KÜTÜPHANE | STALİN | BOLŞEVİK PARTİ TARİHİ

J. V. STALİN

SOVYETLER BİRLİĞİ KOMÜNİST PARTİSİ (BOLŞEVİK) TARİHİ
 

STOLYPİN GERİCİLİĞİ DÖNEMİNDE MENŞEVİKLER VE BOLŞEVİKLER BOLŞEVİKLERİN BAĞIMSIZ BİR MARKSİST PARTİ KURMASI

(1908 - 1912)

1- STOLYPİN GERİCİLİĞİ. AYDINLARIN MUHALİF KESİMLERİNDE ÇÖZÜLME. YOZLAŞMA EĞİLİMLERİ. PARTİLİ AYDINLARIN BİR KISMININ MARKSİZM DÜŞMANLARININ KAMPINA GEÇİŞİ VE MARKSİZMİN TEORİSİNİ REVİZE ETME GİRİŞİMLERİ. LENİN’İN “MATERYALİZM VE AMPİRİOKRİTİSİZM” KİTABINDA REVİZYONİSTLERLE HESAPLAŞMASI VE MARKSİST PARTİNİN TEORİK TEMELLERİNİ SAVUNMASI.

II. Devlet Duması 3 (16) Haziran 1907'de Çarlık hükümeti tarafından dağıtıldı. Tarihte bu olay 3 Haziran Hükümet darbesi diye anılır. Çarlık hükümeti III. Devlet Duması'na seçimler için yeni bir yasa çıkardı ve böylece, yeni yasaların ancak Duma'nın onayıyla çıkarılmasını şart koşan 17 Ekim 1905 manifestosunu kendisi çiğnemiş oldu. II. Duma'daki Sosyal-Demokrat fraksiyonun üyeleri mahkemeye verildiler; işçi sınıfının temsilcileri, kürek cezasına ve sürgüne mahkum edildiler.

Yeni seçim yasası, Duma'da çiftlik sahiplerinin, ticaret ve sanayi burjuvazisinin temsilcisi sayısını oldukça artıracak biçimde tasarlanmıştı. Aynı zamanda, zaten az olan işçi ve köylü temsilci sayısı eskisine göre birkaç kat azaldı.

III. Duma, bileşimi itibariyle bir Kara Yüzler ve Kadetler Duması'ydı. Toplam 442 temsilciden 171'iSağcı (Kara Yüzler), 113'ü Oktobrist ve aynı soydan grupların üyeleri, 101'i Kadet ve onlara yakın grupların üyeleri, 13'ü Trudovik ve 18'i Sosyal-Demokrattı.

Sağcılar, (Duma'nın sağ tarafındaki sıraları işgal ettikleri için onlara böyle deniyordu) işçilerin ve köylülerin en kötü düşmanlarının köylü hareketinin bastırılmasında köylüleri kitle dayağına çeken ve onları kurşunlatan aşırı gerici çiftlik sahiplerinin, feodal toprak ağalarının-temsilcileriydi, Yahudi katliamlarının, gösteri yapan işçilere karşı saldırıların, devrim sırasında toplantı yapılan yerlerin yakılmasının örgütleyicileriydi. Sağcılar, emekçi halkın en insafsız biçimde ezilmesinden, Çarın sınırsız iktidarından yana ve Çarın 17 (30) Ekim 1905 tarihli Manifestosuna karşıydılar.

Oktobrist Parti, diğer adıyla “17 Ekim Birliği”, Duma'da Sağcılara çok yakındı. Oktobristler, büyük sanayi sermayesinin ve çiftliklerini kapitalist biçimde işleten büyük çiftlik sahiplerinin çıkarlarını temsil ediyorlardı. (1905 Devriminin başında, Kadet Partisi mensubu çok sayıda büyük çiftlik sahibi, Oktobristlerin safına geçti.) Oktobristleri Sağcılardan ayıran tek şey ,17 Ekim Manifestosunu, sadece sözde kalmak üzere, kabul etmeleriydi. Oktobristler, Çarlık hükümetinin hem iç hem de dış politikasını tamamen destekliyorlardı.

Kadetler (ya da “Anayasal-Demokratik” Parti), III. Duma'da, I. ve

II. Duma'dakinden daha az sandalyeye sahipti. Bu, çiftlik sahiplerinin oylarının bir kısmının Kadetlerden Oktobristlere geçmiş olmasıyla açıklanır.

III. Duma'da Trudovikler adıyla bilinen sayısal olarak zayıf bir küçük burjuva demokratları grubu temsil ediliyordu. Trudovikler, Duma'da Kadetlerle işçi demokrasisi (Bolşevikler) arasında yalpalıyorlardı. Lenin Trudoviklerin, Duma'da çok zayıf olmalarına rağmen, kitleleri, köylü kitlelerini temsil ettiklerine işaret etti. Trudoviklerin Kadetlerle işçi demokrasisi arasında yalpalaması, küçük mülk sahiplerinin sınıfsal durumlarının kaçınılmaz sonucuydu. Lenin, Bolşevik temsilcilerin, işçi demokrasisinin önüne “zayıf küçük-burjuva demokratlara yardım etmek, onları liberallerin etkisinden koparmak, demokratik kampı yalnız Sağcılara karşı değil, karşı-devrimci Kadetlere karşı da birleştirmek” görevini koydu (Lenin, Tüm Eserler, cilt XV, s. 623.)

Gerek 1905 Devrimi sırasında gerekse de özellikle devrimin yenilgisinden sonra, Kadetlerin gittikçe artan ölçüde karşı-devrimci bir güç olduğu görüldü. “Demokratik” maskelerinden gittikçe sıyrılarak, gerçek monarşistler, Çarlığın savunucuları olarak davrandılar. 1909 yılında Kadet kampından bir grup ünlü yazar, “Vekhi” (İşaret Taşları) adını taşıyan bir derleme yayınladı; burada Kadetler, burjuvazi adına Çarlığa, devrimi ezdiği için şükranlarını sundular. Çarlığın kamçı ve darağacı hükümeti önünde dalkavuklaşan ve yaltaklanan Kadetler, bu kitapta açıktan açığa, “süngüleri ve zindanlarıyla halkın öfkesinden bizi (liberal burjuvaziyi) tek başına koruyan bu hükümeti kutsamalıyız” dediler.

II. Devlet Duması dağıtılıp Duma'daki Sosyal-Demokrat fraksiyonun işi bitirildikten sonra Çarlık hükümeti, canla başta proletaryanın siyasi ve iktisadi örgütlerini yıkmaya girişti. Zindanlar, kaleler ve sürgün yerleri, devrimcilerle tıka basa doluydu. Devrimciler hapishanelerde vahşice dövülüyor, eziyet ve işkence görüyorlardı. Kara Yüzler terörü gemi azı ya almıştı. Çarlığın bakanı Stolypin, ülkeyi darağaçlarıyla doldurdu. Binlerce devrimci idam edildi. O sıralar kemende “Stolypin Kravatı” deniyordu.

İşçilerin ve köylülerin devrimci hareketini ezerken Çarlık hükümeti tek başına şiddet önlemleriyle, cezalandırma seferleriyle, kurşuna dizmelerle, hapis ve kürek cezalarıyla yetinemezdi. Çarlık hükümeti, köylülüğün“ Çar babacığımız”a saf inancının gittikçe kaybolduğunu telaşla görüyordu. Bu yüzden büyük bir manevraya başvurdu ve çok sayıdaki köy burjuvazisi -Kulaklar- sınıfı içinde kırda kendine sağlam bir destek yaratma planım kotardı.

9 (22) Kasım 1906'da Stolypin, köylülerin köy topluluklarından ayrılıp münferit çiftlikler (Çutor) kurmasına imkan veren yeni bir toprak kanunu çıkardı. Stolypin'in toprak kanunu, toprağın ortaklaşa kullanımı sistemini yıktı. Köylüler, kendi paylarını özel mülk olarak ellerine almaya, köy topluluğundan ayrılmaya davet edildiler. Artık, eskiden satma hakları olmadığı paylarını satabileceklerdi. Köy topluluğu, köy topluluğundan ayrılan köylüye bütün bir parça toprak (Çutor, yani münferit çiftlik, otrup, yani münferit arazi) göstermekle yükümlendirildi.

Zengin köylüler, Kulaklar, böylece iktisaden zayıf köylülerin toprağını yok pahasına kapatmak imkanına sahip oldular. Bu yasanın çıkarılmasından sonraki birkaç yıl içinde, iktisaden zayıf bir milyonun üzerinde köylü, toprağını tamamen kaybetti ve yıkıma uğradı. İktisaden zayıf köylülerin topraktan sürülmesiyle, Kulaklara ait münferit çiftliklerin ve münferit arazilerin sayısı gittikçe arttı. Bunlar bazen, büyük kapsamlı ücretli tarım emeği -yanaşma- kullanan muntazam çiftliklerdi. Hükümet, köylüleri, köy topluluğunun en iyi topraklarım münferit çiftlik sahiplerine, Kulaklara ayırmaya zorluyordu.

Köylülerin “kurtuluşu” sırasında, çiftlik sahipleri, köylülerin topraklarını yağmalamışlardı; şimdi de Kulaklar en iyi parselleri alarak ve yoksul köylülerin paylarını yok pahasına kapatarak, köy topluluğunun topraklarını yağmalamaya başladılar.

Çarlık hükümeti, toprak almaları ve münferit çiftliklerini donatmaları için Kulaklara büyük miktarda kredi açtı. Stolypin, Kulakları küçük çiftlik sahipleri, Çarlık otokrasisinin sadık savunucuları yapmak istiyordu.

Sadece 1906-1915 arasındaki dokuz yılda, iki milyonu aşkın köylü ailesi, köy topluluklarından ayrıldı.

Stolypin rejimi, az topraklı ve yoksul köylülerin durumunu daha da kötüleştirdi. Köylülüğün farklılaşması daha da derinleşti. Köylülerin münferit Kulak çiftçilerle çatışması başladı.

Aynı zamanda köylülük, Çarlık hükümeti ve çiftlik sahipleri-Kadet Devlet Duması varoldukça, çiftlik sahiplerinin topraklarına asla sahip olamayacaklarını kavramaya başladılar.

Çok sayıda Kulak çiftliği kurulduğu sıralarda (1907-1909), köylü hareketi başlangıçta biraz tavsadı, fakat çok geçmeden, 1910-1911'de ve daha sonra, köy topluluğu üyeleri ile münferit çiftçiler arasındaki çatışmalar temelinde, çiftlik sahiplerine ve münferit Kulak çiftçilere karşı köylü hareketi güçlendi.

Devrimden sonra sanayide de önemli değişiklikler oldu. Sanayideki yoğunlaşma, yani işletmelerin büyümesi ve sanayiin gittikçe güçlenen kapitalist grupların elinde toplanması daha da hızlandı. Daha 1905 Devriminden önce kapitalistler, ülkede meta fiyatlarını artırmak ve elde edilen aşın karları, ihracatı destekleyip dış pazarlara ucuz mal yollayarak bu pazarları ele geçirmek amacıyla ihracatı teşvik fonuna aktarmak için birlikler kurmaya başlamışlardı. Bu kapitalist birliklere (tekellere), tröstler ve sendikalar deniyordu. Devrimden sonra kapitalist tröstlerin ve sendikaların sayısı daha da arttı. Büyük bankaların sayısı da arttı ve sanayideki rolleri daha da önem kazandı. Rusya'ya yabancı sermaye akışı güçlendi.

Böylece Rusya'da kapitalizm, gittikçe tekelci, emperyalist bir kapitalizm haline geldi.

Birkaç yıllık bir durgunluktan sonra sanayi yeniden canlanmaya başladı: Kömür, maden, petrol, tekstil ve şeker üretimi arttı. Tahıl ihracatı büyük boyutlara ulaştı.

Rusya o sıralarda sanayi alanında belli bir ilerleme kaydettiyse de, Batı Avrupa ile karşılaştırıldığında eskisi gibi hala geri ve yabancı kapitalistlere bağlı bir ülke olma durumunu koruyordu. Rusya henüz makineler ve takım tezgahları üretmiyordu -bunlar yurtdışından getiriliyordu. Otomobil ya da kimya sanayii yoktu; suni gübre üretimi de yoktu. Rusya, silah sanayiinde de diğer kapitalist ülkelerden geri kalmıştı.

Ülkenin geri kalmışlığının bir göstergesi olarak Rusya'daki maden tüketiminin düşük seviyesine işaretle Lenin, şöyle diyordu:

“Köylülerin kurtuluşundan sonraki yarım yüzyılda Rusya'da demir tüketimi beş katına çıkmıştır; ama Rusya hala inanılmaz ve eşi görülmedik derecede geri, sefalet içinde ve yarı-barbar bir ülkedir; modern üretim aletleriyle o kadar kötü donatılmıştır ki, elinde İngiltere'nin üretim donatımının en fazla dörtte biri, Almanya'nın beşte biri ve Amerika'nın onda biri bulunmaktadır.” (Lenin, Tüm Eserler, cilt XVI, s. 543, Rusça.)

Rusya’nın iktisadi ve siyasi geriliğinin dolaysız sonuçlarından biri, hem Rus kapitalizminin hem de bizzat Çarlığın Batı Avrupa kapitalizmine bağımlılığıydı.

Bu durum ifadesini, sanayiin kömür, petrol, elektro sanayii ve metalurji gibi en önemli dallarının yabancı sermayenin elinde bulunmasında, ve Çarlık Rusyası'nın hemen hemen bütün makineleri, tüm sanayi donatımını yurtdışından ithal etmek zorunda olmasında buluyordu.

Bu durum ifadesini, köleleştirici dış borçlarda buluyordu. Bu borçların faizini ödemek için Çarlık, her yıl halktan yüz milyon ruble sızdırıyordu.

Bu durum ifadesini, Rusya'nın “müttefikleri”yle imzaladığı ve Çarlık hükümetini savaş halinde emperyalist cephelerde “müttefikleri” desteklemek ve İngiliz-Fransız kapitalistlerinin muazzam karlarını korumak için milyonlarca Rus askeri yollamakla yükümlü kılan gizli anlaşmalarda buluyordu.

Stolypin gericiliği yılları için, jandarmanın ve polisin, Çarlık ajanlarının ve Kara Yüzler çetelerinin işçi sınıfına vahşice saldırıları özellikle karakteristikti. Ama işçileri şiddet önlemlerine maruz bırakan, yalnızca Çarın beslemeleri değildi. Bu bakımdan fabrikatörler ve baca baronlarının hiç onlardan aşağı kalır yanı yoktu, bunlar sanayi durgunluğu ve artan işsizlik yıllarında işçi sınıfına karşı saldırılarını özellikle güçlendirdiler. Fabrika sahipleri, işçileri kitle halinde işten artıyor (Iokavt), grevlere aktif katılan sınıf bilinçli işçilerin kara listelerini tutuyorlardı. Bir kimse bir kez “kara liste “ye ya da “kara kitap”a girdi mi, bulunduğu sanayi dalındaki fabrikatörler birliğine üye olan hiçbir işyerinde işe alınmazdı. Ücret hadleri daha 1908'de yüzde 10-15 düşürüldü. İşgünü her yerde 10 ya da 12 saate çıkarıldı. Soyguncu para cezaları sistemi yeniden dalbudak saldı.

1905 Devriminin yenilgisi, devrimin “yol arkadaşları” arasında çözülme ve yozlaşmaya yolaçtı. Çözülme ve yozlaşma eğilimleri, aydınlar içinde özellikle güçlendi. Devrim dalgasının fırtınalı kabarışı sırasında burjuva çevrelerinden gelip devrim saflarına katılan “yol arkadaşları”, gericilik günlerinde Partiyi terkettiler. Bunların bir kesimi devrimin açık danışmanlarının kampına geçti, bir başka kesimi, işçi sınıfının ayakta kalabilmiş olan legal derneklerinde mevzilenip, proletaryayı devrim yolundan saptırmak, proletaryanın devrimci partisini gözden düşürmek gayretine giriştiler. Devrimi terkeden yol arkadaşları, kendilerini gericiliğe uydurmaya, çarlıkla barışmaya gayret ettiler.

Çarlık hükümeti, devrimin yenilgisinden yararlanarak, devrimin en korkak ve çıkarcı yol arkadaşlarını ajan-provokatör kaydetti. Bu aşağılık dönekler, çarlık Okhrana'sının işçi-ve Parti örgütlerine gönderdiği bu provokatörler, buralarda hafiyelik hizmeti yaptılar ve devrimcileri ele verdiler.

Karşı-devrimin saldırısı, ideolojik cephede de başladı. Sahneye Marksizmi “eleştiren”, onun “işini bitiren”, devrime kara çalan ve onu alaya alan, ihaneti yücelten, “kişiye tapına” maskesi altında cinsel taşkınlıkları göğe çıkaran bir sürü moda yazar çıktı.

Felsefe alanında, Marksizmi “eleştirme”, revizyondan geçirme çabaları arttı; sahte bilimsel teorilerin örtüsü altında, her türlü dini akımlar ortaya çıktı.

Marksizmi “eleştirmek” moda oldu.

Bütün bu baylar, türlü renklerine rağmen, bir ortak hedef güdüyorlardı: kitleleri devrimden saptırmak.

Yozlaşma eğilimleri ve inançsızlık, Partili aydınların, kendilerini Marksist sayan fakat hiçbir zaman sağlam Marksist olamayan bir kesimini de sardı. Bunlar arasında, (1905'te Bolşeviklerden yana olan) Bogdanov, Bazarov, Lunaçarski ile, (Menşevik) Yuşkeviç ve Valentinov gibi yazarlar da vardı. Bunlar eleştirilerini aynı zamanda Marksizmin felsefi-teorik temellerine, yani diyalektik materyalizme karşı, ve onun bilimsel-tarihsel temellerine, yani tarihi materyalizme karşı yönelttiler. Bu eleştiri, alışılagelen eleştirilerden şu farkla ayrılıyordu ki, açıkça ve dürüstçe değil, fakat gizli ve ikiyüzlü bir biçimde, Marksizmin en önemli pozisyonlarını “savunma” maskesi altında yürütülüyordu. Biz özünde Marksistiz, diyorlardı bunlar, ama Marksizmi “iyileştirmek”, onu bazı temel tezlerinin yükünden kurtarmak istiyoruz. Ama gerçekte onlar Marksizme düşmandılar, çünkü Marksizme düşmanlıklarını riyakarca inkardan gelmelerine ve ikiyüzlüce kendilerine Marksist pozu vermelerine rağmen, Marksizmin teorik temellerini yıkmaya çabalıyorlardı. Bu ikiyüzlü eleştirinin tehlikesi, sade parti üyelerini aldatma hesabı üzerine kurulmuş olmasında ve onları yanıltabileceğinde yatıyordu. Ve Marksizmin teorik temellerini yıkmaya yönelik bu eleştiri ne kadar ikiyüzlü yürütülürse, parti için o kadar tehlikeli hale geliyordu, çünkü Partiye ve devrime karşı açtığı genel seferberliğinde gericilikle o ölçüde sıkı kaynaşıyordu. Marksizme sırt çeviren aydınların bir bölümü, yeni bir din kurulmasını vaaz etmeye başlayacak kadar ileri gitti (“Tanrı arayıcılar” ve “Tanrı yapıcılar”).

Marksistlerin önünde, Marksizmin teorisi sorunlarında yozlaşmış bu aydınlara hak ettikleri cevabı verme, bunların yüzündeki maskeyi yırtıp onları bir güzel teşhir etme ve böylece Marksist Partinin teorik temellerini savunma ertelenemez görevi duruyordu.

Kendilerini “Marksizmin ünlü teorisyenleri” sayan Plehanov ve Menşevik dostlarının bu görevi üstlenmeleri beklenebilirdi. Ama onlar, tefrika-eleştiri türünden önemsiz birkaç makaleyle meseleyi geçiştirmeyi ve ardından meydanı terketmeyi tercih ettiler.

Sözü edilen görevi Lenin, 1909'da çıkan ünlü kitabı “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”de yerine getirdi.

“Altı aydan kısa bir zaman içinde, esas olarak, hatta neredeyse yalnızca diyalektik materyalizme saldırılardan oluşan dört kitap çıktı. Bunların içinde en önde, Bazarov, Bogdanov, Lunaçarski, Berman, Hellfond, Yuşkeviç ve Suvorov'un yazılarından derlenen 'Marksist Felsefe Üzerine (?- “karşı” denseydi daha doğru olurdu) Denemeler'i (Petersburg 1908) gelir; sonra Yuşkeviç'in 'Materyalizm ve Eleştirel Gerçekçilik'i; Berman'ın 'Çağdaş Bilgi Teorisi Işığında Diyalektik'i, Valentinov'un 'Marksizmin Felsefi Yapısı'... Siyasi görüşlerinde keskin ayrılıklar olmasına karşın, bütün bu kişiler, diyalektik materyalizme duydukları kinde birleşmişlerdir, ve yine de felsefede Marksist olduklarını öne sürmektedirler! Engels'in diyalektiği 'mistik'tir, diyor Berman. Bazarov, sanki kendiliğinden anlaşılır birşeymiş gibi, Engels'in görüşleri 'eskimiştir' diye gelişigüzel atıyor -ve materyalizm, 'çağdaş bilgi teorisi'ni, 'modern felsefe'yi (ya da 'modern pozitivizm'i), yani '20. yüzyılın doğa bilimleri felsefesi'ni böbürlenerek kendilerine tanık gösteren bu gözüpek savaşçılarımız tarafından böylece çürütülmüş oluyor.” (Lenin, “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”, Moskova 1935, s. 1.)

Arkadaşlarını -felsefede revizyonistleri- haklı çıkarmak kaygısıyla: “Belki yanılıyoruz, ama arıyoruz”, diyen Lunarçaski'ye cevabında, Lenin şöyle yazıyordu:

“Kendi payıma, ben de, felsefede 'arayanlar'dan biriyim. Daha açıkçası: bu notlarda, Marksizm kılığı altında, bize, bilmem hangi tutarsız, karmakarışık, gerici şeyi sunan kişilerin nerede yollarını şaşırdıklarını araştırmayı kendime görev edindim.” (Aynı yerde, s. 3.)

Ama aslında Lenin'in kitabı bu mütevazi görevin sınırlarını çok aştı. Çünkü gerçekte Lenin'in bu kitabı, yalnızca Bogdanov, Yuşkeviç, Bazarov ve Valentinov ile, yazılarında Marksist materyalizme karşı ince ve cilalı bir idealizm sunmaya çabalayan, onların felsefe öğretmenleri Avenarius ve Mach'ın eleştirisinden ibaret değildir. Lenin'in kitabı aynı zamanda, Marksizmin teorik temellerinin -diyalektik ve tarihi materyalizmin- bir savunusu ve bilimin, özellikle doğa bilimlerinin tüm bir tarihi dönem boyunca, Engels'in ölümünden Lenin'in “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”inin çıkışına kadar geçen dönem boyunca keşfettiği önemli bir özsel herşeyin materyalist bir genellemesidir.

Bu kitapta Rus ampiriokritiklerini ve onların yabancı öğretmenlerini esaslı bir şekilde eleştirdikten sonra Lenin, felsefi-teorik revizyonizme karşı şu sonuçlara varır:

1) “Gittikçe daha incelen bir Marksizm kalpazanlığı, antimateryalist öğretilerin gittikçe daha büyük bir incelikle Marksist olarak tanıtılmaları -işte politik ekonomide olduğu gibi taktik sorunlarda ve bir bütün olarak felsefede modern revizyonizmi karakterize eden şey budur:' (Aynı yerde, s. 345.)

2) “Mach ve Avenarius'un, okulu, idealizme doğru yol almaktadır.” (Aynı yerde, s. 375.)

3) “Bizim Machçılarımız, derinlemesine idealizme batmışlardır.” (Aynı yerde, s. 363.)

4) “Ampiriokritisizmin bilgi-teorik skolâstiğinin gerisinde, felsefedeki tarafların mücadelesinin, son tahlilde, modern toplum'daki düşman sınıfların eğilim ve ideolojilerini yansıtan bir mücadele olduğunu saptamadan edemeyeceğiz.” (Ayın yerde, s. 376.)

5) “Ampiriokritisizmin nesnel, sınıfsal rolü, tamamıyla, genelde materyalizme, ve özelde de tarihsel materyalizme karşı yürüttükleri savaşta fideistlere hizmet etmekten ibarettir.” (Aynı yerde, s. 576.)

6) “Felsefi idealizm... papazcılığa giden bir yoldur.” (Ayın yerde,

s. 84.)

Lenin'in kitabının Partimizin tarihindeki muazzam önemini takdir edebilmek ve Stolypin gericiliği döneminin her renkten ve soydan revizyonistlerine ve soysuzlarına karşı hangi teorik zenginliği koruduğunu anlamak için, kısaca da olsa, diyalektik ve tarihi materyalizmin temellerini kavramak gerekir.

Diyalektik materyalizm ve tarihi materyalizm, Komünizmin teorik temelini, Marksist Partinin teorik temellerini oluşturduğu için, bu bir o kadar daha gereklidir, bu temelleri bilmek ve dolayısıyla kendine maletmek ise Partimizin her aktif savaşçısının vazifesidir.

O halde:

1) Diyalektik materyalizm nedir?

2) Tarihi materyalizm nedir?

2 - DİYALEKTİK VE TARİHİ MATERYALİZM ÜZERİNE

Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Bu dünya görüşüne diyalektik materyalizm denir, çünkü doğru görüngülerine yaklaşımı, doğa görüngülerini inceleme yöntemi, bu görüngüleri bilme yöntemi diyalektiktir, ve doğa görüngülerini yorumlayışı, onları kavrayışı, teorisi ise materyalisttir.

Tarihi materyalizm, diyalektik materyalizmin önermelerinin, toplumsal yaşamın incelenmesine genişletilmesi, diyalektik materyalizmin önermelerinin toplum yaşamının görüngülerine, toplumun ve toplum tarihinin incelenmesine uygulanmasıdır.

Diyalektik yöntemlerini karakterize ederken, Marx ve Engels genellikle Hegel'den, diyalektiğin temel özelliklerini formüle eden filozof olarak sözederler. Ama bu, Marx ve Engels'in diyalektiğinin Hegel diyalektiği ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Gerçekte Marx ve Engels, Hegel diyalektiğinden sadece onun “rasyonel çekirdeği”ni aldılar, Ama Hegel'in idealist kabuğunu bir kenara attılar ve modern bilimsel bir biçim vererek diyalektiği daha da geliştirdiler.

“Benim diyalektik yöntemim”, diyor Marx, “temeli itibariyle Hegel'inkinden yalnız farklı değil, ona taban tabana zıttır. Hegel için, 'ide' adı altında hatta bağımsız bir özneye dönüştürdüğü düşünme süreci, gerçek olanın yaratıcısıdır ve gerçek olan, 'ide'nin yalnızca dış görünümünü oluşturur. Bende ise, tam tersine, düşünsel olan, insan zihni tarafından yansıtılan ve tercüme edilen maddiyattan başka birşey değildir.” (Karl Marx, “Kapital”in birinci cildinin ikinci baskısına sonsöz.)

Materyalizmlerini karakterize ederken, Marx ve Engels genellikle Feuerbach'tan, materyalizme yeniden tam hakkını veren filozof diye sözederler. Ama bu, Marx ve Engels'in materyalizminin, Feuerbach'ın materyalizmi ile özdeş olduğu anlamına gelmez. Gerçekte Marx ve Engels, Feuerbach'ın materyalizminden sadece onun “temel çekirdeğini” aldılar, onu bilimsel-felsefi bir materyalizm teorisi haline geliştirdiler ve onun idealist ve dini-ahlaki yüklerini attılar. Bilindiği gibi Feuerbach, aslında bir materyalist olmasına rağmen, materyalizm adına karşı çıkıyordu. Engels birçok kez, “materyalist 'temel'ine rağmen, Feuerbach'ın geleneksel idealist zincirlere bağlı kaldığını” ve “Feuerbach'ın gerçek idealizminin, din felsefesi ve ahlak konusundaki görüşlerine geldiğimizde hemen gün ışığına çıktığını” belirtmiştir. (Friedrich Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, Moskova 1939, s. 24 ve 36.)

Diyalektik, Yunancada konuşmak, tartışmak anlamına gelen “dialego” sözcüğünden gelir. Eski çağda diyalektik, hasmın argümanındaki çelişmeleri ortaya çıkarıp, bu çelişmeleri aşarak doğruya ulaşma sanatıydı. Eski çağda, düşüncedeki çelişmelerin ortaya çıkarılmasının ve karşıt fikirlerin çatışmasının, doğruyu bulmanın en iyi yolu olduğunu düşünen filozoflar vardı. Sonradan doğa görüngülerine genişletilen bu diyalektik düşünme tarzı, doğa görüngülerini sürekli hareket ve değişiklik içinde, doğanın gelişmesini de, içindeki çelişmelerin gelişmesinin sonucu, doğadaki karşıt güçlerin birbirlerini karşılıklı etkilemesinin sonucu olarak gören, doğayı bilmenin diyalektik yöntemi halini aldı.

Diyalektik, özünde metafiziğin tam karşıtıdır.

1 -Marksist diyalektik yöntem şu temel özelliklerle karakterize

edilir:

a) Metafiziğin tersine diyalektik, doğayı, birbirinden kopuk, birbirinden tecrit edilmiş ve birbirinden bağımsız şeylerin, görüngülerin tesadüfi bir yığın olarak değil, fakat birbirine organik olarak bağlı birbirine bağımlı ve birbirini koşullandıran şeylerin, görüngülerin birbirine bağlı yekpare bütünü olarak görür.

Bundan ötürü diyalektik yöntem, doğada herhangi bir görüngünün tek başına, onu çevreleyen görüngülerin bağıntısı dışında alındığı taktirde kavranamayacağından hareket eder, çünkü doğanın herhangi bir alanında herhangi bir görüngü, onu çevreleyen görüngülerle bağlantısı dışında ele alınıp onlardan koparıldığı takdirde, bize anlamsız gelebilir, ve tersine, kendini çevreleyen görüngülerle kopmaz bağıntı içinde, kendini çevreleyen görüngüler tarafından koşullandırılmışlığı içinde görüldüğü taktirde her görüngü anlaşılabilir ve açıklanabilir.

b) Metafiziğin tersine diyalektik, dolaylı, sükun ve hareketsizlik durumu olarak, durgunluk ve değişmezlik durumu olarak değil, her an herhangi birşeyin ortaya çıkıp geliştiği ve herhangi birşeyin çözüldüğü ve sönüp gittiği sürekli hareket ve değişme, sürekli yenilenme ve gelişme durumu olarak görür.

Bu yüzden diyalektik yöntem, görüngülere yalnız karşılıklı bağıntıları ve koşullandırılmışlıkları bakış açısından değil, aynı zamanda hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, oluşları ve yokoluşları bakış açısından da bakmayı talep eder.

Diyalektik yöntem için önemli olan, herşeyden önce., belli bir anda kalıcı gibi görünen, fakat aslında sönüp gitmeye başlamış olan değildir, bilakis belli bir anda kalıcı gibi görünmese de, oluşan ve gelişendir, çünkü diyalektik yöntem sadece oluşan ve gelişeni yenilmez sayar.

“Tüm doğa”, der Engels, “en küçüğünden en büyüğüne, bir kum taneciğinden güneşe, temel canlı hücrelerden insana kadar, sürekli bir oluş ve yokoluş, sürekli bir akış, durmayan bir hareket ve değişme içindedir.” (Friedrich Engels, “Doğanın Diyalektiği”, Moskova 1935, s.491.)

Bu yüzden diyalektik, diyor Engels, “şeyleri ve onların algılanan imgelerini öz olarak bağıntıları içinde, zincirlenmeleri, hareketleri, oluş ve yokoluşları içinde ele alır.” (Friedrich Engels, “Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor [Anti-Dühring]”, Moskova 1939, s. 8.)

c) Metafiziğin tersine diyalektik, gelişme sürecini, nicel değişikliklerin nitel değişikliklere yol açmadığı basit bir büyüme süreci olarak değil, bilakis önemsiz ve farkedilemeyen nicel değişikliklerden açık ve köklü değişikliklere, nitel değişikliklere geçen bir gelişme; nitel değişikliklerin tedrici olarak değil, hızla ve aniden, bir durumdan diğerine sıçrayış biçimini alarak gerçekleştiği bir gelişme; tesadüfi değil, fakat farkedilmez ve tedrici nicel değişiklikler birikiminin doğal sonucu olarak görür.

Bu nedenle diyalektik yöntem, gelişme sürecini, dairesel bir hareket, daha önce olanın basit bir tekrarı olarak değil, fakat ilerleyen ve yükselen bir hareket, eski bir nitel durumdan yeni bir nitel duruma geçiş, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişme olarak kabul eder:

“Doğa”, der Engels, “diyalektiğin sınanmasıdır; ve modern doğa biliminin, bu sınama için son derece zengin ve her gün artan malzeme sağladığını ve böylece doğa sürecinin, son tahlilde, metafizik değil diyalektik olduğunu, sürekli tekrarlanan bir dairenin sonsuz monotonluğu içinde hareket etmeyip bilakis gerçek bir tarihi yaşadığını ispatladığını söylememiz gerekir. Burada herşeyden önce, bugünkü tüm organik doğanın, bitkilerin ve hayvanların ve böylelikle insanın da, milyonlarca yıldır süregelen bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ispatlayarak, metafizik doğa görüşüne muazzam bir darbe indiren Darwin'i anmak gerekir.” (Friedrich Engels, “Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor [Anti-Dühring]”, s. 8.)

Diyalektik gelişmeyi nicel değişikliklerden nitel değişikliklere bir geçiş olarak karakterize eden Engels şöyle der:

“Fizikte ... her değişiklik, niceliğin niteliğe bir dönüşümü, bir cismin kendi içinde varolan veya o, cisme dıştan iletilen herhangi biçimdeki bir hareket miktarının nicel değişiminin sonucudur. 'Örneğin, suyun sıcaklığının başlangıçta sıvılık durumuna hiçbir etkisi yoktur; fakat sıvı suyun sıcaklığı artar ya da azalırsa, bir an gelir ki bu kohezyon durumu değişir ve su birincide buhar, ikincide buz halini alır.’... Elektrik lambasının içindeki platin telin ışık vermesi için asgari güçte bir akım gereklidir; her metalin bir ergime ısısı vardır; her sıvının belli bir basınçta, belli bir kaynama ve donma noktası vardır -elimizdeki araçlar gerekli sıcaklığı sağladığı sürece-; son olarak, her gazın uygun basınç ve soğutma ile, sıvı durumuna getirilebileceği bir nokta vardır... Fiziğin sabitleri denilen şeyler (bir durumun bir başka duruma dönüştüğü noktalar -Red.), çoğu kez, nicel (değişikliğin) hareket artması ya da eksilmesinin, belli bir cismin durumunda nitel bir değişiklik doğurduğu, yani niceliğin niteliğe dönüştüğü düğüm noktalarına verilen isimlerden başka birşey değildir.” (Friedrich Engels, “Doğanın Diyalektiği”, s. 502/503.)

Engels kimyaya geçerek şöyle devam eder:

“Kimya, nicel bileşim değişikliklerinin sonucu cisimlerdeki nitel değişikliklerin bilimi diye adlandırılabilir. Bu Hegel'in de bildiği birşeydi... Oksijeni alalım: Eğer molekülde her zamanki iki atom yerine üç atom varsa, koku ve reaksiyon bakımından basit oksijenden kesinkes farklı bir cismi, ozonu elde ederiz. Ya oksijenin nitrojen ya da kükürtle değişik oranlarda birleşmesine ve her birinden, diğer cisimlerden nitel bakımdan farklı başka cisimler elde edilmesine ne diyeceğiz!” (Aynı yerde, s.503.)

Son olarak, Hegel'i olanca gücüyle kınayan fakat onun, algılayamayan dünyadan algılayabilen dünyayı, inorganik madde dünyasından organik yaşam dünyasına geçişin yeni bir aşamaya sıçrama olduğu yolundaki ünlü tezini gizlice aşırmış olan Dühring'i eleştiren Engels şöyle diyor:

“Bu, tamamen, Hegel'ci ölçü ilişkilerinin düğüm çizgisi ile aynı şeydir. Bu çizgi üstündeki belli bir takım düğüm noktalarında, basit bir nicel artış ya da azalma, nitel bir sıçramaya yolaçar. Mesela, suyun ısıtılması ya da soğutulması durumunda, normal basınç altında düğüm noktaları olan kaynama ve donma noktaları, yeni bir kümelenme durumuna sıçramanın gerçekleştiği, dolayısıyla niceliğin niteliğe dönüştüğü noktalardır.” (Friedrich Engels, “Bay Eugen

Dühring Bilimi Altüst Ediyor [Anti-Dühring]”, s. 31.)

d) Metafiziğin tersine diyalektik, doğadaki herşeyin ve bütün görüngülerin özündeki iç çelişmelerden yola çıkar, çünkü bütün bunların olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölüp gitmekte olan ve gelişmekte olan yanları vardır. Diyalektik, bu karşıtlıkların mücadelesinin, eski ve yeni arasındaki mücadelenin, sönüp gidenle yeni ortaya çıkan, ölüp gidenle gelişen arasındaki mücadelenin, gelişme sürecinin iç muhtevasını, nicel değişikliklerin nitel değişikliklere dönüşmesinin iç muhtevasını oluşturduğunu ileri sürer.

Bu nedenle, diyalektik yöntem, alçaktan yükseğe doğru gelişme sürecinin, görüngülerin ahenkli olarak birbirini izlemesi biçiminde değil, şeylerin ve görüngülerin iç çelişmelerinin açığa çıkması, bu çelişmelere dayanan karşıt eğilimlerin “mücadelesi” biçiminde olduğunu kabul eder.

“Asıl anlamıyla diyalektik”, diyor Lenin, “bizzat şeylerin özündeki çelişmelerin incelenmesidir.” (Lenin, Felsefi Mirasından, Viyana-Berlin 1932, s. 188.)

Ve daha sonra:

“Gelişme, zıtların 'mücadelesi'dir.” (Lenin, Seçme Eserler, cilt ll, s. 81.)

Marksist diyalektik yöntemin temel özellikleri kısaca bunlardır.

Diyalektik yöntemin önermelerinin toplumsal yaşamın, toplum tarihinin incelenmesine genişletilmesinin ne muazzam öneme sahip olduğunu, bu önermelerin toplum tarihine ve proletarya partisinin pratik çalışmalarına uygulanmasının ne muazzam öneme sahip olduğu kavramak zor değildir.

Eğer dünyada tecrit edilmiş görüngü yoksa, bütün görüngüler birbirine bağlı ve birbirini koşullandırıyorsa, o halde tarihteki her toplumsal sistemin ve her toplumsal hareketin, tarihçilerin sık sık yaptığı gibi “ebedi adalet” ya da başka bir ön yargı açısından değil, bilakis bu sistemi ya da toplumsal hareketi ortaya çıkaran ve onunla bağlı olan şartlar açısından değerlendirilmesi gerektiği açıktır.

Köleliğe dayalı toplum sistemi, modem koşullar altında bir anlamsızlık, doğaya aykırı bir budalalık olurdu. Fakat çözülen ilkel komünal sistem şartlarında, kölelik sistemi, ilkel komünal sisteme göre ileriye doğru bir adımı temsil ettiği için gayet anlaşılır ve doğal bir görüngüdür.

Rusya'da Çarlığın ve burjuva toplumunun varlığı koşullan altında, diyelim ki 1905 yılında burjuva-demokratik cumhuriyet talebi, gayet anlaşılır, doğru ve devrimci bir talepti, çünkü o sıralar bir burjuva cumhuriyet ileriye doğru bir adım anlamına geliyordu. Fakat SSCB'ndeki şimdiki koşullar altında bir burjuva-demokratik cumhuriyet talebi, anlamsız ve karşı-devrimci bir talep olur, çünkü Sovyet cumhuriyetine kıyasla bir burjuva cumhuriyeti geriye doğru bir adım olurdu. Herşey şartlara, zamana ve yere bağlıdır.

Toplumsal görüngüler böyle tarihsel bir yaklaşımla ele alınmazsa, tarih biliminin varlığı ve gelişmesinin imkansız olduğu açıktır, çünkü tarih bilimini bir rastlantılar karmaşasına ve bir saçma sapan yanlışlar yığınına dönüşmekten koruyacak tek yaklaşım budur.

Ayrıca, dünya sürekli hareket ve gelişme halindeyse, eskinin sönüp gitmesi ve yeninin büyümesi bir gelişme yasasıysa, o zaman “değişmez” hiçbir toplumsal sistem, özel mülkiyet ve sömürünün hiçbir “ebedi ilkesi”, köylünün çiftlik sahibine, işçinin kapitaliste boyun eğmesine ilişkin hiçbir “ebedi fikir” olamaz.

Öyleyse, tıpkı bir zamanlar feodal sistemin yerine kapitalist sistemin geçmesi gibi, aynı şekilde kapitalist sistemin yerine de sosyalist sistem geçirilebilir.

Öyleyse, yönümüzü şu anda üstün gücü temsil etseler de artık gelişmeyen toplumsal tabakalara değil, şu anda üstün gücü temsil etmeseler de gelişen ve bir geleceği olan tabakalara çevirmeliyiz.

Geçen yüzyılın seksenli yıllarında, Marksistlerin Narodniklere karşı mücadelesi döneminde Rusya'da proletarya, nüfusun muazzam çoğunluğunu oluşturan bireysel köylülüğe kıyasla, nüfusun önemsiz bir azınlığını meydana getiriyordu. Fakat proletarya, sınıf olarak gelişiyor, sınıf olarak köylülükse çözülüyordu. Ve tam da proletarya sınıf olarak geliştiği için, Marksistler yönlerini proletaryaya çevirdiler. Ve yanılmadılar da, çünkü bilindiği gibi proletarya zamanla, önemsiz bir güçten birinci derecede önem taşıyan tarihi ve siyasi bir güç haline geldi.

O halde politikada yanılmamak için, geriye değil ileriye dönük olmak gerekir.

Ayrıca, eğer yavaş nicel değişikliklerin hızlı ve ani nitel değişikliklere dönüşmesi bir gelişme yasasıysa, ezilen sınıfların yaptığı devrimlerin gayet doğal ve kaçınılmaz bir görüngü olduğu açıktır.

Öyleyse kapitalizmden sosyalizme geçiş ve işçi sınıfının kapitalist boyunduruktan kurtulması, yavaş değişiklikler, reformlar yoluyla değil, ancak ve yalnız, kapitalist sistemin nitel değişikliği yoluyla, devrim yoluyla gerçekleştirilebilir.

O halde politikada yanılmamak için, reformcu değil devrimci olmak gerekir.

Ayrıca, eğer gelişme, iç çelişmelerin açığa vurulması, karşıt güçlerin bu çelişmelerin temeli üzerinde, bu çelişmeleri aşmak üzere çalışmaları yoluyla ilerliyorsa, o zaman proletaryanın sınıf mücadelesinin gayet doğal ve kaçınılmaz bir görüngü olduğu açıktır.

Öyleyse kapitalist sistemin çelişkilerini örtmemeli, bilakis ortaya çıkarmalı ve çözüp ayırmalıyız; sınıf mücadelesinin önünü almamalı, bilakis onu sonuna kadar götürmeliyiz.

O halde politikada yanılmamak için, proletaryanın ve burjuvazinin çıkar birliği reformist politikası, “kapitalizmin sosyalizme gelişmesi” uzlaşıcı politikası değil, uzlaşmaz bir proleter sınıf politikası izlemek gerekir.

İşte toplumsal yaşama, toplum tarihine uygulanması içinde alındığında Marksist diyalektik yöntem budur.

Marksist felsefi materyalizme gelince, o özünde felsefi idealizme taban tabana zıttır.

2 -Marksist felsefi materyalizm şu temel özelliklerle karakterize edilir:

a) Dünyayı “mutlak fikrin”, “evrensel ruh“un, “bilinç”in cisimleşmesi olarak kavrayan idealizmin tersine, Marx'ın felsefi materyalizmi, dünyanın nitelik itibariyle maddi olduğu; dünyadaki çok çeşitli görüngülerin, hareket halindeki maddenin farklı biçimleri olduğu; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, görüngülerin karşılıklı birbirine bağlılık ve karşılıklı koşullandırılmışlığının, hareket halindeki maddenin gelişme yasaları olduğu; dünyanın, maddenin gelişme yasalarına göre geliştiğini ve bir “evrensel ruh”a ihtiyacı olmadığından yola çıkar.

“Ne var ki materyalist doğa görüşü, doğanın yabancı el değmemiş haliyle, olduğu gibi basit olarak kavranmasından başka birşey değildir...” (Friedrich Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, Ek, s. 60.)

“Dünya, bütünüyle, herhangi bir tanrı ya da insan tarafından yaratılmadı, fakat vardı, vardır ve daima yaşayan, düzenli bir biçimde gelişen ve ölen bir alev olarak kalacaktır” diyen eski filozof Heraklit'in materyalist görüşleriyle ilgili olarak Lenin şöyle diyor: “Diyalektik materyalizmin ilkelerinin çok iyi bir ifadesi.” (Lenin, “Felsefi Mirasından”,

s. 276.)

b) Gerçekte sadece bilincimizin var olduğunu; maddi dünyanın, varlığın, doğanın sadece bilincimizde, duyumlarımızda, düşüncelerimizde ve algılarımızda var olduğunu ileri süren idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, maddenin, doğanın, varlığın bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçeklik olduğu; maddenin birincil, asıl olduğunu, çünkü duyumların, düşüncelerin, bilincin kaynağı olduğu, bilincin ise ikincil, türevsel olduğu, çünkü onun maddenin bir yansıması, varlığın bir yansıması olduğu; düşüncenin, gelişmesinde yüksek bir mükemmellik derecesine erişen maddenin, yani beynin bir ürünü olduğu, beynin ise düşünme organı olduğu, bu nedenle, düşüncenin maddeden, büyük bir hataya düşmeden ayrılamayacağından hareket eder.

“Tüm felsefenin en üst sorunu”, der Engels, “düşüncenin varlıkla, zihnin doğayla ilişkisi sorunudur...” “Bu sorunun şöyle ya da böyle yanıtlanmasına göre, filozoflar iki büyük kampa ayrıldı. Zihnin doğa karşısındaki asliyetini ileri sürenler... idealizm kampını oluşturdular. Doğayı asli gören diğerleri, materyalizmin çeşitli okullarına sayılırlar. (Friedrich Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, s.I6/17.)

Devamla:

“Ait olduğumuz maddi, duyularIa algılanabilir dünya, tek gerçekliktir... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyu üstü görünürse görünsün, maddi, vücuda ait bir organın, beynin ürünüdür... Madde zihnin ürünün değil, bilakis bizzat zihin, maddenin en üst ürünüdür.” (Aynı yerde s. 20.)

Madde ve düşünce sorununa değinen Marx şöyle diyor:

“Düşünce, düşünen bir maddeden ayrılamaz. O [madde -ÇN] bütün değişikliklerin öznesidir.” (Marx-Engels, Tüm Eserler, Birinci Bölüm, cilt 3, s. 305.)

Marksist felsefi materyalizmi karakterize ederken Lenin şöyle diyordu:

“Materyalizm, bilinçten, duyumdan, ... deneyimden bağımsız, nesnel gerçek varlığı (maddeyi) kabul eder. Bilinç ...

ancak varlığın bir yansısıdır, olsa olsa yaklaşık olarak doğru

(ona uygun olan, ideal-kesin) bir resimdir.” (Lenin,
“Materyalizm ve Ampiriokritisizm”, s. 340.)
Ve yine:
-“Madde, duyu organlarımızı etkileyerek duyum
yaratan şeydir; madde bize duyumla verilen nesnel

gerçekliktir... Madde, doğa, varlık, fiziki olan, birincildir; zihin, bilinç, duyum, ruh ise ikincildir.”(Aynı yerde, s. 140 ve 141.)

- “Dünya resmi, maddenin nasıl hareket ettiğini ve 'maddenin' nasıl 'düşündüğünü' gösteren bir resimdir.” (Aynı yerde, s. 371.)

- “Beyin, düşünme organıdır.” (Aynı yerde, s. 147.)

c) Dünyayı ve dünya yasalarını bilme imkanını yadsıyan, bilgimizin sağlamlığına inanmayan, nesnel doğa tanımayan ve dünyanın bilim tarafından asla bilinemeyecek “kendinden şeyler”le dolu olduğu savunan idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyanın ve dünya yasalarının tamamen bilinebilir olduğundan; doğa yasaları hakkında deneyimle, pratikle sınanmış bilgimizin, nesnel doğru değerinde sağlam bir bilgi olduğundan; dünyada bilinemeyecek hiçbir şey olmadığından, sadece şimdilik bilinmeyen, fakat bilimin ve pratiğin güçlerince ortaya çıkarılıp bilinebilecek şeyler olduğundan hareket eder.

Engels, dünyanın bilinemezliğini ve bilinmesi imkansız “kendinden şeyler”in varlığını ileri süren Kant’ın ve diğer idealistlerin tezini eleştirir ve bilgimizin sağlamlığına ilişkin ünlü materyalist tezi savunurken şöyle diyor:

“Bu ve tüm diğer felsefi hayallerin en çarpıcı çürütülmesi pratiktir, yani deneydir ve sanayidir. Eğer biz doğadaki bir süreci kendimiz yaparak, kendi şartlarından gidip onu oluşturarak ve üstelik kendi amaçlarımıza hizmet ettirerek

o süreci kavrayışımızın doğruluğunu ispatlayabilirsek, Kant'ın ne idüğü belirsiz, 'kendinden şey' kavramı ortadan kalkar. Bitki ve hayvanların gövdelerinde üretilen kimyasal maddeler, organik kimya bu maddeleri birbiri ardına yapana kadar bu tür 'kendinden şey' olarak kaldılar; fakat kimyanın gelişmesiyle bu maddeler 'kendinden şey' olmaktan çıkıp bizim için şey halinegeldi. Örneğin, boya kökünden elde edilen alizarin (kökboya) için artık tarlada boya kökü yetiştirilmiyor, bilakis kömür katranından çok daha ucuz ve kolay şekilde çıkarılıyor.

Kopernik'in güneş sistemi, üç yüz yıl süreyle bir hipotez olarak kaldı; doğru olmama ihtimali yüzde bir, binde bir, onbinde birdi, fakat yine de bir hipotezdi. Fakat bu sistemin ortaya koyduğu verilere dayanan Leverrier, sadece bilinmeyen bir gezegenin varolması gerektiğini keşfetmekle kalmayıp, bilakis bu gezegenin uzayda işgal etmesi gereken yeri de hesapladığında, ve daha sonra da Galilei bu gezegeni gerçekten bulduğunda, Aunda, Kopernik'in sistemi ispatlanmış oldu.” (Friedrich Engels, “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu”, s. 18.)

Bogdanov, Bazarov, Yuşkeviç'i ve Mach'ın diğer takipçilerini fideizmle (imanı bilime tercih eden gerici bir teori) suçlayan ve doğa yasaları hakkındaki bilimsel bilgimizin sağlam bilgi olduğu ve bilim yasalarının nesnel doğru olduğu şeklindeki ünlü materyalist tezi savunan Lenin şöyle diyor:

“Çağdaş fideizm, bilimi kesinlikle reddetmez; sadece bilimin 'abartılı iddialarını', yani nesnel doğru olma iddiasını reddeder. Eğer (materyalistlerin düşündüğü gibi) nesnel doğru varsa, eğer sadece tek başına -dış dünyayı insan 'tecrübesi'nde yansıtan-doğabilimi bize nesnel doğruyu verebiliyorsa, bütün fideist teoriler tümüyle çürütülmüş olur.” (Lenin, “Materyalizmi ve Ampiriokritisizm”, s. 117.)

Marksist felsefi materyalizmin karakteristik özellikleri kısaca bunlardır.

Felsefi materyalizmin önermelerinin toplumsal yaşamın ve toplum tarihinin incelenmesine genişletilmesinin ne muazzam öneme sahip olduğu, bu önermelerin toplumun tarihine ve proletarya partisinin pratik çalışmalarına uygulanmasının ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılır.

Eğer doğa görüngülerinin bağıntısı ve karşılıklı koşullandırılmışlığı doğanın gelişme yasasıysa, bundan toplumsal yaşamdaki görüngülerin bağıntısının ve karşılıklı koşullandırılmışlığının da tesadüfi birşey değil, bilakis toplumun gelişme yasası olduğu sonucu çıkar.

Öyleyse toplumsal yaşam ve toplumun tarihi bir “tesadüfler” yığını olmaktan çıkar; çünkü toplum tarihi, toplumun yasaya uygun gelişmesi haline gelir ve toplum tarihinin incelenmesi bir bilime dönüşür.

Öyleyse proletarya partisinin pratik faaliyeti, “üstün kişiler”in iyiniyetine, “akım” gerektirdiklerine, “evrensel ahlak değerleri”ne değil, toplumun gelişmesinin yasalarına, bu yasaların incelenmesine dayanmalıdır.

Ayrıca, dünya bilinebilirse ve doğanın gelişme yasaları hakkındaki bilgimiz, nesnel doğru değerinde sağlam bilgiyse, toplumsal yaşam ve toplumun gelişmesi de bilinebilir şeylerdir ve toplumun gelişme yasalarına ilişkin bilimsel sonuçlar, nesnel doğru değerinde sağlam verilerdir.

Öyleyse toplumsal yaşamın görüngülerinin bütün karmaşıklığına rağmen, toplum tarihinin bilimi, örneğin biyoloji kadar kesin bir bilim, toplumun gelişme yasalarından pratikte yararlanabilecek bir bilim olabilir.

Öyleyse proletarya partisi, pratik faaliyetinde kendine tesadüfi saikleri değil, toplumun gelişme yasalarının, bu yasalardan çıkarılacak pratik sonuçları kılavuz edinmelidir.

Öyleyse sosyalizm, insanlık için daha iyi bir gelecek hayalinden, bilime dönüşür.

Öyleyse bilim ile pratik faaliyetin, teori ile pratiğin bağı, bunların birliği, proletarya partisinin yol gösterici yıldızı olmalıdır.

Ayrıca, eğer doğa, varlık, maddi dünya birincil, bilinç, düşünce ikincil ve türevsel ise; eğer maddi dünya insanların bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçekliği temsil ediyorsa ve bilinç bu nesnel gerçekliğin yansımasıysa, toplumun maddi yaşamı ve varlığı da birincildir, aslîdir; manevi yaşamı ise ikincildir, türevseldir; toplumun maddi yaşamı insan iradesinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçekliktir, toplumun manevi yaşamı ise bu nesnel gerçekliğin bir yansıması, varlığın bir yansımasıdır.

Öyleyse toplumun manevi yaşamının şekillenmesinin kaynağı, toplumsal düşüncelerin, toplumsal teorilerin, siyasi görüşlerin, siyasi kurumların kökeni, fikirlerin, teorilerin, görüşlerin, siyasi kurumların kendisinde değil, bu fikirlerin, teorilerin, görüşlerin vb. yansıması olduğu toplumun maddi yaşam koşullarında, toplumsal varlıkta aranmalıdır.

Öyleyse toplum tarihinin farklı dönemlerinde farklı toplumsal fikirler, teoriler, görüşler, siyasi kurumlar görülüyorsa; köleli~e dayalı toplum düzeninde belirli bazı toplumsal fikirler, teoriler, görüşler ve siyasi kurumlara rastlıyor, feodalizmde başkalarını, kapitalizmde de daha başkalarını görüyorsak, bu, fikirlerin, teorilerin, görüşlerin ve siyasi kurumların “doğası” veya “özellikleri” ile değil, toplumsal gelişmenin farklı dönemlerinde toplumun maddi yaşam koşullarının farklı olması ile açıklanır.

Bir toplumun varlığı, toplumun maddi yaşam koşulları nasılsa, toplumdaki fikirler, teoriler, siyasi görüş ve kurumlar da öyle olur.

Bu bağıntıda Marx şöyle diyor:

“İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (Karl Marx, Seçme Yazılar, cilt I, Moskova-Leningrad 1934, s. 359.)

O halde politikada hata yapmamak, boş hayalciliğe kapılmamak için proletarya partisi, faaliyetinde soyut “insan aklının ilkeleri”nde değil, toplumsal gelişmenin tayin edici gücü olarak toplumun maddi yaşamının somut koşullarından; “büyük adamlar”ın iyiniyetinden değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek ihtiyaçlarından yola çıkmalıdır.

Narodnikler, Anarşistler ve Sosyal-Devrimciler dahil ütopyacıların başarısızlığı, başka şeylerin yanısıra, toplumun gelişmesinde toplumun maddi yaşam koşullarının oynadığı birincil rolü kabul etmemeleri ve -idealizme batarak- pratik faaliyetlerini toplumun maddi yaşamının gelişmesinin ihtiyaçları temeli üzerine değil, bu ihtiyaçlardan bağımsız olarak ve bu ihtiyaçlara karşıt olarak toplumun gerçek yaşamından kopuk “ideal planlar” ve “herşeyi kapsayan projeler” temeli üzerine inşa etmeleriyle açıklanır.

Marksizm-Leninizmin gücü ve hayatiyeti, pratik faaliyetinde toplumun maddi yaşamının gelişmesinin ihtiyaçlarına dayanmasında, hiçbir zaman toplumun gerçek yaşamından kopmamasında yatar.

Ne var ki Marx'ın sözlerinden, toplumsal fikirlerin, teorilerin, siyasi görüş ve kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, bunların toplumsal varlık, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesi üzerinde etkide bulunmadığı sonucu çıkmaz. Burada ilkin, toplumsal fikirlerin, teorilerin, görüşlerin ve siyasi kurumların kökeninden, ortaya çıkışlarından; toplumun manevi yaşamının, maddi yaşam koşullarının bir yansısı olduğundan sözettik. Toplumsal fikirlerin, teorilerin, görüşlerin ve siyasi kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihi materyalizm, bunların toplum yaşamındaki, toplum tarihindeki ağırlıklı rolünü önemini inkar etmek şöyle dursun, bilakis tam tersine öne çıkarır.

Farklı toplumsal fikirler ve teoriler vardır. Gününü doldurmuş toplumun sönüp giden güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski fikirler ve teoriler vardır. Bunların rolü, toplumun gelişmesine ve ilerlemesine ayak bağı olmaktır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden yeni, ilerici fikirler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumun gelişmesini, ilerlemesini kolaylaştırmalarında yatar; ve toplumun maddi yaşamının gelişmesinin ihtiyaçlarını doğru dile getirdikleri oranda bu fikirlerin önemi artar.

Yeni toplumsal fikirler ve teoriler, ancak toplumun maddi yaşamının gelişmesi, onun önüne yeni görevler koyduğunda ortaya çıkar. Ama bunlar ortaya çıktıktan sonra, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin getirdiği görevlerin çözümünü kolaylaştıran, toplumun ilerlemesini kolaylaştıran son derece önemli bir güç haline gelirler. Yeni fikirlerin, yeni teorilerin, yeni siyasi görüşlerin ve yeni siyasi kurumların muazzam örgütleyici, harekete geçirici ve yeniden biçimlendirici rolü tam da burada kendini gösterir. Yeni toplumsal fikirler ve teoriler aslında tam da, bunlar toplum için gerekli olduğu, bu fikirlerin örgütleyici, harekete geçirici ve yeniden biçimlendirici etkisi olmadan toplumun maddi yaşamını geliştirmenin olgunlaşmış görevlerini çözmek imkansız olduğu için ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamının gelişmesinin koyduğu yeni görevler temelinde ortaya çıkan yeni toplumsal fikir ve teoriler, kendilerine yol açarak kitlelerin malı olurlar, onları harekete geçirip, toplumun can çekişen güçlerine karşı örgütlerler ve böylece toplumun maddi yaşamının gelişmesini engelleyen bu güçlerin devrilmesini kolaylaştırırlar.

Böylece, toplumun maddi yaşamının, toplumsal varlığın gelişmesinin olgunlaşmış görevleri temelinde ortaya çıkan toplumsal fikirler, teoriler ve siyasi kurumlar, bizzat kendileri, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin olgunlaşmış görevlerinin çözümünü sonuna kadar götürmek ve toplumun daha da gelişmesini mümkün kılmak için gerekli koşulları yaratarak, toplumsal varlık üzerinde, toplumun maddi yaşamı üzerinde etkide bulunurlar.

Bu bağıntıda Marx şöyle diyor:

“Teori kitleleri bir kez sardı mı, maddi bir güç haline gelir.” (Marx-Engels, Tüm Eserler, Birinci Bölüm, cilt I, ilk yarı cilt, s. 614.)

O halde toplumun maddi yaşam koşullarını etkileyebilmek ve bu koşulların gelişmesini, ilerlemesini hızlandırabilmek için, proletarya partisi, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin ihtiyaçlarını doğru olarak ifade eden ve bundan dolayı geniş halk kitlelerini harekete geçirebilecek, seferber edebilecek, onları gerici güçleri ezmeye ve toplumun ileri güçlerinin yolunu açmaya hazır büyük bir proletarya partisi ordusu halinde örgütleyebilecek bir toplumsal teoriye, toplumsal fikre dayanmalıdır.

“Ekonomistler”in ve Menşeviklerin başarısızlığı, diğer şeylerin yanısıra, ileri teori ve fikirlerin harekete geçirici, örgütleyici ve yeniden biçimlendirici rolünü kabul etmemeleri, ve -kaba materyalizme düşerek- bu etkenlerin rolünü hemen hemen sıfıra “indirgemeleri; dolayısıyla Partiyi pasifliğe, bitkisel hayata mahkum etmeleri ile açıklanır.

Marksizm-Leninizmin gücü ve hayatiyeti, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin ihtiyaçlarını doğru olarak ifade eden ileri bir teoriye dayanmasında, teoriye layık olduğu önemi vermesinde ve onun harekete geçirici, örgütleyici ve yeniden biçimlendirici gücünden sonuna kadar yararlanmayı görev bilmesinde yatar.

Toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, toplumun maddi yaşamının gelişme şartlarıyla manevi yaşamının gelişme şartları arasındaki ilişki sorununu tarihi materyalizm böyle çözer.

3 - Tarihi Materyalizm.

Şimdi geriye şu soruyu aydınlatmak kalıyor: Son tahlilde toplumun görünüşünü, fikirlerini, görüşlerini ve siyasi kurumlarını vb. belirleyen “toplumun maddi yaşam koşulları”, tarihi materyalizm açısından ne demektir?

Gerçekten de - nedir bu “toplumun maddi yaşam koşulları”, onların karakteristik özellikleri nelerdir.

Hiç kuşkusuz “toplumun maddi yaşam koşulları” kavramı, herşeyden önce, toplumu çevreleyen doğayı, coğrafi çevreyi içine alır; coğrafi çevre, toplumun maddi yaşamının vazgeçilmez ve değişmez koşullarından biridir ve elbette toplumun gelişmesini etkiler. Toplumun gelişmesinde coğrafi çevrenin rolü nedir? Coğrafi çevre, toplumun görünüşünü, insanların toplumsal düzeninin karakterini, bir düzenden başkasına geçişi belirleyen baş faktör değil midir?

Tarihi materyalizm bu soruyu olumsuz yanıtlar.

Coğrafi çevre, tartışmasız toplumun gelişmesinin daimi ve zorunlu koşullarından biridir ve elbette toplumun gelişmesi üzerinde etkisini gösterir -toplumun gelişme seyrini hızlandırır veya yavaşlatır. Fakat onun etkisi tayin edici değildir, çünkü toplumun değişmesi ve gelişmesi, coğrafi çevrenin değişme ve gelişmesiyle kıyaslanamayacak bir hızda olmaktadır. Sadece üç bin yıllık bir süre içinde Avrupa'da birbiri ardına üç ayrı toplumsal sistem gelip geçmiştir: ilkel komünal sistem, köleciliğe dayalı toplum sistemi ve feodal sistem, ve Avrupa'nın doğusunda, SSCB'nde ise hatta dört toplumsal sistem gelip geçmiştir. Oysa bu sürede, Avrupa'daki coğrafi şartlar ya hiç değişmemiştir, ya da coğrafya onları gözönüne almayacak kadar küçük değişiklikler olmuştur. Bu anlaşılırdır da. Coğrafi çevrede az biraz önemli değişiklikler olması için milyonlarca yıl gerekir, oysa insanların toplum sistemlerinde çok önemli bir değişiklik için bile birkaç yüz veya birkaç bin yıl yeter.

Ama bundan şu sonuç çıkar ki, coğrafi çevre, toplumun gelişmesinin baş nedeni, tayin edici nedeni olamaz, çünkü onbinlerce yıl boyunca neredeyse hiç değişmeden kalan birşey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan birşeyin gelişmesinin baş nedeni olamaz.

Ayrıca, hiç kuşkusuz, nüfus artışı ve şu, ya da bu derecede nüfus yoğunluğu da “toplumun maddi yaşam koşulları” kavramı içine girer, çünkü insanlar, toplumun maddi yaşam koşullarının zorunlu bir unsurudur, ve belli asgari sayıda insan olmadan, toplumun maddi yaşamı olamaz. İnsanların toplum sisteminin karakterini belirleyen baş faktör. nüfus artışı değil midir?

Tarihi materyalizm bu soruyu da olumsuz yanıtlar.

Elbette nüfus artışı toplumun gelişmesini etkiler, gelişmeyi kolaylaştırır veya yavaşlatır, ama nüfus artışı, toplumun gelişmesinin baş faktörü olamaz, toplumun gelişmesine etkisi tayin edici olamaz, çünkü tek başına nüfus artışı, belli bir toplum sisteminin yerine niçin tam da şu şekilde bir yeni sistemin geçtiğini ve herhangi bir başkasının geçmediğini, ilkel komünal toplumun yerine niçin tam da köleciliğin, köleciliğin yerine feodal düzenin ve feodal düzenin yerine burjuva düzeninin geçtiğini açıklamak için anahtar vermez.

Eğer nüfus artışı, toplumsal gelişmenin tayin edici gücü olsaydı, daha fazla nüfus yoğunluğu, zorunlu olarak, buna uygun olan daha yüksek bir toplum düzeni tipinin ortaya çıkmasına sebep olurdu, Ama gerçekte durum bu değildir. Çin'deki nüfus yoğunluğu, ABD'dekinin dört katıdır, ama ABD, toplumsal gelişmede Çin'den daha yüksek bir aşamadadır, çünkü Çin'de hala yarı-feodal bir düzen hüküm sürmesine karşılık, ABD çoktan kapitalist gelişmenin en üst aşamasına varmıştır. Belçika’da nüfus yoğunluğu ABD'ninkinin 19 katı, SSCB'ninkinin 26 katıdır, ama ABD toplumsal gelişmede Belçika'dan ileridedir, SSCB'nden ise Belçika tüm bir tarihi dönem boyu geri kalmıştır, çünkü Belçika'da kapitalist düzen hüküm sürmesine karşılık SSCB kapitalizmi yıkmış ve sosyalist toplum düzenini kurmuştur.

Ama bundan şu sonuç çıkar ki, nüfus artışı, toplumun gelişmesinde toplum düzeninin karakterini, toplumun görünümünü tayin eden baş faktör değildir ve olamaz.

a) O halde, toplumun maddi yaşam koşullan sistemi içinde, toplumun görünümünü, toplumsal düzeninin karakterini, toplumun bir sistemden diğerine gelişmesini tayin eden baş faktör nedir?

Tarihi materyalizme göre bu faktör, insanın varlığı için gerekli geçim kaynaklarını sağlama tarzı, toplumun yaşayıp gelişebilmesi için zorunlu olan maddi değerlerin -yiyecek, giyecek, ayakkabı, konut, yakacak, üretim aletleri vb. -üretim tarzıdır.

Yaşamak için, yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. gereklidir; bu maddi değerlere sahip olmak için bunları üretmek gerekir; ve bunları üretmek için de insanların, onların yardımıyla yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. gibi şeyler ürettikleri üretim aletlerine sahip olması gerekir; insanların bu aletleri üretebilmeleri ve kullanabilmeleri gerekir.

Onların yardımıyla maddi değerlerin üretildiği üretim aletleri, bu üretim aletlerini işleten ve belli bir üretim tecrübesi ile iş becerisi sayesinde maddi değerler üretimini gerçekleştiren insanlar –tüm bu unsurlar, hep birlikte toplumun üretici güçlerini meydana getirirler.

Fakat üretici güçler, üretimin, üretim tarzının sadece bir yanını; insanın maddi değerlerin üretimi için yararlandığı nesneler ve doğa güçleri ile olan ilişkisini ifade eden yanını oluşturur. Üretimin, üretim tarzının diğer yanını, insanların üretim süreci içindeki karşılıklı ilişkileri, insanların üretim ilişkileri oluşturur. İnsanlar doğayla mücadele ederler ve maddi değerler üretmek için doğadan, birbirinden tecrit olmuş, birbirinden kopuk tekil varlıklar olarak değil, birlikte, gruplar halinde, toplum halinde yararlanırlar. Bundan dolayı üretim, her zaman ve her şart altında toplumsal bir üretimdir. Maddi değerlerin üretim sürecinde insanlar, üretim içinde birbirleri ile şu ya da bu karşılıklı ilişki, şu ya da bu üretim ilişkisi içine girerler. Bu ilişkiler, sömürüden özgür insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma ilişkileri olabilir; hakimiyet ve boyun eğme ilişkileri olabilir; veya nihayet bir üretim ilişkisi biçiminden diğerine geçiş ilişkileri olabilir. Fakat üretim ilişkileri hangi karakterde olursa olsun, -daima ve bütün toplum düzenlerinde- bu ilişkiler, üretimin, toplumun üretici güçleri kadar zorunlu bir unsurdur.

“Üretimde”, der Marx, “insanlar sadece doğa üzerinde değil, birbirleri üzerinde de etkide bulunurlar. Ancak belli bir tarzda işbirliği yaparak ve faaliyetlerini karşılıklı mübadele ederek üretimde bulunurlar. Üretmek için, birbirleriyle belirli ilişkiler ve bağıntılar içine girerler ve doğayı etkilemeleri, yani üretim, ancak bu toplumsal ilişkiler ve bağıntılar içinde gerçekleşir.” (Karl Marx, Seçme Yazılar, cilt I, s. 261)

Dolayısıyla üretim, üretim tarzı, hem toplumun üretici güçlerini, hem de insanların üretim ilişkilerini kapsar, o bunların, maddi değerlerin üretim süreci içindeki birliğinin cisimleşmesidir.

b) Üretimin birinci özelliği, hiçbir zaman bir noktada uzun süre kalmaması, bilakis hep değişme ve gelişme halinde olmasıdır, ve ayrıca, üretim tarzındaki değişmeler, kaçınılmaz olarak bütün toplumsal sistemde, toplumsal fikirlerde, siyasi görüşlerde, ve siyasi kurumlarda da değişiklikleri getirir; bütün toplumsal ve siyasi düzenin altüst olmasına yolaçar. İnsanlar farklı gelişme aşamalarında farklı üretim tarzlarından yararlanırlar, veya daha kabaca söylersek, farklı bir yaşam tarzı sürdürürler. İlkel komünal toplumda bir üretim vardır, kölecilikte bir başka üretim tarzı vardır, feodalizmde de daha başka bir üretim tarzı vardır vs. vb. Ve buna uygun olarak, insanların toplumsal sistemi, manevi yaşamı, görüşleri ve siyasi kurumları da farklıdır.

Bir toplumun üretim tarzı nasılsa, toplumun kendisi, fikirleri ve teorileri, siyasi görüş ve kurumları da esas itibariyle öyledir.

Veya daha kabaca söylersek: insanın yaşam tarzı nasılsa, düşünme tarzı da öyledir.

Bu demektir ki, toplumun gelişme tarihi, herşeyden önce, üretimin gelişmesinin tarihidir; yüzyılların seyri içinde birbirini izleyen üretim tarzlarının tarihidir, üretici güçlerin ve insanların üretim ilişkilerinin gelişim tarihidir.

Öyleyse toplumsal gelişme tarihi, aynı zamanda maddi değerleri üretenlerin tarihidir, üretim süreçlerinin baş faktörü olan ve toplumun varlığı için gerekli maddi değerlerin üretimini sağlayan emekçi kitlelerin tarihidir.

Öyleyse tarih bilimi, eğer gerçek bir bilim olacaksa, toplumun gelişim tarihini artık kral ve generallerin hareketlerine, devletlerin “fatih”lerinin ve “hükümdar”larının davranışlarına indirgememeli, bilakis herşeyden önce, maddi değerleri üretenlerin, emekçi kitlelerin tarihiyle, halkların tarihiyle ilgilenmelidir.

Öyleyse toplum tarihinin yasalarım incelemede ipucu, insanların zihinlerinde, toplumun görüşlerinde ve fikirlerinde değil, her verili tarihi dönemde toplumun uyguladığı üretim tarzında, toplumun iktisadi

yaşamında aranmalıdır.

Öyleyse tarih biliminin en birinci görevi, üretim yasalarını, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin gelişim yasalarını ve toplumun iktisadi gelişim yasalarını incelemek ve meydana çıkarmaktır.

Öyleyse proletarya partisi, eğer gerçek bir parti olacaksa, herşeyden önce üretimin gelişme yasalarının, toplumun iktisadi gelişme yasalarının bilgisini kazanmalıdır.

O halde politikada hataya düşmemek için proletarya partisi, hem programını hazırlarken hem de pratik faaliyetlerinde, herşeyden önce üretimin gelişme yasalarından, toplumun iktisadi gelişme yasalarından hareket etmelidir.

c) Üretimin ikinci özelliği, üretimdeki değişmelerin ve üretimin gelişmesinin, her zaman, üretici güçlerin; bunlar içinde de en başta üretim aletlerinin değişmesi ve gelişmesi ile başlamasıdır. Demek oluyor ki, üretici güçler, üretimin en devingen ve en devrimci öğesidirler. İlkönce toplumun üretici güçleri değişikliklere uğrar ve gelişir; sonra bu değişikliklere bağlı ve bunlarla uyum içinde, insanlar arasındaki üretim ilişkileri, insanların ekonomik ilişkileri değişir. Bununla birlikte, bu demek değildir ki, üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişmesi üzerinde etkili olmaz, ve üretici güçler, üretim ilişkilerine bağlı değildir. Üretici güçlerin gelişmesine bağlı olan üretim ilişkilerinin kendileri de, üretici güçlerin gelişmesi üzerinde etki yaparlar, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatırlar. Ayrıca, şunu da belirtmek önemlidir ki, üretim ilişkileri, uzun süre, üretici güçlerdeki büyümenin gerisinde kalamaz, ve uzun zaman bu büyüme ile çelişme durumunda bulunamazlar, çünkü ancak üretim ilişkileri, üretici güçlerin niteliğine ve durumuna uygun düştüğü ve onların özgür gelişmesine elverişli bir ortam yarattığı zaman, üretici güçler alabildi~ine gelişebilirler. Bu yüzden, üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişmesine göre ne kadar gecikmiş olurlarsa olsunlar, er ya da geç, sonunda üretici güçlerin gelişme düzeyine, üretici güçlerin niteliğine uygun bir duruma gelmek zorundadırlar - ve gerçekte yaptıkları da budur. Tersi durumda üretici güçler ile üretim ilişkilerinin üretim sistemi içindeki birliği temelinden sarsılır, tehlikeye düşer, üretimin tümünde bir kopma meydana gelir, bir üretim bunalımı olur, üretici güçler tahribe uğrar.

Kapitalist ülkelerde -üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetinin, üretim sürecinin toplumsal niteliği ile, ve üretici güçlerin niteliği ile açıkça uyumsuzluk halinde bulunduğu bu ülkelerde- ekonomik bunalımlar, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki uyumsuzluğun bir örneği, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çatışmanın bir örneğidirler. Üretici güçlerin tahribine varan ekonomik bunalımlar, bu uyuşmazlığın sonucudurlar; ayrıca, bu uyuşmazlığın kendisi de, halen mevcut üretim ilişkilerini yıkacak, ve üretici güçlerin niteliğine uygun yeni ilişkileri yaratacak olan toplumsal devrimin ekonomik temelidir.

Buna karşılık, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ile üretim sürecinin toplumsal niteliğinin tam bir uyuşma halinde olduğu, bu yüzden ne ekonomik bunalımlar, ne üretici güçlerin tahribi gibi bir durumun bulunmadığı SSCB'ndeki sosyalist ekonomi, üretim ilişkileri ile üretici güçlerin niteliği arasındaki tam uyumun bir örneğidir.

Dolayısıyla, üretici güçler, üretimin, yalnızca en devingen ve en devrimci öğesi olmakla kalmazlar. Aynı zamanda, üretimin gelişmesini belirleyen öğedir.

Üretici güçler nasılsa, üretim ilişkileri de ona göre olmalıdır.

Nasıl üretici güçlerin durumu, insanların kendileri için gerekli maddi değerleri hangi üretim aletleri ile ürettiklerini gösterirse, üretim ilişkilerinin durumu da üretim araçlarının (toprak, ormanlar, sular, yeraltı zenginlikleri, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, taşıma ve ulaşım ve iletişim araçlarının) kimin elinde bulunduğunu, onlara kimin sahip olduğunu, üretim araçlarının kimin emrinde bulunduğunu, tüm toplumun emrinde mi, yoksa bunları başka bireyleri, grupları ya da sınıfları sömürmek için kullanan tek tek bireylerin, grupların ya da sınıfların emrinde mi olduğunu gösterir.

İşte üretici güçlerin en eski zamanlardan günümüze kadarki gelişmesinin şematik bir tablosu; kaba taştan yapılma aletlerden yay ve oka geçiş, sonra avcılıktan hayvanların evcilleştirilmesine ve ilkel hayvan yetiştiriciliğine geçiş; taştan yapılma aletlerden madeni aletlere (demir balta ve demir uçlu karasabana) geçiş, daha sonra bitkilerin yetiştirilmesine, tarıma geçiş; malzemelerin işlenmesi için madeni aletlerde yeni geliştirmeler, demirci körüğünün ve çömlekçiliğin ortaya çıkması, buna uygun zanaatların gelişmesi, zanaatların tarımdan ayrılması, bağımsız zanaatların gelişmesi ve sonra manüfaktürün gelişmesi; zanaatçı üretim aletlerinden makineye geçiş, zanaatçı ve manüfaktürcü üretimin makineleşmiş sanayie dönüşmesi; makineler sistemine geçiş ve modem makineleşmiş büyük sanayiin ortaya çıkışı; insanlık tarihi boyunca toplumun üretici güçlerinin gelişmesinin çok eksik, ama genel bir tablosudur bu. Ve kendiliğinden anlaşılır ki; üretim aletlerinin gelişmesi ve yetkinleşmesi üretimle ilişiği olan insanların işidir, yoksa insanlardan bağımsız olarak olmamıştır. O halde, üretim aletleri değişir ve gelişirken, aynı zamanda insanlar da -üretici güçlerin en önemli öğesi de değişir ve gelişir; onların üretim deneyimi, iş alışkanlıkları, üretim araçlarını kullanma yetenekleri de değişmiş ve gelişmiştir.

İşte tarih boyunca toplumun üretici güçlerindeki bu değişmelere ve bu gelişmeye uygun olarak insanlar arasındaki üretim ilişkileri de, onların ekonomik ilişkileri de değişmiş ve gelişmiştir.

Tarih, beş temel üretim ilişkisi tipi tanır: ilkel komün, kölelik, feodalizm, kapitalizm ve sosyalizmin üretim ilişkileri.

İlkel komün düzeninde, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, üretim ilişkilerinin temelini oluşturur. Bu da, öz olarak, bu dönemdeki üretici güçlerin niteliğine uygun düşer, onun karşılığıdır. Taş aletler, keza daha sonra ortaya çıkan yay ve oklar da insanlara, doğa güçlerine ve av hayvanlarına karşı tek başlarına savaşmak olanağını vermiyordu. İnsanlar, açlıktan ölmek ya da yırtıcı hayvanlara ve komşu kabilelere yem olmak istemedikleri taktirde, ormandan meyve toplamak için, balık avlamak için, herhangi bir barınak yapmak için ortaklaşa çalışmak zorunda idiler. Ortaklaşa çalışma, üretim araçlarının ve aynı şekilde ürünlerin ortak mülkiyetine yolaçıyordu. Bu düzende, aynı zamanda, av hayvanlarına karşı savunma silahı olarak birkaç üretim aletinin bireysel mülkiyeti dışında, henüz, özel mülkiyet kavramı yoktu. Bu düzende, ne sömürü, ne de sınıflar vardır.

Köleliğe dayalı toplum düzeninde, köle sahibinin üretim araçları üzerindeki ve ayrı şekilde çalışanlar -yani bir sürü hayvanı gibi satın alabildiği, satabildiği ve öldürebildiği köleler- üzerindeki mülkiyeti, üretim ilişkilerinin temelini oluşturur. Bu üretim ilişkileri, özünde, o dönemdeki üretici güçlerin durumuna uygun düşer. İnsanlar, taş aletler yerine, şimdi artık madeni aletlerden yararlanabilmektedirler; ilkel ve yoksul bir avlanmadan ibaret olan, hayvan yetiştirmeyi ve tarımı bilmeyen bir ekonomi yerine, hayvan yetiştiriciliğinin, tarımın, zanaatların, üretimin çeşitli dalları arasındaki iş bölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünleri değiş- tokuş etme olanağının, zenginliğin birkaç kişinin elinde birikmesi, üretim araçlarının bir azınlığın elinde gerçekten birikmesi olanağının, çoğunluğun azınlığa boyun eğmesi ve insanların çoğunluğunun köle haline gelmesi olanağının belirdiği görülür. Burada artık toplumun tüm üyelerinin, üretim sürecinde ortaklaşa ve özgürce çalışması yoktur; burada egemen olan, aylak efendiler tarafından sömürülen kölelerin zorla çalıştırılmasıdır. Onun için, artık üretim araçlarının da, ürünlerin de, ortak mülkiyeti yoktur. Ortak mülkiyetin yerini özel mülkiyet almıştır. Burada köle sahibi, ilk ve mutlak mülk sahibi olarak ortaya çıkmaktadır.

Zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, tüm haklara sahip olanlar ve hiçbir hakkı olmayanlar, bunlar arasındaki çetin bir sınıf mücadelesi: işte köleliğe dayalı toplum düzeninin tablosu budur.

Feodal düzende, üretim ilişkilerinin temelini oluşturan, feodal beyin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, ve üretici üzerindeki - yani feodal beyin artık öldüremediği, ama [tasarrufunda bulundurduğu toprağıyla birlikte] satın alabildiği ve satabildiği serf üzerindeki - sınırlı mülkiyetidir. Feodal mülkiyet ile köylünün ve zanaatçının üretim araçları üzerindeki ve kişisel emeği üzerine kurulu kendi özel ekonomisi üzerindeki bireysel mülkiyeti birarada bulunur. Bu üretim ilişkileri, esas olarak, üretici güçlerin bu dönemdeki durumuna uygun düşer. Dökmeciliğin ve demir işlemeciliğinin daha gelişmesi, saban ve dokuma tezgahı kullanımının yaygınlaşması, tarımın, bahçıvanlığın, bağcılığın, zeytinyağı elde ediminin sürekli gelişmesi; zanaat atölyeleri, yanında manüfaktürlerin de ortaya çıkması: işte üretici güçlerin durumunun ayırdedici çizgileri bunlardır.

Yeni üretici güçler, emekçinin, üretimde belli bir girişkenliği olmasını, işine ilgi duymasını, yapıtına bir beğeni katmasını gerektiriyor. Bu yüzden feodal bey, işine ilgi duymayan ve kesin olarak girişkenlikten yoksun köleden vazgeçerek, kendi özel işletmesine ve kendi üretim aletlerine sahip olan, ektiği toprak ve kaldırdığı mahsul üzerinden feodale ayni olarak ödemekte yükümlü olduğu vergiyi ödemek için, zorunlu olarak, işe bir miktar ilgi duyan serfle iş görmeyi yeğ tutuyor.

Burada, özel mülkiyet evrimini sürdürür. Sömürü hemen hemen kölelik düzenindeki kadar katıdır; belli belirsiz yumuşamıştır. Sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf mücadelesi, feodal düzenin temel çizgisidir.

Kapitalist toplum düzeninde üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti, üretim ilişkilerinin temelini oluşturur: üreticiler, ücretli işçiler mülk değildir artık; kapitalist, üreticileri, yani ücretli işçileri ne öldürebilir, ne de satabilir çünkü onlar her türlü kişisel bağımlılıklardan kurtulmuşlardır; ama üretim, araçlarından yoksundurlar ve açtıktan ölmemek için iş güçlerini kapitaliste satmak ve sömürünün boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar. Üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti yanında, ilk zamanlarda geniş ölçüde yaygın olan, toprak köleliğinden kurtulmuş köylü ve zanaatçıların, üretim araçları üzerindeki, kişisel emeğe dayanan özel mülkiyeti de vardır. Zanaatçı atölyeleri ve manüfaktürler, yerlerini, makinelerle donatılmış büyük fabrika ve işletmelere bırakmıştır. Köylerin ilkel aletleri ile işlenmekte olan senyör arazileri, yerlerini, tarım bilimine dayanarak işletilen ve tarımsal makinelerle donatılmış güçlü kapitalist işletmelere bırakmıştır.

Yeni üretici güçler, emekçilerden, bilisiz ve korkutulmuş serflerden daha kültürlü ve daha kavrayışlı olmalarını ister; onlar makineyi kavrayabilecek ve onu gerektiği gibi kullanabilecek yetenekle olmalıdır. Onun için kapitalistler, feodal bağlarından kurtulmuş, makineleri uygun bir biçimde kullanabilecek kadar kültürlü ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.

Ama, üretici güçleri çok büyük ölçülerde geliştirmiş olması yüzünden, kapitalizm, kendisinin de çözemeyeceği çelişkilere gömülmüştür. Kapitalizm gitgide daha büyük miktarlarda meta üreterek, ve bu metaların fiyatını düşürerek, rekabeti ağırlaştırır, küçük ve orta özel mülk sahibi yığınını yıkıma uğratır, onları proleter durumuna düşürür, satın alma güçlerini azaltır; bunun sonucu olarak, üretilmiş metaların sürümü olanaksızlaşır. Kapitalizm, üretimi genişleterek, ve kocaman fabrika ve işletmelerde milyonlarca işçiyi biraraya toplayarak, üretim sürecine toplumsal bir nitelik kazandırır ve bununla da kendi kuyusunu kendisi kazar: çünkü üretimin toplumsal niteliği, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini gerektirir; oysa üretim araçları mülkiyeti, özel, kapitalist, üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle bağdaşmaz bir mülkiyet olarak kalır.

İşte dönem dönem patlak veren aşırı üretim bunalımları sırasında kendini gösteren şey, üretici güçlerin niteliği ile üretim ilişkileri arasındaki bu uzlaştırılamaz zıtlıklardır; kapitalistler, gene kendilerinin sorumlu oldukları, yığınların yıkıma uğraması yüzünden, metanın karşılığını ödeyebilecek alıcı bulamayınca, zahireyi yakmak, üretilmiş metaları yoketmek, üretimi durdurmak, üretici güçleri tahrip etmek zorunda kalırlar ve bir yanda milyonlarca insan, meta eksikliği yüzünden değil, tersine fazla meta üretildiği için işsizlik ve açlıktan acı çeker.

Bu demektir ki, kapitalist üretim ilişkileri, artık toplumun üretici güçlerine uygun düşmüyorlar, ve onlarla çözülmez zıtlıklar içine girmiş bulunuyorlar.

Bu demektir ki, kapitalizm, üretim araçlarının bugünkü kapitalist mülkiyeti yerine sosyalist mülkiyeti koyacak bir devrime gebedir.

Bu demektir ki, sömürenler ile sömürülenler arasında en keskin bir sınıf mücadelesi, kapitalist düzenin temel özelliğidir.

Bugün için yalnız SSCB'nde gerçekleşmiş bulunan sosyalist toplum düzeninde, üretim ilişkilerinin temelini oluşturan, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir. Burada artık ne sömüren, ne de sömürülen vardır. Ürünler, verilen emeğe göre ve “Çalışmayan yemez” ilkesi gözönünde tutularak üleştirilir. Üretim süreci içinde insanlar arasındaki ilişkiler, sömürüden kurtulmuş çalışanların kardeşçe birliği ve sosyalist yardımlaşma ilişkileridir. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin durumuna tamamıyla uygundur, çünkü üretim sürecinin toplumsal niteliği, o üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ile desteklenmiştir.

SSCB'nde, sosyalist mülkiyetin, dönem dönem gelen aşırı üretim bunalımlarından ve ona bağlı her türlü saçmalıklardan habersiz olmasını sağlayan da bu uygunluktur.

Bu yüzdendir ki, burada, üretici güçler hızlı bir tempoyla gelişirler, çünkü üretici güçlere uygun olan üretim ilişkileri, bu gelişmeyi alabildiğine özgür kılarlar.

İnsanlık tarihi boyunca insanların üretim ilişkilerinin gelişmesinin tablosu budur.

Üretim ilişkilerindeki gelişmenin, toplumun üretici güçlerinin ve öncelikle üretim aletlerinin gelişmesine bağımlılığı böyledir ve bu bağımlılık sonucu, üretici güçlerdeki değişme ve gelişmeler, eninde sonunda üretim ilişkilerinde de değişikliklere ve gelişmelere yol açar.

“İş aletlerinin* kullanımı ve yapımı”, der Marx, “rüşeym halinde bazı hayvan türlerinde var olmasına rağmen, özellikle insanın iş sürecini karakterize eder ve Franklin bundan dolayı insanı ... alet yapan hayvan olarak tanımlar. Kemik fosilleri, nesli tükenmiş hayvan türlerinin tespit edilmesi için ne kadar önemliyse, günü geçmiş iş aletlerinin kalıntıları da, toplumun artık yok olmuş iktisadi biçimlerini ortaya çıkarmak için o kadar önemlidir. İktisadi çağları ayırt eden, ne yapıldığı değil, nasıl yapıldığı ve yapılışlarında hangi aletlerin kullanıldığıdır. İş aletleri, sadece insan emeğinin ulaştığı gelişme seviyesinin bir ölçütü değil, aynı zamanda hangi toplumsal koşullar içinde çalışıldığının da göstergesidir.” (Karl Marx, “Kapital” cilt I, Moskova-Leningrad 1932, s. 187/88.) *[“İş aletleri”nden Marx, esas olarak üretim aletlerini anlar. –Red. ]

Ve yine:

-“Sosyal ilişkiler, üretici güçlere sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanlar yeni üretici güçler elde ettikçe, üretim tarzını da değiştirirler; ve üretim tarzını, geçimlerini kazanma tarımı değiştirmekle, tüm toplumsal ilişkilerini de değiştirirler. El tezgahı, feodal ağalı bir toplumu, buhar tezgahı ise sanayi kapitalisti bulunan bir toplumu verir.” (Karl Marx, “Felsefenin Sefaleti”, Moskova 1939, s. 71.)

-“Üretici güçlerin büyümesi, toplumsal ilişkilerin yıkılması, fikirlerin oluşumu sürekli hareketinin ta ortasında yaşıyoruz; hareketsiz olan sadece, hareket soyutlamasıdır.” (Aynı yerde, s. 93.)

“Komünist Partisi Manifestosu”nda formüle edildiği haliyle tarihi materyalizmi karakterize ederken Engels şöyle der:

“iktisadi üretim ve ondan zorunlu olarak çıkan, her tarihi çağın toplumsal yapısı, bu çağın siyasi ve düşünsel tarihinin temelini teşkil eder; dolayısıyla (toprak üzerindeki ilkel komünal mülkiyetin çözülmesinden bu yana) tüm tarih, sınıf mücadelelerinin, toplumsal evrimin değişik aşamalarındaki sömürenle sömürülen, ezenle ezilen sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihidir; ama bu mücadele şimdi öyle bir aşamaya erişmiştir ki, ezilen ve sömürülen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürü, baskı ve sınıf mücadelesinden ebediyen kurtarmadıkça, kendini ezen ve sömüren sınıftan (burjuvazi) kurtaramaz...” (Engels, “Manifesto”nun 1883 Almanca baskısına önsöz.)

d) Üretimin üçüncü özelliği, yeni üretici güçlerin ve onlara tekabül eden üretim ilişkilerinin, eski toplum düzeninden kopuk bir şekilde, eski düzenin yok olmasından sonra değil, eski düzenin bağrında; insanların kasıtlı ve bilinçli faaliyeti sonucu olarak değil, kendiliğinden, bilinçsizce ve insan iradesinden bağımsız olarak ortaya çıkmasıdır. Kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız oluşunun iki nedeni vardır:

Birincisi, insanların şu ya da bu üretim tarzını seçmede özgür olmamalarıdır, çünkü yaşama giren her yeni kuşak, kendinden önceki kuşakların emeği sonucu yaratılmış olan üretici güçleri ve üretim ilişkilerini hazır bulur, bu nedenle, maddi değer üretebilmek için, ilk başta, üretim alanında hazır bulduğu herşeyi devralmak ve kendini bu üretici güçlere ve üretim ilişkilerine uydurmak zorunda kalır.

İkincisi, insanlar şu ya da bu üretim aletini, üretici güçlerin şu ya da bu unsurunu iyileştirirken, bu iyileştirmelerin hangi toplumsal sonuçlara yolaçacağının bilincinde değillerdir, bunu anlamazlar ve durup düşünmezler, sadece güçlük çıkarlarını, işi hafifletmeyi ve kendisi için dolaysız, elle tutulur birtakım yararlar sağlamayı düşünürler.

İlkel komünal toplumun bazı üyeleri yavaş yavaş ve el yordamıyla taş alet kullanımından demir alet kullanımına geçtikleri zaman, elbette ki bu yeniliğin hangi toplumsal sonuçlara yolaçacağını bilmiyorlardı ve bunu durup düşünmemişlerdi; madeni aletlere geçişin üretimde bir devrim anlamına geldiğini, sonunda kölelik sistemine yol açacağını anlamamışlardı, bunun bilincinde değillerdi - sadece işi hafifletmek ve en yakın, elle tutulur yarar sağlamak istiyorlardı, bilinçli faaliyetleri, günlük kişisel çıkarların dar çerçevesiyle sınırlıydı.

Feodal sistem döneminde Avrupa'nın genç burjuvazisi, küçük lonca atölyelerinin yanında büyük manüfaktür işletmeleri de inşa etmeye başlayıp, böylelikle toplumun üretici güçlerini ilerlettiğinde, elbette bu yeniliğin hangi toplumsal sonuçlara yol açacağını bilmiyordu ve bunları durup düşünmemişti: bu “küçük” yeniliğin toplumsal güçlerin yeniden gruplaşmasına yol açacağının, bunun da hem lütuflarına o kadar değer verdikleri kralların iktidarına karşı, hem de önde gelen temsilcilerinin, saflarına girmeye o kadar heves ettiği soyluluğa karşı bir devrimle son bulacağının bilincinde değildi, bunu anlamıyordu - o sadece, meta üretiminin maliyetini düşürerek, Asya ve yeni keşfedilmiş Amerika pazarlarına mümkün olduğunca çok mal sürmek ve mümkün olduğunca çok kâr etmekti: onun bilinçli faaliyeti bu günlük pratiğin dar çerçevesiyle kısıtlıydı.

Rus kapitalistleri, yabancı kapitalistlerle elele Rusya'ya geniş çapta modern mekanize büyük sanayii getirirken, -Çarlığı dokunmadan bırakmışlar ve kôylüleri çiftlik sahiplerinin yağmasına teslim etmişlerdiüretici güçlerin bu önemli gelişmesinin hangi toplumsal sonuçlara yolaçağını bilmiyorlardı ve bunları durup düşünmemişlerdi: toplumun üretici güçlerindeki bu büyük artışın toplumsal güçlerin yeniden gruplaşmasına yol açacağını, bu yeni gruplaşmanın, proletaryaya köylülüğü kendi mücadelesinin saflarına katma ve muzaffer sosyalist devrimi yapma imkanı vereceğinin bilincinde değillerdi ve bunu anlamıyorlardı -onlar sadece, sanayi üretimini son noktasına kadar genişletmek, dev iç pazarı ele geçirmek, tekelciler haline gelmek ve milli ekonomiden mümkün olduğunca çok kâr sızdırmak istiyorlardı; bilinçli faaliyetleri, dar pratik güncel çıkarların ötesine geçmiyordu.

Buna uygun olarak Marx şöyle der:

“Yaşamlarının toplumsal üretiminde (yani insanların yaşaması için gerekli maddi değerlerin üretiminde -red.) insanlar, aralarında belirli, zorunlu, kendi iradelerinden bağımsız ilişkilere, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eden, üretim ilişkilerine girerler.” (Karl Marx, Seçme Yazılar, cilt I, s. 359)

Fakat bu, üretim ilişkilerindeki değişikliklerin ve eski üretim ilişkilerinden yenilerine geçişin pürüzsüz, çatışmasız, karışıklıklar olmadan olacağı anlamına gelmez. Tam tersine, böyle bir geçiş, genellikle, eski üretim ilişkilerinin devrimci tarzda yıkılması ve yeni üretim ilişkilerinin kurulup sağlamlaştırılması yoluyla olur. Belli bir noktaya kadar üretici güçlerin gelişmesi ve üretim ilişkileri alanındaki değişiklikler, kendiliğinden bir süreç olarak, insan iradesinden bağımsız ilerler. Fakat bu sadece belli bir ana kadar, yeni ortaya çıkmış ve gelişmekte olan üretici güçlerin gerekli olgunluğa ulaştığı ana kadar böyledir. Yeni üretici güçler olgunlaştıktan sonra, eski üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin taşıyıcıları, hakim sınıflar, ancak yeni sınıfların bilinçli faaliyetiyle, bu sınıfların şiddet eylemleriyle, devrimle ortadan kaldırılabilecek olan “aşılamaz” engel haline gelirler. Burada, eski üretim ilişkilerini şiddet yoluyla yıkma misyonuna sahip yeni toplumsal fikirlerin, yeni politik kurumların, yeni siyasi iktidarın muazzam rolü gayet berrak ortaya çıkmaktadır. Yeni üretici güçlerle eski üretim ilişkilerinin çatışması temeli üzerinde, toplumun yeni iktisadi ihtiyaçları temeli üzerinde yeni toplumsal fikirler ortaya çıkar, bu yeni fikirler, kitleleri örgütler ve seferber eder, kitleler yeni bir siyasi ordu içinde birbirleriyle kaynaşır, yeni bir devrimci iktidar yaratır ve bu iktidarı, üretim ilişkileri alanında eski düzeni yoketmek ve yeni düzeni kurup sağlamlaştırmak için kullanırlar. Gelişimin kendiliğinden süreci, yerini, insanların bilinçli faaliyetine bırakır, barışçıl gelişme, yerini, şiddetli altüst oluşa, evrim, devrime bırakır.

Proletarya, der Marx, “burjuvaziye karşı mücadele içinde zorunlu olarak sınıf olarak birleşir”, “devrim yoluyla kendini hakim sınıf kılar” ve “hakim sınıf olarak” şiddet yoluyla “eski üretim ilişkilerini kaldırır.” (“Komünist Partisi Manifestosu”, Moskova 1945, s. 38.)

Ve yine:

- “Proletarya, siyasi egemenliğini, burjuvazinin elinden adım adım tüm sermayeyi almak, bütün üretim aletlerini devletin elinde, yani hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek ve üretici güçleri en hızlı şekilde artırmak için kullanacaktır.” (Aynı yerde, s. 37.)

-“Şiddet, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir.” (Karl Marx, “Kapital”, cilt I, s. 791.)

İşte Marx'ın 1859'da, ünlü kitabı “Politik Ekonominin Eleştirisine

Katkı”nın tarihi “Önsöz”ünde verdiği, tarihi materyalizmin özünün

dahiyane formülasyonu:

“Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, aralarında belirli, zorunlu, kendi iradelerinden bağımsız ilişkilere, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eden üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun ekonomik yapısını, bir hukuki ve siyasi üstyapının üzerinde yükseldiği, ve belirli toplumsal bilinç biçimlerinin ona tekabül ettiği somut temeli teşkil eder. Maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasi ve bir bütün olarak zihinsel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkileriyle ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye düşerler. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkıp, onların zincirine dönüşürler. O zaman bir sosyal devrim çağı başlar. Ekonomik temelin değişmesiyle birlikte koskoca üstyapı yavaş veya hızlı bir şekilde altüst olur. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, ekonomik üretim koşullarındaki maddi, doğal bilim kesinliğiyle saptanabilir altüst oluşla, hukuki, siyasi, dini, sanatsal ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve kesin sonuç alıncaya kadar kavgasını verdikleri ideolojik biçimleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir altüst oluş çağı hakkında da, onun kendi bilinciyle hüküm verilemez, tam tersine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki mevcut çatışmayla açıklanmak gerekir. Bir toplumsal formasyon, kendisinin onlar için yeterince geniş olduğu bütün üretici güçler gelişmeden asla batmaz, ve yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bunların maddi varlık koşulları bizzat eski toplumun bağrında yumurtasından çıkmadan [olgunlaşmadan -ÇN], asla [eskilerinin -ÇN] yerine geçmezler. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözebileceği görevleri koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, görevin kendisi, ancak çözümünun maddi koşullarının mevcut olduğu ya da en azından oluşma sürecinde olduğu yerde ortaya çıkar.” (Karl Marx, Seçme Yazılar, cilt I, s. 359/60.)

İşte toplum yaşamına, toplum tarihine uygulanışı içinde alındığında Marksist materyalizm budur.

İşte diyalektik materyalizmin ve tarihi materyalizmin temel özellikleri bunlardır.

Buradan, revizyonistlerin ve yozlaşmışların saldırılarına karşı Lenin'in Parti için ne kadar değerli bir teorik hazineyi koruduğu ve Lenin'in “Materyalizm ve Ampiriokritisizm” kitabının çıkmasını, Partimizin gelişmesi için ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir.

3 - STOLYPİN GERİCİLİĞİ DÖNEMİNDE BOLŞEVİKLER VE MENŞEVİKLER. BOLŞEVİKLERİN TASFİYECİLERE VE OTZOVİSTLERE KARŞI MÜCADELESİ.

Gericilik yıllarında parti örgütlerinde çalışmak, daha önceki devrimin gelişmesi döneminde olduğundan çok daha güçtü. parti üyelerinin sayısı iyice seyrekleşti. Çok sayıda küçük-burjuva yol arkadaşı, özellikle aydınlar, Çarlık hükümetinin takibatına uğramaktan korktuklarından Parti saflarından ayrıldılar.

Lenin, devrimci partilerin böyle anlarda bilgilerini mükemmelleştirmeleri gerektiğini belirtti. Devrimin kabarışı döneminde, nasıl saldırılacağını öğrenmişlerdi, gericilik döneminde de, nasıl doğru bir şek:ilde geri çekilineceğini öğrenmeliydiler; nasıl yeraltına geçeceklerini, illegal partiyi nasıl koruyacak ve güçlendireceklerini, legal olanaklardan, en çeşitli legal örgütlerden, özellikle kitle örgütlerinden, kitlelerle bağı güçlendirmek için nasıl yararlanacaklarını öğrenmeliydiler.

Menşevikler, devrimin yeniden kabarma olanağına inanmadıklarından, panik içinde geri çekildiler; parti programının devrimci taleplerini ve Partinin devrimci şiarlarını alçakça inkar ettiler, proletaryanın illegal devrimci partisini tasfiye etmek, yoketmek istediler. Bu yüzden, bu tip Menşeviklere o andan itibaren “Tasfiyeci” dendi.

Menşeviklerden farklı olarak Bolşevikler, gelecek birkaç yıl içinde yeni bir devrimci kabarış olacağına ve Partinin kitleleri bu yeni gelişmeye hazırlamakla yükümlü olduğuna kesin emindiler. Devrimin temel görevleri çözülmemişti. Köylülerin eline toprak sahiplerinin toprakları geçmemişti, işçiler sekiz saatlik işgününü elde etmemişler, halkın nefret ettiği, ve hatta halkın 1905'te koparmış olduğu küçük siyasi özgürlükleri de yeniden yoketmiş olan Çarlık otokrasisi devrilmemişti. Böylece, 1905 yılında devrimi doğurmuş olan nedenler hala yürürlükteydi. Bu nedenle Bolşevikler devrimci hareketin yeniden yükseleceğine emindiler; buna hazırlanıyor, işçi sınıfının güçlerini biriktiriyorlardı.

Bolşevikler, devrimin yeniden kabarışının kaçınılmaz olduğu yolundaki inançlarını ayrıca, 1905 Devriminin işçi sınıfına, haklarını devrimci kitle mücadelesi yoluyla ele geçirmeyi öğretmiş olması olgusundan da alıyorlardı. Gericilik yıllarında, sermayenin taarruz yıllarında, işçiler 1905 yılının bu derslerini unutamazlardı. Lenin, işçilerden gelen, fabrika sahipleri tarafından nasıl tekrar baskı altına alındıklarını, nasıl küçük düşürüldüklerini belirterek şöyle haykırdıkları mektuplarından pasajlar aktarıyordu: “Bekleyin, yeni bir 1905 daha gelecek!”

Bolşeviklerin esas siyasi hedefi, 1905 yılındakiyle aynı kaldı – Çarlığı devirmek, burjuva-demokratik devrimi sonuna kadar götürmek ve sosyalist devrime geçmek. Bolşevikler bu hedefi bir an bile unutmadılar ve kitlelerin önünde temel devrimci şiarları izah etmeye devam ettiler: demokratik cumhuriyet, çiftlik sahiplerinin topraklarına el konulması, sekiz saatlik işgünü.

Ama Partinin taktiği, 1905 devriminin yükseliş dönemindekiyle aynı kalamazdı. Örneğin, yakın bir gelecekte kitleler bir siyasi genel greve veya silahlı ayaklanmaya çağrılamazdı. çünkü devrimci hareket geriliyordu, işçi sınıfı çok yorgun bir durumdaydı ve gerici sınıflar oldukça güçleniyordu. Parti, yeni durumu hesaba katmak zorundaydı. Saldırı taktiğinin yerine; savunma taktiği, güç toplama, kadroları yeraltına kaydırma ve illegal Parti çalışması taktiği, illegal çalışmayı legal işçi örgütlerindeki çalışmayla birleştirme taktiği geçirilmeliydi.

Ve Bolşevikler bu görevi yerine getirmeyi bildiler.

“Devrimden uzun yıllar önce çalışmayı bildik. Bize boşu boşuna kaya gibi sağlam demezler. Sosyal-demokratlar, ilk silahlı saldırının yenilgisinde cesaretini yitirmeyecek, kendini kaybetmeyecek ve maceraya sürüklenmeyecek bir proletarya partisi inşa etmiş bulunuyorlar”, diye yazıyordu Lenin. (Lenin, Tüm Eserler, cilt XII, s. 126, Rusça.)

Bolşevikler illegal Parti örgütlerini yaşatmak ve güçlendirmek için mücadele ettiler. Fakat aynı zamanda Bolşevikler, kitlelerle bağları sürdürmek ve korumak, böylece Partiyi güçlendirmek için, tüm legal olanaklardan, her türlü legal açıktan yararlanmayı gerekli saydılar.

“Bu, Partimizin Çarlığa karşı açık devrimci mücadeleden, dolaylı mücadele yöntemlerine, her türlü ve bütün legal olanaklardan -sigorta sandıklarından Duma kürsüsüne kadar- yararlanmaya döndüğü dönemdi. Bu, 1905 Devriminde yenilgiye uğramamızdan sonra geri çekilme dönemiydi. Bu dönüş, güçlerimizi toparladıktan sonra Çarlığa karşı açık devrimci mücadeleye yeniden başlamak üzere yeni mücadele yöntemlerini benimsememizi gerektiriyordu.” (Stalin,

XV. Parti Kongresi Stenografik Tutanağı, Moskova 1935, s. 366/67, Rusça.)

Ayakta kalabilen legal örgütler, illegal Parti örgütleri için adeta bir perde ve kitlelerle bağ kurma aracı oldular. Kitlelerle bağı ayakta tutmak için Bolşevikler, sendikalardan ve diğer legal toplumsal örgütlerden yararlandılar: sağlık sigortası kasaları, işçi tüketim kooperatifleri, kulüpler, eğitim dernekleri, halkevleri, Bolşevikler Devlet Duması kürsüsünden, Çarlık hükümetinin politikasını teşhir etmek, Kadetleri teşhir etmek, köylüleri proletaryanın mücadelesine kazanmak için yararlandılar. İllegal Parti örgütünün korunması ve tüm diğer siyasi çalışma biçimlerinin bu örgüt aracılığıyla yönetilmesi, Partiye, doğru Parti çizgisinin uygulanması, devrim dalgasının yeniden yükselişi için güçlerin hazırlanması imkanım sağladı.

Bolşevikler, devrimci çizgilerini, iki cepheli mücadele içinde, Parti içinde oportünizmin iki türüne karşı mücadele içinde gerçekleştirdiler: Partinin açık düşmanları olan Tasfiyecilere karşı, ve Partinin gizli düşmanlarına, Otzovistler denilenlere karşı.

Başta Lenin, Bolşevikler, tasfiyeciliğin ortaya çıktığı günden itibaren, bu oportünist akıma karşı şiddetli bir mücadele yürüttüler. Lenin tekrar tekrar, Tasfiyeciliğin, liberal burjuvazinin Parti içindeki bir acentası olduğuna işaret etti.

Aralık 1908'de Paris'te, Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi V. (Tüm-Rusya) Konferansı toplandı. Lenin'in çağrısı üzerine bu konferans, Tasfiyeciliği, yani Parti aydınlarının belli bir kesiminin (Menşevikler), “RSDİP'nin mevcut örgütünü tasfiye etme ve onun yerine, her ne pahasına olursa olsun legalite sınırları içinde, bu legalite Partinin programından, taktiklerinden ve geleneklerinden vazgeçmek pahasına da satın alınacak olsa, ne idüğü belirsiz legal bir dernek geçirme” çabalarını mahkum etti. (SBKP [B] Kararları, Bölüm I, s. l28, Rusça.)

Konferans, tüm Parti örgütlerini tasfiyeci çabalara karşı kararlı mücadeleye çağırdı.

Fakat Menşevikler Konferansın bu kararına uymadılar ve Tasfiyecilik yörüngesine, devrime ihanete Kadetlerle işbirliğine gittikçe daha çok kaydılar. Menşevikler, proletarya partisinin devrimci programından; demokratik cumhuriyet, sekiz saatlik işgünü, çiftlik sahiplerinin topraklarına el konulması şiarından gitgide açıkça vazgeçiyorlardı. Menşevikler, Parti programını ve taktiğini red pahasına, Çarlık hükümetinden, açık, legal, sözde bir “işçi partisinin varlığı için izin almak istiyorlardı. Stolypin rejimiyle barışmaya, kendilerini ona uydurmaya hazırladılar. Bu yüzden Tasfiyecilere, aynı zamanda “Stolypin İşçi Partisi”de denir.

Devrimin açık düşmanlarına -başında Dan, Akselrod ve Potressov bulunan ve Martov, Troçki ve diğer Menşeviklerden yardım gören Tasfiyecilere-karşı mücadeleyle aynı zamanda, Bolşevikler, gizli Tasfiyecilere, oportünizmlerini “sol” lafazanlıkla maskeleyen Otzovistlere karşı da uzlaşmaz bir mücadele verdiler. Otzovistler diye, işçi temsilcilerinin Devlet Duması'ndan geri çağrılmasını ve bir bütün olarak legal örgütlerdeki çalışmaların hepsinin durdurulmasını talep eden birtakım eski Bolşeviklere deniyordu.

1908'de Bolşeviklerin bir kısmı, Devlet Duması'ndaki sosyaldemokrat temsilcilerin geri çağrılmasını (Rusça: Otziv) talep etti. “Otzovist” adı buradan gelir. Otzovistler, Lenin'e ve Lenin'in çizgisine karşı mücadele başlatan kendi ayrı gruplarını kurdular (Bogdanov, Lunaçarski, Aleksinski, Pokrovski, Bubnov vd.). Sendikalarda ve diğer legal örgütlerde çalışmayı kesinlikle reddediyorlardı. Böyle hareket etmekle işçi davasına büyük zarar verdiler. Otzovistler, Partiyi işçi sınıfından koparmaya, partisiz kitlelerle bağlarından mahrum bırakmaya çalıştılar; kendilerini illegal bir örgüt içine hapsetmek istiyorlardı, ama aynı zamanda bu örgüte legal kılıf kullanma fırsatı tanımadıklarından, onu yakalanma tehlikesine maruz bırakıyorlardı. Otzovistler, Bolşeviklerin Devlet Duması’nda ve Duma kürsüsünden köylülüğü etkileyebileceklerini, Çarlık hükümetinin ve sahtekarlıkla köylülüğü kazanmaya çalışan Kadetlerin politikasını teşhir edebileceklerini anlamıyorlardı. Otzovistler, devrimin yeni bir atılımı için güç toplanmasını köstekliyorlardı. Bu yüzden Otzovistler, “tersten tasfiyeci” idiler -legal örgütlerden yararlanma olanağını yoketmeye çalışıyorlardı ve gerçekten de geniş Partisiz kitlelere proletaryanın önderlik etmesinden vazgeçmişlerdi, devrimci çalışmadan vazgeçmişlerdi.

1909 yılında Otzovistlerin davranışını tartışmak üzere toplantıya çağrılan Bolşevik gazete “Proletari”nin (Proleter) genişletilmiş yazı kurulu konferansı, Otzovistleri mahkum etti. Bolşevikler, Otzovistlerle hiçbir ortak yanlarının olmadığını açıkladılar, ve onları Bolşevik örgütten attılar.

Tasfiyeciler de, Otzovistler de, proletaryanın ve Partisinin küçük burjuva yol arkadaşlarından başka birşey değillerdi. Proletarya için zor bir anda, Tasfiyecilerle Otzovistler gerçek yüzlerini bütün açıklığıyla ortaya koydular.

4 -BOLŞEVİKLERİN TROÇKİZME KARŞI MÜCADELESİ. PARTİ DÜŞMANI AĞUSTOS BLOKU.

Bolşevikler iki cephede birden -Tasfiyecilere ve Otzovistlere karşı- proletarya partisinin sağlam çizgisini savunmak için uzlaşmaz bir mücadele verirken, Troçki, Menşeviklerin saflarındaki Tasfiyecileri destekledi. Lenin'in ona “Yudas Troçki” (hain Troçki) demesi bu yıllara rastlar. Troçki, Viyana'da bir yazarlar grubu kurarak, güya “fraksiyonlar üstü”, ama aslında Menşevik bir gazete yayınlamaya başladı. Lenin o sırada Troçki hakkında şöyle yazıyordu: “Troçki en alçak bir kariyerist ve hizipçi gibi davranıyor... Partiden sözedip duruyor ama tüm diğer hizipçilerden daha kötü hareket ediyor.”

Daha sonra 1912'de Troçki, Ağustos Bloku'nun, yani Lenin'e, Bolşevik Partisi'ne karşı tüm Anti-Bolşevik grupların ve akımların blokunun örgütleyicisi oldu. Gerek Tasfiyeciler gerekse Otzovistler, bu Bolşevizm düşmanı blokta birleştiler, böylece yakın akrabalıklarını göstermiş oldular. Troçki ve Troçkistler, bütün temel sorunlarda tasfiyeci pozisyonlar aldılar. Ama Troçki kendi tasfiyeciliğini santrizmle [orta yolculuk] yani uzlaşıcılıkla maskeledi: Bolşeviklerin ve Menşeviklerin dışında durduğunu ve sözümona onları uzlaştırmaya çalıştığını iddia etti. Bununla ilgili olarak Lenin, Troçki'nin açık Tasfiyecilerden daha aşağılık ve tehlikeli olduğunu söylüyordu. çünkü, gerçekte Menşevik Tasfiyecileri tamamen desteklediği halde, kendisinin “fraksiyonların dışında” durduğunu söyleyerek işçilere yalan söylüyordu. Troçkizm, santrIzmin yayılmasında başı çeken odak oldu.

“Santrizm”, diye yazıyor Stalin yoldaş, “siyasi bir kavramdır. İdeolojisi, kendini uydurma ideolojisidir, ortak bir parti içinde, proleter çıkarları küçük-burjuvazinin çıkarlarına tabi kılma ideolojisidir. Bu ideoloji Leninizme yabancıdır ve iğrençtir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, İkinci Cilt, 1934, s. 77.)

Bu dönemde Kamenev, Zinovyev ve Rikov, Lenin'e karşı sık sık Troçki'ye yardım ettikleri için, onun gizli ajanıydılar. Zinovyev, Kamenev, Rikov ve Troçki'nin diğer gizli, müttefiklerinin yardımıyla. Lenin'in istememesine rağmen, Ocak 1910'da bir Merkez Komitesi Plenumu toplantıya çağrıldı. Bu sıralar Merkez Komitesi'nin bileşimi, bir dizi Bolşeviğin tutuklanması yüzünden değişmişti ve sallanan unsurlar, anti-Leninist kararlar geçirtmek için fırsat yakaladılar. Böylece bu Plenumda, Bolşevik gazete “Proletari”nin çıkışını durdurma ve Troçki'nin Viyana'da yayınladığı gazetesi “Pravda”ya mali destek sağlama kararı verildi. Troçki'nin gazetesinin yazı kuruluna katılan Kamenev, Zinovyev’le birlikte, gazeteyi Merkez Komitesinin organına dönüştürmeye çalıştı.

Merkez Komitesinin Ocak Plenumu, Tasfiyeciliği ve Otzovizmi mahkum etme kararını ancak Lenin'in ısrarı üzerine aldı; ama burada da Zinovyev ve Kamenev, Troçki'nin, Tasfiyecileri adlı adınca çağırmama önergesinde ısrarla direttiler.

Durum Lenin'in önceden gördüğü ve buna karşı uyarıda bulunduğu biçimde sonuçlandı: yalnızca Bolşevikler, MK Plenumunun kararına uyarak kendi organları “Proletari”nin çıkışını durdurdular, Menşevikler ise fraksiyoncu, tasfiyeci gazeteleri “Golos SotsialDemokrata”yı (Sosyal-Demokratın Sesi) yayınlamaya devam ettiler.

Lenin'i tamamıyla destekleyen Stalin yoldaş, “Sosyal-Demokrat” No. 11'de özel bir makale yayınladı. Bu makalede Troçkizmin suç ortaklarının davranışı mahkum ediliyor ve Kamenev, Zinovyev ve Rikov'un haince davranışlarıyla Bolşevik fraksiyon içinde yarattıkları anormal duruma bir son verme zorunluluğundan sözediliyordu. Makalede önerilen güncel görevler, daha sonra Prag Parti Konferansında gerçekleştirildi: bir genel Parti Konferansının toplanması, legal bir Parti gazetesinin yayınlanması ve Rusya'da pratik önderlikle görevli illegal bir Parti Merkezinin kurulması. Stalin yoldaşın makalesi, Lenin'i bütünüyle destekleyen Baku Komitesinin kararlarına dayanıyordu.

Troçki’nin -Tasfiyecilerden ve Troçkistlerden Otzovistlere ve “Tanrı yapıcılar”a kadar- salt Parti düşmanı unsurlarla dolu olan Parti düşmanı Ağustos Bloku'na karşı-ağırlık olmak üzere, illegal proletarya Partisini koruma ve güçlendirme yandaşlarının bir Parti Bloku kuruldu. Bu bloku, Lenin'in önderliğinde Bolşevikler, ve Partiden yana olan ve başlarında Plehanov bulunan az sayıda Menşevikler oluşturuyordu. Bir dizi sorunda Menşevik tavırlarını sürdüren Plehanov ve onun Parti yanlısı Menşevikler grubu, kendilerini Ağustos Blokundan ve Tasfiyecilerden kesinlikle ayırdılar ve Bolşeviklerle bir anlaşma aradılar. Lenin, Plehanov'un teklifini kabul ederek onunla parti aleyhtarı unsurlara karşı geçici bir blok kurdu; böyle bir blokun parti için yararlı, Tasfiyeciler için ise zararlı olacağını düşünüyordu.

Stalin yoldaş, bu bloku tamamıyla destekledi. Kendisi bu sırada sürgünde bulunuyordu. Sürgünden Lenin'e yazdığı mektupta şöyle diyordu Stalin yoldaş:

“Görüşüme göre blok (Lenin-Plehanov) çizgisi tek doğru çizgidir: 1. Bu çizgi, ve yalnızca bu çizgi, Rusya'da gerçekten Parti yanlısı tüm unsurların birliğini talep eden çalışmanın gerçek çıkarlarına uygundur; 2. bu çizgi, ve yalnızca bu çizgi, Menşevik işçiler ile tasfiyeciler arasında bir uçurum yaratarak, Tasfiyecileri dağıtarak ve onlara ölümcül bir darbe vurarak, legal örgütlerin Tasfiyecilerin boyunduruğundan kurtarılması sürecini hızlandırmaktadır.” (“Lenin ve Stalin”, cilt I, s. 529/30, Rusça.)

İllegal çalışmayı legal çalışmayla ustaca birleştirmeleri sayesinde Bolşevikler, açık çalışan işçi örgütlerinde ciddi bir güç olmayı başardılar. Bu, o dönemde yapılan dört legal kongrede -bunlar halk üniversiteleri kongresi, kadınlar kongresi, fabrika hekimleri kongresi ve yeşilaycılar kongresiydi-Bolşeviklerin işçi grupları üzerinde sahip oldukları büyük nüfuzdan anlaşılıyordu. Bolşeviklerin bu legal kongrelerdeki konuşmaları büyük siyasi öneme sahipti ve yurt çapında geniş yankı uyandırdı. Örneğin halk üniversiteleri kongresinde, Bolşevik işçi delegasyonu, her türlü eğitsel faaliyeti boğan Çarlık politikasını teşhir etti ve Çarlık bertaraf edilmedikçe ülkede gerçek bir kültürel gelişme kaydedilemeyeceğini kanıtladı. Fabrika hekimleri kongresindeki işçi delegasyonu, işçilerin içinde yaşamak ve çalışmak zorunda kaldıkları korkunç sıhhi koşulları anlattı ve Çarlık rejimi devrilmedikçe fabrikalarda sıhhi koşulların doğru dürüst örgütlenemeyeceği sonucuna vardı.

Bolşevikler zamanla, ayakta kalmayı başarmış (“eşitli legal örgütlerden Tasfiyecileri sürüp çıkardılar. Plehanov'un Parti yanlısı grubuyla kurulan kendine özgü birleşik cephe taktiği, Bolşeviklerin bir dizi Menşevik işçi örgütünü kendi saflarına kazanmalarını mümkün kıldı. (Viborg semtinde, Yekaterinoslav'da vb.).

Bu zor dönemde Bolşevikler, legal çalışmayı illegal çalışmayla nasıl birleştirmek gerektiğinin imtisal örneğini verdiler.

5 - 1912 PRAG PARTİ KONFERANSI. BOLŞEVİKLERİN BAĞIMSIZ BİR MARKSİST PARTİ KURMASI.

Tasfiyeciler ve OtzovistIerle mücadele ve TroçkistIerle mücadele, Bolşeviklerin önüne, bütün Bolşevikleri bir Parti halinde birleştirme ve onlardan bağımsız bir Bolşevik Parti kurma acil zorunluluğunu koydu. Bu, yalnız işçi sınıfını bölen parti içindeki oportünist akımlara son vermek için değil, aynı zamanda işçi sınıfının güçlerini toplama ve işçi sınıfını devrimin yeniden yükselişi için hazırlama işini tamamlamak bakımından da mutlaka gerekliydi.

Ama bu görevi yerine getirmek için, herşeyden önce, Partiyi oportünistlerden, Menşeviklerden temizlemek gerekiyordu.

Şimdi artık hiçbir Bolşevik, Bolşeviklerin Menşeviklerle bir parti içinde kalmaya devam etmesinin düşünülemeyecek hale gelmiş olduğundan kuşku duymuyordu. Stolypin gericiliği döneminde Menşeviklerin haince tutumları, proletarya partisini tasfiye edip yeni, reformist bir parti kurma çabaları, onlardan kopmayı kaçınılmaz kılıyordu. Menşeviklerle aynı partide kaldıkları sürece Bolşevikler, şu ya da bu şekilde Menşeviklerin davranışlarının ahlaki sorumluluğunu üstlenmiş oluyorlardı. Ama kendileri Partiye ve işçi sınıfına ihanet etmek istemedikleri müddetçe, Bolşevikler, Menşeviklerin açık ihanetlerinin ahlaki sorumluluğunu üstlenemezlerdi. Menşeviklerle bir parti çerçevesi içinde birlik, bu şekilde, işçi sınıfına ve onun Partisine ihanet karakterine bürünmeye başlıyordu. Bu nedenle Menşeviklerle fiili kopmayı sonuna kadar götürmek, resmen örgütsel kopuşa kadar götürmek ve Menşevikleri Partiden atmak gerekiyordu.

Yekpare bir programa, yekpare bir taktiğe, yekpare bir sınıf örgütüne sahip proletaryanın devrimci partisini restore etmek ancak bu yolla mümkün olabilirdi.

Menşeviklerin yıktığı gerçek (sadece biçimsel değil) parti birliğini restore etmek ancak bu yolla mümkün olabilirdi.

Bu görevi, Bolşeviklerin hazırlığına giriştikleri VI. Genel Parti Konferansı yerine getirecekti.

Ama bu görev, meselenin sadece bir yanıydı. Menşeviklerin resmen ayrılmak ve Bolşevikler olarak ayrı bir parti kurmak elbette çok önemli bir siyasi görevdi. Ama Bolşeviklerin önünde, daha da önemli bir başka görev duruyordu. Görev sadece Menşeviklerden ayrılmak ve ayrı bir parti kurmak değil, bilakis herşeyden önce, Menşeviklerden ayrılarak yeni bir parti yaratmak, Batının alışılagelmiş sosyal-demokrat partilerinden farklı, oportünist unsurlardan özgür, iktidar uğruna mücadelede proletaryaya önderlik edebilecek yeni tipte bir parti yaratmaktı.

Bolşeviklere karşı mücadelede, nüans farkı olmaksızın, Akselrod ve Martinov'dan, Martov ve Troçki'ye kadar bütün Menşevikler, hep Batı Avrupa sosyal-demokratlarının cephaneliğinden ödünç alınmış silahları kullandılar. Rusya'da tıpkı -sözgelimi- Alman ya da Fransız sosyaldemokrat partisi gibi bir parti olmasını istiyorlardı. Bolşeviklere karşı mücadele etmelerinin nedeni, tam da onlarda yeni, alışılmadık, Batı sosyal-demokrasisinden farklı birşey sezdikleri içindi. Peki, o sıralar Batı'nın sosyal-demokrat partileri neyi temsil ediyorlardı? Bu partiler, Marksist ve oportünist unsurların, devrimin dostları ve düşmanlarının, parti ilkesini destekleyenlerle ona karşı olanların bir karışımı, bir çorbasıydı -ve giderek birinciler ikincilerle ideolojik olarak uzlaşıyorlar, giderek birinciler ikincilere fiilen boyun eğer hale geliyorlardı. Oportünistlerle, devrim hainleriyle uzlaşma - ne uğruna?, diye sordu Bolşevikler; Batı Avrupa sosyal-demokratlarına. “Partide barış”, “birlik” uğruna- diye yanıtladılar onlar Bolşevikleri. Kiminle birlik, oportünistlerle mi? Evet, diye yanıtladılar, oportünistlerle. Böyle partilerin devrimci partiler olamayacakları apaçık ortadaydı.

Bolşevikler, Engels'in ölümünden sonra Batı Avrupa sosyaldemokrat partilerinin, sosyal devrim partilerinden,”sosyal reform” partilerine yozlaşmaya başladığını, ve bu partilerin her birinin, örgüt olarak, önder bir güç olmaktan çıkıp kendi parlamento grubunun bir uzantısı haline geldiğini görmezden gelemezlerdi.

Bolşevikler, böyle bir partinin proletaryaya hiçbir yararı dokunmayacağını, böyle bir partinin işçi sınıfını devrime götüremeyeceğini bilmezden gelemezlerdi.

Bolşevikler, proletaryanın böyle bir partiye değil, başka, yeni, gerçekten Marksist bir partiye, oportünistler karşısında uzlaşmaz ve burjuvazi karşısında devrimci, sımsıkı kenetlenmiş ve monolitik bir partiye, bir sosyal devrim partisine, bir proletarya diktatörlüğü partisine ihtiyacı olduğunu bilmezden gelemezlerdi.

Bolşeviklerin istediği işte tam da böyle bir parti, yeni bir partiydi. Ve Bolşevikler böyle bir parti inşa etmek için çalıştılar. “Ekonomistler”le, Menşeviklerle, Troçkistlerle, Otzovistlerle ve ampiriokritiklere varana kadar idealistlerin her türüyle mücadelenin tüm tarihi, tam da böyle bir partinin inşası tarihiydi. Bolşevikler, gerçekten devrimci bir Marksist partiye sahip olmak isteyen herkese örnek olacak yeni bir parti, bir Bolşevik parti yaratmak istiyorlardı. Bolşevikler, ta eski “Iskra” zamanından beri böyle bir partinin inşası için çalışmışlardı. İnatla, yılmadan çalışmışlardı bu uğurda, herşeye rağmen. Bu hazırlık çalışmasında en önemli ve tayin edici rolü, Lenin'in “Ne Yapmalı?”, “İki Taktik” vb. eserleri oynadı. Lenin'in “Ne Yapmalı?” kitabı, böyle bir partinin ideolojik hazırlığı oldu. Lenin'in “Bir Adım İleri, iki Adım Geri” kitabı, böyle bir partinin örgütsel hazırlığı oldu. Lenin'in “Demokratik Devrimde Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği” kitabı, böyle bir partinin siyasi hazırlığı oldu. Ve son olarak Lenin'in “Materyalizm ve Ampiriokritisizm” kitabı, böyle bir partinin teorik hazırlığı oldu.

Tarihte bugüne kadar asla, bir parti kurmak için kendini Bolşevik grup gibi mükemmel şekilde hazırlamış bir tek siyasi grup olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Bu koşullar altında, Bolşeviklerin bir parti kurması tamamen olgunlaşmış ve hazır bir meseleydi.

VI.
Parti Konferansı'nın görevi, Menşevikleri ihraç etme ve yeni Partiyi, Bolşevik Partiyi kurma edimiyle bu meseleyi taçlandırmaktı.
VI.
Tüm-Rusya Parti Konferansı, ocak 1912'de Prag'da yapıldı. Bu Konferansta 20'den fazla Parti örgütü temsil edildi. Bu yüzden Konferans, doğrusu, bir parti Kongresinin önemine sahipti.

Konferansın, Partinin yıkılmış olan merkezi aygıtının yenilendiğini ve bir Merkez Komitesinin kurulduğunu açıklayan bildirisinde, gericilik döneminin, Rusya Sosyal-Demokrasisinin kelimenin asıl anlamıyla belirli bir örgüt olarak biçimlendiğinden bu yana geçirdiği en zor dönem olduğu anlatılıyordu. Her türlü takibata, dıştan gelen sert darbelere, Parti içinde oportünistlerin ihanet ve yalpalamalarına rağmen, proletarya partisi, bayrağını ve örgütünü korumuştu.

“Rus Sosyal-Demokrasisinin sadece bayrağı, programı ve devrimci gelenekleri değil, baskıların engellediği ve zayıflattığı, ama bir türlü tamamen yıkamadığı örgütü de yaşamaya devam etti”, diyordu Konferans bildirisi.

Konferans, Rusya'da işçi sınıf hareketinin yeni bir yükselişinin ilk işaretlerini ve parti çalışmasının canlandığını saptadı.

Yerel örgütlerden gelen raporlar temelinde Konferans, “her yerde sosyal demokrat işçiler arasında illegal sosyal-demokratik yerel örgütleri ve grupları güçlendirmek amacıyla enerjik bir çalışmanın yürütüldüğünü” tespit etti.

Konferans, geri çekilme dönemindeki Bolşevik taktiğin en önemli kuralının -illegal çalışmayı, çeşitli legal işçi dernekleri ve sendikaları içindeki legal çalışmayla birleştirme- yerel örgütlerce her yerde kabul edildiğini saptadı.

Prag Konferansı, Bolşevik bir Parti Merkez Komitesi seçti. Bu Merkez Komitesine Lenin, Stalin, Orkonikidze, Sverdlov, Spandaryan ve diğerleri seçildi. Stalin ve Sverdlov yoldaşlar, o sırada sürgünde oldukları için, gıyaplarında Merkez Komitesine seçildiler. Merkez Komitesine seçilen yedek üyeler arasında Kalinin yoldaş da vardı.

Stalin yoldaşın başkanlığında, Rusya'daki devrimci çalışmanın pratik yönetimi için bir merkez (Merkez Komitesi Rusya Bürosu) kuruldu. Merkez Komitesi Rusya Bürosu'na, Stalin yoldaşın dışında, Y. Sverdlov,

S. Spandaryan, S. Orkonikidze, M. Kalinin yoldaşlar mensuptu.

Prag Konferansı, Bolşeviklerin oportünizme karşı tüm mücadelesinin bir bilançosunu çıkardı ve Menşevikleri Partiden uzaklaştıra kararı aldı.

Prag Konferansı, Menşeviklerin Partiden ihracından sonra, bağımsız varlık sürdüren bir Parti olarak Bolşevik Partiyi teşekkül etti.

Bolşevikler, Menşeviklerin ideolojik ve örgütsel bozgununu sonuna kadar götürüp onları Partiden uzaklaştırarak, Partinin, RSDİP'nin emektar bayrağını korudular. Bu nedenle Bolşevik Parti 1918'e kadar, parantez içinde “Bolşevik” ekiyle- kendisine Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi adını vermeye devam etti.

Prag Konferansı'nın sonuçları üzerine Lenin, 1912 başlarında Gorki'ye şunları yazıyordu:

“Tasfiyeci ayak takımına rağmen, sonunda Partiyi ve onun Merkez Komitesini yeniden kurmayı başardık. Umarım siz de buna bizim kadar sevinirsiniz:.” (Lenin, Tüm Eserler, cilt XXIX, s. 19, Rusça.)

Prag Konferansı'nın önemini değerlendirirken, Stalin yoldaş şöyle diyordu:

“Bu Konferans, Partimizin tarihinde en büyük öneme sahipti, çünkü Bolşevikler ve Menşevikler arasına bir ayrım çizgisi çekti ve ülkedeki bütün Bolşevik örgütleri yekpare Bolşevik Parti içinde birleştirdi.” (SBKP (8) XV. Parti Kongresi Stenografik Tutanağı, s. 361-362, Rusça.)

Menşeviklerin atılması ve Bolşeviklerin bağımsız bir parti halinde teşekkülünden sonra, Bolşevik Partisi daha da perçinlendi ve güçlendi. Parti, saflarını oportünist unsurlardan arındırarak güçlenir - bu, II. Enternasyonal'in sosyal-demokrat partilerinden temelli farklı yeni tipte bir parti olarak Bolşevik Partinin şiarlarından biridir. II. Enternasyonal partileri, kendilerine lafta Marksist dedikleri halde, gerçekte Marksizm düşmanlarına, yeminli oportünistlere saflarında müsamaha ettiler ve onlara II. Enternasyonal'i yozlaştırıp yıkma olanağı verdiler. Bolşevikler ise oportünistlere karşı uzlaşmaz bir mücadele verdiler, proletarya partisini oportünizmin pisliğinden arındırdılar ve yeni tipte bir partiyi, Leninist partiyi, daha sonra proletarya diktatörlüğünü mücadeleyle kazanacak olan partiyi yaratmayı başardılar.

Eğer oportünistler proletarya partisinin saflarında kalsaydı, Bolşevik Parti düz yola çıkıp proletaryaya önderlik edemez, iktidarı ele geçirip proletarya diktatörlüğünü örgütleyemez, iç savaştan zaferle çıkıp sosyalizmi inşa edemezdi.

Prag Konferansı, kararlarında, Partinin güncel siyasi başşiarları olarak bir asgari program ortaya koydu: demokratik cumhuriyet, 8 saatlik işgünü, çiftlik sahiplerinin tüm topraklarına el konulması.

Bolşevikler, IV. Devlet Duması için seçim kampanyalarını, işte bu devrimci şiarlar altında yürüttüler.

İşçi sınıfı kitlelerinin devrimci hareketinin 1912-1914 yıllarındaki yeni yükselişi bu şiarlar altında cereyan etti.

KISA ÖZET

1908-1912 yılları, devrimci çalışma için olağanüstü güç bir dönemdi. Devrimin yenilgisinden sonra, devrimci hareketin gerilediği ve kitlelerin yorulduğu koşullarda, Bolşevikler taktiklerini değiştirdiler, Çarlığa karşı doğrudan mücadeleden, dolaylı mücadele yöntemlerine geçtiler. Stolypin gericiliğinin ağır koşullarından, Bolşevikler, kitlelerle bağı korumak için (sigorta sandıkları ve sendikalardan, Duma kürsüsüne kadar) en küçük legal olanaktan bile yararlandılar. Bolşevikler, devrimci hareketin yeni bir yükselişi için, yorulmak bilmeksizin güç topladılar.

Devrimin yenilgisinin getirdiği, muhalif akımların çözülmesi, devrimden soğuma, Partiyi terkeden aydınların (Bogdanov, Bazarov ve diğerleri) Partinin teorik temellerini revize etme çabalarının artması gibi zor şartlarda Bolşevikler, parti içinde Parti bayrağını dürmeyen, Parti programına sadık kalan ve Marksist teori “eleştirmen”lerinin saldırılarını geri püskürten (Lenin'in “Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm”i) biricik güç oldular. Marksist-Leninist ideolojik sağlamlık, devrimin perspektiflerini kavramış olmak, Lenin'in çevresinde toplanan Bolşeviklerin önder çekirdeğinin, Partiyi ve onun devrimci ilkelerini korumasına yardım etti. “Bizim kaya gibi sağlam olduğumuzu boşuna söylemezler”, diyordu Lenin, Bolşevikler için.

Bu dönemde Menşevikler devrime gittikçe sırt çevirdiler. Tasfiyeciler haline geldiler, proletaryanın illegal, devrimci partisinin tasfiyesini, feshedilmesini talep ettiler, gittikçe daha açık biçimde Parti programından ve Partinin devrimci görev ve şiarlarından vazgeçtiler, ve işçilerin “Stolypin işçi Partisi” adını taktıkları kendi reformist partilerini örgütlemeye çalıştılar. Troçki Tasfiyecileri destekledi ve bunu yaparken yüzünü sahtekarca “Partinin birliği” şiarıyla maskeledi -aslında bu, Tasfiyecilerle birlik anlamına geliyordu.

Öte yandan, Çarlığa karşı mücadelede yeni yollara, dolaylı mücadele yöntemlerine başvurma zorunluluğunu anlamayan bazı Bolşevikler, legal olanaklardan yararlanmayı bırakmayı ve Devlet Duması'ndaki işçi temsilcilerinin geri çağrılmasını talep ettiler. Otzovistler, Partiyi kitlelerden kopmaya sürüklüyor ve devrimin yeni bir yükselişi için güç toplamayı köstekliyorlardı. ”Sol” lafazanlığın ardına gizlenen Otzovistler de, tıpkı Tasfiyeciler gibi, aslında devrimci mücadeleden vazgeçtiler.

Tasfiyeciler ve Otzovistler, Lenin'e karşı ortak bir blokta, Troçki tarafından örgütlenen Ağustos Bloku'nda birleştiler.

Tasfiyecilere ve Otzovistlere karşı mücadele içinde, Ağustos Bloku'na karşı mücadele içinde Bolşevikler üstünlüğü ele geçirdiler ve illegal proletarya partisini başarıyla savundular.

Bu dönemin en önemli olayı, RSDİP Prag Konferansıydı (Ocak 1912). Bu Konferansta, Menşevikler Partiden kovuldu ve Bolşeviklerle Menşeviklerin aynı parti içindeki biçimsel birliğine ebediyen son verildi. Bolşevikler, siyasi bir grup olmaktan çıkıp, kendilerini bağımsız Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) olarak teşekkül ettiler. Prag Konferansı, yeni tipte bir partinin Leninizmin partisinin, Bolşevik Partinin temelini attı.

Prag Konferansı tarafından gerçekleştirilen, proletarya partisi saflarının oportünistlerden, Menşeviklerden arındırılması, Partinin ve devrimin daha sonraki gelişmesi için büyük, tayin edici öneme sahip oldu. Eğer Bolşevikler, işçi davası hainlerini, Menşevik uzlaşmacıları Partiden çıkarmasalardı, proletarya partisi 1917'de kitleleri proletarya diktatörlüğünün kazanılması mücadelesine götüremezdi.

BEŞİNCİ BÖLÜM

ALTINCI BÖLÜM

YEDİNCİ BÖLÜM

SEKİZİNCİ BÖLÜM cilt 15

DOKUZUNCU BÖLÜM

ONUNCU BÖLÜM

ONBİRİNCİ BÖLÜM

ONİKİNCİ BÖLÜM