KÜTÜPHANE | STALIN | RAPOR

MERKEZ KOMİTESİ'NİN SBKP(B) XVI. PARTİ KONGRESİ'NE SİYASİ FAALİYET RAPORU [36]

2— Kapitalizmin Çelişkilerinin Keskinleşmesi

Dünya ekonomik krizinin en önemli sonucu, dünya kapitalizminin içindeki çelişkileri açığa çıkarması ve keskinleştirmesidir.

En önemli emperyalist ülkeler arasındaki sürüm pazarları uğruna mücadele, hammaddeler uğruna mücadele, sermaye ihracı uğruna mücadele çelişkileri açığa çıkmış ve keskinleşmiştir. Bugün kapitalist ülkelerden hiçbiri artık sömürgelerin ve nüfuz alanlarının eski paylaşımından hoşnut değildir. Güçler dengesinin değiştiğini görüyorlar; buna uygun olarak da pazarlar, hammadde kaynakları, nüfuz bölgeleri vs. vs. yeniden paylaşılacaktır. Bu çelişkilerden en önemlisi ABD ile İngiltere arasındaki çelişkidir. Gerek mamul madde ihracı alanında gerekse de sermaye ihracı alanında mücadele, öncelikle ABD ile İngiltere arasında cereyan etmektedir. Bunu görebilmek için herhangi bir ekonomi gazetesine, meta ve sermaye ihracı hakkında herhangi bir belgeye gözatmak yeter. Güney Amerika, Çin, eski emperyalist devletlerin sömürge ve dominyonları, bu mücadelenin başlıca arenalarıdır. Bu mücadelede güç üstünlüğü —hem de tartışmasız bir güç üstünlüğü— ABD tarafındadır.

Bu en önemli çelişkiyi, daha az önemli olmalarına rağmen, dikkate değer öteki çelişkiler izlemektedir: Amerika ile Japonya, Almanya ile Fransa, Fransa ile İtalya, İngiltere İle Fransa arasında vs.

Yaygınlaşan krizle birlikte, pazarlar, hammaddeler ve sermaye ihracı uğruna mücadelenin her geçen ay, her geçen gün daha da keskinleşeceğine kuşku olamaz.

Bu mücadelenin araçları, gümrük politikası, ucuz mal, ucuz kredi, güçlerin yeniden düzenlenmesi ve yeni askeri-politik ittifaklar, silahlanmanın artması, yeni emperyalist savaşlara hazırlık ve nihayet savaştır.

Bütün üretim dallarına yayılmış bir krizden sözettim. Fakat bir üretim dalı var ki, krizden etkilenmemiştir. Bu üretim dalı savaş endüstrisidir. Krize rağmen durmadan büyümektedir bu dal. Burjuva devletler bir silahlanma — yeniden silahlanma cinneti geçiriyorlar. Neden? Elbette zaman öldürmek için değil, savaş için. Savaşa ise emperyalistler, dünyanın yeniden paylaşımı, pazarların, hammadde kaynaklarının, sermaye yatırım alanlarının yeniden paylaşımı için tek çare olduğundan gereksinme duymaktadırlar.

Bu koşullar altında, pasifizm denen şeyin can çekişmesi, Milletler Cemiyeti'nin canlı canlı çürümesi "silahsızlanma projeleri"nin kaybolup gitmesi ve denizlerdeki silahlanmanın sınırlandırılması için yapılan konferansların, deniz güçlerinin geliştirilmesi ve modernizasyonu konferanslarına dönüşmesi gayet anlaşılırdır. Bu, savaş tehlikesinin başdöndürücü bir hızla büyüyeceği anlamına gelir.

Sosyal-demokratlar istedikleri kadar pasifizm, barış, kapitalizmin barışçıl gelişimi ve benzeri şeyler üzerine gevezelik etsinler. Almanya ve İngiltere'deki sosyal-demokrat hükümetlerin deneyimleri, bunların, pasifizminin sadece, yeni savaş hazırlıklarını gizlemek için ihtiyaç duyulan bir maske olduğunu göster miştir.

Galip ülkelerle mağlup ülkeler arasındaki çelişkiler açığa çıkmıştır ve bu çelişkiler keskinleşmeye devam edecektir. Mağlup ülkelerden söz ederken özellikle Almanya'yı kastediyorum. Hiç kuşku yok ki, krizle ve pazarlar sorununun derinleşmesiyle bağlantılı olarak, sadece borçlu değil, aynı zamanda en büyük ihracatçılardan biri olan Almanya üzerindeki baskılar artacaktır. Galip ülkelerle Almanya arasında oluşmuş olan tuhaf ilişki şöyle anlatılabilir: Bu ilişkiyi bir piramit olarak gözümüzün önüne getirirsek, en tepesinde, üzerinde "öde!" yazan Young-Plânı [38] ellerinde olduğu halde Amerika, Fransa, İngiltere vs.'nin azametle oturduğunu, en altta ise, yere serilmiş yatan Almanya'nın kendisine emredilen milyarlık ödentileri ödeyebilmek için çabalayıp durduğunu, bütün güçlerini seferber ettiğini görürüz. Bunun ne olduğunu bilmek ister misiniz? Bu "Locarno Ruhu"dur [39]. Bu durumun dünya kapitalizmi için belli sonuçlar doğurmayacağına inanmak, hayattan hiçbir şey anlamamak demektir. Alman burjuvazisinin önümüzdeki on yılda 20 milyar Mark ödeyebilecek durumda olacağına, ve hem "kendi" burjuvazisinin hem de "yabancı" burjuvazinin çifte boyunduruğunda yaşayan Alman proletaryasının, bu 20 milyarın Alman burjuvazisi tarafından kendilerinden çıkarılmasına, ciddi mücadeleler ve sarsıntılar geçirmeden izin vereceğine inanmak, aklını kaçırmış olmak demektir. Varsın Alman ve Fransız politikacıları bu mucizeye inanıyor görünmeye çalışsınlar. Biz Bolşevikler mucizelere inanmayız.

Emperyalist devletlerle sömürge ve bağımlı ülkeler arasında çelişkiler açığa çıkmakta ve keskinleşmektedir. Ekonomik krizin büyümesi kaçınılmaz olarak, en önemli sürüm ve hammadde pazarlarını oluşturan sömürgeler ve bağımlı ülkeler üzerinde emperyalistlerin baskısını ağırlaştırmaktadır. Gerçekten bu baskı en uç noktaya varmaktadır. Avrupa burjuvazisinin bugün Hindistan, Çin Hindi, Endonezya, Kuzey Afrika'daki "kendi" sömürgeleriyle savaş halinde olduğu açık bir gerçektir. "Bağımsız" Çin'in şimdiden nüfuz alanlarına bölündüğü ve karşı-devrimci Koumintang'ın birbirleriyle savaşan ve Çin halkını sadakaya muhtaç bırakan generaller kliğinin emperyalist kamptaki efendilerinin isteklerini yerine getirdiği açık bir gerçektir.

Çin'de "barış ve huzur"un bozulmasında Rus büyükelçilikleri çalışanlarının sorumluluğu bulunduğu yolundaki yalan söylentiler, artık kesinlikle çürütülmüş olarak değerlendirilmelidir. Çoktandır, ne Güney ne de Orta Çin'de Rus büyükelçilikleri yoktur. Fakat oralarda, İngiliz, Japon, Alman, Amerikan ve başka büyükelçilikler var. Çoktandır ne güney, ne de Orta Çin'de Rus büyükelçilikleri yok. Fakat oralarda, savaş halindeki Çinli generallerin yanında Alman, İngiliz ve Japon askeri danışmanlar var. Orada çoktandır Rus büyükelçilikleri yok. Fa-kat buna karşılık, İngiliz, Amerikan, Alman, Çekoslovak topları, tüfekleri, uçakları, tankları ve zehirli gazları var. Ve ne görüyoruz? "Barış ve huzur" yerine, Güney ve Orta Çin'de, Avrupa ve Amerika'nın "medeni" devletleri tarafından finanse edilen ve onların direktiflerine göre yürütülen en azgın ve yıkıcı generaller savaşını görüyoruz. Böylece, kapitalist devletlerin "medenileştirme" faaliyetleri son derece hoş bir tablo sunuyor. Bu konuda anlaşılmaz olan, bütün bunlarla Rus Bolşeviklerinin ne ilgisi olabileceğidir.

Sözkonusu zorbalıkların emperyalistlerin yanlarına kâr kalacağına inanmak gülünç olurdu. Çinli işçi ve köylüler sovyetler oluşturarak ve bir kızıl ordu kurarak bu faaliyetlere yanıt verdiler bile. Orada bir Sovyetler hükümeti kurulduğu söyleniyor. Eğer gerçekse, bunda şaşılacak bir şey olmadığına inanıyorum. Çin'i nihai çöküşten ve sefaletten sadece Sovyetlerin koruyabileceğinden kimse kuşku duymasın.

Hindistan, Çin-Hindi, Endonezya, Afrika gibi ülkelere gelince, bu ülkelerde, zaman zaman ulusal kurtuluş savaşı biçimini alan devrimci hareketin büyüme eğilimi gösterdiği kuşku götürmez. Burjuva baylar bu ülkelerde diz boyu kan akıtmaya ve polis süngüsüne dayanmaya niyetleniyorlar, bu arada Gandhi gibileri de yardıma çağırıyorlar. Polis süngülerinin kötü bir destek olduğu kuşku götürmez. Bir zamanlar Çarlık da polis süngüsüne dayanmaya çalışmıştı, fakat bu dayanağın sonuçta ne olduğunu herkes biliyor. Gandhi'ye benzer yardımcılara gelince, Çarlığın elinde, her türlü liberal uzlaşmacıların kişiliğinde bir sürü böyle yardımcı vardı, ama sonuç olarak bunların hepsi fos çıktı.

d— Kapitalist ülkelerde burjuvaziyle proletarya arasındaki çelişki açığa çıkmış ve keskinleşmiştir. Kriz şimdiden kapitalistlerin işçi sınıfı üzerindeki baskılarının şiddetlenmesine yol açmıştır. Bu kriz yeni bir kapitalist rasyonalizasyon dalgasına, işçi sınıfının durumunun daha da kötüleşmesine, işsizliğin artmasına, sürekli işsizler ordusunun büyümesine, ücretlerin düşmesine neden olmuştur. Bu koşulların durumu devrimcileştirmesine, sınıfların mücadelesini keskinleştirmesine ve işçileri yeni sınıf savaşlarına itmesine şaşmamak gerekir.

Bununla bağlantılı olarak işçi kitleleri arasındaki sosyal-demokrat hayaller yıkılmakta ve ortadan kalkmaktadır. Grevleri bastıran, lokavtlar örgütleyen ve işçileri kurşunlatan sosyal-demokrat hükümetlerle yaşanan deneyimlerinden sonra, "ekonomik demokrasi", "sanayi barışı", mücadelenin "barışçıl yöntemleri" gibi yalancı vaatler işçilerin kulağına kötü bir alaymış gibi geliyor. Hâlâ sosyal-faşistlerin yalancı vaazlarına inanacak çok sayıda işçi bulabilecekler mi acaba? 1 Ağustos 1929'da (savaş tehlikesine karşı) ve 6 Mart 1930'da (işsizliğe karşı) [40] yapılan ünlü işçi gösterileri, işçi sınıfının en iyi unsurlarının artık sosyal-faşistlerden yüz çevirdiğini göstermektedir. Ekonomik kriz işçiler arasındaki sosyal-demokrat hayallere bir darbe indirecektir. Krizin yol açtığı iflaslar ve yıkım dalgasından sonra, "demokratlaştırılmış" anonim şirketlerine katılma yoluyla "her işçi"nin zenginleşmesi olanağına inanacak fazla işçi bulunamayacaktır. Krizin bu ve benzeri hayallere yokedici bir darbe indireceğini söylemek bile gereksiz.

Ve işçilerin sosyal-demokrasiden yüz çevirmesi, yüzlerini komünizme çevirdikleri anlamına gelir. Olan gerçekten de budur. Komünist Partiye yakın sendikal hareketin büyümesi; Komünist Partilerin seçim başarıları; komünistlerin başı çekerek katıldıkları grev dalgaları; ekonomik grevlerin, komünistlerin örgütlediği politik protesto eylemlerine dönüşmesi; işçi sınıfı içinde canlı bir yankı bulan, Komünizm sempatizanı işçilerin kitlesel gösterileri, — bütün bunlar, işçi kitlelerinin, komünist partisinde, kapitalizme karşı mücadele edebilecek, işçilerin güvenine layık, kapitalizmden kurtuluş için yolundan gidilebilecek, yolunu izlemeye değer biricik partiyi gördüklerini kanıtlamaktadır. Bu, kitlelerin komünizme çarketmesidir. Kardeş komünist partilerimizin, işçi sınıfının büyük kitle partileri olacaklarının garantisidir bu. Gerekli olan sadece, Komünistlerin durumu doğru değerlendirmeleri ve bu durumdan uygun biçimde yararlanmalarıdır. İşçi sınıfı içinde sermayenin acentası olan sosyal-demokrasiye karşı yürüttüğü uzlaşmaz mücadeleyi geliştirerek, sosyal-demokrasinin değirmenine su taşıyan Leninizmden her türlü sapmayı yokederek komünist partiler, doğru yolda olduklarını göstermişlerdir. Bu yolda iyice sağlam basmaları zorunludur. İşçi sınıfının çoğunluğunu kazanmayı ve proletaryayı önümüzdeki sınıf savaşlarına başarıyla hazırlamayı ancak bu koşulda bekleyebilirler. Komünist Enternasyonal'in etki ve itibarının yükselmeye devam etmesi ancak bu koşulda beklenebilir.

Dünya ekonomik krizi sonucunda olağanüstü keskinleşen dünya kapitalizminin temel çelişkileri konusunda durum budur.

Bütün bu olgular neyi göstermektedir?

Kapitalizmin stabilizasyonunun sona ermeye doğru gittiğini.

Devrimci kitle hareketinin yükselişinin yeni bir güçle devam edeceğini.

Dünya ekonomik krizinin bir dizi ülkede politik krize dönüşeceğini.

Bu, birinci olarak, burjuvazinin, iç politika alanında çareyi daha fazla faşistleşmede arayacağı, bunun için de sosyal-demokratlar dahil bütün gerici güçleri kullanacağı anlamına gelir.

Bu, ikinci olarak, burjuvazinin, dış politika alanında çareyi, yeni bir emperyalist savaşta arayacağı anlamına gelir.

Bu, son olarak, proletaryanın, kapitalist sömürü ve savaş tehlikesine karşı mücadelede çareyi, devrimde arayacağı anlamına gelir.

SSCB İle Kapitalist Devletler Arasındaki İlişkiler