KÜTÜPHANE

 İSRAİL FAKTÖRÜ

KÜTÜPHANE

 İSRAİL FAKTÖRÜ
Chandra MUZAFFER
(kaynak:GlobalResearch.ca - tarih: 20.02.2006 )
Barışçıl amaçlar

Iran Devlet Başkanı, 1957'de ABD yönetiminin devrik İran Şahı Rıza Pehlevi ile imzalamış olduğu anlaşmaya dayanarak sürdürdüğü nükleer enerji programının barışçıl amaçlar için olduğu açıklamasını yaptı. İran Nükleer Silahsızlanma Anlaşmasına imza attığından dolayı bu durum nükleer silahlanma olarak kabul ediliyor. İran hükümeti 2002 yılından bu yana Uluslar Arası Atom Enerji Kurumu müfettişleri tarafından defalarca denetlendiğini söylüyor. Bu denetlemeler İran'ın nükleer silah üretmediğini ortaya koydu. Bunun yanı sıra, son yıllarda Ayetullah Ali Hamaney ve diğer bir çok resmi yetkili nükleer silah üretmenin; suçsuz sivilleri öldürdüğü, doğmamış nesillere zarar verdiği ve çevre felaketine sebep olduğu için İslam öğretisine aykırı olduğunun altını ısrarla çizdi.

3 Ekim 2004'de Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed El-Baradey verdiği demeçte " İran'ın nükleer silah programı yoktur, ancak ben kişisel olarak tüm kanıtlar ortaya koyulmadan önce acele karar verilmemesi düşüncesindeyim. Ayrıca şu anda acil bir tehlikenin olduğunu söylemek için hiçbir sebep göremiyorum. İran'da nükleer silahlanma programı olmadığını gördüm. Ben İran'dan gelecek nükleer bir tehlikeye değil, nükleer teknolojiden yararlanmak için uranyum zenginleştirme faaliyetlerine tanık oldum . Bu nedenle, son ana kadar diplomatik ve politik araçların kullanılması gerekiyor" açıklamasını yaptı.

Bundan yaklaşık 1 yıl sonra, 24 Eylül 2005'de Uluslar arası Atom Enerjisi Kurumu yetkilileri İran'ı " Nükleer Silahsızlanma anlaşmasına uymakta başarısız olduğu ve i anlaşmayı ihlal ettiği" için eleştiren bir karar benimseyerek İran'ın Isfahan tesislerinde Uranyum dönüştürme işlemlerinin yeni şüpheler yarattığını söylediler. İngiltere, Fransa ve Almanya'dan oluşan 3 Avrupa Devleti ile nükleer kaynaklar konusunda görüşmelere başlamasının çözüm için acil bir adım olduğu kararı çıktı. Atom Enerjisi Kurumu "İran'ın nükleer programının barışçıl amaçlar için olduğu konusunda güven vermediği" sebebiyle Güvenlik Konseyi uzmanları arasında sorun yarattığını ima eden açıklamalar yaptı. Bu demeç, ileriki tarihlerde İran'ın Güvenlik Konseyi tarafından yaptırımlara maruz kalacağını akla getiriyordu.

İran Silahsızlanma Anlaşmasını veya diğer protokolleri hiçbir biçimde ihlal etmediğini öne sürerek 3 Avrupa ülkesi ile görüşme önergesini reddetti. Nükleer silahsızlanma anlaşmasının her ülkeye sivil amaçlar için enerji dönüştürme araştırmaları yapma hakkını garanti ettiğine dayanarak Isfahan'daki Uranyum tesislerinden Hexaflorid elde etmesinin kurallara uygun olduğunu ve ayrıca bu çalışmanın Atom Enerjisi Kurumu müfettişleri gözetiminde yapıldığını bildirdi. İran 3 Avrupa devleti tarafından sürekli biçimde şüpheli ülke görülmesine son verilmesi ve nükleer teknoloji geliştirme programından vazgeçmemek koşuluyla görüşmelere hazır olduğunu söylüyor. İran liderleri "Nükleer Silahsızlanma Anlaşmasına göre barışçıl amaçlarla nükleer enerji programı kullanılmasına diğer ülkelere izin verilirken neden İran'ın bu hakkından feragat etmesi isteniyor, neden İran'a ayrımcılık yapılıyor, neden dışlanıyor" sorusunu sordu.



Mutlak Güvenlik

Cevap gayet açıktı. İsrail'in baskısıyla İran dışlanıyordu. 3 yıl önce İsrail Başbakanı Ariel Şaron, İran'a askeri müdahale yapılmasını savunmuştu. The Guardian gazetesi 5 Kasım 2002 tarihli sayısında " ABD ve İngiltere İran'a saldırı önerimize katılır katılmaz İran'a karşı harekete geçmemiz gerekmektedir" şeklindeki sözlerini yayınladı.

İran, İsrail'in Filistin ve diğer Arap ülkelerini işgal etmesine şiddetle karşı koyabilecek tek ülke olduğu için İsralin'in Ortadoğu'da ortadan kaldırılmasını istediği ilk ülkedir. Böylelikle Nükleer silah üretme kapasitesi olan bir ülkenin Filistinli ve Arap özgürlük savaşçılarına vereceği güçlü destek ve yardım da ortadan kaldırılmış olacaktır. İşte bu yüzden 1981 yılında Osirak'ta Irak'ın nükleer reaktörünün tahrip edilmesi iki boyutu olan bir eylemdir.

Ortadoğu'da nükleer enerji programı olmayan ancak bölgede İsrail'in egemen rolüne rıza göstermeyen ve ABD'nin gerek bölgesel gerekse küresel hegemonyasını reddeden her ülke İsrail'in gazabına maruz kalacağı çok açık bir gerçektir. Özellikle şu an Hafız Esad yönetimindeki Suriye bu noktaya getirilecektir. Benzer şekilde, Lübnan'da kökleşmiş hareketlerden Hizbullah ve Filistin'deki Hamas topraklarını gaspeden İsrail'e karşı birleşerek İsrail'i Arap halkının topraklarını haksız ve ikiyüzlülükle ele geçirenl işgalci olarak görmektedir. İsrail'de bu güçleri görüldükleri her yerde acımadan öldürülmesi gereken düşmanlar olarak görmektedir. İsrail'e karşı olan bu ülkeler ve hareket odakları ancak çökertildikleri ve yok edildikleri zaman İsrail hayatta ve tam güvende olacaktır.

Diğer bir dille söylemek gerekirse, 1948'de İsrail'in kuruluşundan bu yana, önde gelen liderlerinin tümü aynı görüş etrafında toplanmıştır; İsrail'in tam güvenliği. Bu güvenliği tehdit edecek en küçük bir teşebbüse ılımlı davranılamaz. İsrail tam güvenliğini sağlamak için tepeden tırnağa silahlanmıştır. İsrail Ortadoğu'da nükleer silah üreten tek ülkedir. İzinsiz olarak ürettiği 200 adet nükleer başlıklı füze hiçbir araştırma ve teftişe konu olmamıştır. Uluslar arası Nükleer Enerji Kurumu İsrail'in nükleer silah programını araştırma gereği duymamıştır. İsrail'in gizli nükleer silah denemelerini eleştirmeye cesaret dahi edememiştir. Kurum içinde açıkça dile getirilmeyen görüşlere göre İsrail'e 'mutlak güvenlik' sağlamak için dokunulmaz ve kutsal bir biçimde nükleer silah üretme izni verilmektedir.

İsrail'in kendi güvenliğini sağlaması için nükleer silah üretmesi yeterli olmamaktadır. İsrail ordusu Ortadoğu'daki diğer tüm diğer ülkelerden daha fazla güçlü silahlarla donatılmıştır. İsrail bölgedeki en yeni ve gelişmiş silahları satın alan ülkedir. Bundan daha da önemlisi, dünyanın en güçlü ve geniş askeri gücü olan ABD ordusu tarafından korunmaktadır. Eeleştirel bir bakış açısıyla Arplarda gerçek bir ulus kavramının olmaması, var olan ulus devletlerin birlik oluşturmaması İsrail askeri gücünün Ortadoğu'da hakimiyetini ilan etmesi anlamına gelmektedir.

Bugün, İsrail'in güvenliğini ve bağımsızlığını sağlaması müdahale edilmeyen askeri güçlenmesiyle bağıntılıdır. Diğer bir deyişle, tam güvenliğini sağlaması için askeri hakimiyete sahip olmak zorundadır. İsrail açısından hegemonya ülke güvenliğini sağlamanın tek yolu olarak görülmektedir. Egemen güç olma ülke güvenliği ile eş değer hale gelince İsrail'e komşu ülkelerin kendisini tehdit altında ve güvensiz hissetmesi kaçınılmaz olacaktır.

Belki de İsrail liderlerinin istediği şey de budur. Eğer Ortadoğu'daki devletler İsrail'in gücüyle dehşete düşürülürse Tel Aviv için gücünü bölgede tek egemen hale getirmek daha kolay olacaktır. Bu noktadan bakıldığında İsrail'in durumu batılı patronları ve koruyucularından daha farklıdır. Batılı koruyucuları İsrail'in egemenliğini komşularından kaynaklanan korku yüzünden güvenlik sorunu olarak görmektedir. İran'ın ve Irak'ın nükleer gücünü İsrail'in büyük nükleer ve askeri gücüne cevap vermek için geliştirdiklerini kabul etmek istemiyorlar.

Adaletsizlik

Batılı güç odaklarının İsrail'in üstüne titremeleri ve güvenlik hakimiyetine verdikleri destek soykırıma uğramış olmalarından dolayı kendilerine beslenen sempati ve Batı'da yetişen Musevi neslin devam etmesi ile kısmen ilgilidir. Hristiyan Batı'nın elinden çok çeken Musevilere kendilerini güvende hissedecekleri uygun şartlar tanınmalıdır. Batı ülkeleri ve Batıda yaşayan çok sayıda kişiye göre İsrail bugün hala çok sayıda Arap ve Müslüman nüfusun yaşadığı düşmanlarla dolu bir çevrede Siyonist bir devleti ortadan kaldırmaya karar vermiş hareketler içinde güvende değildir.

Arap ve Müslümanların çok büyük bölümüne göre Batılı devletler, soykırıma uğrayan ve Batının mezalimine maruz kalan İsrail'in zararını telefi etmek için büyük adaletsizlikler yapmaktadır. Nazizm ve Hristiyanlığın Yahudilere yaptığı zulümün bedelini Filistinli ve Araplar kendi topraklarını vererek ve kanlarını dökerek ödediklerini sürekli olarak tekrar etmektedirler. Diğer yandan Yahudiler için ise çok çok eski zamanlardan beri yaşadıkları topraklar sonradan gelenler tarafından ele geçirilmiş ve boyun eğdirilmiş oldukları düşüncesi sonsuza kadar benliklerinde bir acı olarak devam edecektir. İsrail'in kurulmasıyla ortaya çıkan adaletsizlik Arap ve Müslümanların yüreklerinde iki sebeple derin ve acılı yara açmıştır. Devlet kurmak isteyen ve Siyonistlere kurban gidenler 18nci yy 'a kadar hristiyan batıya benzemeyen bir halktır, içlerinde yaşayan Musevilere saygılı davranan, Avrupa'nın bir çok yerinde etnik soykırıma maruz kalan bu halka güvenlik ve yardım sunan Arap ve Müslüman halkın tarihten gelen hakları vardır. 1948 yılından bu yana David Ben-Gurion ile başlayan İsrail yönetimlerinin bir çok toprağı gasp etmesi, bir çok Filistinliyi yurtlarından kovması, evini acımasız ve gaddar şekilde yerle bir etmesi yeterince trajik değil miydi? İsrail devletinin kurulmasından önce, kurulması esnasında ve sonrasında gösterilen küstah ve saldırgan Siyonist tavırlar dolayısıyla Arap ve Müslüman dünyasında İsrail, İsrailli ve onlara destek verenlere karşı yüksek derecede antipati ve düşmanlık duyulmaktadır.

İşte bu yüzden Müslüman kitle için İran'ın nükleer enerji programı hiç problem değildir. İran'ın da barışçıl amaçlar için kullanılmak üzere nükleer teknolojisini geliştirme hakkı vardır. Nükleer silah üretildiği düşünülürse bile ki -bu üzücüdür- mevcut şartlar altında haklı sebepleri olan bir hareket olarak düşünülecektir. İran'ın nükleer programı üzerine yaratılan saplantılı krizin haklı dayanağı olmadığı açıkça ortadadır. Krizin kökleri İsrail'in güvenlik hakimiyeti saplantısına dayanmaktadır. İsrail nükleer silahlara sahiptir ve askeri bakımdan güçlüdür. İsrail hükmedici, küstah ve saldırgandır. İsrail Filistin ve Arap topraklarını işgal etmiştir. İsrail Filistinlilerin evlerini yerle bir etmiş, Filistinli kadın ve çocuklara soykırım yapmıştır.

Batıda, , İran'ın nükleer kaynaklarının gündem de olmasına rağmen İsrail'in silahlarına karşı gösterilen ikiyüzlü tutum özellikle İsrail'in en büyük patronu ve koruyucusu ABD'de yaşayan Müslümanları çileden çıkarmaktadır. Batı'nın İsrail'in nükleer silahlarına karşı takındığı ikiyüzlü tutum, çifte standart ve ayrımcılık İran'ı hedef alan kasıtlı tavırlarda açıkça yansımakta ve Müslüman dünyasında ileriye yönelik iyimser düşünceleri erozyona uğratmaktadır. Son 40 yıl boyunca öne çıkan önemli sorunlardan biri özellikle ABD'nin Filistin ve Arap halkları üzerinde Siyonist devlet zulmünün çirkin ve iğrenç yüzü karşısında utanmazca İsrail'den yana tavır almasıdır. ABD seçkin tabakası ile Müslüman kitle arasında gittikçe büyüyen derin uçurumun en belirgin sebeplerinden biri budur.

ABD ve Batı'nın İran'ı yargılamak yerine İsrail'in gidişatını incelemesi gerekmektedir. İsrail'in güvenlik saplantısının küstah ve saldırgan hakim olarak kendini nasıl ortaya koyduğunu uluslar arası ilişkilerindeki diğer paralel tutumları da göz önüne alarak incelemesi gerekmektedir. İsrail'in Ortadoğu'da siyasal hakimiyeti ele geçirmesinin sadece bölgesel değil aynı zamanda dünya barışını da tehdit ettiğini artık anlamanın zamanı gelmiş de geçmektedir.

Bu durumda ABD ve Batı'nın seçimi basit ve açıktır : Ya İsrail'in ardından gitmeye devam ederek dünyayı harap edecekler ya da İsrail'in egemen güç haline gelişini engelleyerek kontrol altına alacak, barış ve adaletin sağlandığı yeni bir çağa öncülük edecekler.

Yazar : Chandra MUZAFFER
Kaynak : www.GlobalResearch.ca/Ülkede Özgür Gündem
Çeviren : İnci Çakır