniden kurulması.

İnkılâp Mahkemelerinin lüzumu halinde derhal faaliyete .geçecek şekilde hazırlıklı olması.

Milletin nabzını daima elde tutmak, gerekli tedbirleri daima bu düşüncenin ışığı altında incelemek.

 

6. Millî Birlik Komitesinin hareket tarzı :

 

Yıpranmış tatbikatta başarı gösterememiş olan bakanların öncelikle tasfiyesi. Yerine seçileceklerin çok esaslı tahkik edilerek getirilmesi.

M.B.K. yek vücut olarak çalışmasının temin edilmesi. İkilik ve guruplaşma gibi olaylara hiç bir zaman meydan verilmemesi.

M.B.K. içersinde ufak bir grubun ana faaliyetçi olarak seçilmesi.

M.B.K. içinde dayanışma ve hattı hareket, disiplin kurulması.

Meclis toplantılarının mutlak surette zapta alınması.

M.B.K. içinde alınan mühim kararların komite haricine çıkmasının önlenmesi. Bunun için çok ağır müeyyidelerin konulması. Her ferdin komite prensiplerine, tamimlerine riayet edilmesinin sağlanması.

Komite içinde herhangi bir mesele hakkında tartışılıp karar alındıktan sonra o fikrin dışarıda ayni şekilde yayılmasının sağlanması.

Yapılan her türlü beyanatlarda tam .bir birlik ve beraberlik olması:

1.   Mümkün olduğu kadar az beyanat verilmesi.

2.   Mühim beyanatların komitece seçilmiş bir heyet tarafından kaleme alınması.3.   Beyanatların çok açık, kesin ve kısa olması.

4.   M.B.K. içindeki muhtelif şekilde çalışan komisyonların içinde ancak bir kısmının beyanat vermeye salâhiyetli kılınmâsı.

 

j.M.B.K. üyelerinin meclis erkânı olarak riayet edecekleri hususların tespiti. Hareket tarzlarının tahdit edilmesi. Yek âletler ile münasebetlerin hudutlarının çizilmesi.

k.M.B.K. üyeleri yalnız plânlayıcı ve hazırlayıcı olarak çalışmalı. Bir iki yerin dışında icra unsuru olarak faaliyet. göstermemeli.

1.M.B.K,. Devletin kalkınması için ana plânı hazırlayıp ilgili vekâletlere gerekli direktifi verip, plânların en ufak ayrıntılara kadar hazırlanmasını tatbikinin sağlanması.

İnceleme komisyonlarının her Bakanlığın kendi bünyesi içinde kurulması.

n.Çıkarılacak mühim kanunlarda Bakanlar Kurulu ile  çok iyi bir anlaşmaya varılmış olması ve koordinasyonun ihmal edilmemesi.

o.M.B.K. kararlarının çok büyük zaruret olmadıkça değiştirilmemesi.

Hiç bir suretle taviz verilmemesi.

Hiç bir zaman teferruatlı plânlamaya dalmamak.

Memleketin içinde esen dört çeşit cereyandan komite üyelerini kurtarması için gerekli çalışmaların yapılması:

 

  Bu fikirleri şu şekilde sıralayabiliriz :

   1. Demokrat Partinin çeşitli yollardan tesiri.

   2. C.H.P. nin içinde bulunan kötü ruhlu insanların fikir cereyanları.

  3. Din istirmacılarının tesiri.

  4. Aşırı Milliyetçiliğin de hesaba katılması.

  ş. M.B.K. üyelerinin günlük hayatlarının kontrol altına alınması. M.B.K. ni sarsacak hareket tarzlarından kaçınılması.

sonuç :

 1.   M.B.K. içinde tam bir anlaşma.

 2.   Yek vücut bir ordu.

 3.   Kuvvetli bir emniyet tedbiri. ,.

 4.   Genel plânlama unsuru olarak çalışma.

 5.   Millete karşı verilen sözlerde sadakat.

 6.   Kesin icraat ve tavize yer verilmemesi.

 7.   Memleketin beklediği reformları süratle yapmak.

 8.   Az demeç, çok iş.

 9.   Seçim tarihinin kesin olarak tesbiti.

10.   Basınla iyi ve anlayışlı münasebetin kurulması.

 

  Aldı, okudu, bitirince aynen şöyle söyledi: Odada Emanullah Çelebi de vardı. "İşte samimi olan insan böyle düşünür" ve notlarımı Emanullah'a vererek “oku" dedi, ve. <Yarın komite üyeleriyle toplantı yapacağız, sen de İstanbul'a gitme kal, bu fikirleri tartışalım.ı> dedi. Toplantıya kimlerin katılacağını sordum. Ekrem, ,Sami, Mucip, Emanullah, Fikret diye saydı. Buna göre mutedil gruptan bir hayli üye iştirak ediyordu, ben böyle bir toplantıya resmî sıfat taşımadığım için katılamayacağımı bildirdim. Yalnız burada yazdıklarım benim görüşümdür. Zaten toplantıda olsam bundan başka fikirleri savunmama imkân yoktur. Sen bunları arkadaşlara ver okusunlar, bence başka çıkar bir yol yoktur dedim. Kabul etti. Mucip Ataklı'ya vermiş, İstanbul'dan dönünce yazıları ondan aldım.

Halim ikinci bir meseleyi de bana bu buluşmamızda açtı. Az önce Dündar Seyhan ile görüşüyorduk, çok garip fikirleri var, ben durumu hiç beğenmedim. Bitişik odada oturuyor. Benden bahsetmeden bir de kendisini sen yokla dedi. Dündar Seyhan'ın yanına gittim, fakat orada yabancılar olduğu için konuşamadık. Bir ara, Halim Menteş geldi. Odada tenhalaşmıştı. Halim, hemen konuya girdi, söyle bakalım, Talât ne diyor diye sordu: Konuşma konusu tam açılmak üzereydi, fakat tekrar yabancılar geldi bu sefer. Halim Menteş'in odasınâ geçtik. Konu şuydu :

   On tane bakan görevlerinden af edilmişlerdi. Yerine yenileri tayin edilecekti. Dündar savunduğu fikre göre, bu on Bakan yerine Komiteden arkadaşların getirilmesini istiyordu. Biz de Halim ile birlikte bunun aksini savunduk. Çünkü böyle bir şey yapıldığı takdirde millete verilen sözlerden uzaklaşılıcak, hemde bir çok arkadaş, bakanlık görevinde başarısızlığa uğrayacaktı. Bu fikrin altında yatan mânâyı sezmiştik. Bir çok mahsurları belirterek şiddetle bu fikrin karşısına çıktık ve kendilerini desteklemeyeceğimizi bildirdik. Münakaşamızın sonunda, Dündar Seyhan kızarak ağzından baklayı çıkardı, öfke içinde şunları söyledi :    <Arkadaşlar komite artık ikiye ayrılmıştır. Bu iki grup birgün gelecek birbirini temizleyecektir. Fakat şunu bilin ki kuvvet bizdedir, o halde bizler başarıya ulaşacağız. Bu şekilde hareket edilmediği takdirde başka çıkar yol yoktur." Halim ile ben birbirimize bakıştık. Bu fikirlerini hiç bir surette kabul etmediğimizi yüzüne karşı söyledik. İş eğer kuvvet gösterisine kaldıysa, durum değişir dedik. Böyle bir tehlikeli yola gidilmemesini kendisinden rica ettik. Yeni Bakanların tamamiyle iyi seçilmiş, komite haricinden olması tezini savunduk. Gerçekleri gayet kuvvetli bir şekilde ortaya koyunca, bizim fikirlerimizi kabul etti veya kabul etmiş olarak gözüktü. Daha sonraki günlerde komitede de aynı şekilde karar aldığı için karşı grubun arzu ettiği şekilde olaylar gerçekleşmedi. Fakat bu şekilde bir deneme ,gayet iyi olmuştu. Hakiki fikirlerini ve istikbal için hazırlamış oldukları plânları da öğrenmiştik. İkimizde hemen durumdan komitedeki arkadaşlarımıza haberdar ettik. Lâzım gelen tedbirleri almalarını ve komite içindeki çalışmalarını ona göre tayin etmelerini kararlaştırdık. İlk önce mutedil düşünen kişilerin sayısını arttırmak gerekliydi. Komite içersinde daha bir çok kimseler, henüz kararsız bir durumda idiler. Ne tarafa geçeceklerini bilmiyorlar veya durumu tam manâsıyla kavramamış bulunuyorlardı. Onları aydınlatmak gerekiyordu. Komite içindeki bütün faaliyetler bu yöne döndürüldü. Bu arada bir kaç arkadaş da aydınlanmış oldu. Bu vaziyette; çoğunluk sağlandığı sırada Osman Köksal tarafından hazırlanan bir teklifin komiteye getirilmesi kararlaştırıldı. Bu da Türkeş'in müsteşarlıktan ayrılıp, komiteye dönmesi idi. Osman'ın bunu üzerine almasının sebebi vardı. Çünkü Osman bir gece Türkeş'in Başbakanlıktaki odasında bir olaya şahit olmuştu. Türkeş, Orhan Kabibay, Dündar Taşer, Dündar Seyhan konuşurlarken, Osman içeriye girmiş. Çok hararetli bir şekilde konuşanlar Osman'a da hazırladıkları plânı açıklayarak kendilerine katılmasını bildirmişler. Osman kendisine yapılan bu teklifi şiddetle red ederek, şunları söylemiş : “Arkadaşlar buraya otuz sekiz kişi geldik. Otuz sekiz kişi gideriz. Benim başka hiçbir şeye aklım ermez." Bu sözleri aynen Osman'dan da dinledim. Çünkü Osman benden bir şey saklamazdı. Bu durum da bize komite içersindeki ihtilâfın son hadde geldiğini açıkça gösterdi.

   Benim tayinim Harb Okulu Kumandanlığına çıktı. Bu tayin işi de çok çekişmeli olmuştu. Harb Okulu Kumandanlığına tayin teklifimi Türkeş yapmış, taraftarları da desteklemiş. Bu teklife Cemal Madanoğlu ile Sami Küçük itiraz etmişler. Fakat Osman Köksal, Sezai Okan, Ekrem Acuner'de destekleyince tayinim kolaylıkla çıkmış. O zamana kadar Cemal Madanoğlu ve Sami Küçük, beni iyi tanımıyorlardı ve Türkeş’in adamı zannediyorlardı. Böyle zannetmekte belki haklıydılar ama, sonradan gayet iyi tanımışlardır zannederim.

   Artık Türkeş'i de çok seyrek bir şekilde görmeye başlamıştım. En son kendisini 3 Ekim 1960 da Harb Okulunun açılış törenine ,geldiği zaman görmüştüm. Orada törenden sonra kendisiyle ayaküstü görüştük. Okula Komite arkadaşlarım sık sık geliyorlardı. Yalnız Türkeş taraftarı tanınan gençler her nedense çalışma saatlerinin dışında gelmeyi tercih ediyorlardı. İlk defa Yüzbaşı Muzaffer Özdağ birgün saat 19.00 da okula gelmiş ve o akşam Sekizinci Bölük ile birlikte yemek yemişti. Ertesi günü Alay Kumandanı Turgut durumu bana bildirdi. Derhal Alay Kumandanına şu emri verdim: <Bundan sonra hiç bir komite üyesi içeriye yalnız bırakılmayacak>.

       Çalışma saatlerinde geldikleri takdirde bana getirilecek veya haberdar edilecektim. Çalışma saatlerinin dışında geldikleri takdirde ise nöbetçi âmiri refakatinde ziyaretçi salonlarında kabul edileceklerdi. Emir çok sıkı olarak uygulandı. Hattâ bundan alınanlar bile oldu. Bir pazar günü Dündar Taşer okula gelmişti. Nöbetçi âmiri telefon ile eve durumu bildirdi. Bende kendisine ziyaretçi odasında ağırlamasını bildirdim. Bu ziyaretler maksatlı idi. Harb Okulu ile

bir kuvvet gösterisi yapmak istiyorlardı. Bilhassa genç su baylarla, bölük ve takım kumandanları ile temas sağlamayı arzu ediyorlardı. Biz de zamanında aynı yollardan yürümüştük. Fakat artık o devir geçmişti. Bu şekildeki hareket tarzlarının mahsurlarını arkadaşlara bildirdim, Sezai, Osman Mucip'e anlattım. Daha sıkı tedbirler alacağımı o zaman

içeriye hiç kimseyi sokmayacağımı söyledim. Eğer küçük düşmek istemiyorlarsa komite üyelerinin ziyaretlerini mesai dahilinde yapmalarının daha yerinde olacağını bu gibi arkadaşlara hatırlatmalarını istedim. Akisleri hemen kendini gösterdi. Bir daha böyle ziyaretçiler gelmedi. Yalnız Yüzbaşı Numan Esin, Rıfat Baykal birer kere geldilerse de Alay Kumandanını ve beni ziyaret ettiler. Rıfat Baykal ikinci gelişinde de çok kısa bir zaman Alay Kumandanı Alpagut'un yanında kaldı. Beni ziyarete gelen Mucip, Emanullah ve Halim'e nizamiyeden girerken rastlayan Baykal “Siz büyükleri, biz de küçükleri ziyaret ederiz" dedi. Bu sözlerde çok derin anlamlar vardı.

   Bir gece saat 22.00 sularında Türkeş Okula geldi, ben henüz yatmıştım. O zaman Başbakanlık müsteşarı idi. Halinde bir telâş sezdim. Bu saatte beni aramasının herhalde bir mânâsı vardı. Çünkü artık o günlerde kendini müsteşarlıktan uzaklaştırmak için yapılan mücadele safhası son hadde gelmişti. Bana yana yakıla arkadaşlarının kendisini iyi tanımadıklarını, halbuki hareketlerinde samimi olduğunu hiç bir zaman Turancılık peşinde olmadığını, uzun müddet iktidarda kalmayı arzu etmediğini anlattı. Kendisine fikirlerimi açıkça söyledim. Türkeş'e on sekiz Ağustosta yazmış olduğum yazıyı ve ana düşüncemi okudum. Çok güzel buldu bundan başka bir şey düşünmüyorum dedi. Bende o halde anlaşmamamız için bir sebep yok dedim. Her iki tarafta biraz fedakârlık ederse ortada anlaşmamız için bir sebeb kalmaz dedim. O ilk iş olarak şunu teklif etti. Osman müsteşarlık için hazırladığı teklifi Meclise getirmesin.p dedi. Saat 00.1'e kadar yanımda kaldı ,her konuda uzun uzun konuştuk. Ayrılırken kendisine yarın Sezai, Osman ile görüşüp, teklifini bildireceğim, bakalım ne söyleyecekler dedim. Meclise giderek Sezai ile görüştüm, bana Türkeş'e itimat etmediklerini söyledi. Çok ısrar ettim, hareketlerinden vazgeçmiyor, gizli gizli gençlerle çalışıyor, oradan uzaklaşması lâzım dedi. Osman Köksal'la da görüşmemi tavsiye etti.

Onunla da görüştüm o da aynı kanaatte idi. Başbakanlığa giderek Alpaslan Türkeş'e durumu anlatarak şunları söyledim :

   Durumunun sarsılmaması için Meclise Komite üyelerinin icra mevkilerinde bulunmaları için senin tarafından bir teklif getirilmesini istediler dedim. Ama, bunu Türkeş'e kabul ettiremedim. Onun üzerine benim yapacağım bir iş kalmadı artık, bundan sonrasını sen bilirsin, ama bu teklifi kabul edersen iyi olur dedim. Bana hayır "Mücadele ederiz dedi. Başbakanlıktan ayrıldım. İki gün sonra Köksal'la görüştüm. Türkeş için, Cemal Gürsel Paşa ikna oldu, değiştirecek dedi. O sırada Kurmay Albay Sadi Koçaş'ta Londra'dan gelmişti. Gürsel Paşa ile gayet iyi konuşurdu. Sezai ile ikimiz durumu kendisine iyice anlattık. Ertesi gün görüştüğümüz zaman Albay Koçaş, durumu Cemal Paşaya bütün teferruatı ile anlatarak ikna ettiğini bildirdi. Birkaç gün sonra da, Türkeş müsteşarlıktan ayrıldı. Bu konu da böylece halledilmiş oldu. Türkeş'i evinde ziyaret ettiğim zaman geçmiş günleri anlatarak, kendi kendine çekilmiş olsaydın daha iyi olurdu dedim. Bana "Beni kıskananlarla uğraşacağımı dedi ve bunların başında Sami Küçük'ün geldiğini de  söyledi, ayrıca Ekrem, Osman Köksal'a da itimat etmediğini belirtti. Türkeş her nedense bu günlerde Binbaşı Dündar Taşer'e pek fazla bel bağlamıştı. Zırhlı Birlikler Okulunda Tank Taburu vardı. Binbaşı Taşer oraya sık sık, zamanlı zamansız gelir, kuvvet gösterisi yapardı. Burada Türkeş grubu gizli olarak bazı toplantılar da yapıyordu. Bunlardan hep haberdar olunuyordu. Ama onlar her defasında inkâr

 yoluna sapıyorlardı. Durum artık bütün ,gerçekleri ile iyice anlaşılmıştı. Komite tamamiyle iki gruba bölünmüştü. İçin için birbirlerine karşı cephe alıp bir diğerini ekarte etmeye bakıyorlardı. Bunun tesiri Orduya da yayılmıştı. Hele Ankara'daki birlik komutanları da ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Fakat, işin sonunda duruma aklı selim hâkim oldu. Ankara'da yaptığım temaslarda karacı arkadaşlarla da tam fikir birliğine varmıştık. Hava Kuvvetlerinde Halim Menteş çok mühim rol oynamıştı. Hava Kuvvetleri de yek vücut olarak aynı cephede idiler. 3 Ekim 1960 günü Devlet Başkanı Cemal Gürsel Paşa beni makamına çağırdı. Yüzbaşılığımdan beri beni tanırdı. Okulla ilgili bir kaç sual sorduktan sonra asıl konuya geldi. Komite içinde son gidişatın iyi olmadığını, bazı kimselerin sapık fikirlere sahip olduğunu ve bunlardan bir kısmının da Harb Okulunu zamanlı, zamansız ziyaret ettiklerini duyduğunu bildirdi. Ben de kendisine durumu anlatarak aldığım tedbirleri bildirdim. Verdiğim emirleri söyledim. Harb Okuluna itimat edileceğini belirterek şahsen onların fikirlerinin karşısında olduğumu açıkladım. Bunun üzerine paşa bana "Evet zaten Osman Köksal, Sezai Okan senin durumunu bana anlattılar. Onların eski arkadaşıymışsın, komitenin kurulması da sana aitmiş, hepsini öğrendim. Şimdi de vaziyeti tam manâsiyle kavramış durumdasın, sana bu hususta söyleyecek hiç bir sözüm yok, sana güveniyor ve tam bir emniyetle bakıyorum." dedi. İzin isteyerek yanından ayrıldım. O günlerde komite üyelerinden ziyaretime gelenler sıklaşmaya başladı. Yine birgün Alpaslan Türkeş geldi bu <gidişat iyi değil Talât. Artık buna bir çâre bulalım." dedi. Eski arkadaşlar bir araya gelip toplanalım ve karar alalım dedim. Telefonla da Halim Menteş'i çağırdım. Benim odada üçümüz tartıştık, sonuç olarak, Halim ve ben kendisine açıkça şunu bildirdik :

  "Komite üyeleri bugün Silâhlı Kuvvetleri temsil etmekteler, Millet bizi öyle biliyor. Siz aranızda bölünmek suretiyle orduyu da ikiye parçalamaya kalktınız. Buna hakkınız yoktur> dedik. Daha sonra Türkeş'e bu ana gaye uğrunda basit plânlardan vazgeçip, fikir ayrılığı olan hususlarda karşılıklı olarak anlaşmaktan başka çıkar yol görmediğimizi söyledik..Yoksa komitenin ikiye ayrılmış şekli ile birbirimizin hayatını dahi ortadan kaldıracak bir ortama hızla yaklaştığımızı, birbirimizi .hudut harici edecek bir harekette bulunmanın iki tarafa da hiçbir şey kazandırmayacağını bu gibi hareketlerle memleketin felâkete sürükleneceğini kendisine açıkça anlattık. Hiç bir zaman bu tip fikirlerinizi destekleyemez ve size yardımcı olamayız dedik. Bunun üzerine bir süre daha tartıştık. Biz Meclisin öncelikle kurulmasını komite üyelerinin kurucu meclis dışında kalmalarını, M.B.K. nin yeni bir siyasî parti kurmamasını, siyasî hayata atılmak isteyenler varsa M.B.K. üyeliğinden ayrılarak yeni bir parti kurmasını veya partilere iltihak etmelerinin uygun olacağı tezini savunduk.

 

   Alpaslan Türkeş de öyle olsun, bunun için ne yapalım dedi. Bizde fikir ayrılığı olan iki cephede bir araya gelerek konuşulsun, şartlar açılsın, her iki tarafta birbirini ikna etmeye çalışırız dedik. İcap ederse toplantılarda bulunabileceğimizi söyledik. Bu teklifimize razı oldu. Bir veya iki gün sonra Muhafız Alayında toplanıldı. Bizler katılmadık, ama orada görüşülenlerden haberdar olduk. Toplantıda Osman Köksal, Sezai Okan, Mucip Ataklı, Sami Küçük, Türkeş, Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı, Muzaffer Özdağ bulunmuşlar, herkes gayet serbest olarak konuşmuş. Birbirleri hakkında tasarladıkları plânları dahi açıklamışlar .Bazı noktalarda da birbirlerine hücum etmişler, sonuç olarak da, komitede çoğunlukla bir toplantı yapmaya karar vermişler. Bize bu toplantı hakkında gelen bilgi bu şekildeydi. İki üç gün sonra Komiteden yirmi dört kişinin iştirak ettiği bir toplantı yapıldı. Burada fikir konusundaki anlaşmazlıklar gece yarısı saat üçe kadar münakaşa edilerek bir karara bağlandı ve anlaşmaya varıldı, hatta şimdiki idarenin “Halk Oyuna" arz edilme işi de karar altına alınmıştı. O sabah, Osman Köksal, Sezai Okan bana telefon ederek bu durumu bildirdiler. Sonra Harb Okuluna da geldiler, görüştük. O günkü durumdan sonra da tutumun nasıl olacağını plânlamak üzerede altı kişilik bir plânlama grubu tesbit etmişlerdi. u gruba Mucip Ataklı, Kadri Kaplan, Alpaslan Türkeş, Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı - Sezai Okan seçilmişti.

  O akşam bu şekilde kasar alınmasına rağmen bu plânlama grubu hiçbir zaman toplanıp tam bir çalışmağa geçemedi. Çünkü her defasında bir bahane ile karşı taraf toplantılara katılmamıştı:. Eskiden olduğu gibi Türkeş Grubunun gizli toplantılar yapmaya başladıkları da bu arada haber alınmaya başlandı. Aynı zamanda eski huylarından da vazgeçmedikleri kati olarak öğrenilince; 13 Kasım 1960 harekâtının yapılmasına karar verildiğini sonradan anladık. Uzun görüşmelerden sonra isimler üzerinde durularak sonuç Cemal Gürsel'e bildirilmiş, o da kati kararını vererek ne yapacaksanız yapın ,elinizi çabuk tutun demiş.

 

                           12 Kasım

   Sabah saat sekizde Alpaslan Türkeş Okula geldi gene, telâşlı bir hali vardı. Bana artık Komitenin işe yaramaz hale geldiğini lağvedilmesinin gerektiğini ve yeni seçimlere gidilmesi için çâre düşünülmesini isteyerek; artık ikinci büyük tarihi kararın verilmesinin lâzım olduğunu söyledi. Bende kendisini ikna etmeye çalıştım. Kanaatimi tekrarladım. Yek vücut bir komite haline gelmeden hiç bir işin düzelemeyeceğini, bunun için ne yapıp yapıp, anlaşma yapılmasının uygun olacağını teklif ettim. Bu konuyu geciktirmeyin dedim. Öyleyse biz hazırız dedi. Kendisine öğleden sonra eve gel görüşelim, seni bekleyeceğim, dedim. Bu sırada telefon çaldı, Kurmay Albay Halim Menteş benimle görüşmeyi arzu ettiğini söylüyordu. Kabul ettim. Türkeş'te yanımda, gel istersen burada daha iyi oturup konuşabiliriz." dedim. Bana“Hayır gelemem ben seni evde bekliyorum, acele gel> dedi. Türkeş yanımda fazla kalmayarak gitti. Fakat her halde azda olsa birşeylerden şüphe ediyordu. Ben derhal Menteş'e gittim. Binbaşı Emanullah Çelebi ile beraber beni evlerinin önünde bekliyordu. Otomobilimi değiştirerek Halim Menteş'in otomobiline bindim. Otomobilde üçümüz vardık. Jandarma Okulunun önüne doğru gelirken Halim otomobili durdurdu. Bana dönerek <Talât eskiden ettiğimiz yemini hatırla ve içinden tekrar et sana ikinci tarihi kararı bildireceğiz> dedi ve verilen kararı açıkladı. Buna göre: Artık komite içinde tam bir birlik teşkil etmeye imkân yoktu. Sonuç daha kötüye gitmeden anlaşamadığımız arkadaşları komiteden ayırarak uzaklaştırmaya karar verdik. Bunlar emekliye sevk edilerek yurt dışına çıkarılacak ve bu hareket bu gece sabaha karşı tatbik edilecek” dedi. Bende derhal kabul ettim. Bana uzaklaştırılacak olanların listesini okudu. Hepsi dokuz kişi idi. Fakat o gece komiteden uzaklaştırılanların on dört kişiye yükseldiğini ertesi gün Cemal Madanoğlun'dan emir alınca öğrendim. Halim bana 13 Kasım günü sabah saat 06.00 da okulda bulunmamı söyledi. Öğleden sonra evde Türkeş'i bekledim, fakat gelmedi. Kendi kendime ertesi gün tatbik edeceğim hareket tarzını hazırladım. Saat 07.00 ye kadar kimseye hiçbir şey söylememeye karar verdim.

 

                              13. Kasım.

 

 

   Saat 05.30 da evin kapısı çalındı. Kapıda bir deniz kurmay Binbaşısı vardı, bana Cemal Madanoğlunun kartını göstererek, acele Ankara Kumandanlığına gitmem gerektiğini söyledi. Karttaki imzayı tetkik ettikten sonra hemen hazırlanıp dışarıya çıktım. Kapının önünde beni bekleyen jeep'e bindim. Ankara Merkez Kumandanı Albay Hikmet Akıncı'da jeepteydi. Merkez Kumandanı yolda giderken bana “Ne var ne yok" diye sordu. Hiç birşeyden haberi olmadığını anladım. Bende oraya gidince öğreniriz diyerek kendisine cevap verdim. Tam saat altıda Ankara Kumandanlığına geldik. Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun odasına girdik. İçerde piyade Albayı Recep'te vardı. Bana dönerek “Sen niye geldin durumu biliyorsun ya dedi. Bende emrinizi aldım dedim. O anda iki albay bana yan gözle baktılar.

   Cemal Madanoğlu bize şu emri verdi :

 

   1. Komiteden bazı arkadaşların ihracını zorlayan kararı bu sabah 07.00 da tatbik edeceğiz. Herkes kıtası başına giderek herhangi bir harekâta karşı hazır olsun.

   2. Tatbik edilecek olan plânın ana hatlarını söyledi o da kısaca su idi.

 

Komiteden çıkarılacak arkadaşların hepsine 07.00 da tebligat yapılacaktı. Bunu emniyetten iki sivil polis yapacaktı. Her birine ikişer memur ayrılmıştı.

Tebliğ zarfını bir sivil memur kapıları çalıp verecek, diğer memur kapının önünde bekleyecekti.

Zarfın içinde şu yazılı idi :

 

Emekliye ayrıldınız.

İkinci bir emre kadar evinizden ayrılmayacaksınız.

07.30 da Ajans Haberini dinleyiniz.

 

Evinden çıkan olursa hiç bir suretle zor kullanılmayacak, kapının önünde bekleyen iki sivil memur o şahsa yaklaşıp ihtar edecek (Evine dönmesi için) şayet hareketine devam ederse, derhal telefonla en yakın inzibat karakoluna durum bildirilecek. O zaman tevkif edilerek Merkez Kumandanlığında nezarete alınacaktır. Yer yer seyyar inzibat karakolları kurulmuştur.

Bu şahıslar evlerinde nezaret altında bulundurulup sonra yurt dışına görevli olarak gönderilecektir. Oradaki kumandanlara radyoda yayınlanacak beyanatı verdi. Bana teksir edilmiş kâğıtlardan kalmamıştı. O zaman kendi el yazısı ile (Eski Türkçe) aslını verdi (Bende mevcuttur saklıyorum) Emri orada okuduktan sonra ayrıldım. Ben kendisine bir hususu sordum. İkinci bir emir verip vermeyeceğini sordum:

 

   En kritik yer olarak Harb Okulunu buluyorlar ve orada bir reaksiyon olacağından çekiniyorlardı. Kendilerine böyle bir şeyin bahis konusu olamayacağını belirttim. Bana "Bu işi tamamiyle sana bırakıyorum" dedi. Ayrıldık, ben derhal okula geldim. Saat yediye gelmek üzere idi. Alay Kumandanı  Turgut Alpagut ve Kurmay Başkan Vekili Hüsamettin Sevengül'ün otomobillerini gönderip, kendilerini okula istettim. Onlar gelinceye kadar da nöbetçi heyetini toplayıp şu emri verdim.

 

   Arkadaşlar.

  Saat 7,30 da radyoyu dinleyiniz ve derhal taburlara dağılarak öğrencilerin hareketlerini kontrol ederek neticeyi bana bildiriniz." Bende pazar olduğu için henüz yataktan kalkan öğrencileri kontrol etmek için koğuş koridorlarında dolaşmaya başladım. Bu arada hiçbir taşkınlığa tesadüf etmedim. Çocuklar hiç bir mâna vermemişlerdi. Radyo neşriyatı üzerlerinde bir şok tesiri yaratmıştı. Kahvaltıdan sonra yavaş yavaş gruplaşmalar olmaya başladı. Ben derhal izinli çıkmalarını söyledim. İzin havası içinde okuldan dağıldılar. Bir kısım öğrenciler okulda kalmıştı. Saat on sıralarında Sıtkı Ulay Paşa geldi, eski öğrencilerini havuz başına topladı ve onlara bir nutuk çekti. Ben pek dinleyemedim. Yalnız şu hava seziliyordu. Bu durum karşısında demek bana pek itimat edilmemişti. Çünkü ben Okul  Kumandanı iken onun gelmemesi gerekirdi. Öğrencilere zamanında çok taviz vermiş olduğu için öğrenciler onu görünce çok şımarıyorlardı. Çok gereksiz konuşmalar olduğu için ben hiç bir zaman Sıtkı Paşanın yanına sokulmadım.  Öğle üzeri evime gittim. Saat 14 sıralarında Emniyete ait bir araba evin önünde durdu. Polis, şoförümle görüşerek Alpaslan Türkeş'in evinin nerede olduğunu sormuş. Fakat araba ben evden çıkıncaya kadar bizim kapının önünden ayrılmadı.

   Gece Okulda yatmamız için emir aldık, okula döndüm saat 20,00 den sonra komiteden Muzaffer Yurdakuler, Kadri Kaplan, Mehmet Özgüneş, Ahmet Yıldız, Ekrem Acuner, Fikret Kuytak, hariç hemen hemen hepsi geldiler. Benim odamda uzun boylu oturduk konuştuk. Bu arada Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Memduh Paşa da geldi. Komiteceler gittikten sonra Memduh Paşayı epey aydınlattım ve eski anılarından da bahsettim. Pazartesi günü normal mesai yapıldı. Yalnız bu arada Orhan Kabibay henüz ele geçmemişti. Sıtkı Paşa tekrar okula geldi. Telâşlı bir vaziyetteydi. Kabibay buraya gelir herhangi birşey yapabilir diye korkuyordu. Kendisine teminat verdim ve bir daha okula gelmemesini, daha iyi olacağını kendisine söyledim. Bu durumu ayrıca Komitedeki arkadaşlara da bildirdim. Bence öğrenciyi de islim üzerinde tutmanın bir anlamı yoktu. Öğrenci onu görünce lüzumsuz yere heyecanlanıyordu. Bende onun gereksiz konuşmalarını hiç iyi karşılamıyordum ' Hatta o zaman Osman Köksal'a da. "Bu şahıs bir daha okula gelirse ben kumandanlığı terk ederim. Bana mı itimat edeceksin. ona mı? Mesuliyet bana ait olsa gerek." dedim. Son gelişi o oldu. Bu şekilde iki üçgünü evden ayrı geçirdim. Evimde olan telefon konuşmalarımı bile kestiler. Beni hariçten arayanlar telefon başında ilk önce Cemal Madanoğlu’nu buldular. Çünkü telefonumun oraya bağlanılması için emir verilmişti. Yeni esaslı tedbirlerin alındığının farkında bile olmamıştım. Ondörtler tevkif edilip Mürted Hava Alanına götürüldüğü zaman Orhan Kabibay’dan başkasının ziyaretine gidemedim. Kabibay'ı yolcu etmeye de Osman ve Sezai ile birlikte gittik. Arkadaşlar sıra ile yolcu edildiler. Bu işte böylece kansız olarak bitirildi. Bu tasfiye hareketinden sonrada Kara Kuvvetlerinde bir tayin kampanyası başladı, listeler hazırlanarak on dörtlerin adamı olduğu gerekçesi ile bir çok subayın tayin listesi tanzim edildi. Beni de bu listelerden birinin başına Türkeş'in adamı olduğumu ileri sürerek koydular. Komitede kalan arkadaşlar zamanında duruma müdahale ederek kimsenin adamı olmadım için bu yanlışlığı tam zamanında önlediler. Bu durumu duyar, duymaz derhal Meclise gittim. Arkadaşlara ·"Benim için yanılanlar diğerleri içinde yanılırlar, bu şekilde tayinler yapmaya kalkmayın orduyu ikiye ayırırız ,çok kötü neticeler doğar dedimse de kimseye dinletemedim. Ama hata kendisini gösterdi ve gösterecekte. İlerde bu hususun nasıl temizleneceği hakkında şimdiden

hüküm vermek bence oldukça zor.Benim içinde türlü türlü söylentiler çıkardılar. Tevkif edildi dediler. Tayin etmek istediler. Yassıadaya gönderildi dediler. Meğerse ne çok dostum varmış da benim haberim yokmuş. Zamanla herşey açıkça ortaya çıktı.