AEHC

Doç.Dr.Kutlu Merih

Avrupa Birliği Demokratik Olmayan Bir "Süperdevlet" Konumundadır

Avrupa Birliği 1991 Maastricht Antlaşması ile bir ekonomik birlik olmaktan çıkarak politik birlik projesi haline dönüşmüştür. Burada Avrupa'nın ulus-devletlerinin egemen ulus-devlet kimliklerinden vazgeçerek egemen bir üst süperdevlete katılmaları sözkonusudur. Diğer bir deyişle üst süperdevletin hukuku, üye devletlerin hukukunun üzerinde olacaktır. Durum şimdi kısmen de olsa böyledir ve her yeni antlaşma üye devletlerin egemenliklerinin daha büyük bir kısmını üst süperdevlete transfer etmektedir. Bu mekanizma Avrupa halklarının bilgisi, kontrolu ve iradesi dışında bir politik seçkinler uzlaşması olarak gereçekleşmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti egemenlik haklarının bir kurtuluş savaşı kazanmakla tescil edildiği ve ortaçağ sosyo-politik sistemlerinin radikal devrimlerle tasfiye edildiği modern bir ülkedir ve egemenlik hakları konusunda özel bir duyarlılık sahibidir. Öncelikle egemenlik haklarından vazgeçmeyi talep eden herhangi bir uluslararası projeye hangi görünüm ve isim altında ve hangi gerekçe ile olursa olsun sıcak bakmayacağı açıktır. Avrupa Birliği bugünkü hali ve görünümü ile bile hukuksal olarak, demokratik bir tabanı olmayan  bir  Post-Modern İmparatorluk uygulamasını yansıtmaktadır. Gelecekteki genişleme ve derinleşme antlaşmaları ise bu imparatorluğu daha yaygın ve hükümran hale getirecektir. Bir imparatorluk sistemini tasfiye ederek kurulan modern Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni bir imparatorluğun üyesi olmayı düşünmeyeceği açıktır.

Türkiye-AB İlişkileri

Türkiye Cumhuriyet 1920 lerde radikal bir devrimle kurulmuş, inasan hakları ilkelerine bağlı demokratik, laik bir hukuk devletidir. Devletin yapısının laik ve demokratik bir cumhuriyet olması anayasasının değiştirilemez ve değiştitirlmesi teklif edilemez ilkelerindendir. Devletin bu temel yapısı ile ters düşmeyecek herhangi bir uluslararası kuruluşa kurucu veya üye ülke olarak katılmak, Türkiye'nin uluslararası ortamda yüklenmek istediği olumlu sorumluluklarla tutarlı bir yaklaşımdır.

Gevşek bir yapıda biraraya gelerek işbirliğini amaçlayan ülkelerin özgür iradeleri  ile oluşturulan, üyelerinin eşit koşullarda katıldığı, demokratik bir Avrupa Birliği, Türkiye'nin olumlu olarak yaklaşacağı ve katılmayı arzu edeceği bir uluslararası oluşumdur. Avrupa kültür ve uygarlığı Türk insanı ve modern Türkiye Cumhuriyeti'nin bakış açısında daima modernliğin ve çağdaş uygarlığın ulaştığı düzey olarak görülmüş ve benimsenmiştir. Bu nedenle Avrupa ile gerçekleştirilen yakın işbirlikleri Türkiye tarafından daima modernlik ve uygarlık doğrultusunda bir aşama olarak değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olmasını Avrupa ülkelerine karşı bir bağımsızlık mücadelesi vererek sağlayabilmiştir. Avrupa vizyon ve stratejilerinin kendi bağımsızlığı ve uluslararası etkinliği açısından daima bir tehdit unsuru taşıdığına da gözardı edemeyecektir. Türkiye'nin sosyoekonomik yapısının devlet öncülüğünden geleneksel bir formdan modern bir forma dönüşmesinin bi ölçüde otoriter yaklaşımlar gerektirdiği ve gerektireceği de açıktır. Bu yaklaşım Avrupa tarihini karakterize eden rekabetçi liberal yaklaşımla her zaman örtüşmemektedir.

Ayrıca Avrupa Birliğine esas teşkil eden ilkeler, ileri sürülen söylemlerin aksine her zaman liberal değerlere değil, merkezi bürokratik değerlere dayanmaktadır. Birliğin kendisi merkezi bürokratik değer ve ilkeler dayanırken aday ülkelerden liberal demokratik kurumsal yapıları talep etmek gerçekçi olmamaktadır. Ayrıca Türkiye politik ve ekonomik gelişme sürecinde ideolojik ve dinsel temaları dışarıda bırakmaya özel bir özen gösterirken, Birliğe üye devletler arasında bu temaların ağırlık taşıması ve sosyopolitik örgütlenme düzeyleri dikkati çekmektedir. Laik Türkiye cumhuriyetinden dinin ve dinsel kurumların sosyal ve ekonomik yaşam üzerindeki etkileri minimum tutulmaya çalışılırken Avrupa ülkelerinde Kilisenin sosyal yaşam üzerinde özel ve derinlemesine etkileri, söz konusudur.

Politik birlik ekonomik alanda değil hukuk alanında gerçekleşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin, Türk işadamlarının ve Türk insanının AB projesinin 1991 Maastricht Antlaşması ile ekonomik alandan politik alana dönüştüğü ve bunun anlamı konusunda yeterli ve gerçekçi bilgi sahibi olduğu kuşkuludur. Türkiye Cumhuriyeti'nin misyon ve vizyonunda bir çoğu laik, demokrat ve cumhuriyet olmayan Avrupa ülkeleri ile bir politik birlik gerçekleştirmek olduğu söylemez. Politik birliğin Türkiye üzerine yükleyeceği kısıt ve sorumlulukların, misyon ve vizyonu ile tutarlı olduğu da kuşkuludur. Türkiye modernleşme sürecini kendi insan kaynaklarına, uzman ve yeteneklerine dayanarak gerçekleştirmiştir.

Egemenlik İlkesi ve AB İlişkileri

1- Egemenliğin Tanımı ve Anlamı

J. J. ROUSSEAU tarafından "Sosyal Sözleşme" eseri ile ortaya konulan halk egemenliği kavramı, egemenliği genel iradenin kullanması anlamına gelmektedir. Bu genel irade ise yasa biçiminde belirmektedir. Egemenlik kavramı aslında soyut ve tartışmalıdır. Eski devirlerde mutlak, bölünmez ve sürekli iktidarı temsil eden hükümdarın iktidarını ifade eden egemenlik anlayışının kaynağı da ilahi idi. Yani hükümdar egemenliği Tanrıdan alıylordu. Hal böyle olunca da yalnızca Tanrıya karşı sorumlu oluyordu. Rousseau dan büyük ölçüde esinlenen 1789 Fransız Devrimi ile egemenliğin sahibinin ulus olduğu ve ulusun egemenliği temsilcileri aracılığıyla kullanması gündeme gelmiştir. Günümüzde ise AB kurulması ile ilgili gelişmeler bir anlamda Fransız Devrimi ile gündeme gelen bu bu ilkelerin terk edildiği anlamına gelmektedir.

Bu şekilde doğan ulusal egemenlik; egemenlik kavramını daha da kuvvetlendirmiş ve yüceltmiştir. Kaynağını ulustan alan egemenlik hiçbir güce bağlı olmama ve üstün emretme gücüne sahiptir. Bu anlamı ile uluslar arası ilişkilerde egemenlik kesindir ve denetim kabul etmez. Söz konusu olabilecek tek istisna ise devletin kendi iradesi ile koyduğu ve kabul ettiği sınırlardır. Ulus adına egemenliği kullanan devletin, bu sınırları koyarken ulusa danışması, ulusun onayını alması, ulusal egemenlik anlayışının doğal bir sonucudur.

2- 1982 Anayasası'na göre Egemenlik

 Anayasanın başlangıç kısmında; "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu..." 1. maddesinde "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" bu maddenin gerekçesinde ise "Devlet Başkanının veraset yoluyla değil, milletçe veya milletin temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilerek makamına geleceği" açıklanmaktadır." 2. maddesinde ise "Türkiye Cumhuriyeti .......... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir." Bu maddenin gerekçesinde ise, ".... Demokrasi, egemenliğin millete ait olduğu bir siyasi rejimdir." 6. maddesi, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiç kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. "Bu maddenin gerekçesinde ise ".... Bilindiği gibi egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ilkesi, istiklal harbimizde Atatürk'ün esas Teşkilat Hukukumuzun vazgeçilmez bir ilkesi olarak koyduğu ve demokrasi rejiminin hukuki ifadesi olan bir kavramdır... Türk Milleti demokratik bir düzen içerisinde yaşayacak ve Türk devletinde egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olacak-tır." 7. maddesinde "Yasama Yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez." denilmektedir.

Yukarıda anılan Anayasa maddeleri ve gerekçeleri hiçbir yorum gerektirmeyecek açıklıkla, Türkiye Cumhuriyeti devletinde egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletinde olduğunu belirtmektedir. Bu anlamı ile Türkiye Ulusal egemenlik temel kavramı üzerine oturmaktadır. Egemenliğin, somut ifadesi olan yasama yetkisi devredilemez, yürütme ve yargı yetkileri paylaşılamaz, devredilemez.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, gerek ruhu gerekse açık ve kesin hükümleri ile egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ve hiçbir şekilde devredilemeyeceğini buyurmaktadır.

3- Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş Felsefesi ve Temeli Bakımından Egemenlik;

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Mondros Mütarekesi ile yenik sayılan Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmeye başlanmıştır.

Bu işgalci devletler Osmanlı devletine imzalattıkları Sevr anlaşması ile Osmanlı Ülkesini aralarında paylaştıkları gibi bir kısmında da Ermenistan ve Kürdistan kurulmasına karar vermişlerdir. O zamanki Osmanlı Yönetimi düşmana tamamen teslim olmuştu. İşgallere karşı mahalli direnmeler ve örgütlenmeler başlamıştı. Osmanlı yönetiminden umudunu kesen Türk Milleti bulunduğu yerde kendi başının çaresine bakmaya başladı. İşte bu sırada Mustafa Kemal ve arkadaşları Türk Milletinin önüne düşerek bulunduğu mahalde kendi başının çaresine bakma kararı alan Türk Milletini bir arada örgütleyip, milletin temsilcilerini Büyük Millet Meclisinde toplayıp, egemenliğini kendi eline alınmasını sağladı.

21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da Mustafa Kemal'in yaveri Cevat Abbas bey'e yazdırıp yurdun dört bir yanına telgrafla duyurulan meşhur Amasya Genelgesi'nin 1. maddesinde "Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet merkezimiz, itilaf devletlerinin etki ve denetimi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi yok olmuş tanıttırıyor. Milletimizin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."

Erzurum Kongresinde alınan kararlar içinde "Kuvay-ı Milliye'yi ve milli iradeyi egemen kılmak esastır."

Sivas Kongresinin 2 numaralı kararında ise; "..... Kuvay-ı milliye'yi amil ve iradeyi milliyeyi egemen kılmak esası katidir."

Her iki kongre de Kurtuluş Savaşının ve Türkiye Cumhuriyetinin temel taşlarıdır. Ve her iki kongre de egemenliğin ulusa ait olduğunu kabul ve ilan etmiştir.

Nitekim kongrelerde oluşan Heyet-i Temsiliye tarafından Ankara'da meclis oluşturulması ve bunun için seçimler yapılması hakkında alınan ve ilan edilen kararda; "Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis memleket işlerini idare etmek ve denetlemek üzere toplanacaktır." denilmektedir. Buradan da açıkça, egemenliğin ulusa ait olduğu ve ulusun seçeceği temsilcilerden oluşan meclis eli ile egemenliği kendisinin kullanacağı anlaşıl-maktadır.

Nitekim kurulan Meclis'te 20 Ocak 1921'de kabul edilen Anayasanın ilk maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. hükümet ulusun kaderini doğrudan kendisinin tayin edeceği esasına dayanır", hükmü yer almaktadır.

1 Kasım 1922'de Saltanat, 3 Mart 1924'de de Hilafet kaldırılır. 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet ilan edilir. 3 Mart 1924'de Hilafetin kaldırılmasından sonra 20 Nisan 1924'de kabul edilen 1924 Anayasası ile, egemenlik kayıtsız şartsız Türk ulusuna tevdi edilmiştir.

Böylece, ilk kez 21 Haziran 1919'da Amasya Genelgesi ile ifade edilen Ulusal Egemenlik anlayışı, Kurtuluş Savaşının başarı ile sonuçlanması neticesinde, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ve 1924 Anayasası ile Türkiye Cumhuriyetinin temel felsefesi olmuştur.

Cumhuriyetin ulusal egemenlik anlayışı sadece saltanata karşı değil, uluslar arası ilişkiler açısından da anlamlıdır. Zira Kurtuluş Savaşı başında mandacılık dahi tartışılmış (Sivas Kongresi'nde) ama neticede "Ya İstiklal Ya Ölüm" kararı alınmış, işgal kuvvetleriyle savaşılarak, Cumhuriyet kurulmuştur.

Cumhuriyetin temel felsefesi "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" şeklinde ifade edilirken, bunun kayıtsız koşulsuz tam bağımsızlık olarak yorumlanması gerektiği açıktır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Bağımsızlık Anlayış ve İlkeleri

Avrupa Birliği, üye devletlerin belirli alanlarda egemenliklerini devrederek oluşturdukları bir üstün otorite, egemen konumundadır. Üye devletler egemenliklerini devrettikleri sahalarda topluluğun egemenliği altına girmektedirler. Bu hukuki düzlem, Gümrük Birliği anlaşmasını imzalayan Türkiye için de geçerlidir. Belirli sahalarda egemenliği Avrupa Birliğine devreden üye devletler ulusal hukuklarında da buna uygun düzenlemeler yapmak yoluna gitmişlerdir. Ülkelerin bu bütünleşmeye neden gerek gördükleri kendilerini ilgilendiren bir konudur. Burada büyük bir olasılıkla kendi ulusal güvenliklerini kendi olanakları ile koruma olasılığını görmemiş olabilirler.

Türkiye Ulus-Devlet Modeli Etrafında Modernleşmektedir

Avrupa Birliği'nin nasıl gelişmesi ve nasıl yapılaması gerektiği konusunda fikir ve model ileri sürmek Türk insanlarının görevi değildir. Avrupa Birliği rasyonel amaçlı herhangi bir uluslararası proje olmayıp Avrupa insanının kendi tarih ve kültüründen kaynaklanan özgün bir Avrupa projesidir. Avrupa ulus-devlet modelinden hoşlanmayıp modernlik öncesi feodal federatif yapılara geri dönmeyi arzu ediyorsa bu kendi tarihi seçimleri olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti için laik, demokrat, üniter ulus-devlet modelinden geri dönmek tarihi olarak mümkün değildir. İnsanlık henüz bu modelden daha modern bir alternatif üretebilmiş değildir.