Dr.George
Habash
Feodal Ortaçağ boyunca
Yahudilerin Avrupa krallıklarında yaşadığı
dinsel baskının, Fransa'nın Arap bölgesindeki
mızrakbaşı olacak bir Yahudi üssü kurma siyasi
projesiyle birlikte, 1830'lar civarında tersine
döndüğünü artık biliyoruz.
Bu proje,
19uncu yüzyıl başında Napolyon Bonapart'ın
Mısırlı orta sınıf kesimlerle ittifak çabasının
başarısızlığının sonrasında ve Mısır'da Muhammed
Ali ve oğlu İbrahim dönemlerinde Arap birliğine
yönelik bir eğilim yaşanması sırasına denk
düşüyordu.
İzleyen on yıllarda Avrupa
ulusal kapitalizminin dönüşmesiyle birlikte
Siyonist hareketin temellerinin fiilen atılması,
eski projeye olan ihtiyacı arttırdı. 1880'lerde
ilk Yahudi yerleşimlerinin kurulması ve Theodore
Herzl'in özlemleri ve iddialarının Der
Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabında
yayımlanmasından sonra, 1879 Basle Konferansı,
Avrupa kapitalizminin ileri müfrezelerinden biri
ve artan sömürgeci özlemlerinin bekçi köpeği
olarak Siyonist hareketi fiilen görevlendirdi.
Siyonist bir devlet, Batıda Asya'daki Arapları,
Doğuda Afri-ka'daki Araplardan ayıran bir duvar
ve Britanya tacının incisi Hindistan'a geçiş
yolunu güvenceye alan bir polis karakolu
işlevlerini görerek, sömürgeci çıkarlara hizmet
edecekti. Kasım 1917 Balfo-ur Deklarasyonu,
Siyonist hareketin sahada kaydettiği başarıların
bir tasdikiydi. Daha fazla Filistin toprağının
Yahudileştirilmesinin ve Filistin'deki sınai
üretim nüvelerinin Siyonist
tekelleştirilmesi-nin başlangıcını işaretleyen
Deklarasyon, Yahudi göçmen akınını hızlandırdı.
ABD'nin yükselmesiyle birlikte Siyonist
ittifakın merkezi Avrupa'dan Amerika'ya kaydı.
Bu durum, Başkan Franklin Roosevelt'in 1945'te
yarım milyon Yahudi'pin Filistin'e göçünü
kolaylaştıran talimatında somutlaştı. Amerikan
kurumlarında o zamandan beri gittikçe artan
Yahudi nüfuz ve faaliyeti, Kabine'de beş,
Ortadoğu'yla ilgili işlerde ise kırk koltuğu
Yahudilerin işgal ettiği Clinton yönetimi
döneminde zirvesine ulaşmıştır.
I.
Siyonist liderler, dünyadaki durumu okuma ve
emperyalist merkezlerle ilişkilenmenin eski
ustalarıdırlar. Bugünün İsrail hükümeti, Amerika
tekelci kapitalist küreselleşme zincirinin bir
halkası olarak davranmaktadır. Amerika, bir
yandan dünyanın en ücra köşelerini
yağmalamasına, yurtsever bağımsızlık
hareketlerini parçalayıp kazanımlarını yok
etmesine, insan toplumunu birleştiren bağlan
koparmasına, diğer yandan emperyalist plan ve
emellerle uyuşan yeni kurallar koymasına olanak
sağlayan psikolojik, enformasyonel, siyasi ve
iktisadi hegemonyasını artırmaya çabalamaktadır.
Elbette bu ABD'nin Batı Avrupa'ya üstünlük
kurmasını ve tek kutuplu bir dünyanın hakimi
statüsüne erişmesini gerektirmektedir. Bu amaçla
ABD, bir dizi önemli aracı kullanmaktadır:
Serbest ticaret anlaşmaları, Dünya Bankası, IMF
ve kah savaş, kah müzakere biçimlerine bürünen,
krizleri çözmek yerine yönetmeyi hedefleyen
siyasi programlar. Amerika'nın bütün faaliyet ve
operasyonları, insan düşüncesini neredeyse
tamamen egemenliğine alan güç ve bağdaşıklığa
planlı propaganda kampanyalarıyla örtülür.
Gerçekten de kü-reselciliğin hedeflerinden biri,
kültürün ve hakikatin yerini propagandanın
almasıdır.
Küreselcilik, Arap ulusunu
bir deney alanı olarak görmektedir. Sadece
siyasi rejimlere ve liderliklere boyun eğdirme
peşinde olmayan küreselcilik, faaliyetleri ve
halkın en derin katmanlarına kadar nüfuz eden
toplumsal ve kurumsal güçleri kendine çekerek
halka günlük geçim ve onları pençesine alan
piyasa yasaları düzeyinde de ilişkilenme-ye
çalışmaktadır. Hedef, halkın özgürlük,
bağımsızlık, yurt, toplumsal ahlak gibi daha
büyük kaygıları ve davaları unutarak bireyleri
birer metaya, toplumu da, sırf kendi piyasa
fiyatını yükseltmek için diğerleriyle rekabet
ederek kendi egoları peşinde aptalca koşan
metalaşmış bireyler yığınına dönüştürmektir.
1991 Madrid Konferansı'nda başlayan Ortadoğu
barış süreci, Siyonistlerle Arapların
ilişkilerini normalleştirmeye ve Arap toplumu,
ekonomisi, siyaseti ve kültürünü Amerikan
çıkarları ve İsrail yayılmacılığına uygun olarak
yeniden yapılandırmaya koyulurken küreselciliği,
bütün engelleri dümdüz eden bir buldozer gibi
kullanmaktadır.
Bu bakımdan, hem
Arap-İsrail düşmanlığını sonlandırıp İsrail i
bölgesel bir lider yapacak (bkz. Şimon Peres'in
Yeni Ortadoğu adlı kitabı) Yeni Ortadoğu
programını ve hem de benzer (daha az çirkin olsa
da) Akdeniz programını, küreselciliğin
dosyasındaki iki başlıktan ibaret görebiliriz.
Birin-cisi Amerikan-Siyonist vizyonlanyla daha
uyumluyken, ikincisi Avrupa kapitalist
vizyonlanyla daha paraleldir. Birinci programın
baskın ve yürürlükte olduğunu belirtmeliyiz.
Artık herhangi bir yurttaşlık veya milliyete
sahip olmayan dünya sermayesinin farklı kanatlan
arasındaki bağlantının da farkında olmamız
gerekiyor. Kapitalist küresel-cilik, halkların
ve emekçilerin ayrımsız, tümünün birden
karşısında olan ilk düşmandır. İlerici
gericiden, kalkınma bağımlılıktan, insanlık için
savaşan onu köleleştirmeye çalışandan bu çatışma
temelinde ayırt edilir. Küreselcilik, kendini
askeri (Irak ve Sırbistan'da yaşandığı gibi),
siyasi (bir Ortadoğu barış programı gibi) ve
ekonomik bakımdan (Asya kaplanı Endonezya'nın
göz açıp kapayıncaya kadar yıkılması gibi) ifade
eder. Küreselcilik, enformasyon medyasında
(dünya enformasyonunun yüzde 85'inin kontrolü
dört haber ajansının elindedir) ve güvenlik
güçlerinin faaliyetinde de (Abdullah Öcalan gibi
militanların izlenmesi ve yakalanması gibi)
görülür.
İsrail, nükleer kulübe
girmeyi ve bütün bölgeyi boyunduruğa almak için
Türk faşizmiyle Amerikan himayesinde ittifak
kurmayı başarmış modern bir orduya ilaveten,
gelişkin teknolojisi ve yılda 87 milyar dolara
ulaşan üretkenlikteki ekonomisiyle uluslararası
değişmelere kendisini iyi hazırlamıştır. Su
kaynakları üzerindeki mücadelenin "pimi"nin,
suyun ülkeler arasında eşitsiz bölündüğü bu
bölgede çekilmeye yaklaştığını da özellikle
kaydetmeliyiz. Batı Şeria'nın su havzasının
yüzde 80'ini çalan Siyonist varlık, bununla su
ihtiyacının ancak yüzde 40'ını
karşılayabilmektedir. Bu nedenle, Litani
Nehri'nin akış yönünü değiştirme, Akdeniz ve Ölü
Deniz arasında bir kanal inşa etme ve benzeri
başka projeler oluşturulmuş ve kullanıma hazır
halde bekletilmektedir.
Ortak
Arap-İsrail ekonomik projeleri oluşturulmasını
tartışan Doha Kongresi'nin toplanması; İsrail'in
çiftlikler, fabrikalar kurarak ve şirket
hisseleri satın alarak Mısır ve Ürdün'e gittikçe
daha fazla sızması; iktidarda ister Likud, ister
İşçi Partisi olsun süren Filistin toprağının
tedricen yutulması; çoktaraflı komitelerin
faaliyetleri ve Arap ticaret odalarıyla İsrail
gizli toplantıları, bütün bunlar, güya barıştan
sonra ekonomik ve coğrafi yayılmacılık Siyonist
eğilimin yürürlükte olduğunu göstermektedir.
İsrail planı, sürekli tırmanıştadır ve
hücumdadır. Arapların bir taviz daha verdiği her
sefer, İsrail planı daha sertleşerek kibirini ve
taleplerini artırmaktadır. İsrail gözlerini,
Arap petrol ve su kaynakları ile teknolojiye ve
tüketim mallarına eşit derecede susamış Arap
pazarlarına dikmiştir. Bütün bunlar olup
biterken, Arap başkentlerindeki belli asalak
sınıf oluşumları, İsrail'in büyüyen hırsında
tehditkar birşey algılamıyor. Avrupa'nın
sunabileceği herşeyin İsrail'de bulunduğunu,
aradaki tek farkın Tel Aviv'le mesafenin
kısalığı olduğunu düşünüyorlar.
Entelijansiyanın bir kesimi de, İsrail'le
ilişkilerin normalleşmesine güdümlüdür. Bunların
sesleri, tarihsel sosyo-ekonomik önkoşullardan
tek kelime etmeksizin, Batı liberal
kapitalizmini göklere çıkartan ilahileri
düzmekten kısılmıştır. Bunlar, İsrail'le barış
kampına tabi olma ve barışın getireceği faydalar
fikrini yaymada hiçbir çabadan kaçın-mazlarken,
dış çelişkiye muhalefetinde birleşmiş İsrail
toplumunun "haritası"na hiç dikkat etmiyorlar.
İsrail toplumsal birliği, Yahudiler için
ekonomik gelişme, toplumsal refah ve liberal
demokrasideki başarılarla pekişmiştir. Bunun
yanında, ortak kaderlerinden (Masada ve
Holocaust'la meşguliyetleri) duydukları korku
faktörü ve Torah kültürünün imbiğinden süzülmüş
sömürgeci hedefler manzumesi vardır.
Yine de bütün toplumlar gibi Siyonist varlık da
türlü türlü iç çelişkilerle maluldür. Çatışmanın
çözümünün laik bir demokratik devlette yattığını
düşünen, Filistinliler'in 1948'de uğratıldığı
felaketi görüp evlerine dönüş hakkını tanıyan ve
işgali ve yerleşimlerin Batı Şeria ve Gazze'ye
yayılmasını kınayan çevrelerin varlığına rağmen
İsrail toplumunun iç çelişkileri, Siyonist
girişim aracılığıyla zapturapt altında
tutulmaktadır. Bu türden çevre ve insanlarla
ortak paydalar kurulabilir, çünkü her Yahudi,
Siyonist değildir.
II.
Benim kuşağım 1948 felaketini yaşadı. Halkımızın
geri kalanıyla birlikte evlerinden ve
yurtlarından sürülmüş olma aşağılanmasını yaşadı
ve etkileri günümüze kadar süren ve daha da
kötüleşen kanlı bir etnik temizlik operasyonu
sırasında binlerce insanla birlikte açık
arazilerde, mağaralarda ve çadırlarda oradan
oraya dolaştı. Bugün dört mil-yon kadar mülteci,
hayatlarının kalan kısmını sürgün acılarını
yaşayarak geçirmektedir.
Ataları,
Kenan Arap diyarlarında binlerce yıl öncesine
kök salmış bu mülteciler eve dönüş haklarından
hala mahrum bırakılmaktadır. Mülklerine el
konmuş, yurtları gasp edilerek adı değiştirilmiş
ve Ben Gurion'un 1949'daki yüz bin
Filis-tinli'ye dönüş izni verileceği sözü hiçbir
zaman yerine getirilmemiştir.
"Filistin, halksız bir topraktır; Yahudiler,
topraksız bir halktır."
Yerlilerin
sürülerek topraklarının kolonileşti-rildiği
Amerika ve Avustralya'daki Avrupa sömürgecilik
pratiğinden ilham alan bu sloganda cisim-leşen
Siyonist vizyon, Öteki'ni sürmeye, yerlileri
ülkeden kovmaya dayanıyor.
Yine de
Filistin nüfus dağılımı, Siyonistler'in boğazına
takılan bir kılçık misali orta yerde duruyor.
Yahudi tarihçi Baruch Kimmerling'in yazmış
olduğu gibi; Filistinliler, 1930'ların ilkel
kabilelerinden, 1960'larda huzursuz bir unsura,
1980'ler-de ise direnen ve ayaklanmaya girişen
bir halka dönüşmüştür.
1993 Oslo
Anlaşması, Filistin ayaklanmasını gemleyip
ehlileştirmeyi, yurtsever girişimin belkemiğini
kırmayı ve halkı parçalamayı hedefledi. Halkın
umutsuzluğu tatması, yenilgi hissine kapılması
ve bozgunculuk, bireycilik ve bencilliğin
yaygınlaşması gerekiyordu. Oslo'dan
beklenebilecek azami sonuçlar bütünüyle ortaya
çıkmıştır. Bu, Filistinlileri etnik temelde
ayrıştırmak, dışarıdan kopuk dar odacıklara
hapsederek, açlıktan ölmekten dış yardımla ve
Yahudi projelerinde çalışmakla kurtulabilen bir
halka indirgemektir. Bu düzenlemenin, iki büyük
siyasi parti Likud ve İşçi Parti-si'nin
anlaştığı üzere, Filistin topraklarının
yutulmasının sürdürülmesini kolaylaştırması
hesaplanmıştır. Bu partiler, Yigal Allon'dan
beri, İzak Ra-bin üzerinden ve İsrail
araştırmacı Benvenisti'nin yazdıklarına göre,
toprağın yüzde 7 5 ini yutmuş olan Ehud Barak'a
kadar Batı Şeria ve Gazze'deki sömürgeleştirme
programının yürütücüleri olmuşlardır. Bütün
bunlar, Doğu Kudüs'ün 1981'de İsrail
Parlamentosu Knesset'in kararıyla "yasal" olarak
ve şu anda 170 bin Yahudi'ye karşılık
yerleşimcilerle kuşatılmış parsellere dağıtılmış
halde 160 bin Filistinli'nin yaşadığı kentte
Yahudi nüfusunu Filistin nüfusu karşısında
artırarak pratik olarak ilhak edilmesinin
ardından geliyor.
Peres'in, İsrail'in
Ürdün'le 1994'te Wadi Ara-bah'ta imzaladığı
barış anlaşmasını kastederek ilan ettiği gibi
"Oslo, Wadi Arabah Anlaşması'nın yolunu
hazırladı." İsrail, Filistinli kompradorları
Arap pazarlarına bir köprü olarak kullanma
emelleri besliyor. Ortaya çıkmakta olan Ortadoğu
Düzeni çerçevesinde, bu komprodorları kullanma
fırsatları çoğalıyor. Eriha'da inşa edilen
kumarhane bunun bir örneğidir ve bir merkezi bir
diğeri izleyecektir. Halkımız, ülkemize
gerçekleşen ilk Yahudi öncü dalgasının
amaçlarını anlayamamıştı. Ama Yahudiler, toprağı
satın almaya koyulduğunda halkımız tehlikeyi
kavrayarak toprak satışına direnmeye başladı.
Halkımız, grevler ve gösterilerle başlayıp Burak
Ayaklanması (Kudüs'ün Ağlama Duvarı denilen yere
bitişik kısmının kontrolünü ele geçirme Yahudi
çabaları karşısında 1929'daki çatışma), 1936
grev ve isyanına uzanan bir mücadeleler dizisini
ateşledi.
Bu sırada Britanya'yı
neredeyse yeniyorlardı, çünkü Londra o zamanlar
Hitler'in 193 3 deki seçim zaferi ve komşu
ülkelere yönelik hareketleriyle meşguldü. Ama
geleneksel Filistin liderliği, "kitlelere
sükunet çağrısı yapan dost Britanya"nın
vaatlerine, Britanya'nın Siyonist harekete ta
başın-dan kucak açtığım ve Siyonist girişinin
gizli cankurtaran halatı olduğunu bilmesine
rağmen güvendi. Bugün, düne ne kadar da benziyor
değil mi? ABD, bütün alan ve toplantılarda
İsrail'in destekçisi olmuştur. Camp David'den
bugüne barış sürecinin başım çekmiştir. Batı
Şeria ve Gazze'yi işgal altındaki topraklar
değil de "ihtilaflı arazi" saymaktadır. Yine de
Filistinli müzakereciler, ABD'ye bel bağlamayı
ve daha fazla müdahale çağrısında bulunmayı
sürdürüyorlar. Ardından da baskı, tam tepelerine
iniveriyor. Ve kendilerini zaten müzakere etmiş
oldukları şeyler üzerinde yeniden müzakereye ve
öncekilerden daha kötü olan ve Filistinlileri
daha da alt düzeye, düşman İsrail lehine müthiş
kaymış güçler dengesinin gölgesinde, yeni
anlaşmalar imzalamaya mecbur buluveriyor-lar.
Yahudi yerleşimlerinin çoğaltılmasını durdurmak
bile, İsrail tarafının hiçbir zaman kabul
etmemiş olduğu birşeydir! Buna rağmen, kendi
payına Filistin Otoritesi, İsrail karşıtı
"tahrik" ve "terörizm"le mücadele etmeyi kabul
etmiştir.
Bu durumda, ortaya birtakım
sorular çıkıyor: Filistin Otoritesi liderliği
Madrid-Oslo süreçlerine niye bulaştı ki? Bunun
nedeni, yurdu kurtarmak mı, yoksa kendi dar
seçkinci ve klikçi çıkarlarını yurdu parça parça
teslim ederek güvence altına almak mıydı? Eğer
değilse, İsrail'in yani bütün Filistin'in yüzde
78i üzerindeki Siyonist programın tanınmasının
anlamı ne'dir? El Hacı Emin el-Husay-ni'den beri
Filistin liderliği böyle utanç verici bir eylemi
ilk defa işlemektedir. İşgal edilmiş yerlerin
Filistin toprağı olduğuna ve yerleşimcilerin
buralardan tahliye edileceğine dair hiçbir
beyanda bulunmayan Oslo Anlaşmasındaki imzaların
anlamı nedir? İsrail'in yıllık değeri, 400
milyon dolar olan kuyu sularına el koymasından
Oslo'nun hiç bahsetmemesi ne anlama geliyor?
Filistinliler'i süren 1948 felaketinden,
yurtlarının çalınmasından, mültecilerin evlerine
dönüş hakkından ve benzeri meselelerden
bahsetmeden bir siyasi anlaşma imzalamış
olmaları dikkate değer değil midir?
Filistinli güçlerin uğradığı yenilgi haline iz
sürebilecek birçok soru ve kör nokta vardır.
Burada yurtsever teşebbüsün bir yenilgisinden
bahsetmiyoruz. Çünkü yurtsever ruh hala sürüyor
ve gelecek kuşaklar ve davamızın haklılığı
tarafından taşınacak. Resmi propagandacılar
tersine bizi ikna etmek için ne kadar çok
uğraşırlarsa uğraşsınlar, halkın mevcut siyasi
çözümden ve işgalin sürmesinden, çürümenin
kurumsallaşmasından, toplumun
militari-zasyonundan vb. hoşnut olduğuna kimseyi
inandıramazlar. Eleştirilerin günbegün
artmasından da görülebileceği gibi
inandıramıyorlar da.
Elverişli bir
zamanda bu eleştiriler, "tek bir kıvılcım
bozkırı tutuşturabilir" ilkesine göre, devrimci
pratiğe veya değişim sorunu eşliğinde bir halk
patlamasına dönüştürülebilir. Gerçekten de
birkaç on yıl önce devrimin patlamasına yol açan
neden ve etkiler hala ortada duruyor: Bir halk,
çalınmış bir yurt, yerinden edilmiş mülteciler,
artan bilinç, bilgi ve beceri, sıcak, öfkeli bir
tutku. Ya-nısıra, Filistinlileri süren ve canlı
ve güzel ne varsa yok olmanın eşiğine getiren
kanserli, sömürgeci ve zalim bir işgal var.
Ülkenin liderliği pas tutmuş olabilir, ama
kitlelerin ruhu canlıdır. Baştan aşağıya
hazırdır ve sadece gerçek uygun anı
kollamaktadır. Kudüs'te Harem ül Şerif
etrafındaki tüneller üzerindeki isyan ve 1948
felaketinin 50. yıl anısına düzenlenen
yü-.rüyüşler, liderliğin dar bakış açısının
ötesine geçen bu faal ruhun bir işaretidir. Bu
ruh ancak faal güçlerde görülebilir ve kitleleri
de sarıp sarmalamaktadır. 1948 tarihli sınırlar
içerisindeki bir milyondan fazla Filistinli,
farklı kimlikleri ve düşmanların ırkçılığı
nedeniyle Yahudi devletine bütünleştirilmeyi
reddediyor. Yarım yüzyıllık yürüyüş, Siyonist
varlığın devletinin ırkçı yapısını ortadan
kaldırmanın veya sakinlerinin eşitliğini
sağlamanın imkansız olduğunu göstermiştir. Bu
tür şeylere yönelik çağrılar, gündüz düşlerine
varıyor. Bir milyondan fazlaFilistinli'nin
ulusal kimliği, bir ulusal siyasal talep
düzeyine yükselmiştir ve sadece bireysel bir
medeni haklar meselesindan ibaret değildir.
Siyonist partilere oy veren veya Knesset
seçimlerine katılan Fi-listinliler'in
sayısındaki azalma, bu gerçeğin belirtilerinden
sadece biridir.
III.
Suriyeli Arap Şeyhi İzzettin el Kasım, 1936
İs-yanı'nın tohumlarını atarken, Britanya'ya
bağlı Arap liderleri onun aleyhine tezgah
kurmakla meşguldü. 1948'de bütün Arap
başkentleri Yahudi istilacılara Filistin'in
yüzde 56'sını veren paylaşım planını reddeden
halk inisiyatifleriyle yankılandığında, Arap
rejimler, çürümüş savunma kuvvetlerini
yönlendirerek halkçı kutsal savaşın kontrolünü
gasp etti ve Filistin halkının başına bu korkunç
felaketi getirdi. Bir halk olarak parçalandılar
ve toprakları da İsrail, Ürdün ve Mısır
yönetimleri arasında parsellendi. 1950'lerden
1967 yenilgisine kadar Filistinli öncüler, Arap
siyasi partilerince masedildi. 1967'den sonra
Filistinli gerilla kimliği sahneye çıktı ve
geniş bir Arap sempatisi toplandı.
Ancak faşist güçler ve rejimlerin elinde Eylül
1970 (Ürdün) katliamı ve Lübnan'daki diğer
katliamları yaşadı.
Filistin
direnişinin Arap halk hareketleriyle ilişkileri
hep inişli çıkışlı olmuş ve bu yüzden pek çok
hata yapmıştır. Ama bunlar, İsrail'in
yayılmacılık iştahının Filistin'in ötesini,
diğer Arap topraklarını kapsaması ve İsrail'in
birliği veya kalkınmayı hedefleyen herhangi bir
Arap projesine düşmanlığını açıkça dile
getirmesi gerçeği karşısında gölgede
kalmaktadır. Haziran 1967 Savaşı, Ekim 1973
Savaşı, 1982 Savaşı (Lübnan'ın işgali) ve Irak'a
karşı NATO saldırganlığı, Filistin ve Arap
mücadelelerinin, Emperyalist-Siyonist ittifakla
çatışmada iç içe geçmiş tek bir mücadele
olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.
Resmi Arap rejimleri, kitleleri korumaktan ve
kitlelerin reddedişini (Siyonistlerle uzlaşmayı)
bütün içeriğinden arındırmaktan bıkıp
usanmamışlardır. Aynı zamanda rejimler,
direnişin yükselmesi ve ulusal canlanışı
önleyebilmek için yabancı şirketlere, yabancı
sermayeye ve Batı kültürel saldırısına kırmızı
halı sermişlerdir. Bir rejim kendisini
kitlelerle aynı siperde ancak nadiren
bulacaktır. Yine de özgürlükleri inkarları,
demokrasi rüzgarlarını engellemeleri, alternatif
fikirleri kovuşturmaları ve alternatif
düşünürlere işkencelerini meşrulaştırmak için
tekrar ve tekrar sarıldıkları bahane, İsrail ile
savaş halinin bunu gerektirdiği şeklinde
olmuştur.
Böylece Arap yenilgileri
defalarca tekrarlanırken, İsrail zafer ardına
zafer kazanıyor. Sadece tek tek Arap devletleri
düzeyinde çizilen planlar, ilerici karakterini
yitirmiş ve yirmi yıldan fazladır herhangi bir
önemli başarı elde edememiştir. Kitlesel
işsizlik, ağır borç yükü ve sınırsız bağımlılık
olmaksızın halka iş fırsatları ve makul bir
hayat standardı sağlayan teknolojik ve ekonomik
gelişmişliğe sahip tek bir modern Arap devleti
kurulamamıştır. Faal bir sivil toplum, gerçek
yasama kurumlan, bağımsız ve ehil bir adli yapı
ve otoritenin bir liderden diğerine barışçıl
geçişini tek bir Arap devleti dahi yaşamamıştır.
En kötüsü de, gerçek bir bağımsızlık ve
egemenliğe erişmemiş olmalarıdır.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), bu rejimlerin
bir eleştirisi ve yadsınması olarak öne çıktı,
ama onların bir kopyası haline gelmesi çok
sürmedi. Beyrut'tan ayrıldıktan sonra (1982),
FKÖ'nün kendi ülkesi ve bir pazarı olmadığı
halde, yıkım, çürüme ve özel.ayrıcak-k unsurları
arttı. FKÖ'nün siyasi sisteminde ciddi
kusurlara, alıp başını gitmiş bürokrasisine,
şişmiş boş çalışan ordusuna rağmen Filistin
Otoritesi'nin kurulması, bu önceki durumdan bile
geri bir adımdı. Çünkü bütün bunların üzerine,
siyasi iddialar, Otoritenin bir çalışanı olma
kariyerist cazibesi, dizginsiz anarşi, idari ve
mali çürüme ve güvenlik kuruluşlarının sayısının
artması eklenmiştir. Şu anda dokuz tane güvenlik
kuruluşu vardır ve hükümet kesiminde
çalışanların yarısı buralarda istihdam
edilmektedir. Bütün bunlar, Filistin halkını
birleştiren ve halkın tarihsel pratiğinin
(Ulusal Sözleşme, Çerçeve, Program ve militan
çizgi) liderliğini iddia eden örgütleyici
gövdenin eriyip dağılmasına yol açmıştır.
Bunun sonucunda, düşmanın planı, tek bir
ekonomik pazarın koruyuculuğundan, uzlaşımsal
bir siyasi projeden veya kültürel bir projeden
vb. yoksun olan halkın birliğini parçalamada
belli bir başarı sağlamıştır. Halkın hayal
kırıklıkları her geçen gün artmaktadır. Başımıza
gelen şeyler, Arapların ne bir geleceğe,
kurtuluşa veya özgürleşmeye ne de kalkınmaya
sahip olamayacağını söylemeye zorluyor bizi.
Bunun aksi, birliğe ve birliği hedefleyen
faaliyetlere yönelik adımlar empoze eden,
yapısal benzeşmezlikleri ve karakter bakımından
ister burjuva ister halkçı olsunlar yerel devlet
yapılarını aşan uyanışçı bir pan-Arap projesiyle
mümkün olacaktır. Gerçekten de Arap Birliği'nin
iktidarsızlık ve iflasın pençesine düşmüş ve
Arap dayanışmasının parçalanmış olduğu bir sır
değildir artık. Buna ilaveten, Arap Halkları
Kongresi dağılmıştır ve yerini tutan oluşumlar
zayıf kalmıştır. Bütün bunlar devrimci ve
özgürlükçü siyasal projelerin genelde bayraktarı
olan entelijansiyanın geniş kesimlerinin
mızraklarını köreltme rolünü
mükemmelleş-tirmeleri olanağını rejimlere
veriyor. Sovyetler Birliği'nin ve sosyalist
kampın düşmesiyle birlikte Arap Solu'nun henüz
kendi ayaklan üzerinde duramadığı ortaya çıktı
ve küçülüp parçalandı. Öte yandan İran'da Şah'ın
düşüşü ve İslam devriminin zaferi, İslami
Hareket'in hem militan hem de geleneksel
kesimlerinin gücünde fırtınalı bir tırmanışa yol
açtı. Arap toplumu ağır hastadır. Hakim güçler,
ilişkiler ve fikirler eskimiştir, devrimin
alternatif güçleri ise doğmayı başaramamıştır.
Bu bir iktidarsızlık ve yenilgi evresidir. Ama
toplumun hasta olması ölçüsünde, siyasi,
ekonomik, toplumsal ve kültürel çelişkileri
keskinleşmiş ve çıkış yolunu çizecek toplumsal
kurtarıcı talepleri daha ısrarlı olmuştur. Bu
özellikle doğrudur, çünkü büyük entelektüel
akımların (ulusal burjuvazi, sol ve İslam) yanı
sıra onurunu ve yurdunun onurunu arayan geniş
halk akımları da ortak paydalara ulaşma fikrine
daha duyarlı hale gelmiştir. Gerçekten de
akımları, bu Yeni Dünya Düzeni, küreselcilik ve
İsrail yayılmacılığı evresinde, birbirlerini
tanıyarak farklılaştıkları meseleler üzerinde,
buluşma ve işbirliği fırsatlarını yıkmadan
çekişerek, önümüzdeki on yıllar için bir araya
getirecek kültürel, toplumsal ve ulusal ortak
paydalar vardır.
Arap Ulusu'nun
yaşamakta olduğu gerileme, kapsamlı bir halk
uyanışının yolunu hazırlıyor. Her şey karşıtını
doğurur. Küreselciliğin planladığı şey (üreten
bir merkez ve tüketen bir çevre, düşünen bir
Amerika ve tekrarlayan bir dünya) ister
"dünyanın Amerikanlaştırılması" (Alexander
Ha-ig), ister "dünyanın Amerika liderliğinde
küreselleşmesi" (Zbigniew Brzezinski), "tarihin
son evresi olarak Amerikan kapitalizmi" (Francis
Fukuyama) veya ister "Doğuyu ve mirasını yıkmaya
ve özgüllüğünü tanımamaya Batıyı zorlayan
kültürlerarası mücadele" (Samuel Huntington)
olsun, bütün bunlar, büyük bir teşebbüsün sadece
girizgahıdır.
Küreselciliğin rüşvetle
ayartıp çürütebileceği kurumların ve diğer
kuruluşların konumlarından faydalanan ve çıkar
peşinde koşan yöneticiler azınlığından
ibarettir. Bu, kapitalist Batı, Arap
entelektüellere nüfuz etmeye özel önem vermesine
ve kozmopolit bir asalak tabakayı yörüngesine
almış olmasına rağmen böyledir. Kapitalist Batı,
Arap-lar'ın Amerika'yı efendileri, İsrail'i de
iyi bir komşuları olarak görmeleri için Arap
zihniyetine, "normalleşme "yi dayatmaya
çalışıyor. Üçüncü dünyadaki sivil toplum
merkezleri üzerinde daha kolay hakimiyet kurmak
için Batı kapitalizminin elinin altında, çoğu
resmi fonlamaya bağımlı geniş çeşitlilikte sivil
toplum kuruluşları vardır ve küreselciliğin
kırıntılarından beslenen halkla ilişkiler,
akademi ve kültür sözcüleri kullanmaktadır.
Ama eleştiri silahını teslim eden kültür ve
eleştirel düşünceyi bir kenara bırakan
entelektüeller, kimliklerini kaybediyorlar.
Askeri-siyasi güç dengesinin müthiş aleyhimizde
olduğu, ülkelerimizin ekonomik teknolojik
temelinin geriliği ve toplumsal yapının ve
düşünce sisteminin gelenekselciliği ile
nitelendiği bir zamanda, kültürün ve kültürel
cephenin önemi muazzam boyutlara ulaşıyor.
Kültür, zekayı ve rasyonel düşünceyi canlandıran
ve yabancı düşünüşe karşı mücadele eden şeydir.
Kültür, kimliğimizi savunur, hedeflerimizi
formüle eder ve halkın güçlerini yenilmezlikle
donatır. Onlara yarınlar için gerekli söz, umut
ve inancı verir. Kültür zemini hazırlar ve
siyasi çalışma ve devrimci siyasi pratiğin
öngerekleriyle döller.
Bu temelde,
kitlelerin, ilerleme, adalet, demok-rasi ve Arap
birliği davalarına adanmış entelektüellerin
rolüne büyük saygı duyuyorum. Çarmıhı sırtlayıp
bütün tehlikeleri ve şaşaalı tertipleriyle
küreselci ve Siyonist projelerin karşısına
dikiliyorlar.
IV.
Siyaset
ve kültür, birleşip kaynaşır. Bunlar, bir
madalyonun iki yüzü gibidirler. Aralarındaki
ilişki bozulursa, pratik faaliyet de bozulur.
Kültür, Yafa portakal bahçeleri ve Akka
surlarıyla tarihi Filistin'i düşler. Geçmiş
kuşakların anılarının hoş kokusunu duyar.
Arap birliğini, Ömer ve Mutasım devirlerinin
Arap canlanış çağını düşler. Ali ve Abu Dharr'ın
radikalliklerini, Ömer ibn Abdülaziz'in
dürüstlüğünü, Vaftizci Yahya'nın asilliğini
hatırlatır. Bütün yağma ve talanın sonunun
geleceğini düşler.
Siyasi kişi, bu
düşler üzerinde yanıp tutuşur. Bu düşleri bir
kenara bırakırsa, kıyametin cehennemine
yuvarlanır. Yaşadığımız Arap-Filistin
gerçekliğini uzun uzadıya tarife gerek yok:
Bölünme, bağımsızlık, gerilik, çoğu resmi rejim
biçimlerinin çöküşü, geçim meselesinin
ağırlaşması, kültürün yozlaşması. Ama bütün
bunlara rağmen ışık huzmeleri vardır. Çok önemli
bir tanesi, İsrail'le normalleşmeye ve
siyasi-ekonomik, daha az ölçüde de kültürel elit
arasında normalleşmeyi savunanlara söven halkçı
bir duygu ve bilinçtir. Bir diğeri, güney
Lübnan'da Hizbullah'ın sağlıklı faaliyetidir.
Bir başkası, eğitim birikimi, sermaye
birikimiyle ilişkili özgün birikimidir.
Hoşnutsuz insanların, düşünce ve ifade özgürlüğü
ve serbest parlamento seçimleri isteyen
insanların sayısı artıyor. Kentleşme büyüyor.
Kentler doğulu ve kırsal karakterde olmasına
rağmen, bugün 40 milyon Arap kentlerde yaşıyor.'
Bu rakam 20. yüzyıl başlarından onlarca kez
fazladır. Bu muazzam insan yığınlarının öfkesi
patlar ve ayağa kalkarsa, umut ve özgürlüklerine
kavuşma yolunda herşeyi tuzla buz ederler.
Üst sınıfların had safhadaki kibirinin kısmi bir
ifşası ve sömürü ve hırsızlıklarını gizlemekte
kullandıkları örtünün kısmi bir aralanışı da
gerçekleşmiştir. Bütün bunlar, karışık ve
belirsiz bir tablo çıkartıyor ortaya. Ama
yükselen çelişkilerin dinamikleri, tek bir şeye
yöneliyor: Değişime.
Toplumu
yüzyıllardır yöneten, geçmişin geleneksel
güçlerinin miyadı artık doldu. Toplumu on
yıllardır yöneten sağ kanat burjuva güçlerin de
öyle. Geriye, yönetmemiş, henüz direksiyon
başına geçmemiş halk güçleri kalıyor sadece.
Onlar değişimin özneleri ve araçlarıdır.
19. yüzyılın ikinci yarısında Japonya deneyimini
ve ulaştığı kapitalist gelişmişliği ve 20.
yüzyılın ilk yarısında Çin deneyimini ve
beraberinde halk güçlerinin çıkarına getirdiği
gelişmeyi inceleyen herkes, umutlanmak için
gerekçeler görür ve kötümserliği tamamen bir
kenara atabilir.
Arapların mevcut
durumu hayli kötüdür, ama sınırsız potansiyeller
de taşımaktadır. Kalkınma ve canlanma önündeki
büyük kapıların açılması için halk güçlerinin,
kendi kitlesel, demokratik, yurtsever
seçenekleriyle siyasi iktidarı ele geçirmeleri
yeterlidir. Camp David'i her yönüyle
genişletmeyi hedefleyen barış düzenlemeleri,
çatışmayı sürükleyen unsurları söküp atma
kabiliyetinde değildir son tahlilde.
Büyük örnek Mısır
Mısır rejimi,
1978'de Camp David barış anlaşmasını imzaladı.
Rejimin başı ölmesine rağmen rejimin kendisi
devam etti. Ama halkla, sivil toplumla, halk
örgütleriyle, kültür şahsiyetleriyle barış
ilerleme kaydetmedi.
İsrail'le
ticaret hacmi nedir? Her Mısırlı aileye bir ev
ve bahçe getireceği varsayılan barış nerede?
İsrail'in Mısır'ı Arap çevresinden yalıtma planı
sona erdi mi? Barışı imzalayan ve ilişkileri
normal -leştirenler, komprodor burjuvazi ve
asalak bürokrasiden (bir Truva atı olduğu
söylenebilir) oluşan dar çevrelerdi, ama
çatışmanın köklerini parçalayacak güçleri yoktu.
Aslında toplumsal mesele ve ulusal mesele
arasındaki bağlantıyı ortaya sermiş oldular.
Boyun eğenler ve teslim olanlar, Amerika'nın
arzularını yerine getirenler, halkın yiyeceğini
tüketerek zenginleşenlerdir.
İsrail,
"soğuk barış" ve Mısırlı turistlerin azlığından
şikayet ediyor. Mısır rejimi, İsrail'in bölgesel
hırslarından, nükleer silah tekelinden ve
Filistin otoritesiyle anlaşmalarını
uygulamaktaki yavaşlığından şikayet ediyor. Ama
her iki taraf da silah harcamalarını sürekli
arttırıyor. Mısır'daki halk baskısının düzeyi
yükselecek olsa, böyle bir barış sürer mi?
Burada, Camp David ve Sina'nın geri verilmesiyle
uğraşıyoruz. Bütün Filistin Yöneti-mi'nin yüzde
2'sine eşit bir alan olan Batı Şeria veGazze'nin
yüzde 6-7'si üzerinde işgal güçlerinin yerleşmiş
olduğu Filistin cephesindeki durumun ne
olacağını düşünüyorsunuz. Batı Şeria ve
Gazze'nin alanı Filistin Otoritesi'nin yüzde
10'una ulaşsa ve yüz bin Filistinli daha
evlerine dönse, Filistin asgari talepleri
karşılanmış olacak mıdır? Asla!
Uluslararası irade, barışı desteklemekte
birleşmiş ve Filistin Otoritesi, güvenlikle
ilgililer dahil bütün yükümlülükleri yerine
getirme sözü vermiş olmasına rağmen kentler ve
yoğun nüfuslu alanlar Yahudi yerleşimleriyle
kaplı olsa da, Filistin'in içindeki ve dışındaki
(Filistin halkının yarısından fazlasını
oluşturan) mülteci sorunu çözümsüz kalacaktır.
Oysa Haziran 1967 yenilgisinden sonra silahlara
sarılanlar bu mültecilerdi. Ayrıca yine bir
çözüme kavuşmamış, 1948 sınırları içerisinde
kalıp yaşayan saatli bomba bir milyon Filistinli
vardır. Kırsal alanlarda, yerleşimcilerden
kurtulmayı ve topraklarını yeniden kazanmayı
bekleyen halk vardır. Halkın bağımsızlık ve
egemenlik arzusu vardır. Bu arzu, onların ister
toplumsal veya siyasi billurlaşma bakımından
ister ekonomik hayatlarının gereksinmeleri
bakımından olsun gelişmişlik düzeyini
yansıtmaktadır. Son olarak, halkın kendi,
gelişme yollarını örgütleme, koruma ve
seçmenlerin temel önkoşullarını güvenceye alacak
hukuk ihtiyacı vardır.
Aslında lafzi
anlamlarının çok daha fazlasına işaret eden Camp
David-Oslo-Wadi Arabah anlaşmalar dizisinin
imzalanmasıyla Amerika-İsrail ittifakının bu
aşamada zafer kazandığını kabul etmekten başka
çaremiz yok. Arap-Filistin öznel faktörü koşulu
ve daha somut olarak, örneğin Vietnamlıla-r'ın
kendi koşullarını koyup elde etmelerine karşıt
olarak, müzakereye oturan ve boyun eğen siyasi
önderlikler ve rejimlerin bireyci sınıf doğası
olmasaydı bu zafer gerçekleşmezdi.
Bunun yerine, on yıllar boyunca halklarımızın
ağzı tıkandı, faaliyetleri felce uğratıldı.
Sanki anayurt, tebaalanyla hiçbir toplumsal
bağlantısı bulunmayan hükümdarların özel
mülküymüş gibi.
Karşıt
emperyalist—siyonist kampın ve onun uysal ve
gerici Arap uşaklarının gücü bu faktörden
kendiliğinden çıkıyor. Elbette buna ek olarak,
Yahudi göçü ve yerleşimlerinden başlayarak;
sınai bir temel, bir ordu ve bir idare yapısı
inşa aşamasından; devlet ilanından ve bir süre
tarıma bir süre sanayiye yoğunlaşmasından;
enformasyon ve teknoloji dönemine ve bununla
birlikte hizmet sektörünün genişletilmesine
kadar ve bütün bu zamanda ordunun gücünü ve
(İsrail Savunma Gücü şeklindeki adına karşın)
saldırgan stratejik doktrinini sürekli
pekiştirerek siyonist girişim, emperyalist
merkezlerle daimi ve organik bir ittifak
kurmadaki becerisini kanıtlamıştır.
Arap dostu eski Sovyetler Birliği 'nin çöküşü
üçte biri üniversite diplomasına sahip 800 bin
kadar Yahudi'nin İsrail'e göçünü teşvik
etmiştir. Ayrıca Filistinlilere ve diğer
Araplar'a karşı zehirli, saldırgan politikasıyla
Amerika, dünyadaki tek kutup olarak yoluna devam
etme fırsatı yakalamıştır.
Bu manzara
madalyonun öteki yüzünü örtmemelidir. Arap
mücadelesinde öne çıkmış parlak noktalar da
vardır. 1936 Devrimi, Süveyş Kana-lı'nın
ulusallaştırılması ve Port Said çarpışması,
Filistin gerilla operasyonlarının başlatılması,
Arap askerlerinin Ekim 1973 Savaşı'nda İsrail
ordusunun yenilmezliği efsanesini yerle bir eden
kahramanlığı, 1982 Beyrut direnişi,
Filistin'deki intifada, Güney Lübnan'daki
kahramanca direniş, halkın teslimiyeti reddi ve
bazı Arap resmi çevrelerinin Amerikan barışına
boyun eğmeyi ve bu sürece katılmayı reddi. Yine
de, Siyonist girişimin bütün evrelerini
tamamladığı ve yolunun üzerindeki bütün
engelleri ortadan henüz kaldıramadığını
belirtmeliyiz. Ekonomik yayılma ve su
kaynaklarına el koyma rüyası, bayrağına da
işlediği üzre Nil'den Fırat'a İsrail sloganı,
dünyadaki Yahudiler'in daha fazlasının İsrail'de
toplanması, bütün bu meseleler, İsrail
gündeminin hala üst sıralarındadır.
Öte yandan, Siyonist girişim, ne Filistin nüfus
dağılımının üstesinden gelebilmiştir ne de
direniş ateşini söndürebilmiştir. Mültecileri
yeniden iskana ve zararlarının tazminine yönelik
planların hiçbiri, onların tarihsel yurt belleği
ve özlemini ortadan kaldırmamıştır. Suriye'nin
Golan Tepeleri'nin ve Lübnan'ın da işgal
altındaki güneyinin geri verilmemesi konusundaki
ısrarlarından bahsetmiyoruz bile. Gelecek
olaylar zinciri bubi tuzaklarıyla doludur.
Küreselciliğin planları, ayağa dikilip
birleş-medikleri takdirde Araplar'ın yıkılıp
mahvolmasına yol açacaktır. Bu gerçek, İsrail'in
varlığı ve planlarıyla kaçınılmaz bir çatışma
demektir ve tarihsel çarpışmanın sürdürülmesinin
yolunu açmaktadır.
İsrail, özümsemeyi
reddeden bir varlıktır. Irkçı ve şovendir;
'öteki'ni dışlamaktadır ama buna rağmen Yahudi
sorununu bile çözememiştir. Çünkü Yahudiler'i
dört savaşa sürüklemiştir. Bizzat İsrail
haritası, yabancı, bölgenin tarihine ve dokusuna
uzak doğasını ele veriyor. Egemenliği, kendi
içerisinde saldırganlık ve kibir eğilimleri
tutuşturmaktadır.
İsrail'le bir
mücadele ise şunları gerektiriyor:
a)
Çelişkilerinin kapsamlı bir incelemesinin
yapılarak faydalanılması. Buradaki en önemli
sonuç, içerideki sınıf farklılıklarına ve düşük
yoğunluklu sınıfsal çelişki görünüşlerine
rağmen, mücadelede tayin edici faktörün sınıfsal
değil, ulusal çelişki olduğudur. Aynı şey, yine
ikincil olan diğer çelişkiler için de
söylenebilir (Doğulu ve Batılı Yahudiler,
köktenciler ve laikler arasındaki gibi).
b) Arap ulusumuzun diğer yönleri pahasına
mücadelenin bir yönüne hapsolmadan, yerel
yurtseverliği Arap ulusçuluğuyla, ulusal
kurtuluşu toplumsal kurtuluşla, siyasal
meseleleri kültürel meselelerle, teorik konulan
entelektüel ve bilimsel uğraşlarla, seçkinleri
kitlelerle birleştirebilecek öncülere ihtiyacı.
Ve herhalükarda, tarihsel düzeyi yakalamış bir
önderliğin var olması gerekir.
c)
Taktikler ve strateji arasında sağlam bir
bağlantı bulunmalıdır, çünkü oportünizm ve
gaflet, taktiğe, kısa vadede faydaya, stratejik
ve programa-tik olan karşısında öncelik
vermekten kaynaklanır.
d) Halkımızın
genel ve özgül hedeflerle tek bir mücadele ve
tek bir yumruk oluşturabilmesi için, genel ve
özgül hedeflere sahip tek bir halk akımı halinde
Filistinli grupları birleştirme mücadelesi.
Tarihsel Filistin'de, ulusal, etnik, dinsel veya
cins ayırımcılığı olmaksızın, geniş bir Arap
çerçevesi içerisinde demokratik bir devlet. Bu
halkımızın en büyük ortak hedefi ve Filistin ve
Yahudi sorununun, dolayısıyla da nefret ve savaş
etkinliklerini ortadan kaldırmanın radikal
çözümüdür.
Bu amaca bizi eriştirecek
merdiven basamakları, 1967'de işgal edilmiş
topraklardan çekilme, Filistin egemenliğinin
eksiksiz tesisi ve Siyonist ırkçılığa karşı
koymayla başlar. Bütün bunlar, mevcut barış
sürecinden kendimizi ayrıştırmamızı ve
sürüncemeye girmiş kurtuluş yürüyüşünü tekrar
başlatmamızı gerektiriyor.
Nihayet
sorumuza geldik: Filistin'e yaklaştık mı,
uzaklaştık mı?Buna benim yanıtım, mücadelenin
açık uçlu olduğu ve siyasetin yıllarla değil,
değişimlerle ölçüldüğüdür.
İsrail'in
askeri zaferleri, Beyrut'un işgaliyle zirvesine
ulaştı. Ama bu gerilemesinin ve Güney
Lübnan'daki sınır bölgesine çekilmesinin bir
işareti oldu. Bu elle tutulur, gözle görülür bir
gerçektir, ideolojik retorik değil.
Diğer ulusların başarılarına baktığımızda,
Arapların 20. yüzyıl sonundaki durumunun,
katettikleri yenileşme ve modernizme rağmen 1948
dekinden kötü olduğuna kuşku kalmıyor. Ama
bunun, şafaktan önceki koyu karanlıktan ibaret
olduğu söylenebilir. Arap toplumsal güçlerinin,
artan düşmanca saldırılara karşı direniş
sergilemeyeceğini tasavvur etmek imkansızdır. Bu
yüzden, geleceğin asıl sorusu, canlanma, direniş
ve iktidar yolları üzerinde nasıl
ustalaşılacağıdır. Canlanışlarıyla Araplar,
tıpkı Lübnan'daki direniş hareketinin yapmış
olduğu gibi İsrail yayılmacılığını bitirmek için
emperyalist merkezlere bütün basınçlarını
uygulayacaklardır.
İsrail'in gücü,
her şeyden önce bizim zayıflığımızda yatıyor.
"Al-Hadaf dergisi, sayı 1302, Ocak 2000