Marx
in Yabancilasma Teorisi
Istvan MeszarosMarksist
Sistemin Temelleri
Söylenceleri icat etmek kolay ama bunlardan
kurtulmak zordur. Boş bir balonu (her türden
kanıtlarıyla düpedüz cehaleti), bolca sıcak
havayla (yani, sırf hüsnükuruntuyla)
tıkabasa doldurup havalandırmak yeter de
artar bile; hele bu hüsnükuruntuda ayak
direnirse bu uydurma uçuş için gerekli yakıt
bol bol sağlanmış olur. İleride, Marx
Üzerine Tartışmalar bölümünde, 1844
Elyazmaları ile ilgili belli başlı
söylenceleri biraz uzunca tartışacağız. Yine
de bu noktada, çeşitli yorumlarda pek de
göze batmayacak ölçüde olmakla beraber, bir
bütün olarak Marx'ın yapıtını eksiksiz
değerlendirmek için büyük teorik önem
taşıyan bir söylenceyi kısaca ele almak
zorundayız.
Bilindiği gibi 1844
Elyazmaları, yabancılaşma kavramı üzerinde
odaklaşan Marksçı sistemin temellerini
sergiler. Yukarıda söz konusu edilen
söylence, Lenin'in bu kavramdan habersiz
olduğunu, kendi teorilerini geliştirirken bu
kavramın hiçbir rol oynamadığını öne
sürmektedir. (Pek çok dogmatik kafalı
insanın gözünde, hiç kuşkusuz bu savın
kendisi bile, yabancılaşma kavramının
"idealist" damgasını yemesine yeter de artar
bile.)
Eğer Lenin, Marx'ın
kapitalist yabancılaşma ve sonuçlarının
eleştirisini (yani, "emeğin
yabancılaşması"nı ve onun kaçınılmaz
sonuçları üzerine yaptığı analizleri)
gerçekten gözden kaçırmış ise, Marx'ın
teorisinin özünü –Marksist sistemin temel
düşüncesini– gözden kaçırmış demektir.
Öne sürülecek hiçbir şeyin bu sözde savdan,
gerçeğe daha uzak olduğunu söylemeye gerek
var mı bilmem. Aslında durum bunun tam tersi:
Lenin'in, Marksist olarak gelişmesinde,
yabancılaşma kavramını doğru anlamıyla
kavraması yaşamsal bir rol oynar.
Lenin'in teorik yapıtlarının hepsinin –buna,
Ekonomik Romantizm'in Eleştirisi ile,
Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi de dahil–
1895'te yazılan Kutsal Aile'ye Genel
Bakış'tan sonra kaleme alındıkları kesin bir
gerçektir. Bu Genel Bakış'ta, yorumlar
biçiminde ifade edilen ana düşünceler,
Lenin'in daha sonraki yazılarında yer alan
fikir ve düşüncelerinin merkezi olmaya devam
etmiştir. Ne yazık ki burada, Lenin'in
düşüncelerindeki gelişmeyi ayrıntılarıyla
izleme olanağı yoktur. Bu nedenle, sadece
tartışılan konuyla doğrudan ilgili birkaç
noktaya dikkatimizi yoğunlaştırmak
zorundayız.
Kutsal Aileye Genel Bakış'ta Lenin'in bu eski yapıttan uzun bir
pasaj aktardıktan sonra şöyle bir yorumda
bulunması, konumuzla ilgili olması
bakımından büyük önem taşır:
"Bu pasaj
oldukça karakteristiktir; çünkü Marx'ın,
kendi tüm 'sisteminin' dayandığı temel fikre,
yani toplumsal üretim ilişkileri kavramına
nasıl yaklaştığını göstermektedir." Burada
Lenin'in "sistem" sözcüğünü tırnak içine
almasını önemli bulanlar da bulunabilir,
önemsiz bulanlar da. (Anladığımıza göre
Lenin'in bunu yapmasının nedeni, Marksist
literatürde, Hegelci felsefe ile bağıntılı
olarak, "sistem kurma düşüncesine"
alışılagelen polemik göndermeyi anamsatmak
içindir. Ayrıca Genel Bakış, Hegelci sisteme
oldukça eleştirel bir biçimde yaklaştığı
gibi, Kutsal Aile üyelerinin bundan
yararlanma çabalarını da eleştirir.) Burada
yaşamsal önem taşıyan olgu şudur: "Marx'ın
tüm sisteminin ana fikri" –"toplumsal üretim
ilişkileri kavramı"– kesinlikle Marx'ın
yabancılaşma kavramıdır; yani –Lenin'in
doğru olarak kabul ettiği gibi–, "emeğin
kendi yabancılaşması", "insanın kendi
yabancılaşması", "kişinin pratik ilişkileri
içerisinde kendi nesnel özüne yabancılaşması",
vb., sistemin Marksçı eleştirel gizemden
soyutlanma halidir. Bunu, Lenin'in yorumunun
yöneltildiği pasajı gözden geçirirsek açıkça
görebiliriz:
"Proudhon'un, sahip
olmamayı ve eski sahip olma biçimini ortadan
kaldırmak isteği, tamamiyle, onun, insanın
nesnel özüne pratikte yabancılaşma ilişisini;
insani kendi kendine yabancılaşmanın,
ekonomi politik ifadesini ortadan kaldırmak
arzusu ile aynı şeydir. Ne var ki, onun
ekonomi politik eleştirisi hâlâ ekonomi
polikitik öncüllerinin tutsağı olduğu için
nesnel dünyanın yeniden ele geçirilmesi (temellükü
–çev.) sahiplenmenin büründüğü ekonomi
politik biçimi içerisinde tasarlanmış olarak
kalır. Aslında Proudhon, Eleştirel
Eleştiri'nin kendisini zorladığı gibi, sahip
olmayı, sahip olmamaya değil, elde
bulundurmayı (temellükü- ç.) eski sahip olma
biçimine, özel mülkiyete karşı çıkarır. Elde
bulundurmayı o, 'bir toplumsal işlev' olarak
ilan eder. Bir işlevde ilginç olan şey,
diğerini 'dışlamaya' yönelik değil, benim
kendi güçlerimi, varlığımı oluşturan güçleri
harekete geçirmek ve gerçekleştirmektir.
Proudhon bu düşünceye uygun bir gelişme
olanağı sağlayamamıştır. 'Eşit elde
bulundurma' fikri, ekonomi politik bir
kavramdır ve bu nedenle de, şu ilke için
yabancılaşmış bir ifade biçimi olarak
varlığını sürdürür: insan için varlık olarak
nesnenin; insanın nesnel varlığı olarak
nesnenin, aynı zamanda, insanın öteki
insanlar için varoluşu, diğer insanlar ile
insani ilişkisi, insanın insanla
ilişkisindeki toplumsal tavır belirleyicidir.
Oysa Proudhon, ekonomi politik
yabancılaşmayı, ekonomi politik yabancılaşma
çerçevesinde ortadan kaldırır."
1844 Ekonomi Politik ve Felsefe
Elyazmaları'nı yeterli derecede bilen herkes,
bu düşüncelerin, Paris Elyazmaları'ndan
geldiğini anlamakta güçlük çekmez. Aslında,
yalnız bu pasajların değil, bunlara ek
olarak pek çoğunun, Marx tarafından 1844
Elyazmaları'ndan, Kutsal Aile'ye
aktarılmıştır. Marx, Engels ve Lenin'in
toplu yapıtlarını yayınlamakla yükümlü Rus
Komite* –1844 Elyazmaları'nı "idealist"
bulan aynı komite– Lenin'in, Kutsal Aile'ye
Genel Bakış'a koyduğu bir notta Marx'ın "kitabının
başlangıçta tasarlanan boyutunu 1844 baharı
ve yazı boyunca üzerinde çalıştığı ekonomi
ve felsefe elyazmalarının bazı bölümlerini
katarak epeyce büyüttüğünü" kabul etmektedir.
Lenin, hiç kuşkusuz Marx'ın 1844
Elyazmaları'nı okuyamamıştır ama Genel
Bakış'ta 1844 Ekonomi Politik
Elyazmaları'nda öne sürülen ve yabancılaşma
sorunsalı ile ilgili bulunan Proudhon
üzerine yorumlarına ek olarak bir dizi
önemli pasajı alıntılamıştır** Durum böyle
olunca eğer Marx'ın 1844 Elyazmaları
idealist ise –buradan Kutsal Aile'ye
aktarılan– temel kavramları, Lenin'in "Marx'ın
bütün sisteminin temel fikri" diye övmesi de
idealist bir yaklaşım olur. Bu hikayenin en
beter kısmı daha gelmedi. Çünkü Lenin bu
yapıtı yalnız, "devrimci materyalist
sosyalizmin temellerini" içerdiği için değil
aynı zamanda "gerçek, insan bir kişinin
adına" yazılmış olduğu için de övmeye devam
etmektedir.*** Böylece Lenin yalnız "idealizme"
"teslim" olmakla kalmıyor, onu, "devrimci
materyalist sosyalizm" ile de karıştırıp
daha da beteri, "humanizmi" de yerin dibine
batırmış oluyor!
Söylemeye gerek yoktur
ki, "gerçek, insan bir kişinin adına"
yazılmış bu "humanizm" sadece, 1844
Elyazmaları'nın niteliğini oluşturan "emek
görüş açısının" bir ifadesinden başka bir
şey değildir. Burada –idealist felsefenin
düşsel varlıklarına karşı, açık ve kesin
polemikler halinde– "egemen sınıflar ile
devlet tarafından ezilen ve horlanan işçinin"
eleştiri süzgecinden geçirilerek benimsenmiş
görüş açısı ifade edilmiştir; proletaryanın
görüş açısı, "proletarya sınıfının, kendi
yabancılaşmasını yok olması olarak
hissetmesi ve bunda kendi güçsüzlüğü ile
insanlıkdışı bir varlığın gerçekliğini
görmesine" karşın, "mülk sahibi sınıfın"
kendi yabancılaşmasında, kendini "mutlu ve
gerçekleşmiş hissetmesi ve kendi gücünün
yansımasını görmesidir"* Lenin ve Marx "gerçek
insan bir kişi" derken işte bunu kast
etmekte idiler. Gelin görün ki Marx'ı (ya da
şimdiki durumda Lenin'i) "gerçekten okumak"
yerine, Marksist klasiklerin içine, yüksek
perdeden radikalizm görüntüsü altında,
bürokratik tutuculuğun kısır dogmatizmini
temsil eden kendi efsanelerini sokuşturmaya
kalkışanlara, metinlere dayalı ne kadar
kanıt getirseniz de çabanızın boşa
gideceğini bilmeniz gerekir.
Lenin'in parlak bir biçimde kavradığı gibi,
Marx'ın sisteminin merkez fikri, toplumsal
üretim ilişkilerinin kapitalistçe
maddeleştirilmesine; ÜCRETLİ EMEK, ÖZEL
MÜLKİYET VE DEĞİŞİM'in maddeleştirilmiş
aracılığı yoluyla emeğin
yabancılaştırılmasına getirdiği eleştiridir.
Gerçekten de Marx'ın, toplumsal üretim
ilişkilerinin tarihsel oluşumu, yabancılaşma
konusundaki genel düşünce yapısı ile,
yabancılaşma ve maddeleştirmenin zorunlu
olarak yer aldığı, nesnel ontolojik
koşulları üzerine yaptığı çözümlemeler,
sözcüğün en yerinde anlamıyla tam bir sistem
oluşturur. Bu sistem, Hegel de dahil,
kendinden öncekilerin felsefi sistemlerinden,
daha az değil, daha fazla canlıdır; bunun
anlamı, kendisini oluşturan kısımlardan bir
tekinin bile dışta bırakılması, tek bir
yönünün değil, serimin tamamının bozulması
demektir. Ayrıca Marksist sistem, Hegelci
sistemden daha az değil, daha fazla
karmaşıktır; çünkü, "düşünce– varlıkları"
arasında, mantık bakımından uygun düşen "düşünceleri"
ustalıkla icat etmek bir şeydir ama, çeşit
çeşit toplumsal görüngülerin karmaşık iç
bağlarını gerçekte saptamak; bunların
kurumsallaşmalarını ve birbirine dönüşmesini
yöneten yasaları (bu yasalar ki, bunların
görece "sabitliğini" olduğu kadar "dinamik
gelişmelerini" de belirler) bulmak; ve bütün
bunları gerçekte, insan etkinliklerinin
bütün düzeylerinde ve alanlarında sergilemek
başka bir şeydir. Dolayısıyla, Marx'ı kendi
sisteminin terimleri içinde okuyup anlamak
yerine, günümüzde moda olan bazı önyargılı,
laf ebeliğine dayalı sözde "bilimsel
modellere" uygun olarak okumaya kalkışmak,
Marksist sistemi devrimci anlamından
soyutlar ve onu, sözde bilimsel kavramlardan
oluşan ölü kelebek koleksiyonuna çevirir.
Marksist sistemin, Hegelci sistemden
temelden farklı olduğunu söylemeye bilmem
gerek var mıdır? Sadece, Marx tarafından
belirlenen güncel olgular ile Hegelci "düşünce-varlıkları"
arasındaki zıtlık bakımından değil ayrıca,
Hegelci sistem, iç çelişkileri nedeniyle,
Hegel'in bizzat kendisi tarafından kapalı
hale getirilmiş ve taşlaştırılmıştır; oysa
Marksist sistemin ucu açık bırakılmıştır. Bu
açık ve kapalı sistemler arasındaki hayati
önem taşıyan tartışmaya, bu bölümün son
kesiminde tekrar döneceğiz. Ancak şimdi,
Marksist sistemin çok yönlü karmaşıklığını
daha berrak anlamak için, bu sistemin
yapısını bir bütün olarak gözden geçirmemiz
gerekecektir.
1844 Ekonomi ve
Felsefe Elyazmaları, Hegel ile
iktisatçıların teorileri konusunda eleştirel
yorumlardır. Yine de daha yakından
bakıldığında bundan daha fazlası açıkça
görülür. Zira, bu teorilerin eleştirisi,
birbirine yakından ilişkili çeşitli büyük
sorunlar üzerinde, Marx'ın kendi fikirlerini
geliştirmek için bir araçtır.
Daha önce de değinildiği gibi, 1844
Elyazmaları'nda kavrayabildiğimiz sistem,
kendi içinde gelişen bir sistemdir. Her
şeyden önce bu, emeğin kendi
yabancılaşmasının temel ontolojik boyutunun,
bu yapıtın ta sonuna para kesimine kadar,
evrenselliği içerisinde görülmemesi
olgusunda kendini gösterir. Gerçekte bu
kesim, aynı elyazmasında Marx'ın, Hegelci
felsefeyi, eleştirel bir yaklaşımla
incelemesinden sonra yazılmış; yayımlanmış
halinde ise (Marx'ın isteğine uyularak)
elyazmasının sonuna konmuştur. Ve bu,
kronolojik ayrıntının hiç de göz ardı
edilebilir bir noktası değildir. Gerçekten
de, Marx'ın, bir bütün olarak Hegel
felsefesi üzerine yaptığı kapsamlı
değerlendirme –onun, "Hegel'in modern
ekonomi politik üzerine olan görüş açısını"
kavramasını sağlayan ekonomi politik
çözümlemeleri ile birlikte– Marx'ın eline, "para
sistemi"nin en sonunda ulaştığı ontolojik
gizemi çözeceği anahtarı vermiş ve böylece
Marx'a, materyalist diyalektik değer
teorisinin kapsamlı bir serimini yapma
olanağı sağlamıştır. (1844 Elyazmaları'nın
bir bölümünü, kendi somutluğu içerisinde ve
hem de, sınırlı oylumuna karşın ayrıntıları
kapsaması bakımından, aynı sorunsalları
irdelemeye çalışan şu yapıtla
karşılaştırınız: Bir bütün olarak Hegel
Diyalektiğinin ve Felsefesinin
Eleştirisi'nden kısa süre önce yazılan –muhtemelen
1844 Mayıs ya da Haziranı– James Mill'in
Ekonomi Politiğin Öğeleri Üzerine Marx'ın
Yorumları. Paranın Gücü üzerine olan bu
sayfaların büyük bir kısmının daha sonra
Marx tarafından Kapital'e alınmış olması
herhalde tesadüfi değildir.)
Emeğin kendi yabancılaşmasının bu genel
ontolojik boyutu 1844 Elyazmaları'nın sonuna
kadar kesinkes belirtilmemiş olsa bile, hiç
kuşkusuz daha belirsiz bir genelleme
düzeyinde olsa da, daha hemen başlangıçta,
dolaylı olarak değinilmiştir. Başlangıçta,
sistemin içersinde, ancak belirsiz bir sezgi
olarak çekirdek halinde bulunsa ve
dolayısıyla, Marx'ın çözümleme yöntemi
pozitif olmaktan çok tepkin (reactive) ve
kendini geliştiren bir yöntem olduğu için;
serimini yaparken O, elini, o anda ele
aldığı konuya eleştirel yaklaşımının
doğurduğu sorunsal ile, yani, ekonomi
politik üzerine yazı yazmanın sorunsalları
ile yönlendirmeye bırakmaktadır. Konuyu
derinlemesine kavradıkça (bu kavrama,
bireysel yönlerin: "meta olarak işçi", "soyut
emek", "tek yanlı, robotlaşmış emek", "insana
yabancılaşmış doğa", "birikmiş insan emeği=
ölü emek" ve benzeri yönleri derece derece
kavradıkça) önceden belirlenen çerçevenin
çok dar geldiği anlaşılmakta ve Marx bu dar
çerçeveyi haliyle bir yana itmektedir.
Yabancılaşmış Emek tartışmasından sonra Marx
farklı bir plan izler: ele alınan her
konunun merkez referansı şimdi,
yabancılaşmanın her haliyle "parasal sistem"
arasındaki "esas ilişki" olarak, "yabancılaşmış
emek" kavramıdır. Bu program, ilk
elyazmasının son kesiminde bulunmakla
beraber, üçüncü elyazmasının ta sonuna kadar
bütünüyle gerçekleşmemiştir.
Bu
sonuncuda Marx ensonu "parasal sistem"deki
gizemi ortadan kaldırmış: bütün
yabancılaşmış ilişkilerin bu nihai aracısını;
"insanın gereksinmesi ile nesne arasındaki,
yaşamı ile yaşam araçları arasındaki bu
pezevengi"; "bu gözle görünür kutsallığı", "insanoğlunun
yabancılaşmış yönünü", "hayali gerçeğe,
gerçeği ise düpedüz hayale dönüştüren yaygın
dışsal yeteneği (bu öyle bir yetenektir ki,
ne insan olarak insandan ne de toplum olarak
toplumdan ortaya çıkmıştır.)", "Varolan
aktif değer kavramını... her şeyi
karmakarışık, dünyayı ters yüz eden...
Çelişkileri kucaklaştırıp olanaksızlıkları
sözde kardeş hale getiren" gizemi, Marx yok
etmiştir. Ve bütün bunlar, "temel varlığın (doğanın)
doğru ontolojik olumlanmasının", "İnsan
tutkusunun ontolojik özünün" ve "hem zevk ve
hem de etkinlik nesneleri olarak insana ait
en temel nesnelerin varlıklarının" açıklığa
kavuşturulması için yapılmıştır.
Böylece Marx'ın sistemi; kendi gelişmesi
içersinde onun (Marx'ın), para sisteminin
kapitalist üretim biçimi ile tepe noktasına
ulaşmakla beraber, bu sistemin iç yapısının,
sınırlı tarihsel içeriği içinde anlaşılmanın
mümkün olmadığını, bunun ancak, insanın,
emeği aracılığı ile gelişmesini göz önünde
bulunduran geniş ontolojik çerçeve içersinde
(yani, kendini gerçekleştirme sürecinin
belirleyici aşamasında –ya da aşamalarında–
zorunlu olarak kendine yabancılaşma ve
maddeleşmesi içerisinde geçirdiği gerekli
ara duraklar aracılığı ile emeğin ontolojik
kendi gelişmesi aracılığı ile)
anlaşılabileceğini açıkça kavraması üzerine
bütünlük kazanmıştır.
|