|
KÜTÜPHANE
Türkiyede kadının Sosyo-Ekonomik Durumu
Tüm İktisatcılar Birliği
|
İÇİNDEKİLER |
|
I - GİRİŞ |
| II -
YAKLAŞIM |
| III -
İLKEL TOPLUM |
| IV -
KÖLECİ TOPLUM |
| V -
FEODAL TOPLUM |
| VI -
KAPİTALİST TOPLUM |
| VII -
TÜRKİYE'DE KADIN |
| 1.
Giriş |
| 2.
Osmanlı Toplumunda Kadın ve Cumhuriyet Döneminin Getirdiği
Değişiklikler |
| 3.
Günümüzde Kadının Durumu |
|
A. Sanayide Kadın Kentsel Aile |
|
B. Kırsal Kesimde Kadın |
|
C. Hizmet Sektöründe Kadın |
|
Yasalar |
|
Fuhuş |
| VIII -
SONUÇ |
I. GİRİŞ
Bugün Türkiye emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin egemen
olduğu bir ülkedir. Halkımız, emperyalizm ve onunla bütünleşmiş yerli
tekelci sermaye ve onlarla işbirliği halindeki tefeci tüccar ve toprak
ağalarının en büyüklerinden oluşan bir azınlığın yoğun sömürü ve baskısı
altındadır.
Bu toplumsal sistem içersinde emekçi kadınlar daha yoğun baskı ve
sömürü altında bulunmaktadır, ayrıca kapitalist toplumun üstyapı
kurumlarının getirdiği yabancılaşma genelde tüm kitlelerle birlikte
kadınları daha yoğun bir şekilde etkilemektedir.
Buna karşın kadınlar politik mücadeleye hemen hemen hiç katılmamakta,
ekonomik-demokratik mücadelede ise yine yerlerini alamamaktadırlar.
Emperyalizmin boyunduruğu altındaki ülkelerde ilk kurulan kadın örgütleri,
burjuva sınıfı kadınları tarafından kurulmuştur. Metropol ülkelerdeki
akımların etkisinde kalınarak Türkiye'de de benzer örgütler kurulmuştur.
Ancak bunlar emekçi kadınların varlığını dahi göz önüne almadan, sorunu
çarpıtarak egemen sınıfların kitleleri uyutma politikasına hizmet
etmektedir. [sayfa 7]
Aslında emekçi kitlelerin kadınlarına bilinç verecek, onların halkın
mücadelesine daha aktif biçimde katılmasını sağlayacak özel çabalar
gösterilmesi gerekmektedir. Kadınların, ekonomik-demokratik mücadele için
sınıf örgütleri olan sendikalarda ve diğer politik örgütlerde daha faal yer
almaları, işçi sınıfı ideolojisini benimsemiş ve emekçi kadınların etkin
biçimde katıldığı örgütler aracılığıyla sağlanabilir. Nitekim emperyalizm ve
sömürüye karşı kurtuluş mücadelesi veren ülkelerde kadınların mücadeleye
aktif olarak katılmaları onlara doğru bilinç veren kadın örgütleri sayesinde
olmuştur. Örneğin Kuzey Kore, Vietnam, Güney Yemen gibi ülkelerde kadın
kuruluşlarının mücadelenin başarıya ulaşmasındaki payları büyüktür.
Türkiye'de emekçi kadınların halkın mücadelesine katılmalarının
sağlanması için ilk olarak, genelde toplumların tarihsel evrimi içinde ve
özelde Türkiye'de, kadınların somut koşullarının bilinmesi gerekir. Bu
çalışmanın, bu konudaki ilk çalışmalardan olması nedeniyle eksik ve yetersiz
yönleri bulunabilir. Konuyu doğru sınıfsal konumu içerisinde ele alacak
çalışmaların bu sorunun çözümlenmesine katkıları olacaktır.
Günümüz Türkiye'sinde kadının asıl görevleri çocuk doğurmak, ev
işlerini görmek, erkeğin cinsel doyum aracı olmaktır. Eğer ekonomik koşullar
zorluyorsa, bunların üzerine tarlada çalışır, sanayide aynı işi yapsa da
erkek işçiden daha az ücret alır, yani daha yoğun sömürülür, üstelik
kazandığı parayı nerede kullanacağına da kendisi karar veremez.
İş burada bitmez; toplumda aşağılanır, birçok toplumsal kurum, yasa,
değer yargıları yoluyla baskı altında tutulur. Eğitim olanaklarından yoksun
bırakıldığından, [sayfa 8] yaşamını sürdürmek için
erkeğe kayıtsız, şartsız bağımlı olmak zorundadır. Dünyanın büyük bir
kesiminde de durum pek değişik değildir.
Bu olgu, daha 19. yüzyılda çeşitli tepkilere yol açtı; tepkiler
büyüdü, bu duruma son vermek isteyen bazı batılı kadınlar 1960'larda
boyutları giderek büyüyen "Feminist" hareketin öncüleri oldular. Bu amaçla
örgütler kurdular, gösteriler, toplantılar düzenlediler, hatta kimi kez de
şiddete başvurdular. Feminist hareketin daha bir göze batar kıldığı kadın
sorununun varlığı sonunda kabullenildi; Birleşmiş Milletlerce 1975 Dünya
Kadın Yılı olarak ilân edildi. Ancak 1972 Kitap Yılı olduğu halde bu yılın
ülkemizde kitapların yakılıp, kitap okurların tutuklanmasını engellemediği
anımsanırsa, 1975'in Kadın Yılı olmasının kadın sorununa, temelde bir çözüm
getiremeyeceği açıktır.
Feminist hareket, kadınların öz deneyimleri sonucu ezilmişliklerinin
bilincine varmalarından sonra olmuştu. Ancak bu atılım, kadının
ezilmişliğiyle toplumsal sistemler arasındaki neden-sonuç ilişkisini doğru
koyamadı. Çeşitli sapmalara, yanlışlıklara yol açtı.
Gerek dünyadaki feminist hareketten etkilenen, gerekse 1975'in Kadın
Yılı olmasından yola çıkan Türkiye'deki bazı kadın kuruluşları, aydın
kesimin bazı kadınları şu sıralarda düşüncelerini açıklamaktalar.
Ne anlaşılmakta kadın sorunundan?
Bir grup, kadın sorununun, çıkarılacak yasalarla, kadınla erkeği her
konuda eşit tutan yasalarla, halledileceğini ileri sürerken, bir diğer grup,
kadının ev işlerinde [sayfa 9] yardım görmesini,
erkeklerle aynı ücreti almasını, erkeklerin yaptığı her işi yapabilmesini,
erken emekliye ayrılmasını, kadının üzerindeki cinsel baskının
kaldırılmasını, doğum kontrolünün yaygınlaştırılmasını istemekte. Olguyu tüm
erkeklerin tüm kadınları sömürmesi olarak gören feministler, aslında kadının
durumunun yüzeysel görüntülerini değiştirmeyi amaçlamaktalar. Bir diğer
deyişle, kadının sömürülmesinin nedenleriyle değil, sonuçlarıyla uğraşmakta,
kapitalist sistemle insanın sömürülmesi arasındaki çok yakın ilişkiyi gözden
ırak tutmaktadır, öte yandan çözüm getirmeye çalıştıkları sorunlar -eşit
ücret, aynı iş, doğum kontrolü, vb.- toplumumuzdaki kadınların gerçekten
yaşam sorunlarıdır; ancak böylesine yüzeysel bir tutumla, hiçbir yere
varılamaz, giderek böyle bir tutum egemen sınıfların gerçek sorunu
gizlemesinde bir araç olur. Gereken, neden bu sorunlar var sorusuna eğilmek,
kadının durumunun sınıfsal çözümlemesini yapmak, kadının tutsaklığının
nedenleriyle sonuçları arasındaki ilişkiyi doğru koymaktır, ancak bu tür bir
yaklaşım, kadın sorununun yozlaştırılmasını, saptırılmasını önleyebilir.
Öte yandan böylesine bir yaklaşımın bizi, işi tarihsel açıdan ele almaya
zorlayacağı açıktır. Çalışmanın sonraki bölümlerinde sorun enine boyuna
tartışılacaktır. Bu aşamada şu söylenebilir: kapitalist sistem insanın
işgücünü metalaştırır, yani pazarda alınır satılır mal haline getirir.
Kadın-erkek tüm insanların işgücü kapitalist sistemin mantığına göre birer
metadır.
Ekonomik sömürüyü, baskıyı doğuran sermayenin varlığıdır. Bunun
yanısıra ekonomik gücün erkeklerin elinde bulunması, kadınları erkeklerin
denetimine sokar.
Burjuva toplumunda, kadının üretime yaygın olarak katılmaması,
kendisini de etkileyecek olan toplumun gelişmesinde söz sahibi olamaması,
kadının diğer cinsin baskı [sayfa 10] ve tutsaklığı
altında olmasının temel nedenidir. Burjuvazi kendi sınıfının kadınlarına süs
aracı gözüyle bakmakta ancak emekçi kitlelerin kadınları üretime yaygın
olarak katılsalar da, toplumda egemen olan üst yapı kurumları nedeniyle en
yoğun baskı ve sömürü altında bulunmaktadır.
O halde; "kadın sorununa eğilmek, bu sorunu devrimci mücadelenin bir
parçası haline getirmek her devrimcinin görevi olmalıdır, çünkü "Emekçiler,
hangi sınıfı etkilerse etkilesin, her türlü zulüm, baskı, vahşet ve
suiistimale karşı çıkacak biçimde eğitilmezlerse, işçi sınıfının bilinci
gerçek bir siyasal bilinç olamaz." [1*]
ve de "işçi sınıfı kadınların tam özgürlüğünü sağlamadıkça kendi tam
özgürlüğünü de gerçekleştiremez."[2*]
[sayfa 11]
II. YAKLAŞIM
Kadınların toplum içindeki yerini belirleyen nedenleri ve etkenleri
anlamak için, her şeyden önce, toplum yapısından neyi anladığımızı belirtmek
gerek. Bir toplumun yapısından sözedince, onu oluşturan ekonomik, sosyal,
siyasal ve kültürel kurum ve ilişkilerin tümü anlaşılır. Ancak toplumsal
yapıyı oluşturan bu farklı öğelerin aynı önem ve yere sahip olmadığı
açıktır. İnsan, siyasetle, politikayla, dinle ya da sanatla uğraşmadan önce,
yemek içmek, giyinmek ve kendini barındıracak sığınak bulmak zorundadır. Bu
nedenle, hayatın, maddî koşullarının sağlanması ve dolayısıyla, bir insan
topluluğunun belli bir dönemde ulaştığı ekonomik gelişmişlik derecesi, o
topluluğun devlet kurumlarının, yasal ilişkilerini ve giderek sanat ve dini
görüşlerini belirler. Başka bir deyişle, insanın tüm uğraşlarının temelinde
üretim uğraşı yatar.
Üretim uğraşının taşıdığı bu önem bizi "üretim tarzı" kavramına
götürür. Üretim tarzı, üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin bütününe
verilen addır. Belirli bir teknolojiyi içeren üretim araçları ile maddî
zenginlikleri üreten insanlar üretim güçlerini oluşturur. Burada; doğal
çevreyi ve insanların biyolojik ve fiziksel niteliklerini veri
[sayfa 12] olarak aldığımız açıktır. Buna göre
örneğin, ilkel insan ile onun hayvan avlamakta kullandığı ok ve yay,
avcılıkla geçinen toplumların ana üretim güçlerini oluşturur.
Üretim ilişkileri ise insanların üretim için giriştikleri ve üretimin
temel bir öğesi olan tüm ilişkileri oluşturur. Üretim ilişkilerinin
temelinde toplumdaki mülkiyet biçimleri, bireylerle üretim araçları
arasındaki sahiplik ilişkileri yatar. Toplumun yarattığı gelirin bölüşüm
biçimi ve bireylerin ve toplulukların üretim süreci içindeki yer ve rolleri
sözkonusu mülkiyet biçimi ve ilişkilerine dayanır ve üretim ilişkilerinin
bir parçasını oluşturur. Örneğin, kapitalist toplumda temel mülkiyet biçimi
özel mülkiyettir.
Başka bir açıdan baktığımızda, belli bir dönemdeki üretim güçlerinin,
o dönem insanlarının doğa ile olan ilişkilerini belirlediğini
söyleyebiliriz. Yani insanın doğa üzerindeki egemenliğini, doğal güçleri
kontrol edip kendi amaçlarına yönelik kullanabilme olanağını belirleyen
üretim güçleri ve onların gelişmişlik derecesi olmaktadır. Üretim ilişkileri
ise insanın doğa ile ilişkisini oluşturan üretim sürecinde diğer insanlarla
kurduğu ilişkileri gösterir.
Toplumların gelişmesini incelediğimizde, üretimin sürekli olarak
genişlediğini ve geliştiğini görürüz. Genel olarak, üretim güçlerinin
değişmesi üretim ilişkilerindeki değişmeden önce ortaya çıkmakta ve
araçlarının gelişmesiyle birlikte insanlar da gelişmektedir. Üretim bilgi ve
teknolojisi gelişir, ortaya yeni meslekler çıkar. Uzun dönemde, insanların
arasındaki üretim ilişkilerinin de, üretim araçlarındaki ve insanlardaki
gelişmeye paralel olarak değiştiği görülür. Başka bir deyişle, üretim
ilişkilerini belirleyen üretim güçleridir.[sayfa 13]
Ancak, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki bu bağlantının
tek yönlü olduğu sanılmamalıdır. Üretim ilişkileri kendilerini belirleyen
üretim güçlerinin gelişmesini kolaylaştırıcı ya da güçleştirici bir rol
oynayarak, etkilerler onları. Bir üretim tarzının gelişme sürecinin
başlarında, üretim ilişkilerinin, üretim güçlerinin niteliği ile uyumlu
olduğu, onların gelişmesini kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Ne var ki,
ilişkilerin değişmesi, zamanla, güçlerin gelişmesinden geride kalmaya, ona
ayak uyduramamaya başlar. Bu zamanla üretim güçlerinin gelişmesini
engelleme, kösteklemeye dönüşür. Bu durumda üretim güçleri ile ilişkileri
arasında bir çelişkiden söz edebiliriz. Bu çelişkinin çözümü, üretim
ilişkilerinin değiştirilmesi sonucunu doğuran sosyal devrimle sağlanır.
Sosyal devrimin getirdiği yeni üretim ilişkileri ile üretim güçleri arasında
yeniden uyum sağlanır. Ancak, zamanla bu uyumun yeniden uyumsuzluğa
dönüşeceği ve üretim güçlerinin gelişmesini sürdürmesi için gerekli yeni
üretim ilişkilerini getirecek yeni bir sosyal devrimin yapılacağı açıktır.
Burada sözkonusu olan sürekli, diyalektik değişimdir.
Belli bir toplumdaki üretim ilişkileri, toplumun ekonomik yapısını ya
da temelini oluşturur. Yukarıda özetlenen ilişki nedeniyle, üretim
ilişkilerinin oluşturduğu alt yapının esas olarak üretim güçlerinin
gelişmişlik derecesi ve gelişme süreci tarafından belirlendiğini
söyleyebiliriz.
Toplumdaki siyasal, yasal, ahlâkî, dinî, felsefî değerler, ilişkiler
ve kurumlar, üretim ilişkilerinin oluşturduğu altyapının üzerinde yükselen,
onun tarafından belirlenen üst yapıyı oluşturur. Belli bir alt yapının
belirlediği üstyapı esas olarak, insanların söz konusu alt yapıya karşı
tavırlarının ifadesidir. Çeşitli düşünce ve değerler, mevcut alt yapıyı
güçlendirme ya da zayıflatma nedenlerini, gerekçelerini
[sayfa 14] oluşturur. Bu düşünce ve değerler kurumlar ve örgütler
aracılığıyla uygulamaya konur.
Altyapıdaki değişmeler, üstyapıda da paralel değişmelere yolaçarlar.
Ancak, belirli bir altyapının ürünü olan üstyapının kendine özgü bir
devamlılığı, göreli bağımsızlığı vardır. Bir altyapının yenisiyle:
değiştirilmesi sonucu üstyapıda meydana gelen devrim, eski üstyapının tüm
özelliklerinin kendiliğinden ortadan kalkması sonucunu doğurmaz. Eski
toplumun düşünce ve kurumlarından oluşan bir sistem olan eski üstyapı,
kendisini doğuran altyapı ile birlikte ortadan kalkar. Ancak, onun belirli
özellikleri yeni toplumun üstyapısına geçerek orada da yaşamlarını
sürdürebilirler. Bu, doğal olarak sözkonusu kurum ve düşünceler yeni
toplumun egemen sınıflarının çıkarlarına hizmet ettiği sürece geçerli
olacaktır.
Üst yapının göreli bağımsızlığı, alt yapının üzerinde yapacağı etkide
de görülebilir. Sınıflı toplumun düşünce, değer ve kurumları, kendisini
yaratan sınıfların çıkarlarını koruma ve güçlendirmede kullanılırlar. İnsan
toplumunun deviniminin temelinde, üretim tarzının iki öğesini oluşturan
üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkiler olduğuna
değinmiştik. Bu çelişkilerin gelişip çözümlenmesi sınıf mücadelesi yoluyla
olur. Bu anlamda sınıf mücadelesi insanlık tarihinin özünü oluşturur.
Öyleyse, sınıf nedir?
Sınıfları birbirinden ayıran özellikler, belirli bir sosyal üretim
sistemindeki özellikleri, üretim araçları ile olan ilişkileri, emeğin sosyal
örgütlenmesindeki yerleri ve bunların bir sonucu olarak yaratılan sosyal
zenginlikten yararlanma biçimleridir. Bu anlamda kapitalist üretim tarzında
üretim araçlarına sahip olan kapitalist sınıftan ve satacak işgücünden başka
hiçbir şeyleri olmayan işçi sınıfından sözedilir. Üretim
[sayfa 15] araçları sahipliği kapitalist sınıfın üretim sürecindeki
yerini ve rolünü belirlemekte, bu sınıfın işçilerin ürettiği artık değere el
koyması sonucunu doğurmaktadır. Başka bir deyişle toplumdaki üretim
ilişkileri o toplumdaki ana sınıfların niteliğini de belirlemektedir. Bu
sınıflar arasındaki mücadele sonunda ise üretim güçleri ile üretim
ilişkileri arasındaki çelişkilerin çözümlenmesi gerçekleşmektedir.
Dolayısıyla her üretim tarzı aynı zamanda kendisini ortadan kaldıracak
güçleri de içinde taşımaktadır. Başka bir deyişle aktif mücadeleleri sonucu
kendisini değiştirecek olan sınıfı yaratmakta, geliştirmektedir. Altyapı ile
üstyapı arasındaki ilişkiler açısından ele alındığında, bu her üst yapının
salt kendisinden önceki üst yapının kalıntılarının değil aynı zamanda
kendisinden sonra gelecek olanın da çekirdeklerini içinde taşıdığı anlamına
gelir. Her üst yapı kendisini ortadan kaldıracak olan sosyal devrimi
gerçekleştirecek sınıfların ideolojisini de içerir.
Öyleyse, her sınıfın niteliğini ve toplumdaki yerini belirleyen, o
toplumdaki üretim güçlerinin gelişmişlik derecesi ve üretim ilişkileri ve bu
iki öğe arasındaki çelişkiler olmaktadır. Sözkonusu toplumdaki üst yapıyı
oluşturan düşünce, değer, davranış ve kurumlar ise bir yandan sözünü
ettiğimiz çelişkileri diğer yanda da sınıf mücadelesinin geçmişini ve
bugünkü durumunu yansıtacaktır. Ve esas olarak egemen sınıfların çıkarlarına
hizmet edecek ancak, kendi yerini alacak üst yapıya özgü belirli değer ve
düşünceleri de ister istemez, içerecektir.
Toplumların tarihsel gelişimini ve kadınların bu gelişim içindeki
konumunu incelemek, günümüz toplumunda kadının yaşam koşullarını anlamak
için gereklidir. [sayfa 16]
III. İLKEL TOPLUM
İlk insanlar, doğa karşısında çok güçsüzdüler. Açlıklarını
giderebilmek için doğada varolan kökleri, meyveleri yalnız ellerini
kullanarak topluyorlardı. Aletleri yoktu. 60 kişi dolaylarındaki küçük
topluluklar halinde yaşayan bu insanlar kök, meyve toplama işini
kadın-erkek, hep birlikte yaparlardı. Topladıklarını cinsiyet ya da yaş
ayırımı olmaksızın eşit olarak tüketirlerdi.
Mağaralarda barınan ilk insanlar, yırtıcı hayvanlardan korunabilmek
için her an bir arada olmak zorundaydılar. Zamanla nüfus arttı. Nüfusun
artması daha fazla yiyecek bulma zorunluluğunu doğurdu. Yırtıcı hayvanlardan
korunmak için onları öldürmeyi öğrenen insanlar, yemek ve postundan
yararlanmak amacıyla hayvan avlamaya başladılar. Hayvanları doğada
buldukları taş ve sopalarla avlıyorlardı. Alet yani taş ve sopa
kullandıkları ilk üretim avcılık oldu.
Üretimleri, avlanmak ve kök toplamak olan bu ilkel topluluklar, bir
bölgede doğadan alabilecekleri bitince, kök ve hayvan bulabilecekleri yeni
yerlere göçen, toprağa bağlı olmayan topluluklardı. Dolayısıyla, ancak
anında tüketebilecekleri kadar hayvan avlayabilir, kök toplayabilirlerdi.
Zamanla av aletleri taşın yontulmasıyla, taşa tahta sap yapılmasıyla
gelişti; ok ve yay bulundu. [sayfa 17]
İlkel toplumda ilk iş bölümü kadınla erkek arasında oldu. Erkekler
avlanır, kadınlar kök toplardı. Erkeklerin avlanmasının nedeni daha güçlü
olmaları değildi. Kadın tek besini ana sütü olan çocuğu beslemek zorundaydı
dolayısıyla çocukla da ilgilenmesine olanak sağlayan kök toplama işini
üstlenmişti. Ayrıca kadının doğum öncesi ve sonrası, ağır işlerle uğraşması
olanaksızdı.
Ancak bölüşüm eşit olurdu: avlanan erkekler de, kök toplayan kadınlar
da ortaklaşa ürettiklerinden eşit pay alırlar, bazısı tok basısı aç olmazdı.
Önceleri, ortaklaşa yaptıkları sürek avı sonucu, bir köşeye kıstırılan
hayvanların tümü öldürülürdü. Henüz ağaç ya da toprak kap yapılması
bilinmediğinden tüketilenden fazlası toprağa gömülürdü. Sonraları toprak ve
ağaç kap yapmasını, et ve bitkileri ateşte pişirmesini öğrendiler,
tükettiklerinden artanı saklamaya başladılar. Ancak bu artık da topluluğun
tüm üyelerinin ortak malıydı. Yılsonu şölenlerinde kadın, erkek, genç, yaşlı
gözetilmeksizin, herkese dağıtılarak bu artık tüketilirdi.
Toprağa bağlı olmayan, göçebe ilkel toplumlarda üretim ve tüketimin
ortaklaşa olduğuna, özel mülkiyetinse varolmadığına değinilmişti. Toplum
böyle olunca, kişilerin de cinsiyet ya da yaş gibi nedenlerle birbirlerine
üstünlüğü söz konusu değildi. Kısacası tüm üyeler her anlamda eşitti.
Topluluğu ilgilendiren kararlar tüm topluluk üyeleri tarafından alınırdı.
Yaşlıların tek farkı, üretimde kullanılacak aletlerin yapımında eski
kuşaklardan gelen deneyleri bilmeleriydi.
Özel mülkiyetin olmaması, doğan çocukların topluluğun ortak
sorumluluğunda bulunması, üretimin ortaklasa yapılması, bir cinsin ötekine
üstün olmaması sonucu [sayfa 13] kadınla erkek
arasında yalnız bir tek ayırım oluyordu; o da cinsellikti. Gerek kadını,
gerek erkeği her türlü toplumsal ilişkide eşit kılan bu koşullar cinsellikte
de aynı ortamı yaratıyordu. Yani her iki cins de cinsel ilişki konusunda
sınırsız özgürlüğe sahipti. Yaş ya da kan bağı sınırlaması dahi olmadan
ilkel toplumdaki tüm kadınlar tüm erkeklerle cinsel ilişki kurabiliyorlardı.
İnsanların göçebe toplumdan yerleşik topluma geçişi, toprağı işlemeye
başlamaları ile oldu. İnsanlar, doğada daha önceden hazır buldukları
bitkileri üretmeğe başladılar. Maddî üretimdeki değişiklik, insanların
sürekli yiyecek kaynaklarına sahip olmasına olanak tanıdı. Oysa geçmişte
rastlantısal olarak yiyecek bulan ya da avlayan insan sürekli yiyecek edinme
güvencesinden yoksundu. Doğa koşullarının tarıma elverişli olmadığı yerlerde
ise hayvanların evcilleştirilmesi ile sürekli besin kaynaklarına kavuşuldu.
İnsanların kendi yiyeceklerini üretmesi onları doğa karşısında daha
güçlü kılarak insanın insan ile ilişkilerini de etkiledi. Tarıma geçiş, yeni
üretim araçlarının bulunmasına ve var olanların geliştirilmesine yol açtı.
Burada üretici güçlerin gelişmesi olgusu izlenmektedir, insan, üretimi kendi
yaptığı aletler ile (çapa, ucu sivri sopa vb.) sürdürmekte, doğayı yeniden
kendi gereksinimleri doğrultusunda biçimlendirmektedir. Doğa, insan ve
aletler üretim güçlerini oluşturmaktadır. Bu üretim güçleri belli üretim
ilişkilerini gerektirir. İlkel komünal toplumlarda, üretim araçlarının
(toprak, evcilleştirilen hayvanlar, aletler) ortak mülkiyeti, üretim
ilişkilerinin özünü oluşturur.
Üretim araçlarının son derece geri düzeyde olması, insanları bir
arada, ortak üretim yapmaya zorlamaktaydı. [sayfa 19]
Üretim araçlarının bu düzeyi, insanların tek başına üretim yaparak
yaşamlarını sürdürmelerine olarak tanımamaktaydı. Bütün kabile bir arada
yaşamakta, elde edilen ürün eşit paylaşılmaktaydı. Geliştirilen basit
aletler ev yapabilmelerini sağlamış, bu dönemde kabileler mağaralardan
çıkarak köy yaşamının temelini atmışlardı.
İlkel komünal toplumlarda yaşa ve cinsiyete göre doğal işbölümü vardı.
Yaşlanan kabile üyeleri, daha ziyade fazla güç istemeyen tarım işi ile
uğraşmakta, avcılığı güçlü gençler üstlenmekteydi. Kadınlar ise doğum
yaptıkları ve çocukları besledikleri dönemlerde üretimden uzak kalmaktaydı.
Çocukların bakımı, onların ev işlerini ve ev çevresinde yapılan bahçe
tarımını yüklenmelerine neden olmuştu. Ev işleri ve çocuk bakımı, kabiledeki
tüm kadınlar tarafından kamu görevi olarak yapılmaktaydı. O toplumlarda, ev
işlerinin bugünkü bireysel niteliği yoktu. Bu yüzden ev işlerinin kadınlar
tarafından yüklenilmesi, onları toplumda ikincil duruma itmiyordu. Bu doğal
işbölümü, ürünlerin paylaşımındaki eşitlik ilkesinin bozulması sonucunu
doğurmadı.
Erkeklerin yüklendiği avcılık işi rastlantıya dayanır, sonuç her zaman
olumlu olmazdı. Erkek eli boş dönebilir, oysa kadınlar tarımda az veya çok
düzenli ürün elde ederlerdi. Kadın, üretim sürecindeki bu rolü ile kabile
içinde saygın bir yere sahipti.
Kabile içinde var olan bu tür bir işbölümüne karşın, elde edilen
ürünler eşit olarak paylaşılmaktaydı. Üyeler arasında bu konuda bir
farklılaşma söz konusu değildi. Hatta diğer kabilelerle çıkan çatışmalar
sonucu elde edilen ganimetler de kabilenin ortak malı olmaktaydı.
Göçebe ilkel topluluklarda her kadınla her erkeğin cinsel ilişkisi
sınırsız serbestken, ilk yerleşik ilkel toplumda [sayfa 20]
kurallarda değişiklikler ortaya çıktı, ilkin kuşaklar arası cinsel ilişki
yasaklandı, sonra topluluk içinde akrabalık ilişkilerine dayanan klanlar,
bir diğer terimle gensler oluştu. Artık yalnız değişik klanlardan kadınlarla
erkeklerin cinsel ilişkisi geçerli olup klanlar içindeki cinsel ilişki
kesinlikle yasaktı. Bu nedenle, doğan çocukların yalnızca anneleri
bilinebilir dolayısıyla çocuk annenin klanında kalırdı. Toplumdaki
ilişkileri belirleyen tek üst yapı kurumu soy-sop (akrabalık) ilişkileriydi
ve toplumda anaya göre belirlenen soy zinciri geçerliydi. Analık hukukunun
egemen olması bazı konularda kadınların erkeklerden daha fazla söz sahibi
olmasının nedeniydi.
Kabileyi ilgilendiren kararlar kabilenin kadın, erkek tüm ergin
üyelerinin bir araya gelerek oluşturduğu kurulda alınırdı.
İlkel komünal toplumun çözülmesi, üretici güçlerin gelişmesi sonucu
elde edilen üretim fazlası nedeniyle oldu. Madenlerin bulunması, (İ.Ö. 5000)
ve madenî alet yapımı verimliliği son derece arttırdı. Özellikle tarımda
sabanın kullanılması, düzenli ve sürekli artık-ürün elde edilmesini sağladı.
Bundan böyle kabilenin her üyesinin doğrudan üretime katılması
gerekmemekteydi. Bir kısmının ürettiği tüm kabileyi beslemeye yetmekteydi.
Üretimin dışında kalan kişiler ise daha önce toplumda görülmeyen yeni
meslekler edinmişlerdi (sepet yapma, madenleri işleme, el dokumacılığı vb.)
Artık ürün, geçmişteki eşit üleşimin temellerini yok edip, ortak çalışma
zorunluluğunu ortadan kaldırdı ve zamanla özel mülkiyetin doğuşunun nedeni
oldu. (Bkz.: Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)
Zorlu bir uğraş olan avcılığın geliştirdiği vücut yapıları ve madeni
işleyen, ondan âlet yapan erkeklerdi, özel mülkiyetin çıkışıyla tarımda ve
avcılıkta kullanılan [sayfa 21] bu aletleri erkek
ürettiği için onların sahibi de erkek oldu. Kadına üretimde hiç bir değeri
olmayan ev eşyaları kaldı.
Savaş tutsaklarının köle olarak çalıştırılması bu döneme rastladı.
Önceleri klana ait olan mallar ve köleler şimdi erkeğin mülkü olmaktaydı.
Ancak soy zincirinin analık hukukuna göre hesaplanması, babanın, mirasını
çocuklarına bırakmasını engellemekteydi. Çünkü doğan çocuklar ananın
klanında kalırken, baba farklı bir klana aitti. Erkeğin mülk edindiği
malların çocuklarına kalabilmesi için soy-sop zincirinin analık hukukuna
göre belirlenmesi ortadan kaldırılmalıydı.
Değişen üretim biçimi, üretim ilişkileri ve bunlara bağlı olarak
gelişen üst yapı kurumları yeni duruma ayak uydurmak durumunda kaldı. İlkel
komünal toplum, örgütlenmede toplumsal yapının yeni bir aşamasına girdi.
Analık hukuku yerine babalık hukuku geçti, giderek toplumda egemen oldu. Bu
ise kadının üretim dışına itilmesi, kaçınılmaz olarak toplumda ikincil
duruma girmesi süresini hızlandırdı.
Engels'in dediği gibi:
"Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, yani köle sahiplerinin
köleler üzerindeki baskısı erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın,
karı koca evliliği içinde gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin
erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla aynı zamana rastlar."
[3*]
[sayfa 22]
IV. KÖLECİ TOPLUM
Yerleşik ilkel toplum aşaması tarımsal üretim tekniğinde gelişmeler
getirdi. İleri sulama sistemi gibi tekniklerle, demirden yapılmış araçlarla,
eskisine oranla, insan doğayı daha fazla denetimi altına alabildi. Bu da
insan emeğinin üretkenliğini artırdı. Böylece beraberinde artık-ürün getiren
sürekli ve düzenli üretime ulaşıldı. Yaratılan sürekli artık-ürün
biriktirilmeye başlandı. Tarımsal üretimdeki gelişmenin yanı sıra nüfusun
artması yeni topraklar elde edilmesine yol açan savaşları zorunlu kıldı.
Savaşlarda edinilen tutsaklar artık öldürülmeyip tarımsal üretimde
kullanıldı, savaş tutsakları köleleşti. Bundan böyle özgür üreticinin yanı
sıra, başkasının yararına artık-ürün yaratan köle emeği ortaya çıktı.
Kendisi bir üretim aracı haline gelen kölenin, yarattığı artık-ürün üzerinde
hiç bir hakkı yoktu.
Üretimde köle emeğinin kullanılmasıyla değişen üretim ilişkileri doğal
olarak toplumsal ilişkileri de etkiledi. Savaşlar sonucu edinilen köleler
önceleri topluluğa aittiler. Giderek, diğer üretim araçlarıyla birlikte
köleler, topluluk başkanının ve öteki yöneticiler grubunun özel mülkü haline
gelmeye başladılar. Yeni üretim ilişkileri, insanların üretim araçlarına
sahip olup olmamalarına göre belirlendi. Ve böylece tarihte ilk kez, toplum,
sınıflara ayrıldı. [sayfa 23]
1 - Üretim araçlarına ve emeklerinden yararlanılan kölelere sahip
efendiler (egemen sınıf).
2 - Her türlü mülkiyetten yoksun, efendilerin servetini yaratan
köleler.
3 - Üretim araçlarının sahibi olup kendi emekleriyle üretim yapan
özgür üyeler.
Efendi, kölenin emeğinin ürünlerine sahipti. Üstelik kölenin hayatı
üzerinde de, onu öldürebilmeye varan hakları vardı. Kölelik düzeni insan
sömürüsünün ilk ve en kaba biçimidir. Bu düzende, toplumun küçük köylü ve
zanaatkâr grubunu oluşturan özgür üyeler, köle emeğini kullanan büyük
işletmelerle rekabet edemediğinden, mallarını yitirip efendilere
borçlanıyorlardı. Çoğunlukla borçlarını ödeyemediklerinden de efendiler
tarafından köleleştiriliyorlardı.
Yaratılan artık-üründen toplumun bütünü yararlanamadığından,
efendilerin gereksinmesinin üstündeki üretim ticarî bir nitelik kazandı.
Ürünler uzak bölgelere değin götürülmeye oralarda da satılmaya başlandı.
Ticaret özellikle Doğu Akdeniz'de gelişti. Eski Yunan siteleri, Akdeniz ve
Karadeniz kıyılarında bulunan kolonilerden (sömürgelerden), öncelikle emek
gücü yani köle, bazı hammaddeler ve yiyecek sağlıyorlardı. Bunun yanı-sıra
Yunanistan ve Roma'da lüks eşya ticareti de önem kazandı. Ticaretin
gelişmesi tacirlerin doğmasına yol açtı. Tacirler üretime katılmazlar fakat
değişimini yürüttükleri metaların değerinden pay alırlardı. Giderek tacirler
üreticilere egemen oldular. Bu süreç içinde para genel eşdeğer ve dolaşım
aracı olarak ortaya çıktı.
Zanaatın ve ticaretin bu denli gelişmesi kentleri doğurdu.
Zanaatkârların toplandıkları, alışverişin yapıldığı yerlerde ya da konaklama
merkezleriyle, ticaret yolları [sayfa 24]
kavşaklarında kentler oluştu. Bazı kentlerde salt ticaretle uğraşılırdı.
Diğer kentler de toplumun artık-ürününün bölüşüldüğü merkezler haline geldi.
Meta-para ilişkisinin ilerlemesi servet eşitsizliğini hızlandırdı.
Gittikçe yoksullaşan halk zenginlerden ödünç para ve iş aletleri alırken
borçlanıyor, sonunda köleleşiyordu. Köle sayısı hızla artmaktaydı. Meta ve
köle ticaretinin zenginliğiyle (tacir), para servetinin (tefeci) yanısıra
toprak mülkiyetine; dayalı zenginlik de ortaya çıktı. Önceleri, yani ilkel
toplumun çözülüş döneminde üyelere topluluğun ortak malı olan toprak
parçalarının sadece kullanım hakkı verilirdi. Daha sonra bu hak, miras
yoluyla babadan oğula geçen mülkiyet hakkına dönüştü. Böylelikle toprak
satılan ve rehine konulabilen bir meta oldu. Büyüyen yoksul kitlelerle
birlikte servet küçük bir sınıfın elinde toplandı. Bu da kendi çıkarları
doğrultusunda işleyen düzeni korumaktan yana efendilerle aynı düzende
sömürülen köleler ve özgür vatandaşlar arasında sınıf mücadelesini doğurdu.
Köleci toplum, birçok kanlı sınıf mücadelesine tanık oldu.
İlkel-komünal toplumun temel nitelikleri ortak mülkiyet, ortaklaşa
çalışma, ortak bölüşüm ve kan bağına göre kurulmuş toplumsal yapıydı. Ancak,
köleci toplumun temelini oluşturan yeni üretim ilişkileri kargısında bu yapı
eski gücünü kaybetti. Özel mülkiyetle yeni iş bölümünün ve değişimin
belirginleşmesinin yanısıra kan bağının çözülmesiyle kabileler tek tek
varlıklarını sürdüremez duruma geldiler. Bunun sonucu kendi istekleri veya
yapılan baskılar nedeniyle güçlü bir kabile etrafında birleşerek
federasyonlar kurdular. Toplumun yeni istekleri doğrultusunda toprakları
genişletmeyi ve köle sayısının artırmayı amaçlayan savaşlar bu güçlü
kabilenin önderliğinde yürütüldü. [sayfa 25]
İşte bu tür örgütlenme, devlet biçimlenmesi de köleci devletin
çekirdeğini oluşturdu. Köleci düzen tam anlamıyla kurulduğunda "devlet"
doğdu. Ekonomik bakımdan egemen olan sınıf, siyasî üstünlüğü de elinde
tutuyordu. Devlet, egemen sınıfın, çıkarlarını belli bir düzen içinde
yürütmekle yükümlüydü. Devlet, kölelere ve yoksul vatandaşlara baskının
yanısıra sürekli fetihlerle toprakları genişletmekte ve yenilen ülkelerin
halklarını köleleştirmekteydi. Bütün bunları gerçekleştirmek için artık
kabile üyelerinin tek tek silahlanması yetmezdi. Devletin silahlı gücü
halktan ayrı kurulan sürekli bir ordu olmuştu.
Bu dönemde metalleri işleyerek silah yapmak da küçük zanaatkârın
üretim boyutlarını aştı. Metalleri eritme ve dövme işleminde büyük çapta
köle emeği kullanılmaya başlandı. Artık silah yapımı da egemen güçlerin
eline geçti. Bunun yanısıra egemen sınıfın çıkarlarını koruyan düzene yasal
bir görünüm kazandırmak için mahkemeler ve çeşitli ceza kurumları
oluşturuldu. Devlet, bu harcamaların büyük bir kısmım karşılamak için
vatandaşlarını ağır biçimde vergilendirdi.
Devletin ortaya çıkması, köleci toplumun, ilk sınıflı toplum olması
nedeniyleydi. Aynı nedenle tek-eşli evlilik de ilk kez köleci toplumda
doğdu. Özel mülkiyetin yasalaştığı köleci toplumda artık-ürün kişilerin
elinde birikiyordu. Üretim araçlarına, dolayısıyla servete sahip olanlar
egemen sınıfın erkekleriydi. Daha önce de belirtildiği gibi biriken servetin
miras yoluyla babadan oğula kalması için de çocuğun babasının bilinmesi
gerekiyordu. Dolayısıyla erkeğin üretimdeki egemenliği kadın-erkek
ilişkisine de yansıdı. Tek eşli evliliği ortaya çıkardı. Erkeğin (babanın)
baskısı altında kadın ve çocuklardan oluşan aile kurumu oluştu. Temelinde
mülkiyet olan, çıkar [sayfa 26] ilişkisine dayanan
aile, eşler arasındaki yasal bağın kolayca çözülemediği bir kurumdu.
Ancak toplumun farklı sınıflarında aile de farklı görünüm kazandı.
Örneğin, birçok kölenin sahibi olan bir efendi için kadın ve çocukları
mallarını bırakacağı ve kimdi gücünü sergileyeceği birer öğeydiler. Bunun
yanısıra evinde kullandığı köle kadınlar ve cariyelerin varlığı onu tek
kadınla cinsel ilişkiyle sınırlamadı. Oysa üretimden uzaklaşan, salt ev
işleri ve çocuk bakımından sorumlu tutulan kadın tamamen kocasına bağımlı
olmak zorundaydı. Ve tek eşlilik sadece kadın için geçerliydi.
Egemen sınıfın aile ahlâkı, tek eşli evlilik gibi gözükse de zina ve
fuhuş ilk kez gene köleci toplumda ortaya çıktı. Yani özel mülkiyetin,
mirasın gereği olarak tek eşli evliliği doğuran ilk sınıflı toplum (köleci
toplum) zina ve fuhuşun da yaratıcısıdır.
Doğa yasalarına göre değil de, mülkiyet ilişkilerine göre yaratılan
tek eşli evliliğin tamamlayıcısı olan fuhuşu, köleci toplumda devlet ve din
de koruyordu. Öyle ki önceleri fahişeler mesleklerini tapınaklarda icra
ediyorlardı.
Kendi el emeğiyle üretim yapan özgür vatandaşın ailesi de temelde aynı
nitelikleri taşımakla beraber, sınırlı üretim olanakları bu sınıfın
kadınlarının üretime katılmalarını zorunlu kıldı. Ancak egemen sınıfın aile
ahlâkının topluma kabul ettirilmişliği bu kadınların üretim sürecinde yer
almalarına rağmen erkekler karşısındaki konumlarına bir değişiklik
getirmedi.
Sayıları yüzbinlere varan kölelerin evliliği ise biraz daha farklıydı.
Efendi için sadece emeğini sömürdüğü bir araç olan köle her an satılarak
ailesinden koparılabilineceği [sayfa 27] için köle
ailesinin bütünlüğü yoktu. Köle evliliğine çocuk yoluyla köle sayısını
arttırıcı bir öğe olduğu ölçüde izin verildi Köle kadın ve erkek ayrı ayrı
eşit ölçüde sömürüldüklerinden köle ailesi, egemen sınıfın aile yapısını
yansıtmayan güçsüz bir kurumdu.
Köle emeğine dayanan köleci üretim biçimi, toplumun üretici güçlerinde
ilkel topluma oranla belirgin bir gelişme sağladı. Ancak köleler sonuçta
alacakları pay hep aynı kaldığından üretimin azalması veya artmasıyla
ilgilenmiyorlardı. Bu nedenle üretim araçlarını geliştirici hiç bir eylemde
bulunmuyorlardı. Böylece köle emeği giderek üretkenliğini yitirdi. Büyük
toprak mülkiyeti küçük üreticiliği yıkarken, büyük işletmelerde kullanılan
çok sayıda kölenin çalışmaya zorlanması için kurulan denetim sistemi de
üretimin maliyetini artırıyordu. Bu nedenle büyük toprak sahipleri küçük
birimlerde üretimi seçtiler ve kölelere üründen pay alma karşılığı belli
birimlerde üretim yapma izni verdiler. Aynı zamanda bu birimlerde kira
ödeyen özgür yurttaşlar da üretim yapabildiler. Kolon denilen bu çiftçiler
giderek sürekli işlemek zorunda bırakıldıkları toprağa daha fazla bağımlı
kılındılar. Koşullar bir süre sonra kolonları kölelerin durumuna yaklaştırdı
ve hoşnutsuzluk bütün topluma yayıldı. Bu yüzden patlak veren, örgütten
yoksun, bütünselliğe ulaşmamış köle ayaklanmaları düzeni sarsarken, komşu
barbar kavimlerin saldırıları buna eklenince köleci düzen yıkılmaya başladı.
[sayfa 28]
V. FEODAL TOPLUM
Köleci üretim tarzı yerini, belirgin üretim faaliyetinin gene tarım
olduğu feodal üretim tarzına bıraktı. 4 -11. yüzyıllar arasında yeşeren, 12
-16. yüzyıllar arasında Avrupa'da egemen olan feodal üretim ilişkileri, 16.
yüzyıldan sonra çözülmeye başladı ve ancak 19. yüzyılda yer alan sanayi
devrimi ile tamamen çözülerek yerini kapitalist üretim ilişkilerine bıraktı.
Feodal toplum yapısını belirleyen mülkiyet ilişkileri köylü, (serf)
ile toprak sahibi bey, (lord) arasındaki ilişkileri oluşturur. Tarıma dayalı
üretimin egemen olduğu bu toplum düzeninde en önemli üretim aracı topraktı.
Bu nedenle toprak mülkiyeti feodal toplumda gücün kaynağı olmaktaydı. Ancak,
tüm toprakların mutlak sahibi kral iken, beyler kral adına büyük toprak
parçalarını işletirlerdi. Üretici sınıfı oluşturan serfin en önemli niteliği
ise beye ve toprağa olan kişisel ve yasal bağımlılığıydı. Serfin toprağını
terk etmesi hiçbir şekilde söz konusu değildi. Serfin, bir önceki üretim
tarzının (köleci) üretici gücü olan kölelerden en büyük farkı ise, kölenin
sadece görevleri ve yükümlülükleri olmasına karşılık serfin görevleri ile
birlikte önceden belirlenmiş hakları da olmasaydı. Her köylü ailesi
kendisine yetecek kadar toprağın ve bunu işlemeye yetecek kadar üretim
araçlarının tasarruf hakkına sahipti. Köylü ailesi bu toprağı işleyerek
[sayfa 29] geçimini sağlar, işlediği topraklar
karşılığında beye vergi verirdi. Feodal üretim tarzı, serfin
yarattığı artık ürüne beyin zorla el koyması ile belirlenen düzendi. Artık -
ürüne zorla el koyma biçimi ise köylünün kendi toprakları dışında bir de
beyin topraklarında karşılıksız çalıştırılması (angarya) ile mümkün
olmaktaydı. Köylüler önce beyin topraklarını işler, ürünü kaldırır, bunların
pazarlamasını yapar, sonra kendi topraklarını işlerdi. Emek-rant (feodal
rant) dediğimiz bu olgu feodal toplumda yaratılan değere zorla yani serbest
ekonomik ilişkiler dışında el koyma biçimiydi. Emek-rantın yanısıra yar olan
ürün-rant, serfin işlediği topraktan elde ettiği ürünün belli bir miktarını,
vergi olarak beye vermesi zorunluluğuydu.
Serf ve toprak sahipleri dışında feodal toplumda sayıları çok az olan
özgür köylüler de vardı. Bunlar beye vergi verdikleri sürece işledikleri
toprağın özel mülkiyetine sahip ve hukukî bakımdan beye karşı değil krala
karşı yükümlü olan, kral mahkemelerine başvurma ayrıcalığına sahip, toprağı
terk etme özgürlüğü olan üreticilerdi.
Her feodal beylik kapak bir ekonomi oluşturmaktaydı. Üretim pazar
için, değişim için değil, kullanım ve tüketim için yapılırdı. Her bir feodal
birim -ki bu beyin toprakları ile sınırlı idi- kendi kendine yeter
nitelikteydi. Köyün ihtiyacı olan tarım dışı ürünler de köydeki ev ekonomisi
ile sağlanırdı. İlerde zanaatkârları oluşturacak olanlar köyde beyin ve
köylülerin ihtiyacını karşılayacak kadar saban ve diğer üretim araçlarını,
giysileri ve arabaları yaparlardı. Elde edilen üzümden şıra, şarap yapmak,
buğdayı öğütmek ve yol yapmak gibi işler de köylülerin angarya olarak
yüklendiği işlerdendi. Feodal üretim ilişkilerinin tümüyle egemen olduğu bu
aşamada henüz [sayfa 30] kır ile kent arasında bir iş
bölümünden, zanaat ile ticaret arasındaki iş bölümünden bahsetmek söz konusu
değildir. Zanaatçılık dahi başlı başına bir meslek halinde olmayıp, bu ancak
kentlerin ve ticaretin gelişmesiyle ortaya çıkacak bir durumdur.
Feodal toplumun en etkin üst yapı kurumlarından biri din ve kiliseydi.
Kilisenin gücü aynı feodal bey gibi sahip olduğu toprağın ve üzerinde
yaşayan köylülerin çokluğundan kaynaklanmaktaydı. Bütün Avrupa feodal
toplumlarında tüm toprakların 1/3 ya da 1/2 si kiliseye aitti. Kilise ile
serf arasındaki ilişki aynen bey ile serf arasındaki ilişki niteliğindeydi.
Halk yığınları kiliseye kira ve vergi vermek zorundaydılar. Her şey
kilisenin denetimi altındaydı. Bu ise serfin tutsaklığının ve bağımlılığının
gün geçtikçe artması demekti.
Feodal toplumda üretici güçlerin düzeyi, tarımda kullanılan üretim
tekniğinin ilkelliği, çok az miktarda artık ürün elde edilmesine olanak
tanıyordu. Bu ise bu artık ürüne kontrollü bir biçimde el koyma ve dağıtmayı
gerektiriyordu ki bunu sağlayan kurum çok katı kuralları olan feodal
hiyerarşiydi. Serften başlayıp kralda biten bu dikey hiyerarşide beylerin
alacağı yer sahip oldukları toprağın büyüklüğüne ve üzerindeki sertlerin
sayısına bağlıydı. Bu hiyerarşide sorumluluk ve yetki vergi vermek ve
savaşçı yetiştirmek biçimindeydi. Avrupa feodal toplumlarında bu hiyerarşi
serfin beye, beyin konta, kontun düke, dükün krala sorumluluğu şeklindeydi.
Artık ürüne el koyan bey kendi payını alarak konta vergi verir, kont kendi
payını alarak düke, dük te krala vergi verir, yetiştirecekleri savaşçılar da
en çok dükün yükümlülüğü altında olarak beye gittikçe sayıları azalırdı.
Feodal toplumda üretim birimi aileydi. Geniş ailenin egemen olduğu bu
düzende, ailenin tüm fertleri üretime [sayfa 31]
katılırdı. Ekonomik birim olma nedeniyle önemli olan aile, ekonomik
egemenliği ellerinde bulunduranlarca kutsandı. Daha önce belirtildiği gibi,
toprak sahibinin gücü, toprağında yaşayan köylülerin artması ile çoğalırdı.
Çünkü daha çok ürün elde edileceği gibi, angaryaya koşacağı ve savaş
zamanlarında askerî güç olarak kullanacağı insan sayısı artmış olurdu. Bu
nedenle, doğaldır ki beyler serflerinin evlenmesini ve çocuk yapmalarını
isterdi. Bu yüzden evlenme, dini bir törenle kabul gören hukukî bir iş
niteliğindeydi. Serfin beye bağlı niteliği, onun yaşamının tüm aşamalarında
olduğu gibi evlenmesinde de bir takım kesin kural ve vergilerle bağlı
kılıyordu. Bir serfin (kadın veya erkek) kiminle evleneceğine, evlenip
evlenmeyeceğine karar vermek hep beyin yetkileri arasındaydı. Evlenenler
beye vergi öder ve kendilerine yetecek kadar bir toprak parçasını işleme
hakkına sahip olurlardı. Evlenme olayı ile ilgili bazı vergiler şöyleydi:
"merchet" serf kızını evlendirdiği zaman ödediği vergiydi, "formariage" serf
kızını malikâne dışından biriyle evlendirdiği zaman ödenirdi. Bunlar dışında
beyin, her kızın evlendiği gece bekâretini alma hakkı vardı ki bu hak
Bebel'in öne sürdüğü gibi babaerkil bir geleneğin sürdürülmesiydi.[4*]
Beyi bu hakkından vazgeçirmek ancak "wissage" denilen vergiyi ödemekle
mümkün olabilirdi.
Feodal bey malikânesinde toplanan kadın tutsakların da efendisiydi ve
onların cinsiyet ilişkilerine de karışırdı. İstediği zaman bu hakkını kendi
yakın adamlarına devredebilirdi.
Tüm bu vergilendirme işi açıkça göstermektedir ki, feodal toplumda
serf kadının bizzat kendisi bir vergi aracı olmuş, vergilendirme yoluyla
gelir getiren bir kaynak [sayfa 32] haline
sokulmuştur. Kadınlar kendi vücutlarına dahi sahip olamıyorlar, onun
üzerinde hiçbir söz hakları bulunmuyordu. Adeta, vücutlarının nerede, ne
zaman, kimin yararına, nasıl kullanılacağı bey tarafından saptanıyordu.
Kadının cinsel sömürüsü çok açıktır bu toplumlarda.
Evlenmelerin beyin gücünü arttırdığı gerekçesiyle, dinsel bir niteliğe
büründürüldüğüne değinilmişti. "Evlenmeyen bir adam ise bütün mülkünü
kiliseye bırakmaya zorunlu tutulurdu. Ama mülkiyete sahip özgür adam
evlenmek istemediği zaman, başını derebeyin elinden kurtarabilmek için,
malını kiliseye vererek bir manastıra çekilmeye zorunluydu."[5*]
Özet olarak kadın, bu dönemde, önce beyin, sonra ataerkil aile yapısı
içinde kocasının tutsağı idi. Üretime en yaygın bir biçimde katılmasına
rağmen, saygın hiçbir yere sahip olamıyordu. Bunun başlıca nedenlerinden
ilki, köylü ailesinin kullanım hakkını edindiği toprakları oğullarına
devretme hakları olması sonucu mirasın gerçek oğula kalabilmesi için anadan
tam sadakat beklenmesi ve bunun gereği olarak ta babalık hukukunun egemen
olmasıydı. Ayrıca erkek sertlerin savaş zamanlarında beyin malikânesini
korumak için savaşmalarının onlara toplumda daha ön planda yer vermesi,
savaşçı bir değeri olmayan kadının geri planda kalmasının diğer nedeni oldu.
Bunlardan başka, yukarıda anlatılan nedenlerle, serf kadından sürekli
doğurması istendi, hem tarlada çalıştırıldı, hem ev işlerini yüklendi, hem
de çocuklarına bakması beklendi. Zaten çok zor olan serf yaşantısına,
kadınlara özgü sorunların da eklenmesiyle kadın iki defa daha fazla ezildi,
eziyet gördü. [sayfa 33]
Feodal toplumlarda kentler başlangıçta ufak tefek alış veriş ve dinî
törenlerin yapıldığı merkezler olarak malikâne duvarları çevresinde
kurulmuştu. Buralarda yapılan tüm faaliyetlerden beyler ve kilise çeşitli
vergiler alırdı. Tüccar da başlangıçta beye vergi verir durumdaydı. 11. -
13. yüzyıllarda, kent ve kentlilerin feodal boyunduruktan kurtulmak için
Avrupa'da bağımsızlık mücadelesi yaptığı görülür. 14. yüzyıldan itibaren
yeni kentlerin oluşmasıyla kentle kır arasında farklılaşma başladı ve iş
bölümü gelişti. Tüccar ve zanaatkârlar ayrı bir sınıf oluşturdular. Az olan
tarım dışı üretim fazlasının kontrollü bir biçimde dağıtılması loncalar
tarafından gerçekleştirildi. Zamanla üretim tekniğinin, ticaretin gelişmesi
kentlerde tüccar ve zanaatkârın gelişmesine, örgütlü bir biçimde güç
kazanmasına yol açtı.
Ticaretin ve kentlerin gelişmesi, kentte tarımsal ürünler için talep
yaratırken, yıkılan ev ekonomisi sonucu köyde, kentte üretilen çeşitli
metalara gereksinim doğdu.
14. yüzyıldan itibaren gelişmeler özetlenirse, tarımda, gelişen yünlü
dokuma sanayi için hammadde sağlamak amacıyla yapılan "kapatma hareketi",
köylünün topraktan kopma ve mülksüzleşme süreci ve toprağın belli ellerde
yeniden yoğunlaşması süreçleri sayılabilir. Üretim tekniğinde gelişmeler,
yel ve su enerjisinin yaygın bir biçimde kullanılması, tarımda öküzün yerine
atın kullanılması ile üretici güçlerin gelişmesi olgusu, üretimi arttırdığı
gibi, üretimin amacı üzerinde de rol oynayarak ticaret ve kentlerin
gelişmesinde de etkin oldu. Pazar için üretim yapmak önem kazanırken,
kentteki lüks tüketim mallarına gereksinimi artan feodal beylerin zulmü ve
baskısı arttı. Beyin paraya olan artan gereksinimi sonucu
[sayfa 34] (pazardan mal alabilmek için artık para gerekliydi)
emek-rant, para-rant'a dönüştü.
Coğrafî keşifler sonucu Afrika ve Amerika kıtalarındaki zenginliklerin
(altın, gümüş ve köleler) Avrupa'ya taşınması, 16. yüzyılda Avrupa'yı,
giderek Osmanlı imparatorluğunu da etkisi altına alan enflasyona yol açtı.
Tüm bu olgular, baskı ve zulüm yönetimine karşı ayaklanan geniş köylü
kitlelerinin isyanları, yani serfler ve beyler arasındaki sınıf mücadelesi
(ve burada değinilmeyen diğerleri) feodal toplumun çöküşünü hazırlarken
feodal hukuk ve ahlâk üzerinde de çökertici bir rol oynadı.
Kentlerin, topraktan kaçan tutsakların yığıldığı bölgeler haline
gelmesi, buraların nüfusunu arttırmıştı. Önceleri evlenmeyi, nüfusun
artmasını teşvik eden beyler, bu dönemde bunları engelleyen ağır vergiler ve
yasalar çıkartıyorlardı. Kentlere kaçan erkeklerin ailelerinden uzak
oluşları, papazların zorunlu bekârlığı cinsel ahlâksızlığı arttırırken Roma
ve kilise bu ahlâksızlığın merkezi durumuna geliyorlardı. "Lüks ve tembel
hayat içinde cinsel istekleri artan papazlar bu tutkularını yasa ve ahlâk
dışı yollarla doyurmaya kalkıştılar. Köylerde ve kentlerde papazlar kadınlar
için büyük tehlike haline geldiler."[6*]
Manastırlar ahlâksızlığın gelişmesinde önemli bir rol oynarken,
buralarda cinayetler ve çocuk düşürme de olağan hadiseler haline geldi.
Papazlar arasında çok-karılılık (poligami) yürürlükteydi. "Başpapaz
Constance'ın meclisindeki 1414'teki fahişelerinin sayısı 1500'den az
değildi."[7*]
[sayfa 35]
"Bu dönemde her ticaret lonca esası üzerine kurulduğu gibi, fuhuş da
bu esasa dayandı. Her şehirde belediyenin, devletin, kilisenin mülkleri bu
işe ayrıldı."[8*]
Bu genelevlerden gelen gelir kiliselere ait olurdu. Bu da açıkça gösterir ki
o dönemde fuhuşu örgütleyen, kadınları genelleştiren kilisedir.
Güzelliklerine ve yaşlarına göre çeşitli loncalara verilen kadınların
başka loncalardan olanlarla ilişki kurması da yasaklanmıştı. "Tören günleri
fuhuş loncaları da öbür loncalar gibi protokole girerdi... Atina'da genç
kızları ve evli kadınları korumak bakımından, genelevler yararlı sayılırdı.
Fahişelere bunca bağımsızlık ve ayrıcalık tanıyan, onu koruyan toplum,
zavallı bir kızın küçük bir günahını bile müthiş cezalandırıyordu. Evli bir
kadın için çocuk düşürmenin cezası ölümdü. Kadının aldatması da ağır cezaya
girerdi. Erkeğin aldatması hoş görülürdü."[9*]
Tüm bu gerçeklerden açıkça görüldüğü gibi toplumun üst yapı
kurumlarındaki, değer yargıları, düşünceleri, ahlâk anlayışlarındaki tüm
değişiklikler yürürlükteki toplumsal düzenin yapısı nedeniyle kaçınılmaz
olarak erkeklerin istekleri ve kadınların bu isteklere alet edilmesi
doğrultusunda oldu. Ekonomik ve politik egemenliği ellerinde bulunduran
egemen sınıfın erkekleri, bir yandan bunu korumak, miras haklarını sağlama
bağlamak için evli bir kadının, bir "aile" kızının en ufak bir cinsel
isteğini, ilişkisini hoşgörmez, çok katı bir biçimde cezalandırırken, öte
yandan kendi cinsel doyumlarını en ahlâksız, en sınır tanımaz bir biçimde
sağlamak için diğer kadınları fahişeleştirdiler, fuhuşu örgütlediler,
üstelik toplum içinde saygın bir yer verdiler. Kilisenin ve
[sayfa 36] dinin bunda oynadığı etkin rolü de gözden uzak tutmamak
gerekir.
Feodal toplumla ilgili olarak, en son, ortaçağın erdemli bir dönem
olarak anılması, şövalyelerin kadına saygıları, onları korudukları
yanılgılarına değinmek yararlı olacaktır. Unutmamak gerekir ki küçük
soylular olan şövalyeler toplumun çok küçük bir bölümünü oluştururlardı,
karıları da öyle. Ayrıca, şövalyelerin çok az bir bölümü kadınlara saygı
duyarlardı. Aslında bu bile kadına süslü bir bebek gibi, korunmaya muhtaç
bir zavallı gibi bakmanın bir belirtisiydi. Kaldı ki şövalyeler bu davranışı
Almanya'nın sıkı bir yönetim altında olduğu, yasaların çiğnendiği,
hırsızlığın, yağmanın, şövalyelerin keyfi yönetiminin en yüksek noktasına
ulaştığı bir dönemde gösterdiler. Cinsel doyumlarım sağlamak için hiçbir
sınır tanımayan şövalyelerin kadına saygı duydukları yoktu, sadece güzellere
duydukları bedensel bir yakınlıktı. "Bu dönemin en büyük özelliği, olağan
ihtiyaçların açıkça kabul edilmesi, her ferde bunu karşılamak için hürriyet
verilmesi olmuştur. Bu hürriyet, cinsel eğilimleri çember altına alan
hıristiyanlığın baskısını kırmıştır. Ama bu hürriyetin yalnız bir cinse
verildiğini öteki cinsin sanki bu ihtiyaçları yokmuş gibi, ondan
esirgendiğini de unutmamak gerekir."[10*]
[sayfa 37]
VI. KAPİTALİST TOPLUM
Feodal sistemde üretici güçlerin gelişmesi, serflerle feodal bey
arasındaki uzlaşmaz çelişki, feodal beyin üretici güçlerin gelişmesini
önleyici tutumu ve ticaret yoluyla elinde servet biriktiren yeni bir sınıfın
yani burjuvazinin iktidarı ele geçirme mücadelesi feodal sistemin çöküşüne
yol açmıştır. İlk kez İngiltere'de görülen bu gelişim, bir sonraki aşamada
kapitalist sistemin egemenliğini sağlamıştır. Bu olguya yol açan etmenlerden
biri 15. ve 16. yüzyıllardaki coğrafî keşifler sonucu, keşfedilen
ülkelerdeki zenginliklerin (altın ve gümüş) gibi onlardan çok daha ileri bir
aşamada bulunan Avrupa ülkelerine zorla aktarılmasıdır. Bir diğer etmen, bu
ülkeler halklarının işgüçlerinin, Güney Amerika ve Afrika'da madenler ve
kurulan plantasyonlarda (büyük çiftlik) kullanılması ve bu kölelerin
yarattığı değerlerin de Avrupa'ya taşınmasıdır. Bu iki olgu, çok yaygın ve
kazançlı olan köle ticareti ile birlikte Avrupa'da büyük bir servetin belli
ellerde toplanmasına yol açmıştır (Ticaret Burjuvazisi). Bütün bunların
yanısıra kapitalist ilişkilerin yerleşmesine, üretimde inorganik enerjinin
kullanılması ve üretimin yeni bir biçimde örgütlenmesi neden olmuştur. Yeni
örgütlenme biçiminde, üretim araçlarına sahip olan tüccar, halen üretim
birimi olma niteliğini taşıyan ailelere [sayfa 38] bu
araçları dağıtmakta ve üretilen malı kendi toplayıp satmaktadır. Kimi zaman
tüccar sadece hammaddeyi, örneğin; dokumada ipliği ve boyayı dağıtmakta,
aileler kendi tezgâhlarında bez üretmekte ve tüccar birçok aileden bunları
ucuza kapatıp satarak, büyük kazanç elde etmektedir.
Eskiden tek başına üretim yapan ve üretim araçlarına sahip olan
zanaatkâr, şimdi kadın, çocuk tüm aile bireyleriyle ortaklaşa çalışmakta,
bir bakıma ücretli işçi haline gelmektedir.
Üretimin yeniden örgütlenmesi; eskiden evlerinde üretim yapan
kişilerin şimdi işveren hesabına bir çatı altında birlikte üretim yapmaları
ve iş bölümü ile ihtisaslaşmanın, bunlara bağlı olarak artması, manifaktür
aşamasının özellikleridir.
Toprağın el değiştirmesi (ki bu toprağın önce bölünmesi ve sonra da
belli ellerde toplanması şeklinde olmuştur) ve topraksızlaşan köylünün
sermayenin bir parçası yani serbest işgücü haline gelmesi; ilkel birikim
sürecini oluşturur. İlkel birikim süreci sonucu kentlere göç etmek zorunda
kalan topraksız köylüler, manifaktür döneminde gelişen atölye tipi üretimin,
daha sonra da, sanayinin ucuz işgücü gereksinmesini karşılamışlardır.
Manifaktür döneminde üretim, toplu eylemin sonunda ortaya çıktığı için
sosyal bir nitelik kazanır. Bu dönemde verimlilik artışının temel nedeni
makine değil yeni iş bölümüdür.
İşte bu aşamada, yeni üretim ilişkilerinin zorlaması sonucu kadın
evden dışarı çıkmış ve bazı dallarda, atölye üretimine katılmıştır. Ancak bu
durum kadının toplum içindeki yerine pek büyük değişiklikler getirmez çünkü
[sayfa 39] kapitalist ilişkiler henüz tam anlamıyla
oturmamış, kendi üst yapı kurumları henüz tümüyle egemen olmamıştır.
Manifaktürlerin büyüyüp fabrikalara dönüşmesi, 18. -19. yüzyıllardaki
Sanayi Devrimi adını alan teknolojik buluşların, özellikle buhar gücüyle
çalışan motorun bulunuşu sonucudur. Bu icatlar, başlangıçta kapitalizmin
üretici güçleri geliştirici niteliğinden gelmektedir. Çünkü rekabet
döneminde kapitalist, diğer kapitalistlerle rekabet edebilmek için ucuza
üretmek, bunu sağlamak için de yeni teknikler geliştirmek zorundadır. Amaç
daha çok kâr elde etmek, sermaye biriktirip büyümektir. Bu özelliklerine
değindiğimiz kapitalist sistemin temeli, üretim araçlarına sahip olmayan
ancak onları kullanarak üretim yapan çoğunluk ile üretim araçlarına sahip
ancak üretime hiçbir katkısı olmayan azınlığa, uzlaşmaz iki sınıfa
dayalıdır. Bu sınıflar proletarya ve burjuvazidir. Kapitalist sistem işçi
sınıfının ürettiği artık ürün ve artık değerin yaratılması ve burjuva sınıfı
tarafından bunlara el konulması ile var olan sistemdir. En kısa tanımıyla
artık değer, işçinin ücret olarak aldığı ile ürettiği mala kattığı değer
arasındaki farktır.
İşçinin ücreti, ancak kendisini ve ailesini hayatta tutabilmeye
yetecek kadardır. Bu sistem içinde iş bölümü ve ihtisaslaşmanın vardığı
düzey, üretim araçlarına sahip olmayan çoğunluğu, elinde var olan tek
"meta"yı işgücünü yaşamak için satmaya zorunlu kılmaktadır. Bunun
karşılığında işçi "sefalet ücreti" almaktadır.
Kapitalizmde ihtiyaçları karşılamak için değil kârlı şekilde satış
yapmak için mal üretilir. Kapitalist sistemde üretilen herşey pazar içindir.
Bu nedenle sistem, toplumdaki herşeyi metalaştırmakta, yani pazarda
alım-satım [sayfa 40] değeri olan mal haline
getirmektedir. O halde sistemin metalaştırdığı en önemli varlık, erkek kadın
tüm insanlar olmaktadır. Aynı zamanda düşünce, duygu, cinsellik, çıplaklık
vb., kapitalist sistem içinde alınır satılır mal haline dönüşmüştür.
Daha önce manifaktür aşamasında, kadınların evin dışında üretim
eylemine katıldığını görmüştük. Sanayi geliştikçe, işlerin niteliğinin
kolaylaşması, makineleşme, iş bölümü ve ihtisaslaşmanın artması fabrikalarda
işgücüne, özellikle ucuz işgücüne gereksinmeyi arttırmıştır. Bu nedenle
erkeklerin yanısıra kadın ve çocuklar da kitleler halinde sanayiye
çekilmiştir. Burjuvazi, feodal toplumdaki, kadının aşağılanması olgusuna
sahip çıkarak bundan, ücretleri düşük tutmada yararlanmıştır. Böylece kadın
ve çocukların ücretleri erkeklere göre çok daha düşük olduğundan, sömürülme
oranları çok daha yüksek olmaktadır. Bu durum günümüzde de sürüp
gitmektedir. Gelişmiş kapitalist ülkelerden örnek verilecek olursa:
TABLO 1:
|
Nisan 1973'de Endüstride Ücretler: |
|
Ülke |
Erkek |
Kadın |
Kadın İşçi Ücretinin Erkek
İşçi ücretine oranı |
|
Almanya |
8.59 |
6.02 |
%70,08 |
|
Fransa |
8.57 |
6.86 |
%80.04 |
|
İtalya |
10.14 |
7.74 |
%76.33 |
|
Hollanda |
6.74 |
3.97 |
%58.90 |
|
Belçika |
94.88 |
64.29 |
%67.75 |
|
Lüksemburg |
114.32 |
67.82 |
%59.32 |
|
İngiltere |
79.2 |
49.1 |
%61.99 |
|
Danimarka |
21.24 |
18.22 |
%85.78 |
| Kaynak:
30 Jours D'Europe, Janvier 1975. |
[sayfa 41]
Amerika Birleşik Devletleri'nde ise çalışan kadınların ücreti 1939'da
erkeklerin aldığı ücretin %60,8'ini, 1964'de %59,4'ünü oluşturmaktaydı.[11*]
İngiltere'de "Eşit Ücret Yasası" 1970'de kabul edilmiştir. Ancak bu
tarihten sonra dahi aynı işte çalışıp erkeklerle aynı ücreti alabilen 9
milyon işçi kadının sadece %12'sidir.[12*]
Bütün bunların yanısıra, kadının anne ve ev kadım özelliği, onun yarım
günlük işlerde çalışmasına, evine yakın işyerini tercih etmesine, çocuk
büyüyünceye kadar çalışmaya ara vermesine, özetle, erkeğe göre daha düşük
nitelikli işlerde çalışmasına neden olur.
Fransa'da yapılan araştırmalar, dışarıda "part-time" çalışan
kadınlarla, dışarıda çalışmayan ev kadınlarının ortalama çalışma saatlerini
şöyle bulmuştur.
TABLO 2:
|
|
Dışarıda Çalışan Kadın |
Dışarıda Çalışmayan Kadın |
| |
0 Ço. |
1 Ço. |
2 Ço. |
3+ Ço. |
0 Ço. |
1 Ço. |
2 Ço. |
3+ Ço. |
| Evişi |
3.9 |
4.5 |
5.2 |
5.5 |
7.8 |
7.6 |
8.0 |
8.8 |
| Çocuk
bakımı |
1.1 |
1.5 |
1.6 |
- |
2.4 |
2.7 |
3.3 |
|
| İşe gidiş
ve geliş ve iş |
7.2 |
6.4 |
5.3 |
4.9 |
- |
- |
- |
- |
| Toplam
saat |
11.1 |
12.0 |
12.0 |
12.0 |
7.8 |
10.0 |
10.7 |
11.1 |
| Tam gün
çalışan Kadınlar |
12 |
13.30 |
14.45 |
15.0 |
|
|
|
|
| Kaynak:
Women Workers-Viola Klein s. 76. OECD |
[sayfa 42]
Ev işleri bir kamusal görev niteliği kazanmadıkça bu durum sürüp
gidecektir.
Kapitalizmin buhran dönemlerinde ise kadınlar, günümüzde Avrupa'daki
yabancı işçiler örneği, emniyet sübabı olarak kullanılmakta, en önce işten
atılmaktadırlar. Üretime katılmasına rağmen aslında toplumda fazla söz
sahibi olmayan (nedenlerine sonra değinilecektir) eğitim ve sendikalaşma
düzeyleri düşük bulunan, toplumdaki asıl işlevleri analık, karılık ve ev
hizmetçiliği olarak kabul edilen kadınların işten atılması çok daha az
toplumsal gerginlik yaratmaktadır. İngiltere'de erkek işçilerin %50'sinin
sendikalaşmış olmasına karşın, kadın işçilerin sadece %25'i sendikalara
üyedir.[13*]
Dışarıda çalışmayan kadın ev işleriyle meşguldür. Ancak "Bütün
kurtarıcı yasalara karşın kadın, ev kölesi olarak kalmaktadır; çünkü küçük
ev işleri onu mutfağa ve çocukların odasına zincirleyerek, saçma, üretici
olmayan, bayağı, sinirlendirici, sersemletici ve ezici bir uğraşta
çabalarını çarçur ederek onu bunaltmakta, boğmakta, sersemletmekte,
aşağılamaktadır."[14*]
Ev işleri, çamaşır, bulaşık, yemek, temizlik gibi, kapitalizmin temel öğesi
olan satış için üretime uygun nitelik taşımaz. Bu nedenle kadınlar, ekonomik
bakımdan kocalarına bağımlı, kendi başlarına özgür hareket edebilme
hakkından yoksun ve toplumun ahlâk anlayışı açısından hep horlanan, ezilen
kitledirler.
Toplumdaki insanları ırk, din ve dillerine göre sınıflandıran ve
sürekli olarak bir ırkın diğer ırka üstünlüğü yanılgısını körükleyen
kapitalist sistem, bu yolla gerçek [sayfa 43]
çelişkiyi unutturmakta, kadına karşı gerektiğinde aynı tavrı takınmaktadır.
İşçi sınıfını, kendi içindeki azınlıklara, örneğin ABD'de zencilere ve tüm
kapitalist ülkelerde kadınlara karşı kışkırtmakta, bu yolla işçi sınıfı
içindeki sınıf dayanışmasını zayıflatmaktadır. Örneğin İngiltere'de 1964
yılı Haziran ayında, ülkenin en büyük (disc brake-disk fren) fabrikasında
2500 erkek işçi, fabrikanın iki üretim dalındaki "erkek işinin" kadın
işçilere verildiğini söyleyerek greve gitmiştir. Açıktır ki, kadın işçilere
erkeklerden daha düşük ücret ödeyen patron işçileri birbirine düşürmeyi
başarmıştır.[15*]
Toplumda kadın, daha düşük ücret alarak daha çok sömürülmekte, üstelik
toplum içinde de egemen değer yargılarınca aşağılanmaktadır. Kadının
toplumdaki bu yerini bizatihi yaratan kapitalist sistem aynı zamanda bu
olguya sahip çıkmakta ve kadının ezilmişliğini diğer emekçilerin
susturulmasında kullanmaktadır. Kadın işçilere daha düşük ücret verilerek
erkek işçiler hallerinden memnun olmaya zorlanmaktadırlar. Ayrıca toplumda
sürekli baskı altında bulunan erkekler için, daha fazla ezilen kadın bir
rahatlama aracı olmaktadır.
Zaten ikincil durumda olan kadın bir de azınlıklardan birine aitse
durumu daha da kötüleşmektedir. Amerika'da zenci bir işçinin karısı olmaktan
daha kötü bir durum düşünebilir misiniz?
Kapitalist sistemde egemen olan üretim ilişkileri, belli bir azınlığın
-burjuvazinin-, çoğunluğa: işçi-köylüye egemenliği; üretim ve bölüşümün her
evresinin burjuvazi tarafından denetlenmesi ve bütün bunların haklı
gösterilmesi için belli bir ideolojinin, değerler sisteminin
[sayfa 44] ve bunları yürütecek kurumların ortaya çıkması sonuçlarını
doğurmuştur. Bu egemenliğin sağlanması devlet, ataerkil aile, din, ahlâk,
yasalar ve diğer üst yapı kurumlarıyla olmuştur, olmaktadır.
Kapitalist sistemde yaygın olan, baba egemenliğine dayalı tek eşli
ataerkil aile, sisteme uyum sağlayan insanlar yetiştirilmesi, egemen değer
yargılarının zihinlere işlenmesi işlevini yüklenmektedir. Çocuğa aile içinde
verilen ilk eğitim, onun iki cinsi farklı algılamasına yol açmaktadır.
Oynadığı oyunlar ve oyuncaklar hep bu farklılığı körükler, erkek çocuğun kız
çocuk üzerinde egemenlik duygusunu arttırır. Kız çocuk, geleceğin sadık
annesi ve ev kadını rolüne evcilik oyunları, bebeklerle alıştırılır; erkek
çocuksa oyuncak tüfeğiyle kapitalist ahlâkın temel ilkesini "başkalarını
ezerek yükselmeyi" öğrenir. Kız çocuklara, kocaya kesin itaat ve boyun eğme,
herşeyi sabırla karşılama da öğretilir. O, savaşçı olmamalı, ne verilirse
onunla yetinmeli, asla başkaldırmamalıdır. Aile içinde böyle sessizce
durumunu olağan kabullenen kadın, toplumdaki yerini de doğal karşılayacak,
toplumun değişmesi için eylemde bulunmayacaktır.
Toplum, insanların cinsiyetlerine göre davranış biçimlerini kesinkes
saptamış, bunun dışına çıkanları kınamıştır. Öyle ki duygulu olup olmamak
bir insan özelliği değil, cinsiyete göre bir özellik sayılmıştır. Eğer bir
kız duyarlılığını göstermezse toplum tarafından "taş yürekli" diye
nitelenir, aksine erkek duyarlılığını gösterir örneğin ağlarsa, kadınsı
olmak, yüreksiz olmakla suçlanır.
Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda, aile ve
kadın bir tüketim birimidir. Toplumsal faaliyetlerden itilmiş olan kadınlar
sürekli tüketime alıştırılmışlardır. [sayfa 45]
Kocasının sosyal mevkiine göre giyinmek, süslenmek, evini süslemek,
kendisini toplumda güzel ve çekici bir varlık olarak kabul ettirmek
zorundadır. Çalışan kadın da giyimini, saçını yaşadığı çevreye, iş yerine
göre düzenlemek zorundadır. Bütün bunları sağlamak için burjuva kadını
sürekli olarak çeşitli tüketim mallarını kullanmakta, onlardan vazgeçemez
duruma gelmektedir. Evin alışverişini daha çok o yürüttüğü için tüketim
mallarının reklâmları genellikle kadına yöneliktir. Tüketim birimi olarak
aile ve kadın, kapitalist sistem için vazgeçilmezdir.
Bir tüketim aracı olmanın dışında, cinsel meta olarak da sömürülür
kadın. Kapitalistler buzdolabını çıplak bir kadın resmi ile satmaktadırlar.
Seks filmleri, dergileri, çoğunlukla kadın vücudunun bol miktarda teşhir
edildiği kârlı ticaret alanlarıdır. Bu örnekler çoğaltılabilir, ancak kadın
açısından daha korkuncu kadının cinsel özgürlüğünün olmayışı, bu konudaki
doğal isteklerini, duygularını sürekli baskı altında tutmak zorunda
kalışıdır. Oysa özellikle azgelişmiş ülkelerin cinsel baskı altında bulunan
erkekleri açısından bu gibi araçlar sübap niteliği kazanmakta, emperyalizmin
kültür politikası kitleleri afyonlamakta bunlardan yararlanmaktadır.
Tek eşli aile sadece kadın için tek eşli anlamına gelmektedir, erkekse
metreslerle, genelevlerle çok eşli yaşantısını sürdürmektedir. Toplumda
geçerli olan çifte ahlâk değerlendirmesi, kadınlar ve erkekler için farklı
yaptırımlara sahiptir. Kadın eşinden başkası ile cinsel ilişkide
bulunduğunda lanetlenip, aşağılanacak erkek aynı şekilde davrandığı zaman
hoşgörülü bir gülümseyiş, biraz da övgüyle karşılanacaktır. Çoğunlukla
cinsel birleşim, her iki tarafın da isteği ile değil, erkeğin isteği ve
kadının boyun eğişi, görevini (!) yerine getirmesi [sayfa
46] şeklinde olmaktadır. Oysa cinsel içgüdü, her iki cinsten insan
için de, doğanın verdiği bir güçtür. Cinsel birleşimin en temiz, en doğal
şekli ise yasaların ya da toplumun kendisine tayin ettiği eşle, istemeden,
zoraki değil, her iki tarafın da isteyerek seçtiği kişiyle bunu
gerçekleştirmesidir.
Toplumdaki çifte ahlâk değerlendirmesinin nedeni, tek eşli burjuva
ailesinin yapısından gelmektedir. Mirasın kalacağı çocukların belirlenmesi
için kadından sıkı sadakat beklenirken, erkekler dilediklerince özgürdürler.
Özel mülkiyetin çıkışıyla var olan fuhuş, kapitalizmde tek eşliliğin
(monogaminin) tamamlayıcısıdır. Ancak fuhuş sonucu aşağılanan hem erkek hem
kadın, insan onurudur.
Bütün bunların yanısıra, erkeğin kadına egemenliği yasalarla da
saptanmıştır (ayrıntılar için bkz. Türkiye'de Kadın). Çeşitli toplumlarda
farklılık göstermesine karşın tüm kapitalist toplumlarda şu veya bu şekilde
erkek yasalarla kadına egemen kılınmıştır. Kadının yasalardaki ikincil
durumu özellikle boşanma, nafaka ve çocuk davalarında belirginleşmektedir.
Kadım erkeklerle hukuken eşit statüye getiren yasa örneğin İtalya'da Nisan
1975'de kabul edilmiştir.
Kapitalizmin emperyalizm aşamasında, emperyalist ülkelerde yapılan
doğum kontrol hapları ve araçları, işlerliği ve güvenilirliği denenmek üzere
ilk kez geri kalmış ülke kadınlarında uygulanmıştır. ABD içinde ise Porto
Riko'lu kadınlar kobay olarak kullanılmıştır.[16*]
Bu aşamada ortaya çıkan ve gelişen kadın hakları savunucusu çeşitli
örgütlerin eylemleri, reklâmlarda, [sayfa 47] örneğin
Amerika'da üzerinde "Women's lib" (Women's Liberation - Kadınların Kurtuluşu
hareketinin sembolü) yazılı gömlekler bu hareketin taraftarı kadınlar
tarafından satın alınmakta, bundan da kapitalistler kârlı çıkmaktadır.
Türkiye'de bazı bankaların "kadın yılı" nedeni ile özel kadınlar çekilişi
düzenleyip, yeni kaynaklar yaratma çabaları da diğer bir örnektir.
Bu örgütlerin çabaları ve toplumların gelişmesinin vardığı belli düzey
sonucu kadınlar bir ölçüde cinsel özgürlüğe kavuşturulmuştur. Ancak bu,
kadınların daha da yoğun bir biçimde cinsel meta olarak kullanılmasını
getirmiştir. Çünkü toplumun üretim ilişkilerinde ve onun gerekli kıldığı üst
yapı kurumlarında bir değişiklik olmamıştır. [sayfa 48]
VII. TÜRKİYE'DE KADIN
1. GİRİŞ
Kadının toplumdaki yerinin, temelde o toplumda geçerli olan üretim
tarzınca belirlendiği daha önce söylenmişti. Tarihsel değişmenin incelenmesi
bu tezin doğruluğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kadının ekonomik yapı ve
yaşam içindeki yerini ve rolünü incelemeden, kadının toplumsal yapı veya
yaşam içindeki yerini, rolünü ve kadına ilişkin üst yapı kurumlarını ve
değer yargılarını doğru olarak algılama ve anlama olanağı yoktur. Öyleyse,
burada ilk olarak kadının üretim sürecine katılmasının boyutlarını, bu
katılmanın ortaya çıkış biçimlerini açığa çıkartmak gerekmektedir.
Ancak, üst yapıdaki gelişmelerin alt yapı değişmelerini belli bir
gecikme ile izlediği bilinmektedir. Bu nedenledir ki, günümüzün üst yapısını
oluşturan kurum, davranış, tutum ve değer yargıları geçmişin izlerini
taşımaktadır. Eskinin kalıntıları günümüz toplumunda da şu ya da bu biçimde
varlıklarını sürdürmekte, yaşamımızı etkilemektedir. Bu nedenle, günümüz
toplumunda kadının yeri ve rolü üzerinde durmadan önce, Osmanlı toplumundaki
duruma ve 1923 den bu yana çıkan yeni oluşumlara kısaca göz atmak, günümüzü
anlamak için hem yararlı hem de gereklidir. [sayfa 49]
2. OSMANLI TOPLUMUNDA KADIN VE CUMHURİYET DÖNEMİNİN
GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER
Osmanlı toplum yaşamında din çok etkin bir kurumdur. Devletin yönetimi
dini kurallara bağlıdır. Ancak, İslâmiyet, erkeği kadından üstün sayar[*].
Bunun en belirgin kanıtları, kadının miras hukukuna göre erkeğin aldığının
yarısını alması, mahkemede iki kadın tanığın bir erkek tanığa eşit
olabilmesidir. Erkeğin kadından üstün [sayfa 50]
olması, ekonomik nedenlere; erkeğin kadını beslemesine, ona kendi malından
sarf etmesine dayanmaktadır. Ama gerek Selçuklularda, gerek Osmanlılarda
emekçi kitleler arasında kadın, en az erkek kadar hatta daha çok çalışır,
üretir, bir değer yaratır. Bu değere vergiler yoluyla el koyan hem kadın hem
erkeği sömüren merkezi feodal otorite, devlettir.
Osmanlı toplumunda kadını, saraylı kadın ve emekçi kadın olarak ayrı
değerlendirmek gerekir. Üretime hiçbir katkısı olmayan saraylı kadının
işlevi, bütün gününü giyinmek, süslenmekle geçirmek, geceleri de erkeğini
memnun etmektir. Emekçi kadınsa bütün gün tarlada evde çalışır, yorulur,
horlanır, aşağılanır, bunlardan kurtulmak için bırakınız mücadeleyi,
düşünmeyi bile bilemez. Ve 600 yıllık; Osmanlı İmparatorluğu döneminde,
sosyal hayattan bu denli kopuk olduğu için, elbette düşünsel bir ürün veya
sanat yapıtı koyamaz ortaya.
Tanzimatla birlikte, çok sınırlı olsa da bazı haklar verilmeye
başlanmıştır kadınlara. Batıya açılmanın sonucu, İstanbul'daki ticaret
burjuvazisinin bu hakları desteklemesinin en önemli nedenleri: gelişen
kapitalist ilişkilerin emeğin özgürleşmesini zorunlu kılması ve belli bir
eğitim düzeyine gelmiş işgücüne gereksinim duyulmasıdır.[17*]
1923'lerden sonra hızlanan kapitalist gelişim ve üst yapıdaki
değişiklikler: 1926'da medenî kanunun kabulü, 1934'te kadınlara da seçme ve
seçilme haklarının verilmesi, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın kitlelerin
eğitiminin amaçlanması v.b. dir. Gelişen kapitalist ilişkiler Türk kadınının
toplumsal konumuna bazı değişiklikler getirmiştir ama geçmişte varolan çifte
tutsaklık, nitelik değiştirerek [sayfa 51]
süregitmiştir. Çünkü medenî kanun çok karılı evliliği yasaklasa bile
toplumda erkeğin egemenliğine dayalı ataerkil aile geçerlidir. Emekçi
kadınların, seçim yoluyla başa geçip kendi yararına yasalar çıkarması
kapitalist düzen içinde mümkün değildir. Üstelik unutmamak gerekir ki
1970'de bile okuma yazma bilen kadınların oranı sadece %29'dır.
Cumhuriyet döneminde, kadını iktisaden faal olmaya iten Cumhuriyetin
getirdiği yasal haklardan öte, gelişen kapitalist üretim ilişkileridir. Bu
da incelemenin diğer bölümlerinde ayrıntılarıyla ele alınacaktır.
[sayfa 52]
3. GÜNÜMÜZDE KADININ DURUMU
A. SANAYİDE KADIN - KENTSEL AİLE
Günümüz toplumuna gelince... 1965 nüfus sayımına göre, Türkiye'nin 15
ve daha yukarı yaşlardaki faal nüfusun %38'ini oluşturan kadınların %94'ü
tarım, %1,5'u imalât sanayi, %2.5'u ise hizmetler kesimindedir. Oysa faal
nüfusun %62'sini oluşturan erkekler için bu oranlar sıracıyla %58, %16 ve
%16.5'tur. Kadınların tarım kesiminde yığılmasının bir nedeni Türkiye'deki
kırsal yerleşme birimlerinin önemi, bir diğeri ise özellikle küçük kentlerde
bile tarım ve benzeri faaliyetlerin ana iktisadî faaliyet kolunu
oluşturmalarıdır. Her iki durumda da kadınların tarım dışında çalışma
olanağı hemen hemen yok denecek kadar azdır.
Bu durum kadınların mesleklerine de yansımaktadır, örneğin, gene 1965
sayımına göre "çiftçiler, ormancılar, avcılar ve balıkçılar" grubu dışında
kalan tüm meslek gruplarında kadınların yerinin çok sınırlı olduğu
görülmektedir. Kadınlar arasında işçilerin oranı %5 dolaylarındadır. Bunun
nedeni, tarımdaki kadınların büyük bir bölümünün aileye ait topraklarda
çalışan "aile işçisi" niteliği taşımasıdır. [sayfa 53]
Kentlerdeki kadınların üretim süreci içindeki yerini "Hane halkı
İşgücü Anketleri" yardımıyla görebiliriz. Seçilen örnek içinde özellikle
büyük kentler önemli bir yer kapsadığı için bu anketlerin esas olarak bu tür
kentlerdeki durumu ortaya koyduğu söylenebilir.
1969 anket sonuçlarına göre kentlerdeki faal nüfusun %51'ini oluşturan
kadınların %90'ı işgücüne dahil değildir. Bunun altında yatan neden ise
kadınların ev işlerine tutsaklığıdır. Çünkü 15 ve daha yukarı yaşlardaki
kadınların %81'i, bu anketlerde "ev kadını" diye nitelendirilmekte, yani ev
dışında başka bir işle uğraşmamaktadır.
TABLO 3:
|
İşgücü Durumu (1969)
(%) |
|
Kadınların toplam işgücüne oranı |
12.5 |
|
İstihdam edilen kadınların toplam istihdam oranı |
12.3 |
| İşsiz
kadınların, kadın işgücüne oranı |
6.0 |
|
İşgücüne dâhil olmayan kadınların faal kadın nüfusa Oranı |
89.5 |
| Ev
kadınlarının faal kadın nüfusa oranı |
81.2 |
| İşsiz
erkeklerin, erkek işgücüne oranı |
4.7 |
|
Kadınların faal nüfus içinde oranı |
50.9 |
| Kaynak:
Türkiye İstatistik Yıllığı, 1973,s. 175. |
Bunun gerek kadınların kendileri ve gerek ülke ekonomisi açısından
önemli bir kaynak israfına yol açtığı açıktır. Bir başka sonucu ise sürekli
olarak evde çalışan kadınların ruhsal durumu ve yapıları üzerindeki olumsuz
etkileridir. Kadınların ev dışındaki ve özellikle sanayideki işlerde
çalışmaları bu açıdan çözüm olmamaktadır. Çünkü kapitalist toplumlarda işin
ve ücretli emeğin [sayfa 54] insanın kişiliği
üzerindeki olumsuz, yabancılaştırıcı etkisi de çok iyi bilinmektedir.
Bu nedenle, kadının evden çıkıp dışarıda çalışmaya başlaması,
özellikle ekonomik özgürlük açısından, ileri bir adım olmakla birlikte, özel
olarak kadının, genel olarak da insanın ezilmesi, sömürülmesi olgusunu
temelli olarak çözemez. Bu sorunun çözülmesi ücretli emeğin kaldırılması ile
sağlanacaktır, işte bu anlamda, kadınların kurtuluşu toplumun bir bütün
olarak kurtuluşunu gerektirmekte, kadınların özgürlük ve demokrasi
mücadelesi ile sosyalizm için mücadele birleşmektedir.
İstihdam edilen kadınların en önemli yere sahip oldukları kesim tarım
ve benzeri uğraşlar oluyor (tablo 4, sütun 1, 2), bunları hizmetler ile
imalât sanayi izliyor. Tarım ve benzeri uğraşlarda kadınların kesimler
arasındaki dağılımında da görülüyor (tablo 4, sütun 3, 4). Burada göze
çarpan bir özellik, 1968 yılında kadınların %35.5'i tarım kesiminde
çalışırken, bu oranın 1969'da %29'a düşmesi ve hizmetler kesiminin %31 ile
birinci sıraya geçmesi. 1968'de 4. ve 5. sıraları alan ticaret, bankacılık
ile ulaştırma, haberleşme kesimleri paylarını arttırarak 1969'da da
yerlerini koruyorlar. Çalışan kadınların bu kesimlere kayması temelde
Türkiye'nin yapısal özelliklerini yansıtıyor. Burada söz konusu olan,
kapitalist gelişme süreci içindeki ülkemizde hizmetler kesiminin oransız
gelişmesidir. Öte yanda, tarım kesiminin öneminin azalması da bu değişmeyi
simgeliyor. Ayrıca, hızlı kentleşme süreci sonucunda büyük kentlerin ve bu
kentlerde yoğunlaşan hizmetlerin öneminin artması da kadınların çalışma
hayatı içindeki yerlerini etkiliyor.
Çalışan erkeklerin kesimler arasındaki dağılımı, erkeklerin en önemli
bölümünün imalât sanayisinde çalıştığını, [sayfa 55]
hizmetlerin ikinci sırayı aldığını gösteriyor. İstihdam edilen kadınların
%29'u tarımda çalışırken, bu oranın erkekler için %12 olması, küçük
kentlerde kadınlar için tarım dışında çalışma olanağının çok az olmasına
karşılık, erkekler için başka seçeneklerin varolduğunu gösterir. Şüphesiz
ki, bu durumun temelinde kadının yerinin ev olarak görülmesi ve ev işlerinin
kadının ana uğraşı olduğu görüşü yatmaktadır.
Tablo 4'deki bilgilere dayanarak, çalışan kadınların hizmetler, tarım
ve imalât sanayinde, erkeklerin ise imalât sanayi, hizmetler ile ticaret vb.
kesimlerde yoğunlaştıklarını söyleyebiliriz. Bu durum, kadın ve erkeklerin
meslekteki yerlerine göre dağılımına da yansımaktadır. (Tablo 5). Burada,
"ailenin tuttuğu işte ücretsiz çalışanlar"dan oluşan ve "aile işçisi" diye
nitelendirilen kadınların genellikle tarımda çalıştıkları söylenebilir.
Nitekim 1969 yılında istihdam edilen kadınların %29'u tarımda çalışmakta idi
ve "aile işçisi" diye nitelendirilenlerin çalışan kadınlara oranı ise %24.4
idi. Bu bize, tarımda çalışan kadınların yaklaşık olarak %80'inin aile
işinde çalışan, "aile işçisi" niteliğindeki kadınlardan oluştuğunu gösterir.
Tarımda çalışan kadınların geri kalan kısmının esas olarak ücretli işçiler
olduğunu söyleyebiliriz. [sayfa 56]
TABLO 4:
|
KADINLARIN İKTİSADİ FAALİYET KOLLARINA GÖRE
DAĞILIMI (1968, 1969) |
| |
Kadınların Faaliyet Kolları İçindeki Payı |
|
İktisadi Faaliyet Kolları |
1968 |
1969 |
| Tarım,
ormancılık, balıkçılık |
30.9 |
25.1 |
|
Madencilik ve taşocakçılığı |
2.1 |
1.8 |
| İmalat
sanayi |
16.3 |
12.5 |
| İnşaat
sanayi |
0.3 |
0.5 |
|
Elektrik, gaz ve su |
3.7 |
5.4 |
|
Ticaret, bankacılık, sigortacılık ve gayrimenkul satışı |
6.6 |
6.7 |
|
Ulaştırma, haberleşme, ambarlama |
2.5 |
2.9 |
|
Hizmetler |
17.3 |
15.8 |
|
Belirsiz faaliyetler, bilinmeyen ve önceden hiçbir işte çalışmamış
olanlar |
3.9 |
4.2 |
| TOPLAM |
14.9 |
12.4 |
| |
Kadınların Faaliyet Kolları Arasındaki Dağılımı |
Erkeklerin Faaliyet Kolları Arasındaki Dağılımı |
| |
1968 |
1969 |
1968 |
1969 |
| Tarım,
ormancılık, balıkçılık |
35.5* |
29.1 |
13.9 |
2.3 |
|
Madencilik ve taşocakçılığı |
0.1 |
0.1 |
0.9 |
0.9 |
| İmalat
sanayi |
26.7 |
25.8 |
24.0 |
25.6 |
| İnşaat
sanayi |
0.1 |
0.2 |
6.5 |
6.1 |
|
Elektrik, gaz ve su |
0.1 |
6.2 |
0.4 |
0.5 |
|
Ticaret, bankacılık, sigortacılık ve gayrimenkul satışı |
7.7 |
9.9 |
19.2 |
19.5 |
|
Ulaştırma, haberleşme, ambarlama |
1.4 |
2.6 |
9.1 |
9.2 |
|
Hizmetler |
27.8 |
31.3 |
23.3 |
23.6 |
|
Belirsiz faaliyetler, bilinmeyen ve önceden hiçbir işte çalışmamış
olanlar |
0.6 |
0.7 |
2.7 |
2.4 |
| TOPLAM |
100.0 |
100.0 |
100.0 |
100.0 |
*
İstihdam
Kaynak: T.İ.Y., 1973, s. 174-176. |
TABLO 5:
|
İŞGÜCÜNE DÂHİL KADIN VE ERKEKLERİN
MESLEKTEKİ YERLERİNE GÖRE DAĞILIMI (%)
(1968, 1969) |
|
Kadınların Meslek Grupları İçindeki Payı |
|
Meslekteki Yeri |
1968 |
1969 |
| Ücretli |
15.8 |
13.5 |
| İşveren |
2.0 |
2.0 |
| Kendi
hesabına çalışanlar |
6.9 |
5.4 |
| Aile
işçisi |
46.7 |
39.9 |
| Önceden
bir işte çalışmamış işsizler |
8.5 |
17.5 |
| TOPLAM |
14.9 |
12.5 |
[sayfa 57]
|
Kadınların Meslek Grupları Arasındaki Dağılımı |
Erkeklerin Meslek Grupları Arasında Dağılımı |
|
1968 |
1969 |
1968 |
1969 |
|
58.8 |
62.3 |
55.1 |
56.3 |
|
1.0 |
1.4 |
8.8 |
9.3 |
|
13.0 |
11.9 |
30.7 |
29.2 |
|
27.2 |
24.4 |
5.4 |
5.2 |
|
0.8 |
1.5 |
1.3 |
1.1 |
|
100.0 |
100.0 |
100.0 |
100.0 |
| Kaynak :
T.İ.Y., 1973, s. 174-176. |
|
İSSİZLERİN MESLEKTEKİ YERLERİNE VE CİNSİYETE
GÖRE DAĞILIMI (%) (1968, 1969) |
| |
İşsizlerin Toplam İşgücüne Oranı |
Kadın İşsizlerin Toplam İşsizlere Oranı |
|
Meslekteki Yeri |
1968 |
1969 |
1968 |
1969 |
|
Ücretliler |
3.0 |
3.8 |
12.6 |
11.0 |
|
İşverenler |
0.6 |
0.7 |
- |
- |
| Kendi
hesabına çalışanlar |
1.7 |
4.1 |
25.1 |
6.1 |
| Aile
İşçisi |
0.6 |
5.9 |
20.7 |
55.6 |
| Önceden
bir işte çalışmamış işsizler |
100.0 |
100.0 |
8.9 |
17.5 |
| TOPLAM |
3.5 |
4.9 |
12.9 |
15.4 |
| Kaynak
: T.İ.Y., 1973, s. 174-176. |
1969 yılında, kentte çalışan kadınların %67'si imalât sanayisinde,
ticaret ve bankacılık ile hizmetler kesimlerinde çalışmaktaydı. Aynı yıl,
kadınların %62.5'inin ücretli olarak çalıştığı bilindiğine göre, bu
kesimlerde çalışan kadınların yaklaşık olarak %80'inin ücretli işçi
kadınlardan, geri kalanının ise kendi hesabına çalışanlar ile işverenlerden
oluştuğu söylenebilir. [sayfa 58]
Tablo 5'te dikkatimizi çeken bir başka olgu, kadınların 1/4'üne yakın
bir kısmının "aile işçisi" olmasına karşılık, bu oranın erkeklerde 1/20
dolayında kalmasıdır. Bunun tersi bir durum işverenlerde ve kendi hesabına
çalışanlarda görülmektedir. Kadınlar arasında işverenlerin oranı %1.4 iken,
erkekler arasında %9'u geçmektedir. Kadınların ancak %12'si "kendi
hesabına çalışan" diye nitelendirildiği halde bu oran erkekler için %30
dolayındadır. Bu rakamlar, kapitalist bir toplumda ekonomik gücün kimlerin
elinde toplandığını açıkça göstermektedir. Tarım kesiminde aile işinde
ücretsiz olarak çalışan kadın, sanayi ve hizmetlere gelince ücretli
emekçiler ordusuna katılmaktadır.
Tablo 5, bir başka ilginç durumu daha belgeliyor. 1968'den 1969'a
gelindiğinde, gerek kadınlar, gerek erkekler içinde kendi hesabına
çalışanlar ile aile işçilerinin payı azalırken, ücretliler ile işverenlerin
toplam çalışanlar içindeki payı artıyor. (Yalnız, işverenlerin toplam
çalışanlar içindeki payının ancak %8 dolayında kaldığı unutulmamalıdır.)
Kapitalist gelişme süreci, bir yanda, sanayileşmeyi de beraberinde
getirmekte, tarımsal yapı ve küçük üreticilik içinde önemli bir yeri olan
aile işçilerinin oranı azalmaktadır. Bu süreç, aynı zamanda, küçük
üreticiliği de yavaş yavaş ortadan kaldırmakta, toplumun işçiler ve
kapitalistler diye iki ana sınıfa ayrılması olgusunu da beraberinde
getirmektedir. Başka bir deyişle, kapitalistleşme süreci ile kitlelerin
mülksüzleşmesi süreci aynı olayın iki yüzünü oluşturmaktadır. Kadının toplum
yapısı içindeki yerini ve rolünü belirleyen temel öğenin, toplumda egemen
olan üretim tarzı olduğu ve kadın sorununun aslında bir sınıf sorununa
dönüştüğü, işçi sınıfı mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğu görüşünü
doğrulamaktadır bu gözlemler. [sayfa 59]
"Önceden bir işte çalışmamış işsizler" grubu içindeki kadınların
oranının 1968'de %8.5 iken 1969'da %17.5'e yükselmesi, ekonomik
zorunlulukların kadınları çalışma hayatına itmesinin bir sonucudur. Bu
nedenledir ki, 1968'de %3 olan kadın işsizlik oranı 1969'da %6'ya çıkmıştır.
Bu da kadınların "en son işe alınan, en önce işten çıkarılan" işçiler
olduğunu ve yedek işçi ordusunun saflarını kalabalıklaştırarak ücretlerin
düşük düzeylerde tutulmasını kolaylaştırmakta kullanıldığını gösteriyor.
[SON VERİLER]
|
Nüfus |
| |
Toplam |
Erkek |
Kadın |
| 1970 |
35.605 |
18.007 |
17.598 |
| 1975 |
40.348 |
20.745 |
19.603 |
| 1980 |
44.737 |
22.695 |
22.042 |
| 1985 |
50.664 |
25.672 |
24.992 |
| 1990 |
56.473 |
28.607 |
27.866 |
| 2000 |
67.804 |
34.347 |
33.457 |
|
Kadın Nüfus |
| |
Toplam |
0-14 yaş |
15-64 yaş |
65+ yaş |
| 1970 |
17.598 |
7.244 |
9.492 |
863 |
| 1975 |
19.603 |
7.853 |
10.722 |
1.028 |
| 1980 |
22.042 |
8.451 |
12.352 |
1.239 |
| 1985 |
24.992 |
9.230 |
14.551 |
1.212 |
| 1990 |
27.866 |
9.591 |
16.931 |
1.344 |
| 2000 |
33.457 |
9.767 |
21.570 |
2.120 |
|
Çalışan nüfus |
| |
Toplam |
Erkek |
Kadın |
Kadınların Oranı |
| 1970 |
14.809 |
9.052 |
5.759 |
38,9 |
| 1975 |
17.153 |
11.011 |
6.140 |
35,8 |
| 1980 |
18.346 |
11.575 |
6.771 |
36,9 |
| 1985 |
20.450 |
12.970 |
7.479 |
36,6 |
| 1990 |
23.241 |
14.852 |
8.387 |
36,1 |
| 2000 |
25.964 |
16.539 |
9.424 |
36,3 |
| 2000* |
20.579 |
15.176 |
5.403 |
26,3 |
| 2001* |
20.367 |
14.904 |
5.463 |
26,8 |
| 2002* |
21.354 |
15.232 |
6.122 |
28,7 |
| 2003* |
21.147 |
15.256 |
5.891 |
27,9 |
|
Çalışan kadınlarının kadın nüfusa oranı |
| |
Toplam Kadın Nüfus |
Çalışan Kadın |
Çalışan Kadınların Oranı |
| 1970 |
17.598 |
5.759 |
32,7 |
| 1975 |
19.603 |
6.140 |
31,3 |
| 1980 |
22.042 |
6.771 |
30,7 |
| 1985 |
24.992 |
7.479 |
29,9 |
| 1990 |
27.866 |
8.387 |
30,1 |
| 2000 |
33.457 |
9.424 |
28,2 |
| 2000* |
33.457 |
5.403 |
16,1 |
|
Sektörlere göre çalışan nüfus |
| |
Toplam |
Erkek |
Kadın |
Kadınların Oranı |
|
Tarım |
| 1970 |
10.230 |
5.031 |
5.200 |
50,8 |
| 1975 |
11.695 |
6.210 |
5.484 |
46,9 |
| 1980 |
11.105 |
5.156 |
5.949 |
53,6 |
| 1985 |
12.119 |
5.634 |
6.484 |
53,5 |
| 1990 |
12.548 |
5.647 |
6.900 |
55,0 |
| 2000 |
12.577 |
5.444 |
7.133 |
56,7 |
| 2000* |
7.103 |
3.920 |
3.183 |
44,8 |
| 2001* |
7.217 |
3.879 |
3.338 |
46,3 |
| 2002* |
7.458 |
3.784 |
3.674 |
49,3 |
| 2003* |
7.165 |
3.718 |
3.447 |
48,1 |
|
Sanayi |
| 1970 |
1.844 |
1.541 |
304 |
16,5 |
| 1975 |
2.122 |
1.855 |
266 |
12,5 |
| 1980 |
2.906 |
2.595 |
311 |
10,7 |
| 1985 |
3.096 |
2.754 |
342 |
11,0 |
| 1990 |
4.177 |
3.599 |
578 |
13,8 |
| 2000 |
4.667 |
4.012 |
655 |
14,0 |
| 2000* |
5.051 |
4.305 |
746 |
14,8 |
| 2001* |
4.807 |
4.096 |
711 |
14,8 |
| 2002* |
4.912 |
4.072 |
840 |
17,1 |
| 2003* |
4.811 |
4.020 |
791 |
16,4 |
|
Hizmetler |
| 1970 |
2.735 |
2.480 |
255 |
9,3 |
| 1975 |
3.336 |
2.946 |
390 |
11,7 |
| 1980 |
4.335 |
3.824 |
511 |
11,8 |
| 1985 |
5.235 |
4.582 |
653 |
12,5 |
| 1990 |
6.516 |
5.606 |
909 |
14,0 |
| 2000 |
8.720 |
7.083 |
1.636 |
18,8 |
| 2000* |
8.423 |
6.951 |
1.474 |
17,5 |
| 2001* |
8.343 |
6.929 |
1.414 |
16,9 |
| 2002* |
8.984 |
7.377 |
1.608 |
17,9 |
| 2003* |
9.170 |
7.517 |
1.653 |
18,0 |
| * DİE'nin
2000 yılından itibaren yaptığı Hanehalkı İşgücü Anketlerinde 12
yerine, 15 ve daha yukarı yaştaki nüfusu baz alması nedeniyle, 2000
yılına kadar olanlar için 12 ve daha yukarı yaştaki nüfusa, 2000
yılından sonra olanlar içinse 15 ve daha yukarı yaştaki nüfusa ait
istatistiklerden derlenmiştir. |
|
İktisadi Faaliyet Koluna Göre Çalışan Nüfus |
| |
1970 |
1975 |
1980 |
1985 |
1990 |
2000 |
| Genel
Toplam |
15.118,9 |
17.383,8 |
18.522,3 |
20.556,8 |
23.381,9 |
25.997,1 |
| Erkek |
9.306,4 |
11.179,5 |
11.708,8 |
13.064,1 |
14.973,5 |
16.567,4 |
| Kadın |
5.812,5 |
6.204,3 |
6.813,5 |
7.492,7 |
8.408,4 |
9.429,7 |
| Kadın
çalışanların oranı |
38,4 |
35,7 |
36,8 |
36,4 |
36,0 |
36,3 |
|
Kadın çalışanların iktisadi faaliyet koluna göre
dağılımı (%) |
| Ziraat,
avcılık, ormancılık ve balıkçılık |
50,8 |
46,9 |
53,6 |
53,5 |
55,0 |
56,7 |
|
Madencilik ve taşocakçılığı |
3,6 |
1,3 |
1,0 |
1,3 |
1,2 |
2,8 |
| İmalat
sanayi |
22,5 |
17,7 |
15,4 |
15,2 |
20,1 |
19,1 |
|
Elektrik,gaz ve su |
6,0 |
11,6 |
5,7 |
4,7 |
7,1 |
8,5 |
| İnşaat |
2,0 |
0,9 |
0,6 |
0,9 |
0,9 |
1,6 |
| Toptan ve
perakende ticaret, lokanta ve oteller |
4,0 |
5,8 |
4,6 |
5,9 |
7,4 |
13,7 |
|
Ulaştırma, haberleşme, depolama |
4,5 |
3,8 |
4,9 |
5,1 |
5,0 |
7,4 |
|
Malikurumlar, sigorta, taşınmaz mallara ait işler ve kurumları
yardımcı iş hizmetleri |
21,1 |
24,0 |
25,8 |
25,4 |
28,4 |
32,7 |
| Toplum
hizmetleri, sosyal ve kişisel hizmetler |
11,6 |
14,9 |
14,8 |
15,5 |
17,3 |
21,2 |
|
Kadınların Meslek Grupları İçindeki Payı |
|
Meslekteki Yeri |
1970 |
1975 |
1980 |
1985 |
1990 |
2000 |
| Ücretli
|
14,3 |
16,3 |
15,3 |
15,4 |
16,6 |
20,2 |
| İşveren
|
11,2 |
5,6 |
4,1 |
5,6 |
6,2 |
12,5 |
| Kendi
hesabına |
9,5 |
7,1 |
7,6 |
7,5 |
11,8 |
10,8 |
| Ücretsiz
aile işçisi |
70,8 |
65,5 |
70,4 |
69,5 |
70,9 |
74,0 |
|
Kadınların Meslek Grupları Arasındaki Dağılımı |
| |
1970 |
1975 |
1980 |
1985 |
1990 |
2000 |
| Ücretli
|
10,2 |
14,1 |
13,9 |
14,3 |
17,7 |
24,3 |
| İşveren
|
0,2 |
0,1 |
0,1 |
0,1 |
0,2 |
0,9 |
| Kendi
hesabına |
6,6 |
4,7 |
4,7 |
4,7 |
7,3 |
6,0 |
| Ücretsiz
aile işçisi |
82,9 |
80,9 |
81,2 |
80,9 |
74,8 |
68,8 |
| |
100 |
99,9 |
100 |
100 |
100 |
100 |
|
Erkeklerin Meslek Grupları Arasında Dağılımı |
| |
1970 |
1975 |
1980 |
1985 |
1990 |
2000 |
| Ücretli
|
38,4 |
40,4 |
44,7 |
45,2 |
50,1 |
54,5 |
| İşveren
|
1,0 |
1,2 |
1,5 |
1,4 |
2,0 |
3,6 |
| Kendi
hesabına |
39,2 |
34,7 |
33,9 |
33,0 |
30,7 |
28,2 |
| Ücretsiz
aile işçisi |
21,3 |
23,7 |
19,9 |
20,4 |
17,3 |
13,8 |
| |
100 |
100 |
100 |
100 |
100 |
100 |
Sosyal Sigortalar Kurumu İstatistikleri bir başka veri kaynağını
oluşturuyor.
TABLO 6:
|
SİGORTALI İSÇİ SAYILARI (BİN) |
| Yıllar |
Erkek |
Kadın |
Toplam |
(%) |
| 1965 |
791,5 |
104,3 |
895,8 |
11,64 |
| 1967 |
960,1 |
109,3 |
1.069,4 |
10,22 |
| 1968 |
1.091,0 |
115,2 |
1.206,2 |
9,55 |
| 1970 |
1.196,2 |
117,3 |
1.313,5 |
8,93 |
| 1972 |
1.389,3 |
135,7 |
1.525,0 |
8,89 |
| 1973 |
1.517,2 |
131,9 |
1.649,1 |
7,99 |
| Kaynak:
SSK İstatistik Yıllıkları. |
Bunlara göre 1972 yılında sigortalı işçiler içinde kadınların oranı %9
dolayında. Bu oran 1973'te %8'e düşmektedir. Kadınların işgücü içindeki oram
yukarıdaki orandan yüksek olduğuna göre, kadınlar için sigorta dışı kalma
olayının erkeklere oranla daha yaygın olduğu söylenebilir. Bu ise çok sayıda
kadının, ne denli eksik ve yetersiz olursa olsun, var olan sosyal güvenlik
kapsamı içine alınmadığını gösterir.
Kadınların erken emekliliğe ayrılması konusundaki yasa, bu açıdan önem
kazanmaktadır. En önemli sorun, tüm çalışanları sosyal güvenlik kapsamı
içine almaktır. [sayfa 60]
Yoksa çalışanların bir kesimine bazı ödünler vererek onları susturmak,
daha önemli sorunlarla uğraşmalarını önlemek değildir. Burjuvazi,
emekçilerin bir kısmına bazı ayrıcalıklar sağlayarak onları kendi yanma
çekme, en azından hareketsiz kılma silâhını kullanmada çok ustadır. Üstelik
kadınlara erken emeklilik hakkının tanınması, kadının tek başına ev ve çocuk
bakımını yüklenmesini bir kez daha kurumlaştırmaktadır. Ancak, bu düzen
içinde soruna toplumsal bir çözüm (örneğin erkeklerin de ev ve çocuk
bakımına katılması veya bu işlerin kamusal görev olarak yapılması gibi)
getirilemeyeceği göz önüne alınırsa, hem ev işlerini yapan hem de dışarıda
çalışan kadının erken emekli olma isteği, şüphesiz ki saygındır. Şu anda
ileriye sürülecek önemli bir talep de yalnızca evde çalışan kadının da
sosyal güvenlik kapsamına alınması olmalıdır.
SSK İstatistiklerinin ortaya koyduğu bir başka durum, kadınların
genellikle düşük ücretli faaliyet kollarında yoğunlaşmış olmaları. Tablo
7'de, tütün ve dokuma sanayileri hariç, kadınların yoğunlaştıkları diğer
kollardaki ortalama ücret düzeyinin Türkiye ortalamasına oranla daha düşük
olduğu görülmektedir.
TABLO 7:
|
1973'te BAZI FAALİYET KOLLARINDA
ORTALAMA ÜCRETLER |
|
Faaliyet Kolları |
Ortalama Ücret (TL) |
| Gıda
maddeleri |
45.86 |
| Tütün |
64.34 |
| Dokuma |
66.02 |
| Giyecek
ve hazır dokuma eşya |
38.40 |
|
Bankalar ve Mali Müesseseler |
47.87 |
| Şahsi
Hizmetler |
36.65 |
| Türkiye
Ortalaması |
54.41 |
| Kaynak:
SSK İstatistikleri. |
[sayfa 61]
Ayrıca, kadınlar erkeklere göre daha az ücret almaktadırlar. Tablo 8'e
göre kamu kesiminde kadın, erkek ücretleri arasındaki fark özel kesime
oranla daha az olmakla birlikte, kadınların ücretlerinin erkeklerinkine
oranı %71 - 93 arasında değişmektedir. Bu oranlar özel kesimde %63 - 80
arasındadır.
TABLO 8:
|
BAZI FAALİYET KOLLARINDA SAAT BAŞINA KADIN İŞÇİ
ÜCRETLERİNİN ERKEK İŞÇİ ÜCRETLERİNE ORANI |
|
Faaliyet Kolları |
Kamu |
Özel |
| Gıda |
82 |
72 |
| Dokuma |
93 |
80 |
|
Basın-Yayın |
71 |
68 |
|
Ecza-Kimyevi maddeler |
91 |
68 |
| Madeni
Eşya |
90 |
71 |
| Kaynak:
Evine Dinçer, "Türk Toplumunda Kadın Sorunu", Kadın ve Sosyalizm,
August Bebel II. Cilt, s. 32. |
Bu durumun bir başka göstergesi sosyal sigortalara tabi işyerlerinde
kadınların günlük kazançlarının erkeklerinkinin %80 - 90'ı oranında
olmasıdır (Tablo 9). Bir başka deyişle, kadınlar erkeklerden daha yoğun bir
biçimde sömürülmektedirler.
TABLO 9:
|
ORTALAMA GÜNLÜK KAZANÇ (TL) |
| Yıllar |
Erkek |
Kadın |
Toplam |
2/1 |
| 1967 |
22.06 |
17.96 |
21.61 |
81,4 |
| 1967 |
26.36 |
21.13 |
25.83 |
80,2 |
| 1968 |
28.74 |
23.49 |
28.22 |
81,7 |
| 1970 |
35.58 |
32.68 |
35.32 |
91,8 |
| 1972 |
44.47 |
37.90 |
43.88 |
85,2 |
| Kaynak:
SSK İstatistik Yıllıkları. |
[SON VERİLER]
|
Ortalama aylık kazanç, 1994
[12 ve üzeri yaşta esas işinde maaşlı, ücretli, yevmiyeli
çalışanlar] |
| Bin TL. |
Kamu |
Özel |
| |
Kadın |
Erkek |
Erkek/ Kadın |
Kadın |
Erkek |
Erkek/ Kadın |
| Eğitim
durumu |
|
|
|
|
|
|
|
Okur-yazar değil |
5.950 |
7.260 |
1,2 |
1.286 |
3.152 |
2,5 |
| İlkokul
terk ve ilkokul mezunu |
5.692 |
7.885 |
1,4 |
1.798 |
3.850 |
2,1 |
| Genel
ortaokul ve genel lise |
5.324 |
7.664 |
1,4 |
3.003 |
4.957 |
1,7 |
| Meslek
ortaokulu ve meslek lisesi |
5.881 |
9.215 |
1,6 |
4.135 |
5.428 |
1,3 |
|
Üniversite ve üzeri |
7.397 |
9.692 |
1,3 |
8.730 |
12.910 |
1,5 |
| Meslek
grubu |
|
|
|
|
|
|
|
Bilimsel/teknik elemanlar, serbest meslek sahipleri ve bunlarla
ilgili meslekler |
6.654 |
7.769 |
1,2 |
4.267 |
6.391 |
1,5 |
|
Müteşebbisler, direktörler ve üst kademe yöneticileri |
8.956 |
9.390 |
1,0 |
11.932 |
14.169 |
1,2 |
| İdari
personel vb. |
5.396 |
7.021 |
1,3 |
4.158 |
6.398 |
1,5 |
| Ticaret
ve satış personeli |
3.228 |
7.802 |
2,4 |
2.881 |
4.967 |
1,7 |
| Hizmet
işlerinde çalışanlar |
4.409 |
6.514 |
1,5 |
2.435 |
3.568 |
1,5 |
| Tarımcı,
hayvancı, ormancı, balıkçı |
1.457 |
6.280 |
4,3 |
885 |
2.196 |
2,5 |
| Tarım
dışı üretim faaliyeti |
7.778 |
9.793 |
1,3 |
2.112 |
4.097 |
1,9 |
|
İktisadi faaliyet kolu |
|
|
|
|
|
|
| Tarım |
2.249 |
5.732 |
2,5 |
862 |
2.200 |
2,6 |
|
Madencilik ve taşocakçılığı |
9.776 |
11.478 |
1,2 |
2.745 |
4.843 |
1,8 |
| İmalat
sanayii |
7.682 |
10.727 |
1,4 |
2.427 |
4.865 |
2,0 |
| Elektrik,
gaz, su |
6.609 |
10.297 |
1,6 |
- |
8.165 |
- |
| İnşaat |
10.436 |
11.437 |
1,1 |
2.932 |
4.017 |
1,4 |
|
Toptan/perakende ticaret, otel/lokanta |
6.000 |
7.123 |
1,2 |
2.923 |
3.960 |
1,4 |
|
Ulaştırma/haberleşme/depolama |
5.333 |
8.023 |
1,5 |
6.648 |
5.098 |
0,8 |
| Mali
kurumlar/sigorta/taşınmaz mallar |
7.387 |
9.081 |
1,2 |
4.701 |
6.095 |
1,3 |
| Toplum
hizmetleri/sosyal ve kişisel hiz. |
6.115 |
7.405 |
1,2 |
2.640 |
4.297 |
1,6 |
| İşyeri
büyüklüğü |
|
|
|
|
|
|
| 2'den az |
3.140 |
4.234 |
1,3 |
1.593 |
2.572 |
1,6 |
| 2-4 |
5.263 |
6.506 |
1,2 |
2.565 |
3.901 |
1,5 |
| 5-9 |
6.271 |
7.761 |
1,2 |
2.743 |
5.016 |
1,8 |
| 10-19 |
6.897 |
9.009 |
1,3 |
3.802 |
5.915 |
1,6 |
| 20+ |
7.352 |
9.197 |
1,3 |
2.689 |
5.680 |
2,1 |
|
Kadınların Kişisel Gelir Durumu (1994) |
| |
Kişisel geliri var |
|
| |
Yalnız faaliyet geliri |
Faaliyet ve faaliyet dışı gelir |
Yalnız faaliyet dışı gelir |
Geliri yok |
| Eğitim
durumu |
|
|
|
|
|
Okur-yazar değil |
5,3 |
4,0 |
10,2 |
80,5 |
| İlkokul
terk ve ilkokul mezunu |
7,0 |
2,4 |
5,0 |
85,6 |
| Genel
ortaokul ve genel lise |
6,6 |
9,6 |
7,4 |
76,4 |
| Meslek
ortaokulu ve meslek lisesi |
12,2 |
22,9 |
15,4 |
49,6 |
|
Üniversite ve üzeri |
9,4 |
63,1 |
8,4 |
19,2 |
| Medeni
durumu |
|
|
|
|
| Hiç
evlenmedi |
8,4 |
3,3 |
2,2 |
86,1 |
| Halen
evli |
6,2 |
4,7 |
4,3 |
84,8 |
| Boşanmış |
15,1 |
23,8 |
25,6 |
35,5 |
| Ayrı
yaşıyor |
11,7 |
27,2 |
24,5 |
36,5 |
| Eşi ölmüş |
1,6 |
17,1 |
47,3 |
34,0 |
|
Çalışma durumu |
|
|
|
|
| Çalışıyor |
18,0 |
14,4 |
1,3 |
66,3 |
|
Çalışmıyor |
- |
- |
10,1 |
89,9 |
|
Yerleşim birimi |
|
|
|
|
| Kent |
6,8 |
6,8 |
8,9 |
77,5 |
| Kır |
6,5 |
3,6 |
4,5 |
85,5 |
|
Bölgeler |
|
|
|
|
| Marmara |
9,1 |
6,4 |
8,3 |
76,1 |
| Ege |
9,9 |
6,9 |
8,5 |
74,6 |
| Akdeniz |
7,7 |
5,5 |
7,1 |
79,7 |
| İç
Anadolu |
4,5 |
5,8 |
7,8 |
82,0 |
| Karadeniz |
4,4 |
4,9 |
5,7 |
84,9 |
| Doğu
Anadolu |
1,2 |
1,8 |
3,6 |
93,5 |
| Güney
Doğu Anadolu |
5,2 |
2,1 |
2,6 |
90,1 |
[sayfa 62]
Üretim ilişkilerinin belirlediği bir üstyapı kurumu olan aile
incelendiğinde bu kurumun da sürekli değiştiği gözlenebilir. Kentleşme ve
sanayileşme toplumumuzun aile yapısını da etkilemiştir. İş bulmak üzere
büyük kente göç, geçim sıkıntısını bütün ağırlığıyla duyma, kocanın yanısıra
kadının da dışarıda çalışmak zorunda oluşu aile yapısını ve aile içi
ilişkileri geleneksellikten uzaklaştırmaktadır.
Kentlerde yaşayan ailelerin büyük çoğunluğu ana, baba ve evlenmemiş
çocuklardan oluşan (çekirdek) küçük ailelerdir. 1968 yılında yapılan bir
araştırmaya göre büyük kentlerde her yüz ailenin 66'sı bu tür ailedir.[18*]
İşçi ailelerinde ise bu sayı 72'ye çıkmaktadır. Ayrıca bütün Türkiye'de
ortalama aile büyüklüğü beşin üzerinde iken bu sayı kentlerde 4'e
düşmektedir.[19*]
Yani kentli aile öteki akrabalarından ayrılırken çocuk sayısında da azalma
görülür. Günümüzün küçük ailesi kapitalistleşmenin bir ürünüdür, ancak
ekonomik yapıdaki değişimin toplumsal yapıya geç yansıması, toplumsal
kuralların ve koşullandırmaların [sayfa 63] eski
yapıdan günümüze kalması, evliliklerin çoğuna eşlerin dışında başka
kimselerin karar vermesine yol açmaktadır. Örneğin, 45 yaşın altında olan
evli kadınlar arasında üç büyük kentte (Ankara, İstanbul, İzmir) yapılan
araştırmaya göre her yüz kadından 59'unun evliliğine aileleri karar
vermişler ancak 30 kadın kendi kararlarıyla evlenmiştir.[20*]
Üstelik bu üç kentte her yüz evlilikten 16'sında evlenecek kız kocasıyla ilk
defa nişan ya da nikâh sırasında karşılaşmıştır.[21*]
Eşlerin birbirlerini tanımadan evlenmesi gelecekteki mutsuzluğun temelini
oluşturmaktadır.
Evlilikler genellikle kadınların kendi iradeleri dışında kurulurken
ailede kesin otorite de çoğunlukla erkeğin olmaktadır. Yukarda sözü geçen
araştırmaya bakıldığında, "evde en çok kimin sözü geçer?" sorusuna üç büyük
kentte cevap veren her yüz kadından 71'i kocalarının, aynı soruya cevap
veren yüz erkekten 84'ü de yine kendilerinin sözlerinin geçtiğini
belirtmişlerdir.[22*]
Bu otorite üstünlüğü salt bir sözün yerine getirilip getirilmemesiyle
kalmayıp aile gelirinin harcanmasında da görülmektedir. Üç büyük kentte
alman cevaplara göre ailelerin %51'inde tek başına erkek, %10'unda tek
başına kadın karar vermektedir.[23*]
[sayfa 64]
B. KIRSAL KESİMDE KADIN
1970'de Türkiye'de toplam kadın nüfusu 17.598.190'dır. 1965'de ise
15.394.457 olup, toplam nüfusun %49'unu oluşturur. Yine 1965'de tarımda
çalışan her 1000 kişiden 497'si kadındır.[24*]
Kadın, erkekle eşit oranda çalışmaya katılmaktadır kırsal kesimde ama en güç
ve zor yaşam koşullarına göğüs gerenler kadınlar olmaktadır. Bütün gün
tarlada çapa sallamanın, pirinçte, pamukta ve tütünde çalışmanın yanı sıra
hayvanlara bakmak, onları sağmak, yemek hazırlamak, çocukların bakımıyla
ilgilenmek ve gece de bütün yorgunluğuna karşın kocasının isteklerini tatmin
etmek zorundadır.
Ülkemizin çoğu yörelerinde, erkekler kahvede boş otururken, kadınların
tarlada çalıştığı bilinen gerçektir. Kadın, el emeğinin karşılığı asla
ödenmeyen "ücretsiz aile işçisidir". Feodal ilişkilerin etkinliğini koruduğu
Güneydoğu Anadolu'dan tipik bir örnek olan Adıyaman'da, tarımda çalışan
kadınların %97'si ücretsiz aile işçisidir. Dokuma işçisi kadınların %18'i
aile işçisi, %50'si kendi hesabına %31'i ücretli çalışmaktadır.[25*]
Ancak kendi hesabına ya da ücretli çalışanların aldığı paranın hepsini aile
reisi olan erkeğe vermesi kaçınılmaz bir durumdur. [sayfa
65]
Tüm bunlara karşın kadının aile içindeki durumu nedir, bir de ona
bakmak gereklidir. "Evde en çok kimin sözü geçer?" diye sorulduğunda
erkeklerin verdiği cevaplardan çıkan sonuç şöyledir: Kadının sözünün geçtiği
aile 1000 tanede 5. Aynı soru kadınlara yöneltildiğinde 1000 ailenin
32'sinde kadının sözünün geçtiği ileri sürülüyor.[26*]
Hangi ahbaplarla, akrabalarla görüşüleceğine karar verme yetkisi hep
erkektedir. 100 ailenin yalnızca 9'unda eve alınacak eşyaları seçenler
kadınlar olabiliyor. Mutfak masraflarında da durum pek değişik değildir: 100
ailenin 44'ünde mutfak harcamalarının miktarını, cinsini tayin eden
erkektir. 100 ailenin 24'ünde bu harcamaların takdiri kadına bırakılmıştır.
İkisinin ortaklaşa karar verdikleri aile oranı 100'de 13'ü geçmiyor.[27*]
Kısaca, tarlada, ağılda, evde kendini tüketircesine çalışmasına
karşın, kadının kişiliğine, özlemlerine, tercihlerine değer verilmiyor.
[sayfa 66]
EĞİTİM
[SON VERİLER]
|
25 ve daha yukarı yaştaki kadın nüfusun
okur-yazarlık oranı |
| |
1975 |
1980 |
1985 |
1990 |
2000 |
| Toplam |
8.018 |
9.130 |
10.708 |
12.691 |
16.898 |
|
Okur-yazar olmayan |
65,6 |
62,4 |
45,9 |
40,2 |
27,4 |
| Bir
öğrenim kurumundan mezun olmayan |
5,1 |
5,6 |
8,4 |
5,6 |
7,5 |
| İlkokul |
23,9 |
24,7 |
36,1 |
41,6 |
45,2 |
| Ortaokul
ve dengi |
2,1 |
2,2 |
2,8 |
3,6 |
5,3 |
| Lise ve
dengi |
2,5 |
3,5 |
4,9 |
6,1 |
9,1 |
|
Yüksekokul ve fakülte |
0,7 |
1,6 |
1,8 |
2,8 |
5,4 |
|
6 ve daha yukarı yaştaki kadın nüfusun
okur-yazarlık oranı |
| |
1975 |
1980 |
1985 |
1990 |
2000 |
|
Okur-yazar olmayan |
49,5 |
45,3 |
31,8 |
28,0 |
19,4 |
| Bir
öğrenim kurumundan mezun olmayan |
15,5 |
14,7 |
18,1 |
15,6 |
21,5 |
| İlkokul |
29,1 |
31,4 |
39,5 |
43,2 |
37,2 |
| Ortaokul
ve dengi |
3,1 |
3,7 |
4,5 |
5,4 |
4,9 |
| Lise ve
dengi |
2,4 |
3,7 |
5,0 |
6,0 |
10,6 |
|
Yüksekokul ve fakülte |
0,4 |
1,2 |
1,1 |
1,8 |
3,9 |
Okuma-yazma insanı toplumla ilişkilerinde güçlü kılan, dış dünyayla
bağlantı kurmayı kolaylaştıran bir olanaktır. Acaba kırsal kesim kadınımız
bu olanaktan ne denli yararlanmış, yararlanmakta? Tarihsel, gelişim içinde
köydeki okuma-yazma bilen kadın oranı şöyle:
1935 yılında köydeki her 1000 kadından 42'si okuma-yazma biliyor.
1945'de bu oran 108'e, 1950'de 124'e, 1955'de 169'a, 1960'da 163'e, 1965'de
229'a çıkıyor. Otuz yılda kayda değer bir artış olmamıştır. Kentte ise durum
göreli olarak daha iyidir. Şöyle ki: 1955 yılında kentteki her 1000 kadından
291'i okuma-yazma biliyor. Bu oran 1945'de 434'e, 1950'de 437'ye, 1955'de
498'e, 1960'da 495'e, 1965'de 522'ye çıkıyor.
Genelde erkeklere oranla kadının eğitimi düşük olurken, özelde kentsel
ve kırsal kesimde de bir farklılık var. Görüldüğü gibi, kırsal kesimin geri
bırakılmışlığından kadın da nasibini alıyor.
1970'de 16-24 yaş grubundaki köylü kadınlarımızın yalnızca %40,6'sı
okur-yazar; yani yüz kadının yaklaşık olarak altmışı bir trafik işaretini
bile çözemeyecek durumdadır. Erkeklerde %84'e çıkıyor okur-yazar oranı;
[sayfa 67] kadınların iki misli. Durum böyle olunca
kadın "kafasızlık"la, "beceriksizlik"le suçlanıyor erkek tarafından.
"Cahildir o, anlamaz", "aptaldır'la eş anlama geliyor. Şimdiye değin cahil
olan kadının bundan böyle de cahil kalması için feodal düzen kalıntısı değer
yargıları, töreler, gelenekler gerekli ortamı sağlıyorlar. Köylerde kızların
okula gitmesi önemli bir sorun oluyor. 1970 - 71 ders yılı alındığında,
toplam 1.806.355 öğrenci var; bunun 987.483 i, erkek, 818.872'si kız. Kırsal
kesime dönüldüğünde aradaki farkın büyüdüğü görülecektir: Toplam 3.181.222
ilkokul öğrencisinin yalnızca 1.290.289'u kız, 1.890.933'ü erkek. Bir kez
daha vurgulamalı, kentten kırsala gidildikçe kadın erkek arasındaki eğitim
eşitsizliği büyümekte. Üstelik okul düzeyi yükseldikçe kızların oranı
düşmektedir. Köylerde, 16 yaşından yukarı nüfus arasında okula devam
edenlere bir göz atıldığında her 1000 kadının 402'si ilkokulu bitirebilirken
yalnız 1000'de 5'i ortaokulu ve 1000'de 4'ü lise veya dengi bir okulu
bitirebiliyor.
Böylesine eğitimden yoksun bırakılan kadının kendini geliştirme,
yeteneklerini ortaya koyma olanağı erkeğe oranla çok daha düşük oluyor.
Dolayısıyla da kadın cinsinin genel olarak "aptal", "güçsüz" olduğu kanısı
sürüp gidiyor. Tercüman gazetesinde 1974 sonunda bir haber vardı :
"Yoksulluğun kalıtımsal olduğunu bilim adamları ileri sürüyorlar" diyordu.
Sömürüyü kalıtım temeline bağlıyarak haklı çıkarma ne denli bir göz
boyamaysa güçsüzlüğü de cinsiyete bağlama o denli yanıltıcı bir tutum.
Okul dışında da insanın dünyasını genişleten bir takım başka
olanaklarda yok değil. Radyo, televizyon, gazete, sinema böylesine örnekler.
Ancak kadının yolu baştan tıkandığı için radyo, gazete gibi olanaklardan
yararlanmada da erkeğe oranla geri kalmakta. Köylerde her 100
[sayfa 68] kadından 51'i hiç radyo dinlemiyor,
erkeklerde dinlemeyen %20. Kısaca, bir eğitim aracı olan radyodan da köylü
kadınlarımız öyle pek yararlanamamaktadır.
Radyo dinleyenleri ele alırsak ilginç bir durumla karşılaşıyoruz.
Kadınların en çok dinledikleri programlar müzik yani halk türküleri oluyor.
Erkeklerinse haberler. Kadın ülke gerçeklerinden öylesine uzak tutulmuş ki,
söz hakkından öylesine yoksun ki, ilgisini yitirmiş haberlere. Haberleri
değerlendirip bir karara varması, örneğin buğday fiyatı yükselirse ne
yapılması gerektiğine karar vermesi, beklenmiyor kendisinden. Kullanmayacağı
bilgileri edinmekten uzak duruyor dolayısıyla.
Sorun, gazete okumak açısından ele alındığında zaten okuma yazma bilen
kadınların azınlıkta olduğu ve bu azınlığın %64.4'ünün hemen hemen hiç
gazete okumadığı görülür. Elbette bu, onların okumak istememesinden değil,
okuma olanağı bulamamasından doğmaktadır. Her gün gazete okuyan köylü
kadınların oranı %5.4 iken, erkeklerde %15.2'ye çıkmaktadır. Ancak dikkat
edilmesi gereken nokta, hemen hemen hiç gazete okumayan erkeklerin (ki
%34.5'dir) %67.7'si bir gazete okuyanı dinlediklerini söylemişlerdir.
Kendileri okuma yazma bilmese bile, köy kahvesi veya köy odası gibi
yerlerde, diğer gazete okuyanları dinleyebilmektedir. Oysa kadınlar bu
olanaktan yoksundur.
TABLO 10:
|
CİNSİYET AYRIMINA GÖRE OKUR
YAZAR KÖYLÜLERİN GAZETE OKUMA SIKLIĞI |
|
Cevaplar |
Kadın |
Erkek |
| Hiç |
43.9 |
13.7 |
| Ayda
bir veya daha az |
20.5 |
20.8 |
| Birkaç
haftada bir |
9.0 |
11.2 |
| Haftada
bir |
12.8 |
27.0 |
| Her gün |
5.4 |
15.2 |
|
Bilmeyen |
0.5 |
0.1 |
| Kaynak
: DPT Türk Köyünde Modernleşme Eğilimleri Araştırması, 1970. |
[sayfa 69]
Kitle iletişim araçlarından bu denli az yararlanabilme durumunda
bırakılan kadının dış dünyayla teması çok azdır. Bu da onun, yaşadığından
daha farklı yaşam biçimleri olduğunu algılamasını önler, içinde bulunduğu
koşulları doğal saymasını, onu değiştirmek için hiç bir çabada bulunmamasını
getirir. D.P.T.'nin araştırması okuryazar kadınların %29.7'sinin,
okuma-yazma bilmezlerin %41.1'inin hemen hemen hiç köy dışına çıkmadığını
göstermiştir.
TABLO 11:
|
CİNSİYET VE OKURYAZARLIĞINA
GÖRE KÖYDEN DIŞARI ÇIKMA SIKLIĞI |
| |
KADIN |
ERKEK |
|
Köy Dışına Çıkma Sıklığı |
Okur Yazar |
Okuma Yazma Bilmez |
Toplam |
Okur Yazar |
Okuma Yazma Bilmez |
| Her gün |
1.4 |
0.5 |
0.6 |
4.7 |
1.6 |
| Birkaç
günde bir |
2.7 |
1.7 |
1.9 |
13.7 |
6.9 |
| Haftada
bir |
11.5 |
7.9 |
8.5 |
37.8 |
28.5 |
| Birkaç
haftada bir |
8.5 |
7.5 |
7.7 |
18.9 |
18.7 |
| Ayda
bir |
9.2 |
5.0 |
5.7 |
10.6 |
11.1 |
| Birkaç
ayda bir |
10.1 |
8.0 |
8.3 |
5.9 |
10.4 |
| Yılda
birkaç defa |
31.9 |
27.6 |
28.4 |
6.9 |
12.2 |
| Hemen
hemen hiç |
29.7 |
41.1 |
38.3 |
1.5 |
10.3 |
| Kaynak:
DPT Türk Köyünde... |
Hemen hemen hiç köy dışına çıkmayan kadınların toplama oram %38.3'ü
bulurken, bu oran erkeklerde %4.9 civarındadır. Elbette dış dünyayı görüp
tanıma açısından büyük eksikliktir bu, gidilen yer %44.9 oranıyla ilçe
merkezi olsa bile. [sayfa 70]
Peki, köy insanı, özellikle köylü kadın bir zorlukla karşılaşınca önce
kime başvuruyor?
TABLO 12:
|
CİNSİYETE GÖRE BİR MÜŞKÜLLE
KARŞILAŞINCA İLK BAŞVURULAN ŞAHIS |
|
Başvurulan Şahıs |
Kadın |
Erkek |
Toplam |
| Hiç
kimse |
3.1 |
1.5 |
2.3 |
| Aile
büyükleri, akraba |
18.2 |
7.1 |
12.7 |
| Köy
Ağası |
2.7 |
3.3 |
3.0 |
| Muhtar
ve İhtiyar Heyeti |
57.0 |
71.2 |
64.1 |
| Köy
İmamı |
0.3 |
0.5 |
0.4 |
|
Öğretmen |
0.3 |
0.4 |
0.3 |
| Hükümet
adamı |
6.2 |
7.9 |
7.0 |
| Başka |
9.3 |
6.5 |
7.9 |
|
Bilmiyorum |
2.9 |
1.6 |
2.3 |
| Kaynak:
DPT Türk Köyünde... |
Kadınlarda, aile büyüklerine veya akrabaya başvurma yüzdesi erkeklere
göre daha yüksek. Bu oran kadınlar için %18.2 iken erkeklerde %7.1. Bu da
kadınların, kendi evlerinin dışındaki çevreyle ilişkisinin erkeklere göre
daha seyrek olduğunun belirgin bir kanıtıdır. Çok yavaş değişen bir dünyanın
insanları olarak kadınlar, gelenek ve göreneklere erkeklerden daha sıkı
bağlıdırlar. [sayfa 71]
KÖYDE EVLİLİK VE AİLE
Evin yönetiminde ve işleyişinde en ufak söz hakkına sahip bulunmayan
kadın, evlilik ve eş seçiminde de özgür değildir. Evlenme, bir iş akdi
olarak kabul edildiğinden ana-baba kızlarını en çok başlık veren ya da maddi
olanak sahibi olan kişiye vereceklerdir. Kızın kişisel görüşünün alınması
veya onun tercihleri doğrultusunda eş seçimi söz konusu değildir. Bu da
çeşitli kaçma-kaçırılma olayları doğurmakta, birçoğu gelenekler nedeniyle
kanlı sonuçlanmaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde sevdiğine
kaçan kız "ailenin namusunu kirletmiş" olduğu için öldürülür. Katı bir namus
anlayışıdır ki, feodal dönemlerin ürünüdür, kocasından başkasıyla ya da
evlenmeden önce sevdiğiyle cinsel ilişki kuran kadını yaşamaya lâyık görmez.
Kadın, bunu boynu bükük kaderi olarak kabullenir.
Sevdiği ile kaçma olayı dışında, kadına zorla tecavüz edilirse,
gelenekler yine kadını cezalandırır. Tecavüz edenler toplum tarafından
cezalandıramazken, kadına verilen ceza ölümdür. Kadın "namusunu temizlemek"
için ya kendini öldürmek zorunda ya da kocası veya babası tarafından
öldürülmeyi kabullenmek durumundadır. [sayfa 72]
Oysa namusu, salt cinsel namus olarak değerlendirmek, bu kavramı son
derece dar boyutlar içinde ele almak onun anlam kaybına uğramasına yol
açmaktadır. (Karısından başkasına yan gözle bakmayan ama halkın yediği
zeytinyağına motor yağı karıştıran tüccar elbette namuslu değildir...)
Köylerde, kendi rızası olmadan ailenin kararı ile evlendirilen
kadınların oranı %11.8'dir. Ailenin kararı kendi rızasıyla evlenenlerin
oranı ise %67.0'dır. Ne demektir "ailenin kararı, kendi rızası?" Kadınların
%81.3'ünün 19 ve daha küçük yaşta evlendirildiği göz önüne alınırsa,
yaşlarının ufaklığı ve hayatı tanımamaları nedeniyle başka seçenekleri
olmadığı ortaya çıkar. Demek ki kadınların %78.8'i evlilik denen ortak yaşam
mücadelesinde, omuz omuza birlikte çarpışacağı erkeği tanımadan ailenin
istekleri doğrultusunda evlenmektedir.
TABLO 13:
|
YERLEŞİM YERİNE GÖRE KADINLARIN EVLENME BİÇİMİ |
| Karar
Verme |
3 Büyük Kent |
Kent |
Kasaba |
Köy |
Türkiye |
| Kendi
rızası olmadan ailenin kararı |
7.7 |
12.5 |
11.3 |
11.8 |
11.4 |
| Ailenin
kararı kendi rızasıyla |
59.1 |
67.7 |
72.2 |
67.0 |
67.0 |
| Kendi
kararı ailenin rızasıyla |
29.6 |
12.0 |
10.5 |
10.0 |
12.5 |
| Kaçma |
3.3 |
7.1 |
4.3 |
9.2 |
7.6 |
|
Kaçırılma, başka |
|
0.7 |
1.7 |
2.1 |
1.6 |
| Kaynak:
Dr. Serim Timur, Türkiye'de Aile Yapısı, s. 71. |
Köylerde evlilikte etkin rol oynayan başlık mekanizması kadınların mal
gibi alınıp satılmasının en somut kanıtıdır. Mal olması nedeniyle kadının
fiyatı da hayat pahalılığına ayak uydurarak yükselmiştir... 16.6.1974
tarihli [sayfa 73] Milliyet Gazetesindeki bir habere
göre: 1973'de Mardin'de 20 bin TL. olan başlık parası 1974'de köylerde 50
bin TL'ye, merkezde ise 30 bin TL'ye çıkmıştır.
Genellikle, kız evlât aile için ücretsiz işçi olarak çalışacağı
dönemde, evlilik nedeniyle ayrılmakta, baba ve anası başlık yoluyla tazmin
edilmektedir. Üstelik kız gelin gittiği evde de ücretsiz işçi olarak
çalışacağından, erkeğin ailesinin zararı da fazla olmamaktadır. Başlığın
ortadan kalkması, ancak onu yaratan maddî koşulların, yoksulluğun ortadan
kalkmasıyla gerçekleşecektir.
TABLO 14:
|
YERLEŞİM VE DOĞUM YERLERİNE
GÖRE EVLENİRKEN BAŞLIK VERİLEN KADINLAR |
| Doğum
yeri Yerleşim Yeri |
Kent |
Kasaba |
Köy |
| 3 Büyük
Kent |
7.4 |
22.9 |
48.2 |
| Kent |
36.2 |
30.8 |
54.0 |
| Kasaba |
11.2 |
45.6 |
39.7 |
| Köy |
52.3 |
54.9 |
63.7 |
| Kaynak:
Dr. Serim Timur, Türkiye'de Aile Yapısı, s. 83. |
Çok karılı evlilik ücretsiz el emeği ve erkeğe sağladığı prestij ve
cinsel doyum açısından geçerliliğini korumaktadır. Kırsal kesimde %3
dolaylarında olup, Doğu Anadolu'da %5'e çıkmaktadır.[28*]
[sayfa 74]
SAĞLIK
Ülkemizde sağlık hizmetlerinin son derece yetersiz olduğu bilinen bir
gerçektir. Yetersizlik kırsal kesimde daha da belirgindir. Yaşam
koşullarının ağırlığını sağlık hizmetlerinin yokluğu pekiştiriyor,
köylülerimizin yaşam savaşını amansızlaştırıyor. Örneğin hekim oranına
bakıldığında, Artvin'de, Bingöl'de, Bitlis'te, Gümüşhane'de, Hakkâri'de
10.000 kişiye 0.1 hekim düştüğü görülür. Diğer bir deyişle 100.000 kişiye 1
hekim. Genel olarak insanlarımız böylesine olanaksızlıklar içindedir, özel
olarak kadınlarımıza dönüldüğünde, köylerde kendi sağlık durumlarının kötü
olduğunu belirten erkeklerin oranı %10.1 iken, kadınlarda bu oranın %21.1'e
çıktığı görülmektedir. Bu farkın köylü kadının yaşam koşullarından, çok
çocuk sahibi olmasından ve cinsiyete özgü kadın hastalıklarının
bulunmasından ileri geldiği söylenebilir.
Birçok köyde halkın ziyaret ettiği, hastalıklarının, dert ve
sorunlarının giderileceğine inandığı yerler vardır. Bunlar kimi kez yatır,
türbe, kimi kez de ocaktır, hocadır. Sorunların çözümünü doğaüstü güçlere
bırakma, yazgıya inanma kişide atılımı sindirir, direnmeyi kırar. Azgelişmiş
ülkelerde toplumsal koşulların cendereye alması sonucu insanlar, çıkış yolu,
çare bulamadıklarından daha da [sayfa 75] bezgin
olurlar. Din de kaçış için gerekeni sağlar insanlara, kusursuz bir uyuşukluk
sığmağı yaratır, umutları öbür dünyaya yöneltir.
Batıl inançlar nedenleri görmemenin, sonuçları değerlendirememenin,
çıkış yolu bulamamanın kurumlaşmasıdır. Bilgisizlik çaresizliği doğurur.
Nitekim hocaya, yatıra gidenlerin okuma-yazma düzeylerine ve cinsiyetlerine
bakıldığında durum apaçık ortaya çıkar. Okur-yazar kadınların %12'si,
okur-yazar olmayanların ise %21.8'i hacı, hocaya gitmektedir. Erkeklerdeyse
bu oran, okuryazarlarda %7'ye ve okur-yazar olmayanlarda ise %12.2'ye
düşmektedir.[29*]
İki düzeyde farklılaşma görülüyor. Kadınlar erkeklere oranla, okur-yazar
olmayanlar okurlara oranla daha çok batıl inançlara kapılmaktadır. Yani
ezilenle (kadın), cahil (okur-yazar olmayan) boş inançlara daha yakın.
[sayfa 76]
C. HİZMET SEKTÖRÜNDE KADIN
Bundan önceki bölümlerde, sanayi ve tarım kesiminde çalışan kadınların
durumu incelendi. Şimdi ele bu iki kesim dışında genellikle hizmetler
sektöründe çalışan kadınların durumuna bir göz atmak gerekir.
Sanayi ve Tarım kesimleri dışında çalışan kadın, genellikle, özel ya
da devlet hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Ve bu sektörde çalışan
kadınların sayısı giderek artmaktadır. Burada çalışan kadınların büyük bir
çoğunluğu sadece ekonomik zorunluluklar, yani kocanın aldığı maaşın ailenin
geçimini karşılamaması sonucu çalışma hayatına itilmişlerdir.
Çalışma nedeninin ekonomik zorunluluklar olduğuna dair bir başka
gösterge de, kendilerine sorulduğunda, geçim sıkıntısı sona erdiğinde
çalışmaktan vazgeçeceklerini söylemeleridir. Üstelik kadınlar, çalışacakları
yeri ve işi [sayfa 77] seçerken, bunun olanaklar
ölçüsünde kendilerine toplumda verilen rollere uygun görevler olmasına
dikkat etmektedirler. Bunu iki örnekle saptayalım:
TABLO 15:
|
TÜM KADIN DOKTORLAR ARASINDAKİ ORAN |
| Toplam
İhtisas: |
%14 |
| Çocuk
Hastalıkları: |
%40 |
|
Doğum-Kadın: |
%27 |
|
Diğerleri: |
%10'dan az |
| Kaynak:
Tabipler Odası 1971. |
|
Baroya kayıtlı avukatlar |
| |
Toplam |
Erkek |
Kadın |
Kadınların Oranı |
| 1970 |
11.310 |
9.666 |
1.644 |
14,5 |
| 1975 |
19.498 |
16.409 |
3.089 |
15,8 |
| 1980 |
18.398 |
14.927 |
3.471 |
18,9 |
| 1985 |
22.626 |
18.028 |
4.598 |
20,3 |
| 1990 |
29.048 |
21.741 |
7.307 |
25,2 |
| 1995 |
35.486 |
25.519 |
9.967 |
28,1 |
| 2000 |
45.273 |
31.881 |
13.392 |
29,6 |
Doktorlar arasında ihtisas yapan kadınların oranı %14'tür. İhtisas
yapan kadınların %40'ı çocuk hastalıkları, %27'si ise kadın-doğum
hastalıkları alanlarında çalışmaktadır. Diğer tüm tıp dallarında ihtisas
yapan kadın doktorlar %10'dan daha azdır. Bu sayıların gösterdiği gibi,
yüksek öğrenim görerek, doktorluk mesleğini seçen kadınlar dahi, toplumun
kendilerine yüklediği işlere uygun nitelikteki alanlarda yoğunlaşmaktadır.
Bakanlıklarda çalışan kadın personelin dağılımına bakılacak olursa, şu
gerçek ortaya çıkar. Kadınlar en çok Mülî Eğitim Bakanlığı (%31.6), Turizm
ve Tanıtma Bakanlığı (%26.3)[30*]
ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığında (%22.2) yoğunlaşmaktadır. Bu
sayılardan da görüldüğü gibi, "kadın görevliler genellikle sosyal görünümlü
ve içerikli, erkekler tarafından yavaş yavaş terk edilen hizmet kesimlerine
giderek daha yüksek oranlarda yönelme eğilimindedirler."[31*]
Bunun nedeni, kadının, kendisini toplumun verdiği görevler ve
toplumsal koşullanma sonucu, önce anne ve eş olarak algılaması ve tüm
yaşamında bu görevleri en iyi biçimde yerine getirmek kaygısında olmasıdır.
Bu nedenle kadının iş hayatı ve toplumsal bir statü (mevki) edinme ve
topluma yararlı olma kaygısı ikinci planda kalmaktadır.
Kamu sektöründe çalışan kadınlar arasında yapılan bir ankette, "iş
hayatında düzeltilmesini istediğiniz en [sayfa 78]
önemli konular nelerdir?" sorusuna verilen cevaplar da ilginçtir. Kadınlar
en çok, yuva, kreş, aile mutfağı gibi kadının aile görevlerine yardımcı
kurumların geliştirilmesini ve emeklilik yaşının indirilmesini
istemişlerdir.[32*]
Bu isteklerin bir nedeni, kadının aile-çalışma yaşamı arasında bir uyum
sağlama çabasında olmasıdır. Kadınların esas görevlerini anne ve eş olarak
kabullenmeleri, çalışma nedeniyle ihmal edilen bu tür işlerin işyerleri
tarafından çözümlenmesini istemelerine yol açar. Böylece, omuzlarında
çalışma dışında, ağır bir yük olan ev işleri sorununu çözümlemiş
olacaklardır.
Kendisini eş ve anne olarak gören kadının, iş hayatında ilerleme,
yükselme gibi istekleri yok denecek kadar azdır. Bizzat kamu kesiminde
çalışan kadınların kendileri, yüksek kademelerde kadın görevlilere az
rastlanmasını, kadının evlenince ya da çocuk sahibi olunca işlerini
bırakmalarına ve tarihi gelişim içinde ülkemizde kadınların çalışma hayatına
geç girmelerine bağlamışlardır.[33*]
İşte olduğu sürece, evdeki çocuğunu veya akşama ne yemek pişireceğini
düşünen kadının iş hayatında yükselmesi ya da tam anlamıyla başarılı olması
ne ölçüde beklenebilir?
Toplumdaki maddî koşullar ve egemen değer yargılan değişmedikçe
kadının çalışması ona gerekli olan ekonomik bağımsızlığı sağlayamamaktadır.
Bunun bir başka önemli nedeni de sadece ekonomik zorunluluktan dolayı
çalışan kadının, (yani eğitimi değerlendirme, ekonomik bağımsızlığına
kavuşma ya da bir uğraş edinme gibi nedenlerle değil) aldığı paranın
tamamım, ya da büyük bir kısmını aile [sayfa 79]
bütçesine ek olarak vermesidir. Bir yandan çalışmasına rağmen aileyi
geçindiren kendisi olmamakta, öte yandan kazandığı paranın harcanma biçimi
üzerinde de yeterince söz sahibi olamamaktadır. Zaten kendisini iş-kadını
olarak görmeyen kadın, para kazanmama kendisine sağlayacağı ekonomik
bağımsızlıktan ve buna bağlı olan bazı kişisel özgürlüklerden de
yararlanamamaktadır.
Eğitim düzeyi yükseldikçe, kadının kendisine bakışında da sürekli
değişiklikler gözlemek olanağı vardır, örneğin, yine kamu kadın personeli
arasında yapılan araştırmaya göre, çalışma yaşamını sürdürmek isteyenler
%83.33 ile en çok yüksek eğitim görmüşler arasındadır. Çalışma yaşamını
sürdürmek istemeyenlerin en yüksek olduğu grup ise enstitü mezunlarıdır
(%47.3).
Unutmamak gerekir ki enstitüde toplumdaki alışılmış kadın tanımına
uygun yani, anne ve eş niteliklerine uygun bir eğitim sürdürülmektedir:
Ayrıca bir enstitü mezununun yapabileceği işte sıkıcı ve tekdüze memurluklar
olmaktadır. Bu nedenlerle enstitüden mezun kadınlar ekonomik zorunluluk
ortadan kalkar kalkmaz eve dönmeyi yeğlemektedir. Yüksek öğrenimliler ise
eğitimlerini değerlendirmek için çalışmayı sürdürmek istemektedirler.
O halde, tarım ve sanayi kesimleri dışında çalışan kadının en önemli
sorunu (ki bu sorun tarım ve sanayide çalışan kadınlar için de geçerli
olabilir) toplum tarafından öncelikle anne ve eş olarak koşullandırılması,
bu koşullanma sonucu, onlarında kendilerini bu görevlerle yükümlü
kılmalarıdır. Kadının çalışma yaşamına girmesinde temel neden, bir kişi
olarak, bir uğraşa ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma isteği değil, ailenin
geçimiyle yükümlü erkeğin gelirine katkıda bulunma zorunluluğudur.
[sayfa 80]
Kadının çalışması, sorunlarını çözümlememektedir, çünkü toplumdaki
egemen değer yargıları kadının çalıştığı işe ve topluma yaptığı katkıya
rağmen, yine de kadın (dişi), öteki cins olarak ele alınmasına yol
açmaktadır.
O halde, kadının kurtuluşu, çalışsa dahi, bu düzende mümkün değildir.
[sayfa 81]
YASALAR
Gerek toplumumuzda gerekse diğer kapitalist toplumlarda kadınla erkek
arasında, yasalarda da kadın aleyhine bir eşitsizlik söz konusudur. İsviçre
Medenî Kanunundan esinlenerek hazırlanmış T.C. Medenî Kanununun incelenmesi,
açıkça gösterecektir ki yasalar insanlar, sadece insan - insan ilişkisini
düzenlemek için değil aynı zamanda bir sınıfın diğer sınıfa, bir cinsin
diğer cinse egemenliğini sağlamak için de çıkarılmaktadır.
Günümüz Türkiye'sindeki yasalar, kapitalist üretim ilişkilerine
dayanan yerleşik mülkiyet ilişkilerini düzenler. Tek eşli aileyi,
kadın-erkek ilişkisini düzenleyen yasalar da kişisel mülkiyetin korunması ve
devamı amacına uygundur. Medeni Kanunun 151. maddesinde birbirine sadakat ve
birbirini kollamakla yükümlü oldukları söylenen karı-koca arasındaki ilişki
giderek, mal paylaşımı, borçlar, icra-iflâs, tazminat, senet-tahvil, şahsî
ve ortak mülkiyet, miras gibi şirket ortaklığıyla ilgili bir kontrata
dönüşür. Üstelik bu kontrata ilişkin maddeler, kadının aile içinde ikincil
cins olduğunu yasalaştırır.
Kadının ikincil cins olduğu toplum düzenini yansıtan yasalardan şu
örnekler verilebilir: [sayfa 82]
152 - 153 - 154. maddeler kadın ve çocuğun geçimi, oturulacak evin
seçimi, birliğin reisi ve temsilcisi olan kocaya aittir demektedir. Zaten
kadın istese de ayrı evde oturamaz çünkü yasalar, kocanın ikametgâhını
kadının zorunlu ikametgâhı kabul eder. Kadın yasalara göre eve bakmakla
yükümlüdür. Koca, ev işleri hizmetinin karşılığında, kadının güvencesini
sağlayacaktır. Bu işbölümü, kadını kesinlikle eve bağlar niteliktedir.
Kadının eve bakacağını söyleyen aynı yasanın 190. maddesi şöyledir:
Koca, kadından uygun oranda aile masrafına katılmasını isteyebilir. Yani
ekonomik zorunluluk sonucu kadın ev işleri hizmetlerine ek olarak para
kazanmaya mecbur edilebilir. Peki ya kadın çalışmayı kendisi istiyorsa?
Yasalar, yargıca, kadına çalışma izni verme hakkını tanıyor. Yargıç, bu
hakkını, kadının çalışmasını ailenin birliği ve çıkarı için gerekli olduğuna
inandığı zaman kullanıyor. Ekonomik zorunluluklar, kadının çalışması için
yasalarca kabul edilen tek mazeret oluyor. Ya ekonomik zorunluluk yoksa...
Kadın gene de çalışmak ya da sanatla uğraşmak istiyorsa ne olacak? Yasa,
bunun gerçekleşmesinin ancak kocanın izniyle olabileceğini söylüyor. (Madde
159)
Yani yasalar kocanın izni ya da ekonomik zorunluluk söz konusu
olmadığı durumlarda kadını hiç de üretken olmayan ev işlerine mecbur
kılıyor. Üstelik kadın çalışsa da, kazandığını kullanma hakkı kendisinin
olamıyor. 191. madde bunu açıkça belirtiyor. "Evlilik birliğinde kadının
paraları, yerine konabilen malları, taşıyana yazık tahvil ve senetleri
kocanın mülkiyetine geçer." Yani kadının parasını istediği gibi harcaması
söz konusu değildir. Ancak aile bütçesine katar, nerede, nasıl
kullanılacağına gene koca karar verir. Öyle ki kadın kendisine
[sayfa 83] kalan bir mirası bile ancak koca izin
verirse reddedebilir. (Madde 200)
Miras nedir? Miras, özel mülkiyete sahip olanların öldükten sonra mal
ve mülkünün aile içinde paylaşılmasıdır. Mirastan birinci derece payı
çocuklar alır. Çalışıp para kazanmak hakkı erkeğin; kadının para ve
senetlerinin mülkiyeti erkeğin; kadının kazancını hatta kadına kalan mirası
kullanma hakkı erkeğin... Açıkça görüldüğü gibi nerdeyse mülkiyetin bütünü
erkeğin elinde. Çocuklara kalacak miras da babadan gelmektedir.
Ana-baba arasındaki bu eşitsizlikler, mirasın düzenlenmesini
kolaylaştıracak doğrultuda çocuğa ilişkin yasalar gerektirir. Çocuk
babasının ismini ve vatandaşlık haklarını alır. (Madde 263) Çocuğun
babasının ismini, vatandaşlık haklarını ve mirasını kazanabilmesi için
soyunun belirlenmiş olması gerekir. Çocuğun babasının belirlenmesi ve
annenin haklarının belli olması için yasa sınırlamalar koymuştur: Kadın
çocuğun babası ile evli değilse o erkekten yalnızca doğurma harcamalarını
alabilir. Çocuğu, babasının mirasçısı olduğu halde, kadın, o erkeğin
mirasçısı olamaz. Oysa kocanın mirası, koca öldükten sonra da kadının
ekonomik güvencesini sağlar. Yani evlilik, gerek koca yaşarken gerek
öldükten sonra, kadının ekonomik güvencesini sağlayan bir kurumdur. Ancak
bunun karşılığında yasalar, özel mülkiyetin sağlam temellerde devamı için
kadını aracı olarak kullanır. Çocuğun hangi erkeğin mirasçısı olacağı, yani
babasının kim olduğu belli olsun diye kadına ilişkin sınırlamalar
konulmuştur. Örneğin boşanma gerekçesi olan zina halinde evli kadına daha
ağır ceza verilir. Öyle ki, evli bir kadının, kocasından başka bir erkekle
aynı odada yakalanması bile zina sayılmaktadır. Oysa evli bir erkek ancak
karısından başka bir kadınla cinsel ilişkide bulunduğu anda
[sayfa 84] yakalanırsa zina yapmış sayılır. Toplumumuzda aşağılanan
bir ilişki olmasına rağmen hemcinsler arası cinsel ilişkiye bile böyle ağır
ceza verilmemektedir. Bu da gösteriyor ki, karı kocanın başkalarıyla cinsel
ilişkisi, çocuk doğması söz konusu olunca cezalandırılıyor. Bunun temelinde
mirasçının belli olması koşulu yatıyor. Mirasın da özel mülkiyetten çıktığı
bilinmekte. Öyleyse kadın aleyhine eşitsiz olan bu sınırlamaların kökeni, ta
ortak mülkiyetten özel mülkiyete geçişe yani sınıflı toplumun ortaya
çıkışına dayanıyor. [sayfa 85]
FUHUŞ
Sınıflı toplumda, sadece kadın için tek eşlilik anlamına gelen
karı-koca evliliğinin fuhuş ile iç içe yaşadığı, tek eşli-aile ile fuhuşun
bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğu daha önce belirtilmişti. Türkiye'de bu
konuya ilişkin yasaların ve gerçeklerin incelenmesi bu doğruyu
gösterecektir.
T.C. Anayasasının 35 inci maddesinde devletin, aileyi, ana ve çocuğu
korumakla yükümlü olduğu yazılmaktadır.
T.C. Belediye Başkanları adına kıyılan nikâh törenlerinde "Nikâh
kutsal bir törendir" levhası vardır.
Özel mülkiyetin ortaya çıkardığı aile kurumu ilk sınıflı toplumdan
(köleci) günümüz toplumuna dek korunmuştur. Gene ilk sınıflı toplumdan bu
yana tek-eşli evliliğin tamamlayıcısı olarak fuhuş süregelmiştir. Nasıl olur
da toplumun pisliği "fuhuş"u kutsal ailenin yanına koyuyorsunuz denirse,
T.C.'nin 1593 sayılı yasasına bakmak gerek. Bu yasa der ki: "Genelevlere ve
genel kadınlara ilişkin hükümleri ve bu fuhuş yüzünden ortaya çıkan
hastalıkların yayılmasını önleyecek tedbirleri, İçişleri Bakanlığı ile
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı birlikte saptar ve yürürlüğe koyar." O
halde fuhuş yasalaşmıştır. [sayfa 86]
Nedir fuhuş?
Kadının, para karşılığı, istemeden cinsel ilişkide bulunmasıdır. Yani,
fuhuş bir kazanç kapısıdır. Yukarıdaki yasanın bir diğer maddesi de fahişeyi
"fuhuşu sanat ve geçim yolu kabul eden kadın" diye tanımlayarak fuhuşun
kazanç için yapıldığının yasalarca da kabul edildiğini doğrular.
Peki, toplumun böylesine aşağıladığı, fahişenin istemeden yaptığı
fuhuş neden bir kazanç kapısı olmuştur?
Çünkü kapitalist toplumda insanın en doğal ihtiyaçları bile kâr
amacıyla sömürülür. Genelev ve randevu evi sahipleri kâr ederler. Üstelik
devlete de vergi vererek hizmet ederler.
Çünkü ailenin, dinin baskısı, cinsellik konusunda yasaklamalar,
genelev ve randevu evlerine müşteri yaratır.
Çünkü fahişeler, geçinmek, ekmek parası kazanmak için bu işi yapmak
zorundadırlar. Genellikle, yoksul kitlelerin kadınları, orta sınıfın alt
kesiminin kadınları, eğitim olanağı bulamadıklarından bu yola itilirler.
Toplumda egemen ahlâk anlayışı, sevdiğiyle, evlenmek vaadiyle cinsel
ilişkide bulunup, sonradan onunla evlenemeyen kadını "bir kez namusu
lekelenmiş" diye kabul ettiği için, kadın fahişeliğe itilir.
Yoksul kesim dışında, fahişeliğe yönelme ise, sınıflar arası belirgin
farklar sonucu, kent kadınının yaşantılar arasında kıyaslama yaparak
imrenmesi, duyumsuzluğa kapılması, kısa yoldan zengin olmaya
şartlandırılmışlığı, para kazanmak amacıyla cinsel ilişkide bulunması
şeklinde olur. Bu bilinçsiz kadınları fuhuşa başlatmak ise kâr amacıyla
dolanan genel ev işletmecileri için zor olmasa gerektir.
[sayfa 87]
Unutulmamalıdır ki, evlenmek, bir kocaya sahip olmak, kadınlar için
bir geçim aracı olduğu sürece tek eşli ailenin tamamlayıcısı olarak fuhuş ta
her zaman var olacaktır. O halde sorun, evliliği, birbirini seven insanların
birleşmesini geçim aracı olmak durumundan kurtarmak ve kadının yaygın olarak
üretime katılmasını sağlamaktır. Bu ise, insanın insanı sömürmeyeceği ve
geleceğe güvenle bakabileceği yeni bir dünya yaratmakla gerçekleşebilir.
[sayfa 88]
VIII. SONUÇ
"Modern karı-koca ailesi, açık ya da gizli, kadının evcil köleliği
üzerine kurulmuştur."[34*]
Günümüzün sınıflı toplumlarında, "erkeğin burjuva, kadının ise proleter
rolünü oynadığı" karı-koca ailesi yaygındır. İki cinsi bu tür ilişkiler
içine sokan tarihsel olgu, özel mülkiyetin ve sınıflı toplumun ortaya
çıkışıdır. Kadının toplum ve aile içindeki çifte tutsaklığı, ilkel komünal
toplumun çözülüp yerini köleci topluma bırakmasından bu yana süregelmiştir.
Günümüz kapitalist toplumlarında tüm çelişkiler iyice belirginleşerek en
uzlaşmaz noktalara ulaşmış, kadın ile erkek arasındaki çelişki de bu
ilişkiler bütünü içinde daha çarpıcı bir nitelik kazanmıştır.
Kapitalist toplumun en önemli özelliklerinden birisi, her şey gibi
insanı da metalaştırmasıdır. Bu olgu tüm insanlar, yani her iki cins için de
geçerlidir. Kadının kapitalist toplum içindeki yeri ise, ekonomik olarak
erkeğe gereksinimi ve bunun sonucu toplumda aşağı görülmesi ile bu durumdan
kurtulmak için çalışma hayatına atılan kadının sermayenin tutsaklığına
girmesi olarak tanımlanabilir. İşte bu anlamda kadının "çifte
tutsaklığı"ndan sözedilir. [sayfa 89]
Kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu Türkiye'de de kadın hem
sermayenin sömürüsü hem de karşı cinsin baskı ve tutsaklığı altındadır.
Kapitalist kurumlar ve değer yargılarının yanısıra, feodal ahlâk ve değer
yargılarının kalıntıları da etkenliklerini sürdürmektedirler. Ekonomik
zorunluluklar nedeni ile çalışma hayatına giren kadınlar, var olan üstyapı
kurumlarının baskısı altında ikincil durumlarını değiştirememektedirler.
Çalışma hayatına girmek kadının özgürleşmesinin bir ön koşulu olmakla
birlikte, bugünkü koşullar altında kadının kurtuluşunu getirmemektedir.
Kadın ile erkek arasındaki yasal eşitsizliği kaldırmaya yönelik çabalar da
başarısız kalmakta, yalnızca gerçek eşitsizliği ortaya çıkarmaktadır. Yasal
eşitlik sağlansa bile, evliliğin sonucu olan cinsel tutsaklık, fuhuş,
kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığı ve kadının iş hayatında
sömürülmesi,[35*]
kapitalist toplumun sınırları içinde kalındığı sürece ortadan kaldırılamaz.
Çünkü sözkonusu koşulları yaratan, sınıflı toplumun temel ilişki ve
çelişkileridir.
Nasıl sömürünün ortadan kalkmasının zamanı işçi sınıfının doğusuyla
birlikte gelmişse, kadının kurtuluşunun maddî koşulları da kapitalist
toplumda, işçi sınıfı mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmasıyla gerçeklik
kazanmıştır. Bu nedenledir ki, emekçi sınıfın kurtuluşu aynı zamanda
kadınların kurtuluşunun da ön koşulu olmaktadır. Başka bir deyişle,
kadınların gerçek anlamda özgürleşmesi ancak kapitalizmin yıkılması ile
gerçekleşebilir. Bu, sosyalist devrimin kadın sorununu bir gecede çözeceği
anlamına gelmez. Çünkü yeni kurulacak toplumda, eski toplumun, eski dünya
görüşünün kalıntıları varlıklarını sürdürecektir. Toplumu oluşturan
insanların [sayfa 90] bilinçli uğraşları sonucu
toplum bu kalıntılardan arıtıldığında kadınların kurtuluşu da tamamlanmış
olacaktır.
Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak
ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu
hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi
olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Ev işlerinin ve çocuk
bakımının kamu görevi olarak, uzman kişilerce yapılması bu sorunun çözümüne
büyük bir katkı yapacaktır. Bu koşullar altında, maddî çıkar ilişkisine
dayanan ve ekonomik bir birim olan burjuva ailesi yerini, iki kişinin özgür
seçimine dayanan, maddî çıkar kaygılarından, dinsel önyargılardan, ataerkil
yasaklar ve değerlerden, yasal engellerden, gayri meşru çocuk sorunundan
arınmış, eşlerin karşılıklı sevgi ve saygısı üzerine kurulmuş beraberliğe
bırakacaktır. Doğaldır ki, bu tür bir beraberlikte, kadının cinsel
tutsaklığı, fuhuş, kadın ve erkeğin cinsel meta haline gelmesi de sözkonusu
olmayacaktır.
Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı
insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi,
kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik
ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur."[36*]
İnsanların kurtuluşu mücadelesinde en ön safta çarpışan devrimcilerin,
mücadelenin ancak kadın, erkek omuz omuza çarpışarak kazanılacağının
bilincine varması, bu yöndeki kişisel şartlandırmalarını kırmasının yanısıra
kitleleri de eğitmesi, önde gelen görevlerindendir. [sayfa
91]
Dipnotlar
[1*] V. I. Lenin, "Ne Yapmalı?", 1964,
Moskova, s. 66.
[2*] V. I. Lenin, "Woman-Society, (Kadın
- Toplum)".
[3*] Engels, "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve
Devletin Kökeni", s. 94, Sol Yayınları.
[4*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
50.
[5*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
50.
[6*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
51.
[7*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
51-52.
[8*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
52.
[9*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
52-53.
[10*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, s.
54.
[11*] U.S. Department of Labor Women's Bureau.
[12*] Juliet Mitchel, "Woman's Estate",
Pelican 1971, s. 124.
[13*] Juliet Mitchel, a.g.y., s. 126.
[14*] Lenin, Toplumda Kadının Rolü Üzerine,
s. 62, Ürün Yayınları.
[15*] Juliet Mitchel, a.g.e., s. 127
[16*] Juliet Mitchel, a.g.e., s. 42.
[17*] Bkz. Aytunç Altındal, Türkiye'de
Kadın, s. 171-199.
[18*] Dr. Serim Timur, Türkiye'de Aile
Yapısı, Hacettepe Üniversitesi Yayınları 1972, s. 31.
[19*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 37.
[20*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 70.
[21*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 75.
[22*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 131-132.
[23*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 143.
[24*] 1973 İstatistik Yıllığı s. 43.
[25*] Genel Nüfus Sayımı, 1970, Adıyaman İli.
[26*] Dr. Serim Timur, Türkiye'de Aile
Yapısı, s. 133.
[27*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 136, 142.
[28*] Dr. Serim Timur, a.g.y., s. 93.
[29*] DPT - Türk Köyünde Modernleşme, s. 230.
[30*] Mesut Gül, Doktora tezi, 1971.
[31*] Mesut Gül, "Türk Kamu Görevlilerinin
Sosyal Evrimi", Amme İdaresi Dergisi, Eylül 1973.
[32*] Oya Çiftçi, "Kadın ve Çalışma",
Amme İdaresi Dergisi, Haziran 1974.
[33*] Oya Çiftçi, a.g.y.
[34*] Engels, "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve
Devletin Kökeni", s. 105.
[35*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm,c.
1, s. 10.
[36*] A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm, c.
1, s. 12.
Açıklayıcı Not
[*] İslam dininde kadının erkek karşısındaki
yerini belirleyen hadislerden bir iki örnek vermek yararlı olacak. "Kocanın
eşinin boynundaki hakkından birisi, onun nefsini istediği zaman, o, devenin
sırtında ise dahi, nefsini kocasından men etmemelidir." (Kadınlara
Hitap-Hadis'i Şerifler - Arapçadan derleyen Tekirdağ Müftüsü Ali Arslan,
Arslan Yay. 2. baskı, 1971, s. 30) Bir diğer deyişle, "devenin üstünde de
olsa (yani yola gitmek üzere de olsa) eğer kocası kendisi ile sevişmek
istemişse derhal inip erkeğin şehvetini giderecek... Ve cennetin annelerin
ayakları altında olduğunu düşünüp teselli bulacak." (Aytunç Altındal
-Türkiye'de Kadın, s. 79) Yine hadislerden; Resulüllah: "Eğer kocanın
tepesinden ayağına kadar bütün bedeni irinler içinde kalıp hanımı o irinleri
lisanîyle (diliyle) silerse, yine de ona karşı teşekkür etmek vazifesini eda
etmiş sayılmaz."
|