KÜTÜPHANE

 NEPAL'DE DEMOKRATİK CUMHURİYET İHTİYACI

KÜTÜPHANE

 NEPAL'DE DEMOKRATİK CUMHURİYET İHTİYACI

(kaynak:http://www.cpnm.org/ - tarih: 22.04.2005 )
NEPAL’DE KRALİYET İMPARATORLUĞU VE DEMOKRATİK CUMHURİYET İHTİYACI

Nepal’de süren devrimci mücadelenin liderliğinin belgelerini yorumlarımızla birlikte sizlere dört yıldır iletmeye çalışıyoruz. Böyle ilk belge ve yorumu 2001 haziranında Katmandu Narayanhiti sarayında Kral Birendra ve ailesinin katledilmesi üzerine http://www.monthlyrewiev.org/0601letter.htm’de yayınladık. Ardından 2002 ocağında yeni kral Gyanendra’nın ordu üzerinde kişisel denetim kurması sonucu iç savaşın yeniden başlamasını konu alan yazı http://www.monthlyrewiev.org/0102bhattarai.htm’de okuyuculara sunuldu. Devrimci güçlerin başarısı çok kısa bir süre zarfında kraliyet hükümetini 2003 başlarında yeni bir ateşkesle görüşme masasına oturmak zorunda bıraktı. Mücadelede kadın liderliğin rolünü ele alan yazı 2003 şubatında http://www.monthlyrewiev.org/0203parvati.htm’de yayınlandı. ‘Danışmanlığını’ Amerikalıların yaptığı kraliyet ordusu (RNA)’nun 19 ağustos 2003’te silahsız politik işçileri katletmesiyle ateşkesin bozulması http://www.monthlyrewiev.org/0903bhattarai.htm’de ele alındı.

2003 eylülünden bu yana devrimci güçler Nepal’in merkezi dışında ülkenin büyük bölümünde kendi iktidar organlarını oluşturdukları yeni bir rejim kurdular ve RNA’yı üslerinde sıkıştırdılar. Devrimin öncü partisi CPN (Maoist), bu zaman zarfında, yayınladıkları belgelerin İngilizce çevirilerinin de bulunduğu http://www.cpnm.org/ adında bir website kurdu. Bu sitenin kurulmasıyla sitede bulunan belgelerin çevirilerini yayınlamaya son verdik.Ancak şimdi düşman güçler, ABD gizli servisleri ve Nepal’de hüküm süren kraliyet rejimi bu siteyi çökertmiş durumda. CPN (Maoist) liderliği Nepal’deki son durumu değerlendiren yeni bir yazı yayınladı ve söz konusu website halehazırda kullanılamaz durumda olduğundan bu belgenin İngilizce çevirisini yayınlıyoruz. Nepal’in yakın tarihini bilmeyen okuyucularımıza ilkin yukarıda belirttiğimiz linklerdeki Nepal yazılarına bir göz atmalarını öneririz.

Geçen yıl kraliyet rejimi ABD ve Hindistan’ın askeri yardımlarıyla kurtarılmış bölgelere saldırıya geçti. 2004 yazında kurulan sivil hükümette bazı komünist partilerin sol kanatları, CPN (UML) ve Nepal Kongre Partisi’nin bir fraksiyonu yer aldı, ancak bu hükümet ordu üzerinde hiçbir denetim kuramadı. Şu yada bu biçimde anayasal düzeni sürdürmeye, kısmen basın özgürlüğünü ve hukuk düzenini korumaya, RNA’nın (ABD’li ‘danışmanlar’la birlikte) kuşkululara işkence edilmesini önlemeye ve genel afla suikastleri durdurmaya çalıştı. Ancak bütün bu yapılmaya çalışılanlar yeni rejimin yayılmasını durdurmak için yeterli değildi ve 1 şubat 2005’te Kral Gyanendra mevcut basın özgürlüğüne ve hukuk düzenine son vererek askeri bir diktatörlük kurdu.

15 mart 2005’te CPN (Maoist) Politbüro üyesi ve partinin önde gelen şahsiyetlerinden Dr. Baburam Bhattarai yeni durumu irdelediği aşağıdaki yazıyı yayınladı. Demokratik cumhuriyet çağrısı yapan mesajını çaresiz durumdaki eski rejim duymak istemedi. Bu çağrının duyurulmaya değer olduğunu düşünüyoruz.





Kraliyetin Gerilemesi ve Demokratik Cumhuriyet sorunu
Baburam Bhattarai-CPN (Maoist)

Ünlü çalışması Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’inde Karl Marx ‘Hegel dünya tarihinde bütün büyük olay ve kişiliklerin iki kez vuku bulduğunu söyler. Ancak eklemeyi unutur: ilkinde trajedi olarak, ikincisinde ise komedi olarak’ der. Marx Napoleon’un kendisini III. Napoleon olarak kral ilan eden yeğeni Louis Bonaparte’ın 1851 darbesiyle Napoleon kendisinin 1799 darbesi arasında bir paralellik kuruyordu. Kuşkusuz bu eleştirel anlamdaydı.

Hegelci diyalektiğin benzer bir yasası Nepal tarihinde de işliyor gibi. Baba, Kral Mahendra bütün iktidarı elinde toplamak amacıyla 1950 sonrasında kurulan ilk parlamenter demokrasiyi16 aralık 1960’ta askeri darbeyle yıktı. Şimdi de oğlu, Kral Gyanendra 1990 sonrasında yeniden kurulan ikinci parlamenter demokrasiye karşı askeri bir darbe düzenledi ve bütün devlet iktidarını ele geçirdi. Ancak politik olarak aydın kesimler için olan biteni anlamak hiç de zor değildi: 1 şubat darbesi nispeten zayıf ve liberal Kral Birendra’nın bütün ailesiyle birlikte katledildiği ve Gyanendra’nın yeni bir hanedanlık kurduğu 1 haziran 2001 olayının yalnızca devamı yada son aşamasıdır. Bu biçimde Nepal tarihinin ‘1 şubatı’ sanki Fransız tarihinin ’18. Brumaire’inin bir kopyasıdır; trajedi-komedi orantısı ise ilerde belli olacaktır.

Kraliyetin Gericileşmesinin İçyüzü

1 şubattaki ‘kraliyet ilanı’ da dahil olmak üzere darbe sonrasındaki her açıklamasında Gyanendra ‘terörizm’ hayaletini defederek (yani CPN (Maoist)’in önderlik ettiği devrimci halk savaşını), ‘barış’ı yeniden sağlayacağını ve ‘çok partili demokrasi’yi sağlamlaştıracağı masalını anlatıyor ve bütün bunları belli bir zaman diliminde, önümüzdeki 3 yılda yapacağını yineliyor. 24 şubatta seçilmiş bir basın grubuyla konuşurken kendisini ‘demokrasi’nin gerçek mesihi ve ‘terörizm’in düşmanı olarak takdim etmek için çok uğraştı ve parlamenter politik partileri ve uluslar arası topluluğun bütün üyelerini ‘terörizm’e karşı savaşında işbirliğine davet etti. Dolayısıyla kendisini ‘terörizm’le uluslar arası savaşta ABD başkanı George W. Bush’un gerçek takipçisi olarak göstermeye çalıştı ve herkesin otokratik askeri rejiminin meşruluğunu tanımasını talep etti. Kuşkusuz Pakistan devlet başkanı General Müşerref’den birkaç şey öğrenmiş görünüyor.

Ancak, Gyanendra’nın politik numaraları babası ve kardeşinin zamanından beri saray içinde katı bir otokrat olarak lekeli bir imaja sahip olduğundan ve özellikle 1 haziran 2001’deki saray katliamının kardeş ve kral katili sıfatıyla gerçek suçlusu olarak halkın nefretini kazandığından kitleler arasında pek itibar görmüyor. Özellikle Tulsi Giri ve Kirti Nidhi Bista gibi anti-demokratik düşünceleri iyi bilinen eski saray efradını başlıca politik yardımcıları olarak atamasından ve ülke çapında olağanüstü hal ilan ederek halkın temel ve demokratik haklarına el koymasından sonra despot askeri yönetiminin maskesi iyiden iyiye düştü. ‘çok partili demokrasiye’ ve ‘anayasal monarşiye’ bağlılığını papağan gibi tekrarlamasına rağmen asıl çabası politik partiler ve liderlerine, özgür basın ve insan hakları savunucularına karşı sıkı önlemler almak ve bariz biçimde eski anayasanın sınırlı demokratik maddelerini ayaklar altına almaktan ibarettir. Kuşkusuz pasif parlamenter demokratik sistem artık ölmüş durumda ve ülkede otokrasi yeniden inşa edildi.

İşte bu noktada şu soruyu sormalıyız: 1990 sonrasında kurulan sınırlı burjuva demokratik sistem nasıl ilga edilebildi ve otokrasi nasıl böyle sorunsuz biçimde yeniden kurulabildi. Tarihin tekerleği ileriye gitmiyor mu. Bu soruları doğru yanıtlamak için bilimsel ve nesnel olarak sosyal gelişmenin yasaları kavramalı ve 1990 sonrasındaki parlamenter sistemin zayıflığını ve sınırlarını doğru biçimde değerlendirmeliyiz.

İlkin, kabul edilmelidir ki, sosyal sınıflar arasındaki mücadele sosyal gelişmenin temel itici gücüdür. Bugünkü Nepal toplumu yarı-feodal ve yarı-sömürge bir ülkede çok sınıflı bir toplumdur ve ana mücadele feodaller, burjuvazi ve proleter sınıflar arasındadır. Üç ana çarpışan sınıfın kendi ittifakları da mevcuttur. Geleneksel olarak egemen feodal sınıfın ittifakları komprador ve bürokratik burjuvazidir, küçük ve zayıf burjuva sınıfı kır ve kent küçük burjuvazisiyle ittifak halindedir; ve proletaryanın ittifakları da yoksul köylülerin büyük bölümü ve yarı-proleterlerdir. Bu esas olarak üçlü sınıf çatışması proletaryanın liderliğinde devrimci halk savaşının başlaması ve gelişmesiyle giderek iki kutuplu bir çarpışmaya dönüşüyor. Diğer bir ifadeyle sınıf mücadelesi ve sosyal gelişmenin yasası uyarınca asalak gerici sınıflar kendileri arasında en yetenekli ve en güçlü sınıfın liderliği altında birleşiyor, diğer yandan emekçiler ve ilericiler de en ileri sınıfın bayrağı altında toplanıyor. Feodaller ve komprador ve bürokratik burjuvaziyi temsil eden monarşi Nepal’de gerici sınıfların tarihsel olarak en güçlü temsilcisidir. Devrimci halk savaşından en olumsuz biçimde etkilenen asalak sınıflar giderek monarşinin liderliği altında birleşiyor. Bu mantıki olandır ve kraliyetin gericileşmesinin özü yada sınıf terminolojisiyle otokrasinin restorasyonudur bu. Emekçi sınıfların ilerici tavrı karşısında gerici sınıfların bu tavrı sosyal gelişmenin diyalektiğidir.

İkinci olarak, daha politik bir açıdan sorunu ele alırsak kabul etmeliyiz ki, 1990 sonrasında kurulan burjuva parlamenter demokrasinin yapısal zayıflığı ve eksiklikleri ve orta tabaka ve güçlerin genel güçsüzlüğü ve yeteneksizliği feodal otokrasinin gerilemesi için nesnel bir zemin sundu. Tarihsel olarak büyük parlamenter güçler yani Nepal Kongre partisi ve revizyonist UML herhangi bir sınıfa dayanmak yerine feodal ve komprador ve bürokratik burjuvaziden küçük burjuvaziye kadar değişik sınıf güçlerini temsil etmeye eğilimli oldu ve sürekli bocalayan ve uzlaşmacı politik duruşlar sergiledi. Bu tutumun aksine monarşi geleneksel olarak gücünü feodal mülkiyet ve kültürel ilişkilerden ve esas olarak da Nepal Kraliyet Ordusunun (RNA) tüm denetimini elinde tutmasından alıyor. Daha özgül olarak politik değişim ve 1990 anayasası geleneksel olarak monarşinin kendisine ait olduğunu iddia ettiği ‘devletin egemenliği’ sorununu uygun biçimde çözemedi ve dolayısıyla ‘devlet otoritesini’ ve RNA üzerindeki stratejik denetimi monarşinin ellerine bıraktı. Bu ‘tarihsel gaf’ (Hint diliyle ifade edersek Jyoti Basu) monarşinin kademeli olarak parlamento ve anayasayı askıya almasının koşullarını hazırladı ve bugünkü kraliyet gerilemesine gelindi. Ayrıca 1990-2002 yılları arasındaki 12 yıllık yönetimleri sırasında parlamenter güçler geleneksel olarak feodal ancak giderek komprador ve bürokratik kapitalist sosyo-ekonomik ve kültürel temele dayanan toplumun ilerici dönüşümü için hiç çaba göstermedi. Daha sonraki süreçte, özellikle devrimci halk savaşının gelişimiyle, sınıfsal ve politik temelleri daha çok erozyona uğradı. Bunun bir sonucu olarak 1990 sonrasındaki politik değişimi destekleyen toplumun üst tabakası yavaş yavaş tekrar monarşinin safına geçti, alt tabaka (ve orta sınıfların bir kesimi) ise doğal olarak devrimci halk savaşı saflarında yerini aldı. Reformist parlamenter güçlerin bu ikilemi Başkan komutan Prachanda’nın Halk Savaşının yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada özetlendi: ‘Nihai olarak 1 şubatta yapılan kraliyet ilanı yalnızca reformizmin Nepal politikalarına kayıtsızlığını göz önüne sermedi aynı zamanda parlamenter politik güçlerin uyuşukluğunu da tuzla buz etti.’

Üçüncü olarak, askeri açıdan sorunu ele alırsak, eski devlet otoritesinin mutlakiyetçi monarşide merkezileştirilmesi can çekişen gerici sınıfların ülkede giderek şiddetlenen savaşta devrimci güçlerle nihai mücadeleye girme girişimi olarak görülmelidir. CPN (Maoist)’in 9 yıldır süren savaşı nihai stratejik saldırı aşamasına ulaştırma açıklamasıyla, korkan gerici sınıfların başlangıcında beri RNA’nın komutasını elinde tutan monarşinin liderliği altında ölüm kalım savaşına girişmesi aptalca olsa da hiç mantıksız değildir. Yakın geçmişte RNA’nın Halk Kurtuluş Ordusu (PLA)’yla girdiği her gerçek mücadeledeki acıklı görünümü
Parlamenter güçlerin de jure politik liderliği ile RNA’nın komutasını elinde tutan monarşinin de facto askeri liderliği arasında çelişki nedeniyle eleştirilere maruz kaldı. Aynı zamanda kendisini sallantıdaki komprador ve bürokratik burjuva sınıfların en büyük koruyucusu olarak sunmak için kardeşi Birendra’nın bütün ailesini keserek tahtı ele geçiren Gyanendra’nın askeri emellerini anlamak zor değildir. Bununla birlikte askeri bilimin sıradan bir öğrencisinin de bilebileceği gibi belli bir ordunun zafer yada yenilgisi son tahlilde komutanın liderlik vasıflarından çok ordunun sosyal sınıf temeline ve politik amacına dayanır. Bu anlamda gerici RNA’nın yenilgisi baştan bellidir ve Gyanendra’nın düşü bir hayalden ibarettir.

Uluslararası Güçlerin Rolü

Günümüz emperyalist küreselleşme dünyasında her hangi bir politik olayın geçmişe göre daha büyük uluslar arası etkileri vardır. Dolayısıyla, kraliyetçi 1 şubat darbesi dünya çapında tepkilere yol açtı. Dünyanın bütün büyük ve bölgesel güçleri ne örgütleri, BM,ABD, İngiltere, AB, Hindistan ve Çin dahil olmak üzere, Nepal’deki gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulundular. Şaşırtıcı biçimde büyük uluslar arası güçlerin hiç biri şimdiye kadar Gyanendra’nın gerici adımlarını desteklemedi.Yalnızca ABD, İngiltere, AB ve Hindistan gibi büyük güçler (geçmişte Nepal’deki gerici rejimlerin başlıca destekçileri) bugünkü gelişmelere açıkça karşı çıkmadılar aynı zamanda Çin, Rusya, Pakistan ve Bangladeş gibi devletlerde olayları ‘Nepal’in iç işleri’ olarak yorumladılar. En önemli uluslararası gelişme Hindistan ve İngiltere’nin (ABD de aynı çizgiyi izleyecek gibi) askeri yardımı ve bir kısım AB ülkesinin ‘gelişme yardımını’ askıya almasıdır. Uluslararası Af Örgüt, İnsan Haklarını İzleme gibi uluslar arası insan hakları örgütleri kraliyet rejimini artan demokratik ve insan hakları nedeniyle açıkça kınadılar. Bu nedenle otokratik kraliyet rejimi uluslar arası topluluktan tümüyle izole edildi ve bu demokratik hareket için sevindirici bir gelişmedir.

Bununla birlikte, despotik rejim uluslar arası destek bulmak amacıyla iki sorunu kullanmaya çalışıyor. İlki ‘anti-terörizm’ kartı, ikincisi ise ‘jeo-politik’ kart. 11 eylül sonrasında ve dünyadaki irili ufaklı bütün diktatörlükler ve gerici rejimlerce kullanılan klişeleşmiş ‘anti-terörizm’ kartı esas itibariyle etkisini yitirmiş durumda ve Gyanendra’ya ne kadar yardımcı olacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak açıkça ortadadır ki, ünlü saray katliamıyla eli kanlanan ve bütün politik ve temel hakları askıya alarak halka karşı askeri terör uygulayan Gyanendra gibi bir şahsın ‘anti-terörizm’ iddiaları aydın dünya kamuoyunun gözlerini boyayamayacaktır. Ancak sınıflı toplumun bütün değer ve kurallar sınıf çıkarlarınca belirlenirken dünyadaki gerici yönetimlerin bir kısmı gerici kraliyet rejimini desteklerse, açık yada gizli, bu şaşırtıcı olmayacaktır.

Çin ve Hindistan gibi iki süper devletin arasındaki stratejik konumuna ilişkin ‘jeo-politik’ kart bağlamında Gyanendra’nın, babası Mahendra’nın soğuk savaş döneminde yaptığı gibi, komşularından birini diğerine karşı kışkırtma girişimleri genel olarak uluslar arası güçler dengesindeki ve özel olarak Çin-Hindistan ilişkilerindeki değişim nedeniyle işe yarayacak gibi görünmüyor. ABD ve Hindistan’ın son buluşması ve kraliyetçi gericiliğe karşı ortak politika izlemeleri Gyanendra’yı Çin kartını oynamaya teşvik edebilir. Gyanendra Çin taraftarlığıyla bilinen kraliyetçi Kirti Nidhi Bista’yı başlıca yardımcılarından biri olarak hükümete atayarak bu noktada yeterince imada bulundu sayılır. Benzer biçimde, Pakistan ve Bangladeş Hindistan’la olan geleneksel çelişkileri nedeniyle kraliyetçi rejimin soluklanmasına yardımcı olabilir; ve bunun ilk işaretlerinin Pakistan’ın Katmandu büyükelçisi vermiş durumda. Bununla birlikte, Gyanendra’nın kendisinin sallantılı konumu ve belirsiz geleceği nedeniyle komşularında birinin diplomatik incelik dışında ona maddi bir yardım sağlayacağını sanmak pek mümkün görünmüyor. Benzer biçimde proletarya devrimcileri de özellikle yakın komşularla diplomatik ilişkilerde stratejik katılığı ve taktik esnekliği uygularken tedbirli olmalıdır.

Son günlerde başka bir dikkate değer gelişme de büyük uluslar arası ve bölgesel güçlerin Nepal devrimci güçlerine yaklaşımlarında olumlu bir değişimin yaşanmasıdır. Kendi çarpık sınıf bakış açıları ve çıkarları nedeniyle bu büyük güçler geçmiş dönemlerde monarşi ve parlamenter güçleri ‘istikrarın iki direği’ olarak tanımlar ve devrimci demokratik güçlere karşı ikisi arasında bir ittifak kurulması için yoğun çaba gösterirlerdi. Ancak artık devrimci güçlerin de dahil olduğu ‘üç direk’ten söz etmeye başladılar, ki bu kuşkusuz ileri bir adımdır. Ancak ilkenin tarihsel gerekliliği ve yeni nesnel durumu parlamenter ve devrimci güçlerin yeni ‘iki direği’nin çağdışı ve çürümüş monarşinin üçüncü ’direği’ni yıkması için ittifakını zorunlu kılıyor. CPN (Maoist) bu konuda politik kararını vermiş durumda. Bu karar Başkan komutan Pracahanda’nın halk savaşının son yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamada ifade edilmiştir.

Demokratik Cumhuriyet Sorunu

1 şubat kraliyet darbesi sonrasında iç politik durumda kimi önemli gelişmeler yaşandı. Öncesinde ulusal politikalar monarşi, parlamenter demokrasi ve devrimci halk demokrasisi olarak üç akımda ifade edilirken artık giderek iki akıma dönüşüyor: monarşi ve demokrasi. Özellikle parlamenter demokrasinin liderleri, kadroları ve taraftarları artık geçmişte demokrasi karşıtı manevralar ve monarşinin böl-yönet politikalarıyla aldatıldığının farkına varıyor ve monarşiye karşı duydukları öfke giderek şiddetleniyor. Hala otokratik monarşi lehine günlük olarak mitingler ve açıklamalar yapılıyor olsa da politik partilerin ve liderlerinin hiç biri açıkça kraliyetçi hareketi desteklemiyor. Kraliyet rejimi sert otokratik tedbirlerin yalnızca ‘teröristlere’ (yani Maoist devrimcilere) karşı alındığı yönünde sıkı propaganda yapmasına rağmen halk söz konusu tedbirlerin bütün demokratik güçlere karşı alındığının giderek bilincine varıyor. Benzer biçimde, ‘sivil toplumun’, medya mensuplarının, insan hakları örgütlerinin, meslek odalarının vb. hemen hemen bütün üyeleri açıkça kraliyetçi darbeye karşı çıkıyorlar. Bu demokrasinin geleceği için açıkça umut verici bir gelişme.

Bununla birlikte, ciddi kaygı verici bir nokta var: Darbeden bu yana bir ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen demokratik güçler etkin, ortak plan ve programla yada direniş mekanizmasıyla otokratik monarşiye karşı koyamadılar. CPN (Maoist) Şubat ayında üç günlük bir genel grev (Nepal Bandhi) ve 15 günlük yol kapatma eylemi örgütleyerek direniş hareketine ilk ivmeyi vermeye çalıştı ve önümüzdeki aylar içinde kitle hareketleri ve askeri eylemler planlıyor. Parlamenter güçler Hindistan’dan kimi propaganda faaliyetleri ve ülke içinde mitingler örgütledi ve barışçıl kitlesel iş bırakma eylemleri planlıyor. Ancak monarşiye karşı arzu edilen düzeyde eylemler ne parlamenter güçlerce ne de parlamenter ve devrimci güçlerce ittifak halinde henüz örgütlenemedi. Nepal Kongre Partisi monarşiye şiddetle karşı çıkarken sözde ‘solcu’ UML monarşiye karşı nispeten sessiz kaldı. Bu kuşkusuz kitleler arasında yeni bir ‘Ramayajhi’ olayının (CPN’in o zamanki genel sekreteri Keshar Jang Ramayajhi’nin 1960’larda monarşiye teslim olması) yaşanıp yaşanmayacağı noktasında sorulara yol açtı. Bununla birlikte o zamandan beri öyle çok kan döküldü ki durum çok değişti. Dolayısıyla sol kamptan birkaç Ramayajhi ve Nepal Kongre Partisi’nden birkaç Tulsi Giris çıksa bile politik partilerin lider ve kadrolarının ezici çoğunluğu ve halk yığınları muhtemelen monarşiye karşı sonuna kadar savaşacaklardır. Ayrıca monarşist RNA’ya karşı savaşan PLA’nın varlığı ve mutlakiyetçi monarşiye karşı savaşmak için uluslar arası koşulların önceki dönemlere göre daha elverişli olması nedeniyle monarşiyi silip süpürecek birleşik bir saldırıyı başlatmak için mevcut durum devrimci güçlerin lehinedir.

Bu bağlamda monarşiye karşı bütün demokratik güçler için, parlamenter ve devrimci güçler ve uluslar arası topluluk da dahil olmak üzere, kabul edilebilir ortak asgari program ve slogan belirlemek gereklidir. CPN (Maoist)’in bu konuya ilişkin görüşü, temsili bir kurucu meclisin seçilmesi programı ve demokratik cumhuriyetin kurumsallaştırılmasının amacımız için en uygunu olacağıdır. Parlamenter güçler ve uluslar arası toplulukça ileri sürülen parlamentonun restorasyonu yada 1990 anayasasının yeniden işler kılınması ve değiştirilmesi sloganı bugünkü koşullarda artık eskimiş ve yetersiz bir slogandır. 1950’lerden beri ülkede süren monarşi ve demokrasi arasındaki mücadelenin kısa bir incelemesi bile feodal monarşinin arkaik kurumları ve kukla RNA ilga edilmeden Nepal’de demokrasinin ve kurumsallaşmasının güvence altına alınmayacağı konusunda kuşku bırakmaz. Zaman tekrar tekrar kanıtladı ki, kimi gelişmiş kapitalist ülkelerde varlığını sürdüren sözde ‘anayasal monarşi’ yarı-feodal ve yarı-sömürge bir ülkede taklit edilemez. Bundan dolayı, parlamenter politik partiler ve uluslar arası güçlerin çürümüş ve itibarını yitirmiş monarşi kumrunu şu yada bu biçimde koruma girişimi tarihsel gereklilik ve ülkenin somut koşullarıyla bağdaşmaz ve ‘demokratik cumhuriyet’ sloganı artık Nepal politik gündemine girmiştir.

Demokratik cumhuriyet yoluyla sosyalizme ve komünizme ulaşmayı hedefleyen devrimci demokratik güçlerin burjuva demokratik cumhuriyetine samimi bağlılığı noktasında CPN (Maoist)’in Nepal özgülünde demokratik cumhuriyetin bir alt evresinden geçmenin tarihsel gerekliliğine ilişkin ilkesel konumunu sık sık açıkladı. Özellikle 2003 nisanındaki görüşmeler sırasında sunulan ‘CPN (Maoist)’in Görüşmler için Önerisi’nde (bak;Nepal Komünist Partisi (Maoist)’kimi önemli belgeleri,2004) kurucu meclisle demokratik cumhuriyeti asgari içeriği ve gerçekleşme süreci somut terimlerle açıklandı. Demokratik cumhuriyetin özgürce seçilecek bir kurucu meclisle kurumsallaştırılmasının tasarlanmasıyla devrimci güçlerin demokratik niteliklerine ilişkin yanılsamalar bir yana bırakılmalıdır. Ayrıca kraliyetin paralı ordusu RNA’nın dağıtılmasının ardından yeni bir ulusal ordunun kurulması gibi somut sorunlar görüşme sürecinde tartışılabilir.

Bugün bütün demokratik güçlerin ortak asgari demokratik cumhuriyet programı etrafında birleşme zamanıdır. Şimdilik eksik olan bir şey varsa o da gerçek demokratik vizyon ve büyük (parlamenter) politik partilerin liderliğinin iktidarı istemesidir. Aynı zamanda gün politik partilerin demokratik nitelikleriyle kitlelerin güvenini kazanma zamanıdır ve bunun için parti-içi demokrasinin işlemesi önemli bir faktördür.

Son olarak. Günümüz Nepal’i gibi bir ülkenin özel tarihsel özgünlükleri bağlamında bir proletarya partisinin neden burjuva cumhuriyet programını yükseltmeye gerek duyduğunu anlamak için Engels’in yazdıklarını anımsamak yararlı olacaktır. 19. yy’da cumhuriyet programına itiraz eden Bakunist anarşistlerle polemiğinde Engels şöyle der:

‘1873 şubatında cumhuriyet ilan edildiği zaman Birliğin İspanyol üyeleri (yani Bakunist ‘enternasyonal’) kendilerini ikilem içinde buldular. İspanya sınai olarak öylesine geri bir ülkeydi ki doğrudan işçi sınıfının kurtuluşunu sağlamak söz konusu bile olamazdı. İspanya ilkin değişik gelişme evrelerinden geçmek ve yolu üzerindeki engelleri temizlemek zorundaydı. Cumhuriyet mümkün olan en kısa sürede bu evrelerden geçme ve engellerin üstesinden gelme olanağını sundu. Ancak bu olanak yalnızca İspanya işçi sınıfı etkin bir politik rol oynarsa kullanılabilir.’ (Bakunistler İşbaşında)

15 mart 2005