KÜTÜPHANE

Savaşlar nasıl önlenir?


Sınıfların ortaya çıkışından itibaren toplumlar tarihi, adeta bir "savaşlar" tarihidir. "Savaşlar"ı çıkardığınızda, o tarihten geriye fazla bir şey kalmaz. Nedeni, nasılı bir yana, ama tarihi gerçek budur.

Binyıllar boyunca, savaşlar halkları kırıp geçirmiş, ülkelerin yakıp yıkılmasına neden olmuştur. Özellikle de son yüzyılın savaşları, yarattığı tahribatlar açısından önceki tüm yüzyılları geride bırakmış, ölümler onmilyonlarla, yıkımlar taş üstünde taş bırakılmamasıyla ifade edilmeye başlanmıştır. Böyle bir tarihi geçmişe sahip insanlığın savaşa karşı olmasından daha doğal bir şey olamaz. Ama insanlık en büyük yanılgılarından birini de bu "savaş karşıtı" düşünce ve tavırlarında yaşamaktadır.
Halkların doğal savaş karşıtlığını kullanan emperyalist propaganda mekanizması, bu karşıtlığı, savaşların niteliklerini ayırdetmeyen, savaşların nedenlerini gözönünde bulundurmayan bir karşıtlığa dönüştürmeye çalışmış ve bunda belli ölçülerde de başarılı olmuştur. Soyut bir "barış"çılık bugün kendine belli bir taraftar bulabilmektedir.
Soyut barışçılığın nasıl bir tuzak olduğu, yaşadığımız şu günlerde bir kez daha tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkmıştır:
"Savaş kötü bir şeydir, Irak sorunu barışçı biçimde çözülsün" diyenlerin önemli bir kısmının bunları söylerken neyi kastettiğini bir düşünelim: Evet, "savaş karşıtlığını" böyle ifade edenlerin büyük çoğunluğu, sözlerinin devamını "Saddam sorun çıkarmasın, BM'nin, ABD'nin isteklerini kabul etsin..." diye getiriyorlar. Peki bu "barış" mı oluyor şimdi?
Evet, Irak yönetimi ve halkı, tam anlamıyla ABD'ye boyun eğerlerse, sorun "savaşsız" halledilmiş olacak.
"Aman savaş olmasın" diye Irak halkına boyun eğmeyi önerebilir miyiz?
O zaman savaşları yeryüzünden silmenin "kestirme" bir yolu da var demektir; bütün dünya emperyalizme teslim olursa, savaşlar da büyük ölçüde gündemden çıkmış olur!
Hatta, daha önce de böyle yapılsaydı, tarihteki bir çok savaş da olmamış olurdu. Mesela, kimse Hitler'in Nazi imparatorluğuna direnmeseydi, Hitlerin tankları her yerde güllerle karşılansaydı, Hitler de onlarca ülkeyi yakıp yıkmazdı!!!
Bu uç noktadaki örnek bize şunu gösteriyor: ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, "her türlü savaşa karşı olmak" tavrı, bunu savunanların bazen niyetlerinden de bağımsız olarak tüm halkların emperyalizme boyun eğdiği bir dünyaya varan bir politikadır.

Savaşların maddi temeli

Hatırlayalım ki, özellikle 1980'lerin sonundan bu yana, tüm işgal ve katliamlar, "barışı koruma" adına gerçekleştirildi.
Onların "barışı koruma" dedikleri, emperyalizmin egemenliğinin henüz ulaşmadığı yerlerin emperyalist sistemin sömürgesi haline dönüştürülmesi, mevcut yeni-sömürgelerdeki sömürü çarklarının işlemesi için her türlü direnişin askeri zorla bastırılmasıdır. "Barış"ın kutsal bir amaç olduğundan sözedilir hep; ama emperyalistlerin çıkarları daha da "kutsal"dır; o kadar "kutsal"dır ki bunun için onbinlerce, yüzbinlerce insanı 30-40 gün içinde katlederler. Ama elleriyle kan dökerken, ağızlarında yine "barış" vardır.
Bütün bunlar gösteriyor ki: emperyalistler ve halklar, aynı "barış"tan sözediyor, aynı "barış"ı istiyor olamazlar. Olmamalıdırlar.
Öyleyse, "savaş" ve "barış" konusunda öncelikle görülmesi gereken şudur:
Savaşların ekonomik, siyasi, sosyal temeli emperyalizmdir. Yeryüzünde emperyalizm varoldukça, savaşlar da olacaktır. Bu, ekonomik, siyasi, askeri bir gerçektir. Bu gerçeği yok sayanların savaş karşıtlığı hiç bir zaman doğru bir hedefe yönelemez.
Bu ekonomik, siyasi, askeri gerçeğin gösterdiği şudur; savaşa karşı çıkmak, aynı zamanda emperyalizme karşı çıkmaktır. Emperyalizme karşı çıkılmadan, savaşa karşı çıkılamaz.
Halkların savaş istememesi, politik bir tavır olarak önemlidir, ama tarihi açıdan savaşları çıkaran zaten halklar değildir.
Gerek ülkeler, uluslararası savaşların, gerekse de iç savaşların temelinde, emperyalist sömürü ve tahakküm vardır.

Soyut savaş karşıtlığından, somut emperyalist barışçılığa

Soyut savaş karşıtlığı, somut olaraksa sömürenler ve zulmedenlerden yana olmak anlamına gelen bir barış yandaşlığını ortaya çıkarmıştır.
"Savaşa" karşı olmak adına, nasıl, kiminle, ne için sorularının cevapsız bırakıldığı bir "barış" politikası savunulmaya başlanmıştır.
Bir gerilla eylemi karşısında da "silahlar sussun...", emperyalistlerin, oligarşik diktatörlüklerin katliamları karşısında da "Silahlar sussun..." çağrısı yapmak, "savaş karşıtlığı" değildir. Bu mantık, esas olarak emperyalistlerin, oligarşik diktatörlüklerin sömürü ve zulmü sürsün mantığıdır. Çünkü;
"neden" ve "sonuç" ilişkisini inkar etmektedir.
Devrimci gerilla savaşları, dünyanın her yerinde, ve tarihin her döneminde, sömürü ve zulüm düzenlerine karşı yürütülmüştür. Sömürü ve zulüm olmazsa, düzene karşı gerilla savaşı da olmaz.
Ama iki tarafa da "silahlar sussun" diyen, gerilla nezdinde halkın bağımsızlık ve özgürlük için direniş hakkı kullanılmasın derken, ötekinin düzeninin sürmesini savunmuş oluyor.
Savaş karşıtlığı ve barış savunuculuğu, yakın tarihte militan ve kararlı bir özle ortaya çıkmıştır. Nazi saldırganlığı karşısında barışı savunanlar, bunu Nazilere karşı çıkarak yaparken, ölümü göze alan bir mücadele yürütüyorlardı. Mesela Fransa'nın Cezayir'deki, ABD'nin Vietnam'daki savaşına karşı "savaşı durdurun!" diye mücadele edenler de Fransız ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele ediyorlardı. Onlar, ne Cezayir'li direnişçilere, ne Vietkonglulara bağımsızlık ve devrim savaşınızdan vazgeçin diye seslenmediler. "Savaşı durdurun!" derken, haksız ve gayrı-meşru olanlara yapıyorlardı bu çağrıyı.
Ama günümüzdeki "savaş karşıtlığı" büyük ölçüde bu özünden uzaklaşmıştır. Günümüzdeki savaş karşıtlığı ve "barış savunuculuğu" ağırlıklı olarak "iki taraf karşısında tarafsızlık" olarak tarif edilen bir noktaya savrulmuştur. Bu ise, açıklamaya gerek yok ki, "tarafsızlık" olmayıp, haklı ile haksızı, meşru ile gayri-meşruyu, katleden ile direneni aynı kefeye koyan politik olarak yanlış, tarihsel olarak haksız bir tavırdır. Son tahlilde, tarafsız değil, haksız, gayri-meşru olandan, katledenden yana taraftır.
Bu kategorideki "barış" savunucuları, kimin haklı kimin haksız, neyin neden, neyin sonuç olduğunu, tarihsel gelişmeyi bilmiyorlar mı peki? Tabii ki bunlar biliniyor. Ama savaşmak zor, savaşandan, direnenden yana olmak zor, böyle bir "barışı" istemek ise kolaydır. Dolayısıyla "her türlü savaşa, her türlü şiddete" karşı olmanın, "ne olursa, nasıl olursa olsun, barıştan yana" olmanın nedeni, tarihsel, siyasal bilgisizlik değil, politik bir tercihtir. Bedel ödemekten kaçıştır. Onlar için "barış" savunuculuğu, "tarafsızlıklarını", yani esasında zulmedenlere cepheden karşı çıkamayışlarını perdeleyen bir maskedir.

Halkların direniş hakkını, umudunu yokeden barış, barış mıdır?

"Barışcılık" ve "barış politikaları" dünya genelinde özellikle 90'lı yıllar boyunca daha revaçta hale geldi. O güne kadar devrimi, sosyalizmi savunan, hatta bu savaşı silahlı mücadeleyle yürüten bir çok örgüt "barış politikaları"nı savunmaya başladı. Nitekim bu politikalar sonucunda, El Salvador'dan Guatemala'ya, İrlanda'ya ve ülkemize kadar çeşitli ülkelerde ya oligarşilerle "barış anlaşmaları" yapılıp silahlar bırakıldı, ya da ülkemizde olduğu gibi, silahlar bırakılmasa da silahlı mücadele bırakıldı.
Peki sonuç ne oldu, bunlar gerçekten bir "barış" getirdi mi?
Daha uzak bir tarihe giderek farklı örnekleri hatırlayalım: Osmanlı ımparatorluğu I. Paylaşım Savaşı sonrası "Sevr Anlaşması"nı imzaladı. Bu anlaşmayla "ateşkes" sağlandı, "silahlar sustu". Emperyalistlere Osmanlı topraklarını işgal etme hakkı veren bu anlaşma da bir barış antlaşmasıydı.
Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nın sonucunda ise Lozan'da bir anlaşma imzalandı. Bu da barış antlaşmasıydı. Bu antlaşma sonucu emperyalistler Türkiye'nin bağımsızlığın tanımak zorunda kaldılar.
Bu örnekler açık olarak gösteriyor ki, her barış anlaşması, imza atan iki taraf için de bir başarı, bir kazanım anlamına gelmiyor. Bir taraf için barış ve zafer anlamına gelen, öteki taraf için yenilgi anlamına gelebiliyor.
Emperyalizmin veya işbirlikçilerinin iradesinin belirleyici olduğu hiç bir barış, barış değildir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu tür bir barış'ın temel politika haline dönüşmesi, özellikle 90'lı yıllarda ön planı çıkmıştır. Bu "barış politikası" savunucularına göre, "dünya artık değişmişti. Şiddetle hiçbir yere varılamazdı. Herşey 'demokrasi' içinde 'çağdaş' yöntemlerle, barış ve diyalogla halledilebilirdi..." Filistin'de Arafat yönetimiyle İsrail yönetimi arasında ABD soruyla imzalanan barış, Guatemala'da, El Salvador'da gerilla hareketlerinin kendini tasfiye etmesi şartıyla imzalanan barışlar, başlangıçta birer "zafer" olarak sunuldu, "zafer" masa başında da kazanılabilirdi...
Bu görüşler, üzerinden üç, beş yıl geçmeden iflas ettikleri görülen görüşler olarak geçti tarihe. Filistin'in durumu ortada. El Salvador'da ve Guatemala'da işbirlikçi oligarşiler sömürmeye ve zulme devam ediyorlar. Emperyalizmin yarattığı barış illüzyonu, artık parçalanmıştır. Sömürüyü, zulmü üreten emperyalist düzen, ülkeler, uluslararası savaşları da, iç savaşları da üretmeye devam etmektedir.

Savaşı, ancak devrimler ve sosyalizmin egemenliği önler

Savaşın "her türlüsü"ne karşı çıkmak, veya "nasıl olursa olsun" barıştan yana olmak, halkların çıkarları açısından da, "savaşsız bir dünya" hedefi açısından da doğru bir tutum değildir.
Halkların emperyalizme karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm savaşı karşı çıkılamaz, kaçınılmaz ve "savaşsız bir dünya" için olmazsa olmaz bir savaştır.
Bu sadece bugünün gerçeği değildir. Bu tüm emperyalizm döneminin gerçeğidir. Böyle olduğu için de daha yüzyılın başında Lenin bunu büyük bir açıklıkla tesbit etmiştir: "Sosyalizmin tek bir ülkede zaferi, bir çırpıda genellikle bütün savaşları ortadan kaldırmaz (...) Ancak, biz, tek bir ülkede değil, bütün dünyadaki burjuvaziyi devirir, yener ve onları mülksüzleştirirsek savaşlar olanaksız duruma gelir."(Lenin, Sosyalizm ve Savaş, sf: 61-62)
"Silahlar sussun, her türlü şiddete hayır" diyenlere de Lenin'in dikkat çektiği şu gerçeği hatırlatmalıyız: "Proletaryaya karşı silahlanmış bir burjuvazi, modern kapitalist toplumun en büyük, temel ve belli başlı gerçeğidir."
Bu gerçek ortada dururken, halkın silahsızlanmasını isteyen, ilelebet silahlanmış burjuvazinin egemenliğine onay veriyor demek değil midir? Gerçek bu; emperyalizm silahlanmış, emperyalizm en korkunç boyutlarda şiddete başvuruyor.
Devam ediyor Lenin:
"İşte bu gerçek karşısında, devrimci, sosyal-demokratları (Marksist-Leninistleri-bn), silahsızlanmayı istemeye özendirmek! Bu, sınıf savaşımı görüşünü büsbütün bırakmak, devrim düşüncesini yadsımak demektir. Bizim sloganımız, burjuvaziyi yenmek, onları mülksüzleştirmek ve silahsızlandırmak için proletaryayı donatmak olmalıdır. Devrimci sınıf için tek olanaklı taktik budur; bu taktik, kapitalist militarizmin bütünüyle nesnel gelişmesinin mantıksal sonucu ve gereğidir. Ancak burjuvaziyi silahsızlandırdıktan sonra, proletarya, kendi dünya ölçüsündeki görevine ihanet etmeden bütün silahları hurdalığa atar. Proletarya, kuşku yok ki, bunu yapacaktır, ama ancak bu koşul yerine getirildikten sonra, kesinkes önce değil." (agk. sf: 63-64)
"Her türlü savaşa, her türlü şiddete" karşı olmak, nasıl olursa olsun barıştan yana olmak, halkları (hem politik anlamıyla, hem askeri anlamıyla) silahsızlandırmaktır. Emperyalizm varolduğu müddetçe, barış çağrıları savaşları bitiremez; savaşlar, ancak ve ancak ezilen halkların emperyalizme karşı nihai zaferiyle son bulacaktır.
Mevcut küresel düzene veya kendi ülkendeki sömürü, zulüm düzenine karşı çıkmak, emperyalistlere ve oligarşiye göre "barışı baltalamak", huzuru bozmaktır. Onlara göre, mücadelesiz, direnişsiz ortamlar barış ortamlarıdır.
Devrimciler, böyle bir barışı reddetmek ve böyle bir barışı her yolla baltalamak, böyle "barış ortamları"nı halkların mücadelesiyle bozmak durumundadırlar.
Devrimciler barışı istiyor ve savunuyor. Bizim anladığımız barış, ezenle ezilenin, sömürenle sömürülenin, katille kurbanının, hırsızla emeği çalınanın, soyanla soyulanın el ele sıkışması anlamındaki bir barış değildir. Biz, halkların eşit, kardeşçe, sömürülmeden, baskı görmeden yaşayacağı bir dünyadaki barışı istiyor ve savunuyoruz. Emperyalizm dünya üzerinden yok olmadan, böyle bir barışın olamayacağı tarihsel gerçeği karşısında ise, barışı savunanların, savaşsız bir dünyayı hedefleyenlerin yapması gereken de açığa çıkıyor: Emperyalizmi yokedene kadar mücadele.
13 OCAK 2003 EKMEK ve ADALET -SAYI: 43