KÜTÜPHANE | TALAT AYDEMIR

TALAT AYDEMİR..

22 ŞUBAT ÖNCESİ

                 Ankara">

KÜTÜPHANE | TALAT AYDEMIR

TALAT AYDEMİR..

22 ŞUBAT ÖNCESİ

                 Ankara,  24. Aralık.

  Bugün saat on bir sıralarında Ankara Kumandanlığından telefon ettiler. Cemal Madanoğlu makamında seni bekliyor dediler. Hemen gittim. Kurmay Başkanı Selâhattin Demircioğlu'nun odasında otururken kendisine sordum. Emekli subayların pazar günü yapacakları toplantı ile ilgilimi? dedim. Biraz sabret öğrenirsin dedi. Fevkalâde bir hal olduğu belli oluyordu. 28 Tümen Kumandanı Kurmay Albay Nuri Hazer de geldi. Madanoğlu bizi odasına aldı Odada K.Alb. Muzaffer Heper, Kurmay Başkanı Selahattin Demircioğlu, ben, Kurmay Albay Nuri Heper vardı. Biraz evvel içerden İç İşleri Bakanı Tümgeneral Muharrem İhsan Kızıloğlu çıkmıştı. Selahattin kulağına eğilerek yavaşça "Ufak bir operasyon" dedi. Zaten anlamıştım. General Madanoğlu masasının üzerinde yeni gelmiş olan mesajı okudu. İzmir den çekilmişti. Mesaj özet olarak :

“ Emekli General Mehmet Ali Aytaç'ın bir konuşması ve mecliste kendisine verilen bazı sözlere işaret ediliyordu. Mehmet Ali Aytaç "E.M.İ.N.S.U.” lara şöyle sesleniyordu:

   <Teşkilâtımız artık, pasiflikten çıksın. Aktif olalım geç kalıyoruz. Ya Orduya döneceğiz, ya öleceğiz. Kurucu Meclise bizi almıyorlar, zorla girmeliyiz. Benim kurmaylık hizmetim 24 yıl, halbuki M.B.K. da kıymeti bu kadar olmayan subaylar var. Aktif hareket etmeli ve hakkımızı almalıyız." Buna benzer bir sürü hezeyan dolu cümlelerden sonra. Mehmet Ali Aytaç Hava Alanında çok parlak bir şekilde karşılanmayı, kuvvet gösterisi yapılmasını arzu ediyordu. Kâğıdın okunması bitince General Madanoğlu :

   <Arkadaşlar.

   Bu akşam bir hareket yapacağız, çünkü emekli subaylarla gedikliler ve Demokrat Parti kuyruklarının müştereken kurmuş oldukları teşkilâtta toplantı yapacaklar bizlerin ortadan kaldırılması hakkında gerekli plânları hazırlayacaklardır. Onun için siz ikiniz bu gece evlerinizde yatmayacaksınız. Kıtalarınızın başında kalacaksınız. Ailelerinizi de bir yere götürün dedi ve şu kısa emri verdi :

 

Bu emrimi ikinizden başka şu şahıslar bilecektir.

Merkez Kumandanı Albay Hikmet Akıncılar,

Trafik Tabur Kumandanı Albay Recep,

Jandarma Genel Komutanı Abdurrahman Doruk Paşa, 

Muhabere Okulu Kumandanı Albay Reşat, Muhabere Tabur Kumandanı.

Hiç bir surette yazılı emir yok.

Bu adamlar her çeşit asker elbisesi temin etmekle meşgul (Subay, Er, General) dikkatli olun.

Birliğinize gelen ve kendi parolanızdan gayrisini söyleyeni tevkif edeceksiniz.

Siz kumandanlar birbirinizi gizlice görüp işi içinden idare edeceksiniz. Kıtalarınız ve hazır kuvvetleriniz silâh başında olacak.

Nöbetçileriniz güvenilir olacak. Cephanelikler kontrol edilecek:

Saat 21 den sonra şu parolayı kullanmak üzere telefon görüşmesi yapılacak.

Parola : (Üç kutu sigara istemiştik)

İşareti : (Sigaralarınız hazır).

Diğer Birlik Komutanlarına saat 23 den sonra haber  vereceğim." dedi, ve başarı diledi.  Ben Emri tekrar ettim  ayrıldık. Beşte okula döndüm  nöbetçi âmirini değiştirdim.  Saat 20 de okula geldim. Nöbetçi âmiri Avni Elevliye şu  emri verdim.

 

Nöbetçi subaylarının isim listesini getir.

Alârm için hazır kıta hazırlığını yap.

Saat 21 den sonra okula gelen tanınmayan kimseleri derhal tevkif edip. Dördüncü Şube Müdürünün odasına hapsedin.

Yat borusu ile birlikte bütün öğrenciler yatırılacak.

Emniyet nöbeti arttırılacak.

  O sırada Ankara Kumandanlığından beni istediklerini bildirdiler gittim. Geceki hareket için yazılı emir verdiler.  Orada general Madanoğlu, Sezai Okan, Sami Küçük'te vardı. Onlarla görüşüp ayrıldım.

  Okulda Nöbetçi Âmirine tekrar şu emirleri verdim:

Okulun civarına konacak nöbetçi miktarının tayini.

Hazır kıta olacak birlikler için öğrencilerin   ismen  tesbiti.

Nöbetçi âmirinin saat 24 de bütün nöbetçi subaylarını alıp yanıma gelip durumu rapor etmesini.

Nöbetçi âmirine bütün birlikleri kontrole gidiyorum. Arabayı bırakacağım. Yayan olarak on beş dakika sonra gelirim beni bulaşıkhane kapısında bekle al.

     Emrini verdim.

 

   O sırâda Emir Subayım Süvari Binbaşı Talip Oğuz geldi ve bana katıldı. Beraber birlikleri gezdik sonra gitmiş ,gibi yaparak okula yan taraftan girdik. Kurmay Başkanı, Emir Subayı ile aynı odada sabaha kadar kalarak harekâtı takip ettik. E.M.İ.N.S.U. lar saat 02.00 de toplanmaya başladılar saat 06.00 da sayıları elli beş kişi olmuştu. Yapılan plân noksansız tatbik edildi. Tevkif edilenlerin listesini çıkararak Kumandanlığı Kurmay Başkanı bana okudu çok az tanıdığım isim vardı. Emekli subay olarak bir iki kişiyle, bir kaç gedikli vardı. Geri kalanı D.P. kuyrukları ile birkaç kadındı. Tahkikat halen devam ediyor bu suretle üçüncü harekatta sessiz olarak bitti. Simdi halen okulda hazır vaziyette bekliyoruz. Bu olayı yapmakta geç bile kalındı. Çünkü aylardır bunun yapılmasını arzu ediyor ve her defasında komite arkadaşlarımı ikaz ediyordum. Bakalım sonuç ne olacak.

                         25. Aralık Saat 18.00

   14 lerin tasfiyesinden sonra görüşlerim gerçekleşerek, `Silâhlı kuvvetler bünyesinde bölünmeler meydana gelmeye başlamıştı. M.B.K. Üyeleri orduyu tesir altında bulundurmak için Ankara ve İstanbul'da bulunân kumandanları faaliyete geçirerek kararlar aldırıyorlardı.

     M.B.K. nin geçici Anayasası bizzat yapanlar tarafından çiğneniyordu. İşte bu olay Silâhlı Kuvvetler içinde oldukça yıkıcı bir rol oynamaya başladı. 14 lerin tasfiyesinden sonra geri kalan 23 komite üyesi gruplar halinde ordu içinde âşiret reisi imişler gibi taraftar toplamaya başladılar. Bir yandan da 14 lerin mağdur olduğuna inanan taraftarları da ordu içinde ayrı bir teşkilât kurabilmek için bütün güçleri ile çalışıyorlardı. Artık Ordu muhtelif fikir akımlarına göre, zümrelere hizmet için siyasetin içinde bocalamaya başlamıştı. İşte bu durum karşısında yine kendimi görevli hissettim.  Ankara'daki arkadaşlarımla bir fikir etrafında toplanarak ordu içinde parçalanmaya meydan vermemek ve orduyu yavaş yavaş da olsa M.B.K. üyelerinin elinden kurtarmak için Silâhlı Kuvvetler Birliği adını verdiğimiz teşkilâtı kurmak üzere çalışmalara başladık. Ankara ve İstanbul'da ki genç kumandanlar toplantılar yaparak bazı kararlara vardılar. Ordunun bütünlüğünü hedef olarak alan kararlar şunlardı:

 

Türk Silâhlı Kuvvetleri sebeb ve saiki ne olursa olsun siyasete karışmıştır. Halen Orduda bulunan Silâhlı Kuvvetler Birliği mensupları derhal siyasetle ilgilerini kesmelidirler.

Her kumandan ve Subay astlarını kendine, kendini de bir derece üst kumandanına bağlamalıdır.

Her Kumandan ve subay yalnız kendi kumandanından emir. almalı ve ordu dışı hiçbir siyasî tesir altında kalmamalıdır.

Nisan 1961 yılı başlarında da Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Kara Kuvvetleri ve Ordu Komutanlıkları, Deniz Kuvvetleri, Harp Filosu Komutanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı arasında bu konularda anlaşma olmuş, emir ve kumanda münasebetleri buna göre tanzim edilmiştir. Bu münasebetleri yürütmek üzere komutanların iştirakiyle bir TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ BİRLİĞİ kurulmuştur. Ancak bu birlik M.B.K. üyeleri ve yüksek komutanlar arasında <ALBAYLAR CUNTASI> kurulduğu şeklinde kabul; edilmiş ve bu hareketimize günün iktidarını ellerinde tutan: kişiler karşı çıkmak için her türlü yola başvurmuşlardır. Silâhlı Kuvvetler Birliği teşkilâtını kuran bizler teşkilâtımızı yüksek kumanda görevinde bulunan kumandanlara kadar geliştirirken, diğer taraftan da iktidarın fiilen sahibi olduğunu her zaman açıkça ortaya koymaktan kaçınmayan kişiler bu teşkilâtı dağıtmak ve ileri gelenleri tasfiye etmek için çeşitli metotlar üzerinde hazırlıklar yapmaya başlamışlardır.

   Karşı olarak hareket eden her iki cephe de birbirlerini tasfiye etmek için çeşitli yollara baş vurarak harekete geçmişlerdir. Birbirlerine asla itimat etmeyen bu iki grubun verdiği ilk meydan savaşı, Albaylar Cuntasına karşı girişilen hareketin başlaması üzerine açıkça ortaya çıkmıştır. Bu düşünce ile ilk olarak Hava Kuvvetleri Komutanı Korgeneral İrfan Tansel'in emekliye sevki istenmiştir. Ancak Devlet Başkanı Gürsel bu kararın Silâhlı Kuvvetler içersinde tepki yaratacağını ileri sürerek karşı koymuş, neticede 1 Haziran 1961 günü Tansel'in Türkiye'den uzaklaştırılarak Nato Daimi Grubunâ tayinine karar verilmiştir. Gelişen olayların akışı içinde nihayet altı haziran günü gelmiş S.D.K. Mensupları Tansel'in tayinini durdurmuşlardır.

 

 

                              9 Temmuz. 1961

 

   (TALAT AYDEMİR eski ihtilâlcilerden arkadaşı Turan Yavçan'a yazdığı bir mektupta, Haziran olaylarını anlatmaktadır.)

 

    Kardeşim Turhan,

 

    Hatırlarsın, Kore'den döndükten sonra İhtilâlin emniyete alınması icab eder" demiştim. İşte o ana fikir üzerinden yürüdüm. Eski teşkilâtı genişlettim. Bugün Türk Ordusunda kilit başında bulunan bütün insanlar buna dahildir. Aylardır çalıştık ve bazı prensipler vazettik. Üç ay evvelde bu prensipleri komitedeki arkadaşlarımıza verdik. Bazıları çok iyi karşıladı. Bazıları da aylar sonra bizi arkadan hançerlemeye kalktılar. Bunlar şunlardır :

   Cemal Gürsel, Cemal Madanoğlu, Osman Köksal, Sezai Okan, Sıtkı Ulay, Agasi Şen... Halbuki bu arada Osman ve Sezai'ye ben ne kadar bel bağlamıştım. Meğer onlar ne imişler, bizim bu kadar açık kalpli olmamızı onlar bidayette kabul eder gibi göründüler, güya akıllarınca fırsat bulunca darbe indirmeğe kalktılar, fakat tersine oldu. Hava Kuvvetleri komutanının, emir subayının (GÜRSEL'in emir subayı Agasi ŞEN) marifetiyle tayininden sonra iş patlak verdi. Emir subayı Agasi Şen, Mason Cemiyetine girmişti, diğerleri de onun izinden yürüyorlar, tesir altında kalıyorlardı. Bu gün devletin beş Bakanı da Masondur, sen hükmünü ver.. Bu yukarıda saydığım insanların plânı ile biz 2-3 Haziran gecesi hazırladıkları liste ile yeni bir ondörtler gibi emri vaki ile karşılaşacaktık. Bereket versin, elimizi çabuk tuttuk, bu zaferi dört saat ara ile kazandık. Derhal alarma geçtik, yoksa bizi şu suçlar ile radyoda dinleyecektiniz. Cemal Madanoğlu Millî Savunma Bakanı Kara Kuvvetleri Kumandanı Alkoç ile birlikte bir liste tanzim eder. Tabi ki en başta suç şu :

Harb Okulu Komutanı, Komitedeki havacılar ile anlaşmıştır.

Bunlar Orduyu ayıran insanlardır.

En kötüsü komünistlere hizmet edenlerdir.

   Bize haberi ikinci başkan olan Muhittin Paşa verdi. Ondan sonraki icraat tamamiyle bizim hâkimiyetimiz altında cereyan etti. Bu adamlar fazla inat etselerdi, harekâta geçip ortalığı kana boyayacaktık... O kadar şuursuz insanlardı.. Allah'tan ellerinden bir şey gelmedi. Çünkü artık hiç bir kuvvetleri kalmamıştı. Bu anda da sıfırdırlar. Yedi gün yedi gece uykusuz alarmda kaldık. Yalnız şuna sevin ki bütün Türk Ordusu, Deniz, Hava, Kara Jandarma bu anda yek vücuttur. Diğer yolda da bunu sağlayabildiysem artık rahat ölebilirim.

            Dâvamızı başta bulunan Genelkurmay Başkanına, Kuvvet Komutanlarına, ayrıca kabul ettirdik. Şimdi demir gibiyiz, ama bu kolay olmadı tabii. Eski ideal arkadaşlarım, Türkiye'de her şeye hâkimdirler. Silâhlı  Kuvvetler şahsiyetini kazanmıştır. Yedi Haziranda Komiteye bir ültimatom çektik, benim kalemimden çıktı. Genelkurmay Başkanı  Memduh Paşayı köşke götürdü. Hasta Devlet Reisine kabul  ettirdi. Yirmi dört saat mühlet vermiştik.  On birinci saatte yerine getirdiler, yoksa hepsini  silecektik. İş o kadar gergin safhaya girmiş, sabrımız tükenmişti. Ültimatom şu idi :

Hava Kuvvetleri Komutanı derhal vazifesine iade edilecek. Öğle radyosunda yayınlanacak.

Bizi ihbar edenler ve Hava Kuvvetleri Komutanının harcanmasını sağlayanlar vereceğimiz listeye göre derhal emekli olacaklar.

Cemal Madanoğlu,Osman Köksal derhal kumandanlıkları bırakıp Komiteye dönecekler.

Bir daha Silâhlı Kuvvetlerin ve Komitenin haberi olmadan kilit başında bulunan komutanlar tayin edilemeyecek ve emekliye sevk edilemeyecek.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Kara Kuvvetleri Komutanı ve Millî Savunma Bakanı derhal emekli olacak.

Komite seçimlere kadar azaltılamaz. İstifa edemez, istifaya zorlanamaz.

   Şimdi tamamiyle duruma Silâhlı Kuvvetler hâkimdir. Biz daima doğru yolda idik. Devam edeceğiz. Şimdi komitede savacağım dokuz arkadaşa itimat edilemez.

Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi, Dz. Yarbay Selâhattin Şükran  Özkaya, Rafet Aksoyoğlu, Fikret Kuytak, Ekrem Acuner, Kadri Kaplan. Biz gene büyüklü hayatlarını bağışladık. İnisiyatiflerini kazandırıp komiteye iade ettik. Yoksa onları silme saat meselesi imiş...

   Ondörtler meselesini de garantiye ve sigortaya aldık. Onların kılına da kimseyi dokundurtmayız. Silâhlı Kuvvetlerin himayesindedirler. Yalnız ne var ki sabırla beklesinler. Onlar bana ve bizlere karşı vazifelerini tam manâsiyle yapmadılar. Ama ben içinde iyi tanıdığım bazılarını unutamadım.

                  Şimdi beni daha iyi anlayabilirler. Orhan Kabibay mektup yazmıştı, itirafları vardı, saklıyordum. Cevap yazmadım. Sebebi malûm... Ama sen fırsat düşerse ona İrfan Solmazer'e bu mektubumu oku onlardan yegâne isteğim, itidalli ve sabırlı hareket etmeleridir. Her şeyin zamanını, tayinini bize bıraksınlar. Şimdi memleket çok karışıktır. Kim ne derse desin iktisadi kriz vardır. Seçimler bile tehlikeye girebilir. İki kritik nokta var: Mahkemelerin infazı, seçimler. Burada bir halk ayaklanması olabilir, ancak o zaman silâhlı kuvvetlere belki bir vazife düşer, aksi takdirde plânlarımız tahtında işler ilerleyecek, emin olun. Komitedeki vefasız arkadaşların en büyük hatası beni Kore'den Türkiye'ye getirip, Harb Okulu Komutanı yapmaları imiş... Başlarına çorap örmüşüm. Doğrudur. Kardeşim ne var ki Ondörtler de biraz bana kulak verseydiler, işler başka türlü olurdu. Fakat bizi çok çabuk unutmuşlardı. İnşallah bundan sonra iyi olur...          

           ( 14 lerin tasfiyesinden sonra Bruxelles'e gönderilen Orhan Kabibay, bulunduğu yerden Talât Aydemir'e bir mektup yazarak bazı açıklamalarda bulunmuştur. Kabibay eski yazı ile yazdığı mektubunda bazı açıklamalarda bulunmaktadır. Aydemir tarafından orijinali muhafaza  edilen bu mektup hatıratın bu bölümüne konmuştur.)

 

                

                        Bruxelles. 2 Mart. 1961

 

   Sevgili ve aziz kardeşim Talât,

   Hâtırımdan bir an olsun çıkarmadığım halde, şimdiye kadar sana yazamadım. İlk zamanlar hâdiselerin üzerinden bir zaman geçsin istedim. Daha sonra uygun bir durum aradım. Şimdi yazmakla cidden bir huzur içersindeyim.

Buraya geleli on üç hafta dolmuş oldu. İlk günü hangi hisler altında isem, değişen birşey yok, aynen devam ediyor. Bu müddet zarfında zaruri yaşama şartlarını asgari derecesinde temine uğraştık. İyi kötü bir mekan temin ettik. Sağımızı ve solumuzu tayin ettik. Artık bundan ötesi meydana getirdiğimiz şartlar içinde mukadder olan akıbetimizi beklemekten ibaret... Biz de bunu tevekkülle yapmaya çalışıyoruz. Her halde huzur içersinde değilim. Gelişen şartlar o şekilde olmasaydı, nispi bir huzur ve mes'ut olma imkânları da mevcut olabilirdi. Fakat maalesef, şimdi bu bir hayalden ibaret. İster istemez bazı, yine malûm uzun uzun münakaşaları yapılmış ve yapılmakta olan hususlara intikal ediyor ve edecek. Başka türlüsüne de imkân olmuyor. Sen herşeyi Komitedeki Sezai ve Osman müstesna, diğerlerinden de çok daha iyi bilir ve değerlendirme imkânlarına sahipsin. Zira 27 Mayıs İhtilâl temelleri senin çok müspet ve fedakâr faaliyetinin neticesinde meydana gelmiştir. Fakat ne yazık ki seninle beraber olan bizler, senin için gerekli olanı temin edemedik. O günlerin havası rbu esef verici neticeyi doğurdu. Bu konudaki çalışmalarımın müspet bir sonuca ulaşmayışından çok üzüntü duymuşumdur.

 Aziz kardeşim : Bu yazacaklarım özel olarak kendimi savunma değildir. Bunu yapmayacağım. Hâdiselerin içerisinde yaşamış olan, her türlü politika oyunlarına bulaşmamış aklı selim sahibi kimseler durum ve durumum hakkında zannederim kararlarını çoktan vermişlerdir. Artık beni buraya getiren olay tarihe intikal etmiş oldu. Zaman gerçeklerin aynasıdır. Hakikatler ortaya çıkacaktır. Bunu böylece kapıyorum. Fakat bu arada beni üzen bir husustan bahsetmeden geçmeyeceğim. O da 14 ler hakkında tefrik yapılmadan toptan ve menfî dedikodulardır. Zaman alarak kafi bir zaman geçti. Bidayette itham edildiğimiz konuların şüphesiz delilleri de toplanmış bulunmaktadır.

Bütün şüpheler ya dağıldı veya müdellel oldu. Buna göre toptan 14 ler hakkında ağır bir itham dedikodusunun önü alınması, eğer suçlar varsa ortaya konsun, velhasıl kanunî yollardan gereği yapılmalıdır. Buraya kulağıma kadar gelen isnatlar çok çirkin ve çok acı. Bunları yapanların kimler olduğunu kestiriyorum. Bunlar her devrin politika bezirganları ,menfaat grupları bir tek kelime ile bu memleketin yüksek menfaatleri ile hiçbir ilgisi olmayan, yalnız günün rüzgârına göre yelken tutan kimse veya gruplardır. 27 Mayıs'ı meydana getiren o ulvi hissi yok etmek veya parçalamak, şu sıralarda hedefleri olsa gerek. Öyle zannediyorum ki komite arkadaşları ve sizlerde benim kadar bundan müteessir oluyorsunuz, fakat komite ne yapar ki onlarında hesap ettikleri bu ya... şu veya bu sebepten tasfiye edilmiş ve mucip sebepleri ilk anlarda çok ağır, fakat sonradan tatil edilmiş bir grup için tam fırsat. Akla gelen ve ağza alınmaz ithamlar sürüp gidiyor. Komite buna resmen mâni olmaya kalksa, kendi kendini tekzip gibi bir şey olur. Aksi türlü hareket etse şahsımızda kendiside yıpranmaktadır. Arkadaşlar müteessir olmaktadır. Bunları yapanlar bu açmazı mükemmel surette hesap etmişlerdir. Gayeleri mateessüf meydana gelmiş 13 Kasım olayını ustalıkla istismar ederek ihtilâlin mânasını hırpalamaya çalışmak, 23 ler ve ondörtler düşmanlığı yaratarak 27 Mayıs'ı senbofize etmiş unsurları siyasî bir ölü haline getirmektir. Çünkü bunlar ihtilâl yapmış unsurları itibarlarıyla yaşar görmek istemezler ve bu yüzden ellerine geçmiş bir fırsattan istifade ediyorlar. Şahsen bu oyuna gelmiyorum, gelmemeye de azimliyim. Dışarıda olan diğer arkadaşların da geleceğini tahmin etmem, fakat çok üzülüyorum.

Meselâ bu çirkin ithamlardan bir kaçı :

Mutlak surette bir kısmımız komünist, bir kısmımız ise faşist, bizler Cemal Paşayı ve İnönü'yü öldürecek, partileri kapatacak ve memleketi, askerî Cunta veya diktatörlükle idare edecekmişiz. Bunun 27 Mayısı yapmak için ruhunda bir şeyler his etmiş bir Türk evlâdı için düşünülmesi mümkün müdür.

  27 Mayısın hangi şartlar altında, sonsuz bir memleket sevgisi ve geleceğini dikkatle düşünmek suretiyle hazırlandığını, teşkilâtçısı sen olduğun için çok iyi bilirsin. Ayrıca bu ne mantıktan uzak hezeyandır. Kim diktatörlüğü yaptırtır. Diktatörlük kuvvetle yapılır. Memlekette bu kuvvet Silâhlı Kuvvetlerdir. Silâhlı Kuvvetlerimizin sağduyusu buna müsaade eder mi? ve durumu buna müsaade eder mi? Orduyu bilen ve tanıyan bir insan bu hususu aklından geçiremez... Ben ki orduyu iyi tanırım. Orada iken de devamlı olarak şunu söylerdim: Yine de aynı kanaati taşımaktayım. Esaslı olarak bu memlekette demokratik düzen ve bu düzeni muhafazaya muktedir müesseseler kurulmadan memleket idaresi kabil olamaz. Aksi takdirde gelecek karanlıktır. Hele gelecek diktanın her türlüsü bir felâkettir. Cemal ve İsmet paşaların öldürülmeleri değil aklı selim, biraz da vicdanı olan bir insan bunu hayalinden dahi geçiremez. Bunun münakaşasını yapacak değilim. Hiçbirimiz yıktığımız iktidarın adi suçlularına dahi aklımızdan geçirmediğimiz en küçük bir maddi zararı memleketimizin iftiharı olan bu büyük şahsiyetlere karşı nasıl düşünebiliriz. Hiç birimiz derken her halde sadece On dörtleri değil 27 Mayıs Komitesi ve onun yakın çevresini kast ediyorum.   Bir diğeri : Vatan hainidirler, Ruslara satılmışlardır. Gittikleri yerlerden Ruslara iltica ediyorlar. İstirham ederim olur mu? Bu sözler ben ve benim gibiler için söylenebilir mi? Hatıra getirilebilinir mi? Bu pis ve adi propagandayı yapanların yüzlerine bir gün vurmak için âdeta yerimde duramıyorum. Allah beni bunu yapmadan öldürmesin, tek temennim bu. Talihin ne garip ne feci cilvesidir ki; 27 Mayıs'a hayatımızı bunları duymak için mi koymuştuk? Bir diğeri : Beş bin subayı atan, 147 leri tasfiye eden bunlardı. İyi niyetli diğer komite üyelerini aldatarak veya tehdit ederek istediklerini yaptırıyorlardı. Buna herşeyden evvel oradaki ve buradaki arkadaşlarımız şahittir, hepsi ile en yakın samimi münasebetlerimiz vardı. Kimi kim kandırır veya tehdit edebilir. Buna eyvallah diyecek bir arkadaş var mıdır. Ben bir tek vak'aya şahit olmadım, hepsini yakından tanırım. Bunu kabullenecek bir tek kimse mevcut değildir ve olamaz. Zaten 27 Mayıs meydana gelemezdi? Onların hepsi titizlikle, fikir yapısı salam sonsuz bir memleket sevgisi duyan cesur insanlar arasından seçilmişlerdir.

    İhtilâli yapan bunlar değildir. Açıkgözlük edip külâh kaptılar birde bu.... ihtilâlin hazırlanışını ve icrasını yakından bilirim. Bildiğim içinde bu konuda salâhiyetle konuşurum ve bütün arkadaşlarda şüphesiz çok iyi bilirler. Komite ilk teşkil edildiği zaman içinde öyle arkadaşlar vardır ki eğer onlar olmasaydı ihtilâl olmazdı. Bu ihtilâli onlar   gerçekleştirdiler, yine öyleleri vardı ki olmasa da yine ihtilâl olurdu. Hizmetleri olmuştur veya olmamıştır. Fakat esasa taalluk etmez. Komitenin durumunu yeni üyelerini tesbit etmek için, yani küllâhı kapmak, isteyenleri ayıklamak için komisyon kurulmuştu. Aklımda kaldığına göre dokuz kişiydi ve bu komisyon seçilirken şu husus nazarı itibara alınmıştı. İhtilâli hazırlayan ve götürenlerden kilit arkadaşlar seçilmişlerdi. Yine hatırımda kaldığına göre şu zevat vardı. Madanoğlu, Sezai, Osman, Türkeş, Muzaffer Yurdakuler, Mucip Ataklı, Sami Küçük, Orhan Erkanlı ve ben belki Ekrem Acuner de vardı. Belki başkaları da seçilebilirdi de. İşin selâmet ile cereyanı için feragat ettiler. Her ne ise bu komisyon, Komiteyi tespit etmişti. Şahsım için söyleyebilirim ki açıkgözlük edip komiteye çöreklenmiş değilim. Talâtçığım seni işgal ediyorum. İşte böyle konuları duymak beni harab ediyor. Madde, mahal. ve kimden duyduğumu sarih olarak tesbit etmeme imkân yok, bu şekilde lekelenmemize bir nihayet vermek lâzım. Eğer varsa resmen açıklanmalıdır. Herkes durumunu bilmeli ve lüzum görüyorsa savunmasını yapmalıdır. Bu konuda yardımlarını bilhassa istirham ederim. Nasılsın arkadaşlar nasıllar. Şu sıralar da hakikaten çok mühim problemlerde karar vermek durumunda bulunuyorsunuz. Meşguliyetiniz büyük, candan temennim komitenin ve sizlerin icraatınızda başarınızın devamıdır. Memleket istikbalini inşa ediyorsunuz. Bu tarihi çalışmanızı Allah meşgul etsin. Mesut inkişafları gördükçe bahtiyar oluyorum. Her şeyin en iyi sonuca ulaşacağına itimadım tamdır. Benim ve başkalarının şahısları mevzubahis değil, memleket hizmetinde şahsen kimseye karşı ne kinim ve nede bir davam var.. Bir ihtilâl hareketinde bu gibi olaylar olur, olmamasını temenni ederdim. Fakat olduktan sonra da memleketi seven hem de hayatından çok seven bir insan sıfatıyla hareketin muvaffakiyetini bütün kalbimle vatanın birlik, beraberlik selâmet ve atisi bakımından temenni ederim ve' ediyorum. Şimdilik hoşçakal. Bütün hasretimle gözlerinden, yanaklarından öperim sevgili kardeşim. Sezai, Osman, Kadri Kaplan, Muzaffer Yurdakuler, Suphi Karaman'ın hasretle gözlerinden öperim. Yazarsan beni memnun edersin.

 

                           Orhan KABİBAY

 

 

 

 ( Aydemir tarafından verilen Ültimatom eksiksiz olarak uygulanmış Korgeneral Cemal Madanoğlu Sıkıyönetim Kumandanlığından, Albay Osman Köksal Muhafız Alay Kumandalığından alınmış ve o zamanki Millî Savunma Bakanı Muzaffer Alankuş, Kara kuvvetleri Kumandanı Korgeneral Celal Alkoç İkinci Ordu Kumandanı Korgeneral Şefik İlter, Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Zeki Özek ve Hava Kuvvetleri içerisinde bir çok subay derhal emekliye sevk edilmişlerdir. Cumhurbaşkanı Gürselin Emir Subayı Agasi Şen de istifa etmeye mecbur bırakılmıştır. Altı Haziran olayı gerçekte ihtilâlin içinde olan yeni ve sessiz bir ihtilâlden başka birşey değildir.)

 

   Artık C.H.P. kendisini iktidarın en yakın sahibi olarak görmeye başlamıştı. Fakat durum hiçte onların bildiği gibi bir gelişim göstermiyordu. Ordu içinde kurduğumuz Silâhlı Kuvvetler Birliği her gün biraz daha güç kazanıyordu. 1961 Haziranının 28. günü toplanarak "Silâhlı Kuvvetler Birliğinin kabul ettiği prensipleri Genelkurmay Başkanlığı tarafından bütün Silâhlı Kuvvetlere bir genelge halinde duyurduk. Prensiplerimiz şunlardı :

   1. Ana prensipler üzerinde kader birliği edilen hayati meselelerdir. Bu prensiplerin komite, meclis ve gerekse dışarıda takip ve tahakkuku için her türlü gayret ve kuvvet sarf edilir. Memleketin ve rejimin selâmeti icabı Silâhlı Kuvvetler bu yolda ikaz ve Silâhlı müdahale yapar.

    2. Şu veya bu şekilde tecellisinde ittihatlar yaratmayacak veya ihtilâl ve rejimin teminatını tehlikeye düşürmeyecek meselelerin hallinde teşebbüs, teşvik ve tavsiyeden ileri gidilemez, silâhlı müdahaleye değer bir risk olarak kabul edilmez.

   3. Ana prensipler:

M.B.K: Türk Silâhlı Kuvvetlerinin bölünmez bir uzvudur. Onlara vaki bir tecâvüz Türk Silâhlı Kuvvetlerine yapılmış addedilir.

M.B.K. âzaları arasında komiteyi yıpratıcı bir ayrılığı Türk Silâhlı Kuvvetleri asla tasvip etmez.

Seçimde iktidara gelecek siyasî kuvvet ihtilâl ve inkılâba ve bunu yapanlara karşı intikamcı bir hüviyet taşıyamaz. Seçimlere kadar partilerin durumu yakından takip edilir.

Yassıada dâvasında birinci derecede suçlular için yüksek âdalet divanın verdiği kararlar derhal tasdik ve infaz edilecektir.

Genel seçimler Yassıada Mahkemeler i sona erdikten ve cezaları infaz edildikten sonra yapılacaktır. Bu tarih 29 Ekim 1961 i geçemez.

Müspet yoldan ayrılmadıkça seçimlerin sonuna kadar M.B.K. fesih veya başka bir yolla azaltılamaz ve dağıtılamaz.  ihanetleri Komite tarafından karar altına alınmadıkça)

Seçimlerden evvel M.B.K. Başkanının herhangi bir sebeple görevinden ayrılması halinde Devlet Reisi bir numaralı Anayâsa Kanununun hükümleri gereğince seçilecektir.

M.B.K. nin prensip kararı ve tensikat maksadı ile emekliye sevkedilenler tekrar Silâhlı Kuvvetlere alınamazlar.

Atatürk İnkılâpları aleyhine hiçbir şekilde taviz verilemez.

Seçimle gelen iktidarca ihtilâli hazırlayan ve yapanlar, ihtilal hükümeti devamınca ihtilâl icabı olan hizmetler ve görevlerde çalışanlar Yüksek Adalet Divan Üyeleri bu hizmetlerden mes'ul tutulamazlar ve mahkeme edilemezler.

Bu prensip anlaşmasına varanlar ihtilâl ve inkılâbın teminatını sağlamak için birleşmiş olduklarından siyasî bir topluluk ve karşı ihtilâlci olarak vasıflandırılamazlar ve böyle bir gayede taşımazlar.

Avdetlerinde bir mahsur olmadığı Silâhlı Kuvvetlerce kanaat hasıl oluncaya kadar 14 ler yurda avdet edemez. Bu hususta karar komitece verilir.

M.B.K. üyeleri seçimlerden sonra partisiz Cumhuriyet Senatosu üyesi olarak hizmet ettikleri müddetçe Anayasa esasları dahilinde Türk Silâhlı Kuvvetlerinin bir parçası olmakta devam edecektir.

M.B.K. çıkardığı kanunlar ve icraatından dolayı seçimle gelen iktidarca sorumlu tutulamaz.

Türk Silâhlı Kuvvetleri prensipler tahakkuk ettikten ve siyasî iktidarı vaat edildiği gibi Anayasa esaslarına göre partilere devrettikten sonra siyaset dışında kalacak ve asli görevine dönecektir.

 

  25 Ağustos günü Jandarma Okulu şeref Salonunda toplantıda ve tabanca üzerine ellerimizi kayarak şu yemini ettik:

“Türk Milletinin bekası 27 Mayıs inkılâp ruhunun devamını demokratik bir rejimin kurulmasını temin ile M.B.K. nin müspet icraatını destekleyeceğime ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinin siyasetten uzak kalmasının temini hususunda kendimi şimdiden Türk Milletine feda edeceğime namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

  İlk toplantımızı bu yemini ettiğimiz günün akşamı yaptık. Toplantıya Jandarma Genel Kumandanı Tuğgeneral Abdurrahman Doruk Paşa Başkanlık ediyordu. Toplantıya elliden fazla subay iştirak etmiş bulunuyordu. Yemin etmiş olan subaylar masamın etrafını çevirmişlerdi. Doruk Paşa kumandanlarla yaptığı temaslar hakkında bilgi verdi. Toplantılarımıza ve çalışmalarımıza devam ettiğimiz bir sırada herkesin merakla sonucunu beklediği seçimler. Demokrat Partinin devamı olduğunu her fırsatta söyleyen miting meydanlarında sehpalar kurarak konuşmalar yapan cahil halkımızı altında derin anlamlar yatan cümlelerle tahrik eden politikacıların varlığına rağmen yapıldı.

Seçimlerin sonucu bizlerin haklı olduğumuzu bir kere daha açıkça ortaya koymuştu.

   Seçimler bilindiği gibi sonuçlanınca Millî İradenin tam olarak gerçekleşmediği inancına varmıştık. Bu anda Türk Silâhlı Kuvvetleri içinde bir fikir ayrılığı belirmeye başladı. Ordu mensuplarının bir kısmına göre meclisin toplanmasından 1962 başlarına kadar geçen zaman içinde fikirsiz ve derinliği olmayan siyasî atmosfer memlekete hâkim olmaya başlamıştı. Ordunun iyi niyetlerine rağmen siyasiler kaba ve basiretsiz hareketleri ile ihtilâlden yeni çıkmış memlekette politika ortamı değerlendirmekten yoksun görünüyorlardı. Âdalet Partisi ağırlık merkezi olarak kapitalist ekonomiye taraftardı. Fakat program itibariyle faşist bir metot sahibi olduğunu gösteriyordu. C.H.P. çeşitli olayları ve dünyada beliren reformları tam anlamı ile halledememişti. Ağırlığı ile sosyalist ekonomiye taraftar, fakat tatbikat itibariyle A.P. ile aynı paralelde bulunuyordu. Bu durum memleket gerçeklerini bilen subayları memleketin geleceği bakımından huzursuzluğa sevk ediyordu. Kanaat o idi ki, memleketin muhtaç bulunduğu ekonomik ve sosyal reformlar ilmî tarzda değil, gelişi güzel uygulanacak siyasî kavgalarla memlekette 27 Mayıstan öncesine nispetle daha gergin bir hava yaratılacak bu durum profesyonel politikacılara maişet endişesine dayanan bir post kavgasından başka bir sonuç vermeyecekti. Fikirlerle bir grup subay yol yakın iken memleketin geleceği bakımından idareye el konulması fikrini savunuyordu. İkinci fikre göre ise, seçimler arzu edilen şekilde olmamıştı, şimdi askerî bir müdahale hareketine de lüzum yoktu. Tecrübe edilmeli, başarısızlıkları görüldükten sonra müdahale edilmeliydi.

  Bu fikri savunanlar daha ziyade Hava Kuvvetlerinin temsilcileri olan Kurmay Albay Halim Menteş, Hava Albayı Fevzi Arsın idi, bunlar C.H.P. liler ile devamlı surette temasta oldukları için bu memleketi ancak başta İnönü olmak üzere C.H.P. nin kurtaracağına inanıyorlardı. Bu fikir gerek Ankara Grubunda, gerek İstanbul Grubunda tartışıldıktan sonra birinci fikir ekseriyet kazandığı için İstanbul'da 21 Ekim 1961 günü Harb Akademilerinde yapılan büyük toplantıda 10 General ve 28 Albay şu protokolü imzalamışlardı.

 

 

 

21 EKİM PROTOKOLÜ

  Harb Akademisi

  21 Ekim 1961

 

ZABIT VARAKASI (*)

 

  1. Türk Silâhlı Kuvvetleri mensupları “Aşağıda açık imzaları bulunan" 21 Ekim 1961 günü saat 14,30 da toplanmışlar ve gündemlerinde mevcut olan konuları müştereken müzakere etmişler ve ittifakla aşağıdaki karara varmışlardır:

  ( * ) Bu protokol aynen yazıldığı gibi sırası bozulmadan aktarılmıştır.

           

 

Türk Silâhlı Kuvvetleri on beş ekim 1961 günü yapılmış olan seçimlerden sonra gelecek yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmadan evvel duruma filen müdahale edecektir.

İktidarı Milletin hakikî ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.

Bütün siyasî partiler faaliyetten men edilecek seçim neticeleri ile M.B.K. fesh edilecektir.

Bu kararın tatbiki 25 Ekim 1961 den sonraki bir güne tehir edilmeyecektir.

 

   2. İşbu Zabıt Varakası üç nüsha olarak tanzim edilmiş ve bütün üyeler tarafından aynı anda imza edilmiştir.

 

 

                               21 Ekim 1961

 

   21 Ekim 1961 protokolünün altında şu general ve subayların imzaları yer alıyordu:  Korgeneral Refik Tulga, Tümgeneral Fikret Esen, Tümgeneral Rafet Ülgenalp, Tümamiral Bahattin Özülker, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğamiral Celâl Eğicioğlu, Tuğgeneral Yusuf Alpmansu, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral Kemal Kayacan, Kurmay Albay Behçet Özdemir, Kurmay Albay Doğan Özgöçmen, Kurmay Albay Suat Aktulga,Kurmay Albay N. Kemal Ersun, Kurmay Albay Burhan Hunoğlu, Kurmay Albay Halim Kural, Kurmay Albay Recai Baturalp, Kurmay Albay Mehmet Bora, Kurmay Albay Vecihi Akın, Kurmay Albay Emin Aytekin, Kurmay Albay Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Necati İşcan, Hava Kurmay AIbay Turan Çağlar, Kurmay Albay Fikret Göknar, İs. Albay Rıfat Erenulu, Top. Alb. Celâl Baykam, Kur. Alb. Cemal Öcal, Dz. Kur. Alb. Bülent Tarkan, Dz. Kur. Alb. Zarif Çetindağ, Kur. Alb. Bedrettin Demirel, Kur. Alb. Celâl Ugan, Kur. Alb. Vahit Gürkan, Kur. Alb. Şerafettin Olcay, Hv. Kur. Alb. Emin Alpkaya, Kur. Yb. Ahmet Gerçeç, Kur. Alb. Necati Özan, Kur. Alb. Sadeddin Cankır, Kur. Alb. Nihat Arslantürk. Protokolü imzalayan Refik Tulga, Korgeneral Cemal Tural'ın birinci nüshaya imza koyduğunu el yazısı ile Protokolün üzerine kaydetmiştir.

 

   21 Ekim gecesi beni ve bir kaç arkadaşımı İstanbul'a çağırdılar. Ben, Merkez Komutanı Albay Selçuk Atakan, Hava Kuvvetleri'nden Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Kurmay Yarbay Tufan Akkoç, saat 10'da kalkan bir uçakla İstanbul'a gittik. İstanbul'da Akademide yapılan bir toplantıda general ve amiraller bize İstanbul'un kararını bildirdiler. Bu karara yalnız havacılar itiraz etti. Fakat neticede ekseriyete uyduklarını belirttiler ve gece 02.00 de Ankara'ya döndük. Ertesi gün, 22 Ekim günü Mürted Hava Alanı'nda Ankara grubuna dahil arkadaşlar ve generaller büyük bir toplantı yaptık. Herkes tasvip etti. Aynı protokolü orada bulunanlar da imza ettiler.

 

  23 Ekim günü Genelkurmay Başkanı Cevdet Paşa, Kuvvet Komutanlarını, ordu komutanlarını, kolordu komutanlarını ve Kuvvet Kurmay Başkanlarını toplantıya dâvet etti. Toplantıda alınan bu kararın uygun olmadığını, Devlet Başkânı Cemal Gürsel seçilmek üzere her şeyin düzeleceğini ve İsmet Paşa'nın da Başvekil olmak üzere bu işi kurtaracağı kendilerine empoze etmiş oldukları için, generaller alınmış olan bu karardan, imzaları olduğu halde, döndüler. Ordu içinde generallere karşı bir itimatsızlık belirdi. Ordu bir sarsıntı geçirmeğe başladı. Bilindiği üzere, Silâhlı Kuvvetlerin başları olan dört kuvvetin komutanları, Genel Kurmay Başkanı, köşke giderek dört parti lideri ile bazı şartları ileri sürmek suretiyle hiçbir zaman hukukî değeri olmayan bir belgeyi imza ettirdiler. Bu albaylar kuşağının arzusu hilâfına olmuştur. Duyulduğuna göre, antidemokratik bu karara her zaman şahsiyetini ve bitaraflığını muhafaza etmiş olan Sayın Bölükbaşı itiraz etmek cesaretini göstermiş, diğer demokrasi pehlivânları derhal kabul etmişlerdir.

 

 

 

  Albaylar kuşağı, demokrasiye gidildiği takdirde, bunun tam mânasıyla tatbikini istemişlerdir. Halbuki, gerek Devlet Başkanı'nın seçimi ve gerekse Başvekilin seçimi, askerî baskı ile olmuştur. Bunda eski M.B.K. üyeleri ile hava kuvvetlerinin rolleri büyük olmuştur. Her istedikleri şeyi, “Ordu böyle istiyor" diyerek partiler üstünde bir umacı rolüne geçmişler ve Ordu'yu âlet etmişlerdir. Halbuki ordunun gövdesi değil, onun başında bulunan bir kaç Kuvvet Komutanı bunun böyle olmasını arzu ediyorlardı.

 Nitekim, Meclis açıldıktan sonra cereyan eden hâdiseler ve partilerin tutumları, hiçbir ciddî mesele üzerine iyilinmemesi ordudaki büyük kitleyi daha çok ümitsizliğe kaptırmış olduğu için yeniden genç ve orta kuşaklardan generaller kademesine tazyikler yapılmakta idi. Gün geçtikçe artan bu tazyik karşısında albaylar kuşağı hakikatleri başlarında bulunan kuvvet komutanlarına ve Genel Kurmay Başkanı'na söylemekten çekinmemişlerdir. Bu cümleden olarak 19 Ocak 1962 günü Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay Karargâhında saat 17'de büyük bir toplantı tertip etmiştir. Bu toplantıya Ankara'da bulunan bütün kuvvet komutanları, Genelkurmay da ve Kara Kuvvetlerinde bulunan bütün generaller Ankara'da bulunan birlik ve bütün Okul Komutanları, kritik personel iştirak ettiler. Salonda tahminen 70 kişi kadar bulunuyordu.

Genelkurmay Başkanı, gidişatın iyi olduğunu, İnönü başta mevcut oldukça her şeyin düzeleceğini ve onun ordu tarafından desteklenmesi gerektiğini kesinlikle belirtti. Konuşması bittikten sonra sırasıyla hava, kara, deniz kuvvetleri komutanlarına söz verdi. Hiçbir fikir beyan etmediler. Sıra ile generallere sordu. Hiçbiri mütalâa beyan etmedi. Sıra albaylâra geldi. İlk olarak Jandarma Okulu Komutanı Kurmay Albay Necati Ünsalan kalktı. Genelkurmay Başkanı ile aynı fikirde olmadığını, 80 yaşındaki bir liderin bu memleketi kurtaramayacağını, fizikî yapısı bakımından enerjisi tükenmiş bir insana bel bağlanamayacağını ve memleketin yaşamış olduğu durumda bu zihniyetle bir adım daha ileri gidemeyeceğini belirtti. Sonra Kurmay Albay n Arat konuştu. Aynı şekilde Genelkurmay Başkanı'na aksi tezi savundu. Kurmay Albay Selçuk Atakan, Genelkurmay Başkanı ile aynı fikirde olmadığını belirtti.                   

  Ben de o gün şu konuşmayı yaptım :

 

  “Paşam, ben size bugünkü durumların bu şekle döneceğini ta Temmuz ayında söylemiştim. Hatırlarsanız, o zaman Güney Kore'ye muvazi gidiyoruz, demiştim. Bu memlekette yüzde yüz ikinci bir ihtilâlin olacağına inanıyorum..." Nitekim, o sırada hazırlanmakta olan ihtilâller şunlardı :

  1. Bizzat Devlet Başkanı Gürsel bir ihtilâl hazırlıyordu. Kabine teşekkül ettikten sonra Aralık ayı içinde bir gün 28. Tümen Komutanı Nuri Hazer'e giderek "İkinci ihtilâlin olacağına inandım. Siyasî partiler artık bu işi yürütecek güçte değildir. Bir ihtilâl yapıp durumu düzeltmek gerekiyor. Ordu birliğini muhafaza etsin. İcab ettiği anda hep birlikte harekete geçeriz" demişti. Olay 19 Aralık'tan önce 28. Tümen Karargâhı'nda Kurmay başkanı Kemal Güner, Topçu Kumandanı Agâh Günal'ın yanında geçiyordu. Ordu prensiplerine göre böyle bir konuşmayı Hazer'in derhal Genelkurmây Başkanı'na bildirmesi, gerektiği halde Hazer bundan hiç kimseye bahsetmemiş, konuşulanları dışarıya aksettirmemişti. Durum ben ve arkadaşlarım tarafından öğrenilerek Sunay’a nakledildi. Halim Menteş kanalıyla da İnönü haberdar edildi.   Gürsel fikirlerini ikinci defa köşkte bazı arkadaşların bulunduğu bir görüşmede açıklanmıştı. Konuşmaların geçtiği salonda Gürsel'in oğlu Özdemir de hazır bulunuyormuş. Gürsel, ihtilâlin mutlaka lüzumlu olduğunu söylemiş ve ihtilâl için pazarlığa girişmişti. Hattâ bazı söylentilere göre, Gürsel’in oğlu en az 5 bin kişinin temizlenmesi halinde gene sonuç elde edilemeyeceğini söylemiş, Gürsel ise 500 kişinin temizlenmesinin yeter olduğunu savunmuştu...

 

   2. Eski M.B.K. üyeleri ise, başka amaçlarla ihtilâl hazırlıyordu. İlk ihtilâlin sonucundan memnun olmayan M.B.K. üyeleri Meclisin bir iş yapamayacağına inanmışlardı. Mucip Ataklı, Fikret Kuytuk, Emanullah Çelebi, Haydar Tunçkanat, Şükran Özkaya, Ekrem Acuner ve Rafet Aksoyoğlu, ihtilâlin başında olanlardı... Hattâ Ataklı'nın Meclis'te tabanca çekme olayından bir süre sonra Jandarma Okulu Kumandanı Necati ÜnsaIan'ın evinde toplanılmış, Ataklı orada bulunan subaylara "Gürsel ihtilâli yapmadan önce biz harekete geçmeliyiz. Bu iş 28 Şubat'tan önce bitirilmeli" demişti.

   3. Bazı CHP'liler de Meclis'e karşı hoşnutsuzluk duyuyorlar ve bir ihtilâl ile Meclis'i temizlemek istiyorlardı. MBK'ciler tarafından da desteklenen bir grup CHP'linin başında Cemal Yıldırım ve Sıtkı Ulay bulunuyor, halen millî hizmet başkanı olan Naci Aşkun da onlarla teşriki mesai ediyordu. Bizimle de temasa geçmişlerdi. Bu grubun arzusu, bizim bir ihtilâl yapmamız ve 15 gün içinde idareyi kendilerine devretmemiz seklinde idi...

   4. İntikamcı partiler ise bir halk ihtilâli hazırlamakta idiler. Bu tahakkuk ettiği takdirde ise, bazı zümreye kin duyan insanlar, bunların üzerine çullanacak, kan gövdeyi götürecekti. Örneğin, Taşlıtarla'dakiler İstanbul'a, Eşrefpaşa'dakiler İzmir'e Altındağ'dakiler de Ankara'ya hücum edeceklerdi. Bu durumda ikinci bir 67 Eylül hâdisesi doğacaktı ki, bunu ordu da önleyemezdi. İntikamcı partilerin köylüler arasında propaganda yaptığı ve köylüye "Oğlunu askere gönderirken bir hareket çıktığı takdirde ilk önce subayını vurmasını öğretmesini" telkin ettiği ordu tarafından öğrenilmişti. Nitekim, 9 Şubat protokolü imza edilirken, ki ben protokolün imzasında yoktum, bulunan arkadaşlardan öğrendi ğime göre, Refik Tulga "Salâhiyetle konuşuyoruz. Eski Demokratlar Taşlıtarla ve Zeytinburnu bölgelerine bolca kaz

ma kürek yığmaktadır. Bu göz önüne alınarak, süratle harekete geçilmesini ve yeni bir ihtilâl yapılmasını teklif ederiz” demiştir. İntikamcı partilerin kurduğu bu cemiyet etrafa dal budak salmıştı.

   5. Orduda bir takım parçalanmalar vardır. Çeşitli zümreler ufak cuntalar hazırlamakla meşguldür. Orduda binbaşılar grubu, albaylar grubu, gençler grubu, havacılar grubu gibi' gruplaşmalar olmuş, gün geçtikçe bu halkalar birbirinden uzaklaşmağa başlamıştır. Genç kuşak, Meclis'e karşı en kısa zamanda harekete geçmek istemekte, üst kademeler bu hareketi beklemekte ısrar etmektedir. Seçim sonrası ortaya çıkan ihtilâl ihtimalleri karşısın

da ben ve arkadaşlarıma bağlı genç kuşak, en iyi hal çâresi olarak kendimiz harekete geçmesini görüyorduk. Hareket iki şekilde tezahür edebilecekti.   Bir ihtimale göre, Genel Kurmay başkanı da genç kuşakla birlik olacak, parti liderleri ve kabine üyelerine durum anlatılacak ve Meclis'ten puan hesabına göre hazırlanacak yeni bir seçim kanunu çıkartması istenecektir. Kanun çıktıktan sonra, Meclis kendi kendini feshedecek ve en kısa zamanda yeni bir meclis teşkil edilecektir. Bu suretle memlekette aydın kitleyi tatmin edecek bir parlamento doğacak, ordudaki huzursuzluk kalkacak, ve kalkınma için gerekli reformlar en kısa zamanda yapılabilecektir. İç huzur tamamen sağlandıktan sonra ise, puan sisteminden normal seçim sistemine geçilecektir. Bu suretle yer yer çatlamağa başlamış olan ordu da bütünlüğe kavuşacaktır.

   İkinci ihtimale göre ise, Meclis bir memorandum ile feshedilmediği takdirde, ordu fiilen harekete geçecektir. Meclis silâh kuvveti ile feshedilecekti.r ki, ordu mensupları bu ikinci hal çâresini arzu etmektedirler. Genel Kurmay Başkanı'nın düzenlediği toplantıda bu ihtimal ve görüşleri belirttikten sonra şöyle devam ettim: “Saydığım beş ihtimalden ilk dördü tahakkuk edecek olursa, mutlaka memlekette ikilik doğacaktır. Hiyerarşik sisteme bağlı olmak üzere yapılan bir· ihtilâl en az zayiatla ve memlekete en az zararlı şekilde olur. Silâhlı Kuvvetler parçalanmaz." Bu sözlerim üzerine Sunay derhal yerinde fırladı ve iki elini havaya kaldırarak "Yoo! Beni bu mesuliyet altına sokmayın diye bağırdı.

   Heyecanlanarak devam ettim :

 

   "Ben sizi ikaz ediyorum. Memleketin gerçekleri bunlardır. Orduda parçalanma vardır. Ayrıca, Tabiî Senatörlerin tutumu sebebiyle ordu ile halkın arası da açılmaktadır.

 

   Orduda alt kademenin tazyiki de artmaktadır.  Hiçbir komutan kuvvetine, birliğine tam mânasıyla sahip değildir. Hangi kuvvet kumandanı kıt'asina hâkim ise ayağa kalk

sın, açıkça hesaplaşalım..." Bu teklif içeride bulunanları şaşırttı. O anda gerçekle bir defa daha yüz yüze gelindi. Kumandanlardan hiçbiri ayağa kalkmak ve kıt'asına hâkim olduğunu söylemek cesaretini gösteremedi. Çünkü orduda halkalaşmalar, kumandanlarında malûmu idi. Sözlerimi şöyle bitirdim :

   “İleride olacak herhangi bir hâdisenin mesûlü, hâdiseleri bildi halde doğru olarak aksettirmeyen ve gene bu hareketleri bildiği halde gerekli tedbirleri almayanlar olacaktır..."

   Sunay diğer subayların da fikrini sordu, hemen hemen birbirinin aynı cevaplar aldı. Son olarak 229. Piyade Alay Komutanı İhsan Erkan birkaç gün önce 13 yaşındaki kızına bir sivilin "Yakında babasız yaşamaya alış kızım...” dediğini naklederek intikamcı unsurların orduya karşı duydukları kini belirtti, ve en kısa zamanda bu işe bir son verilmesini istedi.

   Sunay daha sonra generallerin görüşlerini sordu. Hiçbir fikir söylemediklerini görünce "Ben sizin namınıza İnönü'ye kendisini desteklediğinizi söyleyeceğim” dedi. Albaylar mırıldanarak hoşnutsuzluklarını belli ettiler. Dışarı çıkarken Sunay bana dönerek “Sen çok ateşlisin, çok heyecanlısın" deyince: "Ben sadece gerçekleri söylüyorum, kimin haklı veya haksız olduğunu olaylar gösterecektir." cevabını verdim...

   Bundan sonra kumandanların ve İnönü'nün İstanbul seyahati yapıldı. Genelkurmay Başkanı, Harp Akademisinde aynı şekilde bir konuşma yaptı. Batı Anadolu’daki birlikleri dolaştı. Kara Kuvvetleri Komutanı doğudaki birliklileri dolaştı. Ordunun tansiyonu ölçüldü, .gittikleri yerlerde "Emrinizdeyim paşam” cevabını aldıkça, ordu alt kademelerinin kendileri ile fikir birliği ettiği kanısına kapılıyor ve İnönü'ye de garanti veriyorlardı. Dokuz Şubatta İstanbul'da Balmumcu Çiftliğinde Albay Celâl Baykam'ın kumandanı bulunduğu Jandarma Tugayında Refik Tulga Paşanın Başkanlığında bütün Birinci Ordu Birlik Komutanlarının bulunduğu büyük bir toplantı yapıldı. Ankara'dan temsilci olarak Dündar Seyhan, Necati Ünsalan, Selçuk Atakan, Galip Gültekin, Orhan Topçuer, toplantıya katılmak üzere İstanbul'a gittiler. Sonradan arkadaşların bana anlattığına göre toplantı gündemi şu şekilde tesbit edilmişti :

Ankara'dan gelen heyetin dinlenmesi,

2. Silâhlı Kuvvetler Birliği'nin devamına lüzum olup olmadığının tesbiti

   3. Varılması istenen sonuç hakkında kati ve son kararın alınması.

   Toplantıya İstanbul Valisi olan Korgenerâl Refik Tulga açmış, Ankara’dan temsilci olarak gönderdiğimiz, Albay Necati Ünsalan'a söz vermiş. Kurmay Albay Ünsalan uzun bir konuşma yaparak Ankara’daki durumu belirtmiş ve memleketin bugünkü gidişatı ile ilgili hâdiselerin ışığı altında çıkmaz bir yolda olduğumuzu belirtmiş ve konuşmasının sonunda, riyasete görüşlerini şu cümlelerle açıklamış :  "Silâhlı Kuvvetler Birliği olarak. Bir müdahalenin yapılıp yapılmayacağını ve birliğin devam ettirilip ettirilmeyeceğini oya koyalım" demiş.

   66. Tümen Kumandanı Faruk Güventürk, Hava Kuvvetlerinin durumu hakkında Ankara'nın çok ümitli olduğunu bu hususta daha geniş bir açıklamanın yapılmasını istemiş.

   Necati Ünsalan cevap olarak Mucip Ataklı'nın hazırlanan plânlar hakkında bir koordine yapılmasını talep ettiğini ve bu maksatla bir randevu tespit edildiğini, ancak randevu günü bir futbol maçı dolayısıyla görevli olduğu için bulunamayışı sebebi ile randevu sonraya tehir edildiğini, fakat sonradan bir görüşme yapma imkânının sağlanamadığım ancak telefonla alınan bir randevu sonunda “Haydar Tunçkanat'ın muvaffakat etmediğini böylece temaslardan olumlu bir sonuç alınamadığını belirtmiş. Nihayet Merkez Kumandanı Kurmay Albay Selçuk Atakan'a söz sırası gelmiş. Değerli arkadaşım Selçuk burada gayet iyi bir konuşma yaparak Hava kuvvetlerinin aynı fikirde olmadığını bu hususta iyimser olmamak icap ettiğini bunun için Hava Kuvvetleri ile anlaşmaya varılarak üç kuvvet arasında da ahengin kurulmasının şart olduğunu belirterek: "Ankara’daki arkadaşlar arasında çeşitli gruplara bölündüğümüz söylenmektedir. Bu tamamen asılsız ve mesnetsiz bir görüştür. Fikirler çarpışabilir. Biz ayrı ayrı fikirlerin münakaşasını yapar. fakat sonunda ekseriyetin aldığı karara uyarız. Fikirler ve ayrı görüşler olmuştur. Ancak bu birliğimizi parçalamamıştır” demiş. Daha sonra Hava Kuvvetlerinin dur umu ile ilgili alarak bir birini tutmayan konuşmalar yapılmış ve bu konuya Kurmay Albay Behçet Özdemir yaptığı konuşma ile temas etmiş ve şunları söylemiş :”Çeşitli ifadeler bizi tatmin etmedi. Ancak yapılacak ve tazelenecek temaslar sonunda Hava Kuvvetlerinin durumunun aydınlanacağı fikrine sahip oldum."

   Ankara Merkez Kumandanı Kurmay Alb. Selçuk Atakan. Daha sonra toplantıya 15. Kolordu Komutanı Fikret Esen paşayı temsilen gelen Albay Aslantürk, konuşarak beni itham etmiş ve hakkımda bazı ithamlarda bulunmuş.

   Aslantürk; Tümenine mensup bir üsteğmenin izinli bulunduğu esnada. Harb Okuluna gittiğini ve tesadüfen kendisi ile konuşan Alay Kumandanı Turgut Alpagut'un üsteğmene siyasî durumu nasıl görüyorsun, bu kötü gidişle sizin orada kiler ne düşünüyorlar. Size bir şey söylemiyorlar mı, şeklinde bazı konuşmalar yaptığını ve bizlerin genç subaylara ihtilâlci fikirler telkin ettiğimizi belirterek bu gibi hareketlere son vermemizi ve Harb Okuluna bunu yakıştıramadığını söylemiş. Bundan sonra da 66. Tümene bağlı bir Alay Komutanı da aynı şekilde bir konuşma yapmış. Bütün bu konuşmalara cevap olarak Kurmay Albay Necati Ünsalan “Talât Aydemir şimdi bizlerden çok uzaktır. Ancak şunu ifade ederim ki; Talât Aydemir, en âz bizler kadar milliyetçi ve idealist bir arkadaştır onu kendimle mukayese edemeyecek kadar sizlere lanse edebilirim. Hakkında çıkarılan dedikodulardan son derece müteessirdir." demiş ve öğrencilerimle bu şekilde hiçbir konuşma yapmış olmadığımı kesinlikle belirttikten sonra "Keşke bizler de onun  gibi doğru, dürüst ve tek cepheli bir insan olabilsek, hakkındaki ithamlardan kendisini huzurunuzda tenzih ederim." demiş.

   Beşinci Kolordu Kumandanı konuşmaların uzatılmamasını ve geçmiş olay?arın tekrar ele alınmasının bir lüzumu olmadığını ve toplantının bir sonuca bağlanmasının gerekli olduğu fikrine işaret etmiş. Daha sonra Kurmay Yarbay Osman Deniz'de bir konuşma yaparak görüşlerini açıklamış, ve bir ihtilâlin yaşaması için fikir cephesinin tesbit edilmesi gerektiğine işaret ederek “27 Mayıs İhtilâlinin noksan tarafları fikirde kalmıştır. Böylece bizleri ikinci bir ihtilâle sürüklemiştir. Tekrar edilecek bir ihtilâlin fikir cephesi tesbit edilmediği müddetçe yeni bir ihtilâle gebe kalabileceğimiz bir hakikattir. Fransız İhtilâli ve 1917 Rus İhtilâlinin başarıya ulaşması ve yaşamasının sebebi getirdiği yeni fikirlerin eskilerini temelinden yıkmasına ve eski zihniyetleri yerle bir etmesindendir. Aksi halde şimdi olduğu gibi bir 27 Mayıs İhtilâlinin bocalayan neticelerine ulaşmak ileriye gidilemez.” demiş. Osman Deniz bu sözlerden sonra Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tuğgeneral Zeki İlter'le yaptığı bir teması da açıklayarak şunları söylemiş :

   a. Zeki İlter ihtilâli yapan Silâhlı Kuvvetler mensuplarının kilit noktalara getirilmiş olduğunu, şimdi ise bu şahısları yerlerinden oynatmaya imkân olmadığını,

   b. Genelkurmay Başkanının yurt gezisine çıkarmak için bir rapor verdiğini bu gezinin müsbet olduğunu.

   c. Eğer memleketin durumu bir çıkmazda ise yapılacak olan harekete Genelkurmay Başkanının karar verecek, olduğunu, bu maksatla kendisinin bir plânlama grubu meydana getireceğini ve Kurmay Albay Dündar Seyhan ile General Refik Kurttekin'in bu iş için görevlendirildiğini.

   d. Kendisinin de bir çıkmazda olduğumuza inandığını. Fakat Genelkurmay Başkanının emri ile harekete geçmeye azimli olduğunu ve Kara Kuvvetleri Komutanı ile aynı fikirde olmadığını, Osman yaptığı konuşma ile açıklamış. Osman’ın konuşmasından sonra toplantıda son derece elektrikli bir hava baş göstermiş. Tuğgeneral Güventürk'te aynı görüşte olduğunu belirtmiş. Bütün bunlara cevap olarak Dündar Seyhan bir konuşma yaparak, bu plânlama faaliyetlerinin ayrı bir cephesi olmayacağını, mevcut plânlarla yetinileceğini ve bu plânlar Hava Kuvvetleri ile koordine edilerek Genelkurmay Başkanına sunulacağını kat'i bir lisanla ifade etmiş ve heyecanlı havayı yatıştırmış. Sonuç olarak toplantıda oya konan karar suret şunlardır :

 

   1. Hava Kuvvetleri Komutanı ile ilk temasın Vali Refik   Tulga vasıtası ile sağlanması. Bunu Refik Tulga kabul etti ve kendisi ile daha evvel bu konuda bir konuşma yaptığını, böylece zeminin hazırlanmış olduğunu ifade ederek ikna edeceğini söyledi.)

   2. Yapılacak hareketin öncelikle hiyerarşiye uygun olarak yapılması ve bunun için. her türlü çarelere baş vurularak Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay'ın başkanlık yapmasının sağlanması. Kabul etmediği takdirde grubunda tasvibi alınarak hiyerarşi bozulmadan Cevdet Sunay’dan sonraki Kumandanın emrinde harekâtın gerçekleştirilmesi.

   3. Harekât üç kuvvetin tasvibi ile yapılmalı ve Hava Kuvvetleri ile plânlar koordine edilmelidir.

   4. Bu hareket bütçe müzakereleri bitmeden yapılmalıdır. En geç 28 Şubat 1962 gününe kadar. Toplantıda bulunan 59 kişinin 37 si karara iştirak etmiş ve ekseriyete uyularak Osman Deniz'in el yazısı ile iki suret olarak hazırladığı protokol hepsi tarafından imza edilmiştir. Protokolün biri Akademiler Kumandanı Faruk Gürler'e, diğeri de Dündar Seyhan'a Ankara’daki gruba da imza atılması için verilmiştir.

121-150

PROTOKOL

 

 

  9 Şubat 1962 Cuma günü yapılan toplantıda aşağıdaki kararlar ittifakla alınarak imza edilmiştir.

  1. Korgeneral Refik Tulga Ankara'ya giderek Hava kuvvetleri Komutanı ile temas edecektir.

  2. Plânlar 10 Şubat 1962 günü İZMİT’te Ankara'nın mümessili ile birlikte koordine edilerek protokole bağlanacaktır.

  3. Harekât için hiyerarşik sistem kabul edilmiştir. Fakat her türlü teşebbüs yapıldıktan sonra Silâhlı Kuvvetler Birliği ekseriyetinin kararı kati ise bu kararı tatbik edecekken kıdemli kumandanın emri ile karar tatbik mevkiine konacaktır.

  4. Silâhlı Kuvvetler bir bütündür. Her karara müşterek varılacaktır.

  5. Kararın zamanı Silâhlı Kuvvetler Kumandanlığınca emredilecektir. Bu husus İstanbul'daki kumandanlar tarafından temin edilecektir. Harekât 28 Şubatı geçmeyecektir.

 

09 Şubat 1962

 

 

 

 

 

   9 Şubat Protokoluna toplantıdan sonra imza koyan bazı subaylar şunlardır:

   Korg. Refik Tuiga, Tümgeneral Fikret Esen, Tümg. Rafet Ülgenalp, Tümamiral Bahattin. Özülker, Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral İsmail Sarıköy, Tuğamiral Celâl Eğicioğlu, Tuğamiral Kemal Kayacan, Tuğgeneral Zeki İlter, Kurmay Albay Necati Ünsalan, Kurmay Alb. Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Selçuk Atakan, Kurmay Albay Dündar Seyhan, Kurmay Albay N. Kemal Ersem, Kurmay Albay Behçet Özdemir, Kurmay Albay Vahit Gürkan, Kurmay Albay Emin Aytekin, Kurmay Albay Doğan Özgöçmen, Kurmay Albay Burhan Hunoğlu, Kurmay Albay Necati İşcan, Topçu Albay Celâl Baykam, Kurmay Albay Turan Çağlar, Kurmay Albay Fikret Göknar, Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya, Albay Rifat Erenulu, Albay Zarif Çetindağ, Albay Nihat Aslantürk, Albay Halim Kural, Albay Recai Baturalp, Kurmay Albay Vecihi Akın, Kurmay Albay Mehmet Bora, Dz. Kur. Alb. Bülent Tarhan, Kurmay Albay Bedrettin Demirel, Albay Halim Kural, Kurmay Albay Mehmet Bora Kurmay Albay Cemal Öcal, Kurmay Albay Necati zan, Albay Sadeddin Çankır, Yb. Ahmet Gegeç, Yarbay Osman Deniz.

 

 

GÜVENTÜRK'ün

 

HEYECAN'ı

 

   Protekolun imzalanmasından sonra, toplantıyı terk eden subayları General Faruk Güventürk, çevirerek kendileri ile bir konuşma yapmış ve General Cemal Tural hakkında kesin biı· karara varılmasını isteyerek: "Arkadaşlar nereye gidiyorsunuz. Cemal Tural hakkında gereken kararı vermediğiniz takdirde ben protokolün altındaki imzamı geri alıyorum.” diyerek bir karara varılmasını istemiş. Güventürk 21 Ekim Protokolünü imzaladığı halde sonradan imzasını geri alan Birinci Ordu Kumandanı Cemal Tural Hakkında mutlak bir karara varılması gerektiğini teklif ederek bu işin mutlaka kesin bir sonuca bağlanması konusunda herkesin fikrini sormaya başlamış. Bütün kumandanlar ayakta nasıl bir karara varılması gerektiğini bir süre tartışmışlar, bu sırada gene Güventürk'ün sesi yükselmiş: “Arkadaşlar ben size daha evvelden söylememiş miydim? En kısa zamanda ikimizden birisinin karısı dul kalacak diye, işte o gün geldi." demiş bu sözler üzerine ilk önce Dündar Seyhan’ın imzaladığımız protokolün tatbikatına muhalefet ettiği takdirde bertaraf edilir.ı demiş. Aynı konuda Refik Tulga ise “Bertaraf edilmekle öldürülecek mi demek istiyorsunuz" demiş. Dündar Seyhan Refik paşaya cevaben : "Bertaraf edilme sözü içine mutlaka öldürmek girer iddiasında değilim. Enterne edilir, zararsız hale getirilir. Bunun uygulama şeklini madem ki istiyor. Garnizon Komutanı General Güventürk'ün takdirine bırakalım o anda ordu kumandanının davranışına göre hareket eder demiş ve bu teklif kabul edilmiş. Bu sırada Ankara temsilcilerinden Necati Ünsalan, Faruk Güventürk'e : “İstediğin oldu. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun" diye sormuş, aldığı cevap şu olmuş." O... kazığa oturtacağım." Ünsalan dayanamamış : Paşam size Tu düşünceyi yakıştıramadım. Kûfür ettiğiniz ve kazığa oturtacağınızı söylediğiniz zat bu ordunun Korgeneral rütbesini taşır ve Birinci Ordu Kumandanıdır, dâvaya dâvet edilir. Kabul ettiği takdirde her zaman başımızdır. Etmediği takdirde makam ve rütbesine lâyık olarak enterneye tabi tutulur.” demiş. Fakat Güventürk Tural'ın 21 Ekimde imzasını geri aldığını onun bu hareketini hiç bir zaman affedemeyeceğini ve dediğini mutlaka yapmak için kesin karar verdiğini söyleyerek sözlerinde ısrar etmiş.

 

EK PROTOKOL

 

 

  Balmumcu Çiftliğinde hazırlanan protokolle ilgili olarak 10 Şubat 1962 günü İstanbul grubundan bir temsilci heyeti Ankara temsilcileri ile birlikte İzmit’te 15. Kolordu Kumandanı olan Tümgeneral Fikret Esen'e giderek hazırlanan planlar hakkında kendisinin görüşlerini almışlardır. Fikret:

Esen paşanın İzmit'teki evinde İstanbul grubundan temsilcilerle harekât sonrası Türkiye statüsünü tespit eden ek bir protokol tanzim edilerek imza altına alındı.

 

   Fikret Esen paşanın evinde toplanan Kurmay Albay Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Vecihi Akın, Deniz Kur. Albay Zarif Çetindağ, Albay Dündar Seyhan, burada tanzim edilerek protokolün esasları şu şekildeydi:

   Buna göre :

   Güvenlik Konseyi adı altında kurulacak 25 kişilik asker ve sivil karışımı bir heyet toplanacak ve Yasama yetkisini yürütecektir.

   Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet Kumandanı konseyin tabi üyeleridir. Bir süre sonra Meclis kurulacaktır. Hükümet kimlikleri güvenlik konseyi tarafından tespit edilecek olan kişilerden meydana gelecektir. 27 Mayıs İhtilâlinin gerçekleştiremediği reformların uygulanabilmesi için gerekli bütün tedbirler öncelikle alınacaktır. Eski M.B.K. üyeleri 37 kişi olarak kabul edilir, içlerinden seçilenler Millî Mecliste görev alabilirler. E.M.i.N.S.U. lardan inkılâp hareketlerinin kilit noktalarında büyük ölçüde faydalanılacaktır.

   Ulusal anlaşmalarda da büyük bir değişikliğe gidilmeyecektir. İki nüsha halinde hazırlanan bu protokolde Ankara ve İstanbul temsilcileri tarafından imzalanarak sonucu merakla beklenen diğer arkadaşlara duyurulur. Ankara temsilcileri imzalanan bu protokolü Ankara'ya

getirdiler. 28. Tümen komutanı hariç, bütün güvenilir birlik komutanları, Jandarma Genel Komutanı Abdurrahman Paşa, Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Kurmay Başkanı imza ettik. Bu hâdise duyuldu. İnönü ve Genelkurmay Başkanı tarafından mani olunmak için tedbirler alınmağa başlandı. Hava Kuvvetleri ihtilâle hem taraftardı, hem de çekiniyordu. Partici olan havacılar, mutlak bir CHP. iktidarını arzuluyorlardı. İktidarın CHP'lilere devredilmesini istiyorlardı. Ancak havacıların bir endişesi vardı. Herhangi bir ihtilâl halinde 14'lerin Türkiye'ye dönmesi ve kendilerini enterne eden havacılarla mücadeleye girişimsi onları korkutuyordu. Bu endişe, Hava Kuvvetleri cuntasını, ordudan gelecek hareketi bekletmeğe sevk ediyordu. Bu sebeple, benim ve arkadaşlarımın bir an önce harekete geçme arzumuz,                 kendilerini ürkütüyordu. Hava cuntasının başında bulunan Halim Mentes durumu organize etmekle görevliydi. Biz ise devamlı temaslar yapıyor, ordunun parçalanmasını önlemek için tedbirler düşünüyorduk. Havacıların Cuntası'na dahil Halim Menteş ve yedi MBK üyesi, İnönü’yü slogan olarak kullanmakta ve bana ve arkadaşlarıma karşı tedbirler tasarlamakta idiler. Nihayet bir çâre de buldular. Aydemir ve arkadaşları öne sürülerek müşkül durumda bırakılacaklar, böylece  diskalifiye edileceklerdir. Bu fikir derhal tarafımızdan öğrenildi...

  İstanbul ve Ankara'daki kumandanların yeni bir ihtilâle karar vermeleri üzerine 18 Şubat 1962 Pazar günü Genel Kurmay Başkanı, İstanbul'daki bütün Kolordu Kumandanlarını, Harp Akademileri Kumandanını, Harp Filosu Kumandanını, Vali Paşa'yı Ankara'ya çağırdı. Aynı gün Genel Kurmay'da kuvvet kumandanlarının da bulunduğu bir toplantı yapılacaktı. “

   Toplantıya girilmeden önce Refik Tulga, Faruk Gürler ve Beşinci Kolordu Kumandanı Refet Urgenalp paşa ile görüştük. "Bu iş 23 Ekim’deki gibi olmasın” dedik. “Tekrar cayılmasın. O takdirde astlarımızın bizlere ve sizlere karşı itimatları sarsılır. "

Bize verdikleri cevap aynen şöyledir :

    "Emeklilik istidalarımızı ve rütbelerimizi cebimize koyarak geldik "

    Faruk Paşa ile Refet Paşa’ya “Bunu inşallah toplantıdan sonra göreceğiz" dedim. Genel Kurmay'da toplantı yapıldı. Genel Kurmay Bakanı yine bu işin yapılmaması için kumandanları ikna etmişti. Vali Tulga bu durumu  anlatınca sorduk:

   "Siz kararınızda değişiklik  yapıyor musunuz?"

 “Hayır " dedi . “Ben bu işi sonuna kadar götüreceğim.”                           

 Yalnız bana müsaade edin. Yarın İstanbul’a gidip oradaki birlik kumandanlarıyla görüşelim. Neticeyi size bildiririz.” 19 Şubat günü Genel Kurmay Başkanı beni, Merkez Kumandanı Albay Selçuk Atakan'ı Jandarma Okulu Kumandanı Necati Ünsalan'ı makamına çağırdı. Şeref salonuna geçtik. Orada Hava Kuvvetleri kumandanı İrfan Tansel, Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Önür, Jandarma Genel Kumandanı Abdurrahman Doruk Pasa da vardı. Saat 17'den 21'e kadar memleket ahvali, gidişatı, alınacak tedbirler müzakere edildi. Fikirler açıkça belirtildi ve bu işin yapılmasının zarureti anlatıldı.

Sunay ancak İnönü ölürse veya çekilirse bu işin yapılabileceğini belirtti. Bunu biz bilhassa Selçuk Atakan şöyle bir teklif sürdü :

 

                 

 

 

  Biz ihtilâlin Hiyararşik düzende yapılmasını uygun görüyoruz. Mademki kendinizi kifayetsiz buluyorsanız denecek bir şey yok. Biz alttan gelen tazyiki güçlükle muhafaza ediyoruz. Yok eğer bu alttan gelen tazyiklerin müşevviği olarak bizleri görüyorsanız biz şimdi derhal istifamızı verelim. Emekliliğimizi istiyoruz. Yarın öbür gün bu suçu yükleyerek bizi ordudan şerefsizce ayırmayın .."

  Sunay, "Yook! Böyle bir şey düşünmüyorum. Siz benim en kuvvetli dayanaklarımsınız şeref sözü veriyorum. Benim vücudum çiğnenmedikten sonra sizin kılınıza kimse dokunamaz” dedi.

  20 Şubat saat 19'da şu haberleri aldım.

  Başvekâlette çalışan bir arkadaşım evime yazılı bir not bırakmış, “Talât yarın tevkif edileceksin. Ankara'da bulunan albaylar cuntası İnönü tarafından dağıtılacak. İnönü İdamlarda MBK'nin kabahati yoktur. Baş sorumlu Harp Okulu Kumandanı ve yakın arkadaşlarıdır. Ben onları dağıttıktan sonra halka teslim edip, AP'lilere linç ettireceğim” demiş...

Üniversiteli bir genç de gelerek o gece havacıların 13 Kasım .harekâtı gibi bir harekât hazırladıklarını, üç kurmay subayın başta Mithat Ceylân olduğu halde Üniversiteye giderek “Size silâh dağıtsak, Harp Okulu'nun yapacağı bir ihtilâle karşı durur musunuz?” diye teklifte bulunduklarını bildirdi.  Aynı anda Milliyet Gazetesi Muhabiri Mete Akyol telefonla Albayım, tevkif edildiğinizi duyduk, üzüldük. Hakikat mi?" diye sordu. Bu üç haber de o gece bir şeyler olacağına dair emarelerdi. Merkez Komutanı Selçuk Atakan'ı çağırdım. Aldığım yazılı haberleri kendisine vererek “Bunu hemen götür, Sunay'a ver, haberdar olsun” dedim ve gayet sıkı emniyet tedbirleri alarak kıtalarımızın başında yatmamız gerektiğine karar verdik. Ve saat 23.30'da Harp Okulu'na çıktım. Saat tam 24'te İstanbul'dan 15. Kolordu Kumandanı Tümgeneral Fikret Esen telefon ederek sabah 3'te Ankara’daki birliklerin bir harekât yapacağını duyduğunu bildirdi ve” Sakın kendi kendinize bir iş yapmayın. İstanbul ile koordineli olacak bu iş. Biz Kasımpaşa'da Deniz Kuvvetleri Kumandanı, Hava Kuvvetleri Kumandanı ve bütün kumandanlar toplantı halindeyiz" dedi. Kendisine hiçbir şeyden haberimiz olmadığına dair şeref, namus sözü verdim.  Ankara artık kaynamaya başlamıştı. İstanbul grubundan Akademi Kurmay Başkanı Emin Aytekin beni telefonla aradı. Aytekin'le Ankara'daki durumu görüştükten sonra ona şu raporu bildirdim:

  1. 21/22 Şubat gecesi Mucip Ataklı ile Haydar Tunçkanat resmî elbiselerini giyerek Fevzi Arsın ve Halim Menteş ile Hava Kuvvetleri karargâhına geldiler.

  2. Meclis Muhafız Birliği nöbetçi subayına Meclisin Harb Okulu tarafından sarıldığını bildirerek alarma geçmesini istediler.

  3. Muhafız alay kumandanı Kurmay Albay Şükrü İlkin ile 229 Piyade Alay Komutanları yerlerine yeni komutanlar tayin edildi. Tank Tabur Bölük Komutanlarının tayinleri çıkarıldı.

  4. Hava Kuvvetlerinin bazı yer birliklerine alarm hazırlık emri verildi.

  5. Genelkurmay İkinci Başkanı Genelkurmaydaki ve Kara Kuvvetlerindeki subaylara tabancalarınızla görev başı yapın emri verildi.

  6. Genelkurmay Başkanına bir hareketin başlamak üzere olduğu ve birliklerin alarm yaptığı haberi ulaştırıldı.

  7. Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanını da yanına alarak birlikleri dolaştılar. Neticede herhangi bir fevkalâdelik olmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine bizde Genelkurmay Başkanına şu muhtırayı verdik:

 

   a. Resmî elbiselerini giyerek harekete geçen Mucip Ataklı ve Haydar Tunçkanat hakkında kanunî işlem yapılması.   b. İşbirliği yaptıkları ikinci başkan Memduh Tağmaç’ın vazifesinden uzaklaştırılması.

   c. Tayinlerin yapılan subayların yerlerine iadesi.

             

   Şimdi Yüksek Kumanda Konseyi toplantı halindeler verecekleri kararı bekliyorum.   Bildirilen bu rapora karşılık Kurmay Albay Emin Aytekin bana şunları söyledi:

  a. Aman Talât dikkatli olun ve sükûnetinizi muhafaza edin.

   b. İstanbul Grubu sizin harekete geçmenizi desteklemeyecek.

   c. Şimdi beşinci Kolordu Komutanının raporu önümde duruyor. Ankara’da herhangi bir münferit hareketi destekleyemeyeceklerini bildiriyor.

   d. Diğer Komutanlarda öğle, sükûnet ve itidalinizi muhafaza edin.

  Bu telefon görüşmesinden sonra Emin Aytekin'e ve Osman Deniz'e “Sükûnetinizi muhafaza edin, dedim. Onlara; harekete geçmeyeceğimiz için teminat verdim. Saat tam 2'de yatağa girdim. Bu sırada 229. Piyade Alayından Yüzbaşı Süleyman telefon ederek "Albayım, şimdi buraya Kara Kuvvetleri Komutanı, Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanları geldi. Alayın ihtilâl için .hazırlık yapıp yapmadığını kontrol ettiler. Bütün erat uyuyordu. Hiçbir şeyden haberimiz olmadığını bildirdim. Alay Kumandanını sordular, evde olduğunu bildirdim. Kumandanı Merkez Kumandanlığına istediler. Kendileri de oraya gittiler. Galiba kumandanımızı tevkif edecekler. Alaya alarm vereyim mi?” Ben lüzum almadığını bildirdim. Merkez Kumandanı'na telefon ettim. Selçuk "Yanlış bir haber alınmış, bu gece harekâta kalkılıyor, denmiş. Onu tahkik ediyoruz. Alay Kumandanı dönecek. Merak etme" dedi. 10 dakika sonra aynı alaydan Üsteğmen Ergun Özgen telefon ederek “Albayım havâcılar alarma geçmiş. Merkez Kumandanlığını bu anda kuşatmış vaziyetteler. Alayı Alarma geçirelim mi?" diye sordu. Ona da “Hayır" cevabını vererek Selçuk'a telefon ettim. O sırada Genel Kurmay Başkani, Selçuk Atakan'ın yânında imiş. Bu aradâ odaya giren,Tank Yüzbaşısı “Sarıldınız, emirlerinizi bekliyoruz” demiş.Gene aynı sırada Tank Taburu nöbetçi Subayı telefonla “Albayım, sarıldınız. Genel Kurmay başkanı sizi enterne ediyor, emriniz?"demiş. Bunun üzerine Merkez Kumandanı derhal harekete geçilmesini söylemiş. Ancak Cevdet Sunay telâşla "Harekete geçmeyin, ben şimdi Hava Kuvvetleri'ne gidiyorum. Meseleyi tahkik edeceğim diyerek müdahale etmiş ve Merkez Kumandanlığı'ndan ayrılmış. Selçuk olup bitenleri bana nakletti.

   Biraz sonra Harp Okulu yanındaki Tank Taburu'nun alarm düdükleri ötmeğe başladı. Yeni Mahalle'de oturan Tank Taburu subayları, hava astsubaylarının alarm yapıp birliklerine gittiklerini görünce hemen kıtalarına koşup gelmişler. O anda birisi tankçılara şöyle demiş:

   “Albaylar ve generaller Merkez Kumandanlığı'nda, havacılar tarafından ele geçirilip tevkif edildi. Böyle bir hal zuhurunda işleyecek otomatik plâna göre kıtalar harekete geçip kumandanlar kurtarılacak.".

 

HAVACILARIN

TERTİPLERİ

 

20-21 Şubat gecesi hazırlanan durumun tertipçileri şunlardır: Hava Kuvvetleri Cuntası'ndan başta Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Hava Kurmay Başkanı General Hüsnü Özkan, Binbaşı Avni Güler; Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel. Tabii Senatörlerden Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi, Ekrem 'Acuner, Fikret Kuytak, Rafet Aksoyoğlu, Şükrat Özkaya (CHP'ye hizmet eden tabiî senatörler)... Başrolde İnönü, Turhan Feyzioğlu, İsmail Rüştü Aksal ve daha bir çok CHP'liler...

   Plânları ise şöyledir :

   Yanlış bir istihbarat neticesinde Hava Kuvvetleri Cuntası Sunay'a gelip Bu gece (2021 Şubat 1961) saat 3’te Ankara'daki birlikleri ihtilâl yapacaklardır. Siz bize resmen alarm emri verin. Biz hava kuvvetleri olârak alarma geçer, bu ihtilâli yerinde söndürürüz. Ankara'daki ihtilâle taraftar birlik komutanlarının hepsini toplarız:" demişler. O da hava kuvvetlerinin kara kuvvetleri üzerinde kullanmak üzere alarma geçirmiş. Bu emirden bir süre önce Sunay, hava, deniz ve kara kuvvetleri kumandanlarıyla aynı konuda görüşmüş,alarm söylentilerini tartışmiş.Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Önür,Hava Kuvvetlerinin alarm talebi karşısında boyun eğmiş ve “Eğer Kara Kuvvetlerinde bir hareket olacaksa,önlenmelidir”demiş.

            Mucip Ataklı Paşa resmi elbisesini giymiş ve hava kuvvetleri karargahında emri kumandayı ele almış.Tansel’i bir bahane ile İstanbul’a uçurmuş.Ekrem Acuner de sivil kıyafetle beraberinde imiş.Haydar Tunçkanat ise alarm ile birlikte resmi elbisesini geymiş ve Meclis’e gelmiş.Meclis Muhafız Taburu’nun nöbetçi subayı olan hava üsteğmenine(bu durum oldukça manidardır) giderek “Harp Okulu Meclisi kuşatıyor.Duvarlarınıza kadar geldi.Ne duruyorsunuz,derhal alarma geçin “ demiş.Bu sırada ise Harp Okulu öğrencileri uyumaktadır,okulda sadece dokuz nöbetçi subay vardır.

 

   Meclis Muhafız Taburu'nun havacılar tarafından alarma geçirilmesi üzerine tank taburu da kontr-alarma geçiyor ve onun civarında bulunan 229 Piyade Alayı ve Süvari grubu da kontr-alarma katılıyor. Bu anda saat 2.30'dur. Ben derhal nöbetçi âmiri Kurmay Binbaşı Bahtiyar Yalta'yı çağırdım, “Aman Bahtiyar, bir yanlışlık var. Tank Taburu başını aldı, gidecek şimdi: Git, tank taburunu önle,yerine dönsün, alarmı kaldırsınlar. Herkes yerli yerine gitsin "dedim. Derhal harekete geçen Yalta, Bahçelievler'den Bakanlıklara gelen ve Gülhane kısmında kavuşan yolda tankları yakalayarak geri çevirdi. Durum 229. Piyade Alayına da izah edilerek orada da alarm tatil ettirildi.

 Saat 3'e geldiği sırada havacılar cuntasına mensup olanlar, Sunay'a giderek “işte, biz size saat 3'te harekete geçecekler, demiştik. Gelin bakın, harekete geçtiler” diyorlar. Bunun üzerine Sunay, Önür, Hüsnü Özkan ve Turgut Özel'den müteşekkil kumanda heyeti olay yerine geliyor. O andâ kontr-alarma geçmiş olan kıt'aları ayakta gören kumanda heyeti, kendilerine daha önce kara kuvvetlerinin alarma geçeceğine dair verilen haberin doğru olduğu kanısına kapılıyor. Oysa bu sırada kıtalar yanlışlığı anladığı için alarmı terk etmek üzeredir. Harp okulu ise mışıl mışıl uyumaktadır.

 Harp Okulu'na gelen Genel Kurmay İkinci Başkanı Memduh Tağmaç, öğrencilerin uykuda olduğunu görerek geri dönüyor. Kumanda heyeti ise Harp Okulu'nun nizamiye kapısına kadar gelip durumu gözleriyle gördükten sonra Tank Taburu'na gidiyor. Sunay neden alarma geçtiklerini soruyor. Tabur Kumandanı'ndan aldığı cevap şudur: “Albaylarımızı ve generallerimizi havacılar merkez kumandanlığında tevkif ettiler. Sizleri kurtarmağa geliyorduk, paşam...”Bu cevap Sunay'ı şaşkına çevirmiştir. Olduğu yere yığılıyor, Tank Taburu Kumandanı Yarbay Haldun Dora'ya "Otur oğlum" diyor. Sunay hatâsını anlamıştır, üzgündür... Hâdise böylece kapanmıştır 21 Şubat sabahı saat 11'de Sunay’dan dâvet aldık. Yanında Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Önür ve Jandarma   Kumandanı Abdurrahman Paşa vardı. Ben ve benimle birlikte çağrılan Necati Ünsalan ve Selçuk Atakan ayakta idik. Sunay bana dönüp "Evlâdım, yavrum, Hava Kuvvetleri bana bir ültimatom verdi. Akşam kara kuvvetlerine alarmı sen vermişsin. Yerleriniz değiştirilmedikçe hava kuvvetleri alarmı kaldırmayacak. Sizleri feda etmek zorundayım. Ancak hepiniz himayemdesiniz. Sizlerin yerini değiştiriyorum..." dedi.

     Kendisine "Ben Allah'tan başka kimsenin himâyesi altına girmem. Bu işte ben suçlu değilim. Suçlu olan hava kuvvetleri ve sizsiniz. Çünkü bir kuvveti bir kuvvet üzerine tertiplerle kullanmağa kalktınız. MBK'cıların ve CHP'lilerin oyununa geldiniz." dedim. Tabancamı çekerek masanın üstüne koydum. "Beni ya şimdi bununla temizlersiniz, ya Divanı Harbe verirsiniz. Eğer geceki harekete ben sebep olduysam, beni kurşuna dizdirirsiniz. Benim damarlarımda CHP kanı dolaşmıyor, vatanperverlik kanı dolaşıyor. Böyle biz "haksızlığa tahammül edemem. Siz şayet kumandansanız esas suçluları cezalandırınız” dedim.

      Sunay müdahale ederek hava kuvvetleri alarm halindedir. Üzerinize bomba atacaktır. cevabını verince : “Biz de kara kuvvetleri olarak yarı alarm haline geçmiş bulunuyoruz. Hava Kuvvetleri'nin tahakkümü altına girmeyiz. İcap ederse çarpışırız karşılığını verdik.                  Paşa başa çıkamayacağını anlayınca bizi dışarı çıkardı. Şeref salonuna geçtik. Sunay'ın alarm teklifini tasdik eden Kara Kuvvetleri Kumandam Muhittin Önür de şeref salonunda idi. Perişan bir halde idi: Tabancanın kurşunlarını çıkarmış hüngür hüngür ağlıyordu. Yanımızda Abdurrahman Paşa ve Necati ile Selçuk vardı. “Paşam, neden ağlıyorsunuz?" dedim, “Ben bir albay olarâk bir avuç hava kuvvetlerine karşı kara kuvvetlerinin prestijini kurtarmak için çalışıyorum. Siz âcizlik ifade edip gözyaşı döküyorsunuz. Bize sahip çıkın, hakkımızı koruyun..."

  Önür ordunun parçalanmış olmasından endişeli idi. Buna karşı “Kolayı var, dedim. Gelsin Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı; şurada huzurunuzda hesaplaşalım. Eğer ben haksızsam. Hayatta hiç vermediğim bir sözü veriyorum : Ayaklarını öpeyim... Onlar haksızsa tarziye versinler. Sarılalım, kucaklaşalım. 

Bunun üzerine hava kuvvetlerine haber gönderildi. Bir süre sonra Tuğgeneral Hüsnü Özkan hışımla içeri girdi ve sordu. "Siz değil miydiniz? Şimdi paşalar bir kenara çekilip bizi albaylarla karşı karşıya bırakıyorsunuz” dedi. Nihayet bir yanlışlık olduğu üzerinde mutabakata varıldı. El sıkışıldı. Hüsnü Özkan şeref salonundan ayrılmak üzereyken Önür, “Genel Kurmay Başkanı, Hava Kuvvetlerine derhal alarmı kaldırmaları için emir verdi. Tebliğ ediyorum.” Dedi. Hüsnü Paşa ise, “O bizim bileceğimiz iş Kuvvet Kumandanı İstanbul’da. O gelsin ne yaparsa o yapar. Ben karışmam. Genel Kurmay Başkanı’nın emrini dinlemiyorum” dedi. Çünkü sırtını daha büyük bir yere dayamıştı: O da hükümet başkanı idi...

 Özkan gittikten sonra Önür Genel Kurmay Başkanı'nın yanına girip çıktı. Sunay şeref sözü veriyor, gidebilirsiniz, dedi.

   Eve geldim. Saat 16'da telefonla Tansel'in Selçuk Atakan ile birlikte beni Merkez Kumandanlığı'nda beklediğini bildirdiler. Hemen durumu anladım. Selçuk'un ismini vermek suretiyle beni inandırıp dâha yolda iken tevkif edeceklerdi Harp Okulu'na çıktım. Hasta olduğumu, gelemeyeceğimi bildirdim. Gece 23'te Merkez Kumandanı bana telefon ederek Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Zeki İlter telefon ediyor Harp Okulu ihtilâl için iç bahçede hazırlık yapıyormuş. Doğru mu?" diye sordu. “Böyle bir şey yok. Kalksın, okula gelsin” dedim. Beş dakika sonra geldiler. Talebe uyuyordu: Yalanları bir kere daha meydana çıktı: Aynı hareket gece saat 3'te de tekrar edildi Gene boş çıktı. Olay kapanmıştı...

  Zeki İlter ayrılırken ”Kuvvetler ,arasındaki ithamlar böyle devam edemez. Buna bir hal çâresi bulalım. Yarın askeri şûrayı toplayalım. Bu mesele hallolsun. Cunta temsilcisini yollasın kumandanlar; seviyesinde görüşelim." Dedi. Sözcü olarak Selçuk Atakan'ı seçtik.