KÜTÜPHANE | Marks-Engels: Seçme Yapıtlar III

Friedrich Engels Doğanın Diyalektiği'ne
Giriş
[27]

1875-76'da Engels tarafından yazılmıştır.
İlk kez Almanca ve Rusça olarak Marx- Engels Arşivi">

KÜTÜPHANE | Marks-Engels: Seçme Yapıtlar III

Friedrich Engels Doğanın Diyalektiği'ne
Giriş
[27]

1875-76'da Engels tarafından yazılmıştır.
İlk kez Almanca ve Rusça olarak Marx- Engels Arşivi, Kitap II, 1925'te yayınlanmıştır.

[Türkçesi, Marks-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt: III, , s: 50-69, Sol Yayınları, Aralık 1979, Birinci Baskı]
Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.

      ANTİKİTENİN parlak doğal-felsefi sezgilerinin ve çok yanı ile sonuç alınmadan yitip giden ve son derece önemli ama dağınık Arap buluşlarının tersine, tek başına, bilimsel, sistemli ve çok yanlı bir gelişmeyi gerçekleştiren doğadaki modern araştırma - doğadaki bu modern araştırma, bütün yakın tarih gibi, ulusal talihsizliğin üzerimize çöktüğü bir zamanda, biz Almanların Reformasyon diye adlandırdığımız, Fransızların Rönesans, İtalyanların Cinquecento[1*] diye adlandırdığı ama bu terimlerin hiçbirinin de yeterince ifade etmediği büyük bir çağda başlar. Bu, 15 yüzyılın ikinci yarısında yükselmeye başlamış olan bir çağdır. Krallık, kentli burjuvaların da desteğiyle, feodal soyluluğun gücünü (sayfa 50) kırmış, temelde ulusçuluğa dayanan, içinde modern Avrupa uluslarının ve modern burjuva toplumunun gelişmeye başladığı büyük monarşileri kurmuştur. Henüz kentlilerle soylular birbiriyle savaşırken, Alman Köylü Savaşı,[28] sahneye, yalnızca isyan halindeki köylüyü -artık bunun yeni bir yanı yoktu- değil, ama onların ardından, ellerinde kızıl bayraklar, dudaklarında malların ortak sahipliği isteği olan modern proletaryanın ilk örneklerini çıkararak, bir kahin gibi, gelecekteki sınıf savaşını işaret etmiştir. Bizans'ın düşüşünden kalan elyazmaları ve Roma örenlerinden çıkarılan heykeller, şaşırmış Batıya eski Yunan'ın yepyeni bir dünyasını açtı; bu dünyanın, parlak biçimleri önünde, ortaçağın hayaletleri ortadan silinip gitmişti; İtalya'da klasik antikitenin yansımasını andıran ve bir daha ulaşılmamış olan, hayal edilemeyecek bir sanat doğdu. İtalya'da, Fransa'da ve Almanya'da yepyeni bir edebiyat, ilk modern edebiyat ortaya çıktı; bundan kısa bir süre sonra, İngiliz ve İspanyol edebiyatının klasik dönemi sökün etti. Eski orbis terrarum'un[2*] sınırları aşıldı, dünya, gerçekten ilk defa olarak keşfedildi ve daha sonraki dünya ticareti ile el zanaatlarından manüfaktüre geçişin temelleri atıldı, manüfaktür de, büyük modern sanayiin başlangıcı oldu. Kilisenin, insanların zihinleri üzerinde kurduğu diktatörlük yıkıldı; bu diktatörlük, protestanlığı kabul eden Alman halkının çoğunluğu tarafından doğrudan kaldırıp atılırken, Latinler arasında Araplardan devralınan ve yeni yeni keşfedilen Yunan felsefesiyle beslenen özgür düşüncenin neşe saçan havası giderek dada çok kök salmaya başladı ve 18. yüzyıl materyalizminin yolunu hazırladı.
      Bu, o zamana kadar insanlığın geçirdiği en büyük ilerletici devrimdi; öyle bir dönem ki, devler istiyordu ve bu devleri yarattı - düşünce, tutku ve karakter gücünde, evrensellikte ve öğrenmede devler. Burjuvazinin modern egemenliğini kuranlar, burjuva sınırlamalarının dışında herhangi bir sınırlama tanımıyorlardı. Tam tersine, zamanın serüvenci niteliği, onları az ya da çok etkiliyordu. O zamanın önemli kişileri arasında, geniş ölçüde seyahat etmemiş, dört ya da beş dilden az bilen, bir çok alanda ün (sayfa 51) yapmamış olanını bulmak pek olanaklı değildi. Leodardo da Vinci yalnızca büyük bir ressam değil, aynı zamanda büyük bir matematikçi, fiziğin değişik dallarının önemli buluşlarını ona borçlu olduğu bir mekanikçi ve mühendisti. Albrecht Dürer, ressam, oymacı, heykeltıraş ve mimardı, ve ayrıca da çok sonraları Montalembert ve modern Alman istihkam bilimi tarafından tekrar ele alınan pek çok fikirleri içeren bir istihkam sistemi yaratmıştı. Machiavelli, bir devlet adamı, tarihçi, ozan ve aynı zamanda, modern zamanların dikkate değer ilk askeri yazarıydı. Luther, yalnızca kilisedeki Augeas ahırlarını[29] temizlemekle kalmamış, Alman dilindeki Augeas ahırlarını da silip süpürmüştü; modern Alman nesrini yaratmış, 16. yüzyılın Marseillaise'i haline gelen ve zafere duyulan güvenli dolup taşan ilahinin sözlerini yazmış, müziğini bestelemişti.[30] O zamanın kahramanları, henüz, ardıllarından tekyanlılığa yolaçan sınırlayıcı etkilerini sık sık gördüğümüz işbölümünün tutsağı olmamışlardı. Ama onların karakteristiği, özellikle hemen hepsinin yaşadığı süre içinde eylemlerini çağdaş hareketler içinde pratik savaşımda sürdürmüş olmalarıdır; cephelerini belli etmişler, kimi konuşarak ve yazarak, kimi kılıçla, çoğu da her ikisiyle birlikte savaşa girmişlerdir. Onları eksiksiz adam yapan bu karakter gücü ve bu bütünlüktür. Gerçek yaşamdan kopuk bilginler enderdir - ikinci ya da üçüncü sıradan kişiler, ya da suya sabuna dokunmayan, darkafalı, temkinli kişiler.
      O sıralarda doğabilimi de, genel bir devrimin içinde gelişmiş ve bilimin kendisi de devrimci bir bilim olmuştur; gerçekten bu bilim, kendi yaşama hakkını savaşım içinde kazanmak zorundaydı. Modern felsefenin kendileriyle birlikte başladığı büyük İtalyanlarla yanyana, doğabilimi de, Engizisyonun zindanlarında ve kazıklarında kendi şehitlerini vermiştir. Ve doğanın serbestçe incelenmesini cezalandırmakta, protestanların, katoliklere bakarak, kraldan çok kralcı kesilmeleri ilginçtir. Calvin, Servetus'un kandolaşımını bulma noktasına geldiğini anlayınca, onu, iki saat canlı canlı ateşte kızartmış, yaktırmıştı; bununla birlikte, Engizisyon, Giordano Bruno'yu yalnızca yakmakla yetinmişti.
      Copernicus, ürkek de olsa, doğa sorunlarında, kilise otoritesine, ölüm yatağında iken yayınlanan ölümsüz (sayfa 52) yapıtıyla kafa tutmuş, doğabiliminin bağımsızlığını ilan eden bu devrimci hareket ile, Luther'in Papalık Buyruğunu yakması sanki yinelenmiştir.[31] Doğabiliminin tanrıbilimden kurtuluşu bu tarihten başlar, buna karşın, bazı karşılıklı iddialar günümüze kadar süregelmiştir ve birçok kafa hâlâ tam bir açıklığa kavuşmuş değildir. Ne var ki, o zamandan beri, bilimlerin gelişmesi dev adımlarla olmuştur ve denebilir ki, hareket noktasından itibaren (zaman içindeki) uzaklığın karesi oranında güç kazanmıştır. Bundan sonra, organik maddenin en yüce ürünü olan insan beyni için, hareket yasasının, değişen koşullar altında değerini yitirmediği inorganik madde için ise bunun tersi olduğu, sanki dünyaya gösterilecekti.
      Şimdi artık kapıları açılmış olan doğabiliminin bu ilk döneminde, temel sorun, o anda elde bulunan malzemeyi iyice öğrenmekti. Birçok alanda, işe, en baştan başlanması zorunluydu. Antikite, Eukleides'i ve Ptolemaios'un güneş sistemini; Araplar, ondalık sistemini, ilk cebir bilgilerini, modern sayılan ve simyayı miras bırakmışlardı; hıristiyan ortaçağ ise, hiç bir şey. Bu durumda, en temel doğabilimi olan yer ve gök cisimleri mekaniği, ve onunla birlikte, bu bilimin yardımcısı olan matematik yöntemlerin bulunması ve geliştirilmesi, zorunlu olarak ilk sırayı aldı. Bu alanda büyük işler başarıldı. Newton'la Linnaeus'un kişilikleriyle karakterize ettikleri bu dönemin sonunda, bu bilim dallarının belli bir yetkinliğe kavuşturulduğunu görüyoruz. Bellibaşlı matematik yöntemlerin, özellikle Descartes ile analitik geometrinin, Napier ile logaritmanın, Leibniz ve belki de Newton ile diferansiyel ve entegral hesapların temel özellikleri ortaya kondu. Aynı şey, temel yasaları kesin olarak açıklanmış olan katı cisimler mekaniği için de geçerlidir. Ensonu güneş sistemi astronomisinde Kepler, gezegen hareketi yasalarını buldu ve Newton, maddenin hareketi genel yasaları açısından, bunları formüle etti. Doğabiliminin öteki dalları, bu ön yetkinlikten bile uzak kalmıştı. Ancak dönemin sonlarına doğru, akışkan ve gaz cisimler mekaniği tekrar ele alınmıştı;[3*] Fizik, henüz ilk adımlarının ötesine geçmiş değildir. (sayfa 53) Optik, bunun dışındaydı. Optiğin istisnai gelişimi, astronominin pratik gereksinmelerinden ileri gelmekteydi. Kimya, filojistik teori sayesinde,[32] ilk defa olarak simyadan kurtulmaktaydı. Yerbilim, henüz gelişiminin başlangıcında olan mineralbilimin ötesine geçememişti; bu durumda henüz eski varlıkbilim diye bir şey var olamazdı. Ensonu biyoloji alanında, esaslı zihin çalışması, henüz, yalnızca bitkibilimsel ve hayvanbilimsel değil, ama aynı zamanda anatomik ve fizyolojik geniş bilgileri toplama ve onları ilk ayıklama noktasındaydı. Çeşitli yaşam biçimlerinin kıyaslanmalarından, bunların coğrafi dağılımları ve iklimsel vb. varoluş koşullarının araştırılmasından henüz sözedilemezdi. Bu alanda, yalnızca bitkibilim ve hayvanbilim aşağı yukarı bir tamlığa ulaşmıştı ve bunu Linnaeus'a borçluydu.
      Ama bu dönemi özellikle belirleyen şey, kendine özgü bir genel görüşü geliştirmesidir. Bu genel görüşün temel noktası doğanın mutlak değişmezliği anlayışı idi. Doğa, varlığa hangi şekilde kavuşmuş olursa olsun, bir kere var olduktan sonra, varlığı devam ettikçe, olduğu gibi kalmıştır. Başlangıçta gizemli bir "ilk itiş"1e harekete geçirilen gezegenler ve onların uyduları, sonsuza dek, ya da hiç değilse her şey sona erinceye kadar, önceden kararlaştırılmış elips [yörünge -ç.]leri üzerinde dönmeye devam ederler. Yıldızlar, "evrensel bir gravitasyon"un etkisi nedeniyle, biri ötekini tutarak, bulundukları yerde sabit ve hareketsiz olarak ebediyen kalırlar. Dünya ezelden beri, ya da yaratılışının ilk gününden bu yana (duruma göre) değişmeksizin aynı kalmıştır. İnsan eliyle yapılan değişiklik ve nakiller dışında, bugünün "beş kıta"sı her zaman varolmuştu, bu kıtalar aynı dağlara, aynı vadilere, aynı ırmaklara, aynı iklime, aynı bitki ve hayvanlara, her zaman sahip olmuştu. Bitki ve hayvan türleri, başlangıçtan beri kesin olarak değişmiyorlardı; tür, sürekli olarak kendi benzerini üretmişti, ve yeni türlerin şurada ya da burada, birbirine aşılanma sonucunda ortaya çıkabileceklerini kabul etmekle Linnaeus çok ileri gitmişti. İnsanlık tarihinin zaman içinde gelişmesine karşılık, doğa tarihi için ancak uzay içinde bir açılma saptanmıştı. Doğadaki bütün değişiklikler, bütün gelişmeler görmezlikten geliniyordu. Başlangıçta onca devrimci (sayfa 54) olan doğabilimi, birdenbire, kendini, bütün bütün tutucu hale gelmiş bir doğa karşısında buluverdi. O doğada bugün bile her şey, başlangıçta nasıl idiyse gene öyle idi ve her şey, dünyanın sonuna ya da sonsuza dek, başlangıçta nasıl idiyse öyle kalacaktı.
      18. yüzyılın ilk yarısında doğabilimi, bilgide ve hatta eldeki malzemenin gözden geçirilmesinde eski Yunan'dan daha üstün bir düzeydeydi, ancak bu malzeme üzerindeki teorik yetkinlik, yani genel doğa görüşü bakımından eski Yunan'ın altında bulunuyordu. Yunan filozofları için, dünya, aslında kaostan çıkmış, gelişmiş ve yaşama ulaşmış bir şeydir. Ele aldığımız dönemin doğa bilginleri için ise, dünya, kemikleşmiş, değişmez bir, şeydi ve bunların çoğuna göre de bir hamlede yaratılmıştı. Bilim, henüz tanrıbilimin ağı içindeydi. Her yerde sonal nedeni, bizzat doğanın kendisi tarafından açıklanamayacak bir dış itişte arıyor, bir dış itişte buluyordu. Newton'un büyük bir azametle "evrensel gravitasyon" adını verdiği çekimi, maddenin temel özelliği olarak anlaşılsa bile, o takdirde, gezegenlerin yörüngesini yaratan açıklanmamış teğetsel kuvvet nereden geliyordu? Sayısız hayvan ve bitki türleri nasıl çıkmıştı? Ve bütün bunların hepsinin üstünde, ezelden beri var olmadığı kesin olduğuna göre, insan nasıl ortaya çıkmıştı? Bütün bu tür sorulara, doğabilimi, sık sık, her şeyden sorumlu bir yaratıcı ileri sürerek yanıt veriyordu. Bu dönemin başında, Copernicus tanrıbilimi kapıdışarı etmişti; Newton, bu dönemi, ilahi bir ilk itiş postulatıyla kapattı. Bu doğabiliminin ulaştığı en yüksek genel fikir, doğanın belli bir amaca göre düzenlendiği fikriydi. Wolff'un bu yüzeyde kalan erekbilimine göre kediler fare yemek için, fareler kediler tarafından yenmek için ve bütün doğa, yaratıcının bilgeliğine tanıklık etmek için yaratılmıştı. O zamanın felsefesinin yaptığı en itibarlı iş, kendisinin, çağdaş doğabiliminin sınırlı durumu tarafından yanlış yola saptırılmasına izin vermemesi ve -Spinoza'dan büyük Fransız materyalistlerine kadar- dünyayı, dünyanın kendisiyle açıklamakta direnmesi ve ayrıntılı yargılara varmayı, geleceğin doğabilimine bırakmasıdır.
      18. yüzyılın materyalistlerini de, ben, bu dönem içinde düşünüyorum. Çünkü onların elinde, yukarda belirtilenlerin (sayfa 55) dışında, kullanabilecekleri doğaya ilişkin bilimsel malzeme bulunmuyordu. Kant'ın çağ açan çalışması, onlar için bir gizem olarak kaldı ve Laplace onlardan çok sonra geldi.[33] Unutmamalıyız ki, bilimin gelişmesiyle yavaş yavaş elenmiş olan bu modası geçmiş doğa görüşü, 19. yüzyılın ilk yarısında tamamen egemen olmuştu[4*] ve aslında bugün bile bütün okullarda öğretilir.[5*]
      Bu taşlaşmış doğa görüşünde ilk gedik bir doğa bilimcisi tarafından değil bir filozof tarafından açılmıştır. 1755'te Kant'ın Allgemeine Naturgeschichte und Theorie des Himmels adlı yapıtı yayınlanmıştı. İlk itiş sorunu ortadan kaldırılmıştı; dünya ve tüm güneş sistemi zaman içinde varlaşan bir şey olarak ortaya çıkıyordu. Eğer doğa bilginlerinin büyük çoğunluğu, Newton'un ifade ettiği, "Fizik, meta-fizikten kendini koru!"[34] uyarısı üzerinde düşünmekten bir parça daha az tiksinselerdi, Kant'ın bu tek parlak buluşundan sonuçlar çıkarmaya yönelebilirlerdi ve böylece sonsuz sapmalardan ve yanlış yolda harcanmış büyük bir zaman ve emek kaybından kendilerini korurlardı. Çünkü Kant'ın buluşu, daha sonraki bütün ilerlemelerin hareket noktasını kapsamına almaktaydı. Eğer dünya varlaşmış bir şey ise, o takdirde dünyanın şimdiki yerbilim, coğrafya ve iklim durumu, aynı şekilde bitkileri ve hayvanları da varlaşmış bir şey olmak zorundaydı; onun yalnızca uzay içinde birarada oluşunun değil, aynı zamanda, zaman içinde sürekliliğinin de bir tarihi bulunmak zorundaydı. Eğer bir defa bu yönde (sayfa 56) daha ileri incelemelere kararlı olarak başlansaydı, şimdi doğabilimi, olduğundan, dikkate değer ölçüde daha da ileri giderdi. Ama felsefeden ne yarar gelebilirdi ki? Yıllarca sonra Laplace ve Herschel onun içeriğini açıklayıp bu içeriğe daha derin bir temel, ve böylelikle "bulutsu varsayımına" giderek itibar kazandırıncaya kadar, Kant'ın yapıtı ilk anda sonuçsuz kaldı. Daha sonraki buluşlar, bu varsayımı zafere götürdü. Bu buluşların en önemlileri şunlardı: sabit yıldızların kendine özgü hareketlerinin keşfi; evrensel uzayda bir direnç ortamı bulunduğunun ortaya konuşu; evren maddesinin kimyasal özdeşliğini ve Kant'ın postulatına göre kor halindeki bulutsunun varlığını ortaya koyan tayf ayrıştırması yoluyla desteklenmiş kanıt.[6*]
      Bir başka yerden destek alan, doğanın salt var olmadığı, ama varlaştığı ve sonra öldüğü yollu kavram ortaya çıkmasaydı, doğa bilginlerinin büyük bir kısmının, değişen bir dünyanın değişmeyen organizmalar yaratmasındaki çelişkinin bilincine, kısa bir süre içinde varıp varamayacaklarından kuşkuya düşmek gerekirdi. Yerbilim ortaya çıkmış ve yalnızca biri ötekinden sonra biçimlenmiş ve biri ötekinin üstüne gelmiş yersel katmanları göstermekle kalmamış, aynı zamanda, bu yersel katmanlar arasında artık soyu tükenmiş hayvanların iskeletleri ve kabukları ve artık var olmayan bitkilerin gövdeleri, yaprakları ve meyveleri bulunduğunu da ortaya koymuştur. Bir bütün olarak yalnızca dünyanın değil, aynı zamanda onun şimdiki yüzeyinin ve bu yüzeyde yaşayan bitki ve hayvanların da zaman içinde bir tarihi olduğunu teslim etmek üzere bir karar alınması gerekiyordu. Bu teslim, önce, hayli gönülsüz olmuştur. Cuvier'nin, dünyanın değişmeleri teorisi sözde devrimci ama özde gerici idi. Cuvier, mucizeyi doğal bir gerekli unsur haline getirerek, bir tek ilahi yaratılış yerine, birbiri ardınca gelen bir dizi yaratılış eylemini koymuştur. Lyell, yaratıcının mizacına bağlı ani değişiklik yerine, dünyanın yavaş yavaş dönüşümünün giderek artan etkilerini koyan, yerbilimi akla sokmuştur.[7*] (sayfa 57)
      Lyell'ın teorisi, kendisinden önce gelenlerden herhangi birinin teorisine göre, değişmez organik türler varsayımı ile daha çok uyuşmazlık gösteriyordu. Yeryüzeyinin ve bütün yaşam koşullarının giderek dönüşümü, organizmaların dönüşümünün ve değişen çevreye uymalarının giderek olduğuna, türlerin değişebilirliğine yolaçtı. Ama gelenek, yalnızca katolik, kilisesinde değil, aynı zamanda doğabiliminde de bir güçtür. Lyell, yıllarca bu çelişkiyi görmedi, öğrencileri ise farkında bile değillerdi. Bu, yalnızca, bir süreden beri, doğabilimine egemen olan ve her kişiyi, azçok kendi alanı içinde sınırlayan işbölümü ile açıklanabilir. O sıralar, kapsamlı bir görüşten yoksun olanların sayısı pek azdı.
      Bu arada, fizik, güçlü ilerlemeler kaydetmişti. Doğabiliminin bu dalında yeni bir çığırın başlangıcı olan 1842 yılında, fiziğin vardığı sonuçlar, üç ayrı kişi tarafından, hemen hemen aynı anda toparlanıp özetlenmişti. Heilbronn'da Mayer ve Manchester'da ise Joule, ısının mekanik kuvvete ve mekanik kuvvetin ısıya dönüşümünü ortaya koydular. Isının mekanik eşdeğerliliğinin saptanması, bu sonucu kesinleştirdi. Meslekten doğa bilgini değil, bir avukat olan İngiliz Grove da, fiziğin o zamana kadar ulaştığı birbirlerinden ayrı sonuçları düzenleyerek, fizik kuvvetler denen şeylerin, mekanik kuvvetin, ısının, ışığın, elektriğin ve magnetizmin, hatta kimyasal kuvvet denen şeyin, belli koşullar altında, herhangi bir kuvvet kaybına uğramaksızın birbirine dönüştüğünü tanıtladı. Böylece, Descartes'ın dünyada mevcut hareket niceliğinin değişmez olduğu yolundaki ilkesini de fiziksel olarak tanıtladı. Bununla, özel fizik kuvvetler, fiziğin güya değişmez "türleri", maddenin belli yasalara göre birbirine geçen değişik, farklı hareket biçimlerine ayrıldı. Şu ya da bu bir dizi fizik kuvvetin varlığının raslansal olduğu, bu kuvvetlerin içbağlantısı ve birinden ötekine geçişinin tanıtlanmasıyla bilimden çıkarılıp atıldı. Kendisinden önce gökbilimde olduğu gibi, fizik, sonal karar olarak, hareket halindeki maddenin sonsuz devrine zorunlu biçimde işaret eden bir sonuca vardı. (sayfa 58)
      Lavoisier'den ve özellikle Dalton'dan bu yana kimyanın olağanüstü bir hızla gelişimi, doğa hakkındaki eski görüşlere, bir başka yönden saldırdı. O zamana kadar yalnızca canlı organizma yoluyla üretilen inorganik bileşimlerin yapılması, kimya yasalarının, organik varlıklar için olduğu kadar inorganik varlıklar için de geçerli olduğunu tanıtladı ve inorganik ve organik doğa arasındaki uçuruma, Kant'ın bile aşılamaz gördüğü uçuruma, geniş ölçüde bir köprü kuruldu.
      Ensonu, biyolojik araştırma alanında da geçen yüzyılın [18. yüzyılın] ortalarından itibaren düzenlenen bilimsel geziler, Avrupa'nın dünyanın her yanındaki sömürgelerinde yaşayan uzmanların daha derin araştırması ve bütün bunların üstünde genellikle eskivarlıkbilim, anatomi ve fizyolojideki gelişmeler ve özellikle mikroskobun kullanılması ve hücrenin keşfi, karşılaştırma yönteminin uygulanmasını olanaklı kılan ve aynı zamanda vazgeçilmez hale sokan bir yığın malzemenin toplanmasını sağladı.[8*] Bir yandan, değişik bitki ve hayvanların yaşam koşulları karşılaştırmalı fiziki coğrafya yoluyla ortaya kondu, öte yandan homolog organlara göre, değişik organizmalar birbiriyle karşılaştırıldı ve bu, organizmaların yalnızca olgunluk koşullarında değil, ama gelişmelerinin bütün aşamalarında yapıldı. Bu araştırma, daha derin ve daha kesin bir durum aldıkça, organik yapıya sıkı sıkıya yapışmış katı değişmezlik sistemi de giderek yıkıldı. Yalnızca farklı bitki ve hayvan türleri gittikçe ayrılmaz şekilde, birbirine karışmış hale gelmekle kalmadılar, o zamana kadarki bütün sınıflamaları anlamsız hale getiren amphioxus ve lepidosiren[35] gibi hayvanlar da bulundu[9*] ve ensonu, bitki ya da hayvan aleminden hangisine ait olduğu belirlenemeyen organizmalara raslandı. Eskivarlıkbilimdeki boşluklar, bir bütün olarak organik dünyanın gelişim tarihi ile tek bir organizmanın gelişim tarihi arasında çarpıcı paralelliğin doğruluğunu, bitkibilim ve hayvanbilim içinde gittikçe kaybolacakmış gibi göründüğü labirentin çıkış yolunu gösteren Ariadne'nin ipinin[10*] hakkını vermeye en (sayfa 59) gönülsüzlerin bile zorlanmasıyla gittikçe daha zorlayarak dolduruldu. Kant'ın, güneş sisteminin öncesiz ve sonrasız olduğuna saldırıya geçişiyle, hemen hemen aynı yıllarda, 1759'da, C. F. Wolff'un da türlerin sabitliğine karşı bir saldırıyı başlatmış ve soy teorisini ortaya koymuş[37] olması dikkat çekicidir. Ama onun davasında, parlak bir umut olan şey, Oken'in, Lamarck'ın ve Baer'in elinde kesin biçimini almış ve tam 100 yıl sonra 1859'da Darwin tarafından zafere ulaştırılmıştır.[38] Hemen hemen aynı zamanda, bütün organizmaların sonal morfolojik unsurları oldukları esasen ortaya konmuş olan protoplazma ile hücrenin, organik yaşamın en basit biçimi oldukları tanıtlanarak, kendi başlarına, canlı haldeki varlıkları gösterilmiştir. Bu, organik ve inorganik doğa arasındaki uçurumu asgariye indirmekle kalmamış, aynı zamanda, daha önce, organizmaların soy teorisinin karşısına çıkan güçlüklerden en temel olanlardan birini kaldırmıştır. Yeni doğa görüşü, bellibaşlı özelliklerinde tamdı: bütün katılıklar giderilmişti, bütün sabitlik ortadan kaldırılmıştı, sonsuz olarak görülen bütün özgürlük geçici hale gelmişti, doğanın tümünün, sonsuz akım ve çevrimsel bir gidiş içinde hareketli bir şey olduğu gösterilmişti.

*

      Böylece, Yunan felsefesinin büyük kurucularının görüş tarzına; en küçük unsurdan en büyüğüne, kum zerreciklerinden güneşlere, protistadan[39] insana kadar, doğanın tümünün, öncesiz ve sonrasız yaşama geliş ve gidişte, kesintisiz bir akımda, bitmek bilmez bir hareket ve değişim içinde varlığa sahip olduğu görüşüne, bir kere daha dönmüş oluyoruz. Yalnızca temel bir fark var: Yunanlılarda parlak bir sezgi olan şey, bizim için, deneyle pekiştirilmiş kesin bir bilimsel araştırmanın sonucudur ve daha kesin, daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu çevrimsel gidişi, görgücül kanıtının boşlukları olduğu doğrudur, ama kesinlikle ortaya konan şeylere kıyasla bu boşluklar önemsizdir ve her geçen yıl biraz daha doldurulmaktadır. Ve bilimin en önemli dallarının -gezegenler-ötesi gökbilimin, kimyadan, yerbiliminin- (sayfa 60) yalnızca bir yüzyıllık bilimsel bir varlığa sahip olduğu, fizyolojideki karşılaştırmalı yöntemin yalnızca elli yıllık bir geçmişi bulunduğu ve hemen hemen tüm organik gelişmenin temel biçimi hücrenin keşfinden bu yana kırk yıl bile geçmediği düşünülürse, ayrıntılardaki kanıtlamada boşluklar olmasını olağan karşılamak gerekmez mi?[11*]

*

      Samanyolunun en dışındaki yıldız halkalarıyla çevrelenen, kor halinde dönen bir buhar kütlesinden soğuyarak ve biraraya gelerek oluşan -ki bu oluşun hareket yasaları belki de yüzyıllar süren gözlemlerden sonra açıklığa kavuşacaktır-, bizim evren adamızdaki sayısız güneşler ve güneş sistemleri, bizim, yıldızlara özgü hareketi anlamamızı sağlamıştır. Bu gelişme, pek doğaldır ki, her yerde aynı hızda olmamıştır. Gökbilim giderek, yalnızca gezegenleri değil, bizim yıldız sistemimizdeki sönmüş güneşleri (Madler), karanlık varlıkların mevcudiyetini bilmeye zorlanıyor; öte yandan (Secchi'ye göre), bizim yıldız sistemimizde güneşler halinde bulunan bulutsuların bir kısmı henüz tamamen biçimlenmemiştir. Madler'in iddia ettiği gibi, bu, öteki bulutsuların uzaktaki bağımsız evren adaları olduğu olasılığını, spektroskop aracılığıyla belirlenmesi gereken gelişmenin göreli aşaması olduğu olasılığını ortadan kaldırmaz.
      Bir bulutsu kütleden bir güneş sisteminin nasıl gelişeceği, Laplace tarafından, artık aşılmayacak bir biçimde ayrıntılarıyla gösterilmiştir; daha sonraki bilim, giderek bunu doğrulamıştır.
      Böylece biçimlenen farklı varlıklarda -güneşlerde, gezegenlerde ve uydularda- maddenin başlangıçta egemen olan hareket biçimi, bizim ısı dediğimiz şeydir. Güneşin şimdi sahip olduğu gibi bir sıcaklıkta bile elementlerin kimyasal bileşimi sorunu olamaz; böylesine koşullar altında ısının elektriğe ya da magnetizme dönüş ölçüsünü, sürüp giden güneş gözlemleri gösterecektir; esasen güneşte meydana gelen mekanik hareketin, yalnızca ısı ve çekim gücü (sayfa 61) arasındaki çatışmadan doğduğu şimdiden tanıtlamış gibidir. Cisimler ne kadar küçük olurlarsa, o kadar çabuk soğurlar, bizim Ay'ımızın uzun zamandan beri sönmüş olması gibi, uydular, yıldızsılar ve göktaşları da ilk sönen şeyler olmuşlardır. Gezegenler daha yavaş soğurlar, merkezi cisim en yavaş soğuyandır.
      Soğumanın ilerlemesi ile birlikte, birbirine dönüşen fiziksel hareket biçimlerinin karşılıklı etkisi gittikçe önplana çıkar, en sonunda kimyasal eğilimin kendini göstermeye başladığı, o zamana kadar kimyasal bakımdan kayıtsız elementlerin birbiri ardından kimyasal farklılaşma gösterdiği, kimyasal özelliklere kavuştuğu, birbirleriyle bileşikler haline girdiği noktaya erişilir. Bu bileşikler sıcaklığın azalmasıyla birlikte durmadan değişirler. Sıcaklık yalnızca her elementi değil, aynı zamanda elementlerin her bileşiğini değişik olarak etkiler. Bileşiklerin değişmesi, buna bağlı olarak gaz biçimindeki maddenin bir kısmının önce sıvı, sonra da katı duruma geçmesi, böylece meydana gelen yeni koşullarla da olur.
      Gezegenin kabuğu sertleşir ve yüzeyinde su toplandığı zaman, onun kendi ısısının merkezi cisimden kendisine yollanan ısıya oranla yavaş yavaş azalmaya başladığı zamana raslar. Gezegenin atmosferi, bugün anladığımız anlamda meteorolojik olaylara sahne olur, üst yüzeyinde yerbilimsel değişmeler başlar. Bu değişmelerde atmosferik yoğunlaşmaların doğurduğu yığılmalar sıvı kor halindeki iç kısmın dışa doğru olan ve yavaş yavaş zayıflayan etkilerine oranla gittikçe önem kazanır.
      Sonunda, sıcaklık, hiç değilse yüzeyin önemli bir kısmında albüminin yaşama sınırlarını aşmayacak duruma gelince, öteki kimyasal önkoşullar elverişliyse, canlı protoplazma meydana gelir. Bu önkoşulların neler olduğunu bugün henüz bilmiyoruz. Bugüne kadar albüminin kimyasal formülünün belli olmaması, kimyasal bakımdan farklı ne kadar albüminin bulunduğunu bile henüz bilmememiz, tamamen yapısız albüminin yaşamın bütün temel işlevlerini, sindirim, boşaltım, hareket, büzülme, uyarımlara tepki, yeniden üretim gibi işlevleri yerine getirdiğinin de ancak on yıl kadar önce belli olması dolayısıyla buna şaşmamalıdır. (sayfa 62)
      Bir sonraki gelişmenin meydana gelmesi, bu şekilsiz albüminin çekirdek ve zarın oluşmasıyla ilk hücreyi ortaya koyduğu koşulların gerçekleşmesine kadar binlerce yıl geçmiş olabilir. Ama bu ilk hücre tüm organik dünyanın morfolojik gelişimi için gerekli temeli de sağlamıştır. Eskivarlık-bilimsel kayıtların tam olarak karşılaştırılması sonucu vardığımız kanıya göre, önce sayısız türde zarlı ve zarsız tek-hücreliler geliştiler. Bunlardan bize kalan tek şey Eozoon canadense'dir.[40] Gene bunlardan birkaçı, giderek ilk bitkilere, ötekiler de ilk hayvanlara dönüşmüştür. İlk hayvanlardan da, temeldeki yeni farklılaşma ile, hayvanların sayısız sınıfları, takımları, familyaları, cinsleri ve türleri; en sonunda da sinir sisteminin en yüce gelişmesine eriştiği biçim, omurgalı hayvanlar ve gene en sonunda omurgalılar arasında doğanın kendi bilincine eriştiği omurgalı, yani insan gelişti.
      İnsan da farklılaşma ile ortaya çıkar. Bunun, yalnızca bireysel anlamda değil, tek bir yumurta hücresinden doğanın meydana getirdiği en karmaşık organizma haline geliştiği gerçektir, - bu, tarihsel bakımdan da böyledir. Binlerce yıllık savaşımdan sonra, el, ayaktan ayrıldı, sonunda dik yürüyüş sağlandı, insan maymundan farklı oldu, heceli konuşmanın gelişmesi ve beynin büyük gelişmesi için temel atıldı, ondan bu yana da insanlarla maymunlar arasındaki aşılmaz boşluk ortaya çıktı. Elin uzmanlaşması alet demektir, alet de özgül insan faaliyeti, insanın doğa üzerindeki dönüştürücü tepkisi; üretim demektir. Daha dar anlamda hayvanların da aletleri vardır, ama yalnızca bedenlerindeki organlar olarak: karınca, arı, kunduz; hayvanlar da üretirler, ama onların çevrelerindeki doğa üzerindeki üretici etkisi doğaya göre hiç derecesindedir. Yalnızca insan, bitkilerin ve hayvanların yerini değiştirmekle kalmayıp, aynı zamanda oturduğu yerin görünüşünü, iklimini, hatta bitkileri ve hayvanları, faaliyetinin sonuçlarını ancak yeryuvarlağının tamamen yok olmasıyla ortadan silinebileceği biçimde değiştirerek, doğaya damgasını vurmayı başarmıştır. Her şeyden önce ve temelde, bunu elin yardımı ile başarmıştır. Doğanın değiştirilmesinde bugün için insanın en güçlü aleti olan buharlı makine bile, bir alet olduğu için, eninde sonunda (sayfa 63) insan eline dayanır. Ama el ile birlikte adım adım beyin de gelişti. Ayrı pratik yararlılıktaki faaliyetler için gerekli koşulların bilinci doğdu, sonra da daha iyi durumdaki topluluklarda ve bu bilinçlilikten hareketle, onlara egemen olan doğa yasalarını kavrayış gerçekleşti. Doğa yasaları konusunda hızla gelişen bilgi ile birlikte doğa üzerinde etkide bulunma araçları da gelişti; insanın beyni, el ile birlikte ve onun yanıp da, kısmen onun sayesinde aynı şekilde gelişmeseydi, tek başına el, buharlı makineyi asla ortaya koyamazdı.
      İnsan ile birlikte tarihe gireriz. Hayvanların da bir tarihi, kökenlerinin ve bugünkü durumlarına kadar geçirdikleri evrimin tarihi vardır. Ama bu tarihi onlar yapmazlar, ve bu tarihe, bilgileri ve iradeleri dışında katılırlar. Buna karşılık insanlar, dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde, kendi tarihlerini, bizzat, bilinçle yaparlar, umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü, insan tarihine, günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada, hâlâ daha tasarlanmış amaçlar ile varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenmeyen güçlerin, planlı olarak harekete getirilmiş güçlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. İnsanların en önemli tarihsel faaliyeti, onları hayvanlıktan insanlığa yükselten, bütün öteki faaliyetlerinin maddi, temelini meydana getiren faaliyet, -yaşam için gereksinmelerin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim-, denetlenmeyen güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlı bulunduğu, tasarlanmış amaca pek seyrek hallerde ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersi gerçekleştiği sürece başka türlüsü olamaz. En gelişmiş sanayi ülkelerinde, doğa güçlerini irademiz altına aldık ve insanların hizmetine verdik; böylece üretimi sınırsız olarak artırdık, öyle ki, bir çocuk, şimdi, eskiden yüz yetişkinin ürettiğinden fazla üretiyor. Sonuç ne oldu? Daima artan aşırı-çalışma ve yığınların gitgide daha fazla yoksulluğu ile her on yılda bir, büyük bir çöküntü. Darwin, serbest rekabetin, yaşama savaşımının, iktisatçıların en yüce tarihsel başarı diye kutladıkları (sayfa 64) savaşımın hayvanlar dünyasının normal durumu olduğunu tanıtlarken, insanlar konusunda, özellikle kendi yurttaşları konusunda ne kadar acıklı bir hiciv yazdığını bilmiyordu. Ancak üretimin ve dağıtımın planlı olduğu bilinçli bir toplumsal üretim düzeni, bizzat üretimin insanları yükselttiği gibi, onları, toplumsal açıdan, hayvanlar dünyasının üstüne yükseltebilir. Tarihsel evrim, böyle bir düzeni, her gün biraz daha zorunlu, biraz daha da olanaklı hale getiriyor. İnsanların, onlarla birlikte, bütün faaliyet kollarının, özellikle de doğabiliminin, daha önceki her şeyi koyu gölgeler içinde bırakacak bir gelişme göstereceği yeni bir tarihsel çağ onunla başlayacak.
      Bununla birlikte, "varlaşan her şey, yokolmaya mahkumdur".[12*] Milyonlarca yıl geçmiş olabilir, yüzbinlerce kuşak doğup ölmüş olabilir; ama zayıflayan güneş ışığının kutuplardan gelen buzları eritmeye artık yetmeyeceği, ekvator çevresinde durmadan toplanan insanların yaşamak için gerekli sıcaklığı artık orada da bulamayacağı, organik yaşamın son izinin de yavaş yavaş ortadan kaybolduğu ve dünyanın ay gibi ölü ve donuk bir yuvarlak halinde, karanlıklar içinde ve gene kendisi gibi ölü duruma gelmiş güneş çevresinde gittikçe daralan bir yörüngede döneceği. sonunda çevresinde döndüğü güneşin içine düşeceği an, karşı konulmaz biçimde yaklaşmaktadır. Başka gezegenler ondan önce bu hale düşecek, ötekiler de onu izleyecektir. Unsurları uyumlu biçimde düzenlenmiş aydınlık, sıcak güneş sistemi yerine, yalnızca soğuk ve ölü bir yuvarlak uzay içinde kendi ıssız yolunu izleyecek. Güneş sistemimizin başına gelen, ergeç evren adamızın bütün öteki sistemlerinin de başına gelecek. O ışığı alacak tek bir insan bulunduğu sürece, ışığı dünyaya hiçbir zaman ulaşamayacak olan öbür sayısız evren adalarının da başına bu gelecek.
      Böyle bir güneş sistemi yaşam tarihini tamamlar, bütün ölümlerin alınyazısı olan ölüme teslim olursa, ondan sonra ne olacak? Güneşin cesedi sonsuz uzay içinde ebediyen yuvarlanıp gidecek mi? Vaktiyle birbirinden çok farklı olan doğa güçleri tek bir hareket biçimine, çekime mi dönüşüp kalacaktır? (sayfa 65)
      "Yoksa", Secchi böyle soruyor (s. 810), "ölü sistemi başlangıçtaki akkor halindeki bulutsuya geri getirebilecek ve yeni bir yaşam uyandırabilecek güçler doğada var mı? Bilmiyoruz."
      Elbette bunu, 2 x 2 = 4 gibi, ya da maddenin çekiminin uzaklığın karesine göre çoğalıp azaldığını bildiğimiz gibi bilmiyoruz. Ama doğa konusundaki görüşünü olabildiğince uyumlu bir bütün halinde kuran, ve günümüzde en kafasız görgücünün bile onsuz hiç bir yere varamayacağı teorik doğabilimi içinde, sık sık tam olarak bilinmeyen büyüklüklerle hesap yapmak zorundayız ve düşüncenin tutarlığı her zaman bilgi yetersizliklerini aşmak zorundadır. Modern doğabilimi, hareketin yok olmazlık ilkesini felsefeden devralmak zorundaydı; bu ilke olmaksızın daha fazla yaşayamazdı. Ancak, maddenin hareketi, salt kaba mekanik hareket değildir, salt yer değiştirme değildir; ısı ve ışıktır, elektrik ve magnetik gerilimdir, kimyasal bileşim ve ayrışımdır, yaşamdır ve son olarak bilinçtir. Maddenin, bütün sınırsız varlık süresi boyunca yalnızca bir kez, ve sonsuzluğuna kıyasla sonsuz derecede küçük kısa bir süre için, kendisini, hareketini farklılaştırabilecek ve dolayısıyla bu hareketin bütün zenginliğini ortaya koyabilecek bir durumda bulduğunu ve, bundan önce ve sonra, maddenin sonsuza kadar salt yer değişikliği ile sınırlanmış olarak kaldığını söylemek, maddenin ölümlü ve hareketin geçici olduğunu savunmakla eşanlamlıdır. Hareketin yok olmazlığı, yalnızca nicel olarak değil, aynı zamanda, nitel olarak da, kavranmalıdır; salt mekanik yer değiştirme, elverişli koşullar altında, ısıya, elektriğe, kimyasal eyleme, yaşama dönüşme olanağını da kapsamakla birlikte, bu koşulları kendiliğinden yaratamayan bir madde, hareketi yitirmiştir, kendisine uygun düşen çeşitli biçimlere dönüşmek yeteneğini yitirmiş bir harekette, henüz dynamis[13*] bulunmakla birlikte, energeia[14*] yoktur ve böylece kısmen yok edilmiş demektir. Ama bunların her ikisi de düşünülmez.
      Şurası kesindir: bir zamanlar, evren adamızın maddesi, en az 20 milyon yıldız (Madler'e göre) kapsayan (sayfa 66) güneş sistemlerinin gelişebildiği hareketi -ne türden olduğunu henüz bilmiyoruz- ısıya çevirmişti; bu güneş sistemlerinin giderek yok olduğu da kesindir. Bu dönüşüm nasıl oldu? Güneş sistemimizin gelecekteki caput mortuum'unun[15*] bir daha yeni güneş sistemlerinin hammaddesine dönüşüp dönüşmeyeceğini, biz de peder Secchi kadar az biliyoruz. Ama burada ya bir yaratıcıya yönelmek zorundayız, ya da şöyle bir sonuca varmaya zorlanıyoruz: evrenimizin güneş sistemlerinin kor halindeki hammaddesi, hareket halindeki maddenin özünde var olan hareket dönüşümleri ile doğal yoldan üretilmişti, bu dönüşümlerin koşulları, milyonlarca ve milyonlarca yıl sonra da olsa, azçok raslantı halinde, ama aynı zamanda da raslantıya özgü bir gereklilikle gene madde tarafından yeniden üretilmek zorundadır.
      Böyle bir dönüşüm olanağı gittikçe daha çok benimseniyor. Gök cisimlerinin alınyazısının birbiri içine düşmek olduğu görüşüne varılıyor, hatta böylesi çarpışmalarda ortaya çıkması gereken ısı miktarı hesaplanıyor. Gökbilimin bize verdiği bilgiye göre, yeni yıldızların ansızın parlaması, eskiden bilinenlerin de ansızın daha çok aydınlanması, böylesi çarpışmalarla en kolay yoldan açıklanıyor. Ayrıca gezegenler grubumuz, güneşin çevresinde ve güneşimiz de evren adamızın içinde hareket etmekle kalmıyor, bütün evren adamız da uzayda öteki evren adalarıyla geçici, göreli denge içinde sürekli olarak hareket ediyor. Çünkü serbestçe yüzen cisimlerin göreli dengesi bile ancak hareketin karşılıklı olarak saptandığı yerde bulunabilir. Bazı kimseler, uzayda, sıcaklığın, her yerde aynı olmadığını varsayıyorlar; sonsuz küçüklükteki bir bölümü dışta tutulursa, evren adamızın sayısız güneşlerinin ısısının uzayda kaybolduğunu ve uzayın ısısını milyonda-bir santigrat derece bile yükseltmeyi sağlayamadığını biliyoruz. Bu büyük ısı miktarı ne oluyor? Uzayı ısıtma çabası içinde sonsuz olarak boşa mı gidiyor, pratikte varlığını mı yitiriyor, bir derecenin on ya da daha çok sıfırla başlayan ondalığı ölçüsünde uzayın ısınması karşısında teorik varlığını mı sürdürüyor? Böyle bir varsayım, hareketin yok olmazlığını yadsır; gök cisimlerinin ardarda birbirlerinin içine düşmesiyle bütün var olan mekanik (sayfa 67) hareketin ısıya dönüştüğü ve bunun uzaya yayıldığı, böylece "kuvvetin yok olmazlığı"na karşın genellikle bütün hareketin duracağı olasılığını kabul eder. (Burada hareketin yok olmazlığı yanında, kuvvetin yok olmazlığı deyiminin ne kadar hatalı olduğu anlaşılıyor.) O halde, ilerde bilimsel araştırmanın göstermeyi amaçladığı bir yoldan, uzaya yayılan ısının, yeniden yığılıp etkin olabileceği bir başka hareket biçimine dönüşmesi olanağına sahip olması gerektiği sonucuna varırız Bununla, ömrü bitmiş güneşlerin ateş halindeki buhara dönüşü karşısında bulunan başlıca güçlük kaybolur.
      Zaten sonsuz zaman içinde dünyaların sürekli olarak yinelenen birbirini kovalaması, ancak sonsuz uzay içinde sayısız dünyaların yanyana bulunuşunun mantıki bir tamlamasıdır - Draper'in teoriye aykırı Yankee beynine bile gerekliliğini zorla kabul ettiren bir ilke.[16*]
      İçinde maddenin hareket ettiği şey sonsuz bir çevrim, yörüngesini ancak dünyasal yılımızın uygun bir ölçü olamayacağı zaman dönemleri içinde tamamlayan bir çevrim, içinde en yüksek gelişme zamanının, organik yaşam zamanının ve daha önemlisi doğanın ve kendi kendilerinin bilincine ermiş varlıklarının zamanının, yaşam ile özbilincinin geçerli olduğu uzayın sınırlılığı kadar dar bir çevrimdir; ister güneş ya da bulutsu buhar olsun, ister bir hayvan ya da hayvan cinsi olsun, ister kimyasal birleşme ya da ayrışma olsun, eşit ölçüde geçici olan ve içinde hiçbir şeyin sonsuz olmadığı, ama sonsuz olarak değiştiği, sonsuz olarak hareket eden, hareketini ve değişimini yasalara göre yapan maddenin sonlu biçimdeki varlığını içeren bir çevrimdir. Ama bu çevrim, zaman ve uzay içinde ne kadar sık ve ne kadar amansızca tamamlanırsa tamamlansın; kaç milyonlarca güneş ve dünya doğup kaybolursa kaybolsun; yalnız bir güneş sisteminde ve yalnız bir gezegende organik yaşam koşulları ortaya çıkıncaya dek ne kadar zaman geçerse geçsin; aralarından düşünebilen beyne sahip hayvanların gelişmesine, ve kısa bir zaman için yaşam koşullarının ortaya çıkıp sonra gene (sayfa 68) acımasızca ortadan kaldırılmasına dek ne kadar çok organik varlıklar meydana gelip ve daha sonra gene yok olursa olsun maddenin bütün dönüşümleri içinde, sonsuza dek aynı kalacağı, hiçbir niteliğinin hiçbir zaman kaybedilemeyeceği ve bu yüzden aynı zamanda da aynı sarsılmaz zorunlulukla yeryüzünün en yüce yaratığı düşünen aklı yokedeceği ve bir başka yerde, bir başka zaman onu yeniden üreteceği konusunda kuşkumuz yoktur. (sayfa 69)
     
      1875-76'da Engels
      tarafından yazılmıştır
     
     
      İlk kez Almanca ve
      Rusça olarak
      Marx- Engels Arşivi,
      Kitap II, 1925'te
      yayınlanmıştır




Dipnotlar

[1*] Sözcük olarak 16. yüzyıl anlamına gelir. -Ed.
[2*] Eski Romalıların dünya için kullandıkları bir deyim. -Ed.
[3*] Elyazmasının kenarına Engels kurşun kalemle şu notu koymuştur: "Alp nehirlerinin kontrolüne ilişkin olarak TorriceIli." -Ed.
[4*] Elyazmasının kenarında kurşun kalemle yazılmış şöyle bir not var: "Doğa üzerindeki eski görüşün katılığı, bütün doğabilimlerinin tek bir bütün olarak anlaşılmasına yolaçan eski inancın temellerini yaratmıştır. Hâlâ salt mekanik Fransız ansiklopedistler; daha sonra, Hegel tarafından yetkinleştirilen St. Simon ve Alman doğa felsefesi." -Ed.
[5*] Bilimsel başarıları, bu görüşü ortadan kaldırmak gerekirken, o bilimsel başarılarıyla hayli önemli bir malzeme sağlamış olan bir insanın hatta 1861'de bu görüşe nasıl inatla sarılabileceği, şu klasik sözlerde görülebilir: "Güneş sistemimizin düzenlenişi, anlayabildiğimiz kadarıyla, mevcut olan şeyi ve değişmez sürekliliği koruma amacına yönelmiştir. En eski zamanlardan beri yeryüzündeki hiçbir hayvanın ve hiçbir bitkinin daha yetkin ya da herhangi bir biçimde farklı olmaması gibi, bütün organizmalarda birbirini izleyen değil, birbirinin yanısıra yer alan aşamalar bulmamız gibi, kendi soyumuzun vücutça her zaman aynı kalması gibi -birarada var olan göksel cisimlerdeki en büyük farklılıklar bile bize, bu biçimlerin yalnızca gelişmenin farklı aşamaları olduğunu düşünmemiz hakkını vermez; bu, daha çok yaratılan her şeyin kendi içinde, aynı derecede yetkin olmasıdır." (Mädler, Populäre Astronomie, Berlin 1861, 5. baskı, s. 316.) [Engels'in notu.]
[6*] Elyazmasının kenarına kurşun kalemle şu not konmuştur: "Yine Kant'ın gel-gitin, dönüşü geciktirdiği ancak şimdi anlaşılmıştır." -Ed.
[7*] Lyell'ın görüşünün eksikliği -hiç değilse ilk biçiminde- dünyadaki hareket halinde olan kuvvetleri, hem nitelik, hem nicelik yönünden değişmez olarak düşünmesindedir. Onun yönünden dünya sakin değildir, dünya belli bir yönde gelişmez, belli bir sonuca götürmeyen raslansal bir yolda değişir. [Engels'in notu.]
[8*] Elyazmasının kenarına "Embriyoloji" eklenmiştir- -Ed.
[9*] Elyazmasının kenarına kurşun kalemle "Creatodus, keza archaeopteryx. vb."[36] eklenmiştir. -Ed.
[10*] Arladne'nin ipi - Yunan rrıitolojisine göre, Minos'un kızı Ariadne, Theseus'u labirentten kurtarmak için, ona bir ip yumağı vermiş ve Theseus'la birlikte kaçmıştır, ancak Theseus Ariadne'yi terketmişıir. -Ed.
[11*] Engels'in elyazmasında bu paragraf, bir üstteki ve bir alttaki paragraflardan yatay çizgilerle ayrılmış ve Engels'in başka yapıtlarında kullandığı paragraflarda yaptığı gibi çapraz bir çizgiyle çizilmiştir. -Ed.
[12*] Goethe, Faust, Bölüm: 1, Sahne 3. -Ed.
[13*] Güç. -Ed.
[14*] Edim. -Ed.
[15*] Ölü kalıntıları. -Ed.
[16*] "Sonsuz uzay içinde dünyaların çokluğu, sonsuz zaman içinde dünyaların birbirini izlediği anlayışına götürür." (J. W. Draper, History of the Intellectual Development of Europe, Vol. II, [s. 325].) [Engels'in notu.]

[27] Friedrich Engels'in başlıca yapıtlarından biri olan Doğanın Diyalektiği, 19, yüzyıl ortalarındaki doğabilimin en önemli keşiflerinin diyalektik materyalist bir tahlilidir; bu yapıt materyalist diyalektiği işlemekte ve doğabilimlerdeki metafizik ve idealist anlayışlara eleştirel bir tahlil getirmektedir.
      Elyazması metinlerin üçüncü kısmının "içindekiler" listesinde Engels bu "Giriş"i "Eski Giriş" diye adlandırmaktadır. Herhalde "Giriş"in birinci kısmı 1875'te ve ikinci kısmı da 1876'nın ilk yarısında yazılmıştır .-50.
[28] Almanya'da 1524'ten 1525'e kadar süren Büyük Köylü Savaşı kastedilmektedir .-51.
[29] Augeas Ahırları. - Yunan mitolojisine göre, bunlar, Kral Augeas'ın uzun yıllar ihmal edilmiş ve sonunda Herkül tarafından temizlenmiş olan ahırlarıdır; bu deyim pis ya da ihmal edilmiş bir şeyi ifade eder. -52.
[30] Engels, Luther'in "Ein feste Burg ist unser golt" ("Tanrı Bizim Saglam Kalemizdir") adlı korosuna değiniyor. Zur Geschichte der Religion und Philosophic in Deutschland ("Almanya'da Dinin ve Felsefenin Tarihi Üzerine") adlı yapıtının ikinci kitabında Heine bu koroyu "Reformasyonun Marseillaise'i" diye adlandırıyor. -52.
[31] Copernicus, güneş merkezli dünya sistemini ortaya koyduğu ve henüz basılmış olan De revolutionibus orbium coelestium ("Göksel Kürelerin Dönüşleri") adlı kitabının bir kopyasını aldığı gün, 21 Mayıs (eski takvimde) 1543'te ölmüştü. -53.
[32] 18. yüzyıl kimyacıları ateşlenmeyi, ateşlenebilir cisimlerde filojiston maddesinin bulunmasına bağlıyorlardı. Bu maddeyi taşıyan cisimlerin onu yanma sırasında bıraktığını sanıyorlardı. Ama bilindiği gibi, havada ısınan metaller ağırlaştığına göre, filojistik teorinin savunucuları fiziksel bakımdan saçma bir ağırlığı bulunan filojistona dalmışlardı. Ateşlenme sürecini, yanan bir maddenin oksijenle birlikte gösterdiği tepki diye doğru olarak açıklamış bulunan Fransız kimyacısı Lavoisier tarafından bu teorinin mümkün olmadığı tanıtlanmıştır. Filojistik teorinin zamanında oynadığı yararlı rol, "[Anti]-Dühring'e Eski Önsöz"ün sonunda Engels tarafından belirtilmiştir. Kendisi bu teoriyi, Kapital'in ikinci cildine yazdığı önsözde geniş olarak ele alır. -54, 78, 426.
[33] Kant'ın güneş sisteminin bir bulutsudan meydana geldiğini ileri süren bulutsu varsayımı şu yapıtta ortaya konur: I. Kant, Allgemeine Naturgeschichte und Theoric des Himmels, oder Versuch von der Verfassung und dem mechanischem Ursprunge des ganzen Welt-gebäude nach Newtonischen Grundsätzen abgehandelt ("Evrensel Doğa Tarihi, ve Gökyüzü Teorisi, ya da Newton İlkelerine Göre Evrenin Yapısının ve Mekanik Kökeninin Geçici Bir Tanımlaması") Königsberg ve Leipzig 1755. Kitap anonim bir yayındı.
      Laplace tarafından geliştirilen güneş sisteminin meydana gelişi varsayımı önce onun Exposition du systeme du monde ("Dünya Sisteminin Açıklanışı"), I-II, Paris, l'an IV a de la Republique Française [1796], yapıtının son bölümünde anlatılıyordu. -56.
[34] Engels, Newton'un Mathematical Principles of Natural Philosophy, cilt II, kitap III. "General Scholium", adlı temel yapıtının ikinci baskısının sonunda belirttiği düşünceyi gözönüne alıyor. "Bundan dolayı", diye yazıyordu Newton, "gökyüzünün ve denizin olaylarını yerçekimi gücü ile açıklamakla birlikte, bu gücün nedenini henüz saptamadık. ..." Newton, yerçekiminin bazı özelliklerini saydıktan sonra şöyle devam ediyor: "Ama bundan dolayı da yerçekiminin bu özelliklerinin nedenini olaylardan ortaya çıkaramadım ve bir varsayım veremedim; çünkü olaydan çıkarılamayan şeylere varsayım deniyor. İster metafiziksel ya da fiziksel, ister niteliklerle ilgili ya da mekaniksel olsun, varsayımların deneysel felsefede yeri yoktur. Bu felsefede özel önermeler olaylardan çıkarılır ve daha sonra da tümevarımla genelleştirilir ."
      Hegel, Newton'un bu sözlerine dayanarak, Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften im Grundrisse, Heidelberg 1817 ("Felsefi Bilimler Ansiklopedisi") paragraf 98, Ek 1, yapıtında şöyle diyordu: "Newton ... metafizikten sakınması için fiziğe uyarmada bulundu. ..." -56.
[35] Amphioxus (neşter balığı). - Küçük (5 cm kadar uzunluğunda) balığa benzer bir hayvan, çeşitli denizlerde ve okyanuslarda (Hint Okyanusu, Pasiflik Okyanusu'nun Malaya adalar grubu ve Japonya kıyılarında, Akdeniz'de, Karadeniz'de vb.) görülür, omurgasızlarla omurgalılar arasındaki geçiş biçimini temsil eder.
      Lepidosiren.
- Güney Amerika'da yaşayan, akciğerli balıklardan ya da çift yanlı soluk alanlardan, yani hem ciğerleri ve hem de solungaçları bulunan balıklardandır, yaşamının büyük bir kısmını su dışına geçirir. -59.
[36] Ceratodus (boynuz dişli). - Hem akciğeri ve hem de solungacı bulunan, Avustralya'da görülen bir balık.
      Archaeopteryx.
- Sürüngenlerin çeşitli özelliklerine sahip olan, kuşların en eski temsilcisi sayılan ve soyu artık tükenmiş bulunan bir hayvan. -59.
[37] 1759'da epigenez teorisini desteklemek için bilimsel kanıt sağlayan ve preformasyon öğretisini çürüten "Theoria generationis" ("Üreme Teorisi") tezini yayınlayan C. F. Wolff'a atıf yapılmaktadır. -60.
[38] Türlerin Kökeni, ilk kez, 24 Kasım 1859'da yayınlandı. -60.
[39] Protista. - Haeckel'in sınıflandırmasına göre, tekhücreli ve hücresizlerden meydana gelen ilkel organizmaların yaygın bir grubudur ve bitkilere ve hayvanlara ek olarak organik yaşamın üçüncü dalını meydana getirir. -60.
[40] Eozoon canadense. - Kanada'da bulunmuş eski ilkel organizmaların kalıntıları olarak kabul edilen bir taşıl. 1878'de hayvanbilimci Karl August Möbius, bu taşılın organik kökenli olduğunu tanıtladı. -63.


Sayfa başına gidiş