KÜTÜPHANE | KONULAR | SANAT KULTUR

Emperyalist Savaş Stratejisi: Azınlık Raporu
"Gösterişli">

KÜTÜPHANE | KONULAR | SANAT KULTUR

Emperyalist Savaş Stratejisi: Azınlık Raporu
"Gösterişli, hırslı, etkileyici ve büyüleyici; Azınlık Raporu kaderinizi Hollywood'da baştan inşa eden bir film."
Emperyalist Savaş Stratejisi: Azınlık Raporu
Bu sözler Cincinnati Enquirer'in ünlü film eleştirmeni Margaret A. McGurk'a ait. Peki bu sözlerin altında yalnızca Spielberg dehası ve Hollywood'un film sektöründe bir numara olması mı yatıyor? Bu sorunun cevabını aramadan önce filmin kısa bir özetine bakalım: "Film 2054 yılında geçmektedir. John Anderton (Tom Cruise) cinayet, hırsızlık gibi adli olayların önlenmesi için kurulmuş olan Precrime (Suç öncesi) ekibinin başındaki bir polistir. Suç öncesi ekibi, olayları önceden bilebilme gibi mistik güçlere sahip kişilerden oluşmakta ve suça meyilli kişileri belirlemektedir. John ise bu ekibin gönderdiği verileri izlemekte ve suç işlemesi muhtemel kişileri yakalamaktadır. Henüz denenme aşamasında olan bu sistemin toplumun gözünde meşruiyetini sağlayabilmesi için oldukça çaba sarfedilmektedir. Ancak John'un suç öncesine olan inancı kendisinin 36 saat içinde bir cinayet işleyeceği kehanetiyle sarsılır. Başına gelecekleri bilen dedektif bir anda kaçak durumuna düşer. Suçlu olmadığını ya da olmayacağını ispatlamak için Suç öncesi ekibinin en yetenekli kişisi olan Agatha'yı kaçırır. Bu arada, güvenlik görevlileri John'un suç işlemesi muhtemel kişilerden biri olduğunu öğrenmiştir ve onu yakalamak için işe koyulmuştur bile. John, Agatha'yı bir an bile olsun yanından ayırmaz ve bu yolla kendisini başına gelebilecek felaketlerden korumaya çalışır. Bu arada John, Agatha'nın da yardımıyla Suç öncesi sistemiyle ilgili birçok bilgiye ulaşır. Böylece bu sistemin mükemmel bir sistem olmadığını, aksine komplolarla dolu bir sistem olduğunu anlar. Ancak bunu engellemek için çok fazla bir şey yapamaz ve kendisini bir anda polisin elinde buluverir. Ama artık Suç öncesiyle ilgili her şeyin farkına varmış ve yıllardan beri masum insanları ellerinde tuttuklarını anlamıştır. Şimdi o da masum olmasına rağmen suçlu durumundadır. John yakalanmadan önce tüm bildiklerini eski karısına anlatmıştır. Eski karısı, John'un arkadaşlarından yardım ister ve sonunda John'u kurtarırlar. John, Suç öncesi sisteminin kurucusu ve tüm bu olayların farkında olan ekip yöneticisiyle yüz yüze gelir. John kaderinin farkındadır ve şefine onu öldürmesini söyler. Ancak şefi, onu değil kendisini öldürür. Böylece onun kaderi, şefinin kaderi olmuş; o ise karısıyla mutlu bir hayat sürmeye başlamıştır. Bu arada Suç öncesi sistemi kapatılır ve bu sistem dolayısıyla tutuklananların hepsi serbest bırakılır."

Filmin genel olarak konusuna ve vardığı noktaya bakıldığında Spielberg'in eli ayağı düzgün bir bilimkurgu-macera türü film yaptığı düşünülebilir. Hatta Azınlık Raporu için, 1940'ların kara filmlerinden esinler taşıyan; Hictchcock'un, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan masum kahramanlarının değişmez öyküsü bile denilebilir. Zaten egemen ideolojinin istediği de filmin macera tadında bir kahramanlık öyküsü olarak izlenmesidir. Filmi izlerken kimi zaman kahramanın anlaşılamamasına üzülürüz, kimi zamansa 2054'te insanlığın vardığı teknolojik ilerlemeyi görerek gurur duyarız. Bir yandan kahramanın duygusallığı bedenimizi sarıp sarmalarken bir yandan da 2054' te bile hala haksızlıkların olmasına hayıflanırız. Sonunda ise kahramanı ve figüranları filmin içerisinde çizilen sistem kavramından soyutlayıp adaletin yerini bulduğunu, herkesin hak ettiğini aldığını düşünürüz. Belki de bu duygularla sinema salonundan çıkar gider ve hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz. Ama gelin biz hayatımıza kaldığımız yerden devam etmeyelim ve durup düşünelim. Hollywood'un şaşaalı dünyasıyla aramıza çekilen kalın perdeyi aralayalım ve bir de gerçeklere yakından bakalım.

Filmin konu bakımından en çarpıcı yanı, Suç öncesi kavramının adli olaylarla sınırlanmış olması. Yani o dönemin insanları arasında cinayet, hırsızlık gibi adli olaylar pek yaygınken, herhangi bir siyasi olay görülmüyor. Aslında bu durum, yönetmen ve senaristin üstünden atladıkları bir noktadan ziyade, bilinçaltımıza göndermek istedikleri mesajı ortaya koyuyor : "O zamanın dünyasında başka alternatiflere, başka düşüncelere yer yok. Yalnızca kapitalizm var." Bu, yönetmenin bilinçaltımıza eklemeye çalıştığı düşünce zincirinin ilk halkasıdır. (Yine aynı şekilde, Matrix filminde de bilincimizin derinliklerindeki idealist benliğe seslenmişlerdi.) Anlatılan dünya birçoklarımız için kara-ütopya gibi gözükse de, çizilen çerçeve tam da o zamanın gerçekliğini yansıtmaya çabalamaktadır. Ne de olsa 1990'larda kapitalizm zaferini ilan etmedi mi? Bu zafer, Fukuyama gibi entellektüellerce onaylanmadı mı? Ya da eskinin devrimci asileri bugün düzenin en önemli köşelerini tutmadılar mı? 2000'lerde durum böyleyse, 2054'te de durum: Azınlık Raporu. Bir de tabii toplumun cinayet, hırsızlık gibi olayları, bunların ortaya çıkış nedenlerini düşünmeden olumsuz olarak nitelemesi durumu var. Elbette sistemin içerisinde kaybolup giden bireylerin bu gibi adli olaylara olumlu tavır takınması söz konusu değil. Ancak bu gibi olayların çıkmasına, artmasına ya da azalmasına neden olan toplumsal dinamikleri de unutmamak gerekli. Oysa ki filmin ön planında mükemmel işleyen bir sistem, arkasında ise pek çok adli vaka var. Yapılan hesaba göre, trafik sorununu gökdelenlerden yukarı tırmanabilen araçlarla çözmek, etrafa kim olduğunuzu gözlerinizden dahi anlayabilen cihazlar yerleştirmek sistemi mükemmel kılabilmek için yeterli. Filmde bunu ispatlayabilmek için de 9 senedir Kolombiya'da herhangi bir olay yaşanmadığını söylersiniz olur biter. Sistemin toplumu baştan aşağıya F tipileştirilmesinin oldukça çarpıcı bir göstergesi. Sistemin insan davranışına ve toplumsal yaşamına her boyuttan müdahalesi.. Burada yine bilinçaltımıza: "Bakın muhalif olmazsanız biz bu dünyayı yaşanılır yaparız, ancak muhalif olur da bize karşı suç işlerseniz size cehennemin bin bir türünü yaşatırız" mesajı gönderiliyor. Filmdeki cezaevleri de bizdeki 'F tipi cezaevlerini' aratır(!) düzeyde.

Bir de tabii olabilecek her türlü ihtimale karşı polisin, insanların hayatlarını en küçük ayrıntısına kadar izlemesi var. Sonuçta zaten 11 Eylül'den sonra Amerikan halkına can güvenliğini kişisel mahremiyete tercih etmesi gerektiği söylenmedi mi? Alın size can güvenliği, verin bize mahremiyet!

Elbette ki tüm bunlarla ne günümüzün ne de geleceğin dünyasını aklayabilmek çok kolay değil. Yönetmende bunun farkında olmalı ki kimi noktalarda, insanların henüz suç oluşmadan -potansiyel- suçlu olarak mahkum edilmesini etik anlamda sorgulamış(!) Filmin bir köşesine sakladığı: "Sezgi ile suçlanan herkes masum olabilir." cümlesiyle de sözde eleştirel bir tavır takınıyor. Hatta filmin sonunda, suç öncesi sisteminin kaldırılıp tüm suçluların şartlı tahliye edilmesi, bize sistemin de insanları potansiyel suçlu olarak görme konusunda tereddütlü davrandığı izlenimini verebilir. Bu izlenimin, yalnızca izlenim boyutunda kaldığını anlayabilmek için ise ne süslü kelimeler kullanmaya ihtiyaç var ne de Amerika'da olup bitenleri bilmeye... Üniversiteye giren her öğrencinin bir sicili olduğunu; metropol şehirlerinin dört bir tarafının kameralarla izlendiğini bilmek yeterli.

Filmin yönetmeni Spielberg'in 11 Eylül sonrasında Bush'un saldırgan politikalarına açıktan destek vermesi filmi önemli kılan etkenlerden biridir. Tom Cruise ve Spielberg, Bush'un Irak'a yönelik saldırısına dair elinde sağlam kanıtlarının olduğunu ve müdahalenin gerekliliğine inandıklarını ifade etmişlerdi.

Filmin hangi süreçte ortaya çıktığı da ayrı bir önem teşkil ediyor. 11 Eylül'ün ardından, Amerikan emperyalist stratejisinin yeni bir düzleme çıkması ile ABD'de "kitle imha silahları kullanabilecek devletlere ve terörist gruplara karşı önleyici güç kullanılması gerekliliği" fikri belirginleşmeye başladı. Yani henüz suç teşkil edecek fiilin işlenmeden bastırılması- yok edilmesi gerekliliği...
Filmin bizlere pompaladığı bireycilikten de bahsetmekte fayda var. Bir yanda uslu durursanız bir şey yapmayız; bir yanda ise Gregor Samsa'laştırılmış bir insanın trajedisi var. İşin duygusal boyutuyla insani değerler korunmaya çalışılsa da, yönetmenin çabalarına ve sistemi idealize etmek için yoğun uğraşına rağmen; insan, sistemin içinde kaybolan alt bir öğe haline getirilmiş. Duygusal yan vurgulanırken aba altından sopa göstermek de unutulmamış. Ama sopayı gösterirken de sistemin özündeki çelişkileri gözlerimizin önüne sermiş. Kendi adamını bile harcamak için gözünü kırpmayan, insanların evini basmakta tereddüt göstermeyen ve en ufak tehlikeyi komplolarla, cinayetlerle kapatmaya çalışan bir yapılanmadır aslında Suç öncesi teşkilatı!

Filmin en can alıcı noktası ise "teknoloji-bilim-sistem" üçlemesinin tam da kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu şekilde biçimlendirilmesi. Diğer noktalarda yönetmen sistemi sorgular gibi gözükmesine rağmen bu konuda gayet net. Bilimi, teknolojinin bir uzantısı; teknolojiyi ise sistemin ileriye taşınması için kullanılan bir araç olarak idealize etmiş. Kapitalist sistemin genel mantığının da bu çerçevede olduğunu tasavvur etmek çok zor değil. Daha şimdiden kuantum fiziğinden kuantum mekaniğine, kuantum mekaniğinden yüksek mertebeden çok bilinmeyenli denklemleri bile rahatlıkla çözebilen kuantum bilgisayarlarına geçtiler. Bilgisayarın babası Turing'in ancak şifre çözebilen orta halli bilgisayarından, günümüzün her türlü üretimi kontrol edebilen bilgisayarlarına kadar geçen süreç; sistemin teknolojiyi kendine yontmadaki ürkütücü becerisini gözler önüne seriyor. Elbette ki bu beceri ancak yukarıda kalan ve orada kalmaya mahkum olan bir beceri. Teknolojinin bu hızlı gelişiminin, insanların çoğunluğunun hayatını kolaylaştırdığı sanılmasın. Bir tüketim metası haline geldiğinde gerçek anlamını bulan teknoloji, aşağıya indikçe vahşiliğini dayatıyor. Siyasi dünya haritasının bu derece karmaşıklaştığı bir dönemde tam da kendini hükümetlerin icra planlarının ortasına koyuyor. Yönetmen de bu durumdan kaçmaktansa, filmini teknoloji saltanatının tam kalbine yerleştirmeyi tercih etmiş. Ortaya çıkan şey, teknoloji ve dolayısıyla bilimi tüm insanlığın hizmetine sunan bir ütopya. Her ne kadar kapitalizmin yumuşak karnı üretim araçlarının tek bir elde, burjuvazide toplanması es geçilmeye çalışılsa da, ortada bir sömürenler sömürülenler çelişkisinin olmadığı bir dünya profili çizme çabası var. Neyse ki bu çaba, yıllar önce Marx tarafından, burjuva üretim ve dağıtım biçimlerinin belli bir olgunluk aşamasına eriştiği zaman yerini yeni ve daha yüksek bir biçime terk edeceği belirtilmek suretiyle bilimsel olarak boşa çıkarıldı. Bize de yönetmene ve savunduğu sisteme karşı bu konuda edecek pek fazla laf bırakmadı.

Böylesine yüksek bütçeli bir filmin maliyeti konusunda da birkaç şey söylemek gerekli herhalde. Açıkçası yapımcı, filmin yönetmeninden dekoruna kadar hiçbir masraftan kaçınmamış. Peki yapımcı bu parayı nasıl kurtarıyor dersiniz? Birincisi filmin yüksek olması beklenilen gişe hasılatından (ki öyle de oldu), ikincisi ise filmin muhtelif yerlerinde reklamı yapılan ürünlerden. Bu filmin yalnızca para kazanmak için bu ürünleri kullandığını söylemek çok güç. Yine doğrudan bilinçaltımıza gönderilen bir mesajla karşı karşıyayız: "Bazı ürünler 2054'te bile ayakta kalacak." Bu duruma fütüristik ürün yerleştirme adı veriliyor. Bazı markaların geleceğe yönelik tasarımları, bazılarının ise sadece logoları bir ücret karşılığı filmin içine yerleştiriliyor. Bu film için, Variety dergisine göre yalnızca ürün yerleştirmeden 25 milyon dolar kazanılmış. Mesela Nokia 7650 geleceğin iletişim aracı olarak sunuluyor. Tom Cruise'un sık sık baktığı saat Bulgari. Bir sahnede de caddede yürürken göz taramasından geçiriliyor ve sadece onu ilgilendiren markalar ona gösteriliyor. (Bulgari-parfüm, Reebok, Guinnes-bira, Revo, Century 21...) Buna internet reklamcılığında ve e-ticarette targeting yani kişiye göre ürün belirleme deniliyor. Yani filmin verdikleri öyle tümüyle kurgulanmış gelecek motifleri değil. Birçoğu günümüzde belirlenmiş, uygulamaya sokulmuş ancak kullanımı yaygınlaşmamış araçlar. Ama tabii bize filmler yoluyla haber veriyorlar ki kendimizi şimdiden ona göre hazırlayalım.

"Politik hegemonya, kültürel hegemonyanın üstüne kurulur" diyor Antonio Gramsci. Yani ne bir film yalnızca bir film, ne de bize dayattıkları dünya gerçek bir dünya. 11 Eylül sonrası Amerika'nın terörizm çığırtkanlığı ve gelip kapımıza dayanan Irak Savaşı, Hollywood filmlerinden kuşku duyulması gerektiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Hollywood'un doğrudan küçük Bush'un kuklası haline geldiği günümüzde ise direkt tavır almak gerekli. Bunun için de onların kültürüne karşı, hayatın yeniden üreticisi olan proleter kültürü savunmamız gerekiyor. Tarihi tersine çevirme ve kapitalizmin geleceksizliğini gizleme çabalarına rağmen, gerçek hemen yanı başımızda duruyor. Bu filmden de bize kalan herhalde tek bir cümle:"Bazen ışığı görmek için, karanlığı riske etmek gerekir"