|
KÜTÜPHANE |
LENIN
Marks-Engels-Lenin
Kadın ve Aile
AŞK, EVLİLİK VE AİLE ÜZERİNE
BURJUVAZİ, egemen olduğu yerde, bütün feodal,
ataerkil, pastoral ilişkileri yok etti. İnsanı doğal üstlerine (Vorgesetzte)
bağlayan çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında,
çıplak çıkardan, duygusuz "nakit ödemeden" başka hiçbir bağ bırakmadı. Sofuca
bağnazlığın; şövalyece coşkunun, darkafahca hüznün kutsal ürpermelerini bencil
hesabın büz gibi soğuk sularında boğdu. Kişisel vakarı değişim-değerine
indirgedi ve benimsenmiş ve kazanılmış sayısız özgürlüklerin yerine vicdansız
bir ticaret özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle, dinsel ve politik kuruntularla
peçelenmiş sömürünün yerine açık, utanmaz, dolaysız, amansız sömürüyü koydu.
Burjuvazi şimdiye kadar sayılan ve sofuca bir korkuyla bakılan bütün uğraşları
kutsal görünüşlerinden (sayfa 134) soydu. Hekimi, hukukçuyu,
rahibi, şairi, bilim adamını, kendi ücretli işçileri haline getirdi.
Burjuvazi aile ilişkisinin dokunaklı-duygusal
peçesini yırttı ve onu katışıksız para ilişkisine döndürdü.
K. Marks-F. Engels, Manifest der Kommunistischen Partei,
Marks-Engels, Werke, Band 4,
Berlin 1959,
Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s.
112-113.
*
Liberal ekonomi, ulusal-toplulukları
çözüştürerek düşmanlığı genelleştirmek, böylece insanlığı yırtıcı hayvanlar -rakipler
bundan başka nedir?- herbirinin çıkarı bütün öbürlerinkinin aynı olduğu için,
yalnız bunun için birbirini yiyen bir hayvanlar sürüsü haline getirmek için
elinden geleni yaptıktan sonra, bu önçalışmadan sonra ona amaca ulaşmak için
yalnız bir adım atmak, aileyi çözüştürmek kaldı. Bunu başarması için, ona, kendi
güzel buluşu, fabrika sistemi yardım etti. Ortak çıkarların son izleri, ailenin
mal ortaklığı, fabrika sistemiyle silindi ve -hiç değilse burada, İngiltere'de-
şimdiden silinip çözülme halindedir. Çocukların, çalışabilir hale gelir gelmez,
yani dokuz yaşma basınca, ana-baba evlerini yalnızca bir pansiyon olarak
görmeleri ve ana-babalarına beslenme ve barınma için belirli bir ödemede
bulunmaları tümüyle gündelik bir şeydir. Başka türlü nasıl olabilir? Ticaret
özgürlüğünün temelinde yattığına göre, çıkarların yalıtılması başka ne sonuç
verebilir? Bir ilke bir kez harekete geçirilirse, işletmeciler hoşlansalar da
hoşlanmasalar da, kendiliğinden işleyerek bütün vargılarına ulaşır.
Ama işletmeci neye hizmet ettiğini kendisi de
bilmez. Bütün bencil düşünüşüyle insanlığın genel ilerleme zincirinde yalnızca
bir halka oluşturduğunu bilmez. Ayrı çıkarları, çözmekle, yüzyılın gitmekte
olduğu büyük devrime, insanlığın doğayla ve kendisiyle uzlaşmasına yalnızca
yolaçtığını bilmez. (sayfa 135)
F. Engels, "Umrisse zu emer Kritik der Nationalökonomie",
Marks-Engels, Werke, Band I, Berlin
1956, s. 504-505.
Friedrich Engels, "Bir Ekonomi Politik
Eleştirisi Denemesi",
Karl Marks, 1844 Elyazmaları, Sol
Yayınları, Ankara 1976, s. 405-406.
*
Kadının fabrikada çalışması aileyi zorunlu
olarak çözdü, ve aileye dayanan toplumun bugünkü durumunda bu çözülmenin gerek
yetişkinlerde gerek çocuklarda en ahlak bozucu sonuçları oldu. Çocuğuyla
ilgilenmeye ona ilk yaşında o alışılmış sevgi hizmetlerini görmeye zamanı
olmayan bir anne, çocuğunu görmeyi başaramayan bir anne, o çocuğa annelik
edemez, ona yabancı bir çocuğa olduğu gibi sevgisiz, kayıtsız davranmaya
aldırmazlık etmek zorunda kalır; ve böyle ilişkiler içinde yetişen çocuklar,
daha sonra aile için tümüyle yitmiş olur, kendi kurdukları ailelerde kendilerini
yuvalarında duyamazlar; çünkü yalnız yalıtılmış yaşamı tanımışlardır, ve bu
yüzden işçi çevrelerinde ailenin genel yıkımına da hizmet ederler. Ailenin buna
benzer bir çözülmesi çocukların çalışmasından ileri gelir. Ana-babalarına
ödedikleri barınmalıktan daha çok kazanmaya başlarlarsa, onlara belirli bir
beslenme ve barınma karşılığı ödemeye ve artanı kendileri için harcamaya
başlarlar. Bu, çoğunlukla, ondört ve onbeş yaşlarında olur. (Power, Rept. on
Leeds, passim, Tufnell, Rept. on Manchester, p. 17, etc. fabrika raporlarında.)
Tek sözcükle, çocuklar ailelerinden koparlar ve baba ocaklarını hoşlarına
gitmezse bir başkasıyla değiştirebilecekleri bir pansiyon olarak görürler.
Birçok halde kadının çalışmasıyla aile tümüyle çözülmez, ama düzeni tersine
döner. Aileyi kadın besler, erkek evde oturur, çocukları gözetir, ev işleri
görür ve yemek pişirir. Bu durum, çok, çok sık görülür; yalnız Manchester'da ev
işleri görmek zorunda kalan böyle yüzlerce erkek vardır. Bu gerçek enemenin
(Kastration) işçilerde hangi haklı öfkelere yolaçtığı, ve bütün öbür
toplumsal ilişkiler aynı kalırken bütün aile ilişkilerinin nasıl altüst olduğu
düşünülebilir.
F. Engels, Die Lage der arbeitenden Klasse in England,
Marks-Engels, Werke, Band 2,
Berlin 1957, s. 369.
*
Erkeği erkekliğinden ve kadını kadınlığından
eden, onları erkeğe gerçek kadınlık ve kadına gerçek erkeklik sunamaz durumda
bırakan bu durum, her iki cinsi ve onların kişiliğinde (sayfa 136)
insanlığı en bayağıca aşağılayan bu durum, pek övülen uygarlığımızın son
ürünüdür, yüzlerce kuşağın kendi durumlarını ve kendilerini izleyenlerinkini
iyileştirmek için gösterdikleri bütün çabaların yeni sonucudur! Sonuçların
kendilerinde bütün yorgunluğumuzun ve emeğimizin böyle çocukça şaka ettiğini
görürsek, ya insanlıktan ve onun niyetinden ve gidişinden hiç çekinmeksizin
kuşkulanmalıyız, ya da insani toplumun mutluluğunu şimdiye kadar yanlış bir
yolda aradığım kabul etmeliyiz; cinslerin durumundaki böyle toptan bir altüst
olmanın, ancak cinslerin daha başlangıçtan beri birbirinin karşısına yanlış
konmasından ileri gelebileceğini kabul etmeliyiz.
Fabrika sistemiyle zorunlu olarak doğduğu
gibi kadının erkek üzerindeki egemenliği gayri insani ise, erkeğin de kadın
üzerindeki o eski egemenliği gayri insani olması gerekir. Kadın şimdi, eskiden
erkeğin yaptığı gibi, egemenliğini pek çok şeyi, hatta her şeyi ailenin mal
ortaklığına yatırmasına dayandırırsa, bu mal ortaklığının hiç de gerçek,
gerekçeli olmadığı sonucu zorunlu olarak çıkar; çünkü bir aile üyesi hâlâ daha
büyük katılma payına dayanarak kurumlanmaktadır. Şimdiki toplumun ailesi
çözülüyorsa, bu çözülmede özellikle kendini gösteren odur ki, aileyi tutan bağ
aile sevgisi değildi, tersine, yanlış mal ortaklığında zorunlu olarak saklanmış
özel çıkardı.[76]
F. Engels, aynı yapıt, s. 371.
*
Fourier saygın toplumun ikiyüzlülüğünü, onun
teorisi ile pratiği arasındaki çelişkiyi, bütün varlık tarzının iç sıkıntısını
acımasızca ortaya seriyordu; onun felsefesiyle, perfection de la
perfectibilité perfectibilisante ve auguste vérite[77]
çabasıyla, "temiz ahlakı" ile, birbiçimli toplumsal kurumları ile
(sayfa 137) alay ediyor, ve bunlara karşı onun pratiğini, ustaca
eleştirdiği doux commerce'i,[78]
onun beğeni olmayan bayağı beğenilerini, onun evlilikte boynuzlama örgütünü,
onun genel bozulmasını çıkarıyordu. Bütün bunlar varolan toplumun Almanya'da
henüz hiç sözü edilmeyen yanlarıdır. Elbette, şurada burada aşk özgürlüğünden,
kadının durumundan ve hak eşitliğinden konuşuluyordu; ama ortaya çıkan neydi?
Bir çift boş laf, birkaç bilgiç kadın, biraz histeri ve daha çok da Alman aile
sıkıntıları - bunlardan bir piç bile doğmadı!
F. Engels, "Ein Fragment Fouriers über den Handel",
Marks-Engels, Werke, Band 2, Berlin
1957, s. 608-609.
*
Kutsal Max, ailede bize yeni bir örnek
veriyor (s. 115). İnsanın kendi ailesinin egemenliğinden kurtulabileceğini, ama
"bozulan itaatin bir kimsenin vicdanına kolayca dokunacağını", ve dolayısıyla
aile sevgisine, aile kavramına sıkı sıkı sarılındığını; "kutsal aile kavramı"na
"kutsal"a varıldığını açıklıyor (s. 116).
İyi delikanlı burada, tümüyle görgül
(ampirik) ilişkilerin başat olduğu yerde, kutsalın egemenliğini bir daha
görüyor. Burjuvanın kendi düzeninin kurumlarıyla ilişkisi, Yahudinin yasayla
ilişkisi gibidir; her tekil halde, olanak bulunan her defasında, onlara yan
çizer, ama başka herkesin onlara uymasını ister. Ama bütün burjuvalar yığın
halinde burjuvazinin kurumlarına bir defa yan çizselerdi, burjuva olmaktan
çıkarlardı - elbette onların hoşuna gitmeyen ve niyetlerine ve eylemlerine asla
bağlı olmayan bir durum. Çapkın burjuva evliliğe yan çizer ve gizlice zina eder;
tacir mülkiyet kurumuna yan çizer, spekülasyon, dolaylı iflas yoluyla
başkalarını mülkiyetlerinden eder - genç burjuva kendisini ailesinden
bağımsızlaştırır, elinden gelirse, kendisi için pratik olarak aileyi dağıtır;
ama evlilik, mülkiyet, aile, teorik olarak, dokunulmadan kalır; çünkü onlar,
pratik olarak, burjuvazinin üzerlerine egemenliğini kurduğu temellerdir; çünkü
onlar, burjuva biçimleriyle burjuvayı burjuva yapan koşullardır; tıpkı durmadan
yan çizilen yasanın dindar yahudileri (sayfa 138) dindar
yahudiler yapması gibi. Burjuvanın kendi varlık koşullarıyla bu ilişkisi burjuva
ahlakında genel biçimlerinden birini alır. Aile"den" asla
sözedilmemelidir. Burjuvazi tarihsel olarak aileye burjuva aile karakterini
verir; bu ailede, can sıkıntısı ve para, bağlayıcıdır ve ailenin burjuvaca
çözülmesi de bunlardan ötürüdür; bu çözülme sırasında ailenin kendisi
varolagider. Burjuva ailenin iğrenç varlığı resmî konuşma tarzlarındaki ve genel
ikiyüzlülükteki kutsal kavrama uygundur. Ailenin gerçekten çözüldüğü
yerde, proletaryada olduğu gibi, "Stirner"in düşündüğü şey, bunun tam karşıtı
ortaya çıkar. Orada, her şeye karşın, en gerçek ilişkilere dayanan aile bağı
bulunduğu halde, aile kavramı asla yoktur. 18. yüzyılda filozoflar aile kavramım
tahlil ettiler. Çünkü uygarlığın doruğundaki gerçek aile daha önceden çözülme
sürecindeydi. Ailenin iç bağı, aile kavramını oluşturan tek tek parçalarına,
örneğin itaate, çocuk sevgisine, evliliksel bağlılığa çözüldü; ama ailenin
gerçek gövdesi, mülk ilişkisi, öbür ailelere karşı kapalılık ilişkisi, zorunlu
birlikte yaşama, çocukların doğumuyla, şimdiki kentlerin kurulmasıyla,
sermayenin biçimlenmesiyle ortaya çıkmış ilişkiler, her ne kadar çeşitli
yollarda bozulmuş iseler de, kalıyorlardı; çünkü ailenin burjuva toplumun
istencinden bağımsız üretim tarzıyla bağlantısı, varlığını zorunlu kılıyordu. Bu
zorunluk, ailenin bir an için yasal olarak elden gelebildiğince kaldırıldığı
Fransız devriminde kendini en şaşırtıcı biçimde gösterir. Aile, 19. yüzyılda da,
çözülmenin işlerliği yalnız kavram yüzünden değil, ama gelişen sanayi ve rekabet
yüzünden de genelleştiği için, varolagider; aile çözülmesi Fransız ve İngiliz
sosyalistlerince çoktan beri ilan edilmesine ve sonunda Fransız romanları
aracılığıyla Alman kilise babalarının kulağına bile çalınmasına karşın, hâlâ
varolagider.
K. Marks-F. Engels, Die deutsche Ideologie,
Marks-Engels, Werke, Band 3,
Berlin 1958, s. 163-165.
*
"Parlak fırsatlar ve kullanımları"
deniyor önemli ve bilgin "iktisatçı"nın son derece traji-komik taşkınlıklarından
birinin başlığında, "parlak fırsatlar" elbette özgür ticaretçe
(sayfa 139) istenir, ve onların "kullanımı" ya da daha doğrusu "kötüye
kullanımı" işçi sınıfını ilgilendirir.
"İşçi sınıfı ilk defadır ki geleceğini kendi
ellerinde tutuyor! Birleşik Krallığın nüfusu gerçekten azalmaya
başlıyordu, dış göç doğal çoğalmayı aşıyordu. İşçiler fırsatlarından nasıl
yararlandılar? Ne yaptılar? Güneş geçici olarak bir daha parladığı zaman daha
önce ne yaptılarsa tam onu: Evlendiler ve olabildiğince çabuk çoğaldılar. Bu
çoğalma oranında, göçün etkisinin yeniden dengelenmesi ve parlak fırsatın elden
kaçması uzun sürmeyecek."
Demek ki, Malthus'un ve izleyicilerinin izin
verdikleri sınırlı çevrede parlak fırsat, evlenmemek ve çoğalmamak imiş! Ne
parlak ahlak dersi! Ama "iktisatçının kendisince de saptandığı gibi, nüfus
şimdiye kadar azaldı ve dış göçü henüz dengelemedi. Öyleyse fazla nüfus
felaketli zamanların sorumlusu sayılmamak gerekir.
"Emekçi sınıflar biriktirmek ve kapitalist
olmak fırsatım daha çok kullanmalıydılar. Hemen hemen hiçbir halde
kapitalistlerin saflarında sivrilmiş ya da hiç değilse sivrilmek için girişimde
bulunmuş görünmüyorlar. Fırsatlarını kaçırdılar!"
Kapitalist olma fırsatı! "İktisatçı", aynı
zamanda, işçilere şimdi ceplerine haftada 15 şilin yerine 16 şilin 6 peni
koyabileceklerini, buna göre ellerine eski kazançlarından %10 daha çok
geçebileceğini anlatıyor. Ama böylece ortalama ücret haftada 15 şilin olarak
aşın yüksek hesaplanıyor. Ama zararı yok. İnsan haftada 15 şilinle nasıl bir
kapitalist olabilir! Bu problem incelenmeye değer. İşçilerin gelirlerini
artırmayı, durumlarını iyileştirmeyi denemeleri gerektiği düşüncesi yanlıştı.
"Kendilerine yararlı olandan daha çok grev yaptılar", diyor "iktisatçı". Haftada
15 şilinle kapitalist olmak için en iyi fırsatı ele geçirmişlerdi, ama 16
şilin 6 peniyle bu fırsat kaçırılmış oluyor. İşçiler kapitalistleri bir ücret
artırımına zorlamak için bir yandan emek-gücünün kıt, sermayenin bol olmasını
beklemeliler. Ama böyle, sermaye bol ve işçi kıt olursa, o zaman, bundan dolayı
evlenmeyi ve çoğalmayı bırakmaları gerektiği için, bu güçten hiçbir durumda
yararlanmamaları gerekiyor.
"Har vurup harman savurarak yaşadılar." Tahıl
Yasaları sırasında, diyor bize aynı "iktisatçı", ancak şöyle böyle beslendiler,
(sayfa 140) şöyle böyle giyindiler ve açlıktan epeyce öldüler. Her şeye
karşın yaşamaları gerekiyorsa, öncekinden daha az har vurup harman savurarak
yaşamayı nasıl başarabilirlerdi? Nüfusun artan gönencini ve yapılan ticaretin
sağlamlığını kanıtlamak için "iktisatçı" hiç durmadan ithalat tabloları
çıkarıyor. Serbest ticaretin sözle anlatılamayan nimetleri için bir denek taşı
ilan edilmiş şey, şimdi işçi sınıfının budalaca savurganlığı için bir kanıt gibi
sergileniyor. Bununla birlikte, nüfus azalırken ve gerileyen bir tüketim varken
ithalatın neden artagidebildiği; ithalat azalırken ihracatın neden
artagidebildiği, ve ithalat ve ihracat daralırken sanayiin ve ticaretin neden
genişleyebildiği, bizim için gene anlaşılmaz olarak kalıyor.
"Üçüncü olarak, iyileştirilmiş yaşam
koşullarına uymak ve bundan en iyi biçimde yararlanmayı öğrenmek için, parlak
fırsatı kendilerine ve çocuklarına olabildiğince iyi eğitimi sağlamak amacıyla
kullansalardı. Ne yazık ki okullara pek kötü devam edildiğini ve okul
paralarının da pek kötü ödendiğini saptamak zorundayız."
Bu olgu böylesine şaşırtıcı mı? Canlı
ticaret, büyültülen fabrikalarla, artan makine kullanımıyla elele ilerliyor,
dolayısıyla, uzatılan çalışma süresiyle birlikte, yetişkin işçilerin yerine daha
çok kadın ve çocuk konuyordu. Ne kadar çok anne ve çocuk fabrikaya giderse,
okullara o kadar az devam edilebilir. Ve ana-babalara ve çocuklarına ne biçim
bir eğitim için fırsat verilmiş? Nüfus artışının Malthus'un buyurduğu sınırlar
içinde nasıl tutulacağını öğrenme fırsatı, diyor "iktisatçı". Eğitim, diyor bay
Cobden, pis, kötü havalanan, aşırı kalabalık konutların sağlık ve güç kazanmak
için en iyi araç olmadığını işçilere öğretirdi. Bu, bir insanı açlıktan ölmeye
bırakmayıp kurtarmak isterken, ona, doğa yasalarının insan vücudunun düzenli
besin almasını gerektirdiğini söylemektir. Eğitim, diye yazıyor Daily News,
kuru kemiklerden nasıl besleyici maddeler çıkarıldığını, koladan nasıl çay
bisküvisi yapıldığını ve fabrika tozundan nasıl çorba pişirildiğini öğretseydi.
İşçi sınıfının boşa harcadığı parlak fırsatları bir daha toparlarsak, bunların
evlenmemek parlak fırsatı, daha az savurgan yaşama, daha yüksek ücret
istememe, haftada 15 şilinle kapitalist olma ve kötü beslenerek kuvvetten
düşmemeyi ve Malthus'un zararlı öğretilerinin (sayfa 141)
ruhları nasıl alçalttığını öğrenme fırsatları olduğunu görürüz.
K. Marks., "Die Arbeiterfrage",
Marks-Engels, Werke, Band 9, Berlin
1960, s. 472-474.
*
Ailenin ortadan kaldırılması! En köktenciler
(radikaller) bile komünistlerin bu iğrenç niyeti karşısında, parlıyorlar.
Bugünkü burjuva aile neye dayanıyor?
Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş haliyle yalnız, burjuvazi için vardır; ama
tamlayanını, proleterlerin zorla yaratılmış ailesizliğinde ve açık orospulukta
bulur.
Burjuvanın ailesi, bu tamlayanın kalkmasıyla
elbette ortadan kalkar, ve ikisi de sermayenin yitmesiyle yiter.
Bizi, ana-babaların çocuklarını sömürmesine
son vermeyi istemekle mi kınıyorsunuz? Bu suçu kabul ediyoruz.
Ama, evsel eğitimin yerine toplumsal eğitimi
koyarak en sevgili ilişkiyi ortadan kaldırdığımızı söylüyorsunuz.
Ve sizin eğitiminiz de toplumca belirlenmiyor
mu? İçinde eğitim yaptığınız toplumsal ilişkilerle, toplumun doğrudan ya da
dolaylı işe karışmasıyla, okul aracılığıyla vb. belirlenmiyor mu? Toplumun
eğitime etkisini komünistler yaratmıyorlar; yalnızca onun niteliğini
değiştiriyorlar, eğitimi egemen sınıfın etkisinden kurtarıyorlar.
Aile ve eğitimle, ana-babalar ve çocuklar
arasındaki sevgi "ilişkisiyle ilgili burjuva deyimiyle, büyük sanayi yüzünden
proletarya için aile bağları parçalandıkça ve çocuklar basit ticaret nesnelerine
ve emek araçlarına dönüştürüldükçe, daha da iğrençleşiyor.
Ama siz komünistler kadınların
ortaklaşılmasını kurmak istiyorsunuz, diye bağırıyor bize bütün burjuvazi hep
bir ağızdan.
Burjuva, karısında yalnızca bir üretim
aracını görüyor. Üretim araçlarının ortaklaşa kullanılmak gerekeceğini işitiyor,
ve doğal olarak, ortaklaşalıktan kadınlara da pay düşeceğinden başka hiçbir şey
düşünemiyor.
Kadınların yalnızca üretim araçları olma
durumuna son vermenin özellikle sözkonusu olduğunu aklının ucundan bile
geçirmiyor. (sayfa 142)
Kaldı ki, burjuvalarımızın kadınların
komünistlerce sözde resmen ortaklaşılması konusundaki yüce ahlaklı korkusundan
daha gülünç hiçbir şey yoktur. Komünistler kadınların ortaklaşılmasını getirmeyi
gereksinmezler; bu, hemen her zaman vardır.
Burjuvalarımız, proleterlerinin karı ve
kızlarının buyruklarına hazır olmasıyla yetinmiyorlar, resmî orospuluktan hiç
sözetmiyorlar, birbirlerinin karılarını baştan çıkarmakta başlıca doyumu
buluyorlar.
Burjuva evlilik, gerçekte evli kadınların
ortaklaşılmasıdır. Komünistler, olsa olsa, kadınların ikiyüzlüce gizlenmiş bir
ortaklaşılması yerine resmî, açık yüreklice bir ortaklaşılmasını getirmeyi
istemekle kınanabilirler. Üstelik kendiliğinden anlaşılır ki, şimdiki üretim
ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte kadınların onlardan doğan
ortaklaşılması, yani resmî olan ve olmayan orospuluk da ortadan kalkar.
K. Marks-F. Engels, Manifest der Kommunistischen Partei,
Marks-Engels, Werke, Band 4,
Berlin 1959, s. 478-479.
Komünist Manifesto ve Komünizmin ilkeleri,
s. 132-134.
*
21. S[oru]: Komünist toplum
düzeni aileyi nasıl etkileyecek?
Y[anıt]: Her iki cinsin
ilişkisini [bu ilişkiyi-ç.] paylaşanları ilgilendiren ve toplumun karışmaması
gereken tümüyle özel bir ilişki haline getirerek. Özel mülkiyeti giderdiği ve
çocukları ortaklaşa eğittiği ve böylelikle şimdiye kadarki evliliğin her iki
temelini, özel mülkiyet aracılığıyla kadının erkeğe ve çocuklann ana-babalarma
bağımlılığını yokettiği için bunu yapabilir. Yüce ahlaklı darkafalılann
kadınların komünistçe ortaklaşılmasına karşı kopardıkları çığlıkların yanıtı da
hurdadır. Kadınların ortaklaşılması tümüyle burjuva topluma özgü bir ilişkidir
ve bugünkü günde içyüzü tümüyle orospuluktur. Ama orospuluk özel mülkiyete
dayanır ve onunla birlikte çöker. Demek ki komünist düzen, kadınların
ortaklaşılmasını getirmez, tersine, daha çok (sayfa 143)
ortadan kaldırır.
F. Engels, "Grundsaetze des Kommunismus", Marks-Engels,
Werke, Band 4, Berlin 1959, s. 377.
"Komünizmin İlkeleri", Komünist Manifesto
ve Komünizmin İlkeleri,
Sol Yayınları, Ankara 1991, s. 216.
*
İki insanın ya da iki insani istencin böyle
birbirine tümüyle eşit olması, yalnızca bir aksiyom (belit) değildir,
aynı zamanda büyük bir abartmadır. İki insan, iki insan olarak bile, cinsiyet
bakımından eşitsiz olabilir, ve bu basit olgu - bir an için çocuklaşırsak- bizi,
toplumun, en basit öğelerinin iki erkek olmadığına, tersine, üretim amacıyla
toplumlaşmanın en basit ve ilk biçimi olan bir aileyi kuran bir kocacık
ve bir karıcık olduğuna götürür.
F. Engels, Herrn Eugen Dührings Unwaelzung der Wissenschaft,
Marks-Engels, Werke, Band 20,
Berlin 1962, s. 90.
Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara 1977,
s. 180.
*
Ortaçağ toplumunda, özellikle ilk
yüzyıllarda, üretim önemli ölçüde kişisel kullanıma yönelikti. Başatlıkla
üreticinin ve ailesinin gereksinmelerini karşılıyordu. Kırda olduğu gibi,
kişisel bağımlılık ilişkileri bulunan yerlerde, feodal beylerin
gereksinmelerinin karşılanmasına da yardım ediyordu. Demek ki değişim olmuyordu,
dolayısıyla ürünler meta niteliği kazanmıyordu. Köylünün ailesi, gereksindiği
hemen her şeyi, aletleri ve giysileri, besin maddelerinden daha az olmamak üzere
üretiyordu. Ancak kendi gereksinmesinin ve feodal beye borçlu olduğu ayni
vergilerin üzerinde ürettiği zaman, ancak o zaman metalar da üretiyordu;
toplumsal değişime sokulan, satışa sunulan bu fazlalık, meta oluyordu.
(sayfa 144)
F. Engels, aynı yapıt, s. 253-254.
Anti-Dühring, s. 432.
*
Bay Dühring, üretimin kendisine yeni bir
biçim vermeksizin, kapitalist üretim tarzının yerine toplumsal üretim tarzının
geçirilebileceğini daha önce düşündüğü gibi, burada da, bütün biçimini
değiştirmeksizin modern burjuva ailenin bütün ekonomik temelinden
kopartabileceğini tasarlıyor. ... Ütopyacılar burada bay Dühring'ten çok
ilerdedirler. Onlara göre, insanların özgür toplumlaşması ve evsel özel emeğin
kamusal bir sanayie dönüşmesi, gençliğin eğitiminin toplumsallaşmasına ve
böylelikle aile üyelerinin gerçekten özgür bir karşılıklı ilişkisine de ister
istemez yolaçıyordu. Ayrıca, Marks'ın şimdiden kanıtladığı gibi "büyük sanayi,
kadınlara, her iki cinsten genç kişilere ve çocuklara, ev işleri alanının
ötesinde, toplumsal olarak örgütlenmiş üretim sürecinde Önemli roller vererek,
ailenin ve her iki cins arasındaki ilişkilerin daha yüksek bir biçimi için yeni
ekonomik temeli yaratır" (Kapital, s. 515 vd.)
F. Engels, aynı yapıt, s. 296.
Anti-Dühring, s. 495-496.
*
İlişkilerde de, zenginliklerin giderek
artması, bir yandan ailede erkeğe kadınınkinden daha önemli bir konum
kazandırıyor ve Qte yandan da kuvvetlenmiş konumu geleneksel kalıt düzenini
çocukların yararına değiştirmek için kullanma itkisini yaratıyordu. Ama soy
zinciri analık hukukuna göre geçerli olduğu sürece bu işlemiyordu. Bu da
değiştirilmeliydi, ve değiştirildi. Bu iş, bugün bize göründüğü kadar güç
olmadı. Çünkü bu devrim -insanların yaşayıp aştığı en köklü devrimlerden biri-
bir gensin yaşayan üyelerinden bir tekine bile dokunmayı gereksinmedi. Gensin
bütün üyeleri, önceden ne idiyseler, gene öyle kalabiliyorlardı. Gelecekte erkek
üyelerin çocuklarının genste kalması, kadın üyelerinkilerinse çıkarılıp
babalarının gensine geçmeleri basit kararı buna yetiyordu. (sayfa
145)
F. Engels, Der Ursprung der Familie, des Privateigentum und des Staats,
Marks-Engels, Werke, Band 21,
Berlin 1962, s. 60.
F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve
Devletin Kökeni,
Sol Yayınları, Ankara 1990, s. 61.
*
Familia sözcüğü, başlangıçta bugünkü
darkafalıların duygusallıktan ve evsel çekişmeden birleştirilmiş ideali anlamına
gelmez; Romalılarda, ilkin karı-koca ve çocukları ile değil, tersine, yalnız
kölelerle ilgilidir. Famulus bir ev kölesi, ve familia bir adamın
olan kölelerin topu demektir. Daha Gaius zamanında, familia, id est
patrimonium (yani kalıt payı) vasiyetnameyle belirleniyordu. Deyim,
Romalılarca, başkanın kadını, çocukları ve belirli sayıda köleleri, hepsini,
Romalı babalık erkine göre öldürme ve yaşatma hakkıyla buyruğunda bulundurduğu
yeni bir toplumsal organizma için türetildi.
F. Engels, aynı yapıt, s. 61.
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni, s. 63.
*
Toplumdaki işbölümü ve buna uygun olarak
bireylerin belli işlere bağlanması, tıpkı manüfaktürdeki işbölümü gibi, karşıt
çıkış noktalarından hareketle gelişirler. Bir aile içersinde[79]
ve daha sonraki gelişmelerle bir kabile içersindeki işbölümü, cinsiyet ve yaş
farklarına, salt fizyolojik temele dayanan doğal bir işbölümü meydana gelir; bu
işbölümü, alanını, topluluğun yayılması, nüfusun artması, ve özellikle çeşitli
kabileler arasındaki çatışmalar sonucu bir kabilenin diğerinin boyunduruğu
altına girmesiyle genişletir. Öte yandan, daha önce de belirttiğim gibi,
ürünlerin değişimi, çeşitli ailelerin, kabilelerin, toplulukların birbirleriyle
ilişki kurdukları noktalarda başlar; çünkü uygarlığın başlangıcında,
birbirlerinin karşısına bağımsız olarak çıkan, bireyler değil, aileler,
kabileler ve benzeri topluluklardır. (sayfa 146)
K. Marks, Das Kapital,
Marks-Engels, Werke, Band 23,
Berlin 1962, s. 372.
Kapital, Birinci Cilt, s. 366.
*
Ortak ya da doğrudan birleşmiş bir emeğe
örnek vermek için, bütün uygar kavimlerin tarihlerinin eşiğinde gördüğümüz o
kendiliğinden gelişen biçime kadar geri gitmemize gerek yoktur.[80]
Kendi gereksinmesi için, hububat, hayvan, iplik, keten bezi ve giyecek üreten
bir köylü ailesinin ataerkil sanayii hemen yakınımızdadır. Bu çeşitli mallar,
ailenin karşısında, [aile üyelerinin -ç.] emeklerinin çeşitli ürünleri olarak
çıkarlar, ama kendi aralarında bunlar meta değildirler. Toprağın sürülmesi,
hayvan yetiştirme, iplik eğirme, dokuma, elbise dikme gibi çeşitli ürünlerde yer
alan farklı türde emekler, bizatihi ve o halleriyle doğrudan toplumsal
işlevlerdir: çünkü ailenin işlevi de tıpkı meta üretimine dayanan toplumda
olduğu gibi, kendiliğinden doğup gelişmiş bir işbölümü düzeyine sahiptir. Aile
içinde işin dağılımı, üyelerinin emek-zamanlarmın düzenlenmesi, mevsimlere göre
değişen doğal koşullara bağlı olduğu kadar, yaş ve cinsiyet farkına da bağlıdır.
Her bireyin emek-gücü, bu durumda, zaten ailenin tüm emek-gücünün yalnızca
belirli bir bölümüdür, ve bu nedenle, bireysel emek-gücü harcanmasının süresine
göre ölçülmesi, doğal olarak emeklerinin toplumsal niteliği olarak ortaya çıkar.
Karl Marks, aynı yapıt, s. 92,
Kapital, Birinci Cilt, s. 93.
*
Bununla birlikte, çocuk emeğinin doğrudan ya
da dolaylı (sayfa 147) yoldan kapitalistçe sömürülmesini
yaratan ana-baba otoritesi olmayıp, tersine, ana-baba otoritesinin ekonomik
temelini yıkan kapitalist sömürü tarzı, bunun kullanılmasını, bir gücün kötüye
kullanılması şeklinde yozlaştırmıştır. Ne var ki, eski aile bağlarının
kapitalist sistem altında uğradığı çözülme, ne kadar korkunç ve iğrenç görünürse
görünsün, büyük sanayi, üretim sürecinde, kadınlara, gençlere ve her iki
cinsiyetten çocuklara, ev alanının dışında önemli bir rol vermekle, daha üst
düzeyde bir aile şekli ve cinsiyetler arası ilişki konusunda yeni bir ekonomik
temel yaratır. Cermen-hıristiyan aile şeklini mutlak ve değişmez saymak,
birarada alındığı zaman bir dizi tarihsel gelişmenin halkaları olan, eski Roma,
Yunan ya da Doğu aile şekline bu özelliği vermek kadar saçmadır. Ayrıca, her iki
cinsiyetten ve her yaştan bireylerden oluşan kolektif çalışma grubunun, uygun
koşullar altında, zorunlu olarak, insanı geliştiren bir kaynak halini alacağı
açık bir gerçektir; oysa üretim sürecinin işçi için değil, işçinin üretim süreci
için varolduğu, kendiliğinden ortaya çıkan, zalim ve kapitalistçe şekliyle bu
durum, durmadan çevreye yayılan bir yozlaşma ve kölelik kaynağı olur.[81]
Karl Marks, aynı yapıt, s. 514.
Kapital, Birinci Cilt, s. 500
*
Üretimin toplumsallaşması, üretim araçlarının
toplumun mülkiyetine geçmesine, "mülksüzleştirenin mülksüzleştirilmesine"
yolaçacaktır. Emeğin üretkenliğinin görülmemiş ölçüde aıtması, işgününün
kısaltılması; ilkel, dağınık küçük işletmenin kalıntı ve yıkıntısının yerine
yetkinleşmiş ortak (kollektive) emeğin konması - bu geçişin doğrudan
sonuçları bunlardır. Kapitalizm tarım ile sanayi arasındaki bağı kesinlikle
koparır, ama aynı zamanda, en yüksek gelişmesinde, bu bağın yenilenmesi için,
bilimin bilinçli kullanımı ve ortak emeğin birleştirilmesi temeli üzerinde
sanayi ile tarımın (sayfa 148) birleşmesi için, insanlığın
yeni bir yerleşim tarzı için (gerek köylerin yüzüstü bırakılmışlığına, dünyadan
kopukluğuna ve barbarlığına, gerek dev yığınların büyük kentlerde doğaldışı
toplanmasına son vererek) yeni öğeler hazırlar. Ailenin yeni bir biçimi, kadının
konumunda ve yetişen kuşakların eğitiminde yeni koşullar modern kapitalizmin en
yüksek biçimiyle hazırlanır: Kadın ve çocuk emeği, ataerkil ailenin kapitalizmle
çözülmesi, modern toplumda kaçınılmaz olarak en korkunç, en felaketli ve en
iğrenç biçimleri alır. Bununla birlikte, "büyük sanayi, kadınlara, genç kişilere
ve her iki cinsten çocuklara ev işleri alanının ötesinde toplumsal olarak
örgütlenmiş üretim süreçlerinde önemli roller vererek, ailenin ve her iki eşey
arasındaki ilişkilerin daha yüksek bir biçimi için yeni ekonomik temeli yaratır.
Hıristiyan-Cermen aile biçimini yetkin saymak da, birbirleri arasında tarihsel
bir gelişim zincirinin halkalarını oluşturan eski Roma, ya da eski Yunan, ya da
Doğu biçimini böyle saymak gibi, elbette budalacadır. Bunun gibi, besbellidir
ki, her iki cinsin ve farklı yaş basamaklarının bireylerinden bileşmiş emek
personelinin biraraya getirilmesi, işçinin üretim süreci için olduğu, üretimin
işçi için olmadığı o doğal gelişmiş acımasız, kapitalist biçiminde yozlaşmanın
ve köleliğin belalı kaynağı ise de, uygun koşullarda, bunun tersine, insanca
gelişmenin kaynağı olacaktır." (Das Kapital, 13. bölümün sonucu.) Fabrika
sistemi, bize, "belirli bir yaşın üzerindeki bütün çocuklar için öğretimin ve
cimnastiğin yalnızca toplumsal üretimi artırm'ak için bir yöntem olarak değil,
tersine, tam anlamıyla gelişmiş insanların üretimi için biricik yöntem olarak
birleştirilecek eğitimin tohumu"nu (aynı yapıt) göstermektedir.
W. I. Lenin "Karl Marks",
Werke, Band 21, Berlin 1960, s. 60-61.
V. İ. Lenin, "Karl Marks",
Marks-Engels-Marksizm, Sol Yayınları,
Ankara 1990, s. 38-39.
*
Bay Grün, Fourier'nin bir özgür aşk görüşünü
anlatmak için başvurduğu fantezilere dayanıp şimdiki aşk ilişkilerini
eleştirmekten vazgeçerek Fourier'nin aşkı ele alışını kolayca
(sayfa 149) eleştirebiliyor. Bay Grün tam bir darkafalı Alman olarak, bu
fantezileri ciddiye alıyor. Bu fanteziler onun ciddiye aldığı biricik şeydir.
Bir kez sistemin bu yanı üzerinde durmak istiyor idiyse, Fourier'nin kendi
türünde bulunanların en iyisi olan, ve dahice gözlemleri içeren eğitimle ilgili
açıklamaları üzerinde de neden durmadığı belli değildir. Bundan başka, bay Grün
aşk vesilesiyle, gerçek genç-Alman yazıncısı olarak, Fourier'nin eleştirisinden
ne kadar az şey öğrendiğini sergiliyor. Sanısına göre, ister evliliğin ister
özel mülkiyetin kaldırılmasından başlamak aynı şeymiş, biri öbürüne yolaçarmış.
Oysa, burjuva toplumda daha şimdiden pratik olarak gerçekleştiği gibi, evliliğin
başka bir çözülmesinden başlamayı istemek, katışıksız yazıncı fantezisidir.
Bunun her yerde yalnız üretim biçiminin değiştirilmesinden doğduğunu Fourier'de
bile bulabilirdi.
Marks-Engels, Die deutsche Ideologie,
Marks-Engels, Werke, Band 3,
Berlin 1958, s. 500-501.
*
Wahlverwandschaften'e (İsteğe Bağlı
Hısımlık) gelince; zaten ahlaki olan bu romanı bay Grün daha da
ahlakileştiriyor, öyle ki Wahlverwandschaften'i nerdeyse kız liseleri
için uygun ders kitabı olarak salık verir görünüyor. Bay Grün açıklıyor ki,
Goethe, "aşk ile evliliği ayırıyordu, ve öyle ki, ona göre aşk evliliği aramaktı
ve evlilik bulunmuş, yetkin aşktı," s. 286.
Dolayısıyla buna göre aşk "bulunmuş aşk"ı
aramaktır. Bu daha da açıklanıyor: "gençlik aşkı özgürlüğü"ne göre evlilik
"aşkın son ilişkisi" olarak ortaya çıktı (s. 287). Tıpkı uygarlaşmış ülkelerde
sağgörülü bir aile babasının oğlunu önce birkaç yıl kurtlarını dökmeye bırakması
ve sonra ona "son ilişki" olarak uygun bir karı beğenip seçmesi gibi. Ama
uygarlaşmış ülkelerde bu "son ilişki"de ahlaki bir bağlayıcılığa çoktandır
gözyummak gerekirken, bunun tersine erkek oralarda metresler tutar ve kadın
bundan dolayı onu boynuzlatırken, bay Grün'ü gene burjuva kurtarıyor.
(sayfa 150)
F. Engels, "Deutscher Sozialismus in Versen
und Prosa",
Marks-Engels, Werke, Band 4, Berlin
1959, s. 245.
*
Size hiç romantikliğe kapılmadan
güvenceleyebilirim ki tepeden tırnağa ve bütün ciddiliğimle aşığım. Yedi yılı
aşkındır nişanlıyım, ve nişanlım, kısmen "gökteki efendi" ile "Berlin'deki
efendi"yi eşit tapınma nesneleri sayan sofu-aristokrat hısımlarına, kısmen
birkaç papazın ve başka düşmanlarımın yuvalandığı öz aileme karşı, benim için en
çetin, nerdeyse sağlığını bozan savaşımlar verdi. Bu yüzden ben ve nişanlım,
gereksiz ve yıpratıcı çekişmelerle, üç kat daha yaşlı olan ve durmadan "yaşam
deneyimleri"ni sözkonusu eden bazı kimselerden daha çok yılmaksızın uğraştık.
K. Marks, "Brief an Arnolt Ruge vom 13. März
1843 aus Köln"
Marks-Engels, Werke, Band 27, Berlin
1963, s. 417.
*
Canım Sevgilim,
Sana gene yazıyorum; çünkü yalnızım ve sen
hiç bilmeden veya işitmeden veya bana yanıt veremeden kafamda seninle sürekli
diyaloglar kurmak beni rahatsız ediyor. Portrenin bu kadar kötü olması pek işime
yarıyor, ve Meryem Ananın en çirkin portrelerinin, "kararlı Madonna"ların bile,
neden iyi portrelerden daha çok, tükenmez hayranlar bulabildiğini şimdi
kavrıyorum. Bu kararlı Madonna resimlerinden hiçbiri, senin gerçekte yaşlı değil
de asık yüzlü olan, ve sevimli, tatlı, öpülesi "dolce"[82]
yüzünü hiç yansıtmayan fotoğrafından daha çok öpülmüş ve koklanmış ve gözlerle
okşanmış değildir. Ama yanlış resmedilmiş gün ışıklarını düzeltiyorum, ve
anlıyorum ki, lamba ışığından ve tütünden pek bozulmuş gözlerim yalnız düşte
değil, uyanıkken de resmedebiliyorlar. Etinle, kemiğinle karşımdasın, ve seni
kollarımda taşıyorum, ve tepeden tırnağa öpüyorum, ve önünde diz çöküyorum, ve
inliyorum: "Madam, sizi seviyorum". Ve sizi Venedikli zencinin her zaman
sevdiğinden daha çok seviyorum. İkiyüzlü ve kötü dünya bütün karakterleri
ikiyüzlüce ve kötü algılıyor. Bunca karalayıcımdan ve yılan dilli düşmanımdan
kim beni ikinci sınıf bir tiyatroda birinci aşık (sayfa 151)
rolünü oynamaya içten eğilimli olmakla kınadı? Oysa gerçek budur. Alçakların
mizah yeteneği olsaydı, "üretim ve değişim ilişkilerini" bir yana ve beni senin
ayaklarında öbür yana resmederlerdi. Altına da Look to this picture and to
that[83]
yazarlardı. Ama onlar aptal alçaklardır ve aptal kalacaklardır, in seculum
seculorum.[84]
Bir an için evde olmamak iyidir; çünkü
nesneler ayırdedilmek için aynı zamanda görünür. Yakından incelenen küçük ve
gündelik şeyler çok büyürken, yakındaki kuleler bile cüce görünür. Tutkular da
böyledir. Yakınlıklarıyla insanın göğsünü sıkıştıran küçük alışkanlıklar,
dolaysız konuları gözden uzaklaşır uzaklaşmaz, tutkusal biçime bürünür,
yiterler. Konularının yakınlığı ile küçük alışkanlıklar biçimine bürünen büyük
tutkular, uzaklığın büyülü etkisiyle büyürler ve yeniden doğal büyüklüklerini
alırlar. Benim aşkım da böyle. Yalnızca düşle benden uzaklaşmış olman yetiyor,
ve hemen anlıyorum ki güneş ve yağmur bitkilerin gelişmesine nasıl yarıyorsa,
zaman da aşkımın büyümesine öyle yarıyor. Sana aşkım sen uzakta olur olmaz,
ruhumun bütün enerjisinin ve gönlümün bütün karakterinin toplandığı bir dev gibi
görünüyor. Kendimi gene insan olarak duyuyorum, çünkü büyük bir tutku duyuyorum,
ve öğretimin ve modern eğitimin bizi içine karıştırdığı çeşitlilik, ve nesnel ve
öznel bütün etkileri bize ters eleştirten kuşkuculuk, bize yalnızca her şeyi
küçük ve önemsiz ve sıkıcı, belirsiz kılmak için yaratılmıştır. Ama aşk,
Feuerbach'sal insana, Moleschott'sal madde değişimine, proletaryaya duyulan aşk
değil, tersine, sevgiliye ve özellikle sana duyulan aşk, insanı yeniden insan
yapıyor.
Gülümseyeceksin, tatlı sevgilim, ve bütün bu
dil uzunluğuna nasıl vardığımı soracaksın. Ama senin o tatlı ve temiz yüreğim
yüreğime bastırabilseydim, susardım ve bir tek söz söylemezdim. Dudaklarla
öpemediğim için dil ile öpmem ve sözcüklere başvurmam gerekiyor. Gerçekte şiir
bile söyleyebilir ve Ovid'in "Libri Tristum"una, gönül acısının Almanca kitabına
uyak bile düşürebilirdim. Onu yalnızca İmparator Ogüst sürdü. Oysa beni sen
sürdün, ve Ovid bunu bilmiyordu. (sayfa 152)
Dünyada gerçekten birçok kadın var, ve
onların birkaçı güzeldir. Ama yaşamımın en büyük ve en tatlı anılarının her
çizgisini, hatta her kırışığını yeniden gösteren bir yüzü bir daha nerede
bulurum? Sonsuz acılarımı, bulunmaz yitiklerimi bile senin tatlı yüzünde
okuyorum, ve senin tatlı yüzünü öpünce, acıyla öpüşüyorum.
"Onun kucağına gömülmüş, onun öpücükleriyle
yeniden dirilmiş" - yani senin kucağına ve senin öpücüklerinle, ve Brahmanlara
ve Pitagoras'a yeniden doğma öğretilerini ve hıristiyanlığa yeniden dirilme
öğretisini bağışlıyorum...
Hoşçakal tatlı sevgilim. Seni ve çocukları
binlerce kez öperim.
Karl'ın
K. Marks, "Brief an Jenny Marks vom 21. Juni
1856 aus Manchester".
Marks-Engels, Werke, Band 29, Berlin
1963, s. 532-536.
*
Sevgili Dost! Size kitapçığın planını
olabildiğince ayrıntılı yazmanızı üsteleyerek salık veririm. Yoksa aşırı
belirsiz kalır.
Bir konuda düşüncemi şimdiden söylemeliyim:
§ 3 - "(Kadının) aşk özgürlüğü istemi"nin
kesinlikle çizilmesini salık veririm.
Gerçeklikte burada proleterce değil, tersine,
burjuvaca bir istem sözkonusudur.
Gerçekte bundan ne anlıyorsunuz? Bundan ne
anlaşılabilir?
1. Aşkta maddi (mali) hesaplardan mı
kurtuluş?
2. maddi kaygılardan mı?
3. dinsel önyargılardan mı?
4. babanın vb. yasağından mı?
5. "toplum"un önyargılarından mı?
6. çevrenin (köylü ya da küçük-burjuva ya da
aydın-burjuva çevrenin) sınırlı ilişkilerinden mi?
7. yasanın, yargının ve polisin
zincirlerinden mi?
8. aşkta ciddilikten mi?
9. çocuk yapmaktan mı?
10. zina özgürlüğü mü? vb.
Birçok derecelenmeyi (elbette hepsini değil)
saydım. Elbette (sayfa 153) n° 8-10'u düşünmüyorsunuz; ama
ya n° 1-7'yi ya da n° 1-7'ye benzer bir şeyi düşünüyorsunuz.
Ama n° 1-7 için başka bir belirleme
seçilmelidir; çünkü aşk özgürlüğü bu düşünceleri tam dışavurmuyor.
Ama kamu, kitapçığın okurları,
tartışmasız, "aşk özgürlüğü'nden, niyetinizin tersine, genellikle n°
8-10 gibi bir şey anlayacaktır.
Bugünkü toplumda en geveze, en çok gürültü
koparan ve "yukarda görülen" sınıflar "aşk özgürlüğü "nden n° 8-10'u anladıkları
için, tam bunun içindir ki, bu proleterce değil, tersine, burjuvaca bir
istemdir.
Proletarya için her şeyden önce n° 1 ve 2, ve
sonra n° 1-7 önemlidir; ama aslında bu "aşk özgürlüğü" değildir.
Sizin öznel olarak bundan ne "anlamak
istediğiniz" söz-konusu değildir. Aşk konularında sınıf ilişkilerinin nesnel
mantığı sözkonusudur.
Dostça ellerinizden sıkarım!
V.İ.
W. I. Lenin, "Brief an Inés Armand vom 17.
Januar 1915",
Briefe, Band 4, Berlin 1967, s. 49-50.
Gençlik Üzerine, Sol Yayınları, Ankara
1977, s. 117-118.
*
Sevgili Dost! Yanıtın gecikmesini
bağışlayınız: dün yazmak istiyordum ama engellendim ve mektup için zamanım
olmadı.
Kitapçık için planınızla ilgili olarak,
bence, "aşk özgürlüğü istemi" belirsizdir ve -sizin niyetinizden ve isteğinizden
bağımsız olarak (bunun altını çiziyorum ve diyorum ki: nesnel, sınıf ilişkileri
sözkonusudur sizin öznel istekleriniz değil)- bugünkü toplumsal koşullarda
proleter değil, burjuva bir istemdir.
Bunu onamıyorsunuz.
İyi. Konuyu bir daha inceleyelim.
Belirsizi belirli kılmak için size
aşağıyukarı on olanaklı (ve varolan sınıf ayrılıklarında kaçınılmaz),
farklı yorum saydım ve 1-7. yorumların, görüşüme göre, proleter kadınlar,
8-10'unculann burjuva kadınlar için tipik ya da karakteristik
(sayfa 154) olduğunu belirttim.
Bu çürütülmek istenirse, birincisi, bu
yorumların doğru olmadığı kanıtlanmalı (o zaman yerlerine başkaları konmalı ya
da doğru olmayanlar anılmalıdır) veya ikincisi, tam olmadıkları kanıtlanmalı (o
zaman eksikler tamamlanmalıdır), veya üçüncüsü, onların proleter ve burjuva diye
bölünmemek gerektiği kanıtlanmalıdır.
Bunların ne birini, ne öbürünü, ne de
üçüncüsünü yapıyorsunuz.
1-7. noktalar üzerinde hiç durmuyorsunuz.
Öyleyse onların (genellikle) doğru olduğunu kabul ediyorsunuz?
(Proleter kadınların orospuluk etmesi ve
bağımlılığı konusunda yazdığınız şey: "Hayır deme olanaksızlığı", kesinlikle
1-7. noktalara girer. Aramızdaki herhangi bir görüş ayrılığı burada gizlenmemek
gerekir.)
Bunun proleter bir yorum olduğunu da
tartışmıyorsunuz.
8-10. noktalar kalıyor.
Bunları "tam anlamıyorsunuz" ve "itiraz
ediyorsunuz": "aşk özgürlüğü ile" 10. nokta "nasıl bir tutulabilir (!!??)
anlamıyorum" (böyle yazılı!)....
Böylece, benim sanki "bir tuttuğum" ve sizin
beni tamamlamaya ve çürütmeye çalıştığınız sonucu çıkmıyor mu?
Başka türlü nasıl olabilir? Bu ne demektir?
Burjuva kadınlar aşk özgürlüğünden
8-10. noktaları anlar - bu benim tezimdir.
Bu tezi çürütüyor musunuz? Burjuva
hanımların aşk özgürlüğünden ne anladığını söylüyor musunuz?
Bunu söylemiyorsunuz. Burjuva kadınların
onlardan tam bunu anladığını yazın ve yaşam kanıtlamıyor mu? Hiç eksiksiz
kanıtlıyor! Ve bunu susarak geçiştiriyorsunuz.
Ama hal böyle olduğu içindir ki, burada
onların sınıf durumu sözkonusudur ve onları "çürütmek" olanaksızlaşır ve
bönce olur.
Proleter bakış noktası açıkça onlardan
ayrılmalı, proleter bakış noktası onların karşısına konmalıdır.
Nesnel olgular gözönünde tutulmalıdır; yoksa onlar kitapçığınızdan uygun
yerleri çıkarır, kendi yollarında yorumlar, kitapçığınızı kendi değirmenlerini
döndüren su olarak kullanır, işçilere karşı düşüncelerinizi çarpıtır, işçileri
"şaşırtırlar" (o sırada işçiler arasında onlara uzlaşmaz düşünceler
sunabilirmişsiniz (sayfa 155) korkusunu yayarlar). Ve
ellerinde sayısız gazete vb. vardır.
Oysa, siz, nesnel, sınıfsal bakış noktasını
tümüyle unutuyorsunuz ve sanki aşk özgürlüğünü 8-10. noktalarla "bir
tutuyormuşum" gibi bana karşı bir "saldırıya" geçiyorsunuz... Gülünç bu,
gerçekten gülünç...
"Geçici bir tutku ve birleşme bile"
(darkafalı ve darkafalılaştırılmış) karı-kocalar arasındaki "aşksız
öpücükler"den "daha şiirsel ve temiz" imiş. Böyle yazıyorsunuz. Ve kitapçıkta da
böyle yazmak istiyorsunuz. Olağanüstü.
Bu karşılaştırma mantıklı mı? Darkafalı
karı-kocalar arasındaki aşksız öpücükler iğrençtir. Anlaştık. Onlar ...
ne ile karşılaştırılmalıdır? ... Şunu mu düşünmeli: aşklı öpücükler? Oysa
siz onları "geçici" (neden geçici?) bir "tutku" (neden aşk değil) ile
karşılaştırıyorsunuz - böylece mantıksal olarak şu sonuç çıkıyor: Aşksız
(geçici) öpücükler, aşksız evlilik öpücükleri ile karşılaştırılıyor... Garip.
Küçükburjuva-aydınsal-köylü (bende 6. ya da 5. nokta olacak) darkafalı, iğrenç
aşksız evliliği aşklı proleter sivil evliliğin karşısına koymak (ille de
istiyorsanız, tutkulu geçici bir birleşmenin çirkin de, güzel de
olabileceğini eklemek) halka seslenen bir kitapçık için daha iyi olmaz mıydı?
Sizde bir karşılaştırma sınıfsal tiplerden çıkmıyor, tersine doğallıkla
olanaklı bir "hal" gibi bir şey. Ama haller mi sözkonusu? Ana konu böyle
seçilirse: evlilikte çirkin öpücüklerin ve geçici bir birleşmede güzel
öpücüklerin bulunduğu tekil bir hal, bireysel bir hal - bu konu bir romanda
işlenmeliydi (çünkü böylelikle bireysel haller ekseni, karakterlerin
tahlilini ve uygun tiplerin ruhsal durumunu biçimlendirir.
"Aşk profesörü" rolüne çıkmak "anlamsız"dır
derken, Key'den yanlış seçilmiş alıntıyla ilgili düşüncemi çok iyi anladınız.
Evet, kesinlikle. Ya geçici vb. profesör rolüne?
Bir polemiğe girmeyi gerçekten kesinlikle
istemezdim. Bu mektubumu bir kenara atar ve bir söyleşiye kadar beklerdim. Ama
istiyorum ki, kitapçık iyi olsun, hiç kimse ondan sizin için hoş olmayan
tümceler çıkaramasın (bazan her şeyi bozmak için bir tümce yeter),
hiç kimse sizi yanlış yorumlayamasın. İnanıyorum ki, siz de,
"istemeksizin" yazdınız, ve bu mektubu yalnızca şunun için gönderiyorum:
Planınızı, mektuba dayanarak, söyleşilere dayanarak olduğundan
(sayfa 156) belki daha köklü anlarsınız, ve plan elbette çok önemli bir
şeydir.
Tanıdıklarınız arasında bir Fransız sosyalist
hanım yok mu? Ona 1-10. noktalarımı (sözde İngilizceden) çeviriniz ve "geçici"
vb. üzerine gözlemlerinizi bildiriniz". Konuyla ilgilenmemiş kişiler ne
diyor, hangi izlenimleri ediniyor ve kitapçıktan ne bekliyorlar, dikkatle
dinleyip görünüz. Küçük bir deneme.
V.İ.
NOT: Baugy'i ilgilendiren şeyi
bilmiyorum... Belki arkadaşım aşırı vaatte bulundu... Ama ne vaadetti?
Bilmiyorum. Konu ertelendi, yani anlaşmazlık ertelendi, giderilmedi,
savaşmalı ve hep yeniden savaşmalı!! Onu bundan vazgeçirmek başarılacak mı? Ne
diyorsunuz?
W. I. Lenin, "Brief an Ines Armand vom 24.
Januar 1915",
Briefe, Band 4, s. 52-55.
Gençlik Üzerine, s. 119-122.
*
Dikkate değer bir olgudur ki her büyük
devrimci hareketten sonra "özgür aşk" sorunu ön plana çıkar: insanların bir
kesiminde devrimci bir ilerleme olarak, artık gerekli olmayan eski geleneksel
zincirlerden kurtuluş olarak; öbür kesiminde erkek ile kadın arasındaki her
türlü dizginsiz eylemi rahatça örtbas eden hoş bir öğreti olarak. Sonuncular,
yani darkafalılar, burada hemen ağır basar görünüyorlar.
F. Engels, "Das Buch der Offenbarung,",
Marks-Engels, Werke, Band 21, Berlin
1962, s. 10.
*
Feuerbach'a göre din, insan ile insan
arasında, kendi gerçekliğini şimdiye kadar gerçekliğin fantastik görüntüsünde
-bir ya da birçok tanrının aracılığında, insani özelliklerin görüntüsünde-
arayan, ama şimdi onu BEN ile SEN arasındaki aşkta dolaysız ve aracısız olarak
bulan duygu ilişkisi, gönül ilişkisidir. Ve böylece, cinsler arası aşk,
Feuerbach'ta onun yeni dinini en yüksek uygulama biçimi değilse bile, en yüksek
uygulama biçimlerinden biri oluyor. (sayfa 157) İnsanlar
varoldukça, insanlar arasında, özellikle her iki cins arasında, duygu ilişkileri
de varolmuştur. Cinsler arası aşk özellikle son sekizyüz yılda bu zaman boyunca
onu bütün şiir sanatının zorunlu ekseni yapan bir biçim edindi ve bir yer
kazandı. Varolan olumlu (positive) dinler, cinsler arası aşkın devletçe
düzenlenmesine, yani evlilik yasaları çıkarılmasına, yüce kutsamayı bağışlamakla
yetindiler, ve yarın, aşk ve dostluk pratiğinde en küçük bir şey
değiştirilmeden, tümüyle yitebilirler.
F. Engels, Ludıvig Feuerbach und der
Ausgang der klassischen
deutschen Philosophie,
Marks-Engels, Werke, Band 21, s.
283.
Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin
Sonu,
Sol Yayınlan, Ankara 1992, s. 31-32.
*
Tek karı-koca evliliğiyle birlikte, daha önce
bilinmeyen sürekli iki toplumsal karakter biçimi ortaya çıktı: kadının sürekli
aşığı ve boynuzlu koca. Erkekler kadınlara karşı yengi kazanmışlardı, ama
yenilenler taç giydirmeyi yüce gönüllülükle üstlendiler. Tek karı-koca
evliliğinin ve hetaerismus'un yanısıra, zina kaçınılmaz bir toplumsal
kurum oldu
- yasaklanmış ağır cezalar verilen ama
bastırılamayan bir kurum. Çocuğun gerçek babalığı eskiden olduğu gibi en çok
ahlaki kanıya dayanıyordu ve çözülmez çelişkiyi çözmek için Code Napoléon
şöyle buyuruyordu. (Madde 312.)
"L'enfant conçu pendant le mariage a pour
père le mari
- evlilik sırasında gebe kalınan çocuğun
babası, kocadır."
Üçbin yıllık tek karı-koca evliliğinin kesin
sonucu budur. Böylece tek-eşli-ailede (Einzelfamilie), tarihsel kökenine
uygun kalan ve kadın ve erkek çekişmesini erkeğin paylaşılmayan egemenliğiyle
gösteren durumlarda, uygarlığın başlamasından beri sınıflara bölünmüş toplumun
çözemeden ve üstesinden gelemeden içinde hareket ettiği aynı karşıtlıkların ve
çelişkilerin küçük bir resmini ediniyoruz. Burada elbette yalnız evlilik
yaşamının bütün düzeninin kökensel karakterinin kuralına gerçekten uygun
geliştiği, ama kocanın egemenliğine karının başkaldırdığı o tek karı-koca
evliliği (sayfa 158) durumlarından sözediyorum. Hiç kimse
bütün evliliklerin böyle geçmediğini, evdeki egemenliğini devlettekinden daha
iyi korumayı bilmeyen ve bundan ötürü ona yaraşmayan dizginleri karısı pek haklı
olarak ele alan darkafalı Alman burjuvasından daha iyi bilmez. Ama o, bunun
içindir ki, başından çok daha kötü şeyler geçen Fransız dert ortağından çok
üstün olduğunu sanır.
F. Engels, Der Ursprung der Familie, des
Privateigentums und des Staats,
Marks-Engels, Werke, Band 21, s.
70.
F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetinin ve
Devletin Kökeni, s. 72-73.
*
Burjuva evlenmesi günümüzde iki türlüdür.
Katolik ülkelerde, önceleri olduğu gibi, ana-baba, genç burjuva oğula uygun bir
karı bulur, ve bunun sonucu, doğal olarak, tekeşliliğin (Monogamie)
içerdiği çelişkilerin en tam gelişmesidir: koca yönünden kösnülü (şehvetli)
hetaerismus ve karı yönünden kösnülü zina. Katolik kilisesi, gerçekte, ölüme
olduğu gibi, zinaya da çare bulunmadığına inandığı için, yalnız bunun için,
boşanmayı yasaklamıştır. Buna karşılık protestan ülkelerde, burjuva oğula kendi
sınıfından bir kadını az çok özgürce seçmeye izin verilmesi kuraldır; buna göre
evlenme bağıtının (aktinin) temelinde belirli bir ölçüde aşk bulunabilir ve
protestan ikiyüzlülüğüne uygun olarak, her zaman bulunduğu töre uğruna
varsayılır. Burada kocanın hetaerismus'u uyuşturulur ve karının zinası
seyrelir. Ama insanlar evlilikten önce nasıl iseler her evlilikte de öyle
kaldıkları ve protestan ülkelerin burjuvaları çoğunlukla darkafalı oldukları
için, bu protestan tekeşlilik (Monogamie), en iyi durumların
ortalamasında, evlilik birliğine yalnızca aile mutluluğu diye adlandırılan yoğun
bir cansıkıntısı getirir.... Kadınla ilişkide kural cinsel aşk olur ve ezilen
sınıflarda, yani bugünkü proletaryada, ancak o olabilir - bu ilişki ister resmen
tanınsın ister tanınmasın. Ama burada klasik tekeşliliğin bütün temelleri
ortadan kaldırılmıştır. Burada korunması ve kalıt bırakılması için tekeşliliğin
ve koca egemenliğinin yaratıldığı hiçbir mülkiyet yoktur ve burada böylelikle
erkek egemenliğini geçerli kılmak için hiçbir itki de yoktur.
(sayfa 159)
Üstelik, gerekli araç da yoktur. Bu
egemenliği koruyan burjuva hukuku yalnız mülk sahipleri ve onların proleterlerle
ilişkileri için vardır; para gerektirir ve yoksulluk yüzünden işçinin karısı
karşısındaki konumu için geçersizdir. Orada tümüyle başka kişisel ve toplumsal
ilişkiler başattır. Ve ayrıca, büyük sanvayi kadını evden çıkarıp
emek pazarına ve fabrikaya yerleştirdiğinden ve çoğu zaman ailenin besleyicisi
yaptığından beri, proleterin konutunda erkek egemenliğinin son kalıntısı da
temelinden yoksun kaldı - tekeşliliğin yaygınlaşmasından beri kadınlara karşı
kökleşmiş kabalığın bir parçası belki hâlâ vardır. Demek ki, eşlerin
tutkulu aşkı ve en sağlam bağlılığı ile bile ve bütün uhrevi ve dünyevi
kutsamaya karşın, artık kesin anlamda tekeşli bir aile değildir. Bundan dolayı,
tekeşliliğin sürekli yoldaşları, hetaerismus ve zina, burada ancak
nerdeyse yitmiş bir rol oynar; kadın boşanma hakkını yeniden ve gerçekten elde
etmiştir, ve eşler birbirine katlanamazlarsa, ayrılmayı yeğ tutarlar. Kısacası,
proleter evliliği sözcüğün kökenbilimsel (etymologisch) anlamında
tekeşlidir, ama tarihsel anlamında asla öyle değildir.
Hukukçularımız, yasamadaki ilerlemenin
kadınları her yakınma nedeninden artan ölçüde yoksun bıraktığını hiç kuşkusuz
kabul ediyorlar. Modern, uygarlaştırılmış yasa sistemleri, birincisi, evliliğin
geçerli olması için, her iki yanın gönüllü katıldıkları bir sözleşme olmak
gereğini, ve ikincisi her iki yanın evlilik sırasında birbirinin karşısında eşit
haklarla ve görevlerle bulunmak gereğini tanımaktadır. Ama bu iki istem tutarlı
olarak gerçekleşseydi, kadınlar dileyebildikleri her şeyi elde ederlerdi.
Bu tümüyle hukuksal kanıtlama, köktenci (radikale)
cumhuriyetçi burjuvanın proleteri arada bir azarlayıp susturmak için başvurduğu
kanıtlamanın ta kendisidir, iş sözleşmesine her iki yan da gönüllü katılmış
olmalıdır. Ama sözleşme, yasa her iki yanı kâğıt üzerinde eşitler
eşitlemez, gönüllü katılınmış gibi geçerli olur. Çeşitli sınıf konumlarının bir
yana verdiği güç, o yanın öbürüne yaptığı baskı -her ikisinin gerçek
ekonomik konumu-, yasayı hiç ilgilendirmez. Ve iş sözleşmesi süresince, biri ya
da öbürü vazgeçmedikçe, ikisi de buna karşılık eşit haklandırılmış olmak
gerekir. Ekonomik darbelerin işçiyi zorlaması, hak eşitliğinin en
(sayfa 160) son görüntüsünden bile yoksun bırakması karşısında yasa
hiçbir şey yapamaz. ...
Erkek ile kadının evlilikteki hukuksal hak
eşitliği de daha iyi durumda değildir. İkisinin bize önceki toplum durumlarından
kalıt bırakılmış hak eşitsizliği, kadının ekonomik ezilgisinin nedeni değildir,
tersine sonucudur. Birçok evli çift ve çocuklarını kapsayan eski komünist ev
ekonomisinde, kadınlara bırakılan ev yönetimi, besin maddelerinin erkeklerce
sağlanması gibi, toplumsal olarak zorunlu bir çalışmaydı. Ataerkil aileyle
birlikte, ve daha çok tekeşli ayrı aileyle birlikte, bu değişti. Ev yönetimi
kamusal niteliğini yitirdi. Artık toplumu ilgilendirmiyordu. Özel hizmet
oldu; toplumsal üretime katılmaktan alıkonan kadın, baş hizmetçi oldu. Ancak
çağımızın büyük sanayii, kadına -ama yalnız proleter kadına- toplumsal üretim
yolunu yeniden açtı. Ama öyle ki, kadın ailenin özel hizmetindeki görevini
yerine getirirse, kamusal üretimin dışında kalır ve hiçbir şey kazanamaz; ve
kamusal çalışmaya katılmak ve kendi başına kazanmak isterse, aile görevlerini
yerine getirmekten alıkonur. Ve fabrikada olduğu gibi, bütün meslek dallarında,
hekimlikten avukatlığa kadar, kadının durumu böyledir. Modern tek-eşli-aile,
kadının açık ya da gizli ev-köleliği üzerine kurulmuştur, ve modern toplum
katışıksız tek-eşli-ailelerin -toplumun molekülleri gibi- biraraya gelmesinden
doğmuş bir yığındır. Erkek, günümüzde pek çok halde, hiç değilse varlıklı
sınıflarda, ailenin para kazanıcısı ve besleyicisi olmak zorundadır ve bu,
hiçbir özel hukuksal üstüncelik (imtiyaz) tanınmasını gerektirmeden, ona bir
egemen konumu verir. Ailede erkek burjuvadır, kadın proletaryayı temsil eder.
Ama sınai dünyada proletaryayı ezen ekonomik baskının özgül karakteri ancak
kapitalist sınıfın bütün özel üstüncelikleri giderildikten ve her iki sınıfın
tam hukukusal hak eşitliği kurulduktan sonra ortaya çıkar; demokratik cumhuriyet
iki sınıfın karşıtlığını ortadan kaldırmaz, tersine yalnızca onun savaşımla
sonuca bağlanacağı zemini sunar. Ve tam bunun gibi, modern ailede erkeğin kadın
üzerindeki egemenliğinin kendine özgü karakteri ve ikisi arasında gerçek bir
toplumsal hak eşitliği kurmanın zorunluğu ve biçimi, ancak ikisi de tümüyle eşit
haklandırıldıktan sonra gün ışığına çıkacaktır. O zaman görülecektir ki, kadının
kurtuluşunun (sayfa 161) ilk önkoşulu bütün kadın cinsinin
kamusal çalışmaya yeniden katılmasıdır, ve bu, tek-eşli-ailenin toplumun
ekonomik birimi olma özelliğinin giderilmesini yeniden gerektirir.
F. Engels, aynı yapıt, s. 72-76.
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni, s. 75-79.
*
Şimdi, tekeşliliğin bugüne kadarki ekonomik
temellerinin de [tekeşliliğin] tamamlayıcısının, orospuluğun temelleri gibi
ortadan kalkacağı toplumsal bir devrime doğru gidiyoruz. Tekeşlilik büyük
servetlerin bir elde -ve hem de bir erkeğin elinde- toplanmasından ve bu
servetleri başkasının çocuklarına değil de o adammkilere kalıt bırakma
gereksinmesinden doğdu. Bunun için erkeğin değil, kadının tekeşliliği
gerekliydi, öyle ki kadının bu tekeşliliği erkeğin açık ya da gizli
çokeşliliğini (Polygamie) asla engellemiyordu. Ama yaklaşan toplumsal
devrim, kalıt bırakılabilen sürekli servetlerin -üretim araçlarının- hiç değilse
en büyük bölümünün toplumsal mülkiyete dönüştürülmesiyle, bütün bu kalıt bırakma
kaygılarını enaza (minimuma) indirecektir. Tekeşlilik ekonomik nedenlerden
doğduğuna göre, bu nedenler yitince ortadan kalkacak mıdır?
Hiç haksız olmayarak şu yanıt verilebilir: O
kadar az ortadan kalkacaktır ki, daha çok ancak o zaman tümüyle
gerçekleşecektir. Çünkü üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüşmesiyle
ücretli-emek de, proletarya da, belirli - istatistik olarak hesaplanabilen-
sayıda kadın için orospu olma zorunluluğu da ortadan kalkar. Orospuluk ortadan
kalkar, tekeşlilik, yıkılacağı yerde, sonunda bir gerçeklik olur - erkekler için
de.
Böylece erkeklerin durumu herhalde çok
değişmiş olur. Ama kadınlannki, bütün kadınlarınki de önemli değişikliğe
uğrar. Üretim araçlarının ortak mülkiyete geçmesiyle tek-eşli-aile toplumun
ekonomik birimi olmaktan çıkar. Özel ev ekonomisi, toplumsal bir sanayie
dönüşür. Çocukların bakımı ve eğitimi kamusal iş olur; toplum, evlilikten doğmuş
olsunlar ya da olmasınlar, bütün çocukları eşit olarak gözetir. Bundan ötürü,
bugün bir kızın sevdiği erkeğe kendini çekinmeden (sayfa 162)
vermesini engelleyen en önemli toplumsal -ahlaki olduğu kadar da ekonomik-
etkeni oluşturan "sonu ne olur?" kaygısı yiter. Bu çekincesiz bir cins
ilişkisinin ve onunla birlikte kızlık saygınlığı ve kadınlık utancı konusunda
daha az katı bir kamuoyunun giderek doğması için yeterli neden olmaz mı? Ve son
olarak, modern dünyada tekeşlilik ile orospuluğun, gerçekte karşıtlar, ama
ayrılmaz karşıtlar, aynı toplum durumunun kutupları olduğunu görmedik mi?
Orospuluk, tekeşliliği de kendisiyle birlikte uçuruma sürüklemeksizin ortadan
kalkabilir mi?
Burada yeni bir etken, tekeşliliğin ortaya
çıktığı çağda olsa olsa tohum halinde bulunan yeni bir etken işe karışır;
bireysel cinsel aşk.
Ortaçağdan önce bireysel cinsel aşktan
sözedilemez. Kişisel güzelliğin, sıkı bağlantının, uygun eğilimlerin vb. ayrı
cinsten kişilerde cinsel ilişki isteği uyandırdığı, bu en yakın ilişkiyi kimle
kurdukları konusunda erkeklerin de kadınlar gibi tümüyle aldırmaz olmadığı,
kendiliğinden anlaşılır. Ama bununla bizim cinsel aşkımız arasındaki fark sonsuz
büyüktür. Bütün ilkçağ boyunca evlilikler ana-babalarca kararlaştırılır, ve
evliliğe katılanlar bunu sessizce benimser, ilkçağın tanıdığı o biraz evliliksel
aşk, öznel bir eğilim değildir, tersine nesnel ödevdir, evliliğin temeli değil,
tersine, tamamlayanıdır (Korrelat). Modern anlamda aşk ilişkileri,
ilkçağda, ancak resmî toplumun dışında olur. Teokrit'in ve Moşos'un aşk
sevinçlerine ve acılarına türkü yaktıkları çobanlar, Longos'un Daphins'i ve
Chloe'si, özgür yurttaşların yaşam alanı olan devlette hiçbir payı bulunmayan
katışıksız kölelerdir. Ama kölelerin dışında aşk ilişkilerine yalnızca
batmaktaki ilkçağ dünyasının yıkılma ürünleri olarak ve resmî toplumun dışında
kalan kadınlarla, Hetaere'lerle, dolayısıyla yabancı ya da azat edilmiş
kadınlarla rastlıyoruz: Atina'da batışının öngününde, Roma'da imparatorlar
çağında. Aşk ilişkileri özgür kadın ve erkek yurttaşlar arasında olunca,
yalnızca zina yüzünden oluyordu. Ve ilkçağın klasik aşk şairi, yaşlı Anakreon,
bizim anladığımız haliyle cinsel aşka öylesine aldırış etmiyordu ki, sevilen
varlığın cinsi bile onun için çok az önem taşıyordu.
Bizim cinsel aşkımız, eskilerin basit cinsel
isteğinden, Eros'undan, temelli ayrılır. Birincisi, sevilenin karşı-sevgisini
(sayfa 163) gerektirir; kadın bu noktada erkeğe eşittir, oysa antik
Eros'ta bu hiçbir zaman aranmaz. İkincisi, cinsel aşkın sahip olmayı ve
ayrılmayı her iki yana en büyük mutsuzluk değilse bile, büyük bir mutsuzluk gibi
gösterdiği bir yeğinlik derecesi ve süresi vardır; sevişenler birbirine sahip
olabilmek için ölüme kadar herşeyi göze alırlar, ki bu ilkçağda ancak zinada
olur. Ve son olarak, cinsel ilişkinin değerlendirilmesi için yeni bir ahlaki
ölçü doğar; cinsel aşkın yalnız evlilik-içi ya da evlilik-dışı olup olmadığı
değil, ama aşktan ve karşı-aşktan doğup doğmadığı da sorulur. Feodal ya da
burjuva yaşayışında, bu yeni ölçüye bütün öbür ahlak ölçülerinden daha çok
aldırılmaz - o da çiğnenir. Ama bu ölçüye daha az da aldırılmaz. O da öbürleri
gibi -teoride, kâğıt üzerinde- tanınır. Ve bu ölçü daha çok öncelik
gereksinemez.
Antik çağın cinsel aşka doğru yaptığı
atılımların, durduğu yerde, ortaçağ yeniden atılıma geçer: zina. Sabah
şarkılarını (Tagelieder) yaratan şovalyesel aşkı daha önce anlattık.
Evliliği bozmak isteyen bu aşktan, evliliği kurması gereken aşka, şövalyeliğin
asla tümüyle alamadığı uzun bir yol vardır. Uçarı Romalılardan (Latinlerden)
erdemli Almanlara geçsek bile, "Nibelungenlied"de, Kriemhild'in Siegfried'e onun
kendisine aşık olduğu gibi gizlice aşık olduğunu, ama buna karşın, Günther'in
onu adını söylemediği bir şövalyeye vaat ettiğini bildirmesi üzerine, yalnızca
şu yanıtı verdiğini biliyoruz: "Benden dilekte bulunmanıza hiç gerek yok; bana
nasıl buyurursanız her zaman öyle olmak isterim, bana koca olarak verdiğiniz kim
ise, senyörüm, onunla seve seve nişanlanmak isterim." Burada her şeye karşın
aşkının gözönünde bulundurulmak durumunda olduğu, hiç aklına gelmez. Günther
Brünhild ile, Etzel Kriemhild ile, birbirlerini hiç görmeksizin, evlenmeyi
isterler; "Gutrun"da da İrlandalı Siegebant Norveçli Ute ile, Hetel von
Heglingen İrlandalı Hilde ile, ve son olarak Siegfried von Morland, Hartmut von
Ormanien ve Herwig von Seeland Gutrun ile evlenmek isterler; ve ancak burada,
kadın, gönüllü olarak, sonuncularla evlenmeye karar verir. Kural olarak, genç
prensin nişanlısını, sağ iseler ana-babası, yoksa bütün durumlarda en son sözü
söyleyen büyük vasalların öğüdüyle prensin kendisi seçer. Asla başka türlü de
olamaz. Kral için bile olduğu gibi, şövalye ya da (sayfa 164)
baron için de, evlenmek politik bir iştir, yeni bağlaşmalarla bir güç artırma
fırsatıdır; bireyin hoşlanması değil, evin çıkarı karara bağlanmalıdır.
Nikâhta, nasıl olur da, son sözü aşk söyleyebilir?
Ortaçağ kentlerinin lonca-burjuvası
(Zunftbürger) için de hiçbir şey başka türlü değildir. Onu koruyan
ayrıcalıklar, sınırlayıcı lonca tüzükleri, onu burada öbür loncalardan, orada
kendi lonca arkadaşlarından, şurada kalfalarından ve çıraklarından yasal olarak
ayıran yapma sınırlar, kendine uygun bir eş arayabileceği çevreyi yeterince
daraltıyordu. Ve bu karmakarışık sistemde hangi kadının ona en uygun olduğunu
kesinlikle onun bireysel hoşlanması değil, tersine, aile çıkarı karara
bağlıyordu. Demek ki, pek çok halde, evlenme ortaçağın sonlarına kadar,
başlangıçtan beri ne idiyse öyle, katılanlarca karara bağlanmayan bir iş olarak
kaldı. Başlangıçta dünyaya evli geliniyordu - öbür cinsten bütün bir grupla
evli. Grup evliliğinin daha sonraki biçimlerinde herhalde benzer bir ilişki
oldu, yalnız grup sürekli daralıyordu. Çift-eşli-evlilikte, kural, çocuklarının
evliliğini annelerin kararlaştırmasıdır; burada da, genç çifte Gens'te ve
boyda (aşirette) daha sağlam bir durum yaratması gereken yeni hısımlık
ilişkilerinin saygınlıkları sonucu belirliyordu. Ve özel mülkiyetin genel
mülkiyete ağır basmasıyla ve kalıtın soydan geçmesiyle babalık hukuku ve
tekeşlilik egemen olunca, evlilik ancak o zaman ekonomik saygınlıklara gerçekten
bağımlı oldu. Satın alarak evlenme biçimi ortadan kalkar, ama kendisi
sürekli artan ölçüde uygulanır, öyle ki, yalnız kadın değil, erkek de, kişisel
özelliklerine göre değil, ama servetine göre fiyatlanır. Katılanların karşılıklı
eğilimi, evlenme kararının her şeyden ağır basan nedeni olmalıydı; ama bu,
başlangıçtan beri, egemen sınıfların pratiğinde işitilmedik bir şey olarak
kalmış; olsa olsa romantik yazında ya da - hesaba katılmayan ezilmiş sınıflarda
görülmüştür.
Coğrafi keşifler çağından sonra, dünya
ticareti ve manü-faktür ile dünya egemenliğine hazırlandığı sırada, kapitalist
üretimin bulunduğu durum buydu. Bu evlenme biçiminin ona olağanüstü uyduğu
düşünülmek gerekirdi, ve öyle de oldu. Ve bununla birlikte dünya tarihinin
cilvesine akıl ermez - bu evlenme biçiminde yıkıcı gediği açmak zorunda kalan da
o oldu. Kapitalist üretim her şeyi metaya dönüştürerek, (sayfa
165) geçmişten kalmış, geleneksel bütün ilişkileri çözdü, kalıt alınmış
törenin (adabın), tarihsel hukukun yerine alımı ve satımı, "özgür" sözleşmeyi
koydu; bu noktada, İngiliz hukukçu H. S. Maine, önceki çağlara göre bütün
ilerlememizin, from status to contract[85]
kalıtsal olarak aktarılan koşullardan gönüllü olarak sözleşmeye bağlanan
koşullara geçmemiz olduğunu söylerken, eşsiz bir buluş yaptığına inanıyordu;
oysa bu, doğru olduğu ölçüde, elbette daha Komünist Manifesto'da
söylenmişti.
Ama sözleşme yapmak için, kişiliklerini,
eylemlerini ve mallarını özgürce kullanabilen ve birbirlerinin karşısına hak
eşitliğiyle çıkan kimseler gerekir, işte bu "özgür" ve "eşit" kişileri yaratmak,
kapitalist üretimin başlıca çalışmalarından biri oldu. Bu, başlangıçta, yalnız
yarı-bilinçli, üstelik dinsel kılığa büründürülmüş tarzda oldu ise de, lüterci
ve kalvinci reformdan sonra, insanın yalnızca tam istenç özgürlüğü içinde
yaptığı işlerden tümüyle sorumlu olduğu ve ahlaki olmayan eyleme zorlayan her
baskıya direnmenin ahlaki ödev olduğu ilkesi yerleşmiştir. Ama bu, o zamana
kadarki evlenme bağıtı ile riasıl uyuşuyordu? Evlilik, burjuva anlayışa göre bir
sözleşmeydi, hukuksal bir işti, ve en önemli hukuksal işti; çünkü iki insanın
bedenini ve ruhunu ömür boyunca bağlıyordu. Artık biçimsel bakımdan gönüllüce
bitiriliyordu; katılanlar "evet" demeden işlemiyordu. Ama bu "evet" sözcüğünün
nasıl söyletildiği ve gerçek evlilik bağıtçılarının kimler olduğu çok iyi
biliniyordu. Ama bütün öbür sözleşmelerde gerçek karar özgürlüğü isteniyor
idiyse, bunda neden istenmesindi? Eşleşmesi gerekecek iki genç kişinin,
kendilerini, bedenlerini ve organlarını özgürce kullanma hakları yok muydu?
Cinsel aşk şövalyelikle moda olmamış mıydı, şövalyesel zina aşkı karşısında
karı-kocanın aşkı onun gerçek burjuva biçimi değil miydi? Birbirini sevmek
karı-kocanın Ödeviyse, sevişenlerin görevi de birbirleriyle evlenmek ve başka
hiç kimseyle evlenmemek değil miydi? Sevişenlerin bu hakkı, ana-babanın,
hısımların ve öbür evlilik aracılarının ve çöpçatanların hakkından daha üstün
değil miydi? Özgür kişisel sınama (Prüfung) hakkı kiliseye ve dine hiç
çekincesiz girdiyse yaşlıların, genç kuşağın bedeni, (sayfa 166)
ruhu, gücü, mutluluğu ve mutsuzluğu üzerinde egemen olma katlanılmaz isteği
karşısında nasıl eli-kolu bağlı durulabilirdi?
Bu sorunlar, toplumun bütün eski bağlarının
gevşediği ve kalıt alınmış bütün kavramların sarsıldığı bir çağda, ortaya
atılmalıydı. Dünya bir çırpıda on kat büyümüştü; bir yarıkürenin dörtte-biri
yerine, şimdi, Batı Avrupalıların gözleri önünde bütün bir yerküre duruyordu ve
onlar öbür yedi dörtte-bire de sahip olmak için ivecenlik ediyorlardı. Ve eski,
dar ülke sınırları gibi, yukarda sözü edilen bin yıllık ortaçağ düşünce tarzının
sınırları da ortadan kalkıyordu. İnsamn dış gözlerinin önünde olduğu gibi,
içgözlerinin önünde de sonsuz geniş bir ufuk açılıyordu. Hindistan'ın
zenginlikleri, tatlı, ama burjuva ölçüde coşturuculukları ve Meksika ve Potosi
ocaklarındaki varlıkları ile altın ve gümüş karşısında baştan çıkan genç adam
için saygınlığı iyi karşılamanın, kuşaklarca kalıt alınmış şerefli lonca
üstünceliklerinin (imtiyazlarının) ne değeri olurdu. Burjuvazinin gezici
şövalyelik çağıydı; onun da romantikliği ve son tahlilde burjuva amaçları vardı.
Yükselmekte olan burjuvazinin, özellikle
kurulu düzenin en çok sarsıldığı protestan ülkelerde, evlilik için de özgürlüğü
gittikçe daha çok tanıması ve yukarda anılan tarzda uygulanması böyle oldu.
Evlilik sınıf-evliliği olarak kalıyordu, ama [evliliğe] katılanlara sınıf içinde
belirli bir seçme özgürlüğü bırakılıyordu. Ve şiirsel dile getirmelerde olduğu
gibi ahlaki teoride de, hiçbir şey, kâğıt üzerinde eşlerin karşılıklı cinsel
sevgisine ve gerçek özgür anlaşmasına dayanmayan hiçbir evlilikten daha sağlam
değildi. Kısacası, aşk evliliği, yalnız droit de l'homme[86]
olarak değil, istisnai bir biçimde droit de la femme[87]
olarak da, insan hakkı olarak kabul edildi.
Ama bu insan hakkı, bütün öbür sözde insan
haklarından bir noktada ayrılıyordu. Bunlar pratikte egemen sınıfa, burjuvaziye
özgü kalır ve ezilen sınıfa, proletaryaya, dolaylı ya da dolaysız çok görülür
iken, burada tarihin cilvesi gene beklendiği gibi oluyordu. Egemen sınıf bilinen
ekonomik etkilerin (sayfa 167) egemenliğinde kalır ve
bundan ötürü yalnız istisnai durumlarda gerçekten özgürce kararlaştırılmış
evlilikleri olur, oysa, gördüğümüz gibi, böyle evlilikler egemenlik altındaki
sınıf için kuraldır.
Bundan dolayı, evlilik bağıtının tam
özgürlüğü, kapitalist üretimin ve onun yarattığı mülkiyet ilişkilerinin ortadan
kaldırılması, eş seçmede bugün hâlâ pek büyük bir etkisi bulunan bütün ikincil
ekonomik saygınlıkları şilince, ancak o zaman sağlanabilir. O zaman, karşılıklı
duygudaşlıktan başka hiçbir güdü de kalmaz.
Ama cinsel aşk doğası gereği [başkalarını]
dışarıcı (ausschliesslich) olduğu için -bu dışarıcılık günümüzde yalnız
kadında tümüyle gerçekleşmesine karşın-, cinsel aşka dayalı evlilik de doğası
gereği tek-eşli-evliliktir. Grup evliliğinden tek-eşli-evliliğe ilerlemeye
özellikle kadının işi gözüyle bakan Bachofen'in ne kadar haklı olduğunu
görmüştük; yalnız çift-eşli-evlilikten (Paarungsche) tekeşliliğe gelişme
erkeklerin yararınadır; ve tarihsel olarak, sonucu kadınların durumunun
kötüleşmesi ve erkeklerin sadakatsizliğinin kolaylaştırılması olmuştur.
Dolayısıyla, erkeklerin alışkanlık halindeki bu sadakatsizliğine kadınların
katlanmasına yolaçan nedenleri -kendi varlıkları ve daha çok da çocukların
geleceği için duydukları kaygı-doğuran ekonomik koşullar kalkarsa, kadının
böylelikle erişeceği eşit durum, şimdiye kadarki bütün deneyime göre, daha fazla
ölçüde şu sonucu verecektir: Erkekler, kadınların çok-kocalı (polyandrisch)
olduğundan daha çok tekeşli (monogam) olacaktır.
Ama tekeşliliğin kesinlikle yitireceği şey,
ona mülkiyet ilişkilerinden doğmuş olmasıyla damgasını vuran bütün
karakterlerdir; ve bunlar, birincisi erkeğin üstünlüğü ve ikincisi evliliğin
bozulmazlığıdır. Evlilikte erkeğin üstünlüğü, onun ekonomik üstünlüğünün düpedüz
sonucudur ve onunla . birlikte kendiliğinden çöker. Evliliğin bozulmazlığı
kısmen tekeşliliğin doğduğu ekonomik durumun, kısmen de bu ekonomik durum ile
tekeşlilik arasındaki bağlantının henüz gereği gibi anlaşılmadığı ve dinsel
olarak abartıldığı çağdaki geleneğin sonucudur. Bu bozulmazlık bugün bin türlü
bozulmuştur. Yalnız aşka dayalı evlilik ahlaki ise, yalnız aşkın varolagittiği
evlilik ahlakidir. Ama bireysel cinsel aşk nöbetinin süresi bireylere göre,
özellikle erkeklerde, çok farklıdır; (sayfa 168) ve
sevginin tümüyle sona ermesi, ya da yeni bir tutkulu aşkla yitirilmesi,
boşanmayı toplum için de, her iki yan için de, iyi bir iş haline getirir.
Yalnız, insanlar bir boşanma davasının yararsız çamurlarına batmaktan
korunacaktır.
Öyleyse, kapitalist üretimin yakın olan
süpürülmesinden sonra cinsel ilişkilerin düzenlenmesi üzerine bugünden
öngörebileceğimiz şey, özellikle olumsuz türdendir. Çoğunlukla çökecek olanla
sınırlıdır. Peki ama ne olacak? Bu, yeni bir kuşak yetişince belli olacak:
yaşamlarında bir kadını parayla ya da başka bir toplumsal güç aracılığıyla satın
almak durumunda asla kalmamış erkeklerden, ve gerçek aşktan başka hiçbir güdüyle
kendini bir erkeğe vermek, üstelik ekonomik sonuçlardan korkup kendini sevdiğine
sunmaktan kaçınmak durumunda asla kalmamış kadınlardan bir kuşak, işte bu
insanlar varolunca, bugün yapmaları gerektiğine inanılan şeye hiç kulak
asmayacaklar, kendi pratiklerini ve her bireyin pratiğini yargılayacak kamuoyunu
kendileri yaratacaklardır - nokta.
Şimdi, epeyce uzaklaştığımız Morgan'a
dönelim. Uygarlık dönemi sırasında gelişmiş toplumsal kurumların tarihsel
incelemesi, onun kitabının çerçevesini aşar. Onun için, bu çağ boyunca
tekeşliliğin başından geçecekler onu pek az uğraştırır. O da, tekeşli ailenin
gelişmesinde cinslerin tam hak eşitliğine doğru bir ilerleme, bir yaklaşma
görür; bununla birlikte bu amaca erişildiğini sanmaz. Ama der ki: "ailenin
ardarda dört biçimden geçtiği ve şimdi beşinci bir biçimde bulunduğu olgusu
kabul edilirse, bu biçimin gelecek için sürekli olup olamayacağı sorusu ortaya
çıkar. Olanaklı biricik yanıt şudur: Tıpkı şimdiye kadar olduğu gibi, bu biçim,
toplum geliştiği ölçüde gelişmekte, toplum değiştiği ölçüde değişmek zorundadır.
Bu biçim, toplumsal sistemin yaratıcısıdır ve onun gelişme durumunu
yansıtacaktır. Tekeşli aile, uygarlığın başlangıcından beri, ve çok belirgin
olarak modern çağda iyileştiği için, hiç değilse, her iki cinsin eşitliğine
ulaşılıncaya kadar, daha da yetkinleşme gücü vardır. Tek-eşli-aile uzak
gelecekte toplumun istemlerini karşılayamaz duruma düşerse, ardılının hangi
nitelikte olacağını önceden söylemek olanaksızdır." (sayfa 169)
F. Engels, aynı yapıt, s. 77-84.
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni, s. 80-87.
*
Özgürler ile köleler arasındaki ayrımın
yanında, varlıklılar ile yoksullar arasındaki ayrım da ortaya çıktı - yeni
iş-bölümüyle birlikte toplumda yeni bir sınıflara ayrılma. Bireysel aile
başkanlarının mülkiyet farkları, eski komünist ev topluluğunu varlığını
sürdürdüğü her yerde parçalar; onunla birlikte toprağın bu topluluk için
ortaklaşa işlenmesine son verir. Ekilebilir toprak, tek tek ailelere
kullanmaları için önce geçici, sonra sürekli olarak bırakılır; tam özel
mülkiyete geçiş, çift-eşli-evlilikten (Paarungsche) tekeşliliğe geçişle
birlikte ve ona koşut olarak kerte kerte tamamlanır. Tek-eşli-aile
(Einzelfamilie) toplumda ekonomik birim olmaya başlar.
F. Engels, aynı yapıt, s. 159.
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni, s. 169-169.
*
Uygarlığın kendisiyle birlikte başladığı meta
üretimi aşaması, ekonomik olarak, 1. madenî paranın, onunla birlikte
para-sermayenin, faizin ve tefecinin; 2. üreticiler arasında aracılık eden
tüccarların; 3. özel mülkiyetin ve ipoteğin; 4. egemen üretim biçimi olarak köle
emeğinin başlamasıyla belirlenir. Uygarlığa uygun düşen ve onunla birlikte
başatlaşan aile biçimi, tekeşliliktir, erkeğin kadına egemenliğidir, ve toplumun
ekonomik birimi olarak tek-eşli-ailedir. Uygarlaşmış toplumun özeti, bütün tipik
dönemlerde hiç istisnasız egemen sınıfın devleti olan ve aslında, bütün
durumlarda, ezilen, sömürülen sınıfların baskı altında tutulmasına yarayan
makine olarak kalan devlettir.
F. Engels, aynı yapıt, s. 170-171.
Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni, s. 181.
*
Öte yandan, toplumsal koşullarımız o türlüdür
ki, bir erkeğin bir kadına büyük bir haksızlık etmesi resmen kolay-laştirılır,
ve kendisini böyle suçtan aklayabilecek kaç erkek (sayfa 170)
vardır? Gidin, kadınlar sizi saymıyor! diyordu bunu kendi deneyimiyle bilen en
ululardan biri.
F. Engels, "Brief an Louise Kautsky. am 11.
Oktober 1888 aus London",
Marks-Engels, Werke, Band 37, Berlin
1967, s. 107.
*
...Bu vesileyle, zina yasağı için biraz veri.
Onu kullanabilecek misiniz, elbete bilmiyorum. Konu huylandırıcıdır, ve değinmek
yararlı olmaktan çok zararlı mıdır, değil midir, bilmelisiniz. Ne olursa olsun,
ahlaki darkafalılığa düşmeden bu buyruğun nasıl ele alınabileceği konusunda size
bir yol göstermek istedim, ve elimin altında bulunduğu kadarıyla, bu olay
üzerine tarihsel veri derlemek size herhalde yararlı olabilir.
F. Engels, "Brief an Eduard Bernstein am 12.
Maerz 1881 aus London",
Marks-Engels, Werke, Band 35, Berlin
1967, s. 169.
*
Şimdi rahatsızlık böylesine önemliyse -neden
ötürü olursa olsun, farketmez- ki ciddi olarak ayrılma kararındasınız, görünüşe
göre her şeyden önce kadının ve erkeğin günümüz koşullarındaki durumlarının
farklılığı iyice düşünülmelidir. Ayrılma, erkeğe toplumsal bakımdan kesinlikle
zarar vermez, bütün toplumsal konumunu korur, yeniden bekar oluverir. Kadın
bütün konumunu yitirir, her şeye yeni baştan ve daha da güçleşmiş koşullarda
başlamak zorundadır. Bundan ötürü, kadın ayrılmaktan sözederse, erkek her şeyi
yapabilir, alçaimaksızm ondan dilekte bulunabilir ve ona yalvarabilir; oysa
erkek ayrılmayı yalnızca şöyle bir anıştırırsa, o zaman kadın, kendine saygısı
varsa, onun sözünü hemen senet saymaya nerdeyse zorlanmış olur.
F. Engels, "Brief an Karl Kautsky am 17.
Oktober 1888 aus London",
Marks-Engels, Werke, Band 35, s.
114-115.
*
Bay Dühring'in dişi cins üzerine olan soylu
düşünceleri, bugünkü topluma yönelttiği şu suçlamalardan anlaşılır:
(sayfa 171)
"Orospuluk, insanın insana satılmasına dayalı
baskı toplumunda, zorla evliliğin erkekler yararına olan kendiliğinden anlaşılır
tamlayanı olarak geçerlidir, ve kadınlar için buna benzer bir şey olmaması,
en kavranılır ve en anlamlı bir olgudur."
Bu kompliman için Bay Dühring'in kadınlardan
alacağı teşekkürü, dünyada hiçbir şey pahasına devşirmek istemezdim. Bununla
birlikte, bay Dühring, kadın kayrasının (lütfunun) artık hiç de alışılmamış bir
şey olmayan bu gelir türünü tümüyle bilmiyor olabilir mi? Ama bay Dühring dava
vekili adayı olmuştu ve benim zamanımda, otuzaltı yıl önce, asteğmenlerin sözünü
etmezsek, dava vekilliği adaylığı (Referendarius) ile kadın kayrasının (Schisrzenstipendiarius!)
çoğu zaman uyaklı düştüğü Berlin'de oturmaktadır!
F. Engels, Herrn Eugen Dührings
Umıvalezung der Wissenschaft,
Marks-Engels, Werke, Band 20,
Berlin 1962, s. 303.
F. Engels, Anti-Dühring, s. 504-505.
*
Köln, 18 Aralık. Rheinische Zeitung,
boşanma yasası tasarısı ile ilgili olarak, tutarsızlığını ona şimdiye kadar
hiçbir yanın kanıtlamadığı tümüyle apayrı bir konumu benimsedi.
Rheinische Zeitung, şimdiye kadarki Prusya evlilik yasalarını gayri ahlaki,
boşanma nedenlerinin şimdiye kadarki sayısızlığını ve açıksaçıklığını, bütün
eski Prusya yargılama yönteminde yürüklükte olan prosedürü konunun değerine
elverişsiz bulduğu kadarıyla, tasarıdan yanadır. Buna karşılık Rheinische
Zeitung yeni tasarıya aşağıdaki ana itirazlarda bulundu: 1. Bir reform
yerine yalnızca bir gözden geçirmeye (Revision'a) gidilmiş,
demek ki, Prusya eyalet (Land) hukuku temel yasa olarak alıkonmuştur,
böylece büyük bir eksiklik ve belirsizlik doğmuştur; 2. yasama, evliliği
ahlaki değil, tersine, dinsel ve kiliseyle ilgili bir kurum
gibi ele almıştır, demek ki evliliğin dünyevi varlığı tanınmamıştır; 3. prosedür
çok kusurludur ve çelişkili öğelerin dışsal bir bileşimidir; 4. bir yandan
polisiyle, evlilik kavramıyla çelişen sertlikler, öte yandan sözde eşitlik
nedenlerine karşı çok aşırı bir yumuşaklık tanınmamalıdır; 5. tasarının bütün
kapsamı (sayfa 172) mantıklı sonuç çıkarma, kesinlik,
açıklık ve köklü görüş noktaları bakımından istendiği gibi değildir.
Tasarının karşısında olanlar bu
eksikliklerden birini kınadıkları oranda, bundan ötürü onlarla uyuşuyoruz, buna
karşılık eski sistemi koşulsuz savunmalarını asla onayamayız. Daha önce
söylediğimiz sözü bir daha yineliyoruz: "Yasama ahlakiliği buyurmazsa, gayri
ahlakiliği hukuken çok daha az geçerli tanıyabilir." Bu, muhaliflerin
(kiliseyle ilgili kapsamın ve anılan öbür eksiklerin muhalifi değiller)
düşünüşünün neye dayandığını sorarsak, bize hep istençlerinin tersine evlenmiş
çiftlerin mutsuzluğundan sözediyorlar. Mutçu (eudaemonistisch) bir görüş
noktasını benimsiyorlar, yalnız iki bireyi düşünüyorlar, aileyi
unutuyorlar, hemen her boşanmanın bir ailenin dağılması olduğunu ve, salt
hukuksal açıdan bile, çocukların ve yeteneklerinin keyfî yeğlemeden ve
doğuracağı yıkımdan bağımsız kılınamayacağını unutuyorlar. Evlilik ailenin
temeli olmasaydı, arkadaşlıktan daha az yasama konusu olurdu. Onlar yalnız
karı-kocanın bireysel istencini, ya da, daha doğrusu özgür istencini
gözönünde tutuyorlar, ama evliliğin istencini, bu ilişkinin ahlaki özünü
gözönünde tutmuyorlar. Oysa yasakoyucu kendini bir doğa bilgini gibi görmelidir.
O, yasaları yapmaz, türetmez, yalnızca formülleştirir, ruhsal ilişkilerin
içsel yasalarını bilinen olumlu (positive) yasalar halinde dile getirir.
Yasakoyucu sorunun özünün yerine kendi düşüncelerini geçirir geçirmez ölçüsüz
özgür istençten ötürü kınanmak gerektiği gibi, yasakoyucu da, özel kişiler
sorunun özüne aykırı olarak kendi kaprislerini kabul ettirmek isterlerse, bunu
ölçüsüz özgür istenç olarak görmekte daha az haklı değildir. Hiç kimse,
evlenmeye zorlanmaz; ama herkes, evlenir evlenmez, evlilik yasalarına boyun
eğmeye zorlanmalıdır. Bir kimse evlenirse, evliliği bir yüzücünün suyun ve
ağırlığın doğasını ve yasalarını bulduğundan daha çok bulmaz, yaratmaz.
Bundan ötürü evlilik onun özgür istencine uymaz, ama onun özgür istenci evliliğe
uymak zorundadır. Kim özgür istençle evliliği bozarsa, şunu öne sürer: Özgür
istenç, yasasızlık, evliliğin yasasıdır, çünkü hiçbir sağduyulu, kendi
davranışlarını üstüncelikli davranışlar, yalnız onu ilgilendiren
davranışlar saymaya kalkmayacaktır, daha çok yasalı, herkesi ilgilendiren
davranışlar olarak ilan edecektir. Peki, siz neye karşı çıkıyorsunuz?
(sayfa 173) Özgür istencin yasa koymasına, ama aynı anda, yasakoyucuyu
özgür istençlilikle suçladığınız yerde, özgür istenci elbette yasa yapmak
istemeyeceksiniz.
Hegel der ki: Kendinde, kavrama göre,
evlilik ayrılmazdır, ama yalnız kendinde, yani yalnız kavramına göre.
Bununla evlilik üzerine özgün hiçbir şey söylenmiyor. Bütün ahlaki ilişkiler,
gerçekleri varsayılınca kolaylıkla inanıldığı gibi, kendi kavramlarına
göre çözülmezdir. Gerçek bir devlet, gerçek bir evlilik, gerçek
bir arkadaşlık çözülmezdir, ama hiçbir devlet, hiçbir evlilik, hiçbir arkadaşlık
kendi kavramlarına kesinlikle uymaz, ve ailede bile olsa gerçek arkadaşlık gibi,
dünya tarihinde gerçek devlet gibi, devlet de gerçek evlilik de çözülürdür.
Ahlaki hiçbir varlık, kendi gerçekliğine uygun değildir, ya da hiç
değilse uygun olmak zorunda değildir. Bir varlığın kendi belirlenimine (Bestimmung)
kesinlikle daha çok uymadığı o doğada çözülmenin ve ölümün kendiliğinden
göründüğü gibi, dünya tarihinin bir devletin devlet ideası ile pek çok
çatıştığına, varolagitmeye yaraşmadığına karar vermesi gibi, devlet de,
varolan bir evliliğin hangi koşullarda bir evlilik olmaktan çıktığına karar
verir. Boşanma şu açıklamadan başka bir şey değildir: Varlığı yalnız görünüş ve
aldatmaca olan bu evlilik, ölmüş bir evliliktir. Bir evliliğin ölüp
ölmediğine ne yasakoyucunun özgür istenci ne de özel kişilerin özgür istenci
değil, tersine yalnızca olgunun özü karar verebilir; çünkü bir
ölüm açıklaması, bilindiği gibi, oluntuya (Tatbestand) bağlıdır ve
katılan yanların isteklerine bağlı değildir. Ama onlar fiziksel ölümde
anlamlı, yadsınamaz kanıtlar isterlerse, yasakoyucu yalnızca ahlaki bir
ölümün en şaşmaz belirtilerine göre saptamada bulunamaz; çünkü ahlaki
ilişkilerin yaşamını korumak onun yalnız hakkı değildir, tersine, görevidir,
kendi varlığını koruma görevidir!
Güvenilirlik, ahlaki bir ilişkinin
varlığının artık onun özüne uymadığı koşulların önyargılar
belirtilmeksizin bilimin duruma ve genel anlayışa uygun ölçümü, halk istencinin
bilinçli dışavurumunun yasası o istençle birlikte ve onun aracılığıyla
yaratılırsa, ancak o zaman hiç kuşkusuz var olur.
Boşanmanın kolaylaştırılması ya da
güçleştirilmesi üzerine ek bir sözümüz daha var: Dışsal her çarpma, her yaralama
(sayfa 174) doğal bir cismi ortadan kaldırırsa, onu sağlıklı, sağlam,
gerçekten biçimlenmiş sayar mısınız? Arkadaşlığınızın en küçük rastlantılara
dayanamayacağı ve her kaprisin karşısında çözülmek zorunda olduğu bir
aksiyom gibi konursa, kendinizi aşağılanmış saymaz mısınız? Oysa yasakoyucu,
evlilik bakımından, yalnız onun ne zaman çözülebileceğini, dolayısıyla
özüne göre çözülmüş olduğunu belirleyebilir. Yargısal çözülme içsel
çözülmenin yalnızca tutanağa geçirilmesi olabilir. Yasakoyucunun görüş noktası,
zorunluğun görüş noktasıdır. Demek ki yasakoyucu, evliliği hiç zarar görmeksizin
birçok aykırılığa başarıyla dayanabilecek kadar güçlü sayarsa, evliliği
yüceltir, onun derin ahlaki özünü tanır. Bireylerin isteklerine karşı
yumuşaklık, bireylerin özüne karşı, onların ahlaki ilişkilerde beliren ahlaki
sağduyusuna karşı bir sertliğe dönüşür.
Son olarak, Ren Ülkesinin (Renanya'nın)
kendisiyle birlikte olmalarıyla övündüğü güç boşanılan ülkeler bazı
bakımlardan ikiyüzlülük ile suçlanırlarsa, buna ancak ivecenlik
diyebiliriz. Ancak onları kuşatan ahlak bozukluğunun sınırlarını aşmayan bir
kavrayış, örneğin Ren Eyaletinde gülünç bulunan ve olsa olsa ahlaki ilişki
kavramının nasıl yitip gittiğine ve her ahlaki olgunun bir masal ve bir
yalan gibi anlaşılabildiğine bir kanıt olarak kabul edilen aynı suçlamayı göze
alabilir; böyle yasaların kaçınılmaz, insanın saygısını kazanmamış sonucu bir
yanılgıdır; bu yanılgı, maddesel horgörüden ideal horgörüye geçmekle ve
ahlaki-doğal güçler karşısındaki bilinçli boyun eğme yerine ahlaküstü ve
doğaüstü bir otoriteye karşı bilinçsiz bir boyun eğmeyi istemekle ortadan
kaldırılamaz.
K. Marks, "Der Ehescheidungsgesetzentwurf',
Marks-Engels, Werke, Band 1, Berlin
1956, s. 148-151.
W. I. Lenin, "Über das
Selbstbestirnmungsrecht der Nationen".
*
Boşanma sorununu alalım. Rosa Luxemburg,
makalesinde tek tek bütün bölgelerin tam özerkliğiyle merkezileştirilmiş bir
devlette, yasamanın en önemli dallarının, bu arada boşanmayla ilgili yasamanın,
merkezî parlamentoya bırakılmak (sayfa 175) gerektiğini
yazıyor. Bu boşanma özgürlüğünü demokratik devletin merkezî yönetimin gücüyle
güvenceleme kaygısı tümüyle kavranırdır. Gericiler boşanma özgürlüğüne
karşıdırlar, onun "dikkatle ele alınmasını" isterler ve "ailenin çöküşü" demek
olduğunu haykırırlar. Buna karşı demokrasi, gericilerin ikiyüzlülük ettiklerini
ve gerçekte polisin ve bürokrasinin tam yetkisini, bir cinsin üstünceliklerini
ve kadının en kötü biçimde ezilmesini savunduklarını; gerçekte boşanma
özgürlüğünün aile bağlarının "kopması" olmadığını, tam tersine, uygar toplumda
biricik olanaklı ve sürekli temel üzerinde sağlamlaştırılması demek olduğunu
algılamaktır.
Kendi yazgısını belirleme
(Selbstbestimmung) özgürlüğünü, yani ayrılma özgürlüğünü savunanları
ayrılıkçılıkla (Separatismus) suçlamak, boşanma özgürlüğünü savunanlan
aile bağlarını koparmayı istemekle suçlamak gibi aynı aptallık ve aynı
ikiyüzlülüktür. Bunun gibi, burjuva toplumda, burjuva evliliğin dayandığı
üstüncelikleri ve satın alınabilirliği savunanların boşanma özgürlüğüne karşı
çıkması, kapitalist devlette kendi yazgısını belirleme özgürlüğünün, yani
ulusların ayrılma özgürlüğünün reddi, yalnızca egemen ulusun ve yönetimde polis
yöntemlerinin üstünceliklerini demokratik yöntemlerin zararına savunmak
demektir.
W. I. Lenin, "Über das Selbstbestimmungsrecht
der Nationen",
Werke, Band 20, Berlin 1961, s. 426.
V. İ. Lenin, "Ulusların Kendi Kaderlerini
Tayin Hakkı".
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol
Yayınları, Ankara 1989, s. 89-90.
*
Aynı şey boşanma sorunu için de geçerlidir.
Ulusal sorunla ilgili tartışmada bu sorunu Rosa Luxemburg'un ortaya attığını
okura anımsatalım. Rosa Luxemburg, devletin içinde özerkliği (bölgelerin,
eyaletlerin) savunmada sosyal-demokrat merkeziyetçiler olarak bizim, aralarında
boşanmayla ilgili yasamanın da bulunduğu en önemli devlet sorunlarını, merkezî
devlet gücüne, merkezî parlamentoya bırakma kararını benimsememiz gerektiği
doğru görüşünü dile getirdi. Boşanma örneği açıkça gösteriyor ki, boşanma
(sayfa 176) özgürlüğünü hemen istemeden demokrat ve sosyalist olunamaz;
çünkü bu özgürlüğün yokluğu, ezilen cins için, kadın için ek bir boyunduruktur -
kocadan ayrılma özgürlüğünü tanımanın bütün kadınları kocalarım bırakmaya
özendirmek olmadığını farketmek asla güç değilse de!
P. Kiyevski "itiraz ediyor".
"Bu hak (boşanma hakkı) kadının kocasını
bırakmak istediği hallerde, kadın bunu gerçekleştiremeyecek olursa, neye
benzer? Ya da bu gerçekleştirme üçüncü kişilerin istencine, ya da, daha
kötüsü, bu kadının yerine geçmek isteyen kadınların istencine bağlı olursa? O
zaman bu türlü bir hakkın ilanı için çabalar mıydık?? Elbette hayır!"
Bu itiraz gösteriyor ki, demokrasi ile
kapitalizm arasındaki ilişki genellikle hiç kavranmıyor. Kapitalizmde
ezilen sınıfların demokratik haklarını "gerçekleştirmelerini" olanaksız kılan
ilişkiler -özel durumlar olarak değil, tersine, tipik görüngüler olarak-
egemendir. Kapitalizmde boşanma hakkı pek çok halde gerçekleştirilemez;
çünkü ezilen cinse ekonomik bakımdan başeğdirilmiştir; çünkü kapitalizmde kadın,
kapitalizmde demokrasinin de belirli bir doğa olduğu gibi, yatak odasına, çocuk
odasına ve mutfağa kapatılmış "ev-kölesidir". "Kendi" halk yargıcını, memurunu,
öğretmenini, jüri üyesini vb. seçme hakkı, kapitalizmde, pek çok durumda,
işçinin ve köylünün ekonomik uşaklaştırılması yüzünden gerçekleşmez. Aynı şey
demokratik cumhuriyet için de geçerlidir: Bütün sosyal-demokratlar kapitalizmde
demokratik cumhuriyetin bile yalnızca burjuvazi aracılığıyla memurların baştan
çıkarılmasına ve borsa ile hükümetin bağlaşmasına vardığını bildikleri halde,
programımız demokrasiyi "halkın kendi egemenliği" olarak "ilan etmektedir",
Yalnız düşünmeye yeteneksiz ve marksizmi hiç
bilmeyen kişiler bundan şu sonucu çıkarırlar: cumhuriyet değersiz olduğuna göre,
boşanma özgürlüğü değersizdir, demokrasi değersizdir, ulusların kaderlerini
belirleme hakkı değersizdir! Ama marksistler bilirler ki, demokrasi sınıf
baskısını ortadan kaldırmaz, ama yalnızca sınıf savaşımına daha yalın, geniş,
açık, kesin bir biçim verir; bizim gereksindiğimiz de budur. Boşanma özgürlüğü
ne kadar tamsa, kadın için "ev-köleliği"nin kaynağının kapitalizm olduğu ve hak
yoksunluğu (sayfa 177) olmadığı o kadar bellidir. Devlet
düzeni ne kadar demokratikse, işçiler için kötülüklerin kökünün kapitalizm
olduğu ve hak yoksunluğu olmadığı o kadar bellidir. Ulusal hak eşitliği ne kadar
tamsa (ki, ayrılma özgürlüğü olmaksızın tam değildir) ezilen ulusların
işçileri için başlıca kötülüğün kapitalizm olduğu ve hak yoksunluğu olmadığı o
kadar bellidir vb.
Ve bir daha söyleyelim: marksizmin abecesini
bıktırıncaya kadar yinelemek zorunda kalmak sıkıcıdır; ama P. Kiyevski onu
bilmiyorsa ne yapalım?
P. Kiyevski, boşanma üzerine Hazırlık
Komitesi bir dış ülke yazmanının, Semkovski'nin, ansıdığım kadarıyla Paris'te
yayınlanan Golos'ta konuştuğu gibi konuşuyor. Kuşkusuz, Semkovski boşanma
özgürlüğünün bütün kadınları kocalarını bırakmaya çağırmak olmadığını, ama bir
kadına bütün öbür erkeklerin sözkonusu hanımın kocasından daha iyi olduğu
gösterilmeye kalkılırsa, o zaman bunun aynı kapıya çıktığını kanıtlıyordu!!
Semkovski, kanıtlamasında bir maskaralığın,
sosyalist ve demokrat yükümlülüklerin ihlali olmadığını unutuyordu. Semkovski
herhangi bir kadını bütün öbür erkeklerin kocasından daha iyi olduğuna
inandırsaydı, bunu hiç kimse bir demokratın görevlerine bir sataşma olarak
anlamazdı; olsa olsa şöyle denirdi: Büyük maskaralıklar olmaksızın hiçbir büyük
parti olmaz! Ama Semkovski boşanma özgürlüğünü reddeden, örneğin kendisini
bırakmak isteyen karısına karşı yargıyı, polisi ya da kiliseyi harekete geçiren
bir insanı savunmayı ve ona demokrat demeyi düşünüverdiyse, o zaman -inanıyoruz
ki- Semkovski'nin dış ülke yazmanlığındaki meslektaşları bile, her ne
kadar en iyi sosyalistler değilseler de, onunla dayanışmazlar!
Gerek Semkovski, gerek P. Kiyevski boşanma
üzerine konuştular, sorunu anlamadıklarını gösterdiler, ve işin özüne
dokunmadılar. Bütün demokratik haklar gibi boşanma hakkı da kapitalizmde
güç gerçekleştirilebilir, koşullu, sınırlı, iyice biçimsel bir karakter taşır,
ve buna karşın dürüst bir sosyal-demokrat, bu hakkı reddedenleri, değil
sosyalist, demokrat bile saymaz. Ve işin özü budur. Bütün "demokrasi",
kapitalizmde çok sınırlı ve çok koşullu olarak gerçekleştirilebilen "haklar"m
ilanından ve gerçekleştirilmesinden başka (sayfa 178) bir
şey değildir; ama bu ilan olmadan ve bu haklar için doğrudan doğruya hemen
savaşım olmadan ve yığınlar böyle bir savaşım düşüncesiyle eğitilmeden sosyalizm
olanaksızdır.
P. Kiyevski bunu kavramadığı içindir ki,
özel konusuyla ilgili ana soruna, yani şu soruna da makalesinde hiç değinmedi:
Biz sosyal-demokratlar ulusal baskıyı nasıl ortadan kaldıracağız?
P. Kiyevski, boş sözlerle, örneğin dünyanın
nasıl "kana boyanacağı" vb. ile yetindi. (Konuyla hiç ilgisi olmayan bir şey.)
Gerçekte geriye kalan bir tek şey var; Sosyalist devrim her şeyi çözecektir! Ya
da, P. Kiyevski'nin görüşünden yana olanların bazan söyledikleri gibi: kendi
yazgısını belirleme hakkı, kapitalizmde olanaksız ve sosyalizmde ise
gereksizdir.
Bu, teorik olarak anlamsız, pratik ve politik
olarak şovenist bir anlayıştır. Bu anlayış, demokrasinin anlamının
kavranmadığına tanıklık ediyor. Sosyalizm, demokrasi olmaksızın iki bakımdan
olanaksızdır: 1. Proletarya demokrasi uğruna savaşımla devrime hazırlanmazsa,
sosyalist devrimi yapamaz; 2. Demokrasi tam gerçekleştirilmeden utkun sosyalizm
kendi zaferini savunamaz ve insanlık için devletin çözülüp dağılması
gerçekleşemez.
W. I. Lenin, "Über eine Karlkatür auf den
Marxismus",
Werke, Band 23, Berlin 1960, s. 67-69.
V. İ. Lenin, Emperyalist Ekonomizm -
Marksizmin Bir Karikatürü,
Sol Yayınları, Ankara 1991, s. 70-73.
*
Burjuva ülkelerinin, evlenme, boşanma ve
evlilik-dışı çocuklarla ilgili yasalarıyla ve bu alandaki gerçek durumla en ufak
bir tanışıklık bile, konuyla ilgilenen herkese, en demokratik burjuva
cumhuriyetlerinde bile, modern burjuva demokrasisinin, bu bakımdan, kadınlara ve
evlilik-dışı doğmuş çocuklara karşı gerçekten de feodal bir tavır koyduğunu
göstermeye yetecektir.
Bu, menşevikleri, sosyalist-devrimcileri ve
anarşistlerin bir kesimini, Batının onlara karşılık olan bütün partileri gibi,
demokrasi ve demokrasinin bolşeviklerce çiğnendiği yolundaki çığlıklarını
sürdürmekten elbette alıkomaz. Gerçekte (sayfa 179)
evlilik, boşanma ve evlilik-dışı çocukların durumu gibi sorunlarda tutarlı bir
biçimde demokratik olan tek devrim bolşevik devrimdir. Ama bu, her ülkede
nüfusun büyük bir kesimini doğrudan doğruya ilgilendiren bir sorundur. Daha önce
gerçekleşmiş ve kendini demokratik devrim olarak adlandırmış çok sayıdaki
burjuva devrime karşın, ancak bolşevik devrim, bu bakımdan gericilere ve
serfliğe olduğu kadar egemen ve mülk sahibi sınıfların ikiyüzlülüğüne karşı da
ilk defa kesin bir savaşım vermiştir. 10.000 evlilikte 92 boşanma, Bay Sorokin'e
inanılmaz bir sayı gibi görünüyorsa, bize kalan, yalnızca, ya yazarın varlığına
hiç kimsenin inanamayacağı, yaşama pek kapalı bir manastırda yaşayıp
yetiştirildiğini, ya da bu yazarın gerçekleri gericiliğin ve burjuvazinin
çıkarma bozduğunu kabul etmektir. Burjuva ülkelerdeki toplumsal koşulları yalnız
bir dereceye kadar bilen kimse bile, gerçek boşanmaların gerçek sayısının
(elbette kilisenin ve yasanın kabul etmediği sayının) her yerde karşılaştırma
götürmeyecek kadar büyük olduğunu bilir. Rusya bu bakımdan öbür ülkelerden
yalnızca yasalarının ikiyüzlülüğü ve kadının ve çocuklarının hak yoksunluğunu
kabul etmesiyle değil, ama açıkça ve devlet gücü adına her ikiyüzlülüğe ve her
hak yoksunluğuna sistemli savaş açmasıyla da ayrılır.
W. I. Lenin, "Über die Bedeutung des Streitbaren Materialismus"
Werke, Band 33, Berlin 1966, s. 222.
V, İ. Lenin, "Militan Materyalizmin Önemi
Üzerine",
Marks-Engels-Marksizm, Sol Yayınları,
Ankara 1990, s. 313-314.
*
Prigov Hekimler kongresinde düşük sorunu,
yani yapma yollarla vakitsiz çocuk alma sorunu büyük ilgi uyandırmış ve uzun
tartışmalara yolaçmıştır. Sözcü Liçkus sözde uygar modern devletlerde çocuk
aldırmanın büyük ölçüde yaygınlığını ve korkunçluğunu gösteren veriler anıyor.
New York'ta düşük sayısı yalnız bir yılda
80.000'e Fransa'da her ay 36.000'e ulaşmaktadır. Petersburg'ta düşük yüzdesi beş
yılda iki katma çıkmıştır.
Prigov Hekimler kongresi, yapma düşük
yüzünden ananın her türlü cezai kovuşturmaya uğramasına karşı olduğunu,
(sayfa 180) hekimlerin ise yalnız "çıkar amacı" ile düşük yaptırdıkları
zaman cezalandırılmaları gerektiğini bildiren bir karar almıştır.
Tartışmada çoğunluk düşüğün cezasızlığından
yana konuşmuş ve yeni-maltusçuluk denen soruna da (gebeliği önlemek için
önlemlere) doğal olarak değinmiş, bu arada sorunun toplumsal yanı üzerinde de
konuşulmuştur. Örneğin Ruskoye Slovo'nun haber verdiğine göre, bay
Vigdorçik "gebeliği önleyici önlemleri iyi karşılamak gerektiğini" açıklamış ve
bay Astrahan alkış sağnağı altında şöyle haykırmıştır:
"Anaları dünyaya çocuk getirmeye
inandırmalıyız ki, böylelikle çocuklar eğitim kurumlarında bozulsunlar,
böylelikle çırak olarak satın alınıp kurtarılabilsinler. Böylelikle intihara
sürüklensinler!"
Bay Astrahan'm böyle bir seslenişinin alkış
sağnağı kopardığı haberi doğruysa, bu olgu benim için hiç de şaşırtıcı değildir.
Dinleyiciler darkafalı orta ve küçük-burjuvalardı. Onlardan en bayağı
liberalizmden başka ne beklenebilir?
Ama işçi sınıfı açısından bakılırsa, "yeni-maltusçuluğun"
bütün gerici özünün ve bütün acınasılığının bay Astrahan'dan alıntılanan bu
sözden daha açık bir dışavurumu güç bulunur.
"Dünyaya çocuk getirin ki, böylelikle
çocuklar bozulsunlar..." Yalnız bunun için mi? Neden varolan, kuşağımızı bozan
ve yıkan yaşam koşullarına karşı savaşımı bizden daha iyi, daha birlikte, daha
bilinçli, daha kararlı yürütmek için değil?
Köylünün, zanaatçının, aydının, genellikle
küçük-burjuvanın düşünüşü ile proleterin düşünüşü arasındaki temel fark da
hurdadır. Küçük-burjuva yıkıma sürüklendiğini, yaşamın gittikçe zorlaştığını,
varolma savaşımının gittikçe acımaşızlaştığını, ailesinin ve ailesinin durumunun
gittikçe çaresizleştiğini görüyor ve duyuyor.
Ama bunu nasıl protesto ediyor?
Umutsuzca yıkıma sürüklenen, geleceğinden
kuşkulu, şaşırmış ve kaypak bir sınıfın temsilcisi olarak protesto ediyor. Hiç
birşey yapılamaz, çünkü yalnızca acılarımıza, sıkıntımıza, yoksulluğumuza ve
aşağılanmamıza birlikte katlanacak daha az çocuğu olmak daha iyidir -
küçük-burjuvanın çığlığı budur. (sayfa 181)
Sınıf-bilinçli işçi bu görüş noktasından
tamamen uzaktır. Ne kadar içten, ne kadar gönülden olursa olsun, böyle acı
çığlıkların bilinci bulandırmasına izin vermez. Evet biz işçiler, küçük mülk
sahibi yığınlar gibi, dayanılmaz baskı ve acı ile dolu bir yaşam sürdürüyoruz.
Kuşağımızın katlandıkları babalarımızınkinden daha çetindir. Ama bir yönden biz
babalarımızdan çok daha mutluyuz. Savaşmayı öğrendik ve hızla öğreniyoruz
- ve en iyisini babalarımızın yaptığı gibi tek tek değil, burjuva lafebelerinin
kafamıza ve gönlümüze yabancı sloganları adına değil, tersine, kendi
sloganlarımız adına, sınıfımızın sloganları adına savaşmayı öğrendik ve
öğreniyoruz. Babalarımızdan daha iyi savaşıyoruz. Çocuklarımız daha iyi
savaşacaklar ve yenecekler.
İşçi sınıfı yıkıma gitmiyor, tersine,
gelişiyor, savaşımda kuvvetleniyor, olgunlaşıyor, birleşiyor, kendini eğitiyor
ve çelikleştiriyor. Serflik düzeni, kapitalizm ve küçük üretim bakımından
kötümseriz; ama işçi hareketi ve amaçları bakımından pek iyimseriz. Yeni bir
yapının temellerini atmaktayız, ve çocuklarımız onu sonuna kadar kuracaklardır.
Bundan ötürüdür -yalnız bundan ötürüdür- ki,
yeni-maltusçuluğun, "yalnız kendimiz olursak, tanrının yardımıyla, nasıl olsa
geçiniriz, iyisi mi çocuk yapmaktan vazgeçelim" diye korku içinde
fısıldaşan-duygusuz, bencil küçük-burjuva çiftler için olan bu akımın
düşmanıyız.
Bu, çocuk düşürmeyi ya da gebeliği önleyici
yollar konusunda tıbbi yayınların dağıtımını cezalandıran bütün yasaların hiç
koşulsuz kaldırılmasını istememize elbette engel değildir. Böyle yasalar egemen
sınıfların bir ikiyüzlülüğünden başka bir şey değildir. Bu yasalar kapitalizmin
yaralarını iyileştirmez, tersine, ezilen yığınlar için yalnızca özellikle
kötücül, özellikle katlanılmaz hale getirir. Tıbbi propaganda özgürlüğü ve erkek
ve kadın yurttaşların en temel demokratik haklarını korumak - bu başka bir
şeydir; yeni-maltusçuluğun toplumsal öğretisi başka bir şeydir. Sınıf-bilinçli
işçiler, bu, gerici ve alçakça öğretiyi varolan toplumun en ilerici, en
kuvvetli, büyük değişmelere en hazır sınıfına aşılama girişimlerinin hepsine
karşı her zaman en amansız savaşımı verecektir. (sayfa 182)
W. I. Lenin, "Arbeiterklassa und
Neomalthusianismus",
Werke, Band 19, Berlin 1962, s.
225-227.
V. İ. Lenin, "işçi Sınıfı ve
Yeni-Maltusçuluk",
Marks-Engels, Nüfus Sorunu ve Malthus,
Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 237-240.
*
"Beyaz Esir Ticaretini Önleme Beşinci
Uluslararası kongresi" kısa süre önce Londra'da sona erdi.
Düşesler, kontesler, piskoposlar, papazlar,
hahamlar, polis görevlileri ve her çeşit burjuva insanseverler orada savaş
düzeninde yürüdü! Birçok şölen verildi ve görkemli birçok resmî tören yapıldı!
Orospuluğun kötülüğü ve kargımaya değerliği üzerine ateşli bir yığın söylev
verildi!
Peki ama, soylu burjuva delegelerin
istedikleri savaşım araçları nelerdi? Başlıca iki araç: Din ve polis. Bunlar
orospuluğa karşı en güvenilir ve en yerinde araçlarmış. Leipziger
Volkszeitung'un Londra muhabirinin bildirdiğine göre, bir İngiliz delege,
parlamentoda pezevenkliğe dayak cezası istemekle övündü. Orada orospuluğa
karşı savaşın modern "uygarlaşmış" yiğitleri vardı.
Kanadalı bir hanım polisten ve "düşmüş"
kızlar üzerindeki dürüst polis gözetiminden coşkuyla sözetti; ama emek
ücretlerinin yükseltilmesiyle ilgili olarak, işçi kadınların daha yüksek
ücretlere yaraşır olmadığını belirtti.
Bir Alman piskopos, halk içinde gittikçe
tutunan ve özgür aşkın yayılmasını özendiren modern materyalizme yıldırımlar
yağdırdı.
Avusturya delegesi Gaertner, orospuluğun
toplumsal nedenleri sorununu, işçi ailelerinin yoksulluğunu ve yoksunluğunu,
çocuk emeği sömürüsünü, dayanılmaz konut koşullarını vb. ortaya atmayı
deneyince, düşmanca haykırışlarla susturuldu!
Ama bunun yerine, delege çevrelerinde, yüksek
kişilikler üzerine öğretici ve resmî şeyler anlatıldı. Örneğin Alman Kayzeriçesi
Berlin'de herhangi bir doğumevini ziyaret ederse, "evlilik-dışı" çocukların
annelerinin parmaklarına birer nişan yüzüğü takılır - o yüce kadın
evlenmemiş annelerin bakışlarıyla incinmesin diye!!
Bu aristokrat-burjuva kongrelerde hangi
tiksinç burjuva ikiyüzlülüğün başat olduğu kestirilebilir, iyilik akrobatları ve
yoksulluğu ve yoksunluğu gülünçleştirmenin polisiye savunuculan,
(sayfa 183) tam aristokrasinin ve burjuvazinin istediği "orospuluğa karşı
savaşım" için toplanıyorlar...(sayfa 184)
W. I. Lenin, "Der Fünfte Internationale
Kongreß für den Kampf
gegen die Prostitution",
Werke, Band 19, Berlin 1962, s.
250-251.
|