KÜTÜPHANE

Talat Turhan: ‘Derin Devlet’ Kontrgerilladır

Talat TurhanSiyasal strateji, mücadele eden insanın önünü görmesini sağlar. Uzunca bir zamandır ülkemiz gündemini işgal eden derin devlet olgusu sizce ne kadar eskilere dayanıyor?

1950’de başlatılan “Küçük Amerikalaşma” süreci NATO ve CENTO’ya bağlılığını söylese bile 27 Mayıs devrimcilerince kesintiye uğratıldı. Kore’deki birliğin çekilmesi ABD tarafından tepkiyle karşılandı ve sindirilemedi. Aslında özel savaş yöntemlerini kuramlaştıran, ihraç ederek dünya darbelerini yönlendiren ABD dipten gelen bir dalga olan 27 Mayıs’a hep karşı durdu. Derhal karşı devrim sürecini başlatarak 12 Eylül ve giderek bugünlere gelen politikaları organize etti.

Bu süreç tasfiyelerle mi başlamıştı?

Talat Turhan - 42 sayılı kanun binbaşı ve üst rütbeli subaylardan kendi rızaları ile emekli olmak istediklerine dair dilekçe düzenlemelerini istemekteydi. Eğer emekli edilirseniz ekonomik avantajlar sağlanacaktı. O dönem çalıştığım 2. Ordu bölgesinde dilekçe vermeyen tek kişi olduğumu ve bunun MBK kararlarına karşı gelmek olduğunu söyleyen 39.Tüm. Kurmay başkanına “Dilekçe vermeyeceğimi, 36 yaşımda ve mesleğimin zirvesinde olduğumu, para uğruna mesleğimi terk etmeye zorlanamayacağımı” söyledim.

27 Mayıs’ın hemen sonrasında bu yasaya dayanarak 238 general ve 5000 kadar subay bir gecede emekli edildiler. İlk önce sıfır general tartışması yapılmasına rağmen, pazarlıklar sonucu TSK’nın en iyileri olduğunu söyleyemeyeceğim 19 general görevde kaldı. MBK’sinin tehlikesiz ve itaatkar gördüğü bu generallerin bir çoğu gelecekte karşıdevrimci saflarda yer alıp, olayları yönlendirdiler.

Bu yasa ne süreyle uygulandı?

Talat Turhan - Ben emekli edildiğimde 40 yaşında devremin birincisi, parlak kariyerli bir subaydım. Demirel iktidarı kendi siyasal yandaşı olarak düşündükleri için 1961 yılı ekim ayına kadar emekli edilenlere ekonomik, bürokratik vb. ayrıcalıklar tanıyan ek yasalar çıkardı. TSK içinde en büyük tasfiye 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 olayları bahane edilerek yapıldı. 21 Mayıs olayı hükümetçe bilinmesine rağmen tasfiye yapılabilmesi için önlenmemiştir. Bu konuda Suphi Karaman ve Haydar Tunçkanat (1965 yılında Dickson raporu doğrultusunda tasfiye listesi programlarını açıklamıştı) tarafından Cumhuriyet Senatosu konuşmalarında dile getirilmiştir.

Benim de bu olayla ilgili tasfiyemi isteyenlere Bakan İlhami Sancar karşı çıkmış ancak Afyon’a sürgünüme engel olamamıştır. Olaylar sonucunda 1459 Harp Okulu öğrencisi, 200 kadar subay TSK’dan çıkarılmış, ne yazık ki Talat Aydemir ve Fethi Gürcan asılmışlardır.

Ve giderek 70’li yıllar?

Talat Turhan - Askeri okullar da Dünya ve Türkiye’deki gelişmelere paralel olarak sol yayınlara ilgi duyuyorlardı. Okul kütüphanelerine ajanlar yerleştirilerek, izleme ve fişlemeler yapılıyordu.

HHO mezunları “Göksenin” adlı bir yıllık çıkardılar. İlk sayfasında H.P.Yzb. S.Zeki Yılmaz’ın İSYAN şiiriyle başlıyor, ikinci sayfasında “Genç Kemalistler Marşı”yla sürüyordu. Aynı dönemlerde DHO öğrencileri de 69’lar bildirisini yayınladılar. Bunlar bahane edilerek çeşitli davalar açıldı.

Olayların kimi güçlerce yönlendirilip yönetildiğini düşünebilir miyiz?

Talat Turhan - Ülke yönetimlerinde bulunmuş birçok etkili kişi, bakan, başbakanlardan sıradan insanlarımıza kadar bu konu dile getirilmiştir. 1995 yılında Newsweek çağımızda iktidarların tüm dünyaya egemen olmak isteyen çokuluslu şirket ve holdinglerin tekeline geçtiğini yazıyor. Menderes’in F.Rüştü Zorlu’yu; Erim’in Atilla Karaosmanoğlu’nu bakan seçtirmek için ABD’den izin aldıkları bilinmektedir.Yakın geçmişimizde birçok konunun ABD onayı olmadan değerlendirilemediğini biliyoruz.

ABD yönetimlerinin Türkiye’ye bakışı nedir?

Talat Turhan - Büyük dost ve müttefikimiz ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni en geç tanıyan ülkelerden biri olduğunu hatırlatarak başlayayım. Kurtuluş savaşı sonrasında en saldırgan demeçler ABD’li devlet adamlarından gelmiştir. Arşivlerden alabileceğimiz birkaçı şöyledir:

“Türkiye parçalanmalı ve haritadan silinmelidir.”,
“Türkler Ortadoğu ve Avrupa barışı için tehdittir.”,
“Avrupa’dan süpürülen Türklerin dünya siyaset sahnesinden de dönmemek üzere silinmesi en büyük dileğimizdir.”

Bu politikalar günümüze dek Ermeni sorunu, PKK, usanmadan ısıtılan Sevr hükümleri olarak süregelmiştir. Küreselleşme olgusu altında dünyada tekelci egemenliği ele geçirmek isteyen Amerika’ya karşı en zayıf yanımız politikacılarımızdır.

Jacques Bordist’in 1974 yılında öne sürdüğü gelecekteki Dünya Hükümetinin amaçları şöyledir:

  • Uluslararası finans forumları
  • Karşılıklı muhaceret özgürlüğü
  • Gümrüksüz serbest mal dolaşımı
  • Uluslararası ekonomik birlik
  • Silahlı kuvvetlerin kaldırılması, uluslar arası kolluk gücü kurulması
  • Uluslararası bir parlamento oluşturulması
  • Ulusal egemenlik haklarının bu parlamentoya devredilmesi
  • Bir Dünya Hükümetinin kurulması.

Paul Werberg devam ediyor. “Hoşunuza gitsin ya da gitmesin bir Dünya hükümetine sahip olacağız. Tek sorun bunun işgalle mi gönül rızasıyla mı kurulacağı sorunudur.” Tüm bunlar ağır fakat sağlam adımlarla gerçekleşmektedir. Sorunumuz ulus devletlerinin geleceği sorunudur.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Talat Turhan - Anglo- Amerikan sistemde küreselleşme gizli örgütün organizasyonuyla yaşama geçiriliyor. Önem sırasına göre bu örgütler :

1-Council on foreign relations (CFR)
2-Trilateral Comission (TC)
3- Bilderberg Group (B.B)

Dünyayı yönetenler aslında bu gizli örgütlerin üyeleridir. Bu örgütlerin yani dünyanın imparatoru, Sezar’ı David Rockefeller’dir. CFR, bir Dışişleri Komisyonu olarak 1921’de New York’ta Siyonist, üniversal, mali sermaye oligarşisinin Rockefeller önderliğinde kurduğu organizasyondur. 1954 yılında CFR’nin Avrupa ayağı olarak Bilderberg örgütü kurulur. TC, Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya sermaye gücünü CFR güdümünde birleştirmek için kuruluyor. Böylece Japonya da küresel sistem içine alınıyor.

Halit Özkul’a göre 1975 yılında yapılan Jamaika protokolü ile ABD’nin bütün istihbarat örgütleri CFR’nin denetimim altına alınıyor. Ancak bana göre bu tespiti ABD ile sınırlı tutmak yanlış ve eksik olur. Çünkü yukarıda saydığımız tekel gizli örgütlerine seçilmiş uluslararası sermaye temsilcileri yanında üst düzey istihbarat örgütü yetkilileri, NATO başkumandanları, genel sekreterlerini ve hatta BM’nin etkin görevlerinin yer aldığını da görmekteyiz.

Küreselleşmenin bu 3 büyük gizli örgütünün merkezinde bulunanlara “Boğanın Gözü” denilmektedir. Bu merkezde ABD başkanı, David Rockefeller (ve daimi bir üyesi) diğer seçilmişlerle yer almaktadır. Başkanlar değişmekte fakat aile her zaman gözün içinde yer almaktadır. Bundan dolayı Rockefeller için Sezar tanımlaması yerine oturuyor.

Bunlar Dünyayı yönetmek için kara alan kişiler. Küreselleşmeyi yönlendiriyor, diğer halkadaki insanlarla organize ediyorlar. İç halka YDD için çalışan idareciler ve 3 büyük gizli örgütün birden üyesi olanlardan seçilenler yer alıyor. Merkez halka en az 2 örgüte üye olanlardan seçiliyor. Dış halka en az bir örgüte üye olanlardan seçiliyor. Bilgilenme ve yetki dış halkaya doğru giderek azalıyor. Bu halkalarda yer alan David Rockefeller’e bağlı YDD için çalışan uluslararası şirketlerden bazılarına göz atalım: Japonya’dan Toyota, Mitsubishi; Kuzey Amerika’dan Rockefeller, Morgan, Dupont; Avrupa’dan Philips, Henkel, Siemens, Fiat vs.

Rockefeller elindeki Chase Manhattan Bank ve Citibank (Türkiye’de de şubeleri vardır.) marifetiyle Dünya finans kapitalini de kontrol altına almaktadır. Bankaların danışmanı olarak Henry Kissinger karşımıza çıkmaktadır. Bütün liderlerimizin can dostu olan bu kişi de Boğanın Gözünde yer alanlardandır, aynı zamanda BB Grubunun doğal olarak Türkiye’deki BB’lerin de başkanı durumundadır. Yabancı sermayeye entegre Koç Grubunda Rahmi Koç Chase Manhattan Bank’ın Yönetim Kurulu üyesidir.

ABD yönetimleri de bağımlı diyebilir miyiz o halde?

Talat Turhan - Elbette.Tümü Sezar’a bağlı durumda. Rockefeller’in hiyerarşisinde aynı zamanda NATO, BM vb gibi örgütlerde yer alıyor. Pentagon, CIA, FBI, tüm finans kuruluşları, üniversite üst kuruluşları, medya, sendika temsilcileri, think-thank kuruluşları, vakıflar, Asya-Afrika ekonomik toplulukları, AB, AGIT, NAFTA.

Türkiye ve benzeri ülkelerde satın alınan yönetimler tüm ulusal değerleri satıyor ya da ipotek ediyorlar. Sonrasında da birbirlerine ödüller yağdırıp, medya kanalıyla kamuoyuna parlatıp yutturuyorlar.

YDD ve küreselleşme politikalarının uygulamaya konması ne zamandır?

Talat Turhan - Her ne kadar son on yılda ortaya atılmış gibi görünse de oldukça eskidir.1 US dolarına bakarsak üstünde göz olan masonik piramit amblemini görürüz. Göz, Mason localarında kutsal olan ulu gözdür. Piramidin üzerinde “Annuit Coeptis” yazmaktadır. Bizim meselemiz, planımız başarıyla tamamlanmıştır anlamına gelir. Kendine güveni ifade etmektedir. Altında ise Romen rakamıyla 1 Mayıs 1876 yazıyor. Bu Amerika’nın kuruluş tarihi değildir, illuminat denilen bir mason kurumunun önemli bir tarihi olarak buraya yazılmıştır. En altta ise yine Latince olarak “Novus Ordo Seclerum” yazıyor. Çağların yeni düzeni demek yani YDD. Söylendiği gibi YDD’nin SSCB’nin dağılmasından sonra oluştuğu safsatası yalanlanmış oluyor. YDD doların basımından beri gündemde olan ABD’nin Masonik ve Siyonist bir dünya emelini gösteriyor. Kuşkusuz ABD başkanlarının böyle bir yapılanma içinde bulunması da rastlantı değildir. Boğa gözüne giden yollar premasonik örgütlerle başlıyor. Diners, Bonnie ve Scot vb kuruluşlardan Lions ve Liones’lere ve oradan Rotarienlere geçişle başlıyor. Masonlaşanlar, BB, TC ve CFR’ye seçilebiliyorlar. Premasonik örgütlerin amacı küreselleşmeye hizmet ve masonik ideallerin gerçekleşmesi için topluma hoş gözükecek ve bolca reklamı yapılan toplumsal faaliyetler göstermektedir. Aynı zamanda yukarıdan aşağıya doğru yöneltilen direktifler doğrultusunda ülkelerinin tekelci sisteme entegre olması için satılma koşullarını kolaylaştırmak, kamuoyu oluşturmak, bulundukları mevkilere göre onaylamak biçiminde görevlerini yerine getirmektedirler. Tüm bunlar yapılırken gizlilik temel esastır. Harun Yahya yani Adnan Hoca’nın masonlukla ilgili incelemelerinde araştırıp doğru olduğunu saptadığım 1989 yılında Avusturya Büyük Mason Kurultayınca Türkiye’yi yönetmek için alınmış kararların Emperyalizmin Batağında İstihbarat Örgütleri kitabımda yayınladım. Birkaç başlık şöyleydi:

  • Biraderlerimiz arasındaki dayanışmanın güçlenmesi bunların afişe olmalarının engellemek amacıyla suni bir rekabet havası yaratılması. Özellikle basındaki biraderlerin gerici dindarları bildirmek konusunda daha duyarlı ve dikkatli davranması için uyarılması.
  • Büyük derneklerimizin GAP düzenlemesi işine sokulması. Bölgeye yapılacak yatırımlar için ön koşulların hazırlanması. Yapılacak yatırımlar için girişimci biraderlerin organize edilmesi. (Sabancı ve Koç GAP’a el atıyorlar bölgede arazilerin çoğunun yabancı uluslar arası holdinglerin ve özellikle İsrail kuruluşlarının ellerine geçmeleri için uygun ortam sağlıyorlar.)
  • Premasonik kuruluşların aracılığıyla uygun gençlerin gözlemlenip seçilmelerine devam edilmesi; seçilenlerin masonik idealle doğrultusunda yurtdışında eğitilmesi, yurtdışına gönderilemeyenler için yurtiçinde eğitimlerinin organize edilmesi vb�

YDD’nin Türkiye katılımcıları kimdir?

Talat Turhan - Genelde BB seviyesinin üstüne çıkamıyorlar. BB örgütü iki kere de Türkiye’de toplandı. Birincisi 18-20 Eylül 1959 Yeşilköy�de (ki iki ilginç katılımcı vardır. A. Menderes ve F. Rüştü Zorlu. Onları asanların da bu örgüte üye olduklarını bilmediklerini sanıyorum.) İkincisi 25-27 Nisan 1975 yılında Çeşme’de toplanıyor. Örgütün Türkiye lideri uzun yıllar Selahattin Beyazıt’tır. Kissinger’ın ağzından kaçan “Türkiye’de ilk dostum Selahattin Beyazıt’tır” sözleri Sabah gazetesinde yayımlandı. Dostlukları 1971 yılı Amerika Woodstock, Vermont’ta yapılan BB toplantısında başlamıştır. Beyazıt 1957’den 1998’e kadar tüm BB toplantılarına katılmıştır. Kissinger’a karşı Türkiye BB sorumlusudur. Sonrasında Gazi Erçel öne çıkarıldı. Şu anda Türkiye sorumlusu Suna Kıraç’tır. AKP iktidarı da Ali Babacan ile sistem içine alınmıştır. (Babacan 2003-2004 örgüt toplantısı katılımcısıdır). Yerli üyelerimizden bazıları şunlardır: 1990 yılında Erdal İnönü, 1995 yılında Hikmet Çetin bu örgüte üye olmuştur. Özelleştirme idaresi başkanı Dünya ekonomik forumu tarafında “Yarının küresel lideri” Uğur Bayer de örgüt üyesidir. Aynı ödülü daha önce 1995 yılında örgüt üyesi olan Cem Boyner de almıştı. S. Demirel ve B. Ecevit 1975 Çeşme toplantısında örgüt üyesi yapılıyorlar. O yıllarda ülkemizde kamplaşma ve kıyasıya bir çatışma var. Ecevitçiler ve Demirelciler olarak Türkiye 2 keskin kutba ayrılmış durumda. Oysa aynı yıl bu ikili aynı örgüte üye olabiliyorlar. Hiçbir medya organı bu örgüt birlikteliğini, kardeşliğini dile getiremiyor. Yıllar sonra örgüt kardeşi Demirel Ecevit’in başbakan olması için, başbakan olan Ecevit de Demirel’in cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılması için ellerinden geleni yapıyorlar. 75 toplantısının yabancılarından bazılarına da bir göz atalım: Avrupa’nın Rockefeller’i sayılan Rotchil ailesinden Fransız Edmund de Rotchil, Die Zeit gazetesi başyazarı ve şefi Theo Sommer, NATO genel sekreteri Joseph Luns, Dünya Bankası başkanı Robert Mc Namara, Fiat’ın patronu Giovanni Agnelli, La Stampa gazetesi genel yayın yönetmeni Arrigo Levi, Olaf Palme, Margaret Thatcher, W. George Ball ve tabii ki Brezinsky.

ABD başkanlarından Clinton üç örgütün de üyesi; Jimmy Carter iki örgütün üyesi, George Bush iki örgütün de üyesi ancak aynı zamanda EEF (Eisenhower Exchange Fellowship) başkanı. Ancak Japonya başbakanı tek örgüte üye olabilir ve yalnızca TC üyesi olabilir. Türkler de Rahmi Koç CFR�ye üye olana kadar yalnızca BB üyesi olabilirdi. Avrupalılar hem TC hem BB üyesi olabilir. Sadece Amerikalılar üç örgüt üyesi olabilirler.

EEF 1954 yılında kurulmuş diğer ülkeden seçilmiş kişileri ABD görüşleri doğrultusunda eğiten bir organizasyon. Türkiye’den ilk katılımcısı, katılımından sonra önü açılan defalarca başbakan ve cumhurbaşkanı olmuş mason Süleyman Demirel’dir. 1993 yılında EEF Dünya kontenjanını iptal ediyor ancak Türkiye’den 10 kişi seçiyor. Dikkatle izlememiz gereken bu kişiler gelecekte yeni başbakanlar, yeni cumhurbaşkanları olarak karşımıza çıkacaklardır. Bir örnek verebiliriz. TEMA Vakfının genel sekreteri Leyla Derya Çelikel bir EEF üyesidir.

Kitaplarınızda darbe okullarını da gündeme getirmiştiniz yanılmıyorsam

Talat Turhan - Noam Chomsky, Yahudi kökenli bir ABD vatandaşı. ABD terörü adlı yapıtında Rooswelt’in konuşma, ibadet, yaratma, yaşama özgürlüklerine beşinci özgürlük adını verdiği “Soyma, sömürme, hüküm altına alma, güce başvurma” özgürlüğünü de ekliyor. Dünyada yaşanan da bu.

Latin Amerika’da darbeler geleneğini başlatan Bolivya’nın kurucusu Simon de Bolivar’dır. ABD başkanlarından Monroe “Amerika Amerikalılarındır” yani Güney Amerika Kuzey Amerikalılarındır anlamından yola çıkarak darbe geleneğini kurumsallaştırıyorlar. Laboratuar olarak kullandıkları Latin Amerika deneylerinden çıkardıkları sonuçları tüm dünyaya ihraç ediyorlar.

Panama’da 1946 yılında kurulan Ford Gullic, ilk darbe okulu olarak 1984’e kadar hizmet veriyor. Sonra sistem Ford Benning’e taşınıyor. Sonrasında en büyük olan Ford Bragg açılıyor. Buraya “Kennedy Özel Savaş Okulu” da deniyor. İsimleri değişene kadar School of Americas (SOA) olan bu okullarda en üst düzey işkenceci, katil ve darbeciler yetişiyor.

NATO bağlamında değerlendirildiğinde emir komuta zinciri altında üye ülkelerde de lokal okullar olduğu görülmektedir. Bu okullarla kurulan bağlarda öncelik CIA’ya aittir. İkinci bağ ABD Denizaşırı Kuvvetler Komutanlığıdır. Ayrıca Brüksel’deki NATO Müttefik Başkomutanlığı SHAPE Karargahında, ACC denilen bir örgüt var. Bütün NATO ülkelerinin yer altı örgütlerini yönlendiren, kumanda eden açılımı Allied Coordination Center (Müttefik Koordinasyon Merkezi) olan örgüt. Yani derin devletler SHAPE Karargahı vasıtasıyla Washington’a bağlanıyor.

Bizler kendimizinkilerin dışında Dünyanın katil ve işkencecilerini biliyoruz. Ford Bragg’tan geçen Ahmet Yıldız’la konuştum. 27 Mayıs’tan sonra Amerikalılar yanaşmışlar, iş çıkmayınca geri çekilmişler. Her biri kendi ülkelerinde ABD çıkarları doğrultusunda faşist rejimler kurmak üzere yetiştirilmiş on binlerce insanın katillerinden bazılarını hatırlayalım: Manuel Noriega, Leopaldo Galtirei, Humbarto Regalado, Hugo Banzer Suaret, Roberto D’aubuisson

Bu okullarda talimname olarak kullanılan işkence el kitabında sahte suçlama, şantaj yapma, yanlış bilgilendirme, fiziki ve diğer işkence yöntemlerinin yanı sıra toplu öldürme teknikleri, dinsel ve sendikal alanlarda çalışma taktikleri, yoksulluğu kullanma taktikleri gibi başlıklar göze çarpmaktadır.

Bu okulların kapatılması için verilen önergelerin ret gerekçesi ise okulun Latin Amerika demokrasilerini güçlendirmek için önemli olduğudur. ABD eski Genelkurmay Başkanı Oramiral William Crove’un savunması ise şöyledir: “Biz müttefik ülke subaylarına ABD’de eğitim ve askeri kurslar veririz. Bu kursların amacı tabiidir ki bu ülkelerin orduları ve askeri kadrolarının siyasi kadrolar üzerinde etki sağlamasıdır.”

Talat Turhan denilince akla size gözaltılarda, ceza ve tutukevlerinde yapılan sayısız işkenceler geliyor..

Talat Turhan - Coğrafyamızda işkence olgusu çok uzun yıllardır görülmesine rağmen sistematik hale 12 Mart sürecinden sonra gelmiştir. Aynı süreçte bu olgunun 3. Dünya ülkelerinde de yoğunlaştığını görüyoruz. Bu bir rastlantı değildir. Çünkü soğuk savaş döneminden beslenen Mc Carthycilik akımının ABD tarafından Dünyaya anti-komünizm ideolojisi olarak ihraç edildiğini biliyoruz. Yukarıda saydığımız çeşitli örgüt, organizasyon ve okullarda eğitilen asker ve sivil kişiler politik alandan eğer başarısız olurlarsa darbe ve işkencehanelere kadar ne yapmaları gerektiği konusunda eğitilmişlerdir. Bu öğretinin geneline gerçekçi ve makul görünen düşman işgalinde gerilla yöntemiyle direnmek, barış zamanında ise provakatif iç unsurlarla baş etmek gibi bir gerekçe uydurulmuştur. Komünizmle mücadelenin ön koşulu “milliyetçi ve dinci” olmaktır. Sermaye komünizmle mücadelenin her zaman doğal müttefikidir.

Euro-komünizmin yükselişi özellikle İtalya ve Fransa gibi ülkelerde demokratik yollarla iktidara gelecek kadar güçlenmesi karşısında “Gladio” türü örgütler, faşist partiler, çeşitli anti-komünist örgüt ve derneklerle iç düşman sayılan komünistlerle amansız bir kavgaya tutuşturuldular. ABD sermayesince kurulan ve ABD yandaşı okul ve örgütlerde yetiştirilen “milliyetçi vatansever katiller” bilerek ya da bilmeyerek ABD’nin çıkarları adına halkları üzerinde organize devlet terörü, sabotaj, provokasyon vb. gibi yöntemler uygulayarak ülkelerini de-stabilize ve de-magnetize ettiler. Eski CIA başkanı Colby itiraflarına şöyle diyor: “NATO üyesi olması dolayısıyla Türkiye’de de Gladio benzeri bir kurumun varlık ihtimali bulunuyorç Türkiye’nin komünistlerin eline düşmemesi için CIA’nın anti-komünist kuruluşlara destek vermiş olması ihtimali vardır.”

Kuşkusuz Türkiye bu oluşumun dışında tutulmadı. Ülkemizde de sosyal demokrasiyle komünizm koşut sayılarak CHP bile komünistlikle suçlanarak özellikle 12’li darbelerden sonra benzeri yöntemler uygulamaya konuldu.

12 Mart muhtırasal darbesinden sonra sistematik olarak uygulamaya konulan işkence olgusu, o dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün’ü öne çıkarttı. Faik Türün açıkça CHP’ye cephe aldı ve de özel savaş yöntemlerinden biri olan “Temizlik Operasyonunu” başlattı. Bu amaçla tüm İstanbul’u değişik tarihlerde, 2 kez evlere hapsederek ve sokağa çıkma yasağı koyarak, “Fırtına 1” ve “Fırtına 2” operasyonu adı altında aramalar yaptırdı. Binlerce aydın, yurtsever, ilerici, Atatürkçü kişi ve özellikle solcu olarak tanımlanan öğrencileri göz altına alarak, işkenceden geçirdi. İşkence 30 yıldır ülkemizde sistematik bir şekilde uygulanmakta ve uzun vadede toplumu sindirmenin yani “sessiz çoğunluğu” yaratmanın metodu olarak kullanılmaktadır.

Faik Türün o dönemde emniyet örgütündeki işkenceleri yeterli görmemiş olacak ki özel işkence merkezleri kurarak zulme devam etti. Bunlar içinde en ünlü olanı da “Zihni Paşa (Ziverbey) İşkence Köşkü’dür”. Bu köşkten sırf kuram gereğince komünist olanlar geçirilmediler. Ek olarak Faik Türün Genelkurmay Başkanı olabilmek için önünde engel olan generalleri bir komplo içine alarak etkisiz halde bırakmak ve amacına ulaşmak için de işkence yaptırmıştır. Bunlardan biri de benim.

Kanımca “Dreyfus” davasından yüz kere daha önemli sayılması gereken bu olay 30 yıllık uğraşıma karşın kamuoyunca tam olarak kavranmış değildir. Nitekim bu akıl almaz, çirkin komployu sergilemek için yazdığım 4500 sayfalık “savunma” hala elimde durmaktadır.

Yargılandığım “Bomba Davası” da dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler, Orgeneral Muhsin Batur, Oramiral Kemal Kayacan ek iddianameyle Marksist ve Leninist bir cuntanın lideri olarak suçlanmalarına karşın mahkeme önüne getirilememişlerdir. O nedenle de “Bomba Davası” diye adlandırılan balonu söndürmek bana kaldığı için ben bu misyonu alnımın akıyla yerine getirmeye çalıştım.

Mahkeme dışında tarihe de verilecek bir hesap bulunması gerektiğine inanarak, adı geçen üç orgeneralin Marksist ve Leninist olup olmadıkları saptanmalı, eğer bu sav doğru değilse - ki benim savım da budur- başta Faik Türün olmak üzere bu tertibi düzenleyen kadro açığa çıkarılmalı, ölmüş olsalar bile kınanmalıdır ki benzeri olaylar yaşanmasın.

Türkiye’de işkence var çünkü işkence öğreten okullar da var, oradan geçen insanlar da var. Ve sistematik işkence var. 1974 yılında Ecevit işkenceye karşı çıkıyordu. “Çok şeyi değiştireceğiz” diyordu. Demirel ona cevap veriyor: “İşkence ve kontrgerilla iddialarını ispat etmek için devlet arşivini karıştırmaya gerek yok.” Yıl 2000 Ecevit başbakan işkence devam ediyor. Şimdi o dönemde bize işkence yapan Faik Türün gayet pişkin olarak 1974 yılında Milliye Gazetesiyle yaptığı söyleşide “İşkence olarak dün ne yapıldıysa bugün de onlar olmuştur” diyor. Bu işkenceci general cumhurbaşkanının protokolüne alındı. Hatta bu adam Demirel tarafından Cumhurbaşkanı adayı gösterildi.

Peki Derin Devlet nedir?

Talat Turhan - Derin devlet aslında kontrgerillanın başkalaşmasıdır. İlk önce kontrgerilla çıktı, sonra gladio, sonra Süper NATO, en sonunda derin devlete işi bağladılar.

EEF örgütünün 1200 üyesi var. Bush eski CIA başkanı sıfatıyla bu kişilerin lideri. Grubun içinde devlet, hükümet başkanları, bakanlar, üst düzey yetkililer, STK yöneticileri, akademisyenler vb. var. ABD’den 1975 yılında getirttiğim bir belgede, emniyet görevlilerinden, eğitimcilerden, medyadan, iş ve ticaret mensuplarından da derin devlet elemanları olduğu yazılmaktadır. İlhan Bilici konuya vakıf bir milletvekili,onun sınıflamasında da ek olarak doktorlar, her tür kaçakçılar, mafya yöneticileri de saymaktadır.

Licio Gelli, P2 Mason Locası üstadı azamı. İtalyan istihbarat örgütü başkanı olan generalle birlikte tutuklandığında “Ben ABD’den aldığım paralarla ülkemde sol iktidara gelmesin diye sağ ve sol terörü yönlendirerek seçimleri etkiledim” demiştir. Devam ederek “Kalktım Arjantin’e gittim. Arjantin’deki masonların desteğiyle Peron’un cumhurbaşkanı olmasını sağladım. Yapmış olduğum hizmetlerden dolayı Bush tarafından Beyaz Sarayda ödüllendirildim.” İşte “derin devlet” budur.

Sizin AİHM’ye Türkiye aleyhine dava açtığınızı biliyoruz. Ulusalcı kimliğinize uymamasına rağmen bu yola başvurmanızın nedeni nedir?

Talat Turhan - 1963 yılında tutuklanarak ülkemde yargı ile ilk kez tanıştım. Genç Kemalistler adlı dava 3.5 yıl sürdü. Davada takipsizlik almakla beraber duruşmada siyaset yapmaktan ACK 148’e göre 4 ay ceza aldım. Bunu şahsıma yapılmış bir adaletsizlik olarak yorumladım. Bağımsız yargıya olan güvenimi yitirdim. Mahkemenin başkanı ilk yılda Tuğ. Gen. Faik Türün’dü. Direncim ve kararlılığım karşısında tartışarak zarar görmemek, sicilini bozmamak için sürekli susmak zorunda kaldı. Ancak bunu bir kan davasına dönüştürerek 12 Mart döneminde tepkisini fazlasıyla gösterdi. Aslında kişisellik katılmış ideolojik bir çatışmanın dışa vurumuydu.

Yargılama sürecim içinde 1964 yılında Albaylığıma 15 gün kala hukuksuz ve mesnetsiz olarak emekli edildim. TSK içinde bu olay türünün tek örneğiydi. Bunun özellikle 27 Mayıs dönemi sonrasında ulusalcılığından şüphe duyduğum üstlerimle özellikle en üstteki amirlerimle sürekli çatışmam olmuştur. Öyle ki durdurulması davamda bile sivil mahkemeler gizli emirlerle baskı altına alınmış ordudan ayrıldıktan sonraki süreçte ekonomik olarak yaşamımı sürdürmek için bulduğum sivil işler de örtülü uyarılarla engellenmiştir. Bu dönemde sivil polis tarafından 3 yıl süreyle izlendim.

12 Mart döneminden sonra açılan davalarda askeri kesimde yer almamama rağmen tüm suçlamalarda 9 Mart’ı organize eden ve yönlendiren kişi olarak suçlanıp uzun işkenceler ve mahkemeler dönemi geçirdim. Suçlamalar TCK 146 ve 171’e göre yapılıyor, gizli ittifak kurmak ve anayasayı değiştirmekten yargılanıyordum. Bu arada 1974 affı ile dava düşürüldü. Yargılanmamın sürmesi için başvurduğum temyiz mahkemesi sanık kendi aleyhine temyiz yapamaz denilerek engellendi. 1991 yılında Em. Gen. Orhan Kilercioğlu aleyhime tazminat davası açtı. Bu davanın sonuçlanması geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Ben de bunun üzerine bu davadan yola çıkarak hem haksız kararı hem de hep üzeri örtülen bir dönemi tartışmaya açmak üzere AİHM’ye başvurdum. Dilerim özellikle 12 Eylül sonrası geçmişleri unutturulan gençler ve tüm Türkiye yaşananları tekrar değerlendirir ve gelecek için önlemlerini alır.

Teşekkürler Talat Turhan. Dileklerinize katılıyor size nice sağlıklı ve üretken yıllar diliyoruz.

Kaynak: Katman İnternet Dergisi, yıl: 1, sayı: 2, 1 Ocak 2005,
Söyleşi: Dr. Orhan Dörttepe’nin Talat Turhan ile söyleşisi