KÜTÜPHANE  | KONULAR | MEDYA

 Konuşmaya ihtiyacımız var.

KÜTÜPHANE  | KONULAR | MEDYA

 Konuşmaya ihtiyacımız var.
John Pilger
(kaynak:The New Statesman - tarih: 04.12.2005 )

Gazeteciler gerçeği haber yapmak yerine propaganda yaparlarsa, bunun sonuçları yıkıcı olur.

"Aldous Huxley 'propogandacının niyetinin' başkalarını düşünmeyen bir halk yaratmak olduğunu" söylemektedir. İngilizlerin keşfettiği ve Goebbels'i etkileyen modern savaş propogandaları, alanında özel bir yere sahiptir. Bilinen kasaplıkların en üst noktası olan birinci dünya savaşı için dönemin başbakanı Lloyd George Manchester Guardian'ın editörü C P Scott'a bir sır verdi: "Halk gerçekleri bilirse savaşı yarın durdurmak zorunda kalırız, elbette onlar gerçekleri bilmiyorlar ve bizde savaşı durdurmak zorunda kalmayacağız"

Peki bugüne değişen ne?

New York Times 24 Ağustos'ta "Ne biliyorduk? ve şimdi ne biliyoruz?" diye sordu. Eğer güçlü ve etkili gazeteler ve yayınlar; dinleyicilerine, okuyucularına ve izleyicilerine ihanet etmeseydi " Irak müdahalesi halk protestoları ile durdurulabilirdi" itiraflarında bulunuyorlar. Bunun en doğrudan sonucu "şok ve korku" diye bildiğimiz suç istilası ve bütün ulusun insanlıktan arındırılmasıydı.

Özellikle BBC Irak'ın istila edilmeden önce yaptığı gibi, hala nesnel olduğu ve oldukça özenli haber yaptığı ile övünmeye devam ettiği bir zamanda, bu konu hala İngiltere'de konuşulmayan bir utanç olarak durmaktadır. Herhangi bir zeka belirtisinden yoksun teslim olmuş gazetecilik yapıyorlar. Bizi Suriye ve İran'a yapılacak saldırılara hazırlamak için; ard arda geçtikleri haberlerle, felaketten korunmayı tasarlayan ingiliz ordusunun Irak kent ve kasabalarında işlediği cinayetleri haklı çıkaracak "isyancıların kökünü kazıma" yalanlarını haberlerin ana ekseni yaptılar. New York Times ve Amerikan medyasının büyük bir bölümünün yaptığını BBC'de yaptı. Bunlar yapılmasaydı şu an hayatta olmayan binlerce masum insan yaşıyor olacaktı.

Aç gözlü hükümetlerin şiddetin yaratılmasında oynadığı role karşı gelmek, bunu analiz etmek ve gazete yöneticilerinin yapılan haberleri önlemesini dur demek ne zaman önemli olacaktır?
Belki bugün bir yıldönümü vesilesiyle bize gerekli fırsatı yakalarız. CİA'nin " 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirilmiş en berbat katliam" olarak değerlendirdiği büyük Generel Suharto'nun iktidarı ele geçirişinin 40. yıldönümü. Bu hikayenin çoğu hiçbir zaman yazılmadı ve hep gizli kaldı. Bali'deki son terör olaylarına ilişkin geçilen haberlerin hiçbirinde, Bali'deki büyük otellerinin yanındaki kitlesel mezarlıklarda Amerikan ve İngiliz hükümetleri tarafından desteklenen ve Suharto tarafından yönetilen katliamda öldürülmüş olan seksen bin kadar insanın yattığını yazmadılar.


Gerçekten, Batı hükümetlerinin, işadamlarıyla birlikte katliamda oynadığı rol, daha sonra dünyanın heryerindeki Anglo-american şiddet dalgası için örnek oluşturdu: 1973'te Şili'de Generel Pinochet'nin kanlı darbesi ABD ve İngiltere tarafından desteklendi; İran'da şahın iktidara taşınması ve gizli polisinin yaratılmasında önemli bir rol oynandı, Halepce'de kürt köylerine karşı sinir gazı kullanan Saddam Hüseyin'in İngiliz Dışişleri bakanlığının yalan propogandası ile titiz ve yoğun biçimde desteklenmesi sağlandı.

1965'de Endonezya'da Amerikan elçiliği Suharto'ya öldürülecek olan insanlardan oluşan beş bin kişilik bir isim listesi verdi. Üst düzey bir Amerikalı diplomat listedeki insanların yakalanmış yada öldürülmüş olup olmadığını kontrol etti. Bu insanların büyük bir bölümü Endonezya Komunist Partisi üyesiydi.Suharto'nun ordusu ekipman olarak iyiydi ve ağır biçimde silahlanmıştı. CIA ve Ulusal Güvenlik Konseyi danışmanı olan Başkan Lyndon B. Johnson'un bilgisi dahilinde yüksek frekanslı iletişim malzemeleri Suharto'nun ordusuna verildi.

Amerikalılar İngilizlerle çok yakın bir işbirliği yaptılar. Jakarta'daki İngiliz büyükelçisi Bay Andrew Gilchrist Dışişlerine Bakanlığına çektiği telgrafta "sana olan güvenimi asla saklamadım. Endonezya'da küçük bir vuruş çok etkili bir bir değişimin temeli olabilir" dedi. "küçük vuruş" dediği bir buçuk milyon insandı.

katliamda ölenlerin batıdaki insanların hafızasından silinmesi ve medyanın "yönsenmesi" İngilizlerin parlak propaganda teknikleri sayesinde oldu. İngiliz gizli servisi, İngiliz basını ve BBC'nin nasıl yönlendirileceğinin taslağını çizdi. " Konunun ele alınış biçimi ince bir zeka gerektirecek" diye yazdılar. örneğin a) Faaliyetlerin hepsi kurallara bağlı olmamalı b) İngiliz hükümetinin katılımı ve işbirliği yaptığı gizlenmeli. Bunu başarmak için Singapur'da Dışişleri Bakanlığının Bilgi Araştırma Bölümünün (IRD) bir şubesi açıldı.

IRD çok gizliydi, Norman Reddaway tarafından yönetilen soğuk savaş birliği, Saygıdeğer Majastelerinin çok deneyimli yalancılarından biriydi. Reddeway ve meslekdaşları basını ve BBC'yi haber yedirerek yönlendirdiler. Reddaway, Gilschrist'e gönderdiği gizli mesajda komünistlerin çok yakında iktidarı alacaklarına ilişkin sahte bir hikaye yarattığı ile övündü. "bu haber dünyanın her tarafına gitti ve tekrar geri döndü" dedi ve Sunday'de yazan deneyimli bir gazetecinin olaylara ilişkin yazdığı makalesinde "kızgınlığını belirtmesiyle hem fikir olamayacağını... bu çok nazik kansız bir darbeydi." diye ekledi

Reddeway'in övündüğü bu yalanlarla BBC üzerinden Endonezya'ya destek sunuldu. BBC'nin Güney Asya muhabiri Roland Chalis'in Endonezya'ya girişinin engellenmesi yapılan kasaplığın farkında olduklarının göstermektedir.Halbuki Challis bana "Benim ingiliz kaynaklarım neler olduğunu bilmediklerini söylediler" dedi. Ardında "onlar Amerikalıların neler planladıklarını biliyorlardı" dedi. Surabaya'daki İngiliz konsolosluğunun bahçesinde yıkanmış olan insan cesetleri vardı. İngiliz savaş gemileri Malacca Strait'den aşağıya giden ve Endonezya askerleri ile dolu olan bir gemiye eşlik ederek bu korkunç kıyıma ortak olmuşlardı. Çok sonra öğreniyoruz ki Amerikan elçisi öldürülecek olanların listesini Endonezya ordusuna vermişti. aralarında bir anlaşma olduğu açıkca görülmektedir. Suharto rejiminin kurulması sırasında İMF ve Dünya Bankası'da rol oynamıştı. Suharto daha sonra onlara destek vermek üzere bu kurumlarla anlaşmıştı.

Bu kan banyosu BBC ve Batı'daki diğer medya kuruluşları tarafından görülmedi. Haber başlıkları "komünizm" Endonezya'da ezildi oldu. Time geçilen haberleri "batıda asya ile ilgili verilen en iyi haberler" olarak değerlendirdi. 1977 kasımında Cenova'da milyarder banker David Rockfeller tarafından yönetilen bir konferansta ganimet paylaşıldı. General Motors, Chase Manhattan, US Steel ve İngiliz American Tobacco gibi bütün çok uluslu dev şirketler bu toplantıdaydı.Suharto'nunda onayıyla ülkenin tüm doğal zenginliklerini paylaştılar. Suharto'nun suçları ile karşılaştırıldığında Saddam ikinci sınıf kalır.

Suharto'nun bütün kasaplıkları onaylandı. 1998 yılında devrildiği zaman yabancı bankalarda toplam 10 milyar dolara yakın parası olduğu ortaya çıktı. Bu Endonezya'nın dış borçlarının yüzde onuna denk gelmektedir. Jakarta'ya gittiğimde bütün bu kasaplıklara katılmış olanların lüks içinde yaşadıklarını gördüm. Saddam mahkemede onlara nerede yanlış yaptığını sormalı.

Endonezya ordusu İngiliz yapımı Hawk uçakları ve makinalı tüfeklerle Doğu Timor halkının dörtte biri olan 200.000 kişiyi öldürdü. Aynı silahlar ve aynı ordu şimdide Batı Papau halkına karşı kulanılmaktadır. Amaç eyalette var olan bakır madeni dağlarını Henry Kissenger'in "emekli yöneticilik" yaptığı Freeport şirketine peşkeş çekmektir. Nufusun yüzde onsekizine denk gelen 100.000 kişi öldürülmüş durumdadır. İngiliz destekli bu projeden hala haberdar olmuş değiliz.
Endonezya'da ne oldu? ne oluyor? Bu aynı zamanda Irak'ta neler olduğunun bir aynasıdır. Batı'nın zengin iki ülkesi (ABD ve İngiltere ç.n) bu ülkelerin kaynaklarını el koyabilmek için diktatörleri iktidara taşımışlardır. Bu kan banyoları Saddam rejimi için "korkunç", Suharto rejimi için "ılımlı" ve "kararlı" kavramlarını kullanılarak gazatecilerin gerçekleri çarpıtması ile saklanmıştır.
Irak' müdahaleden beri savaşı destekleyen medyada çalışan prensip sahibi gazeteciler ile konuşuyorum. Bir çoğu "Yalanlar karanlıkta kalmamalı ve gerçek gazateciler olmaya yeniden başlamak istiyoruz" diyorlar. Bende diyorum ki şimdi tam zamanıdır.

Yazar :John Pilger
Kaynak:The New Statesman