KÜTÜPHANE | KONULAR | SANAT KULTUR

Savaş ve Sanat
Savaş">

KÜTÜPHANE | KONULAR | SANAT KULTUR

Savaş ve Sanat
Savaş, politikanın -şu ya da bu sınıfın politikasının- bir bombada yoğunlaşmış, bir siperde derinleşmiş, bir uçakta boyutlanmış halidir. "Bir tarih dolusu" örnekle kanıtlanan bu "su götürmez" kanlı gerçek, 20. yy'da çıplak gözle görülür hale geldi. Girilen çağ, emperyalizm çağıydı. Emperyalizmin ortaya çıkışından bu yana onunla birlikte anılan, adeta adına yapışık bir kavram; savaş. Bugün de, dünyaya barış getireceği yalanıyla ambalajlanarak halkların tepesine uçaklardan yeni bir şeymiş gibi atılan "yeni dünya düzeni" paketinin içinde yine bomba, yine kan ve gözyaşı var. Paketin ambalaj kağıdı yalancı, boyalı, burjuva basın dahi olsa; elinize kara mürekkep değil de birbirine kırdırılan halkların kanının bulaşması engellenemiyor, işte Yugoslavya, işte Kafkaslar, işte Ortadoğu, işte, işte, işte, okulda, TV'de, basında pompalanan tüm yalan ve demagojilere rağmen çağın temel niteliğinde hiçbir değişiklik yok.

Ancak, yukarıda kalemin ucunu batırdığımız ve içinden kan fışkıran emperyalizm kavramı, çağın temel niteliğini ifade etmekte eksik kalıyor. Çağı, emperyalizm çağı tanımıyla sınırlamak antiML bir yaklaşım. Çağın adı, emperyalizm ve proleter devrimler çağı. Tarihte, devrimci barutunu iktidarı ele geçirmesiyle birlikte tüketmiş, insanlığa sunacak hiçbir ilerici değeri kalmayan, ama sahneden de bir türlü inmek istemeyen sınıflara karşı her zaman öldürücü darbeyi indiren tek silah olan "zor"un rolü, kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizme karşı daha önce hiç görülmedik bir öneme sahip. Bu "hiç görülmedik önem", "zor"u kullanacak olanın tarihin gördüğü en devrimci sınıf olan proletarya, karşısında ayak direyenin de insanlığın sahip olduğu tüm teknolojik- bilimsel ilerlemeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanan, askeri-bürokratik bir devlet aygıtına, iki yüz yıllık yönetim alışkanlığına ve dünya çapında örgütlülüklere sahip burjuvazi olmasından kaynaklanıyor. İşte bu zor, yine savaşları, ama yukarıdakilerden tamamıyla ayrılan devrimci savaşları getiriyor. Bu savaşlar, savaşların ve silahların olmadığı sınıfsız-sömürüsüz toplum düzeninin yolunu açıyor.

Savaş, hangi türden olursa olsun, toplumu, ekonomik- politik- ideolojik- sosyal- kültürel- ahlâki her düzeyde etkiler. Herhangi bir sınıf ya da bir birey bu etkiden muaf değildir. Savaşın doğurduğu etki, kendisine karşı verilen bir tepkiye, bir tavra yol açar. Bu tavrın nüveleri toplumdaki tek tek her bireyin içinde daha öncesinden zaten bulunmaktadır. Bu da onların sınıfsal konumlanışlarından kaynaklanır. Savaş dönemleri, bu tavrın elle tutulur somutlukta ortaya konmasını sağlar. Böylesi dönemlerde saflar netleşir. Emperyalistler ya da gerici devletler arasındaki bir savaşta safların netleşmesi taraflardan birini tutmak anlamına gelmez elbette. Kitleler için böylesi bir durumda ancak, savaş tehlikesi döneminde savaş karşıtlığı ya da patlak verdikten sonra onu devrimci iç savaşa dönüştürme söz konusu olabilir. Toplumsal bir kurum olarak sanat ve bir aydın olarak sanatçı da netleşen safların dışında kalamaz.

Sanatçının koyduğu tavrın ayırdedici bir özelliği vardır: Savaşın doğurduğu etkiye sanatçı belli bir tepki gösterdikten, bir tavır ortaya koyduktan sonra, toplumun diğer kesimlerine etki eden unsurlardan biri olur. O etkiyi doğuran savaşın bir parçasıdır artık sanat. Savaş politikanın bir devamıysa ve sanat da politikanın bir aracıysa, artık sanat bir savaş aleti haline gelecektir, tıpkı bir uçak, bir bomba gibi. Ancak sanatın diğer savaş aletlerinden apayrı bir yönü vardır. O da, kitleleri etkileyebilirle, onların düşünce ve duygularına yön verebilme gücüdür. Sanatçı, tavrını yine sanatıyla bir ürün olarak ortaya koyabildiği oranda kitleleri kendi tavrı doğrultusunda etkiliyor demektir.

Sanat, tüm savaşlarda, ya cephe gerisini hatta cepheyi sağlamlaştırmada ya da "savaş karşıtı bir silah" olarak kullanıldı. Haksız, gerici, emperyalist, kirli savaşlardan yana tavır koyan ressamın resimlerinde dipçik moru hakimken, savaş karşıtı şairin dizelerinde atom bombasından ölen kız çocuğunun parça parça dağılan "eti" kafiye oldu, oğlunu savaşta kaybeden ananın "nefreti"ne. Haklı, devrimci savaşın tarrakaları bir nağmeydi hep devrimci müzisyenlere. Bir taraftan, ülkeler işgal edildi tarihin çöplüğüne yakışan faşist bandolarla, gürültülü marşlarla. Diğer taraftan küçücük bir ıslıkla, bir şiirle direndi barikatlar. İspanya’da Franco faşizmine karşı savaşan antifaşist, ölürken çekilen fotoğrafıyla yerçekimine karşı koydu, dimdik ayakta kaldı ve kalacak sonsuza dek. Dağdaki gerilla aklına gelen ve canının çok çektiği bir uzun havayı çekemedi düşmana yerini belli etmemek için. Ama söylerken içinden, güç aldı ondan. Sanat sonuçta, savaşan şu ya da bu sınıfın, şu ya da bu tarafın silahında bir mermi oldu.

Bu basit ama soylu ve bilimsel gerçek, son yıllarda burjuvazi ve oportünistler tarafından hedef tahtasına en çok yerleştirilen şeylerden birisi. Burada uzun uzun bunun tartışmasına girmeyeceğiz. Konumuzla da ilgili olan birkaç küçük örnekle dahi yaşam ve olgular bu çabaları mahkum etmeye yetecek.

Sanatı, politikaya alet etmekten bahsediliyorsa, bunu en çok yapan burjuvazinin ta kendisidir. Çünkü bunu yapabilmenin koşullarına esas olarak o çok daha fazla sahiptir. Burjuva aydın ordusuyla, salonları, sahneleri ve aletleriyle, medyayla her gün, her dakika sanatı iğrenç politikalarına alet eden burjuvazidir. Hem de iktidarı ele geçirmesiyle birlikte gitgide yozlaştırdığı ve bugün akıl almaz bir çöplüğe dönen burjuva sanatı. Burjuvazinin, sanatı kendi politikaları doğrultusunda kullanması yeni bir şey değildir. Daha iktidar mücadelesi verdiği ilerici dönemlerinden bu yana yapmaktadır bunu. O dönem ortaya koyduğu sanat ürünleri, ilerici bir nitelik bir taşımaktaysa da, bugün sanki o dönemi tarihindeki kara bir sayfa olarak görüyormuşçasına çarpıtmaktadır bu eserleri. Antifeodal içerikli besteleriyle yükselen yeni sınıfı temsil eden Mozart'ı bir saray soytarısına, Bach'ı bir kilise orgcusuna indirgemeye çalışmaktadır, sahte saygı ve sevgi gösterileriyle birlikte. 1789 Büyük Fransız Devrimi'nde kitleleri peşinden sürükleyen ve halen müzikal değeri en yüksek eserlerden biri sayılan "Le Marseillaise", Fransız Ulusal Marşı olmaktan çıkarılmak istenmektedir, insanlığa, "eşitlik-kardeşlik-özgürlük" vaadeden ve bunu bu marşta oldukça radikal bir biçimde (bugünün oportünistlerinin kaldıramayacağı kadar radikal) ifade eden burjuvazi için sanatı politikaya alet etmek nasıl yeni bir şey değilse, tükürdüğünü yalamak da yeni bir şey değildir. Oysa daha 17. yy'da Don Kişot'la feodal değerlerin çağdışılığını vurgulayan, 18. yy'da Robinson Crusoe'yla felsefi bireyciliği ekonomik bireycilikle birleştirerek kapitalist bireyi ön plana çıkaran yine burjuvazidir.

Burjuvazinin sanatı kendi politikaları doğrultusunda kullanması konusunda örnekler çoğaltılabilir. Biz esas konumuzla da ilgili bir örnek üzerinden "savaş ve sanat"a dönmek istiyoruz. Sanatın burjuvazinin çıkarları doğrultusunda en aşağılık bir biçimde kullanıldığı dönem herhalde Almanya'daki Nazi dönemidir. Tarihi boyunca insanlığa çok değerli katkılarda bulunan Alman ulusu, aynı zamanda bu değerlerin Nazilerin elinde nelere hizmet etmekte kullanıldığına da çok acı bir biçimde tanık oldu. Naziler, sanatın kitleler üzerindeki etkisini keşfettikleri andan itibaren, ülkeyi adım adım II. Emperyalist Paylaşım Savaşı'na hazırlamada kullandılar onu. Brecht, Piscator gibi büyük sanatçıları yetiştiren Alman tiyatrosu, Hitler'e söylevleri için oyunculuk dersleri vermekte kullanıldı. Bach'ın, Beethoven'in ülkesinde saksafon, "zenci ahlaksızlığının simgesi" olarak gösterilerek yasaklandı. Toplama kamplarında çalınan Wagner'in* operalarına gaz odalarında öldürülen insanların çığlıkları eşlik ediyordu. Nazi propaganda filmleri için kullanılan film setlerinde 1933-44 yılları arasında 1100 film çekildi. Nazilerin belirlediği konuların dışında gizli gizli resim yapan ressamların evleri Gestapo tarafından basıldı. "Mein Kampf" (Kavgam) adlı kitabında Almanca dilbilgisi ve sentaks kurallarını 164.000 kere çiğneyen Hitler, 2500 yazarı ülkeden kaçmak zorunda bıraktı. Tüm bu saydıklarımızın mesajı aynı idi: "Deutschland Über Alles!"

Nazilerin kullandıkları sanat dalları arasında bir tanesi var ki Türkiye'yi çok daha yakından ilgilendiriyor: Heykel sanatı. Nazi dönemi heykelleri ile tek parti dönemi Türk heykelciliği neredeyse birbirinin aynısı. Daha doğrusu, Türk heykelleri Nazi heykellerinin bir kopyası. Şu "über alles" yani her şeyin üstünde olan Alman ırkı ile, "Dünyaya bedel Türk'ün "şaşırtıcı" benzerlikleri sadece heykellerle de kalmıyor. Şu anda konumuz olmayan tüm bu benzerliklerden bir tanesi de "ölüm"dü. Nasıl ki Kore'de, Kıbrıs'ta, bugün Kürdistan'da ölen Anıtkabir'deki heykeller değil de "kahraman Mehmetçik"se, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nda da ölenler Nazi heykelleri değil Alman halkı oldu. Savaştan sonra ise heykeli yapılacak bir tek ağlayan analar ile yıkılmış kentler kaldı. İşte o yıkılmış "'yüzyıllarlık" kentlerde, Alman ulusunun yarattığı "yüzyıllarlık" mimari eserler de yıkılmıştı. Bütün binaların üzerine asılan ve yıkıntıların altında kalan "gamalı haç" için, Nazilerin bir numaralı dans teorisyeni Rudolf Bode'nin bir öğrencisi şöyle diyordu: "Dansta doğanın temel yasalarını yeniden yaşarız. Kavalyeyi düşünecek olursak, onun temel hareketleri, hamle yapmayı andırır; kaçınılmaz olarak askercedir. Dama gelince, onun dairesel biçimde olan içgüdüsel hareketi, svastika (gamalı haç) ile bağlantılı olan dairesel bir harekettir; svastika da sonsuz dairesel hareketi ifade etmesiyle hayatın runik** bir harfidir." İşte size "savaş ve sanat"... Savaş bittiğinde, "kavalye"si ölen "dam" ağlıyordu. Dans durmuştu artık.
Nazilerin diğer birçok şeyin yanında sanatı da kullanarak Alman halkını sürdükleri II. Emperyalist Paylaşım Savaşı ilerledikçe, özellikle de Sovyet cephesinde bazı gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Cephelerde gün güne hasret hasrete eklendikçe, bir yanda karşı cephedeki halkların destansı direnişi, diğer yanda, yanı başında "über alles Hans'ın" ölümü görüldükçe "kimin için savaşıyorum?" sorusu kemirmeye başladı beyinleri. İşte bu sorunun cevabını bulup da cepheden kaçanlardan birisi de Wolfgang Borchert'ti. Savaş patlak verdiğinde 18 yaşında olan bu genç, cepheye iki kez gönderildi, ikisinde de kaçtı. Ailesine yazdığı mektuplardan, cephede anlattığı fıkralardan dahi sorgulandı. Askeri mahkemede yargılanarak hapse atıldı. Savaş karşıtlığı zaman zaman yanlış bir noktaya varsa da, savaştan sonra iki yıl içinde zamanla yarışırcasına yazdığı öyküler ve bir oyunla, cephede koyduğu tavrı edebi cephede de sürdürdü. 1947'de 26 yaşında, cephede yakalandığı hastalıklara yenik düşerek, ama Nazizme karşı galip gelenlerin safında öldüğünde, ardında 45 yıl sonrasına seslenen bir haykırış bıraktı: "Askere Gitme!"

Nazilerin, sanata "katkı"ları bunlardan ibaret değil tabii ki. İspanya’da Franco faşizmine karşı yürütülen mücadeleyi bastırmak için 1937 Nisan'ında Guernica kentini bombalayan Alman uçakları, sanat tarihindeki en değerli resimlerden birisini "yapmakta" olduklarını elbette bilemezlerdi. İşte bu bombalama sonrasını resmeden Picasso'nun, "Guernica" tablosunu çok beğenen ve kendisinin mi yaptığını soran bir Alman subayına verdiği yanıt, savaşa ve faşizme karşı yükselen bir ses olma niteliğini koruyor: "Hayır bayım, siz yaptınız bu resmi!" Picasso'nun resmettiği şey sadece Guernica kenti değil. Savaş, katliam, kan, bomba ve görebilen gözler için Şırnak var onun resminde.

Naziler ve Franco'dan söz edip, Mussolini dönemi İtalyası'na değinmemek olmaz. Yıl, 1943. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı yılları. Dışarıda gitgide zorlanan İtalyan faşizmi, içeride de kitleleri artık eskisi gibi rahat yönetememektedir. Tüm baskı ve teröre rağmen faşizme karşı verilen illegal mücadele her geçen gün daha geniş kitleleri kapsamaktadır. İşte o günlerde İtalya'da illegal koşullar altında bir film çekilmektedir: "Roma, Açık Şehir". Filmi, faşizme karşı alınan zaferden sonra tamamlama fırsatı bulan Rosselini, faşizmin ve savaşın gerektirdiği illegalite koşullarında yeni bir sinema akımını, yeni gerçekçiliği geliştirmeyi başarmıştır. Rosselini'den yıllar sonra Şilili yönetmen Miguel Littin yine illegalite koşullarında Şili'de bir film çekecektir. Sahte kimlikle döndüğü Şili'de belgesel film çekme bahanesiyle Pinochet'nin sarayına kadar girmiş, devletin faşist yöneticilerinin dahi oynadığı ve yaptığı kurguyla Pinochet faşizmine karşı bir silah haline getirdiği filmiyle sanatta devrimci yaratıcılığın başarılı bir örneğini canı pahasına ortaya koymuştur.

Şilili sanatçıların, Pinochet faşizmine karşı direniş manifestosunu yazan ise Victor Jara oldu. Darbe sonrası stadyumlara doldurulup katledilenlerdendi devrimci ozan Victor Jara. Gitarı ile birlikte konduğu stadyumda şarkılar söylüyor, birazdan birlikte öldürüleceği insanlara moral aşılıyordu. Faşist cellatlar buna dayanamayıp herkesin ortasında önce parmaklarını kestiler. O ise şarkı söylemeyi sürdürdü. Kalelerinde kendilerine bu şekilde meydan okunmasına dayanamayan katiller onu herkesten önce öldürüp stadyumun ortasına bıraktılar.
Nazizm, emperyalizm tarafından sosyalist SSCB'ne karşı sürülmek için palazlandırıldı. Ama bu aynı zamanda kendilerine dönen bir silah oldu. Onları, tüm insanlığı bu beladan kurtaran ise yine sosyalist SSCB idi. SSCB'de sosyalist anayurdun savunulmasında en ön safta savaşanların arasında sosyalist sanatçılar vardı. Onların savaştaki rolü, mecazi anlamda "en ön safta olmak" değil, fiili olarak cephede çarpışmaktı. Hiçbirisi, "ben cephe gerisinde bir şeyler yazayım da halkı daha iyi savaşmaya yönelteyim" demekle yetinmeyen 900'den fazla Sovyet edebiyatçısı, cephede hem yazdı hem savaştı. 335'i şehit düşen bu yazarların hemen hepsinin yazdıkları kayboldu. Bugün, Stalin dönemi "kurbanları" diye Çarlığın, ortaçağın övücüsü Anna Ahmatova, Osip Mendeiştam, Milıail Zoşçenko gibi karşıdevrimci yazarları göklere çıkaranlar bu gerçekleri hiçbir zaman görmek istemeyeceklerdir.
Sanat, SSCB'de devrimden sosyalizmin inşasına, sosyalist anayurdun savunulmasından ülkenin yeniden kurulmasına kadar her dönem için sınıf mücadelesinin en önemli silahlarından birisi oldu. Bunda, SB topraklarının yüksek kültür değerleri de etkiliydi. Ancak Çarlığın kitleleri mahkum ettiği cehalet, bu değerlerin kitlelere mal olmasına engel olmuştu. 1917'de halkın yüzde 80'inden fazlası okur-yazar değildi. Kitleleri daha rahat uyutabilmek için boyunlarına geçirilen cehalet çemberi sosyalizmde mutlak kırılacaktı. Ama devrim ve iç savaş günlerinde, halkın gelişen olaylar karşısında bilgilendirilmesi, politik eğitimi, iç savaş için örgütlenmesi nasıl sağlanacaktı? Hem de okur-yazar oranı bu kadar düşükken. İşte burada Bolşevik yaratıcılık ve halkın inisiyatifi kendini gösterdi. 1917-21 arasındaki iç savaş döneminde ülkede 3000'den fazla tiyatro grubu oluştu. Bu rakama, her fabrikanın, askeri birliğin, köyün kendi tiyatro grubu dahil değildi. Okuma-yazma bilmeyen halkın bu gruplara taktığı isim ise "canlı gazete" idi. "Canlı gazete"ler SB'de devrimde ve iç savaşta kazanılan zaferde en az Bolşevik ajitatörler kadar yararlı olmuşlardır. İçeride tiyatro oyunu oynanırken gerçekleştirilen Kışlık Saray'ın basılmasının kitlelere yine bir tiyatro oyunuyla anlatılması, sanatın iki farklı sınıfın elinde nasıl da iki farklı şeye dönüştüğünü gösteriyor.
Sanat, iki farklı sınıfın elinde iki farklı şey... İki farklı sınıfın farklı nitelikte savaşlarında iki farklı silah... "Savaş ve sanat" ilişkisine bakış açımızın temelini bu oluşturuyor. Başta genel olarak koymaya çalıştığımız bu ilişkiyi, Nazi ve Sovyet örnekleri de dahil olmak üzere çeşitli örneklerle açmaya çalıştık. Ne söylenenler yeterli ne de örnekler bunlarla sınırlı. En basitinden, bugün ülkemizde sürmekte olan savaş. Bir cephesiyle haklı, diğer cephesiyle alabildiğine kirli bir savaş bu. Sanat da pratik bir tavır almak, bu "sıcaklık" karşısında hangi maddeden yapıldığını ortaya koymak zorunda. Bu, temsil ettiği sınıf ve kesimlerden bağımsız değil. Ya şoven duygular körüklenecek ve sanat "kirli sanat" olacak ya da yurtsever-devrimci mücadeleye destek olunacak ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı savunulacak. Zaten sahip olunan tavırlar netleşecek yani. İşte pratik-sıcak savaş dönemlerini diğer dönemlerden ayıran şey de bu. Yurtsever Kürt sanatçısı da bu savaşta gerillasının mücadelesine destek veriyor. Yıllardır süren baskı ve asimilasyona rağmen bir "ulusal kültür" boy veriyor dağlarda. Ne körüklenen kültür erozyonu ne çığ engelleyebiliyor bunu. Kendi kaderini tayin hakkı nasıl fiili olarak kullanılıyorsa, reformizmin, kendi kaderini tayın hakkı yerine "çözüm" olarak önerdiği ve devletin çeşitli kademelerinde itibar gören "kültürel özerklik" de devrimci bir tarzda fiili olarak kazanılıyor. Tabii bütün bunlar yükseltilen savaş sayesinde.

Halen süren bu savaşta taraf olmanın yanı sıra, Türkiye'de devrim ve sosyalizm mücadelesini yükseltmek, partiyi ve devrimi örgütlemek gerekiyor. Aynı zamanda sanat cephesinden de, devrimci proletaryanın sanatını kavga alanlarında, grevlerde, direnişlerde geliştirmek, zenginleştirmek, çelikleştirmek, "partili sanat"ı daha güçlü bir şekilde hayata geçirmek önümüzde bir görev olarak duruyor. "Savaş ve sanat" açısından geçmiş deneyimleri ele almak, burjuvazinin yok sayma ve kara çalma politikalarına göğüs germek açısından önemli. Ancak sorun, sadece bu konudaki teorik yaklaşımı koymakla, ideolojik mücadele vermekle sınırlı kalamaz. Ortaya pratik ürünler koymak gerekiyor. İşte bundan sonra bu sayfalarda, roman, öykü, şiir, müzik, tiyatro, sinema, resim, fotoğraf, heykel gibi sanatlarda daha önce yaşanmış deneyimleri "savaş ve sanat" ilişkisi içerisinde ele alacağız. Diğer taraftan da, bu sanat dallarındaki etkinliğimiz ve örgütlülüğümüz oranında ortaya koyduğumuz ürünlere yer vereceğiz. Borchert gibi öykülerimizle "Askere Gitme!" diye haykıracağız. Şırnak'ın resmini çizeceğiz, İstanbul’un filmini çekeceğiz, Victor Jara'nın türküsünü söyleyeceğiz, "canlı gazete"yi sokak tiyatrolarımıza taşıyacağız ve sosyalist anayurdun savunulmasında şehit düşen edebiyatçılar gibi cephede çarpışırken öleceğiz. Bütün bunlar iddialı sözler gibi gelebilir, ama biz iddialıyız ve aynı iddiayla diyoruz ki: Nasıl partiyi ve devrimi birlikte örgütleyeceksek, işte öyle savaşı ve sanatı birlikte yükselteceğiz.


--------------------------------------------------------------------------------

* 1813-1883 tarihleri arasında yaşayan Richard Wagner, 1849'da Dresden'de yerel bir hükümetin kurulmasına kadar vardırılan, ancak kanla bastırılan ayaklanmaya katılan, barikatlarda çarpışan bir besteciydi. Alman ulus birliğinin sağlanması sürecinde, Alman destanlarından yararlanarak yazdığı operalar, faşist bir mantığa sahip olmamakla birlikte, Naziler tarafından sıkça kullanıldı. Bunda son dönemlerinde, Hitler'e de esin kaynağı olan Nıeızsche'nın görüşlerini benimsemesinin etkisi vardı.

** Runik: Eski Germenlerin kullandıkları alfabenin harfleriyle yazılmış olan.

Bu yazı, Şubat 1993 tarihli DPG'de yayınlanmıştır.