Anarsizm mi Sosyalizm mi?
PROLETER SOSYALİZMİ
MARX'IN teorik
doktrinini artık öğrenmiş bulunuyoruz; yöntemini ve teorisini de biliyoruz.
Bu doktrinden hangi pratik sonuçları çıkarmalıyız?
Diyalektik materyalizm ile proleter sosyalizmi arasında hangi bağlantılar
vardır?
Diyalektik yönteme göre, yalnızca, gün geçtikçe büyüyen, her zaman
ilerleyen ve daha iyi bir gelecek için durmaksızın savaşan sınıf, sonuna kadar
ilerici olabilir, yalnızca bu sınıf, kölelik boyunduruğunu kırabilir. Durmadan
büyüyen, her zaman ilerleyen ve gelecek için savaşan tek sınıfın, kent ve kır
proletaryası olduğunu görüyoruz. Bu nedenle proletaryaya hizmet etmeli ve umutlarımızı ona bağlamalıyız.
Marx'ın teorik doktrininden
çıkartılacak ilk pratik sonuç budur.
Ama, hizmetten hizmete fark var. Bernstein da, proletaryayı sosyalizme
boşvermeye zorladığında, ona "hizmet" etmiş oluyor. Kropotkin de, proletaryaya,
geniş bir sanayi temeline dayanmayan dağınık topluluk "sosyalizmini" sunduğunda,
ona "hizmet" etmiş oluyor. Ve Karl Marx da, bu proletaryayı, modern büyük çaplı
sanayiin geniş temeline dayanarak proleter sosyalizmine çağırdığı zaman, ona
hizmet etmektedir.
Faaliyetlerimizin proletaryaya yararlı olması için ne
yapmalıyız? Proletaryaya nasıl hizmet etmeliyiz?
Materyalist teoriye göre belirli bir ülkü, ancak, ülkenin iktisadi
gelişimine ters düşmezse, bu gelişimin gereklerine tümüyle cevap verebilirse,
proletaryaya doğrudan bir yarar sağlayabilir. Kapitalist sistemin iktisadi
gelişimi, günümüzde, üretimin toplumsal bir niteliğe büründüğünü, üretimin
toplumsal niteliğiyle, mevcut kapitalist mülkiyetin temelden çeliştiğini
göstermektedir. Dolayısıyla, temel görevimiz, kapitalist mülkiyetin
kaldırılmasına yardımcı olmak ve sosyalist mülkiyeti kurmaktır. Ve bu, demektir
ki, sosyalizmi unutmak gerektiğini ileri süren Bernstein'ın doktrini, iktisadi
gelişmenin gerekleriyle temelden çelişir; proletaryaya zarar verir.
Ayrıca, kapitalist sistemin iktisadi gelişmesi, bugünkü üretimin gün
geçtikçe yayıldığını göstermektedir. Bu üretim, tek tek kentlerin ve illerin
sınırları içinde kalmamakta, durmadan bu sınırları aşarak bütün ülkeye
yayılmaktadır. Dolayısıyla, üretimin yayılmasına sevinmeli ve ayrı kentlere ve
topluluklara değil, kuşkusuz gelecekte daha da genişleyecek olan, devletin
bölünmez topraklarının tümüne, gelecekteki sosyalizmin temeli olarak bakmalıyız.
Ve bu demektir ki, gelecekteki sosyalizmi, ayrı kentlerin ve
toplulukların sınırları içine hapseden Kropotkin'in doktrini, üretimin güçlü bir
biçimde genişlemesine bir engel oluşturur; proletaryaya zarar verir.
Baş hedef olan, geniş bir sosyalist yaşam için savaş - işte proletaryaya
böylece hizmet edebiliriz.
Marx'ın teorik doktrininde çıkan ikinci pratik
sonuç budur.
Açıktır ki, proleter sosyalizmi, diyalektik materyalizmin
mantıki sonucudur.
Proleter sosyalizmi nedir?
Bugünkü sistem, kapitalist bir sistemdir. Bu demektir ki, dünya iki hasım
kampa bölünmüştür, küçük bir avuç kapitalistin kampı ve çoğunluğun,
proleterlerin kampı. Proleterler, gece gündüz çalışırlar ama gene de yoksul
kalırlar. Kapitalistler çalışmazlar ama gene de zengindirler. Böyle olmasının
nedeni proleterlerin aptal, kapitalistlerin dahi olmaları değil,
kapitalistlerin, proleterlerin emeğinin ürününü mal edinmeleridir,
kapitalistlerin proleterleri sömürmeleridir.
Proleterlerin emeğinin
meyvesi, neden proleterler tarafından değil de, kapitalistler tarafından mal
ediniliyor? Neden kapitalistler proleterleri sömürüyorlar da, tersi olmuyor?
Çünkü kapitalist sistem, meta üretimine dayanmaktadır. Burada her şey meta
biçimini alır, her yerde alım satım ilkesi hüküm sürer. Burada sadece tüketim
maddelerini, sadece besin ürünlerini değil, insanların işgücünü, onların
kanlarını ve vicdanlarını da satın alabilirsiniz. Kapitalistler bütün bunları
bilirler ve proleterlerin işgücünü satın alır, onları kiralar. Bu,
kapitalistlerin, satın aldıkları işgücünün, sahibi haline gelmeleri demektir.
Oysa proleterler, sattıkları işgücü üzerindeki haklarını yitirirler. Yani, bu
işgücü tarafından üretilen şeyler, artık proleterlere değil, yalnızca
kapitalistlere aittir ve onların cebine girer. Sattığınız işgücü, bir
gün içinde, 100 ruble değerinde mal üretebilir, ama bu sizin üstünüze vazife
değildir, bu mallar size ait değildir. Bu işe ancak kapitalistler karışır ve
mallar onlara aittir. Sizin alacağınız tek şey, günlük ücretinizdir, bu da,
sizin temel gereksinmelerinizi karşılamaya yetebilir, tabii tutumlu yaşarsanız,
kısacası, kapitalistler, proleterlerin işgücünü satın alırlar, proleterleri
kiralar, ve kapitalistlerin, proleterlerin emeğinin ürününü mal edinmelerinin
nedeni işte budur, kapitalistlerin proleterleri sömürmelerinin ve tersinin
olmamasının nedeni, işte budur.
Peki ama, proleterlerin işgücünü satın
alanlar neden kapitalistler oluyor? Neden kapitalistler, proleterleri
kiralıyorlar da tersi olmuyor?
Çünkü, kapitalist sistemin esas dayanağı,
üretim aletlerinin ve araçlarının özel mülkiyetidir. Çünkü, fabrikalar,
değirmenler (mill), toprak ve madenler, ormanlar, demiryolları, makineler ve
diğer üretim araçları, küçük bir avuç kapitalistin özel mülkiyetine geçmiştir.
Çünkü proleterler bütün bunlardan yoksundurlar. İşte bunun için, kapitalistler,
fabrikaları ve değirmenleri çalıştırmak üzere proleterleri kiralarlar; eğer bunu
yapmasalardı, üretim aletleri ve araçları hiç kâr getirmeyecekti. İşte bunun
için proleterler, işgüçlerini kapitalistlere satarlar; eğer böyle yapmasalardı,
açlıktan ölürlerdi.
Bütün bunlar kapitalist üretimin genel niteliğine ışık tutmaktadır. Önce,
kapitalist üretimin birleştirilemeyeceği ve örgütlenemeyeceği ortadadır: [bu
üretim] tek tek kapitalistlerin özel işletmeleri arasında bölünmüştür. İkincisi,
kapitalist üretimin amacı, halkın gereksinmelerini karşılayacak malları üretmek
değil, kapitalistlerin kârları artsın diye satış için mal üretmektir. Ama, her
kapitalist, kârını artırmak istediğine göre, her biri, mümkün olan en çok
miktarda meta üretmeye çalışır, pazar kısa zaman da dolar, fiyatlar
düşer ve - genel bir bunalım başlar.
Böylece, bunalımlar, işsizlik, üretimin durması, üretimde anarşi ve
benzeri şeyler, bugünkü örgütlenmemiş kapitalist üretimin doğrudan sonuçlarıdır.
Eğer bu örgütlenmemiş toplumsal, sistem, hala ayakta duruyorsa, hala
proletaryanın saldırılarına dayanıyorsa, bunun esas nedeni kapitalist devlet
tarafından, kapitalist hükümet tarafından korunmasıdır.
Bugünkü kapitalist
toplumun temeli işte budur.
GELECEKTEKİ toplumun tümüyle
farklı bir temel üzerine kurulacağına hiç kuşku yoktur.
Gelecekteki
toplum, sosyalist bir toplum olacaktır. Bu, her şeyden önce, o toplumda,
sınıfların olmayacağı anlamına gelir. Ne kapitalistler olacaktır, ne de
proleterler, dolayısıyla, sömürü de olmayacaktır. Bu toplumda, yalnızca,
kolektif emek harcayan işçiler olacaktır.
Gelecekteki toplum, sosyalist toplum olacaktır. Bu, demektir ki, sömürünün
kaldırılmasıyla, meta üretimi ve alım ve satım da kaldırılacaktır, bu nedenle de
işgücünü alanlara ve satanlara, çalıştıranlara ve çalıştırılanlara yer
olmayacaktır - sadece özgür işçiler bulunacaktır.
Gelecekteki toplum, sosyalist toplum olacaktır. Bu demektir ki, bu
toplumda, üretim aletleri ve araçlarının özel mülkiyetinin tümüyle ortadan
kaldırılmasıyla, ücretli işin ortadan kaldırılması da sonunda başarılacaktır. Ne
yoksul proleterler olacaktır, ne de zengin kapitalistler; yalnızca, bütün
toprağa ve madenlere, bütün ormanlara, bütün fabrikalara ve değirmenlere, bütün
demiryollarına vb. ortaklaşa sahip olan işçiler olacaktır.
Gördüğünüz gibi, gelecekteki üretimin esas amacı, doğrudan doğruya
toplumun gereksinmelerini karşılamak olacaktır, satış için mal üretmek ve
kapitalistlerin kârını artırmak değil. Burada, meta üretimine, kâr uğruna mücadeleye vb. yer olmayacaktır. Ayrıca gelecekteki üretimin sosyalist bir
temel üzerinde örgütleneceği ve çok gelişmiş olacağı da ortadadır; bu üretim,
toplumun gereksinmelerini hesaba katacak ve toplumun gereksindiği kadar
üretecektir. Burada, birbirinden kopuk üretime, rekabete, bunalımlara ya da
işsizliğe de yer olmayacaktır.
Sınıfların olmadığı, zenginin de, fakirin
de bulunmadığı bir yerde, devlete, yoksulu ezen, zengini koruyan siyasi güce de
gerek yoktur. Dolayısıyla, sosyalist toplumda, siyasi gücün varlığına da gerek
olmayacaktır.
O yüzden, daha 1846'da, Karl Marx, şöyle
diyordu. "İşçi sınıfı, gelişimi sırasında, eski burjuva toplumunun yerine,
sınıfları ve onların düşmanlıklarını içermeyen bir birlik getirecektir. Ve artık
gerçek anlamıyla siyasi güç, var olmayacaktır."[56]
İşte bu yüzden,
Engels, 1884'te, şöyle diyordu: "Bu nedenle, devlet, ta sonsuzluktan beri vardı
denemez. Hiç bir devlet veya devlet gücü kavramına sahip olmayan, devletsiz
yürüyebilen toplumlar var olmuştur. Toplumun sınıflara ayrılmasını zorunlu kılan
iktisadi gelişmenin belli bir aşamasında. devlet de bir zorunluluk oldu Şimdi
üretimin gelişmesinde, bu sınıfların varlığının, sadece zorunluluk olmaktan
çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda da, üretim için kesin bir engel haline
geldikleri bir döneme hızla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, bir zamanlar nasıl
doğdularsa, aynı biçimde, kaçınılmaz olarak, yok olacaklardır. Devlet de,
kaçınılmaz olarak onlarla birlikte yok olur. Üreticilerin özgür ve eşit birliği
temeli üzerinde, üretimi yeniden örgütleyen toplum, bütün devlet mekanizmasını,
layık olduğu yere atacaktır - eski eserler müzesine, çıkrık ve tunç baltanın
yanına." (İtalikler bana ait. [J St.])[57]
Aynı zamanda, sosyalist toplumda, her çeşit
bilgiyi toplayarak, yerel dairelere ek olarak, bütün toplumun
gereksinmeleri hakkında bilgi toplayacak ve sonra da çeşitli türden işleri,
çalışanlar arasında buna uygun olarak dağıtacak, merkezi bir istatistik
bürosunun da bulunacağı ortadadır. Ayrıca, toplantılar ve özellikle kongreler de
yapmak gerekli olacaktır, bunların kararları, kongreye kadar, azınlıkta olan
yoldaşlar için bağlayıcı olacaktır.
Nihayet, açıktır ki, özgür ve yoldaşça
emek, gelecekteki sosyalist toplumun bütün gereksinmelerinin, aynı ölçüde,
yoldaşça ve tam olarak karşılanmasına yolaçacaktır. Bu demektir ki, eğer
gelecekteki toplum, üyelerinin herbirinden harcayabildiği kadar emek talep
ederse, buna karşılık, her üyesine, gereksindiği kadar ürün sağlayacaktır.
Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmelerine göre! - Gelecekteki kolektif
sistem, işte bu temel üzerinde yaratılacaktır. Belirtmeye bile gerek yok ki,
henüz çalışmaya alışmamış olanların, yeni yaşam biçiminin içine sokuldukları,
üretici güçlerin de henüz yeter derecede gelişmediği ve hâlâ "kirli" ve "temiz"
işin mevcut olduğu, sosyalizmin ilk aşamasında, "herkese gereksinmelerine göre"
ilkesinin uygulanması, kuşkusuz büyük ölçüde engellenecek ve bunun sonucu
olarak, toplum, geçici olarak bir başka yol, bir orta yol tutmak zorunda
kalacaktır. Ama aynı zamanda açıktır ki, gelecekteki toplum kurulduğu,
kapitalizmin kalıntıları kökünden temizlendiği zaman, sosyalist topluma uyan tek
ilke, yukarda belirttiğimiz ilke olacaktır.
İşte bu yüzden, 1875'te, Marx,
şöyle diyordu: "Komünist [yani sosyalist -[J. St.]] toplumun daha yüksek bir
aşamasında, işbölümü altındaki bireyin kölece boyun eğmesi ve bununla birlikte
kafa ve kol emeği arasındaki antitez yok olduktan sonra; emek, yaşamın basit bir
aracı halinden [çıkıp] yaşamın bizzat temel bir zorunluluğu haline geldikten
sonra; üretici güçler de bireyin her yönden (sayfa 48) gelişmesiyle arttıktan
sonra. ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufku tümüyle arkada bırakılabilir ve
toplum, bayrağının üzerine şunları yazabilir: herkesten yeteneğine göre, herkese
gereksinmelerine göre"[58]
İşte genel olarak, Marx'ın teorisine göre,
gelecekteki sosyalist toplumun görünümü böyledir.
Bütün bunlar çok güzel. Ama sosyalizmin başarılması akla uygun mudur?
İnsanın kendini "vahşi alışkanlıklarından" kurtarabileceğini varsayabilir miyiz?
Ya da gene: eğer herkes gereksinmelerine göre alırsa, sosyalist toplumdaki
üretici güçler düzeyinin buna yeteceğini varsayabilir miyiz?
Sosyalist
toplum, üretici güçlerdeki gelişmenin ve insanlar arasındaki sosyalist bilincin,
onların sosyalist aydınlanmasının yeterli olmasını öngörür. Günümüzde üretici
güçlerin gelişmesi, kapitalist mülkiyetin varlığıyla engellenmektedir. Ama bu,
kapitalist mülkiyetin gelecekteki toplumda var olmayacağını aklımızda tutarsak,
üretici güçlerin on kat artacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Şu da
unutulmamalıdır ki, gelecekteki toplumda, bugünkü yüzbinlerce asalak ve ayrıca
işsiz, çalışmaya başlayacak ve çalışan insanların safları çoğalacaktır; ve bu,
üretici güçlerin gelişmesini büyük ölçüde uyaracaktır insanların "vahşi"
duygularına ve düşüncelerine gelince, bunlar, bazılarının sandığı kadar öncesiz
ve sonsuz değildir; bir zamanlar ilkel komünizmde insan, özel mülkiyeti
tanımıyordu; ondan sonra, özel mülkiyetin, insanların kalplerine ve kafalarına
egemen olduğu bir dönem, bireysel üretim dönemi geldi. Yeni bir dönem, sosyalist
üretim dönemi gelmektedir - eğer insanların kalpleri ve kafaları, sosyalist
özlemlerle dolarsa, bu, şaşırtıcı bir şey mi olacaktır? İnsanların "duygularını"
ve düşüncelerini belirleyen, varlık değil midir?
Ama sosyalist sistemin kurulmasının kaçınılmaz olduğuna dair
hangi kanıtlar mevcuttur? Modern kapitalizmin gelişmesinin ardından, kaçınılmaz
olarak, sosyalizm mi gelecek? Veya bir başka deyişle, Marx'ın proleter
sosyalizminin, sadece duygusal bir düş, bir fantazi olmadığını nereden
bilebiliriz? Bunun böyle olmadığına dair bilimsel kanıt nerede?
Tarih göstermektedir ki, mülkiyet biçimi, doğrudan doğruya, üretim biçimi
tarafından belirlenmektedir ve bunun sonucu olarak, üretim biçimindeki bir
değişmenin ardından, ergeç, kaçınılmaz olarak, mülkiyet biçiminde bir değişiklik
gelmektedir. Bir zamanlar, mülkiyet, komünist bir nitelik taşıyordu, ilkel
insanın dolaştığı ormanlar ve alanlar, bireylere değil, herkese ait bulunuyordu.
O zamanlar, neden komünist mülkiyet vardı? Çünkü üretim komünist nitelikteydi,
emek, ortak olarak, kolektif bir biçimde harcanıyordu; herkes birlikte çalışıyor
ve biri, öteki olmadan yapamıyordu, Mülkiyetin bireyci (özel) bir niteliğe
büründüğü, insanın gereksindiği her şeye (tabii ki, hava, güneş ışığı vb.
dışında) özel mülkiyet gözüyle bakıldığı, değişik bir dönem, küçük-burjuva
üretimi dönemi başladı. Bu değişikliğe yol açan şey nedir? Üretimin bireyci hale
gelmesi gerçeği; herkes, ötekilerden ayrılarak, kendisi için çalışmaya başladı.
Nihayet yüzlerce ve binlerce işçinin, bir çatı altında, bir fabrikada toplandığı
ve kolektif emek harcadığı, geniş çaplı kapitalist üretim dönemi geldi. Burada,
herkesin kendi yoluna gittiği eski bireysel çalışma yöntemini göremezsiniz;
burada, her işçi, işinde, fabrikanın kendi bölümündeki yoldaşlarıyla yakından
ilişkidedir ve hepsi de diğer bölümlerle ilişki içindedir. Fabrikanın tümündeki
işçilerin boş kalması için, bir bölümün işi durdurması yeterlidir. Görüldüğü
gibi, üretim süreci, emek, daha şimdiden toplumsal bir niteliğe bürünmüş,
sosyalist bir renk kazanmıştır. Ve bu, yalnızca tek tek fabrikalarda değil,
bütün sanayi dallarında (sayfa 50) ve sanayi dalları arasında ortaya
çıkmaktadır. Bütün sanayii zor durumda bırakmak için, demiryolcuların greve
gitmesi yeter, bütün fabrikaların ve değirmenlerin bir süre sonra kapanması
için, petrol ve kömür sanayilerinin işlemez olması yeter. Burada, üretim
sürecinin, toplumsal, kolektif bir niteliğe büründüğü ortadadır. Ancak, mal
edinmenin özel niteliği, üretimin toplumsal niteliğiyle çeliştiğine göre,
günümüzün kolektif emeği, kaçınılmaz olarak, kolektif mülkiyete yolaçacağına
göre, sosyalist sistemin, gecenin gündüzü izlemesi kadar kaçınılmaz bir biçimde
kapitalizmi izleyeceği kendiliğinden anlaşılır.
İşte tarih, Marx'ın
proleter sosyalizminin kaçınılmazlığını böyle kanıtlamaktadır.
TARİH bize öğretmektedir ki, toplumsal üretimde başrolü oynayan ve üretimdeki
temel işlevlerini yerine getiren sınıf veya toplumsal grup, zaman içinde,
kaçınılmaz olarak, bu üretimin denetimini eline almalıdır. Bir zamanlar,
anaerkil ailede, kadınlara, üretimi denetim altında tutanlar gözüyle bakılırdı.
Nedendi bu? Çünkü o zamanlar geçerli olan üretim türünde, ilkel tarımda, kadın,
üretimde başrolü oynuyordu, erkekler, ormanda av peşinde dolaşırlarken, kadınlar
temel görevleri yerine getiriyorlardı. Ondan sonra ataerkil aile altında,
üretimdeki üstün durumun erkeklere geçtiği bir dönem geldi. Bu değişiklik neden
olmuştur? Çünkü o zamanlar geçerli olan üretim türünde, esas üretim aletlerinin
mızrak, kement, ok ve yay olduğu hayvan yetiştiriciliğinde, başrolü erkekler
oynuyordu. Sonra da proleterlerin üretimde başrolü oynadıkları, üretimdeki bütün
temel işlevlerin onlara geçtiği, onlar olmaksızın üretimin bir tek gün bile
devam edemediği (genel grevleri hatırlayalım), ve kapitalistlerin, üretim için
gerekli olmak bir yana, üretime (sayfa 51) gerçekten bir engel teşkil ettikleri,
geniş çaplı kapitalist üretim dönemi geldi. Bu neyi gösterir? Bu, ya toplumsal
yaşamın bütünüyle çökeceğini, ya da proletaryanın, ergeç, ama kaçınılmaz olarak,
modern üretimin denetimini eline alacağını, onun tek sahibi, sosyalist sahibi
haline geleceğini gösterir.
Kapitalist mülkiyetin ölüm sancılarını temsil eden ve açıkça -kapitalizm
mi, yoksa sosyalizm mi?- sorusunu ortaya koyan modern sınai bunalımlar, bu
sonucu kesinlikle açığa vurmaktadır, Bu bunalımlar, kapitalistlerin asalaklığını
ve sosyalizmin zaferinin kaçınılmazlığını canlı bir biçimde sergiler.
Bu,
Marx'ın proleter sosyalizminin kaçınılmazlığı konusunda, tarihin sağladığı bir
başka kanıttır.
Proleter sosyalizmi, duyguya, soyut 'adalete", proletaryaya karşı duyulan
sevgiye değil, yukarda aktarılan bilimsel temellere dayanır.
İşte bunun
için proletarya sosyalizmine, "bilimsel sosyalizm" adı da verilir.
Engels,
daha 1877'lerde, şöyle diyordu:
"Eğer, emek ürünlerinin mevcut üleşim tarzının kısa zamanda alaşağı
edilmesi için ... bu üleşim tarzının adaletsiz olduğu ve adaletin ergeç üstün
geleceği bilincinden daha iyi bir güvenceye sahip olmasaydık, oldukça kötü bir
yolda olacak ve daha uzun bir zaman beklemek zorunda kalacaktık." Burada en
önemli olan şu ki, "modern kapitalist üretim tarzının yaratmış olduğu üretici
güçler ve aynı zamanda onun malları üleşim sistemi, bu üretim tarzının
kendisiyle şiddetli bir çelişkiye düşmüştür, ve gerçekten de öyle ki, eğer
modern toplum, tümüyle yok olup gitmek istemiyorsa, üretim ve üleşim tarzında
bir devrim, bütün sınıf bölünmelerine bir son verecek olan bir devrim
zorunludur. Modern sosyalizmin zafer inancı, bu gerçek üzerine, herhangi bir
kürsü ( filozofunun adalet ve adaletsizlik anlayışı üzerine değil, bu
maddi gerçek üzerine ... yerleştirilmiştir."[59]
Kapitalizmin çürümekte olması, elbette sosyalist sistemi istediğimiz zaman
kurabiliriz anlamına gelmez. Ancak anarşistler ve diğer küçük-burjuva ideologlar
böyle düşünebilir. Sosyalist ülkü, bütün sınıfların ülküsü değildir. Yalnızca
proletaryanın ülküsüdür; sosyalizmin kurulmasıyla bütün sınıflar doğrudan
ilgilenmezler, yalnızca proletarya doğrudan ilgilenir. Bu demektir ki,
proletarya, toplumun küçük bir bölümünü oluşturduğu sürece, sosyalist toplumun
kurulması olanaksızdır, Eski üretim biçiminin çürümesi, kapitalist üretimin daha
da yoğunlaşması ve toplumdaki çoğunluğun proleterleştirilmesi sosyalizmin
başarılması için gerekli olan koşullar bunlardır.[**] Ama hepsi bu değil.
Toplumun çoğunluğu şimdiden. proleterleşmiş olabilir, ama sosyalizmi başarmak
gene de mümkün olmayabilir. Bunun nedeni, bütün bunlara, ek olarak, sosyalizmin
başarılmasının, sınıf bilincini, (sayfa 53) proletaryanın birliğini ve
proletaryanın kendi işlerini yönetme yeteneğini gerektirmesidir. Bütün bunların
kazanılması için, siyasi özgürlük denen şey, yani söz, basın, grev ve dernek
kurma özgürlüğü, kısacası, sınıf mücadelesini yürütmek özgürlüğü gereklidir. Ama
siyasi özgürlük her yerde eşit ölçüde sağlanmış değildir. Bu yüzden,
mücadelesini hangi koşullar altında -feodal aristokrasi (Rusya), anayasal
monarşi (Almanya), bir büyük-burjuva cumhuriyeti (Fransa), ya da (Rusya
Sosyal-Demokrasisinin talebi olan) bir demokratik cumhuriyet altında- sürdürmek
zorunda kaldığı, proletaryanın ilgisiz kalacağı bir konu değildir. Siyasi
özgürlük, en iyi ve en tam haliyle bir demokratik cumhuriyette sağlanır, elbette
ki, kapitalizm koşullarında ne kadar sağlanabilirse. Bu nedenle, proleter
sosyalizmin bütün savunucuları, sosyalizme [geçişte] en iyi "köprü" olarak, bir
demokratik cumhuriyetin kurulması için mutlaka çaba gösterirler.
İşte bunun için, bugünkü koşullarda, marksist program iki bölüme
ayrılmıştır: hedefi sosyalizm olan azami program, hedefi demokratik cumhuriyet
aracılığıyla sosyalizme giden yolu açmak olan asgari program.
Programını bilinçle uygulamak, kapitalizmi devirmek ve sosyalizmi kurmak
için, proletarya ne yapmalı, hangi yolu izlemelidir?
Cevap açıktır.
Proletarya, burjuvazi ile barış yaparak, sosyalizmi gerçekleştiremez - şaşmaz
bir biçimde mücadele yolunu seçmeli ve bu mücadele, bir sınıf mücadelesi, bütün
proletaryanın, bütün burjuvaziye karşı mücadelesi olmalıdır. Ya burjuvazi ve
onun kapitalizmi, ya da proletarya ve onun sosyalizmi. Proletaryanın
eylemlerinin, sınıf mücadelesinin temeli bu olmalıdır.
Ama proleter sınıf mücadelesi, birçok biçimlere bürünür. Örneğin, kısmi
veya genel bir grev, sınıf mücadelesidir. Boykot ve sabotaj, kuşkusuz, sınıf
mücadelesidir. Toplantılar, gösteriler, kamu temsili organlarında
-ister ulusal parlamentolar, ister yerel hükümet organları olsun farketmez-
temsil edilmek vb. sınıf mücadeleleridir. Bunların hepsi, aynı sınıf
mücadelesinin farklı biçimleridir. Biz, burada, sınıf mücadelesinde, proletarya
için hangi mücadele biçiminin daha önemli olduğunu incelemeyeceğiz, yalnızca,
zamanına ve yerine göre, bunların hepsinin sınıf bilincini ve örgütlenmesini
geliştirmede önemli araçlar olarak, proletaryaya, kuşkusuz gerekli olduğunu
göreceğiz; ve proletarya için, sınıf bilinci ve örgütlenme, hava kadar
gereklidir. Ancak, ayrıca proletarya için, bütün bu mücadele biçimlerinin
hazırlayıcı araçlar olduğunu, tek başına ele alındığında, bunlardan hiç birinin
proletaryanın kapitalizmi altedeceği belirleyici araç olmadığını da görmek
zorundayız. Kapitalizm, tek başına genel grevle altedilemez; genel grev, ancak
kapitalizmi altetmek için gerekli olan koşullardan bir kısmını yaratabilir.
Proletaryanın, sadece parlamentoda temsil edilerek, kapitalizmi devirebileceği
de düşünülemez; parlamentarizm, ancak kapitalizmi devirmek için gerekli olan
koşullardan bir kısmını yaratabilir.
O halde, proletaryanın kapitalist sistemi devireceği belirleyici araç
nedir? Bu araç, sosyalist devrimdir.
Grevler, boykot, parlamentarizm,
toplantılar, gösteriler, hepsi, proletaryayı hazırlamada ve örgütlemede araç
olarak iyi mücadele biçimleridir. Ama bu araçlardan hiç biri mevcut eşitsizliği
ortadan kaldıramaz. Bütün bu araçlar, bir tek temel ve belirleyici araç halinde
toplanmalıdır; proletarya kapitalizmi temelinden yıkmak için burjuvaziye karşı
kararlı bir saldırıya geçmelidir. Bu asıl ve belirleyici araç, sosyalist
devrimdir.
Sosyalist devrim, ani, kısa bir darbe olarak düşünülmemelidir; bu,
burjuvaziyi yenilgiye uğratan ve onun mevzilerini ele geçiren proleter
yığınlarının verdiği uzun (sayfa 55) bir mücadeledir, Ve proletaryanın zaferi,
aynı zamanda, yenilen burjuvazi üzerindeki egemenliği kuracağına göre, sınıf
çatışmalarında, bir sınıfın yenilgisi, diğerini egemenliğini gösterdiğine göre,
sosyalist devrimin ilk aşaması, proletaryanın burjuvazi üzerinde siyası
egemenliği olacaktır,
Proletaryanın sosyalist diktatörlüğü, iktidarın
proletarya tarafından ele geçirilmesi - işte sosyalist devrim bununla
başlamalıdır.
Bu demektir ki, burjuvazi tümüyle altedilinciye kadar,
zenginliklerine el konuncaya kadar, proletarya, mutlaka askeri bir güce sahip
olmalıdır, mutlaka "proleter muhafızına" sahip olmalıdır ki, bunun yardımıyla,
tıpkı Komün sırasında Paris proletaryasının yaptığı gibi can çekişen
burjuvazinin karşı-devrimci saldırılarını püskürtebilsin.
Proletaryanın sosyalist diktatörlüğü, proletaryanın, burjuvaziyi
mülksüzleştirebilmesini sağlamak, toprağı, ormanları, fabrikaları, değirmenleri,
makineleri, demiryollarını vb. tüm burjuvazinin elinden alabilmesini sağlamak
için gereklidir.
Burjuvazinin mülksüzleştirilmesi - işte, sosyalist
devrim, buna yol açmalıdır.
O halde, proletaryanın, bugünkü kapitalist
sistemi devireceği, asıl ve belirleyici araç budur.
İşte bunun için, daha
1847'de, Karl Marx şöyle diyordu: "İşçi sınıfı devriminde ilk adım,
proletaryayı, yönetici sınıf durumuna yükseltmektir. ... Proletarya, siyasi
üstünlüğünü, burjuvazinin elinden bütün sermayeyi, derece derece çekip almak,
bütün üretim aletlerini ... yönetici sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın
elinde toplamak için kullanacaktır."[60]
Eğer proletarya, sosyalizmi getirmek
istiyorsa, işte böyle ilerlemelidir.
Taktikler üzerine bütün
diğer görüşler, bu genel ilkelerden çıkar. Grevler, gösteriler ve
parlamentarizm, ancak proletaryanın örgütlenmesine ve sosyalist devrimi getirmek
amacıyla örgütlerini güçlendirmesine ve genişletmesine yardım ettikleri ölçüde
önemlidir.
BU YÜZDEN, sosyalizmi kurmak için, sosyalist devrim
gereklidir. Sosyalist devrim proletarya diktatörlüğü ile başlamalı, yani
proletarya, burjuvaziyi mülksüzleştireceği bir araç olarak siyasi iktidarı ele
geçirmelidir.
Ama bütün bunları başarmak için, proletarya örgütlenmeli,
proleter saflar birleşmeli ve pekişmeli, güçlü proleter örgütler kurulmalı ve
bunlar durmadan büyümelidir.
Proleter örgüt hangi biçimlere bürünmelidir?
En yaygın yığın örgütleri, sendikalar ve işçi kooperatif birlikleridir
(esas olarak üretici ve tüketici birlikleri). Sendikaların amacı, mevcut
kapitalist sistem altında işçilerin koşullarını iyileştirmek için, (esas olarak)
sınai sermayeye karşı savaşmaktır. Kooperatif birliklerinin amacı, temel ihtiyaç
maddelerinin fiyatlarını düşürerek, işçiler arasında tüketimin artışını sağlamak
için, (esas olarak) tüccar sermayesine karşı savaşmaktır - tabii gene kapitalist
sistem altında. Proleter yığınlarını örgütleme araçları olarak, proletarya, hem
sendikalara, hem de kooperatif birliklerine gereksinmektedir kuşkusuz. Bu
nedenle, Marx ve Engels'in proleter sosyalizminin bakış açısından, proletarya,
bu örgüt biçimlerinin her ikisini de kullanmalı, onları pekiştirmeli,
güçlendirmelidir - tabii mevcut politik koşullar altında mümkün olduğu ölçüde.
Ama, tek başlarına sendikalar ve kooperatif birlikleri, militan
proletaryanın örgütsel gereksinmelerini karşılayamazlar. Bunun nedeni, değinilen
örgütlerin kapitalizmin sınırları ötesine geçememeleridir, çünkü
onların amacı, kapitalist sistem altında işçilerin koşullarını iyileştirmektir.
Oysa işçiler, kendilerini kapitalist kölelikten bütünüyle kurtarmak
istemektedirler; yalnızca kapitalizmin sınırları içinde dönüp durmak değil, bu
sınırları kırmak istemektedirler. Bu yüzden, ek olarak, bütün mesleklerdeki
işçilerin, sınıf bilincine sahip unsurlarını kendi etrafına toplayacak,
proletaryayı bilinçli bir sınıf haline dönüştürecek, ve kapitalist sistemi
ezmeyi, sosyalist devrimi hazırlamayı baş amaç edinecek bir örgüte gerek vardır.
Böyle bir örgüt, proletaryanın Sosyal-Demokrat Partisidir.
Bu parti, bir
sınıf partisi olmalı ve bütün diğer partilerden tamamen bağımsız olmalıdır -
çünkü bu parti, proletaryanın partisidir, ki onun kurtuluşu, ancak bu sınıfın
kendisi tarafından gerçekleştirilebilir.
Bu parti, devrimci bir parti olmalıdır - çünkü, işçiler ancak devrimci
yolla, sosyalist devrim yoluyla kurtulabilirler.
Bu parti, uluslararası
bir parti olmalı, partinin kapıları, bütün sınıf bilincine sahip proleterlere
açık tutulmalıdır - çünkü, işçilerin kurtuluşu, ulusal değil, Gürcü proleterler
için, Rus proleterler için ve diğer ulusların proleterleri için eşit ölçüde
önemli olan bir toplumsal sorundur.
Bu nedenle, açıktır ki, farklı
ulusların proleterleri ne kadar yakından birleşirlerse, aralarında yükseltilen
ulusal engeller ne kadar kökten yıkılırsa, proletaryanın partisi o kadar güçlü
olacak, proletaryanın bölünmez bir sınıf halinde örgütlenmesi o kadar
kolaylaşacaktır.
Bu nedenle, -bu örgütlerin parti, sendika ya da
kooperatif olmalarına bakılmaksızın- proleter örgütlerine, mümkün olduğu kadar
gevşek federal ilke yerine merkeziyetçilik ilkesinin getirilmesi
zorunludur.
Ayrıca, bütün bu örgütlerin demokratik bir temel üzerinde kurulması
gerektiği de açıktır, tabii siyasi ya da başka koşullarla engellenmediği ölçüde.
Bir yanda parti ve öte yanda kooperatif birlikleri ve sendikalar arasındaki
ilişki nasıl olmalıdır? Sonuncular partili mi, yoksa partisiz mi olmalıdır? Bu
sorunun cevabı, proletaryanın nerede ve hangi koşullar altında savaşmak zorunda
olduğuna bağlıdır. Herhalde, kuşku yok ki, sendikalar ve kooperatif birlikleri,
proletaryanın sosyalist partisine karşı ne kadar dostça davranıyorlarsa, her
ikisi de o kadar çok gelişeceklerdir. Ve bunun nedeni, bu iktisadi örgütlerin,
her ikisinin de, eğer güçlü bir sosyalist parti ile yakın bağları yoksa, çoğu
kez önemlerini yitirmeleri, sınırlı meslek çıkarlarının, genel sınıf çıkarlarını
gözden saklamasına yol açmaları ve böylece proletaryaya büyük zarar
vermeleridir. Bu yüzden, her durumda, sendikalar ve kooperatif birliklerinin,
partinin ideolojik ve siyasi etkisi altında bulunmasını sağlamak zorunludur.
Ancak bu yapılırsa, yukarda belirtilen örgütler, bugün ayrı gruplara bölünmüş
olan proletaryayı, bilinçli bir sınıf halinde örgütleyecek sosyalist bir okula
dönüştürülebilirler.
İşte, genel olarak, Marx ve Engels'in proleter sosyalizminin tipik
özellikleri bunlardır.
ANARŞİSTLER proleter sosyalizmine nasıl
bakıyorlar?