OPORTÜNİZM NEDİR?
İ Ç İ N D E K İ L E R
I. AYRIM : Oportünizm Nedir?
Sunuş
Oportünizm
Nedir
Genel
Olarak Oportünizm
Açık Oportünizm
İki
Yüzlü Oportünizm
Tutarsız
Devrimcilik Oportünizmi
Teori Skolâstiği
Teori
Uydurmacılığı
Pratik
Tutarsız Devrimcilik
Skolâstik
ve Metafizik Düşünce Davranışın Sosyal Nedeni
Diyalektik
Düşünür ve Davranırın Kıtlığı, Çaresi
Uçkun Devrimcilik
Yapkın
Devrimcilik
II. AYRIM : Strateji - Stalin - II. Enternasyonal
Tabu
Söz, Tabu Kişi Yok
Strateji
Muskası Sınıf Pusulası Yerine Geçer mi?
Taktikle
Stratejiyi Karıştırmak
Stalin'in
Leninizm Şema - Alçısı
Stalin'in
"Bir Ülkede Sosyalizm" Şaşılığı
Bir
Ülkede Sosyalizme İnanmıyanları Suçlayış
Teori
Hazinelerine Oturuş
Stalin'in
Lenin'le Karşılaştırılışı
II.
Enternasyonal'in En Büyük Yanlışı
II.
Enternasyonal'in Doğuştan Yanılgısı
II.
Enternasyonal'in Öldürücü Yanılgısı
III. AYRIM : Sosyal Anlamlı Askercil Taktik
Elemanları
Sosyal
Anlamlı Askercil Taktik Elemanları
Objektif
Strateji - Sübjektif Taktik
Taktik
Biçimleri
Taarruz
Savunma
Ricat
Taktik
Güzelsanatında : Yaratıcı Hürlük ve Kişilikli Bilim
Kişilik
: Statik - Dinamik Karakter
Taktik
Çelişkileri Vaktinde Yakalayıp Kullanmak
Şeflik
Topluluğu ve Karakteri
İnsan
İlişkilerinde Örnek ve Yoldaş Olma Uyanıklığı
Kumanda
Üstünlüğü : Temkinli Sorumluluk Güvenidir
Döğüşkenlik
Değeri
IV. AYRIM : TİP ve Devrimci Ortam
TİP
ve Devrimci Ortam
Örgüt
Halkı Hiç İken Hep Yapar
Gangster
Sendikacı - Sömüren Kapitalist
Amaç
Partilerden Bir Parti Değildir
Bir
İşçi Partisinin Büyük Misyonu
Tip
ve Devrimci Ortam
Örgütlenmede
Toplayıcılık,Birleştiricilik
TİP,
DİSK ve GENÇLİK
Örgütlenmede
Güç Savaşıldıkça Gelir
Örgütlenmede
Karşılıklı Eleştiri ve Çelişkiler
Başa
Geçme : (Güç + Denem) ile Olur
Türkiye'de, en çok
çorba edilen konu STRATEJİ, en çok atlanan konu TAKTİK, üzerinde inceleme
yapmayı, inceleme sonuçlarını açıklamayı devrimci görev saydık. STRATEJİ
- TAKTİK konularını incelerken, AYDINLIK ayrılmalarına da yer vermek zorunda
kaldık. STRATEJİ - TAKTİK konularını bir ön kitapta, asıl ELEŞTİRİ bölümünü
ikinci kitapta sunmak istedik. Ancak, iki kitap bir arada çıksa 700-800
safyalık bir cilt tutacaktı. Daha pratik olmak istedik, Yayınevimizin olanakları
ve okuma kolaylığı, konunun anlaşılması ve bütünlüğe kavuşması açısından
aşağıdaki plan dahilinde yayınlamak zorunda kaldık.
I. KİTAP :
I. AYRIM : Oportünizm
Nedir?
II. AYRIM : Strateji -
Stalin - II. Enternasyonal
III. AYRIM : Sosyal Anlamlı Askercil
Taktik
IV. AYRIM : TİP ve Devrimci Ortam
II. KİTAP :
I. AYRIM : Türkiye
Halkının Teşkilâtlandırılması
II. AYRIM : Klasik Anlamıyla
Strateji - Taktik Nedir?
III. AYRIM : Genellikle Askercil
ve Sosyal Strateji-Taktik
IV. AYRIM : Dünya Örneklerinde
Strateji
V. AYRIM : Anadolu ve İstanbul
Sosyalistlerinde Strateji
VI. AYRIM : Türkiye'de Strateji.
Planı Üzerine
III. KİTAP : M. D. D. KÜÇÜK BURJUVA ZORTLAMASI
I. BÖLÜM : Özel Açıdan
Eleştiri
II. BÖLÜM : Genel Açıdan
Eleştiri
BİRİNCİ KİTAP
OPORTÜNİZM NEDiR ?
SUNUŞ
Türkiye işçi sınıfı hepimizden er davrandı : Kılıcını
ortaya attı. Her türlü "Devrimci" aydın gevezeliğine en kestirmeden keskin
karşılığını bir vuruşta verdi. Artık sözün yeri kaldı mı?
Aşağıdaki eleştiriyi beş-altı ay önceden beri
yazmış, yayınlama olanağını bekliyorduk.... Türkiye işçi sınıfı üstüne,
bilir bilmez çok spekülasyonlar (düşünce hava oyunları) yapıldı. Biz Türkiye'nin
en eski sosyalistleri, körün değneği gıbi tek bir şey bellemiştik
: "Başta işçi sınıfımız gelmek üzere" : İkinci Kurtuluş Savaşı
(İkinci Kuvayı Milliyecilik) olacaktı. Yeni sosyalistlerimiz mutlak
"Yeni" hele "Öztürkçe" söz etmek için "Hızlı" gitmeyi pek beğendiler: 27
Mayıs hepsinin gözlerini kamaştırmıştı. soyut tartışmalar buradan doğdu.
Türkiye işçi sınıfının subjektif
şartları mı, yoksa objektif şartları mı, tam mı değildi, eksik
mi idi? Yahut Türkiye'de bir proletarya partisi değil, küçük burjuva partisi
için bile önce Filipincil Demokrasi icazet verir miydi, yoksa ilkin Demokratik
Devrim savaşı mı kazanılmalıydı? gibi sürü sepet ulemalıklar almış yürümüştü.
Kimi aydın gençler arasında neredeyse kan gövdeyi götürecekti.
Bu kitabın birinci ayrımında
: Oportünizm konusunu inceledik :
OPORTÜNİZM : Hem aşırı yalın,
hem aşırı karmaşık, "kıldan ince kılıçtan keskin" bir sırat köprüsüdür.
İnsan Oportünizmin sağından çokça kaçayım derken, bakarsınız solundan yakasını
ve paçasını kurtaramaz. Oportünizmi bütün momentleriyle anlarıyla her
yanından kavramak, ona göre uyanık yatmak şart- tır. Yoksa aşırıca sağdan
sakınayım çabası farkına varılmaksızın insanı soldan "Kör Kuyu" içine kaydırıverir.
Stalin'i mezarında niçin
rahat bırakmamalı... Şunun için ki, yarım yüzyıldır Türkiye'de : "Bıyığını
takan başımıza Stalin kesilmek" aktörlüğüne bayıldı ve bayılıyor. Bu
gibiler, acıklı yahut gülünç komedyalarında hep bir şeyi unuttular, unutuyorlar.
Birinci kitapçığın ikinci ayrımında ilkin o unutulanı anıyoruz. Sonra,
şu lahmacun kadar meşhur edilen "Strateji" deyimini (ama taktik
bütünlemesiyle) Sosyalist Literatüre sistemlice sokan kimse Stalin'dir.
Niçin soktu'' Nasıl soktu?.. Oraları kavranılmadıkça, Strateji adına anlaşılır
olmak epey güçleşir.
Ayrıca 2 mart 1923 günlü
: "Az olsun, öz olsun" yazısından sonra Lenin sustu. Kaç devrimci
kuşağın Lenin Partisi ve Proletarya İktidarı üzerine Stalin bir oturdu,
pir oturdu. Deliksiz otuz yıl, Abdülhamit tahtından indirildi, Stalin ölünceye
değin kılına dokunmayı aklından geçireni cehenneme yolladı. Praletarya
Diktatörlüğü demek sanki o yumuşak çizmeli, sert alaboz saçlı çiçek
bozuğu Gürcü demek oldu.
Doğru muydu, yanlış mıydı?
Konumuz o değil... Ne var ki biz, Bilimcil Sosyalizmi kuran ve önceden
görüşlerin en yanılmazlarını veren Marx-Engels'lerin kaç kez aldandıklarını
kıyasıya yazılarında sık sık okuduk. Emperyalizm çağının her karakteristiğini
kendi ülkesinin orijinalitesiyle dünyanın alt-üstlükleri içinde şaşmaksızın
çizen "Devrimler Kartalı" Lenin, her gün kendi kendisinde ve
partisinde birçok yanlışları yakalar ve satranç tiryakiliğiyle göze batırmakta
ısrar ederdi... Stalin ömür boyu beş yaşındaki çocuklara dek yanılmaz papalığını
ezberletti. Kimin haddine düşmüş Stalin'in burnundan kıl koparmak?
İşte bizim Bâbil artığı
küçük burjuva sosyalisti; "Altı Kulaç
Bebe Runi'lerimiz" Stalin'in o hep en küçültücü yanına yani yanılmaz Rin
Papa paranoidliğine tutkundular ve tutkunlaşıyorlar.Oysa bir insan yanılmazlık
kuruntusuna düştümüydü artık ondan korkulurdu. Aslına bakılırsa Stalin'in
yanılmaz görünüşü ancak ve yalnız Lenin'in metinlerini harfi harfine izleyebildiği
ölçüde gerçeğe uygundu. Lenin olmasa, Stalin diye bir yaratık bulunamazdı.
Jozif Visaryonaviç Çıkvaşvili adında bir Tiflis eskicisi kalırdı. Stalin
olmasa, Lenin'in şahikalığından zerre eksilmezdi.
Lenin
ise yanılgı için şöyle der :
"Çoğunlukla
öyledirler, kabul edilmiş politika çizgisinin yanlış karakterde olduğuna
kanı besleyen politika adamları, dönüşlerini gizlemeye, kütleştirmeye,
falan veya filan gerekçeyi az çok kaçınılmaz "tasavvur" etmeye çabalarlar.
İnsanın kendi siyasi yanılgısını mertçe ve dürüstçe itiraf etmesi
bile kendi başına politik bir büyük eylemdir." Lenin : Pitirim
Sarokin'in kıymetli itirafları 20 Kasım 1918.
Yanılgısını
itiraf etmek "Mertliğine ve dürüstlüğüne" katlanamamak nerelere
varır? En pisi pisine kişicil horoz döğüşlerine varır. Her sosyal
olayın ekonomik temelden sınıf çelişkilerine çıktığı prensibine dayanan
Bilimcil Sosyalizm düşüncesinde kişicil politika dövüşü olur mu?
Olur.
Hele kişiler
herşeyi küçük dükkân temeline dayanan küçük burjuvaziden
iseler : Kişi keçilikleri ve kişi domuzlukları Marxizm kadar güçlü bir
sosyal düşünce ve davranış alanını bile yangın yerine çevirebilir hatta
bu alan, yeryüzünün en büyük sosyal devrimini başarmış
bir "Demir Disiplinli" parti, Lenin'in partisi de olsa domuzlukların
ve hırlaşmaların sonu gelmeyebilir.
Bunun en
korkunç örneğini Lenin anlatır. 24 Kasım 1922 notIarında şöyle der
:
"Yakın
bir gelecekte ayrılışmaya karşı garantileşmek üzere kenetleşmekten söz
etmek istiyorum, ve burada sırf kişicil düzende bir sıra mülâhazaları
incelemeyi öneriyorum."
"Bu
bakımdan, kenetleşme probleminde esas nokta, Merkez Komite üyeleri arasında
Stalin ve Trokski gibilerin bulunuşunda toplanıyor kanısındayım. Stalin'le
Trokski arasında bulunan ilişkiler, bence önlenilmesi mümkün (sakınılabilecek)
olan o ayrılışma tehlikesinin belli başlısıdır".
Yukarıki mektup kongreye yazılırken : Stalin henüz adı işitilmedik bir
çömezdi; Trokski, merkez komiteye karşı ikide bir idareci zart zurtları
çıkaran bir kendini beğenmişti. Sonra ,giderek o kişicil çekişmenin hangi
trajedilere vardığını bugün bilmeyen kalmasa gerektir. O trajedilerin baş
aktörü daha yuvasını yapınırken, Lenin onu kulağından yakalamış ve şöyle
teşhir etmişti :
"
Stalin yoldaş genel sekreter olur olmaz, elleri arasına sınırsız bir iktidar
yoğunlaştırdı ve ben onun bu iktidarı her zaman yeterli bir itina ve ihtiyatla
(önünü ardını düşünerek). kullanabileceğinden emin değilim." (24 Kasım
1922.)
"Stalin
çok hoyrattır, ve bu kusur bizim ortamımızda ve biz Bilimcil Sosyalistler
arasında pekâlâ tahammül edilebilir olan bu kusur, genel sekreterlik görevleri
içinde artık dayanılır olmaktan çıkmıştır." (25 Kasım 1922.)
Demek
kişinin mevki hırsı ve hoyratlığı : Sorumluluk durumu arttıkça tehlikesi
de artan bir felâketli aykırılıktır. Çünkü burjuvazi en çok o kanaldan
sosyalizmin içine en yangıncı kundaklarını sokar.
"Merkez
komitesinin kenetleşmesinden söz ettiğim zaman.,kafamda hep ayrılışmaya
(nifaka) karşı alınacak tedbirleri geçiriyorum. Çünkü, iyi
anlaşılan, Ruskaya Misl'in ak bekçisi (Gort Blanı) (Sanırım C.C.
Oldenburg), bu adamların Sovyetler Birliği'ne karşı giriştikleri savaşta,
o ak bekçi birincil olarak,Partimiz içinde ayrılışma çıkarmayı kezliyordu,
ve bu ayrılışmayı elde etmek için, ikincil olarak, Parti içindeki ağır
ihtilafları kezliyordu (fırsat kolluyordu)." (Lenin).
"Ak bekçi" sözünün yerine CIA ajanı ile onun Ergenekon aslanı komandosunu
geçirelim : Türkiye'de sosyalizmi kundaklayanların ne istedikleri ve nasıl
adam kışkırttıkları kendiliğinden anlaşılır. Bu küçük burjuva kişicil hot-zotçu
zortlamaları önlemenin yolu ne olabilir.?
1 - Örgütte işçi sınıfı üyelerini
sayıca ağır bastırtmak.
2 - Hoyrat kişilerin yerine
: "Daha toleranslı, daha luvaysall (içtenlikli, açık yürekli, dürüst,
doğru, sadık, hakyemez), daha uslu edepli, arkadaşlarına karşı daha dikkat
ve itina gösteren, daha az kaprisli ve ilh." olanını geçirmek.
Onun için "Büyük Stratej"
sayılan Stalin'in tezeği bile olmamış bizdeki taklitçilerine karşı Stalin'in
kimi düşünce ve davranışları üzerine bir açıklama yapmak yerinde olurdu.
Oportünizm ve Stalin
araştırmasına Taktik açıdan "Kimi Askercil Elemanlar" ile
"TİP ve Devrimci Ortam" ayrımlarını katıyoruz. Taktik konusunu
da yeryüzünün en geri "Prusya kafalı" Alman militarizminden örnek
vermeyi ibrete değer bulduk. Militarizmde bile Şef ile Örgüt
yığını arasındaki ilişkiler gözden
geçirilirse, Sosyalistler arasında ilişkiler ile "Demir Disiplin"
konuları biraz daha aydınlanmış olacaktır sanıyoruz. Aynı Taktik
açıdan "TİP ve Devrimci Ortam" ayrımı ile daha çok pratik
yönelişleri tartışmaya ve teklifleştirneye çalıştık.
"Tarafsızlık" bizim harcımız
değil. İşçi çocuğuyuz. Olduk olası: "Başta İşçi Sınıfımız"dan yana
düşünüp davranmayı öğrendik. İnsanoğlunun ancak ve yalnız İşçi Sınıfı yanından
gerçek İNSAN olacağına inanıyoruz. O noktada en ufak ikircilik geçirenler,
"Stalin" olsalar, bizi bağlayamamışlardır ve bağlayamazlar. Bu yazımızda
acı da konuşsak, "hak" yemeyiz. Acı sözümüzden ancak "Tatlısu
Devrimcileri" alınabilirler. Onlarla ise bir sayımız suyumuz olamaz. Azıyan
yara gibi, aşırı et fırlaması da cehennem taşıyla dağlanır. Hekimcesi,
hiçbir hastalık kayrılamaz.
Görev başında ömür merdiveninin
son basamaklarına geldik. Kimsenin kara yahut mavi. yahut yeşil, elâ gözü
için yaşamadık. Kimseden Proletarya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında
hiç birşey beklemedik. Kimsenin de bizden başka şey istemesine göz yummadık.
Görev yapıyorduk, muhallebi değil... Görev yapmada çok iyi biliyoruz; vurmak
ta vardır, vurulmak ta. Hepsi vız gelir, ve de gelmelidir.
Hikmet KIVILCIMLI
1/8/1970 Göztepe
AYRIM I
Oportunizm Nedir ?
OPORTUNİZM NEDİR?
"Oportunizm"
: son yıllarda Türkiye "Sol" unun en çok kullanılan "sözcük"lerinden biri
oldu.
"Türkiye"
de bir şey "Çok kullanıldı" mı, mutlak en az anlaşılan ve en çok adam korkutan
umacı olmuştur. Saltanat zamanı "Gâvur", Cumhuriyet zamanı "Komünist"
ne idiyse, bugün, büyük çoğunluğumuz için gene odur. Daha doğrusu Komünist
sözcüğü Finans - Kapitalist için ne ise, Gâvur sözcüğü Tefeci -
Bezirgân için odur. Solcular için de Oportunist sözcüğü aynı şey
oldu.
Gençler gördük. En içerledikleri kişiyi bir vuruşta yerin dibine batırmak
için kullanabildiği en müthiş sıfat "Oportunist" oluyordu. Dedesinin
"Gâvur", babasının "Komünist" sözcüklerini kullandıkları
yerde, genç "Oportunist"i kullanıyordu. O tür gençlerin kendilerine
yahut "Oportunist" yıldırımı ile yere serdiklerine sırası düşüp içtenlikle,
ne demek istendiğini sorduğumuzda düşmanlık duygusundan başka bir yorumla
karşılaşmadık.
Hemen hepsince : "Oportunist" : "beğenilmiyen adam" dı! Çoğu kez,
adamın beğenilmeyişi bile, onu "Oportunizm"le damgalıyanın kendi öz kanısı
değildi. İşitmişti bir yerden. Ve inanmıştı ki, o "Oportunist" sayılan
kişi, iflâh olmaz bir "Oportunist" idi. Tıpkı, köylümüzün "Gâvur";
esnafımızın "Komünist" (son zamanlar "Anarşist") dediği şey
önündeki tepkisi idi bu. Nedenini, içyüzünü bilmeden, araştırmayı ise Ulu
günah : "Günah'ı Kebiyr" sayarak kullanılıyordu bu sövgü...
Biraz
da haklıydı gençler. Kimse onlara "Oportunizm"in ne olduğunu aydınlatmıyordu.
Herkes onlara parmakla bir sürü "Oportunist" gösteriyordu. Örnek
gösterilen kişi olunca, başka derinlemesine çabaya hâcet kalmıyordu. Aslında
hepsi aydın gençlerin bir bölüğü idiler. Günlük derslerinden, sınavlarından,
hele son zamanlardaki heyecanlı "eylem" lerinden vakit bulup ta şu Oportunizmin
ne olduğunu araştıramıyorlardı. İçlerinden en dürüstleri, haklı olarak
Oportunizmin herkesçe kolay anlaşılacak bir tanımlamasını vicdan azabıyla
kıvranarak rastgeldiklerine soruyorlardı.
Böylesine
yaygın bir ihtiyaca toptan karşılık araştırmak yerinde olacaktı. Ona çalışalım.
GENEL OLARAK
OPORTUNİZM :
OBJEKTİF (Nesnecil) - SUBJEKTİF (Kimesnecil)
Oportunizm
nedir? Toplumda kaç türlü sınıf, zümre, tabaka, eğilim varsa, en az o denli
çok çeşitli Oportunizm olur. Bütün Oportunizmlerin bir listesini yapmak,
telefon rehberinden büyük ciltleri doldurur. Tek sözle Oportunizm : Sınıf
yerine Zümre çıkarına sapıştır.
Genel
olarak Oportunizmin bir Objektif (Sınıfcıl) anlamı vardır, bir de
Sübjektif (söz yerinde ise : Kişicil) anlamı vardır. Sınıflı toplumda
her Kişicil görüntülü davranış ve düşünce mutlak Sınıfcıl
olur; en azından bir zümre, bir grup, bir ahbapçavuş eğilimidir. Ancak,
sosyal bölümler kökünden kaynak almış eğilimlerin kişi'lerde somutlaştığı
da bir gerçektir.
1.
- Objektif Oportunizm : Sosyalizmde Proletarya (İşçi Sınıfı)
dışı düşünce ve davranıştır. Proletarya dışı kalışı iki türü olur :
a)
İşçi Sınıfı dışındaki sosyal sınıf, tabaka ve zümrelerin eğiliminde
düşünmek ve davranmaktır. Derebeyi, Büyük Emlâk Sahipliği, Burjuva, ve
bütün dalbudaklarıyla Küçükburjuva eğilimleri o çeşit sapıtmalara yol
açar.
b)
İşçi Sınıfı Tümlüğü dışındaki sapıtmalardır. Eğilim, "işçi"
(Proleter) etiketini veya sıfatını taşır. Ama, İşçi (Proleter) başka,
"İşçi Sınıfı" (Proletarya) başkadır. İşçi : tek kişidir; Proletarya
: İşçi sınıfıdır. İşçi sınıfı içinde çeşitli zümreler vardır. Bunlar Burjuva,
yahut Küçükburjuva, yahut öteki Derebeyi ve kalıntıları ile etkilenebilirler.
Yahut, İşçi Sınıfı içinde ayrıcalı bir zümre çıkarına uyarlar. Proletaryanın
tümlüğüne aykırı düşerler. Bir bölük işçiler, bütünü ile İşçi Sınıfına
yad veya karşı kalabilirler.
2.
- Sübjektif Oportunizm : kıcasa Sözün İşe Uymaması diye
tanımlanabilir.
"Hakikî
sosyalist demek, sözleriyle değil eylemleriyle sosyalist demektir..."
(Lenin : "Ortak Oturumda Söylev", 29 Temmuz 1918)
"
...Şimdi kendilerine Komünist ünvanını verenler de, Enternasyonalizm prensibini
lâfla tanırlar, iş'te onun yerine Nasyonalizm ve Pasifizmi geçirirler."
(Lenin : "Milliyet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tez Taslağı", 4
Temmuz 1920)
Subjektif
Oportunizmin de genel olarak iki türlüsü olur :
a)
Geriye kaçan Açık Oportunizmler : Bakınca sapıtmasını sırıttırır.
Bunların başlıca çeşitlerini şöyle sıralayabiliriz :
1
- Felsefesizlik - Problemi dikine soyut koymak.
2 - İkircilik (Tereddüt) - Eleştiriden sonuç çıkaramayış.
3 -Ütopi (Kuruntu duygu) Hayalperestliği - Zafer sarhoşluğu.
4 -Geriye bakma (gözü arkada) - Panikçi (kolayca ödü patlayış ve dağılış.)
Ve ilh... ve ilh...
b)
İleriye kaçan Üstü Kapalı Oportunizmler : İlk bakışta insanı şaşırtır.
Bunların başlıca çeşitlerini şöyle sıralayabiliriz :
1-
En önemliyi seçemeyiş - Slogan atmakla iş biter sanış.
2.- Problemleri kişicil (şahsî) koyuş - Yanılmaz otoriter poz alış.
3 - Eleştirilince küplere biniş - Kanıtlama (iknâ) yerine zorlama ("Cilâlı
Çarlık" L.) yapış.
4 -Yanlışını itiraf etmemek - Eklemeci düzeltmelerle zırhlanmak.
Ve ilh... ve ilh...
Oportunizmin
Objektif ve Subjektif sonsuz çeşitlerine genel olarak kısaca değdikten
sonra, özel olarak her gün karşımıza çıkan örneklerini, hatırda kolay kalması
için başlıca üç kümede toplıyabiliriz.
AÇIK OPORTUNİZM
Açık
Oportunizm : doğrudan doğruya İşçi Sınıfını, yahut onun Özgüç
oluşunu red veya inkâr yolunda demagoji yapar, Oportunizm adını alışı da
ondan ileri gelir : açıkça sömürücü sınıfı veya sistemi savunduğunu maskeler,
Gene de, Proletarya'ya karşı düşmanlığını, "güvensizlik" kılıfı
içinde saklasa bile, kolay seçilir, apaçık Oportunizmi bellidir. Türkiye'de
hâlâ hortlatılmak istenen Kadrizm ile onun "ateşine yanmış" "Yönizm",
o Açık Oportunizmlerin Mahmutpaşa kaldırım satıcılarına dek düşmüş eski,
yeni örnekleridir.
Çerez
olsun diye, çoktan unutulmuş bir Kadrizm "felsefesi"nden üç beş
satır okuyalım :
"Grev
nihayet bizde de başgösterdi... Sebepler bizzat muasır (çağdaş) cemiyetlerin
bünyesindedir. Bu Cemiyetlerde sâ'yın (emeğin) bir türlü lâzım geldiği
gibi "organize" edilememesi daha doğrusu sâ'yin ifrat (aşırı) dereceye
vardırılması, amele hayatında arada bir böyle buhranların patlak vermesine
sebep olur.
"FAKAT acaba, bizde (İşçinin 12-14 saat çalıştırıldığı 1928'ler
Türkiye' sinde! HK) herhangi bir sâiy ifratinden bahsetmek zamanı gelmiş
midir? Hattâ, acaba bu memlekette Avrupaî manasıyle büyük sermayeler lehine
çalışan sınıfı gayrı insanî bir tarzda kullanmak, yâni., mâruf tâbiri üzre
amele sınıfını ekspluate
(exploiter) etmek âdeti başlamış mıdır? Buna evet diyebilmek
için, Türkiye'de büyük sanayi hayatının mevcut olduğunu kabul etmek lâzımdır.
Bizde Avrupalıların anladığı şekilde bir AMELE TABAKASI OLMADIĞI gibi,
Patron sınıfı namını verebileceğimiz SERMAYE ERBABINDAN mürekkep bellibaşlı
bir zümre dahi YOKTUR. Tramvay Kumpanyası da dahil olmak üzere İstanbul'da
mevcut bazı monopol vs sanayi müesseselerinde çalışanlara, Müdîr'i Umumîlerinden
kapıcılarına kadar, ancak bir isim verilebilir : MEMUR..." (Y.K.. "Grev
Münasebetiyle" ) (Majüskülleyen : H.K.)
Gazetenin
günü kopmuş. Yalnız bir yanı hâlâ Arapça harfleriyle basıldığına ve Tramvay
"Kumpanya" elinde bulunduğuna göre, "Harf İnkılâbı" günlerindeyiz.
Yazarın kendisi gibi, satırlarındaki ana tez de. "Kadroculuk" denilen
cılk "İdeolog"luğun protipi olacaktır. Üzerinde durmıyalım.
İKİ YÜZLÜ OPORTUNİZM
İkiyüzlü Oportunizm : Artık "Amele yok" diyemez. Tam tersine
: "İşçi sınıfı demek, ben demekim!" pozuyla ortalıkta kuş uçurtmaz,
adam gezdirmez. Adım başında en keskin "Tatlısu Sosyalizmi" (L)
üzerine ton bon lâfebelikleri saçarak, kendisinden daha ağırbaşlı bilimcil
Devrimci olanın alnını karışlar. Gerekirse, Marks'tan, Engels'ten değme
pasajlar kırparak, karşı tezleri "çürütür" ve yalnız kendisinin
Ortadoks (sütbesüt) "Bilimcil Sosyalist" olduğunu "saptar".
İkiyüzlü Oportunizme bizde "Tipizm" diyenler var. Daha somut ABAİZM'dir
: (Aybarizm - Boranizm - Arenizm) ve benzerleri. Bunların "ideolojik"
örnekleri öylesine her elde bol ve dillere destan ki, ciltlere sığmaz oldu.
O soyut sosyalizm çeşitlerindense, TİP içindeki patlama gibi son somut
olayı çerez niyetine vermek yeter.
ABAizm'in (Aybar - Boran - Aren Oportunizminin) en "dokt" ideoloğu
B.B, hanımdır. Sayın Bâyan 30 Kasım 1968 günlü Akşam gazetesinin "Düşünceye
Saygı" sütunlarına verdiği "eleştiri"sine şu başlığı koydu :
"TİP'deki Olayların İçyüzü"! Bu sansasyonel yazı, ABAizm'in şifa
bulmaz "İlk defa" olmak tutkusu ile başlıyor :
"İlk
defa olarak, Tüzüğe ve Parti disiplinine uygun bir şekilde Genel Başkana
karşı bir eleştiri ve muhalefet başlamıştı", diyor.
İnsanın
tüyleri diken diken olmaz mı? Maazallah! "Genel Başkana" 7 yıl itaatten
sonra, hem de "karşı" : "bir eleştiri" yapılmış! Ne imiş o
yaman eleştiri? Dört sütunluk yazıda, kişicil kulis heyecanı ile
harcıâlem lâflardan başka bir tek düşünce adını alacak düşünce çelişkisi
yok. "Aybar'ın kişisel çıkarları, kişisel yönetim eğilimi" tek şikâyet
konusudur. Bn. B.B. diyor ki: "Ama Genel Başkan, bir Parti Liderinden
bekleneceği üzere ihtilâfın giderilmesini, hiç değilse ortak bir takcım
noktalara varılmasını mümkün kılacak yerde, bizlere derhal Komplo yapma,
Partiyi bölme suçlamaları yönetilmiş ve bizimle sonuna kadar mücadele edeceğini
söylemiştir."
Bu
hâl nedir? Takma kelle ile Gövde arasındaki uyuşmazlıktır.
TİP'in "Doğuştan günahı" : Proletarya ideolojisi yerine, "hot
sosyete"de "Protokola dahil" olabilecek bir "Patentli kelle"
geçirmesidir. Kelle, dört yanında "derhal Komplo" gören "Suçlama"
semptomları gösteriyorsa, ve ortada "Komplo" yoksa: öyle basit bir
paranoid hasta önünde gereken yapılır. Hekim veya deligömleğiyle "Eleştirilir".
Sinir hastalığı bir Prensip çelişkisi gibi ele alınmaz.
Ancak, Çaltı dergisinde çıkan : "İşçi Partisi nedir? Ne olmalıdır?"
yazısından 2-3 yıl kadar sonra, 1967 Mayısında TİP -adı Menderesinkine
benziyen- "Tahkikat Komisyonu" ile üyelerine tam 72 âhiret sorusu
açtı. Bunlardan düşünce ile ilgili 29, 46, 47, 48, 72 vb. maddeler : "İşçi
Partisi nedir?" ile "Uyarmak için, ilh." yazılarına Engizisyon
suçlamaları yapar.
66,
67, 68 vb. maddeleri de hep : "Genel Başkanın... sızmalarla mücadelesi
alanında ne gayret gösterdiniz?". Genel Başkan ".. Kapılanlar varsa hevesleri
kursaklarında kalacaktır" demiş. Genel Başkanın direktif mahiyetindeki
bu görüş ve yargısına uyuyor musunuz?" "... Genel Başkan en yüce Parti
Otoritesi.. sadık mısınız?" çapında. Yahut, 34. İstanbul İl Kongresinde..
Sadun Aren gibi TANINMIŞ, MUKTEDİR bir yöneticiye karşı Boran'ın bu kadar
çok oy almış olmasını ne ile izah edersiniz" gibi incilerle dolu, bir
"zehir hafiye" vesveseleri...
Demek
Ali, Veli, hep bir deli. Genel Başkanın "yüce paranoid hezeyanını 1967
Mayısında hep birlikte azıttıranlar da paylaşmışlar. 1968 Kasımında ansızın
bütün "akıllılar" Şarlo'nun "Altınâ Hücum" u gibi Genel Başkana
saldırı "Teori" sindeler. "Hasta adamcağız" şaşırıp "Komplo"
aramaz olur mu? Dün kuldunuz. Bugün âsi olunur mu?
"Manzara"
: İkiyüzlü Oportunizmin alaturka çeşididir artık. 1966 Kasım Malatya Kongresinde,
bir Tüzük Tadili görevlisi : "Genel Başkan, Genel Yönetim Kurulu
ve Merkez Yürütme Kurulunun kararları çerçevesi içinde hareket eder." "Kadro
yetersizliği EĞİTİM ve teşkilât görevleri aksamaktadır" tekliflerini
yaptığı için, kürsüde iki saat boyu : Eğitimin pratikle olacağı için Eğitim
kararı alınmaması gerektiğini savunan Bn. B.B., ilk ağızda, o teklifi yapanı
partiden attırıyor. Ve 1968 Kasımında : "Parti teşkilâtının EĞİTİMİNE,
bilinçlendirilmesine, militan bir Kadro haline getirilmesine en çok önem
vermek lâzım" (ANT, 19 Kasım 1968) diyor. "Aybar'ın kişicil
çıkışları"ndan yakınıyor. "Evet öyledir, hele Sosyal bilimlerde
mutlak doğruluk daha azdır" buyuruyor.
Aynı görüş ve işlemleri ve kişi kelleleşmelerini Bay S.A. da,
profesörce onaylıyor, uyguluyor. Ancak : "Bunlar benim altmış seneye
yakın ömrümün tecrübelerinin sonuçlarıdır" diyerek, "Hürriyetçi
Sosyalizm deyimini Partiye resmen tanıtmak" istiyen "Haşmetlû Deli
Hazretleri" en sonra :
"-
Beni arkamdan hançerliyorsunuz!" çığlığını koyverince, Prof. Bay S.A.
irkiliyor. Ve Olağanüstü Kongrede şu cevherleri tekerliyor :
"Bizim gibi emekçi halkın
büyük ağırlığını Partiye koymadığı bir memlekette Sosyalist Partinin SOLA
SAPMASI tehlikesi vardır."
"Mesele, üretim araçlarının
şahısların elinde mi, yoksa KANUNUN elinde mi olacağı meselesidir."
(ANT, a.y.)
Sola barajı ve "şahıs"ları
anladık : "Kanunun" sayfalardan fırlayıp "üretim araçlarını"
hangi eline alacağı, ne yazık ki, "Bilimsel Sosyalizmin temel ilkelerinden
esinlenerek yazılmış" Program ve Tüzük gibi "Şâir Profesörün karnında"
kalıyor.
En sonra "Nâzımizm"
çiçekleri parlak renkli yapraklarını dökerek bütün mat meyvalarını buram
buram veriyor.
TUTARSIZ DEVRİMCİLİK
OPORTUNİZMİ
Devrimci geçinmek,
hattâ Devrimci olmak, Oportunist olmamak için yeterli değildir.
Tam tersine, Oportunizmin. üçüncü ve her gün başa geldiği için en tehlikeli
bir biçimi de : TUTARSIZ DEVRİMCİLİK kılığında insanı aldatanıdır. Tutarsız
Devrimcilik Oportunizmi klâsik anlamı ile başlıca iki. yönde belirir
: 1 - Teorik Tutarsızlık; 2 - Pratik Tutarsızlık..
I. - TEORİK TUTARSIZ DEVRİMCİLİK. - Yalnız Teoride kara cahil
olmak değildir. Bilmediğini bilmemek en korkunç Teorik Tutarsızlığı yaratır.
Bunun en çok rastlanan gene başlıca iki eğilimi sonsuz Oportunizmin çeşitlerine
kapı açar : A - Teori Skolastiği; B - Teori Uydurmacılığı..
TEORİ SKOLASTİĞİ
A - Teori
Skolastiği : Skolastik devrimciye göre : Bilimcil Sosyalizm en büyük
ustalarca en mükemmel anıtemekler biçiminde verilmiştir. Bu dörtbaşı
mamur "tastamam" doktrin önümüzde kale gibi yükselirken, bizim ayrıca uğraşmamız
boşuna olur. "Sosyalizmin bilimi" çoktan tamamlanmıştır. Bizim yapacağımız
en akıllıca devrimcilik, o hazır doktrinin formüllerini bellemektir.
Marksizmi
böylesine "bitmiş" bir teori saymak, Bektaşi dedesinin : "Bizim
namaz kılındı" demesine benzer. Teori Skolastiğinin iki ucu : ya Devrimci
Somutluğu, yahut Devrimci Bütünlüğü zedelemek biçimlerine soysuzlaşır.
1) Somut
Olamayış : Devrimci, Bilimcil Sosyalizmin şu veya bu düşünce ve davranışını
bellemiştir. Yalnız bellediği soyut formülün nerede, ne zaman ve niçin
geçerli olduğunu aramamıştır. O yüzden bildiğini gereği gibi değerlendiremez.
Olayların akışında kasılır kalır.
Örneğin
prensip üzerinde pazarlık olmaz. Prensip nedir? Devrimciliktir.
Öyleyse bir Devrimci devrimden başkasına bakamaz mı? Devrim sayılmıyan
her Reforma karşı gelmek mi gerekir?
Reform
olanaklarından yararlanmak : yığınları eğitmeyi sağlıyorsa, sömürü tehakkümünü
yıpratıyorsa, işçi hareketini devrim yönünde güçlendiriyorsa : gerekli
hattâ kaçınılmaz ve yararlı olur. Manevra kabiliyetine güvenen devrimci,
yerinde atılış,bozgunsuz gerileyiş taktiğini güder. Lenin'in dediği
gibi: "Uzlaşma yok" parolası, "bir anarşist palavra"dır;
"Sarp bir dağa çıkarken, önceden ziğzağ yapmamaya, arasıra gerilememiye,
başka yönü denemek üzere saptanmış doğrultudan ayrılmamıya" yemin etmek
"gülünçtür." (L.: "Çocuk Hastalığı").
2)
Bütünsüzlük : Teoriyi bütünü ile, "alfabesinden yüce cebirine
dek" sabır ve tutkunlukla deneyerek etüt etmek zahmetine katlanmıyan
devrimci, derme çatma bilgisiyle sık sık sorunları birbirine karıştırır
ve yarım yamalaklıktan kurtaramaz. Sözde bir problem halkasının üzerine
basacağım diye o halkayı problemler zincirinden koparıp ayırır. Örneğin
Demokratik Devrim ile Sosyalist Devrimin arasını açmış duruma
düşer.
"Demokratik
Devrimle Sosyalist Devrim arasında yapma bir engel yükseltmiye kalkışmak..
Marksizmi kalplaştırmak, Bilimcil Sosyalizmin yerine Liberalizmi geçirmektir."
(L.: "Proletarya Devrimi ve mürted K.")
TEORİ UYDURMACILICI
B
- Teori Uydurmacılığı : Teoride Skolastiğin karıştığı Zoraki
Orijinallik'tir ya... Tutarsız devrimcinin düştüğü bir çukur da,
herkesin bildiği doğrularla yetinememektir. Uyduruk "Teori"nin sonsuz
türlerinden bir ikisini alalım.
1)
Eklektizm : Yarım eksik düşünce parçalarını birbirlerini çürütseler
bile birbirine yapma mantık teyellemeleriyle eklemektir. Bunun klâsik örneği
Lenin'in "yarım menşevizm" dediği, meşhur "Permanan (Daimî
: Sürekli) Devrim" sözde doktrinidir. Marks, 1850 yılı "Sosyalist
Ligi"ne bir Çağırı (Adres) yapmıştır. orada, Küçükburjuvazinin
(Demokratik Devrim dilekleri) yerine gelir gelmez, hemen "Sürekli : "Permanan
Devrim"e son verip azçok mülklülerin iktidardan uzaklaştırılmasını
istemeyişi belirtilir. Proletaryanın iktidarı fethetmesi gereğini anlatır.
Bunu gören kimi sözde keskin devrimciler, köylünün büyük bir devrimci potansiyel
taşıdığı ülkede, Demokratik Burjuva Devrimine uğramaksızın, doğru proletarya
iktidarı kurma kuruntularına "Permanan devrim" teorisi adını verdiler.
Bunlar,
bir yanda gerçek Sosyalist Devrimcilerin : Proletarya iktidarı uğrunda
Devrimci mücadele çağrılarını kendilerine mal ederlerken, ötede ikiyüzlü
Sasyalistlerin (sözde sırf işçi sınıfını tutma) bahanesi ile Sosyal Devrimde
köylü yığınlarının büyük yedek gücünü hiçe sayışlarını benimserler. İşçi
Sınıfını en büyük yedek gücünden yoksun bırakmakla, iktidardan uzak düşürdüklerini
anlamazlar.
Böyle
eklemesi teyellerle, saçmalıyanlar, arasıra doğru fikirler de söyliyerek,
saçmalarını örtbas edeceklerini umarlar. Bu kedilerin arada Devrimci fâre
tutuşlarını Lenin şöyle karikatürleştirir : "Kautsky, bir kör köpecik
gibi, burnunu oraya buraya sokarken, tesadüf, burada, farkına varmaksızın
bir doğru fikir üzerine düşüyor." (L.: "Proletarya Devrimi ve..")
Bir
doğru ile beş yanlışın bir araya gelişleri nasıl sayısız kombinezonlar
yaratırsa, Eklektik Teori uydurmacılığı da öyle sonsuzdur:
2)
Asılsızlık : Sayıları Eklemeci Oportunizmlerden de daha çoktur.
Bunun içinde, haklı bir eleştiriyi bir sıra asılsız iddiaları bağlamaktan,
illâ orijinal gözükeceğim diye düpedüz atmasyon uyduruklara dek çeşitli
Oportunizm uydurukları bulunur.
İkiyüzlü
(mürâî) yahut Dönek (mürtet) Oportunizmlere ateş püskürür. Derken
bunun nedenini fazla "disiplin", yahut aşırı "Teori" düşkünlüğüne
bağlar (Golay gibi). Oysa Disiplin : sahici Oportunistleri temizlerse
disiplin olur. Oportunistler devrimcileri temizledi mi, ona başka ad verilir.
Teori : sapıtmanın biricik panzehiridir. Sapıtmanın çeşitlerine.
Teori değil, Demagoji denilir. Bu, kaş yapayım derken göz çıkarmak Oportunizmidir.
Kurtuluş
Savaşı yapan İtalya, dönüp Trablus'a Emperyalist salgın yapınca, onu hâlâ
"Fakir Fukaraların Emperyalizmi" bir "Proleter Millet" diye
"Devrimci" sayanlar çıkar (A. Labriola). Bunu profesörce "Bilimsel
objektiflik" yerine kor (T. Barbani, Michels). Musolinilere "Fikir"
tabanı hazırlar. İkiyüzlü Oportunizmi de aşıp Faşizme gider.
Emperyalist
sistem içinde, tek tek ülkelerin "Bağımsız" olabileceği ütopyası
parmağa dolanır.. Hele ülke geri ise, orada "Devrimin objektif şartları"
var mıdır, yok mudur? Proletaryanın "Özörgütü" kurulur mu, kurulmaz
mı gibi, "horoza kıç attıran" dedikleri sözde "Bilimsel varsayımlar" çevresinde,
yumurtanın kapıya gelmesi gibi, kim bilir nereden, nasıl "Şartların"
veya "Örgütün" geleceği uğruna "Devrimci eylem"ler güdülür.
Tutarsız devrimciliğin Doğuya gelindikçe azıtan örnekleri sayılmakla bitirilemez.
En yaygınlarından birisi, Lenin'in : "Bir doktrini en kestirme yoldan
rezil etmek, onu toyca savunmaktır" dediği çok bilmişliktir.
Onun
büsbütün alaturkası, yanlışlar önündeki "otorite" tutumudur. Eleştiriye
uğrayan, yanlışını yiğitçe düzeltip aşmayı, yâni işi aksamaması için
saçmalamaktan kurtulmayı herkes ölümden beter sayar. Yalnız, "kimseye
çaktırmadan", belirtilmiş "doğru"nun sözü parmağa dolanır. Ve
kim demiş "Devrimci" yanılır? Kırk yıldan beri bütün doğruyu kendisi icat
etmişçe, doğrunun özü: tekerlenmiş yanlışa hak veren bir yedek kuyruk kavram
durumuna sokulur.
O
kadarla kalınsa, ne iyi! Siyahlarla beyazlar mozayiği haline sokulan doğrularla
yanlışlar, "Bilimsel Sosyalizmin" Balkanlarda bir tâne son sözü
ile, her suç karşısındakine yüklenerek, yavuz hırsızlıkla ev sahibi şaşırtılır.
II. PRATİK TUTARSIZ
DEVRİMCİLİK
PRATİĞİN DİYALEKTİĞİ
Pratik Devrimcilikte, Klâsik Bilimcil
Sosyalizm iki uç "Çalışma Stili" bulur :
1- Uçkun Devrimcilik (Rus tipi
Devrim atılganlığı) ;
2 - Yapkın Devrimcilik (Amerikan
İş adamlığı).
Gene klâsik Bilimcil Sosyalizm bu iki tip devrimciliği tatbik alanına uyguladı
mı, somut örnekle anlatmak için, başka iki milletten örnek alarak, şu iki
başlıca tipi ayırt eder :
1 -Saldırı taktiği (Uçkun Devrimcilik) : "Fransızca konuşmak";
2 -Direni taktiği (Yapkın Devrimcilik) : "Almanca konuşmak".
Daha tanımlamalarına girmeden, adlarını söylerken bile, Devrimci çalışma
tip, stil, konuşma ve Taktik yahut takt uçlarının hiç te belirli ,bir millete
has bir toptan eğilim ve ayrıcalık olmadığı kendiliğinden anlaşılır. Uçkun
Saldırı Devrimciliği de, Yapkın, Direni Devrimciliği de:
en sonunda en envrensel insancıl düşünce ve davranış tipleri, daha
doğrusu momentleridir.
Bütün Varlık ve Toplum olayları gibi Devrimci düşünce
ve davranış olayları da ister istemez ve ancak Diyalektiğin iki ana momenti
içinde ve biçiminde işliyebilir. Bu bakımdan :
1 -Uçkun Saldırı Devrimciliği : Diyalektiğin Senteze Atlayış (Devrim)
momentidir.
2 -Yapkın Direni Devrimciliği : Diyalektiğin Tez-Antitez Çeşitli
Birikimi (Evrim) momentidir.
Problemi böyle koyduk mu, her iki çalışma ve taktik, yahut
Düşünce ve Davranış biçimi de gerçek anlamının ve tanımlamasının
çerçevesi içine girmiş ve daha anlaşılır ve uygulanır duruma girer.
O evrensel ve insancıl diyalektik momentlerin şu veya bu millet adıyla
anılması, daha kolay anlaşılan elle tutulur, somut kılınması içindir.
Yoksa her milletin belirli Tarihcil ânlarında her iki düşünce ve davranış
stilinin ve taktiğinin zaman zaman ağır bastığı bilinen olaylardandır.
Rus (1917) veya Fransız (1871) milletiyle örneklenen Uçkun
Saldırı Devrimciliği ile Amerikan veya Alman milletlerinde
örneklenen Yapkın Direni Devrimciliği, o milletlerin anadan doğma,
kökü esrarlı, kaynağı bilinmez karakterlerleri değildir. Tarih içinde o
tip eylemleri en çok göze çarpmış alduğu, hiç değilse o biçim düşünce
ve davranışları ün salmış bulunduğu için, Devrimci Pratiğin
zıt momentleri, öyle bir millet adıyla somutlaştırılmıştır. Didaktik, çocuğa
öğretici olması bakınımdan bu örnekleme bir kolaylık ve duruluk sağlar.
Tutumların hatırda kalmasına yarar.
SKOLASTİK
ve METAFİZİK DÜŞÜNCE DAVRANIŞIN SOSYAL NEDENİ
İnsan kafası, en az 2500 yıldan beri egemen olan Aristo mantığı
ile : Diyalektiğin iki ayrılmaz : Atlayış (Uçkun - Saldırı) ve Birikiş
(Yapkın - Direni) momentini birbirinden, bir araya gelemezmişçe ayırıp
koparmıştır. Bu Antika Mantık'tır. Ama, Modern Kapitalizm
de, sınıflı bir Toplum olduğu için, canlı gerçekliği zaman zaman birbirine
düşman, biri mutlak ötekini yok edip ortadan kaldırır iki parçaya bölen
Metafizik Mantık yolunu 500 yıldan beri işlemiştir. İşlemekle kalmamış,
insanoğlunun her türlü düşünce ve davranış alanına vazgeçilmez kanun
imişçe sokmayı becermiştir.
Bu 7 bin yıllık Medeniyetin yaratıp, 2500 yıldır tam bilince çıkardığı
Mantık, hangi milletten alursa olsun Modern veya Antika biçimli her toplulukta
insan kafasını demir pençesi ile daha doğarken yoğurup biçimlendirir,
yahut yeni lâkırdısıyla : "Şartlandırır". Ana - Baba, Aile, Sokak,
Okul, İş, Kışla, Câmi, Kahve, Meydan, Meclis.. ne kadar sosyal ilişki ve
yaşantı varsa hepsi hep ve her zaman : Aristo'nun Antika Mantığı,
İşveren Sınıfının Modern Metafizik Mantığı baş düşünce kuralı gibi
kullanmaktadır. Her davranışı dondurmaktadır.
Beşikten
Mezara dek sürüp giden ve hiç kimsece yadırganması akla gelmiyen o kafa
törpüsü, düşünce testeresi kimde gerçek mantık, yâni Diyalektik Mantık
bırakır? İnsan her davranışından önce kafasını kullanıp, azçok bir düşünce
plânı tasarladıktan sonra davrandığına göre: insanın hangi davranışı, hangi
eylemi, işlemi, çalışması, yapması, etmesi Antika Skoastik Aristotalis,
yahut Modern Burjuva Metafizik Mantığının damgasında insana verdiği
yönden kurtulabilir?
Realite,
Sosyal Gerçeklik budur. Yarın elbet herşey değişecek. Ama, dün ve
bugün hangi insan, hangi babayiğit o Sosyal gerçeklikten kolay kolay yakasını
kurtarabilir? Milyonda değil, milyarda bir iki kişiyi saymazsak, hemen
hiç kimse! : Bunu kavrar kavramaz, hemen, gönüllerin hoşluğu veya katlanışı
ile gelin ikrar ve itiraf etmekten çekinmiyelim ve korkmayalım : "Devrimci"
denilen yaratık ta en sonunda "bir insan" değil midir? İstediğimiz
denli, Stalinvâri, devrimcinin "başka bir Mâdenden" yapıldığını
kuralım. o "mâden"in özü, en son duruşmada Sosyal gerçekliktir,
yâni insan'dır. İnsanların hepsi azçok "Turhallı, bir hallı"dırlar.
DİYALEKTİK
DÜŞÜNÜR vs DAVRANIR'IN KITLIĞI, ÇARESİ
Onun
için, en keskin Devrimcinin en çetin savaşı, herşeyden önce, düşünce ve
davranışını Skolastik ve Metafizik Mantık ve metottan kurtarmaktır. İslâmlık,
çok yerinde bir gözlemle, Kutsal Savaşların en ulusu (Cihad'ı Ekber)
: insanın kendi "nefsi" (İç dünyası, Psikolojisi, Altbilinci)
ile giriştiği savaştır, der. Düşünce ve Davranışta : "nefs" yalnız
"eğilim" anlamına gelir; Altbilinçten kaynak alır. Bilinç
mutlak: Mantık (Düşünce kuralı) ve Metot (Davranış kuralı)
ile yönelir ve sonuç alır.
Devrimci,
gerek eğilim-altbilincinde gerek Mantık - Metot bilincinde
yatan "Ezelî Şeytan"ı, 7 bin yıllık Sınıflı Toplum Mantık ve Metodunu
hiç unutmamak zorundadır. En ulu kutsal savaşı (Cihad'ı Ekberi) düşünce
ve davranışının içinin içine işlemiş olan o "Lânetlenesi iblis"
(İblis'i aleyhil-lân'e) Skolastik - Metafizik Mantık - Metottur. Açık,
İkiyüzlü, yahut Devrimci her türlü Oportunizmin, bir başı
kesilince, yedi başı birden fırlıyan en korkunç masal ejderhası, Skolastik
ve Metafizik Düşünce - Davranış İblisi, Şeytanıdır.
Diyalektik
Maddecilik yüzyıldanberi en anıt usta emeklerle işlenip uygulanmıştır.
Doğru. Biz Diyalektik Maddeciliği en ince yollarına dek öğrenir, biliriz.
O da olağan şeydir. Bırakalım "sizi-bizi": bir ve çeyrek. yüzyıldan beri
kişi olarak yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği en eksiksiz biçimiyle kaç
insan uygulamıştır? 19 uncu yüzyılda ikisi bir tek vücut olmuş Marx
- Engels insan, 20 nci yüzyılda o iki insanı tek anlamış bulunan
Lenin İnsan... Başkaları hep ve yalnız onların öğrencileridir.
Böyle
az yetiştiriyor Modern Toplum gerçek ve bütün devrimci maddeci diyalektik
düşünür ve davranışı. Bugün yeryüzünde Diyalektik Maddeciliği öğrenmiş kuşkusuz
milyonlarca insan yaşayıp savaşıyor. O milyonlarca Bilen yahut "Bilgin"
Diyalektik Maddeci düşünür - davranır içinde, Diyalektik Mantığı ve Metodu
tümüyle yanlışsız uygulayabilen, - binleri, yüzleri bir yana bırakalım,
-10 kişicik sayabilir mıiyiz? Sayılamaz.
Hâlâ
falan seçkin ülkede filân "dahi" Diyalektik Maddeci, iskambil
kâğıdının maça beyi gibi bir an en üste çıkıyor, sonra, azıcık düşünce
ve davranış alanı çetrefilleşti mi, araya karışarak kaybolup gidiyor. Her
uygar ülkede, aşiret reisi gibi "Lider" tipleri olmasa ne hareket
ne örgüt kalabalıkları kendiliğinden adım atamıyor. Her Politika için olduğu
gibi, Devrimcilik için de bu böyle. Demek, kimse peygamber doğmuyor.
Nedeni
ne olursa olsun, bu "Adam kıtlığı", elbet kötümserlik bahanesi
yapılamaz. Ancak Devrimcilik alanında da tutarsız ve lüzumsuz Stalin'ler
yahut Rinpapa'lar türetip, bir de onlarla uğraşmaktansa, uygar
kurallı sınanmış bir Örgüt Düzeni kurulmuştur. Kişicil uyarı ve
dürtü yetmez. Adamı belli kuralların çerçevesi içinde oynatmalıdır.
Bunun
için "Çete"den daha oturaklı ve sürekli Örgüt Düzeninde aktif
işbölümü, dinamik, kollektif ekip çalışması, Uçkun Devrimcilik
ile Yapkın Devrimcilik manivelasının momentlerini en az yanlışla işletebilir
ve yanıltıları eğilim ve sapıklık olmaktan en çok kurtarma şansına erişebilir.
Ancak o zaman, körün değneğini bellemesi biçiminde: ya hep Uçkun Devrimcilik
(Saldırı Taktiği, Fransızca Konuşma), ya hep Yapkın Devrimcilik
(Direni Taktiği, Almanca Konuşma) sapıtmalarından daha iyi korunulabilir.
UÇKUN DEVRİMCİLİK
Uçkun
Devrimcilik nedir? Sosyal Atlayış momentlerinde geçerli ve gerekli
olan Saldırı Taktiğine uygun "Fransızca Konuşmak"tır. Ona
"Rusça Konuşmak" ta denilebilir. Mesele ad takmakta değil, momenti doğru
ve iyi kavramaktadır.
"Uçkun
devrimcilik, körün değneğini bellemesine, tutalaklığa (muhafazakârlığa),
ideolojice batak durgunluğuna, atadan kalma geleneklere kulca boyun eğmiye
karşı panzehirdir. O, düşünceyi uyaran, ileriye iten, geçmişi kıran, gepgeniş
görüş ufukları (perspektivler) açan, ve onsuz hiçbir ilerleyiş olanağı
bulunmıyan diriltici bir güçtür." (St.)
Uçkun
Devrimciliğin yerinde ve zamanında uygulanınca yarattığı olumlu
yanları böylesine canlıdır. Ne var ki, biliyoruz, olayların diyalektiğinde
hiçbir şey, sonuna dek gidemez. Hele sonundan sonra tersine dönmekten,
en olumlu yanı ile olumsuzlaşmaktan geri kalamaz. Uçkun Devrimcilik,
Fransızca konuşma için de bu genel diyalektik kural olduğu gibi yürürlüktedir.
Hele
konu gelip Devrimci Kişilerin özel çalışmaları, Devrimci çabaları
alanına girdi miydi, büsbütün şaşılacak uçarılıklara ve şaşkın ördekliklere
kapı açabilir. Devrimin biraz yaygın uygulamalarına açılındı da, Devrimci
kişiler hemen hemen "Koyunun bulunmadığı yerde Abdürrahman Çelebi"
kesildiler mi, olanlar olur. Devrimci Uçarı Kahraman, çarçabuk : "Al Allah
delini, zapteyle kulunu!" olur. Uçkun Devrimcilik, nice büyük denemelerde,
iyidir, ,hoştur :
"Ama,
pratikte, eğer Amerikancıl yapkınlık ile birleşmeyi bilmezseydi, "devrimcil"
lâfebeiğine (frazeolajiye) soysuzlaşıverirdi. Bu soysuzlaşmaların
örnekleri sayısızdır. Kaynağı plân gücü'ne, herşeyi yaratmıya ve herşeyi
yoluna koymıya elverişli buyrultu'ya körü körüne inançta yatan "devırimcil"
inşaat hastalığını kim tanımaz? Bir Rus yazarı, İ. Ehrenburg, "Mükemmel
Komünist Adam" adlı bir yazısında, azıcık abartmayla da olsa, bu hastalığa
yakalanmış bir Bolşevik tipini iyi anlatır.: Adam kendisine ülkücül (ideal)
insan şemasını yapma amacını vermiştir ve...bu "iş" in içine batağa batarca
boylu boyunca gömülmüştür. Ancak, hiç kimse bu tiple Lenin kadar kuvvetli
alay etmemiştir. o plânların kudretine ve buyrultuların egemen sultan gücüne
hastaca inanç beslemeye Lenin; "Komünist Kofluğu" sıfatını vermiştir.
"Komünist
Kof luğu, bütün görevlerinin bir komünist buyrultusu ile üstesinden gelebileceğini
tasavvur eden sosyalistin başına gelen şeydir." (L.: "Siyasî Eğitim
Seksiyonu Kongresine Söylev" ) (St.: "Leninizmin Esasları").
Demek, Uçkun Devrimcilik kıldan ince kılıçtan keskindir.Tek başına
biricik amaç oldu mu; görenek, tutalaklık ve durgunluk üzerindeki vurucu
başarısı, çarçabuk onu her gün, her saat başı dilediği Devrimi hemen
yapabileceği dalgasına kaptırır. Sabırlı emek, kahırlı birikim göze alınmaksızın,
kısa bir "plân" ve
kestirme bir yukarıdan "buyuru" ile herşeyin güllük gülistanlık
oluvereceğine inandırır. Gerçekte bu Uçkun Devrimciliği "Komünist Kofluğu"na
kardırıp soysuzlaştıran bir hastalık olur.
Aklınca
ideal Teori yaptığını sanır. Gerçeklikten kopmuş, yığınlara şaşı
bakan sapık kuruntu'dan öteye geçemez. Çok sarp yamaçlı, keskin
kararlı, şâhika teorili bir Devrimcilik dağı gibi görünen şey, tekyanlı
kaldı mı : "İçiboş Devrimcilik" (Révolutionnarisme creux) çukuru
ve uçurumudur.
YAPKIN DEVRİMCİLİK
Yapkın Devrimcilik nedir? Sosyal Birikim momentlerinde geçerli
ve gerekli olan Direni Taktiğine uygun "Almanca Konuşmak"tır.
Ona "Amerikanca Konuşmak" ta denilebilir. İçiboş Devrimciliğin taban
tabana zıddı olan Yapkın Devrimcilik üzerine Lenin şöyle der :
"Daha az tumturaklı, pohpohlu lâflar, ve daha çok günlük iş...
daha az politika tepinmeleri, ve sosyalist kuruluşun en basit, ama en elle
tutulur olaylarına daha çok dikkat..."
Sosyalizmin Kuruluşu uğruna harcanan bu söz, Kapitalizmin en gerici,
en şoven, en tekelci zılgıdı altında Sosyalizmin Örgütlenişi için
büsbütün doğrudur. Almanca konuşma, 19 uncu yüzyılın en zorba [Asker -
Banker - Yunker (Ağa)] üçüzlü terörü altında Almanya İşçi Sınıfının canını
dişine takıp en bayağı, en küçük işleri sessiz sedasızca ve hiçbir ünverme
çabasına sapmaksızın günü gününe yapmasından kalmıştır. Stalin ona Amerikan
praktisizmi, uygulama ruhu der.
"Amerikancıl pratik ruh, tersine, "Devrimcil" fantazinin panzehiridir.
Bu öyle tutkun bir güçtür ki, onun için olanaksızlık yoktur. O bütün
engellerin sabırlıca üstesinden gelir. Ve en ufacığı da olsa, başlanmış
bulunan her görevi sonuna dek götürür." (St.: a.y.)
Yapkın Devrimciliğin yerinde ve zamanında uygulanınca yarattığı
olumlu yanları böylesine güçlüdür. Ne var ki, olayların Diyalektiğinde
hiçbir şey, sonuna dek, hep aynı kalarak, derece derece nicelik birikimini
sürdürüp götüremez. Yapkınlık, ansızın olumsuzlaşarak Uçkunluk senteziyle
taçlanır.
Konu gelip Devrimci Kişilerin özel çalışma yordamlarını damgaladı
mı, ipin ucu kaçırılır :
"O
Yapkınlık (praktisizim) hemen hemen mukadder ve meş'um bir gidişle,
Uçkun devrimcilikle ittifak etmezse, bayağı işgüzarlığa soysuzlaştır.
Bu öznel biçimsizleşme, B. Pilniak'ın AÇLIK hikâyesinde tasvir edilir.
Anlatılan Rus "Bolşevik" tipi iradeli, kararlı, enerjilidir, ama görüş
ufku yoktur, eylemlerinin. ırak çapını görmez, ulaşâcağı hedefi görmez,
ve dolayısı ile devrimci yoldan sapıtır. Bu yapkınlıkla kimse Lenin kadar
çarpışmamıştır. O gibilerin niteliğine "Dar, Kafasız Pratikçilik derdi.
Bu sapıtmaya karşı ilhamlı devrimciyi, en ufacık günlük görevlerde devrimci
perspektivi karşı çıkarırdı; böylece o yapkınlığın, "devrimci" fantezi
kadar hakikî sosyalizme karşı olduğunu kabartılandırırdı." (St.: a.y.)
Demek Bilimcil Sosyalizmde, sırf ve yalnız, Ziya Gökalp usulü :
"Gözlerimi kaparım
Vazifemi yaparım"
teranesi, insanı kör otomat durumuna sokar. Bu gibiler çok iş yaptıklarını,
dağları devirdiklerini sanırlar. Hayatları boyunca bütün tekerledikleri
kütüklerin toplam bilânçosunu yaptınız mı, "Kafasız İşgüzarlık"tan
öteye geçemedikleri acıklıca ortaya çıkar. Yazık olmuştur nasırından ölen
Süleyman Efendiye.
AYRIM II.
Strateji - Stalin - II. Enternasyonal
TABU SÖZ, TABU
KİŞİ YOK
(Strateji - Stalin - II. Enternasyonal)
Strateji ve Taktik terimlerini Sosyal Sınıflar mücadelesinde
En açıkça uygulayan kişi Stalin'dir. Maksat, her ikisi de bir kavga olan
Askercil Savaşla, Sınıfcıl Dövüş arasındaki benzerliklerden
yararlanıp, kimi olayları basit öğrencilere kolayca anlatabilmekti. Yâni
o Termler birer şema, kalıp idiler. Hiç bir zaman askercil olaylarla kıyaslanamıyacak
kertede kompleks olan gerçek Sosyal Sınıf ilişkilerinin yerini tutamazlardı.
Bizde her işimiz gibi, bu Strateji konusu da, Medrese kafamıza uygun,
mutlak birer Tabu - Kalıp haline getirildi. Türkiye'nin özel Tarih,
Coğrafya, Teknik ve İnsan üretici güçlerini uzun yıllar araştırmak,
her ân işlemek te ne imiş? Türkiye'nin örijinal üretim, mülkiyet, sınıf,
siyaset, kültür, bilim, din ilişki ve çelişkilerini ömür boyu inceleyip
vakit ve nakit yitirmek abdalların işidir. Biz açıkgöz "sosyalistler" iki
çeviri kitap akuyup oradan yarım Strateji kalıbı aktardık mı, içine
dilediğimiz ekonomik temel ve üstyapı olaylarını doldurabiliriz.
Ve de "Sosyalizmin Bilimi"nin neçe bilgin üstâdı kesiliveririz..
gibi küçükburjuva tupe'si, zu'mu en yaygın kılıklarda kol gezmiye başladı.
Her köşe başını tutan sosyalizm dükkâncısı, bir de gür bıyığını bırakıverdi
de "kesinkes" Strateji kesmiye girişti miydi.. Oldu sana bir dokunulmaz
"Stalin"... Artık Marksizmin "Balkanlarda bir tâne" eşsiz örneksiz
Stalin'i, o zavallı manyak (çok konuşur), yahut melankolik (dilini yutmuş
asık suratlı) devrim esnafının tâ kendisidir.
O biçim karasevdalı Stalin maymuncuklarına, taptıkları Stalin'in de Teori'ce
son merci olamayacağını hatırlatmakta yararlılık gördük. Strateji ile Stalin'e
bir Ayrım yer verdik. Böylece problemin metot (tutulan yol) bakımından
bir genel yanı daha aktüalize edilmiş oldu.
STRATEJİ
MUSKASI SINIF PUSULASI YERİNE GEÇER Mİ?
Marksizmde Strateji Sosyal Sınıfların objektif
(nesnecil) ve somut varlığı iyice aydınlatıldıktan sonra plânlaşır. Somut
sınıflar, uluslararası genel karakteri yanında her ülkenin Tarihcil gelenek
- göreneklerine göre karakterlenir. Bunu tersine çevirmek: ekonomik ve
tarihcil yapıları durultulmamış olan soyut sınıfları soyut bir Strateji
genellemesine sokmak, Sosyal Savaşta büyücüye, Karakaplıdan Kurşun tutmaz
hamaylısi yazdırmaya benzer.
"Klasik Anlamıyla Strateji ve Taktik" konusunda genel ve
soyut olarak Stratejinin de, Taktiğin de ne olduğuna
değdik. "Somut Strateji Plânları" konusunda : Strateji'nin
hiç de öyle yüzeyden bakınca insana görünüverdiği gibi iki üç satırda yahut
sayfada "çızıktırılıverecek", sonra da bozulmaması için balmumundan
kâğıtlar içine sarılıp boyunlara asılıverecek bir muska olmadığına ve
olamıyacağına dokunacağız.
Ancak
Bâbil artığı Küçükburjuva ortamımız, bir buçuk yıldır "bildiğini okumakta"
kusur etmiyor. Kimi değişmez ve dokunulmaz formüller, karşılıklı olarak
bir çeşit "Kurşun tutmaz hamaylısı" gibi kullanılıyor. Aziz
genç kuşağımız belki bu deyimin ne olduğunu bilmez. Bütün Arkeoloji
kalıntıları içinde en bol rastlanan eleman : "amûlet" denilen "uğur
taşları" (tılısım nesneleri) dir. Antika insan "uğur"a pek önem
verirdi. Osmanlı toplumunda bu Antika eğilim özellikle savaş konusuna
Aktarılmıştı.Mehmetçik, köy İmamına bir "Kurşun Tutmaz Hamaylısı"
yazdırıp ta boynuna taktı mıydı, artık, yeryüzünde hiç bir kurşunun etine
işlemiyeceğinde kuşku beslemezdi.
İşte,
o arslan atalarımızdan kalma alışkanlığımız sağ olsun. Bir buçuk yıldır
sürüp giden kıyasıya "Sol" savaşlarımızda kullanılan "Strateji"
formülleri, göğsüne takanları her türlü kazâdan belâdan korumaya, ve evvel
Allah, her Gazâyı kazanmıya yeterli ve hattâ artarlı bilindi. Doğrusu yürek
gücü (Kuvvet'i kâlb) veren güzel şeydi bu. Sırasında verdiği güvençle neçe
kahramanlıklar bile yaratırdı.
Bununla
birlikte, Sosyal yönelişte, soyut kavramların gerçeklikle ilgisi ve ilişkisi
derinleştirilmedikçe tabulaştırılması "Sağlam ayakkabı" sayılamaz. İçinde
yaşadığımız olaylarla kimi ana kaynakları değerlendirirken en çok korkacağımız
şey softalığa düşmek olmalıdır. Bilimcil Sosyalizmin doğmatizm olmadığını
hepimiz, şükür, biliyoruz. Yanıldığımız yan; "bilmek" ile bilineni
"uygulamak" arasında derin uçurumların yattığıdır.
En
şaşırtıcı örneği, son yılların en çok "gürültü" koparan Strateji
tartışmalarında bulabiliriz. Strateji lâfı da, Taktik lâfı da herşeyden
önce Sosyal Sınıflar problemine dayanırsa anlam taşır. Bir ülkenin
Sosyal Sınıf ilişkilerindeki orijinalite kavranmadıkça Strateji veya Taktikten
söz açmak, pusulasız ve dümensiz gemiyle fırtınalı engine açılmaktan farksızdır.
TAKTİKLE STRATEJİYİ
KARIŞTIRMAK
Lenin'de Strateji sözcüğüne dayalı bir konu yoktur.
İç Savaş yâdigârı Stalin, askerlikte öğrendiği Strateji ve Taktik
deyimlerini, Sınıflar Savaşını daha basitçe anlatabilmek için kullandı.
Ne var ki Devrimi Stalin değil, Lenin güttü, Strateji diye askercil bilgiçliğe
hiç kalkmadı. Demek Strateji lafı, bir Devrim Tabusu ve Muskası değildir.
Türkiye'de
"Leninizmin Kökleri" ile "İki Taktik" kitapları çevrildi çevrileli
sosyalistlerimiz arasında epey heyecanlı tartışmalar patlak verdi. O kitapları
yeni okuyan kuşaklar için heyecan kaçınılmazdı. Ne var ki, her kitap gibi,
o iki çok önemli kitapçık ta oldukları gibi ele alınırsa ne görürüz?
1
- "İki Taktik" 1905 yılı yazılmıştır. Lenin yazmıştır.
2 - "Leninizmin Kökleri" ondan hemen hemen 20 yıl sonra Stalin'ce
yazılmıştır.
"İki
Taktik"i baştan sonuna dek üstün körü okuyan bizim keskin "stratej"lerimiz,
satırlar arasında bir tek "Strateji" sözcüğünün geçmemiş bulunduğunu
farketseler, kim bilir ne denli çarpılırlardı. Hele, kırk küsur cildlik
bir anıt olan Lenin'in tüm eserleri içinde "Strateji" diye bir tek
paragrafın ayrılamıyacağı o keskinlere hatırlatılsa, korkarız dehşetten
dona kalırlar ve hatırlatanı mutlak küfretmiş bir zındık gibi iman yenilemiye
çağırırlardı.
Nasıl olur? Dünyanın en yaman Sınıflar Savaşını emeklemekten kesin zafere
dek bir ân aksamaksızın gütmüş bir Devrim devi, o Türkiye "Sol"unu aylar
ve yıllarboyu allak bullak eden "Devrim Stratejisi" konusunda "Strateji"
gibi uğrunda kelleler uçurulan bir "Terminoloji"yi ağzına almış olmasın?..
Neredeyse bu bizim "Marksist - Leninist"lere "istiskal"!.. Ne yazık ki
doğrusu o.
Dahası
var. "İki Taktik" adlı anıt yazıda Lenin, hep "Taktik" sözcüğünü
kullanırken, yer yer bugün bizim özellikle "Taktik" adını verebileceğimiz
konulara sık sık dokunmakla birlikte, ana çizileriyle, devrimi hangi Sosyal
Sınıfların hangi Sosyal Sınıflara karşı nasıl yapacağı sonucu üzerinde
durmuştur. Yâni, "Taktik" deyimi altında bizim özellikle "Strateji"
adını verebileceğimiz konuyu temel - halka yapmış ve üzerine basmıştır
... Başka deyimle, Vladimir İliç Ulyanof Lenin "Strateji ile "Taktik" terimlerini
birbirine katmış. Şimdi biz ne yapacağız?
Biz
bilmeyiz. Ama, o "Devrimler Kartalı", Strateji, ve Taktik "terminolojisi"ni
bir gün gelip Türkiye "Sol"larının başlıca "ideoloji" fetişi
kılığına sokacaklarına metelik vermeksizin, Tarihin en büyük Devrimini
başarı ile sonuçlandırmıştır! Bu hakikati işitir işitmez, biz Türk "Stratej"
lerinin kahrımızdan hemen intihara kalkışmamız, ve binlerce insanımızı
yıllarca o terminoloji cirit oyununda oyaladığımız için öbür dünyada Cehenneme
lâyık bulmamız gerektiğine inanmıyoruz. Olur böyle şeyler. Yeter ki, sözleri
işlerin yerine geçirmiyelim.
Çünkü,
biliyoruz, biz "Asker milletiz!" Bayılırız, askercil yaldız mahmuz
gösterilerine. Düşüncemizin en "Sivili" olan "Sosyalizmi"
dahi kışla kanevası içine yerleştirip giyinirsek daha yakışıklı olmaz mıyız?
Oluruz. Yalnız bir şartla. Ordu terminolojisini Sosyalizme sokacağız diye
ağzımıza burnumuza bulaştırmamalıyız. "Strateji" mi diyoruz? Konu
ettiğimiz olaylar, adlarına uygun ilişkilere girmeli. Taktik'ten mi söz
ediyoruz Lütf en söylediklerimiz, Ordu mantığımıza sığacak gerçekten taktik
olayları kapsasın. Hem bir cihangir Mareşal çalımı ile erlere "Strateji"
dersi verdiğimizi boru ile çağıralım; hem verdiğimiz keskin emirlere yakından
bakılınca onların "Taktik" olaylara kılıflaştırılmak istendiği sırıtsın.
Buna herşeyden önce "asker damarımız " dayanmaz.
Her terminolojinin bir haysiyeti, yeri, yordamı vardır. Lenin "Taktik"
termini kullanırken askercil bilgiçlik taslamamıştı. Hele askerlik
sanatı ile devrimcilik sanatını birbirine karıştırmayı aklından geçirmemişti.
"Taktik" sözcüğü medenî dünyanın akar günlük politika deyimleri
sırasına girmişti. Lenin sırf politika alanında geçerli anlamı ile Sınıflar
Savaşının olaylarında Taktik deyimini kullanmıştı. Kullanırken, askercil
bilimle sosyal bilim arasında kıyaslama yahut paralellik kurma gereğini
önermemişti. Ne var ki, öyle bir öneri yapıldı mı, Taktiğin gerektiği yerde
Strateji uygulamaya kalkmak, yahut Strateji derken Taktik ilişkileri ele
almak, "Sosyalizmin Bilimi"ni yapmak sayılmaz.Ve Lenin de "İki Taktik"
kitabında Sınıflar stratejisini taktiğinden ayırmadıydı, gibi sözde özürler,
adamı kurtarmaz.
STALİN'İN
LENİNİZM ŞEMA - ALÇISI
Stalin, Cephe alışkanlıklarını, Leninizmi açıklarken
uyguladı. Şema olarak En eski-Sosyalizm de bu uygulama kalıplarından yararlandı.
Ancak o kalıpları (Strateji ve Taktiği) sınıfların ötesinde bir "Transandantal
kategori" saymadı. Asker Millet olduğumuz için bizde meraklıları çok çıktı.
Bilimcil
Sosyalizme askercil Terminoloji nerede, nasıl karıştı? Adı geçen ikinci
kitapçıktan. Onu yazan Stalin, V. Enternasyonal Kongresi günlerinde, Leninsiz
kalmış milyonlara : Leninizmin en köklü özünü en anlaşılır biçimde vermekle
görevliydi. Sınıflar Savaşını elinden geldiğince elle tutulur biçimde
anlatmak için Askercil Savaş biliminde çok didaktik (çocuğa öğretici) kimi
kurallara indirgemekte yarar görmüştür. Onun için 10 bölümü 88 sayfa tutan
kitapçığın 8 inci bölümünde "Strateji ve Taktik" konusuna tam 13
sayfalık yer ayırmıştır.
Bu
kaçınılmaz bir şeydi. Papas okulundan sonra Marksizmden başka hiç bir konuya
baş vermemiş olan Stalin kimdi? 26 yaşında birinci silâhlı ihtilâle katılmış,
38 yaşında ikinci silâhlı ihtilâle katılmış, tam altı yıl, er olarak katıldığı
ordular içinde, o cephe senin, bu cephe benim, en ufağı Ordu olan
büyük birliklere siyasal Komiserlik yapan, Strateji - Taktik plânları çizip
başarıyla uygulayan en kritik kumandanlıklar etmiş bir prafesyonel ihtilâl
ve İç Savaşlar eri idi.
Aynı
adamın, ayağının tozu ile, daha yumuşak Kafkas çizmelerini ve kaba asker
kaputunu çıkarmıya vakit bulamaksızın, 42 yaşında Lenin'in yerine geçtiğini
düşünelim. Altı yıllık Tarihin yazdığı en müthiş İç ve dış yıldırım savaşlarında
tek öğrendiği ve uyguladığı yeni bilim Askerlik sanatıdır. Güttüğü Parti,
Sovyetler Devleti, Sovyet Milletleri, yüzmilyonlarca İşçi - Köylü halk
yığınları toptan henüz "Savaşçıl Sosyalizm"in ateşi içindedir.Yâni,
Askercil Savaşla Sınıfcıl Savaş, Harple sosyalizm etle tırnaktan çok dahâ
içli dışlı birbirine kaynaşıktır... Böyle bir ortamda, başka hangi insan
: Orduların Cepheye yedilmesi ile Sınıfların cepheleşmeleri
arasında Strateji benzerlikleri, Orduların harp cephesinde
kapışmaları, ileri, geri, yandan, arddan savaşmaları ile, Sınıfların
sosyal cephede tutuşmaları, saldırıları, gerilemeleri, savunmaları
arasında Taktik benzerlikleri bulmaktan geri kalabilir?
Stalin
ister istemez Leninizmin en canlı Sosyal Savaş düşünce ve davranışlarını,
epey mekanik Askercil Strateji ve Taktik çerçeveleri içinde özetleyip şemalaştırdı.
Ne denli dâhiyane özet yapılırsa yapılsın, her şema, az çok ölü
kalıp'tır. En önemlisi canlıyı gereğince kalıba vurmamak değildir
: Kalıplarken öldürmemektir. Kol, kırıldı mı, alçı kalıbına vurulur : aşırıca
süre kalıpta kalırsa dumurlaşır, inmelenir. Lenin ölünce, o muazzam doktrin
yapısının her kafadaki ayrı yankısı, bir kırık döküklüktü. Onu, Parti başındakinin
kimi şema alçı-kalıpları içinde birleştirme ve kaynaştırma çabası yerinde
olurdu.
Ancak
şema alçının içinde doktrinin canlı özü, kalıp - şemaya feda edilemezdi.
Türkiye'de (yalnız Türkiye'de mi?) çok kez kalıpla, kalıba alınan organ
arasındaki ilişki Medrese kafası ile alınabilirdi. Çünkü Ortaçağ, "Ruh"ların
en orta yerine çöreklenip yerleşmiş olmaktan çıkmamıştı. Hele hiç birisi
"Stalin'in Pabucu" olamıyacak insanlar türeyip, "Stalin'in tâ
kendisi" kesiliverdiklerini ansızın umuverdiler mi: canlı organın yerine
alçı-kalıbın geçirilmesini pek olanaklı kılmıya dek varabilirlerdi.
STALİN'İN
"BİR ÜLKEDE SOSYALİZM" ŞAŞILIĞI
Ne var ki Stalin, büyük meziyetleri yanında, hattâ
Diyalektik üzerine broşür yazmış olmasına rağmen kimi konularda
Lenin'in okul öğrencisidir. Papas Medresesinden kalma bir kafa yanını güç
saklar. Stalin Skolastiğinin en trajik örneği : "Bir ülkede Sosyalizm"
kurulur mu, kurulmaz mı konusunda belirir.
Oysa, Stalin'in kendisi dahi, Strateji - Taktik şemasını pek ustaca
bilmesine rağmen, Askercil alandan Sosyal alana uygularken, ilk etkilendiği
Papas okulu esintisini büsbütün temizliyememişti : olayların diyalektiğini,
şemaların skolastiğinden yüzde yüz kurtamamamıştı. "Leninizmin Kökleri"
kitabı, Lenin'den sonra Leninizmi en iyi anlamış ve anlatmakçın özetlemiş
bir propaganda broşürü oldu. Ama, Leninizmin yerini tutabilir miydi?
Böyle
bir soru bile bugün artık gülünç gelir. Ama, kuşaklar boyu, en kabadayı
Leninistlerin o broşürü ilmühâl gibi ezberledikleri bilinir. Broşürün,
son kerteye dek olumlu bütünü içinde, yer yer soru uyandıran ayrıntıları
yok değildir. Bunların hepsi üzerinde durmaksızın, yalnız bir noktasına
değmek ilginç olur. "Bir ülkede Sosyalizm" olur mu, olmaz mı? Bu
konu yüzünden Lenin Partisinde tam anlamıyla "Kan gövdeyi götürmüştür".
Ve o kanamalarda en acımaksızca "Bir ülkede sosyalizm kurulur" tezini
savunan Stalin baş tutmuştur.
1924
yılı Fransızcaya "Teorik ve Pratik Leninizm" adıyla çevrilen aynı
broşürün 32. ci sayfasında ise Stalin "Teori" bölümünü şu sözlerle
bitirir :
"Bir
tek ülkede burjuvazinin iktidarını devirip yerine proletaryaninkini kurmak,
henüz sosyalizmin tam zaferini sağlamak değildir. Başlıca yüküm : Sosyolist
üretimin örgütlenmesi henüz yerine getirilecek yükümdür. Birçok ilerlemiş
ülkeler proleterlerin kombine çabaları olmaksızın bir ülkede sosyalizm
kesin zaferi elde edebilir mi, başedebilir mi, Elbette hayır. (Altını
çizen H.K:). Burjuvaziyi devirmek için bir tek ülkenin çabaları yeter:
bizim Devrimimiz Tarihinin ispatladığı şey budur. Sosyalizmin kesin zaferi,
sosyalist üretimin örgütlenmesi için, bir tek ülkenin çabaları yetmez,
hele Rusya gibi adamakıllı kırsal bir ülkeninki hiç yetmez; bir çok ilerlemiş
ülkeler Proletaryalarının çabaları gerektir."
"Böylece
bir ülke muzaf fer Devrimin esas görevi öteki ülkelerde devrimi geliştirmek
ve desteklemektir. Gene bir ülke Devrimi kendisini bağımsız bir büyüklük
saymamalıdır, fakat,öteki ülkelerde proletarya zaferini aceleleştiren bir
araç, bir yardımcı saymalıdır." (Stalin : a.y.)
BİR
ÜLKEDE SOSYALİZME İNANMIYANLARI SUÇLAYIŞ
Stalin,
bu tezini savunmak için, Lenin'in "Proletarya Devrimi" broşüründeki
şu sözü aktarmakla yetiniyor :
"Öteki ülkelerde Devrimin uyanması, desteklenmesi geliştirilmesi için
bir ülkede âzamî"yi yapmak... Lenin'in bu "lapidaire" (kısacık)
sözünden, Stalin'in yukarıdaki gibi tekrarlamalı üslûbu ile yaptığı açıklama
çıkar mı? Besbelli iki bambaşka olay birbirine karıştırılmamalıdır :
1
- Bir ülkede proletarya zaferi "öteki ülkelerde devrimi" tutar.
2
- Ama bir ülkede : "Sosyalizmin kesin zaferi, sosyalist üretimin
örgütlenmesi için, bir tek ülkenin (hele Rusya gibi kırsal bir ülkenin)
çabaları yetmez" mi?
1924
yılı için, ikinci şık cidden çözümü çetin problemlerdendir. Dış ve İç savaşlarla
Çarlık düzeyinden çok gerilere düşmüş bir çöl ülke olan Rusya umut kırıcıdır.
Ancak, Lenin'de bulunmıyan: kötümser kehanet'i, Leninizm diye öne sürmek
yerinde bir öngörü sayılmamalı idi. Nitekim, Lenin sağken, geri ülkede
sosyalizmin kurulamıyacağını önerenler, "II. Enternasyonal Koca-
karıları" idiler. Lenin'in ölümünden birkaç yıl sonra, aynı Stalin' bir
ülkede sosyalizmin kurulamıyacağını ağzına alanların kellelerini uçurur.
Hayat,
çarçabuk, kötümser kehanetlerden üstün çıkar. Ondan sonraki gelişim temposu
ise, bir ülkedeki çabaların "Kesin Sosyalizm zaferine" yâni "Sosyalist
üretimin örgütlenmesine" yeterli olduğunu yerden göğedek ispatlamıştır.
Sovyetlerin "Sosyalist Üretimi" : bütün dallarıyla, Avrupa'da birincidir.
20 üretim dalındaki Dünya üretim yarışmasına gelince, aynı Sosyalist Üretim
11 dalda gene dünya birincisidir, yalnız 9 dalda dünya ikincisidir.
Bu
olay bize neyi öğretiyor ? Bütün sıkı Leninci kaliteleri ile birlikte,
Stalin ayarında bir kimsenin, sosyal olayları değerlendirmede nasıl yanıldığını
öğretiyor. Dünya ölçüsünde bakalım. 1924 yılı, Fransızcaya çevrilen Stalin'in
,broşürüne "Fransız Partisi" : "Tam saatinde gelmiş" bir cankurtaran
simiti bulmuş gibi sarılıyor. "Doğru Politika çizgisi bulup, takip etmek"
uğrunda. "Her Enternasyonal üyesi için pek emin bir rehber" sayıyor
Stalin'i.
Neden?
Broşüre yazılan "Önsöz" ün son bendi şöyle der :
"Leninizmi,
onun teorisini ve partisini tamımlamak; herkesin deneyebileceği bir konudur,
ama bu işi ancak, ustanın yanı başında ilk saatin işçileri olarak bulunmuş
olanlar gerektiği kadar sarahatle ele alabilirler. o gibi kimseler arasında
Stalin en iyilerinden biridir."
O
1924 yılı : "en iyilerinden biri" olan Stalin'in sonra gittikçe
ne olduğunu bilmiyen kaldı mı : Tek Yanılmaz - Papa ve tüm değilse yarım
- Tanrı!.. Koca Sovyetler Birliği, hâlâ : "Destalinizasyon" (Stalinleşmeyi
giderme) çabasını bitiremedi. Adam o denli ağır bastı. Temel konuda bir
yanıltı, sonra, Parti tepesinde olmanın verdiği güçle, o yanıltıyı başkalarında
yakalama, bu sonucu kaçınılmaz kılmıştı.
TEORİ HAZİNELERİNE
OTURUŞ
Stalin
dramı bize asıl metodolojik bir gerçeği ifşâ ediyor. Problem, "Bir
ülkede Sosyalizm kurulur mu?" kadar sınırlı olmaktan uzaktır. Problem,
bir devrimcinin, hem Uluslararası , hem kendi Ülkesi çapında
Teorice ve Pratikçe Lenin kadar derinliğine, yılmaz ve alçakgönüllü
bir orijinal araştırıcı ve yaratıcı olup olmaması problemidir.
Öyle, yâni : Lenin olunmadı mı Stalin kadar "Ustanın yanıbaşında, ilk
saatin işçisi" bulunmak bile yeterli olmuyor.
Marksizm
bir "dehâ" eseri ise, dehâ: yılmaz tutkunlukta dağlar gibi yığılı
"emek" demektir. Çocuk çağından beri dağlar gibi emeğini hem pratik,
hem teorik alana yığan, 15 yaşında araştırmaya Marks'ın Kapital'i
ile (Diyalektik Maddecilikle) girişen ve Almanca, Fıransızca, İnigilizce
dillerindeki bilim hazinelerini öz
kaynaklarında tartarak izliyen kişi Lenin'dir .
Rusça
bile anadili olmıyan "bir köylü" Stalin, gözünü Leninizm'le açtı.
Onu gördü, onu bildi. Lenin'i kimse (o zamanki Leninciler içinde kimse)
Stalin kadar anlıyamadı ve anlatamadı. Eski : Plehanof'lar, Akselrod'lar,
Martof'lar vb. yeni : Trotski'ler, Buharin'ler, Zinavyef'ler vb.. Leninizm'in
yolunu ikide bir kesmiye çalışırlarken: Stalin, "Ustanın yanıbaşında"
balta girmemiş ormanların nasıl caddeler açılarak geçildiğine, hep adsız
bir "ilk saatin işçisi" olarak katıldı.
Onun için, yolu yordamı Stalin'den iyi bilen çıkmadı. Usta öldüğü gün,
Stalin yolu yordamı güden biricik "işçi" oldu. Bir anda Leninizm'in
bütün hazineleri, mühürleriyle, bekçileriyle birlikte onun (Stalin'in)
elinde idi. o hazinelerden, en az kültürlü bir köylünün ;bile dilediği
anda, dilediği noktada yararlanabilmesi, doğru Lenin'le karşı karşıya gelip
onu dinlerce öğrenivermesi için her hazırlık ve kolaylık yapıldı.
Bu
herkese açık Hazine envanterinin en basit örneği, daha 1926 yılı 30.000
nüsha basılan ve V.V. Adaratski, N.N. Baranski, G. Kramolenikof,
İ.F. Popof gibi bilginlerin derledikleri "Lenin'e yol" adlı
4 yoğun çiltlik eserdir. Orada bir tek satır yorum yoktu. Lenin'in 30 cilde
sığmıyan emeğinde geçmiş bütün en özlü düşünceler oldukları gibi sınıflandırılmıştı.
Herhangi
bir konuda zihinler mi karıştı? Stalin değil, yeni okuma öğrenen bir işçi,
beş dakika çevireçeği herhangi bir Lenin derlemesinde, aradığı şeyi Lenin'in
ağzından dinliyebilirdi. Artık , dinlediğini anlaması, biraz kendi. eğilimine,
denemesine, zekâsına ve bilgisine kalmıştı.
Teori,
Metod, Devlet; ayrı ayrı Sınıflar, Yığın, Uzmanlar, disiplin, Kontrol,
devlet Kapitalizmi, Savaşçıl Sosyalizm, Buğday, NEP, İmtiyaz, Kooperatif,
Elektriklendirme, Kuruluş, Köylü, İşçi, Kızılordu, Kadın, Kültür, Basın
üzerine mi? Devrim, Reform, Proletarya Hegemonyası, İsyan, Terör, Kapitalizmde
ve Sovyetlerde Sendika, Gençlik üzerine mi? Ayrıca Sovyetler İktidarı ile
Kollektifleşme, yahut Parti ve Örgütlenme gibi özel alanlar üzerine mi?..
Ekonominin, Sosyolojinin, Politikanın, Hareketin, Programın, Tüzüğün, kültürün,
Felsefenin bütün akla gelebilir ve gelemez bütün alanları ve ayrıntıları
üzerine mi? Bir düğmeye basın: Lenin size kendi sesiyle herşeyi hemen açıklıyacaktır.
STALİN'İN LENİN'LE
KARŞILAŞTIRILIŞI
Her alanda sıra sıra bilginler,
uzmanlar, araştırıcılar; size Lenin'de ve Dünya'da ne olmuş,
ne oluyorsa hepsini genellikleri ve özellikleri ile en kavranılır biçimde
sunmaya hazırdırlar. Yüzmilyonlarca insan içinden en seçkinleri, geceli
gündüzlü bu uğurda çalışır çabalarlar. Biraz kafanızı kullansanız, önünüze
yığılan veriler arasında en doğru ilişki ve çelişkileri yakalayıp ışığa
çıkarmanız işten değildir.
Devlette
ve Devletle çalışmanın böyle sonsuz başarı olanakları vardır. Ömründe
sivil ve sosyal konuların alfabesini öğrenmesi cinayet sayılmış nice paşalar,
bir gün ansızın Devlet güdücüsü olur olmaz, nasıl kâinata bütün sivil ve
sosyal konuların biricik yanılmaz üstâd kaynağı gibi ahkâm keserler? İşiten
kulaklarına inanamaz. Şu bilinen kişi mi bu "marifetleri" gösteriyor! Hayır.
İnanılamaz. Meğer neymiş o kişi?
Stalin,
hazır Leninizm hazineleri içine en yaman Partinin ve devletin
şartsız kayıtsız öncüsü durumuna girince o denli erişilmez olanaklarla
silâhlı idi. Ünlü İşveren "Büyük Adam"ları gibi o, Stalin: mumyalandığı
bir mezarda naftalinleri silkilip başa geçirilmiş kürk te değildi.
Adım adım Devrimci eylemin ve teorinin ortasında dövüşerek yetişmişti.
Lenin in ve Leninizm'in hiç bir değerine yabancı uzak durmamıştı. Gene
de onun için Doktrin, oldukça "Hazır giysi" idi. Lenin kesmiş, biçmiş,
ölçmüş, dikmişti. Stalin giyiyordu.
Stalin,
Ustasından en iyi makas, iğne, makine kullanmayı öğrendi. Lenin'in "patronları"
üzerinden en pürüzsüz giysileri yapabilirdi. Ama, bir "orijinal model"
yaratmıya sıra gelince, yeni kalıplar bulmak meseleydi. 26 Ocak 1924 günü
"İkinci Bütün Rusya Sovyetler Kongresi"ne okuduğu söylev, Partili
edebiyatın örneği idi. 1) "Parti Üyeliği", 2) "Parti Birliği",
3) "Proletarya İktidarı", 4) "İşçi KöyLü İttifakı", 5) "Cumhuriyetler
Birliği" ve 6) "Üçüncü Enternasyonal" mirasları üzerine
and içmişti Stalin o nutukta.
Stalin
bu altı yeminini tutmak için olağanüstü çaba gösterdi. Sonuncu yemin şu.
idi : "Üçüncü Erternasyonali güçlendirmek ve genişletmek için hayatımızı
feda etmekte kusur etmiyeceğimize, önünde and içiyoruz Lenin yoldaş!"
İkinci Emperyalist Evren Savaşı sonunda Üçüncü Enternasyonalı kaldıran,
Stalin oldu.
Gerekli.
miydi? Gereksiz miydi? Onun tartışma yeri başkadır. Daha Çin problemi
ile birlikte : Parti mi Üçüncü Enternasyonal'in "Şubesi" dir, yoksa Üçüncü
Enternasyonal mi Parti nin "Seksiyonudur? sorusuna karşılık bulmak düşünülmedi.
Çünkü , ortada Lenin yoktu. Yalnız Stalin, Üçüncü Enternasyonali
fiilen ve adıyla sanıyla, "genişletmek" şöyle dursun, ortadan kaldırdığı
gün : "Hayatımızı feda" etmediğimiz görüldü.
Gene
Lenin'i en yakından ve en iyi tanımlıyan kişi, dünyada Stalin oldu. O Lenin'de
başlıca 5 kesin karakter seçti. Bunlardan ilk ikisi, teorik ve sübjektif
olarak: 1 - Mantık gücü, 2 - Prensip gücü idi. Karakterlerden
son ikisi, pratik ve objektif olarak 3 - Yığına inanç, 4 - Devrime
inanç idi. Bu dört karakterde Stalin'in Lenin yolunda kalmak için elinden
geleni, hattâ gelmiyeni yaptığı muhakkaktır.
Ancak
Lenin'in, ayrı bir beşinci karakteri de, o ilk dört karakteri üstüne
kanat açmıştı : 5 - Alçakgönüllülük... Lenin doğru bildiğini savunurken,
iki yüzlü "Tevazu"a metelik vermezdi. Ama, poz, çalım, atmasyon,
kırıcılık, "böbürlenme, kendini beğenme" de bilmezdi. Stalin: "Bu
sadeliğin ve alçakgönüllülüğün, bu göze çarpmamaya çalışmanın, veya hiç
değilse göze çarpmıya çalışmamanın ve kendi yüksek mevkiini belirtmemenin..
İnsanlığın "en derin katlarının" yeni tip Lideri olarak Lenin'in en güçlü
yanı oldıığunu ancak sonraları anlıyabildim." der.
Ne
var ki,"anlamak" başka, "uygulamak" başka şeydi. Stalin de
ilkin Kremlin'deki hizmetçi odasında seyyar karyolada yattı. Git gide o
"en güçlü yanı" epey unuttu. "Hişşt!.. Susun! Geliyor" dedirtti.
Elinde değildi. "Muhayelemde Lenin'i bir dev olarak, hükmeden kişiliğe
sahip iriyarı bir adam olarak canlandırdığım için, fizik anlamda da büyük
adamı görmeyi umuyordum." diyen Stalin di o. Lenin değildi. Lenin'i
görünce "Ne büyük hayal kırıklığına uğramış" idi!
II.
ENTERNASYONAL'IN EN BÜYÜK YANLIŞI
Ustaya sadık kalmak : Skolastiğe düşmeksizin, teoride
gelişim sağlamakla olur, Oysa Stalin, II. Enternasyonal'in yalnız olumlu
yanlarını sayarken yüzeyde kalmıştı.
Yukarıki
satırlar, ne küçük ülkelerin ölü-diri Stalin taslaklarını düzeltmek içindir,
ne rahmetli "Diktatör"ü Anıtkabir'den atıldığı mezarında rahatsız etmek
içindir. İnsanların, insandan başka birşey olmadıklarını unutamıyacak denli
içyüzlerinde tanımıya ve anlamıya alışmışızdır. Buradaki amaç, Stalin'in
her dediğinin Lenin kadar gerçek olup olamıyacağını göz önünde tutmak ta
ikinci noktadır. Birinci nokta şudur : Stalin kendi kurmadığı, "hazır"
bulduğu Leninizm önünde, didaktik olmanın da zoruyla, ister istemez az
çok şematik ve kitapçıl (ustanın yazdığı gibi) kalma titizliğini
göstermiştir.
"Ustaya
sâdık kalma" : Marks - Engels önünde Lenin'in de birinci görevi oldu.
Bu görevin başarı sağlaması: düşüncede hem anarşiyi, hem skolastiği
önlemesine bağlıdır. Daha doğrusu ana prensipleri bozmadan sistemi
geliştirmek başarı sağlar. Yoksa, Ustaya sâdık kalmanın aşırı abartılması,
çırağı skolastiğe kaydırabilir. Lenin, orijinal bir savaşçı
ve araştırıcı olduğu için, Marksizmde her türlü skolastiği temizlemiştir.
Stalin için aynı şey her zaman söylenemez. o, zaman zaman Metinlere sadâkati
abartırken, skolastikten tam kurtulamamış, dolayısı ile metinleri zorlamıştır.
Bunun
Strateji ve Taktik konusunda örneğine gelelim. Stalin II.
Enternasyonal'ı nasıl anlatıyor? Şöyle :
"II
nci Enternasyonal peryodu, izafî (görecil) bir sükûnet çağında mükemmel
(par excellence : en yüksek kertede) bir biçimlenme ve öğretim peryodu
olmuştu. Parlamentoculuk o zamanlar sınıf mücadelesinin başlıca biçimi
idi... Proletarya ordularının biçimlenmesi ve öğretimlendirilmesi için
legal olanaklardan yararlanmakla
yetiniliyordu; Proletaryayı sonu gelmezce muhalefet rolüne sıkıştıran ve
sıkıştırması gerekli görünen bir düzenin çerçevesi içinde parlamentarizmi
kullanmakla yetiniyordu. Besbellidir ki, böyle bir peryoda, ve proletaryanın
yükümlerini böyle bir anlayış ile, ortada ne hakiki bir Strateji., ne hakikî
bir Taktik kalamazdı, belki yalnız bir takım taktik ve strateji parçaları
kalırdı." (S.: "Leninizmin Esasları" )
Stalin'in
bu sözleri, bizim TİP ABA'cılarına (Aybar - Boran - Aren) epey umut verici
sayılmaz mı?
Bu sözlerin ilk bakışta
Ustaya sadâkati var : II. Enternasyonal eleştiriliyor. Ancak, bu eleştiri
sırf Strateji ve Taktik bakımından ele alındığı yerde bile, yalnız "çağı
için" olumlu yanı ile anlatılıyor. Yeter mi? II. Enternasyonal yalnız
"Proletarya ordularını biçimlendirme ve öğretimlendirme" ile kalmıştır.
Stalin diyor ki :
"Büyük
sınıf ihtilâfları, devrimci muharebelere hazırlık, Proletarya Demokrasisini
iktidara getirmenin araçları gündem içinde değildi."
II.
Enternasyonal'da bulunmıyan o şeyler Lenin'de (R. S. D.I. P.) yok muydu?
"II.
Enternasyonal'ın büyük yanlışı parlamento mücadelesi biçimlerini kullanmış
olması değildir; o biçimlerin önemini değerinden üstün göstermesi, hemen
hemen tek olaganlar sayması, ve devrimci savaşlar peryodu, parlamento dışı
mücadele peryodu geldiği vakit, yeni görevlerini yerine getirmekten sivişmesi
ve kaçınması en büyük yanlıştır." (a.y.)
Bütün
bu söylenenler yanlış mı? Hayır. Ustaya, Prensibe uygunsuz mu? Gene hayır.
Ama, II. Enternasyonal'a yalnız olumlu yanından bakıldı mı, ki eksiklikleri
sezmemek elden gelmiyor. Ustanın aynı konuda yazdıklarına ve yaptıklarına
bakınca ise, epeyce yüzeyde kalındığını görmemek elden gelmiyor.
II.
ENTERNASYONAL'IN DOĞUŞTAN YANILGISI
Önce
: "Büyük İhtilâfla", "Proletarya Demokrasisi" II. Enternasyonal'ın
"gündem içi" problemi değil miydi? Gündem içi idi. Lenin yazıyor
:
"Bilindiği
gibi, Plehanof 1903 yılı (onu bir Rus Scheidemann'ı yapan acıklı din
değiştirmesinden önce) bir devrimci Marksist diyordu ki : Devrimde Proletarya
gerekirse kapitalistlerin seçim haklarını kaldıracaktır, karşı - devrimci
olduğu ortaya çıkacak olan her parlamentoyu dağıtacaktır ." (L.: "Mürted
Kautsky," s. 126)
1907
yılı Stuttgart'ta toplanan II. Enternasyonal Kongresi, Lenin ile Rosa Luxemburg'un
teklif ettikleri tezleri kabul etmişti. o tezlere göre, Harp sırası patlak
verecek ekonomi ve politika bunalımlarından yararlanılarak, mücadele Sosyalist
Devrime götürülecekti. II. Enternasyonal'ın şefleri olan Kautsky ve Vandervelde
de bu teklife oylarını vermişlerdi.
"Kautsky 1909 yılı bir İhtilâller çağının kaçınılmaz olarak, yaklaştığı
üzerine, Harp ile Devrim. arasındaki bağlar üzerine bütün bir kitap yazmıştı."
(L.: "Mürted Kautsky", s. 76)
1912
Aralık 24 ve 25. günleri toplanan Olağanüstü II. Enternasyonal Kongresi,
"Bâle Manifesti"ni yayınlamıştı. Orada, büyük Emperyalist Savaşı
bir haydutluk sayılıyor ve ona karşı 1907 kararlarını işçilerin uygulaması
isteniyordu. "Kautsky, 1912 yılı, yarınki Savaşın Devrim yararına kııllanılmasını
imzalıyordu." (L.: "Mürted Kautsky", s. 76)
Bütün
bu kararlara, Manifestlere rağmen, Emperyalist Savaş patlar patlamaz ne
oldu? .Bütün o muazzam lider putlarıyla birlikte II. Enternasyonal Partilerinin
büyük çoğunluğu Emperyalizm önünde eğildiler ve İşçi Sınıfını en büyük
soğukkanlılıkla Savaş salhanesine kurban edilmiye, Marksizmden ezberlenmiş
sözlerle kandırmaya giriştiler. Niçin?
Bu
ilân edilmiş prensiplere "ihanet" bir yanılma mıydı? Hayır ve evet:
yanılmak ve yanıltmak isteniyordu. Bu nereden geliyordu? Liderlerin cahilliklerinden
ve tabansızlıklarından mı? II. Enternasyonal'in iç hastalığından...
Onun "Parlemento biçimlerini.. tek organ" sayması da o iç hastalıktan fışkırıyordu.
II. Enternasyonal, "mükemmel" (en yüksek kertede) bir "biçimlendirme
ve öğretim" aracı gibi gözüküyordu. Ama, İşçi Sınıfını İşveren Bozuk
Düzenine alıştırıp "evcilleştirme" aracına dönmüştü. Hem bu dönüşme
"Emperyalist Savaşını" ve "Büyük Sınıf İhtilâflarını" beklemeden
çok önceleri olmuştu.
II.
Enternasyonal, dümdüz bir çiziyle "biçimlendirme" ve "öğreti"
yapmak sırasında, İşçi Sınıfının Hareketini ve Örgütünü en sinsice ve korkunçça:
"Biçimsizleştirme" ve "Soysuzlaştırma" yolunu da açmış ve
o eğilimi ağır bastırmıştı. Ne sâyede? Hiç te "mükemmel bir biçimlendirme
ve öğreti" organizması olmayan
yapısı sâyesinde...
II.
ENTERNASYONAL'IN ÖLDÜRÜCÜ YANILGISI
İkinci Enternasyonal, Stalin'in de bilmesi gerektiği
gibi, Harpten çok önce Sendikalizm ve Parlementarizm
çıkarları yüzünden Burjuvazinin yan örgütü olmuştu. Stalin'in bu
örgütü "mükemmel" görmesi bize bir şeyi öğretiyor. Stalin de yüzde
yüz "ihticâca sâlih" (belgelenmiye elverişli) olamaz. Onun Strateji
şeması da insanları kafalarından etmemelidir.
II.
Enternasyonal'ın "Doğuştan günahı" (Pêché originel'i) Marksizm Sof
talığını birinci kalite gibi taslamış olmasından kaynak alır. Ama, o diyalektiği
skolastiğe çeviriş sebepsiz, yahut tesadüf değildir. 1915 yılı : "Bir
Fransız Sosyalistinin Namuslu sesi"ni duyurtmuştu. Namuslu ses, Fransız
İsviçresinden gelmişti. Ses 11 Mart 1915 günü Lausanne'da: "Ölen Sosyalizm
ve Dirilmesi gereken Sosyalizm" adlı bir Konferans veren Paul Golay'ın
sesiydi. Şöyle konuşuyordu :
"Bernstein
bir çeşit Demokratik Reformizmi formülleştirip onu kendisi Revizyonizm
adıyla vaftiz ettiği zaman, Kautsky onu özel ve uygun metinlerle yıldırımlara
çarptırdı. Görüntüler kurtarılır kurtarılmaz, Parti Realpolitka'sını daha
az sürdürüp durmadı."
"Sosyal - Demokrat Partisi bugün ne ise o oldu. Akılları durduran bir
örgüt. Kudretli bir gövde: içinden ruhu uçup gitmiş..."
"Gerçi,
İşçi örgütü bu kertede yüksek rakamlı aidatını ödiyenlere hiç bir zaman
ulaşmamıştı; hiç bir zaman böylesine bol parlamenterler (Milletvekilleri)
çıkarılmamıştı; hiç bir zaman daha iyi bir basın örgütlenmesi görülmemişti;
hiç bir zaman da. karşısında isyan edilmesi gereken böylesine iğrenç bir
eser ortaya çıkmamıştı."
"Hem,
bütün Enternasyonal Şubeleri içinde de gözlemlenen bu eğilimleri gösteren
Alman sosyal demokrasisi tek başına kalmıyor." Memurların gittikçe
büyüyen sayısı" belirli sonuçlar getiriyor; "Bütün dikkat aidatların
muntazaman kasaya girmesine çevrilmiştir"; grevler, İşverenlerle "yeni
sözleşmeler yapılma amacını güden bir sıra gösteriler" sayılıyor. "İşçinin
kaderi, Kapitalizmin kaderine boyun eğdirtiliyor", "Yabancı sanayi zararına
kendi millî sanayinin şiddetle gelişmesi dileniyor."
Reichstag
(Alman Meclisi) mensuplarından R. Schmidt, bir yazısında, Sendikaları Kapitalizme
yararlı : "Ekonomi hayatına düzen ve oturaklılık" getiren, "Patron'un
hesaplarını kolaylaştıran ve gayrimeşru rekabeti engelliyen" örgütler
olarak tanımlıyor ve şunları sözüne katıyor :
"Böylece,
Sendikacılık, patronların kârına oturaklılık getiren bir şeref sayılmalıdır!...
Büyük örgütlerin sekreterleri bir sıra şahsiyetler (önemli kişiler) hâline
geliyorlar. Ve Politika hareketi içinde, Milletvekilleri, Doktorlar, Edebiyatçılar,
Okuryazarlar, Avukatlar, bütün o bilimleri ile birlikte azıcık kişicil
ihtirası da taşıyanlar, kimi tehlikeli hâle gelen bir itibardan yararlanıyorlar."
"Sendikaların
kudretli örgütü ve cüzdanlarının sağlamlığı, onlara katılanlarda lonca
ruhunu geliştirdi. Oysa, esasında reformist olan sendika hareketinin sakıncalarından
birisi de, ücretli işçilik şartlarının üstüste konmuş "dilimler düzeltilmesidir.
Bu tutum temelli birliği kırıyor ve en gözde işçilere bir ürkekli.ruhu
aşılayıp, onları bazan bir "hareket" karşısında ödü patlar duruma itiyor:
çünkü o gibilerin vaziyetleri, kasaları, alacaklı hesaplara hareket yüzünden
herhangi bir yıkıntıya uğrıyabilir. Böylece, İşçi Sınıfının çeşitli sınıfları
arasında bir çeşit ayrılık biçimleniyor: bu sınıfları sendikanın ta kendisi
yapmaca yaratmış bulunuyor."
İşte
II. Enternasyonal, Tekelci Finans - Kapitalin, dünya aşırı-kâr çapulundan
ayırdığı bir parça ile satın alıp beslediği Aristokrat işçiler zümresini
ve onun Parti Bürokrasisi ile Sendika Ağalarını İşçi Sınıfının
başına böyle belâ etmişti. "Parlemento mücadelesi biçimleri" o başbelâsının
maskesi gibi kullanılıyordu. "Yeni görevleri yerine getirmekten sivişmesi"
ters bir "yanılgı" değil, o yapısının kaçınılmaz sonucu
oldu.
Stalin
bunları bilmiyor muydu? Bu nedenlerle, ustalar dururken, çırakların anlatışlarını
tabulaştırmaya gerek bulmuyoruz.
AYRIM III.
Sosyal Anlamlı Askercil Taktik Elemanları
SOSYAL
ANLAMLI ASKERCİL TAKTİK ELEMANLARI
Son
yılların önde giden Devrimcileri, hep ve yalnız "Strateji" üzerinde
tartıştılar. Bu eğilim işin kolayına kaçmaktı. Aslında birkaç cümle veya
sayfa ile özetlenebilecek ve doğrusu, yanlışı epey uzun süre sonra ortaya
çıkabilecek olan Strateji kesiminde söylenenleri olaylar hemen yalanlıyamazdı.
Taktikse onun zıddı
idi. Söylenir söylenmez uygulanması gerekirdi, uygulanır uygulanmaz,
olaylarla çarpılıverirdi. Onun için bütün "Stratej"lerimiz (Sevkükeyşçilerimiz)
en bilgincil titizlikle günün, her günün kaçınılmaz görevleriyle ilgili
Taktiğe yan çiziyorlardı.
Bu
nankör görevin hiç değilse üzerinde en az durulan, ama günün en yakıcı
konusuyla ilgili bulunan birkaç problemini azıcık ayrıntılarıyla ele almak
gerekti. O yakıcı ve yanıcı problemlerden biri, görebildiğimiz kadarıyla:
Taktiğin biçimleri, momentleri ile onlarla insanın, özellikle şef
insanın ilişkileri çevresinde toplanıyor. Bir sürü eğilim, örneğin "Disiplin",
yahut "Demir disiplin", Kömür disiplin gibi genç ruhları trans (vecd)
halinde donduran terminoloji" lerle ortalığı kasıp kavuruyorlar.
Problemi
en alfabetik biçimiyle koymazsak anlatamıyacağız. Onun için, bir başka
devrimcinin klâsikleşmiş koyuşuna uymaktan daha yararlı yol bulamadık.
Sosyal Savaşa bakarak son derece basit ve mekanik olan askercil
Taktikten yararlandık. Askerlik güzel sanatında bile vazgeçilmez
sayılan elemanların, Devrimcil artistlerce ibret kaynağı olacağını
düşündük.
OBJEKTİF
STRATEJİ - SÜBJEKTİF TAKTİK
Strateji plânı uzun etütlerle Savaş dışında, Taktik
davranış sıcak ateş içinde yapılır. Strateji: Tez (dost) - Antitez.
(düşman) objektifliği statükosuna dayanır. Taktik : Sentez
(zafer) uğruna her an değişen sübjektif dinamizme dayanır. Kaynak: Alman
Genelkurmayının "Truppenführung" adlı Talimatname maddeleridir.
Strateji,
eski deyimiyle Sevkükeyş (orduların yönetilişi) büyük önem ve öncelik
taşımakla birlikte, ana çizileriyle daha çok objektif savaş şartlarının
düzenlenmesidir. Daha doğrusu Ordu varsa, ve savaşa tam hazırlanmış
ise, o varlığa ve hazırlığa göre sevk edilir (cepheye gönderilir).
Taktik,
asıl cephede yapılan somut Savaşın, ve cephe gerisinde yapılan
uzun hazırlıkların yönetilişidir. Objektif olarak varolan orduların,
cephe gerisinde manevralarla hazırlanması, Strateji içinde Taktik'tir;
cephede doğrudan doğruya sıcak savaş ateşi içinde yönetilmesi Taktik
içinde Taktik'tir.
Strateji
ne denli önceden az çok belirli ortamda belirli plânla güdülen objektif
ve bir kerteye dek soyut sayılabilirse; Taktik en az o denli önceden
hiç kestirilemiyecek, her zaman ve her yerde sık sık parola ve biçim değiştirecek,
oldukça sübjektif ve son kerteye dek somut savaş güdümüdür.
Bir
ülkenin belirli ekonomik, sosyal, politik ve ilh. gibi coğrafyacil ve tarihcil
şartları ortamında verili olanakları objektif olarak ne iseler, o ülke
ordularının genel Strateji plânı o şartlara göre azçok soyut olarak peşin
peşin çizilebilir. Bu bakımdan Strateji kalın çizili bir kanevaya benzer.
O kaneva içine gerekli savaş parola ve biçimlerinin çiçeklerini, peyzajını
özellikle işlemek, ateş hattına gerçekten veya taslak olarak girmiş
güçlerin sübjektif düşünce ve davranışlarına bağlıdır.
Strateji,
bir merkezde tepeleşmiş bir avuç azlık Genelkurmay organınca
yuvarlak ve kaba çizileriyle plânlanır. Bu bakımdan Strateji plânları uzun
Tarih, Coğraf ya, Ekonomi, Politika, Kültür ve ilh. etütlerinin
son derece derinliğine araştırılıp incelenmesine dayanmakla birlikte,
uzaktan bakanlar için : "Bunda
bilemiyecek ne var?" dedirtecek kadar kolayca çiziştirilivermiş
gibi görünür. Ama Strateji bir edbiyatçı esinlemesi, "Sehl'i mümteni" (ulaşılamaz
kolaylık) değildir. Onun için, her önüne gelen görünüşe aldanıp, masa başına
oturdu mu, dört beş çizgiyle en anıtsal Stratejiyi döktürüveririm sanır.
Ve döktürür de. Rastladı ise, ne âlâ. Tutmadı mı, en güçlü orduları kaz
gibi avlatır.
Taktik'in
öyle harita ve masa başında uyduruluvericek yanı hiç yoktur. Taktiğin yeri
ateşin içidir. Orada her güç, kendisinin ve karşısındakinin (düşmanın)
bütün olanaklarını bir anda sezip kavrıyarak, yıldırım kararlarla en etken
davranışı başarmak zorundadır. Çünkü o ân içinde ya dost güçler, ya düşman
güçler, ya yakacak, yahut yanacaktır. İşin akademik eleştiriye, uzun tartışmalara
tahammülü yoktur.
Onun
için her Ordu'da: iyi Strateji ustaları gibi, iyi Taktik
uzmanları ayrılabilr. Diyalektik düşünce ve davranış için böyle mutlak
"uzmanlık" ayrılıklarına gerek yoksa da; skolastik veya metafizik düşünce
ve davranış metotlu derebeği yahut burjuva savaş ilgilileri arasında böyle
bir "işbölümü" yapmak ve geliştirmek kaçınılmaz olmuştur.
Proletarya
Politikasında öyle skolâstik "Stratej"lerin, yahut metafizik "Taktisyen"
uzmanların üreyip kendi dallarında asılı kalmaları gerekmemelidir. Çünkü
Strateji diyalektiğin Tez ile Antitez'lerinin doğru
konulması ise, Taktik diyalektiğin Sentez'ine varılmasıdır. Tez
(dost) Antitez (düşman) güçlerinin Stratejik - objektif gerçekliği
ve statükoları ne olursa olsun, Savaşın zafere ulaşması Sentezini
gerçekleştirecek olan Taktik tutumlardan zerrece ayrılması en büyük
yanılgıları getirir.
Aşağıdaki
açıklamalarda, bile bile hep : Alman Genelkurmayının "Truppenführung"
(Askercil Birliklerin Güdümü) adlı talimatnamesinden yararlanılır. Parantez
içindeki rakamlar, o Talimatname metninin oldukları gibi çevrilen madde
numaralarıdır.
TAKTİK BİÇİMLERİ
Sınıflar dövüşünün Askercil Savaştan öğreneceği çok şey
vardır. Sosyal Devrime Harp, Siyasi mücadeleye (Muharebe),
Ekonomik mücadeleye (Müsademe) denilebilir. Her üç alanda Taktik
: aslında Taarruz (saldırı) ile Ricat (gerileme) biçiminde
özetlenir. Müdafaa (savunma) ya taarruz, yahut ricat için bi geçit
davranış olur. Hepsi de sınıflar çelişkisinin "yamanca yorumu" sayılır.
Askercil
aksiyon üç ölçüde çarpışma tanımlar:
1
- Harp (la guerre : savaş) : bunun eylemi Straieji ile belirlenir.
Devrim gibidir.
2 - Muharebe (La battlle : savaşma) : önemli ordularla bir yerde
yapılır.
3 - Dövüş (Le combat : müsademe) : önemsiz birliklerle birçok yerlerde
yapılır.
Son
iki ölçüde çatışma baştanbaşa : Taktik konusuna girer. Muharebe
: Siyasî mücadeleye, Dövüş : Ekonomik mücadelelere benzetilebilir.
Asker
dilinde bunların hepsine : "Hasımla karşılaşma sonucu çıkan silâhlarla
şiddetli izah (yamanca yorum)" (38.) denir. Sosyal dilde "izah"
yahut "yorum"un anlamı ile Harp - Muharebe - Dövüş ölçüleri
üzerinde durmıyalım. Yalnız, hangi anlam ve ölçüde olursa olsun, Savaşma
ve Dövüşlerin ne denli oynak ve kıvrak nasıl her an çelişkili
olduğunu ve çelişkilerin durmaksızın birbirine geçtiğini
daha basitçe kavramak için, askercil Taktik alanda kaç türlü çatışma
biçimi bulunduğunu özetlemek ilginç ve öğretici olacaktır.
Savaş Taktiğinde başlıca dövüş biçimleri :
1 - Taarruz (L'attaque : saldırı)
2 - Tâkip (la poursuite : kovalama)
3 - Müdafaa (la défensive : savunma: Verteidigung)
a) Statik müdafaa (la défensive statique)
b) Geciktirici aksiyon (l'action retardataire)
c) Dövüşün kapuşması (la rupture du combat)
4 - Ricat (la retraite : gerileme).
Bu 7 türlü Taktiğe yakından
bakarsak, hepsini birden iki zıt biçim döğüşe indirgeyebiliriz :
1.
Taarruz (Saldırı) : hemen her zaman Tâkip'le (kavalama ile)
taçlanır. Tâkip, Taarruzun sonucudur.
Müdafaa (Savunma) : genel biçim ve özel üç biçimi ile bir geçit
dövüşü taktiğidir. Alınan sonuca göre: ya taarruz, yahut Ricat
ile sonuçlanır.
2. Ricat (Gerileme) : Müdafaa biçimlerinden hiçbirisi, Taarruza
kapı açamayınca gereken dövüş biçimidir.
"Taarruzdan Müdafaaya geçiş ele geçmiş yerleri koruyarak yahut, gerekirse
düşmandan uzaklaşarak yapılır. Kuvvetlerin mevzilenmeleri değiştirilir
ve hazır güçler çekilir." (44).
TAARRUZ
Taarruz (Saldırı: sayıya pek bakmadan var
güç ve enerji ile zafer için yapılır. Takip (Kovuşturma) aralıksız,
duralaksız, kesin sonucu az kayıpla alır. Taarruzun biçim ve yordamları
(Cepheden - Kuşatıcı - Yan - Sınırlı ve ilh.) olur.
TAARRUZ
(Saldırı) : - "Düşmana karşı, onu yere sermek amacı ile açılan Taarruz,
düşmana aksiyonun kanununu dikte eder." (39). Belli doğrultuda: Hareket
- Ateş - Vuruş, saldırıdır.
Bu
tanımlamaya göre Taarruz : düşmanı toptan yok etmek için yapılır. o nedenle
: "Taaruzda bir başarısızlık olanağı, Taarruzu yerine getirme enerjisini
önliyeceğinden sınırlandırmaya hiçbir zaman götürmemelidir." Taarruz,
var gücile, her ne olursa olsun, olanca enerjiyle yürütülür.
Ancak : "Özel durumlarda- Taarruzun hedefi sınırlandırılabilir."
"Baskın basanındır" diyen atasözünün anlamı şudur :
"Taarruzda sayı üstünlüğü her zaman başarının gerekli şartı değildir."
"Taarruz sırasında Şefin ve Erbirliğinin üstünlüğü en iyi değerlendirilmiş
bulunur." (39)
Böylece, dövüşün son amacı Taarruzdur. Zafer onunla sağlanır.
Tâkip (Kovalama, Kovuşturma) : "Zaferin meyvalarını toplamak
için yapılır."
"Daha önceki dövüşler sırasında düşmanın yok edilişi elde edilememişse,
Tâkip onu gerçekleştirmeye bakar."
Tâkip nasıl olur? "Yalnız ardı arası kesilmez, hasma duralama olanağı
vermez bir Kovalama : karar için yeni bir dövüşmeden doğacak yeni kayıpları
ekonomize (tasarruf) eder." (40).
Taarruzun
: Alından (cepheden), Kuşatıcı, Yan, Sınırlı hedef li vb.
biçimleri ve yordamları vardır.
SAVUNMA
Savunma (Müdâfaa) güç yetersizse, düşmanı
dilenen yere çekmek ve sonunda Taarruza geçmek için yapılır. 1) Statik
Savunma : en iyi tutunulacak yerde düşman taarruzunu kırar; 2) Geciktirici
Savunma (Direnç): Kesin savaşa girmeksizin, düşmana çok, kendine az
kayıp verdirir.
SAVUNMA.-
1) "Kendi güç yetersizliği başka alternatif
bırakmadığı zaman";
2) "Hasma
dövüşülecek yeri dayatmak" için;
3) "Başka
nedenlerle, savunma daha yararlı görünürse." Savunmaya girişilir. Savunma
"Hasmı bekler". Bu bekleyiş elleri kolları kavuşturup kadere boyun
eğmek değildir. Tam tersine :
1)
"Komuta, savunmayı zaman içinde sınırlandırabilir."
2)
"Zafer ancak müdafaa bir taarruzla sona ererse kesin olur."
Savunma : Hasmı ve Yeri iyi kollayıp bütün Ateş gücünü
kullanmakla olur. Başlıca iki türlü Müdafaa vardır :
Statik Savunma : "Düşmanın taarruzunu kırmak için yapılır. Bu amaçla
taarruz belirli bir yerde ve son haddine dek en iyi tutunulabilecek yerde
kabul edilir."
Geciktirici Savunma (veya Direnç : Widerstand) : "Düşmanı geciktirmiye
çalışır. Düşmana alabildiğince ağır kayıplar verdirerek, savunucu ciddî
bir dövüşe kendini kaptırmıyarak, o amaçla, hasmın saldırısından ve yer
bırakmaktan vaktinde kaçınmalıdır."(41). "Gecktirici direnç",
Müdafaaya yeterli güç bulunmadı mı, yapılır. o sıra kumanda merkezîleştirilir.
(475).
RİCAT
RİCAT (GERİLEME).- İki derecede uygulanır. Birinci derecesi : Dövüşün
Kopuşması, İkinci derecesi : doğrudan doğruya Ricat'tır.
Dövüşün
Kopuşması (ruptür) : Bir savunma biçimi sayılır. Gerçekte : gerilemenin
belirli bir biçimidir. Dövüşün Kopuşması, "Dövüşü şimdi bulunduğu
mevzide sona erdirmeye veya fâsılalandırmıya çalışır. Maksat, daha elverişli
şartlar içinde, başka bir yakın mevzide savâşı sürdürmektir. Bu son hâlde,
çoğu kez, dövüşerek o mevziye geri çekilinir." (42).
Ricat (Gerileme) : "43. Erbirliklerini yeni dövüşlerden sıyrıltmak için
yapılır. Bu amaçla mücadele fâsılalandırılmalı ve erbirliklerinin geri
çekilmeleri sağlanmalıdır. "
Her iki davranışta gerilemedir. Ruptür : savaşarak belli mevzilere
çekilmedir; Ricat: dövüşü keserek belirsiz yere doğru çekilmedir.
Görüyoruz:
Taktik en şaşırtıcı kıvraklıkta zekâ, deney, enerji ister. "At, kim farkına
varacak?" denemez. Yanılgı dakikasında insanı çarpar. Stratejlerimizin
Taktiğe sokulmayışları ondan olsa gerektir.
TAKTİK
GÜZEL SANATINDA : YARATICI HÜRLÜK ve KİŞİLİKLİ BİLİM
Askercil Savaşın yerine Politik Mücadeleyi önerince, Strateji,
plânı yanında Taktik düşünce ve davranışların ne büyük anlam ve önem kazandığı
kendiliğinden anlaşılır. Çünkü Strateji, Orduda bir avuç Genelkurmay'ın
bilgi - görgü - anlayış ve enerjisine kalmış bir plân iken; Taktik, Ordunun
ayrı ayrı her tamcüzünün her biriminin, en büyük liderinden en küçük erine
dek her kişinin bilgi - görgü - anlayış ve enerjisini son kerteye dek en
rasyonel (akılcıl) biçimde kullanmasını buyurur,
Taktiğin,
ne denli bilim, görü, anlayış ve enerji istediğini belirtmek için en basit
bir askercil elkitabına biraz toptan bakmak yeter. Adı geçen Alman Ordu
Direksiyon Şefliğinin 17 Ekim 1933 günlü emriyle yayınlanmış Truppenführung
(H. Du. 300) : Silâhlı kuvvetlerin güdümü eseri, 1938 yılı Fransızca
tercümesinin ikinci baskısını yapmıştır. Böylesine evrenselce önemsenmiş
bir Güdüm'ün Girişi şöyle başlar :
"1.
Savaşın güdümü bir güzel sanattır; hür ve doğurucu bir eylemdir ve bilimcil
tabanlar üzerine yaslanır. Kişiliğin en tam gelişimini pek çok ister."
Lütfen
dikkat edelim. Prusya [Yunker (Ağa) - Banker- Asker] tutuçuluğunun en azgın
askercil (militarist) başı, Savaşın güdümünde, buyuru: "körü
körüne itaat" prensibinden önce bilime dayanan "hür + doğurucu
(bereketli)" güzelsanat sayıyor. Ve "Kişiliğin en tam gelişimini"
birinci madde yapıyor. Demek: ister askercil, ister sosyal olsun savaşı
yapan insan ise, orada Taktiğin özü ne aşiret veya tarikat müritliği
yahut "Hasan Sabbâh" müritliği, ne de "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım"
diyen "beyinsiz işgüzarlık"tır.
Burjuva
militarizminde "Körükörüne itaat" kimler içindir? Biliyoruz. Savaşı
güdenler için değil, savaşta güdülenler içindir. "Güdülenler"
. deyince, ordu hiyerarşisinde bunun anlamını bilmiyen yoktur. Öyleyken,
güdücü kadronun her basamağında, "Şıh hazretlerinin kerametine"
gözü kapalı boyun eğen kullar değil: önce bilimini ve bilincini
temel yapmış, son derece kişiliği gelişkin, hür ve doğurucu savaş
artistleri isteniyor. Böyle olmazsa, yapılacak en "dahiyâne" Strateji plânları,
uygulanması havada kalmış yuvarlak ukalâlıklardan öteye geçemezler.
KİŞİLİK
: STATİK - DİNAMİK KARAKTER
Kişiliğin statik karakteri : ruh ve beden
direncidir. Kişiliğin dinamik karakteri : kararlı, aktif girişim,
inceleme ve yararlanma yaratıcılığıdır. Kişilik sayının ve tekniğin eksiğini
karşılar. Her iki karakter kıvrak (beden-irade) eğitimiyle edinilir.
Kişilik,
Savaş Taktiği açısından başlıca 2 noktada toplanır: l - Karakter
direnci : kişiliğin aşınmazlığını sağlar. Buna Statik karakter diyebiliriz.
2 - İnsan değeri : kişiliğin yaratıcılığını sağlar. Buna Dinamik
karakter diyebiliriz.
Modern
Ordular gibi Modern Partiler de bir avuç tarikat müritlerinin tekkesi değildir:
en az 10-100 binlerin örgütleridir. Ve bir genel kurala uyar: Savaşçıların
sayıları ne denli kalabalık ise, küçük birliklerin, hele tek tek savaşçıların
kişilikleri, sonuç almada o denli büyük önem taşır.
1. STATİK KARAKTER.-
Askercil savaş için şöyle özetlenir ve nedenlenir :
"5. Savaş, her tek kişinin moral (ruh) ve fizik (beden) direnci güçlerini
en çetin sınava uğratır. Onun için, savaş zamanı, karakter niteliklerinin
zekadan çok değeri olur. Barış zamanı hiç göze çarpmadan nice kişi vardır
ki, savaş alanında kabartıyla kendini gösterir."
Bu
nedenle, elbet hem zekasını, hem beden ve ruh dayancını üstün tutan kişilik
istenir. Ama, en küçük ateş sınavında bin bir ikircilik ve pısırıklık geçirip,
kaçamaklı tatlısu kurnazlığı yapan kişidense, moral ve beden gücünü yitirmiyen
aşınmaz karakter dirençli kişilik önerilir. Kimi "Parlak zekâ"ların, dayanıksızlıkları,
savaş alanında büsbütün tavsatıcı olur.
2.
DİNAMİK KARAKTER. - Gerek askercil, gerek sivil, siyasî savaş insanlar
için, insanlarla ve insanlar tarafından yürütülür. o nedenle, modern mücadelelerde,
teknik üstünlük tek başına yeterli sayılmaz. O tekniği değerlendirecek
olan güç canlı, zeki ve yaratıcı olan insandır.
"10.
Tekniğe rağmen insanın değeri kesinkes olur; dağınık düzenli kavgalarda
insanın önemi artar."
"Savaş
alanının boşluğu: aktif (feâl), inisiyativi (girişim gücü) olan,
her durumu inceliyen ve kararlıca, cessurca işleyip ürünlendiren, başarının
her tek kişiye bağlı olduğu kanısı ile dopdolu bulunan bir savaşçı ister."
Dinamik
karakter, herşeyin tek insanda başladığına inanmış :
1
- Eylemci (Feâl),
2 - Girişimci (Teşebbüs kaabiliyetli);
3 - Uyanık (durumu her an inceliyen) ;
4 - Etken (netice almada kararlı ve cessur).. olmaktır.
Dinamik
karakterin edinilmesi anadan doğma olmaz; eğitimle gelişir. Askerler
için olduğu gibi Devrim erleri için de dinamik karakterin edinilmesi,
kütüphane fâreliği, yahut muhallebici çelebilikle sağlanamaz.
1
- "Beden terbiyeleri, idmanlar alışkanlığı": Beden- tenbelliği,
ruh tenbelliğidir.
2 - "Kendi kendine karşı sert davranış": Tatlı canına kıyamıyan,
savaşçı olamaz.
3 - "İrâde gücü": Kendisine, ve keyfine gücü yetmiyenin., düşmanına
da gücü yetemez.
4 - "Kendine güvenç ve cüret": Kendine güvenen atılganlık, frensizlik
değil, iradeli yiğitliktir.
Devrim taktiğine girişen her sosyalist: 1 ve 2 nci maddeyle bedenini,
3 ve 4 üncü maddeyle ruhunu güçlendirirse, o zaman gerçekten devrimci,
"en acıklı durumların üstesinden gelen insan" olur. O zaman, değer
üstünlüğü sayıca azlığın eksiğini tamamlar.
"Bir
değer üstünlüğü, savaşmada, bir sayıca aşağı oluşu telafi eder. Dövüşte
değerlilik ne denli çoksa Savaş o denli enerji ve kıvraklıkla güdülür."
(11)
TAKTİK
ÇELİŞKİLERİ VAKTİNDE YAKALAYIP KULLANMAK
Taktik en som diyalektik çelişkilerin dönüştüğü
alandır. En önemsiz belirti, ansızın en kesin karar ister. Çabuk
durum yargılayışıyla en esaslı olanı yakalamak gerekir. Ciddi nedensiz
karardan dönmemek kadar, yanılgı olunca yeni karar almayı da bilmelidir.
Savaşın
güdümü: savaş aksiyonu (eylemi) içinde taktikleşir. Aksiyon gibi
Taktik te hiç durmaksızın değişen ve çelişen ilişkiler kompleksidir.
Her ân değişen biçimleri vaktinde sezip, ölçmek ve kullanmak Taktiğin
birinci şartıdır.
"2.
Savaş aksiyonu boyuna evrim geçirir. Yeni muharebe araçları, ona daima
tekrar yenilenen biçimler verir. O biçimlerin ortaya,çıkışları zamanında
önceden görülmeli, etkileri elifi elifine tahmin ve takdir edilmeli ve
çarçabuk kullanılmalıdır." "44. Dövüşün iniş çıkışları, çoğu kez bir döğüş
biçiminden ötekine geçişi gerektirir."
Bununla
birlikte, karşımızdaki de insanoğludur, edeceğini gizler. Onun için en
ufak sezintiden en büyük sonuçlar hesaba katılmalıdır. Gene de Taktik sürtüşmesiz
ve yanılgısız olunmaz.
"3.
Savaş durumları sonsuz bir çeşitlilik gösterir. Bu durumlar çoğu kez ve
ansızın değişiverirler ve ancak seyrek olarak öncileyinden
(a priori) önceden görülebilirler. çoğu kez hiç ağırlığı olmıyan faktörler
belirlendirici bir etki yaparlar. Hasmın bağımsız iradesi dost iradeye
karşı çıkar. Sürtüşmeler ve yanılgılar hergünkü olaylardır."
O
yüzden kimi kuralları ezberleyip tekerlemek softalığının hiç sökmiyeceği
alan Taktik alanıdır. Bu alanda hiç unutulmıyacak şey: çevre şartlarını
gözden kaçırmamak ve en karışık durumda en basit eylemi mantıkla ve emniyetle
uygulamaktır.
" 4.
Savaş güdümünün öğretimi tüzükler (Tâlimatnameler) içine tümüyle
sokulamaz. Tüzüklerin verdiği prensipler, çevre şartlarına adapte edilmelidirler."
"Mantıklıca
güdülen basit bir eylem; amaca en emince vardıracaktır."
En
az yanılmak için tek yol önyargı ile davranmamak, Karşı güçlerin prensip
ve metotlarını öğrenmektir.
"33.
Hasmın harekâtı güdüş prensiplerini ve dövüş metodlarını tanzmak kararın
alınışını etkiliyebilir ve dövüşün güdümünü kolaylaştırabilir; bu güdüm
önceden edinilmiş fikirle yapılmamalıdır." "Genel kural, durumun kararsızlığıdır."
(36).
Böylesine
değişken, oynak olan Taktik alanda "karar" yok mudur? Vardır. Durum
çoğu kez kararsız da olsa, yoklama üzerine karara varılır.
"37.
... Karar bütün güçlerle, net bir hedef gütmelidir... Bir
yol karar alındı mı, pek ciddî sebepler bulunmadıkça, karardan uzaklaşılmamalı;
caymamalıdır. Bununla birlikte, Savaşın in çıkları sırasında, kararda inatçılaşmak
bir yanlış haline gelebilir. Yeni bir kararı gerektiren çevre şartlarını
ve ânı ölçüp biçmek, harekâtı gütmenin güzel sanatını teşkil eder."
"59. Her karardan önce bir "Durumun yargılanması" (Beurteilung
der Lage) yapılır. Bu yargılama ve tartma çabuk bir zihin işi, basit ve
mantıkçıl gözden geçirişler ister, ve bunların hepsi esaslı olan şeyle
sınırlandırılmak gerekir."
ŞEFLİK
TOPLULUĞU ve KARAKTERİ
Taktik
"durum muhasebesinde" ve yoklayış misyonlarından sonra kararı kim
alacaktır? "Şef Kişilikleri". Dikkat edelim : askercil savaş kadar
matematik de oldukça mekanik kurallı ve herşeyi tepedeki tek kişi
sivriliğinde toplıyan bir alanda bile "Şef" kavramı tekşef değil,
"Şef Kişilikleri" diye bir kollekt (şefler topluluğu) konulur :
"6.
Orduların olduğu gibi silâhlı. birliklerin (trup) de güdümü yetenekli şefler
kişiliklerini gerektirir" denir.
Askerlikte
"şef" doğrudan doğruya Politikada "Militan"ın karşılığı olan
"Subay"dır.
"7.. Subay, bütün alanlarda bir şef ve bir eğiticidir."
Herşeyin
"körükörüne itaat"e dayandırıldığı askerlikte bile "şef"liğin ne anlam
taşıdığını, en militarist, en şoven Prusya Ağalarının Taktik prensipleri
sırasında, izlemek, herhalde kimi hotzotçu "sosyalist şefler" için öğretici
olur. Askercil şeflik şartlarını dağınık maddelerinden bir araya toparlarsak
iki bölüme ayırabiliriz : 1 - Şef'in kendi kaliteleri, 2 - Emrindeki insanlarla
ilişkileri.
ŞEFLİK
KALİTELERİ. - kısaca şöyle sıralanır:
1 - "Yüksek bilgili" olmak.
2 - Derin tecrübeli olmak.
3 - Moral değer taşımak.
4 - Nefsine hâkimlik (ne yaptığını bilirlik) : Düşman önünde serinkanlılık
ve kararlılık.
5 - Büyük yiğitlilik : cür'etlilik.
Ancak,
askerlikte bile bu meziyetler tek yanlı sayılır. Eğer şef asıl insanlarla
olan ilişkilerinde gerekli karakterlerinde samimî değilse: sâdece patavatsız
bir atak, hattâ yarım manyak durumuna çarçabuk düşebilir.
İNSAN
İLİŞKİLERİNDE ÖRNEK ve YOLDAŞ OLMA UYANIKLIĞI
Şef : insan tanır ve dürüst olursa
sürükleyici rolü iki şarta bağlanır : 1- Örnek (serinkanlı, kararlı,
cüretli) olmak, 2 - Yoldaşlık : iyi kötü şartları paylaşıp yüreğe
girmek.
İNSANLARLA
İLİŞKİLER.- Şefin insanlarla ilişkilerinde birinci kerterde karekteri
iki ana noktada derlenir :
1
- İnsanları tanımak;
2 - İnsanlara dürüst (hakgüder : doğru) davranmak,..
Yâni,
insanı tanımak, onun zaaflarıyla oynamak için değil, kuvvetlerini ;geliştirmek
için olur. Şefin insanlarla bütün öteki ilişkileri aşağı yukarı bu iki
ana kaynaktan çıkar. İnsanı tanımak ve anlamak ile Dürüst davranmanın
uygulamada pratikçe gerçekleşmesi iki yönde işlenerek karşılıkla güven
yaratmalıdır. Karşılıklı güvencin iki yolu vardır :
A.
ÖRNEK olmak birinci yoldur :
"Subayın
ve Şef katlarında yeralmış askerlerin kişicil tavırları ve emsâl oluşları,
birlik ( trup) üzerinde kesin bir etkinlik taşır. Düşman karşısanda serinkanlılık,
kararlılak ve cür'et eseri ve belgesi veren şef, birlik insanlarını kendisiyle
birlikte sürükler."
Ancak,
bu meziyette, işaret ettiğimiz gibi, şefin kendi yönünde aranacak kaliteler
arasına girer.
B.
YOLDAŞ olmak ikinci ama, en az örnek olmak kadar önemli şeflik karakteridir.
Bunu, Alman militarizmi bile o kısa sert gösterişli (Spartiate! ) konuşmasında
anlata anlata bitiremez :
"Ama,
der, şef dediğin, astlarının kalblerine giden yolu da bulmalıdır ve astlarının
duygularını ve düşüncelerini anlayışla karşılayarak güvençlerini kazanmalıdır;
öyleki, bu yönde harcayacağı yürekten ilgi ve titizlik hiçbir zaman uykuya
dalmamalıdır." (8)
"12.
Şefler, birlik insanlarıyla bir arada yaşamalı ve tehlikeleri, yoksunlukları,
şenlikleri, acıları onlarla. paylaşmalıdır. Ancak ve yalnız bu yoldan şefler
kendi yargılamaları ve takdirleriyle, birlik insanlarının dövüşkenlik değerleri
ve ihtiyaçları üzerinde bir kanıya varırlar.
"İnsan
yalnız kendi kendisinden sorumlu olmaz, fakat arkadaşlarından da sorumludur.
Kim daha güçlü yapıda ise, kim daha becerikli, kabiliyetli ise,
o toy ve zayıf olanları öğretip gütmelidir."
"İşte
böyle temel esaslardandır ki, şefle insan arasında olduğu gibi, birliğin
insanları arasında da bir o denli önem taşıyan hakiki yoldaşlık duygusu
doğar."
Burjuva
Ordusunda ve Savaş gibi kıran kırana ateş çizgisinde bile karşılıklı
güvenç'in şartı bu, olunca, Politika, hem de Proletarya politikası
alanında alaturka ağalık, paşalık, beylik, efendilik, padişahlık taslamaların
nelere varacağı kendiliğinden anlaşılabilir.
KUMANDA
ÜSTÜNLÜĞÜ : TEMKİNLİ SORUMLULUK GÜVENİDİR
Komuta üstünlüğünde önceden-duru görüş bağımsız-sağlam
karar, enerjik-azimli yapış temkinliliği; objektif durumu hesaba
katan sorumluluğu üzerine alma girişimi ile atbaşı bir yürümelidir. Ne
temkin : pozdur, ne Sorumluluk : kendi başınalıktır. Güvenç yaratış üstünlügün
özüdür.
Savaş "zafer" için yapılır. Zafer : (Kumandanın üstünlüğü + Erin dövüşken
değeri) ile sağlanır.
"Zafer
için emniyetli taban : Komutan'ın üstünlüğü ile birlik insanların dövüşken
değeridir." (11)
Komuta
üstünlüğü ne demektir? Herşeyden önce "yetenekli (compétente)
şef kişilikleri" demektir. Şefin kişilikli ve yetenekli olduğu nereden
anlaşılır? Bizim gibi derebeği artığı geri ülkelerde: poz
ve çalım en yaygın "kişilik" ve "yetenek" sayılır. Gerçekte poz
ve çalım, kişiliğin ve yeteneğin aldatıcı paravanası bile süreklice olamaz.
Komuta üstünlüğünü sağlıyacak kişilik ve yetenek, bir sıra: Görüş -
Karar - Yapış içinde gösterilen Temkinlilik ve Sorumlulukla
belli olur.
1)
Görüş'te üstünlük :
1) Duru görenin;
2) Önceden görenindir.
2) Karar'da üstünlük :
1) Bağımsızca karar verenin
2) Sıkıca sağlam karar verenindir.
3) Yapış'ta (icra'da, yürürlüğe geçirişte) üstünlük :
1) Enerji gösterenin;
2) Azimlilik gösterenindir
Askercil olsun, Sosyal olsun : savaşın kendisi bilinen kıvraklıkta, kimi
düşer, kimi kalkar. Görüşte, Kararda, Yapışta yeteneğin başlıca şartı ikidir
:
1 - Temkinliliği bırakmamak, 2 - Sorumluluktan korkmamaktır.
Savaşın gidişi ve şansı ne olursa olsun, Temkinli oluş, aslında
sorumdan korkmamaktır. Onun için, görüşü, Kararı, Yapışı doğru ve
sağlam olan Komuta hiç temkinini bozmaksızın her türlü sorumluluğu gözünü
kırpmadan üzerine alır.
Sorumluluk
deyince ne anlaşılır? Objektif durumu ve ilişkileri hiçe sayarak aklına
eseni paşa keyfi için yapıverme patavatsızlığı değildir.
"9.
Her şef, her türlü durumlarda, kendisine düşen sorumluluğu üzerine almaktan
korkmaksızın, her şeyi tüm kendi kişiliği ile ödemelidir. Şefin en asil
kalitesi sorumluluklar duygusudur."
"Bununla
birlikte, genel durumu hesaba katmaksızın, kendi başına otoritesi ile bir
takım kararlar almak, yahut emirlere harfi harfine uymamak ve itaatin yerine
ayrıcalı kurumluluğu geçirmek anlamında sorumluluk taslamıya kalkışılamaz.
Bağımsızlık, hoşuna gideni gelişigüzel yapmıya çevrilmemelidir. Tersine,
büyük başarıların tabanı sarihçe belirli sınırlar içinde kalan girişim
gücü (inisiyativ) dir."
DÖĞÜŞKENLİK DEĞERİ
Dövüşkenlik değeri, savaş örgütünûn köşetaşı disiplin
: Karşılıklı güven temeline dayanır. Disiplin uzun eğitim ve öğretimle
hazırlanır; yersiz güç israfından sakınarak korunur, vakit geçirmeyen bütün
gücüyle aksiyonla beslenir.
Döğüşkenlik Değeri ne demektir?
İlk
bakışta, dövüşkenlik değeri denildi mi göz önüne 'bir tek şey gelir : Disiplin.
Yalnız
Disiplin nedir? İşte savaş düzenleri içinde en iyi anlaşılması gereken
şey, disiplinin ne olduğudur.
"Disiplin,
ordunun kubbesini tutan köşetaşıdır. Disiplin kesinkes korunması herkes
için hayırlı bir şey olur." (13).
Bunca
önemi olan disiplin neye dayanır? Bütün mesele oradadır. Disiplinin neye
dayandığı sorulunca iki şey akla gelir :
1
- Disiplin temeli nedir?
2 - Disiplin nasıl korunur?
I.
DİSİPLİNIN TEMELİ. - Çok basitçe bir tek şeye dayanır : Karşılıklı
Güven!
"Güçlükler
ve tehlike içinde disiplinin en emniyetli tabanı karşılıklı güvendir."
(7).
Karşılıklı
güvencin ne olduğunu ve nasıl kurulduğunu "Şef lik ve Karşılıklı Güvenç"
konusunda ayrıntılarıyla gördük. O konuyu her disiplin sözünü ağzına alanın
bir daha ve bir daha gözden geçirmesi gerekir.
II.
DİSİPLİNİ KORUMA. - deyince başlıca 3 elemanı içine alır :
A
- Disiplini kurmak (Hazırlık)
B
- Disiplini aşındırmamak (Ekonomi)
C
- Disiplini geliştirmek (Aksiyon)..
Disiplin
karşılıklı güvenç temeli üzerinde doğmak için yukarıki üç biçime
göre kurulmalı, aşındırılmamalı, geliştirilmelidir.
A.
Disiplini Kurmak. - Uzun hazırlık çalışmalarıyla başarılır.
"13.
Bir savaş birliği, uzun bir eğitim ve öğretim yoluyla değil de sırf
yüzeyde kalan (üstünkörü) (sathice) birleştirilmiş ise, vahim ânlarda,
ve beklenmedik hâdiselerin baskını altında kolayca ayağını yerden keser.
Onun için, savaş başlar başlamaz, birlikte moral ahengin (manevî derli
topluluğun) ve disiplinin düzeltilip korunmasına olduğu gibi öğretime de
kesin önem verilmesi gerekir.
"Her
şef, disiplin gevşekliğini, kaytarmaları, plaçkaları, panikleri ve başka
her türlü etkileri bütün ve hattâ en enerjik araçlarla ara vermeksizin
şiddetlice cezalandırmak zorundadır."
B.
Disiplini Aşındırmamak. - Kurulu disiplini olmıyacak, değmez, vakitsiz
işlemlerle yokuşa vurdurmak boşuna harcar ve aşındırır.
"14.
Birliğin gücü kesin ânlarda yapalıcak büyük çabalar için sapasağlam muhafaza
edilmelidir."
"Dövüş
içinde güçlerin harcanışı güdülen amaçla orantılı bulunmalıdır. Gerçekleşemiyecek
şeyleri ısrarla istemek, komutaya karşı olan güvence ve birliğin iyi mâneviyatına
zarar verir."
C.
Disiplinin Gelişmesi. - Hareketle olur, eylemle beslenir. Durmak,
herşey için olduğu gibi, Disiplin için de ölümdür. Aksiyon, insanların
tümünü, güçlerinin her çeşidiyle, bütün verimleri ve sürükleyicilikleriyle
akın ettirmektedir.
"15.
En genç askerden beri, bütün basamaklarda, her türlü beden, ruh, zekâ güçlerinin
kendiliğinden harekete geçmesi ısrarla istenmelidir. Her yanı tutarlı bir
Aksiyonda birliğin veriminin tüm kapasitesini değerlendirmenin, ve tehlikeli
saatlerde bile yiğitliklerini muhafaza edecek, kararlılık güçlerini koruyacak,
ve cessurca eylemler içine, daha zayıf arkadaşlarını da sürükliyecek insanlar
elde etmenin tek yolu ve çaresi budur."
"Böylece,
azimli ve kararlı Aksiyon savaş zamanı ilk aranacak şeydir. En yüksek şeften
en genç ere dek her kişi, her zaman şuna inanmış olmalıdır: Aksiyonsuzluk
ve zaman yitirimi, araçları seçmede yapılacak yanlışlardan daha vahim ve
ağır yanılgıları teşkil eder."
AYRIM IV
TİP ve DEVRİMCİ ORTAM
TİP ve DEVRİMCİ
ORTAM
27 Mayıs
ertesi Türkiye sol olayları içinde en ilginçlerinden birisi TİP olayıdır.
TİP ABA'cılığı ile TİP dışı Sosyalizmler arasındaki çıngar kopuşu, yer
yer belirdiği gibi : Strateji kılığında silâhlanmış kimi devrim
şövalyelerinin, Taktik özde düellolarına dayanır. Yâni TİP'te "elebaşı"
geçinen ABA'cıların asıl kaçamakları : TİP'in Taktik problemlerini
hasıraltı etmek için, karşılarındakilerle yapma (TİP Programı ötesi) bir
Strateji cengine düşmelerinde toplanır.
TİP'te,
ABA'cı toyların bilime ve bilince tepeden bakarak işledikleri binbir Taktik
yanlışın bir tek özü vardır. ABA'cılar, yürekleri, veya beyinleri, yahut
çapları gereği, Türkiye'nin Devrimci ortamını değerlendirmeyi becerememişlerdir.
O yanlış değerlendirme, TİP içinde ve TİP dışında bir takım çabaları bilerek
bilmiyerek körlerin yahut sağırların dövüşüne doğru itelemiştir.
TİP'in
Sendikalist ve Parlamentarist zümreler tekelinde kuruluşunda
toplanan "Doğuştan günahlı" durumu o yüzden zamanla törpülenememiştir.
O yüzden meseleler doğru konulamamış, gereğince tartışılamamış, Proletaryaca
çözümüne kavuşamamıştır.
Onun için burada, başka
bütün halka halka birbirine bağlı konular içinden, yalnız TİP'in Türkiye'deki
devrimci ortamla ilişkileri konusunu, biraz ayrıntıları ile inclemeye çalıştık.
ÖRGÜT
HALKI HİÇ İKEN HEP YAPAR
(PARTİ MOTORU - YIĞIN AYGIDI)
Bütün buraya dek anlatılanlar bir tek noktada toplanıyor. Türkiye'de en
zaif nokta özellikle Proletaryanın, genellikle Halkın
örgütsüz, çilyavrusu gibi dağınık bırakılmış olmasıdır. Modern dünyada
Örgütsüz millet köle milletir. Onun için, 16 yıl önce kurulan Vatan
Partisi Programının "I. Hürriyet" bölümünde 7. madde şöyle
diyordu :
"HÜRRİYETİN
İNSANI: Teşkilâtlı Millet."
"HALK
TEŞEKKÜLLERİ : Bugün Devletin sırtına fuzulî olarak yükletilmiş hadsiz
hesapsız vazifeleri kendi üzerine alacak.Oyle tam Teşkilâtlı millet haline
girebilmemiz için, yalnız şehir ve köy ahalisi değil, öğretmen, adliyeci
ve memurlar da Hür sendikalar, serbest birlikler, cemiyetler, kulüpler
ile cihazlandırılacaklar. O sayede en cılız fert bile teşkilâtına arkasını
dayayarak, hakkını yorulmadan arayacak. Dağınık millet, en tabii
haklarını arıyamıyan Mazlum millet mefhumu (ezilen ulus kavramı) kalkacak."
(VP Tüzüğü ve Proğramı, s. 14)
Bu
satırlar yazıldığı zaman Türkiye'de Finans Oligarşisi DP zılgıdı biçiminde
Milletin maddesini de, ruhunu da azrailce kabzetmişti. Memurun, Öğretmenin,
Adliyenin Sendikası mı? Böyle şeyler düpedüz Komünistlikti!
Kapıkullarını İsyana teşvikti. Vatan Partisi Seçim Alanlarından
Harbiye işkence hücreleri zindanında ebedi geceler mezarına gömüldü. 27
Mayıs geldi. Bir vuruşta hiçliğini gören Finans-Kapital, Kapıkuluna bile
dün Komünistlik diye koğuşturduğu. Sendika hakkını tanımadıkça Devlet
dizginlerini yeniden ele alamıyacağını 61 Anayasası ile itiraf etti.
Bu
Memur vb. "Sendikaları" Vatan Partisi'nin önerdiği Örgütlenme
Hürriyeti miydi? Elbet hayır. Gerçek hürriyetin karikatürü bile değildi.
Deveye hendek atlatmakçın bir tutam ot gösterilmişti. "Başsız deve"
hendeği atlamıştı. Şimdi bu deveye bir Baş gerekiyor. O baş Devrimci
teorili Proletarya Partisi'nden başkası olamaz. Çünkü yalnız Modern
İşçi Sınıfı modern köleliğin her biçimini, her millet bölümünün
alnından en modern örgütlü plânla sonuna dek silmekte son derece
çıkarlıdır. Çıkarlı olduğu için bir tutam otla, hürriyetin karikatürü bile
olamıyan göstermelik otla sonuna dek aldatılamıyacak tek sınıf İşçi
Sınıfıdır, tek örgüt o sınıfın gerçekten sosyalist Siyasi Partisi olabilir.
Ancak
Proletarya Partisi halk yığınlarımızın yalnız Motoru'dur.
Hiç bir otomobil, hiç bir fabrika yalnız motordan ibaret olamaz. Otomobil,
motora bağlı direksiyonlar, şanzumanlar, frenler, tekerlekler, karoseri
vb. bir sürü başka mekanizmalar, âletler, cihazlar,. teşkilâtlar, tesisatlarla
işler. Fabrika, gene motara bağlı sayısız kayışlar, zincirler, çarklar,
manivelâlar, ve makine-aygıtlarla işler. Ne motorsuz otomobil ve fabrika
olur, ne otomobilsiz vo fabrikasız motorun bir anlamı ve yararlığı bulunur.
Motor olmadı mı bütün otomobilin ve fabrikanın geri kalan herşeysi, hiçbir
iş görmiyen yedek parçalar yığınından öteye geçmez. Ama. o parçalar
da belirlice monte edilip motor fayrap edilmedikçe, motor bir köşeye atılp
kalmıya mahkûm bulunur.
Proletarya
Partisi ile Halk Örgütleri arasındaki ilişkiler böyledir. Motor
mu (Parti mi) daha önemlidir, yoksa Makine-aygıt mı (Yığın örgütü
mü)? Böyle bir soruyu açmak bile saçmadır. Elbet bütün bir Otomobil
ve Fabrika sistemi için herşey, bir tek vida bile önemlidir. Çünkü bir
çivinin eksikliği bütün bir otomobili yahut fabrikayı zıngadak durdurabilir.
Burada önem sistemindir. Sistem içinde aranan, önem değil, her bölümün
görevi ve âhengidir: Yalnız bir tek şey hiç unutulmaya gelmez: Parti
de, yığın Örgütü de tek başlarına HİÇ'tirler, birleşerek
âhenklice işlerlerse HEP'tirler.
Proletarya
Partisi ile Yığın Örgütleri arasındaki karşılıklı candan ilişki ve çelişkiler
göz önünde tutulmak şartıyla özel Örgüt konuları ele alınabilir.
Özel konunun birincisi ortada her yandan sarsıntı geçiren TİP'in
(Türkiye İşçi Partisi'nin) gerçekten bir Proletarya Partisi haline
getirilmesi problemidir. Bu problemi üzerine 30 Ocak 1966 dan beri yayınlanmış:
"İşçi Partisi nedir? Ne olmalıdır?" etüdü ile yine 1966 da yayınlanmış;
"Uyarmak için Uyanmalı; Uyanmak için Uyarmalı: İşçi Partisine Teklif"
broşürünü, bütün iş yapmak istiyen sosyalistlerin, lütfen, ne kadar zahmetse,
bir daha eleştirici gözle incelemelerini ve geliştirecek yönde tartışmalarını
öneriyoruz.
Türkiye'de
bir Proletarya Partisi'nin Minima (Asgarî) Proğramı ve tüzüğu
üzerine, Örgüt Taktiği üzerine oralarda yapılmış öneriler, 4 yıldır
sağlı, sollu (ama özellikle Sollu) sözde "Devrimciler" tarafından
inanılmaz bir umursamazlıkla sansür edildi, susuş kumkuması ile karantinaya
alındı, her türlü küçükburjuıva monomanileri ile tersine tahrikâtlar yolundan
baltalandı. Tekyanlı, soyut, karyerist "Devrim loncacılığı" yapıldı.
Ajitasyonların ve Propagandaların otofaji (kendi kendini yeme) basamağına
çıktığı şu günlerde olsun, birinci problem üzerine daha ciddice ve daha
dürüstçe düşünmek ve davranmak her namuslu sosyalistin veya devrimcinin
birinci görevi olmalıdır.
TİP,
10 bin üyesi bulunduğu söylenen, bunun yüzde biri gerçekten üye ise bile,
Finans-Kapital çakallarının demagojisine dövüşsüz teslim edilmemesi gereken
şu ânda başlıca somut örgüt problemlerinden biridir. TİP
örgütünün ağları içinde kaynak suyu kadar temiz, iyi dilekli, düşünme ve
davranmıya kendilerini adamış insanlar var. Onlar yalnız bırakılmamalıdırlar.
Kurt masalları ile oyalanmamalıdırlar. Şimdilik daha fazla söze
yer kalmamıştır.
Halkın Örgütlenmesine gelince.
O noktada kimi küçükburjuva "Tekel Bâyi"lerinin "beyinsiz işgüzarlık"larına,
yahut kaçık atmasyonlarına metelik verip halkı örgütlendirme ve
harekete geçirme görevleri aksatılamaz. Kendini beğenmiş: [Yuvar (Mah fil)
- Fraksiyon - Provokasyon] zincirine kellesini yahut gövdesini kaptırmış
olanlar, saman altından su yürütme sevdâlarıyla başbaşa bırakılabilirler.
Her ne pahasına olursa olsun, hangi biçimlere girerse girsin, Yığın Örgütlendirmeleri
samimiyetle, ayıklıkla, sebatla, azimle geliştirilmelidir.
GANGSTER
SENDİKACI - SÖMÜREN KAPİTALİST
Halkın örgütleri, gerçekten yığınları kapladığı zaman, ister
istemez Halk Bilincini ardından getirirler. Bunun örnekleri her
gün gözümüz önünde gelişip duruyor. Vatan Partisi proğramında önerilen hürriyetlerin
ve örgütlerin binde biri, ucundan köşesinden azçok gerçekleşmiye başlıyalı
beri görülen olaylar onu pekiştiriyor.
Son
yıllar, Türkiye ekonomisinde eskiye orantıyla arpa boyu bir hareketlilik
varsa, onun nedeni, şu veya bu Bezirgân Parti değil, özellikle işçi sınıfına
Tekparti zamanından daha genişçe örgütlenme hakkının verilmiş bulunmasina
bağlıdır. İşçi örgütlendikçe, direnme gücü artmış. İşveren mutlak artı-değer
(çok çalıştırıp az ücret verme) yerine izafi artı-değer (daha iyi
teknik ve metotla maliyeti düşürerek) sömürme yolunu geçirmiştir. Bu yol
kalkınmayı kaplumbağa çabukluğuna olsun götürmüştür.
İşçi
Sınıfımız Gangster Sendikacılığın tekelindedir. Uluslararası Emperyalist
ajanlarının parayla satın aldığı kimseler, Bakanlarla özel uçaklarda Kongrelere
"şeref" veriyorlar. O Sendika bütçeleri ve bilânçoları belli casus örgütlerinden
alınmış milyonları çekinmeksizin sergiliyor. Satılıklık arttıranın değil,
eksiltenin üzerinde kalıyor.
Türkiye
İşçi Sınıfı içinde, onun adına kurulmuş ürgütler bir tek amaç güderler.
Onlar sırf işçi sınıfını örgütlenmekten tiksindirip kaçırtmak için kurulmuş
birer kurtkapanı, ittuzağıdırlar. Bunda en ufak ikircilik ve kuşku yoktur.
Öyleyken, gene de o ittuzağı, kurtkapanı Sendika ve benzeri Örgütlenmeler,
Türkiye İşçi Sınıfının sayısını da (neçeliğini de), bilincini
de (niteliğini de) arttırmaktan geri kalmamıştır.
Dikkat
edelim. Bütün o en iyisi ipten kazıktan kurtulma, çoğu bilinçli bilinçsiz
burjuva ajanı "Sendikacı" etiketli yaratıkların teker teker kişi
olarak bir tek amaçları vardır. Ömürlerinde sıradan işçi kaldıkça aylık
üçyüz lira sağlamıyan ücret tutarı ile günde 10-12-14 saat geberesiye
çalışmaktan öteye geçememişlerdir. "Sendikacı" olur olmaz gelirleri 1000
liradan aşağı düşmez. Azıcık polise veya patrona hizmet etti mi, 3000 lirası
garantileşir. Yaşama ülküsü para kazanmak olan bu adam: oturduğu yerde,
meyhanede, kerhanede 10 kat fazla para kazanmakçın anasını, babasını ve
daha nelerini satmaz?
İşte
bu tip sendikacılar, yalnız soygun,. vurgun yapacağız diye işçi sınıfına
saldırıyorlar. Bir kapitalist nasıl milletin içine kendi çıkarını ve üstünlüğünü
herkes zararına sağlamak üzere bir "Özel girişim" (Şahsi teşebbüs)
canavarı gibi atılır ve bunu en büyük sosyal meziyet gibi över, biliyoruz.
Sendikacılar da tıpkı öyle "meziyetli"dirler. Hattâ kapitalistten de fazla
ikiyüzlülükle girişirler.
İşçi
Sınıfının sırtında, biribirleriyle tabancalı bıçaklı "Serbest Rekabet"
katekullilerine kalkışırlar. O bakımdan en bireycil "özel teşebbüscü" bin
kuduzlar çetesi kesilirler. Kurdun sürüyü daladığından daha beyinsizce
yırtıcı ve utanmaz olurlar. Üstelik idrâki çatlatan.bir Vatan, Millet,
Sakarya benzeri "Sosyal Adalet", "İnsan hakları" palavra demagojileri
ortasında İşçi Sınıfımızı diri diri, çimçiy "yemiye" atılırlar.
Egemen Sınıflardan görmedikleri saygı, ödül kalmaz.
Ama,
yerken bile, kendileri de farkına varmaksızın, kimi sonuçları önliyemezler.
Bilseler, dokuz tövbe istiğfarla, Sermaye mihrabına yüzüstü kapanıp günah
çıkartırlardı. Bilmiyerek bir şey yaparlar. Yaptıkları, tıpkı kapitalist
efendilerinin yaptıklarıdır. İşveren sınıfı, Toplum gibi yüce insancıl
birliği ve bütünlüğü paramparça eden, her parçayı birbirine düşman eden
bir kişicil çapul düzeni kurar. Ama o düzen ister istemez Katipalist sistem
geliştikçe artıcı biçimde Sosyal Üretim yordamını ve Sosyalist
İşçi Sınıfını yaratır.
Sendikacılar
da tıpkı öyledirler. Sendika düzenini kendi aşağılık vurguncu çapulları
için savunurlar. Başka her düşünceleri ve davranışları yapmadır, sahtedir.
Ama, o kalpazanlıklarına rağmen, İşçi Sınıfını Örgütlemek zorunda
kalırlar. Bu örgütlerde baltalamıya çalıştıkları işçi sınıfının bilincini
bir türlü yokedemezler, istemiye istemiye geliştirmekten yakalarını
kurtaramazlar. Bu kaçınılmaz bir modern prose, gidiştir.
Sendikacı
güruhu, Devlet içinde bir Devlet kuruyorlar. İşçi Sınıfından kapitalistin
çaldığı artı-değeri kapitaliste bırakıp, İşgücü ücretini, kapitaliste
kestirterek paylaşıyor. İşveren sınıfının Banker zümresi faiz, tüccar
zümresi kâr alıyor. Sendikacı da kapitalistten bir haraç,
işçiden aidat alıp geçim sağlıyor. O haracı arttırmaya çabalarken:
iş süresini azalttırmıya, dolaylı yoldan kapitalisti daha çok işçi, daha
mükemmel makine kullanmaya itiyor. Bir araya gelen işçilerin, küçük rekabet
buzları eriyerek, sınıf bilinçlenmesine doğru önlenilmek istenen
heyelân (dağların kayması) artıyor.
Bir
başka som örnek : Türkiye Öğretmen Sendikaları ve örgütleridir.
Öğretmenlerimiz yeni proleterleşenler kadar acemi ve ilgisiz olmadıkları
için o denli fâhiş gangsterliklere yer vermediler. Daha kurulur kurulmaz,
örgütlerini birer yemlenme yaslası haline sokmak istiyenlere karşı,
az çok direnmeyi denediler. Öğretmen örgütlerini: ekonomide, politikada,
idarede sivrilmek için atlama tahtası gibi kullanmak istiyenler
çok olabilir. O gibi eğilimlerle bilerek, anlıyarak savaşmak hiç bir zaman
sona eremez.
Öğretmen
örgütlerinin ellerinde en basit ve kuşa çevrilmiş bir Grev silâhı,
yahut Toplu Sözleşme mekanizması bile yok. Ama sadece kişilerin
sayı (neçelik; kantite) bakımından bir araya gelebilmiş olmaları,
hemen ülke ölçüsünde bir nitelik (kalite) atlaması yaptı.
Düne dek Öğretmen: adsız kurbandı. Ortaçağ marabası gibi "tailleble
et corveable" (kesilip biçilmiye, kısıtlanmıya, angaryalanmıya elverişli),
arasıra piyazlanan ,bir ikisi satın alınan, çoğunluğu mutsuz, kimsesiz
kuru kalabalığı andırırdı. Tek tek yanan kör, kara ışık kandilcikleri yığını
gibiydi. Örgütlenir örgütlenmez o çağların içine sindirdiği çekingen çelebilik,
ürkek sürünceme içgüdüsü durdu. Öğretmen topluluğu doğdu. Türkiye çapında
bilinçlice ileri ve devrimci ağırlığını duyurdu ve duyuracaktır.
Demek
Türkiye'de yalnız "İşçi Sınıfı" yahut "Sosyalizm" ile ilgili
olan kimseler değil, yurdunu ve milletini gerçekten seven (görünen olsa
bile), her kişi ve her örgüt: Halk için, halk tarafından kurulmuş her örgütü
desteklemekle görevlidir. Bu milli görevin her hangi neden veya bahane
ile önemsenmemesi, benimsenmemesi affedilir suçlardan sayılamaz. Çünkü
o ilgisizlik : bilerek bilmiyerek Finans-Kapital düzeni önünde tarafsızlık
taslamak olur: Böyle tarafsızlıklar, ne sosyalizm bilincine, ne Vatan,
Millet sevgi - saygısına, ve ne de bayağı insanlık prensiplerine sığmıyan
insansızlığın kaba maskesidir.
AMAÇ
PARTİLERDEN BİR PARTİ DEĞİLDİR
Bütün Bezirgân Partiler bu yol "Gaflet" içinde
değiller : Finans-Kapitalin uyanık ve sinsi "ihaneti" içindedirler.
Nerede o gaafil Osmanlı gericileri? Halka bile onları arattılar.
İşçi Partisinin onlardan biri olması, olmamasından çok kötüdür. Milleti
aldatarak sömürmek, zorla soymaktan daha tehlikelidir.
1965 yıllarında sürüyle "sağduyulu" devrim yanlısı şöyle diyorlardı :
"Ne
çıkar? Maksat bir ân önce bir Sosyalist veya İşçi örgütü, Siyasi Parti
kurmak değil mi? İster Ameleci, ister Sendikalist ister Aydıncı olsun,
Parti ortada ve kuvvetlenmişse daha ne istenebilir?"
Önümüze
çıkan en "iyi dilekli"lerin açıkça veya dolaylıca demek istedikleri
bu idi. Ve yapılan prensip eleştirisi ile pratik uyarı: ya
"zamansız", ya "aşırı", yahut "kişicil" bulunuyordu.
O
tip anlayışlar, sahiplerine belki pek "yeni" geliyordu. T'ürkiye
Sosyalizminin 50 yılı için: o düşünceler pek eski ve yavan, domuzuna prensip
- pratik kaçağı küçükburjuvaca burnunun ucunu görmemek ve sâde suya
ukalâlıktı.
Çünkü
o tip anlayış, meseleyi yanlış koymak yahut hiç koymamak oluyordu. Bir
İşci Partisinin gerçek prensip ve pratik kaygısızlığı yolundan kurulup
kurulmayışı, kuvvetlenip kuvvetlenemiyeceği ayrı bir dâvâ idi.
Eğer
maksat TİP adlı bir parti kurmak ve ona Partiler içinde (ünlü yakıştırması
ile "Partiler Yelpazesinde"), sıcak havada besli insanlara serinlik getirecek
bir yellenme aracı yapmaksa niçin? Sırf işçilerin, köylülerin "nasırlı
elli" olduklarını ve bu eller in de sıkılabileceğini gösteriş yapmak uğruna
adı duyulur, sânı öğülür bir "büyük adamlar" partisi yapmaksa, zahmetine
değmez. Türkiye'de, "Demirkırat" tanberi öyle nasırlı el sıkar, adlı, sanlı,
ünlü, şanlı Partilerden bol hiç bir şey yoktur. Bir eksik, bir fazla, niye?
Kurdunu
dökmek istiyen siyasî aydınlar, sendikacılar ve hattâ işçiler, köylüler,
esnaflar.. "deşarj" yapmak için, o bol keseli Partilerden "herhangi
birisine de girebilirler. Netekim girdiler ve giriyorlar da... "Tâlihleri
Yâver" giderse "seçim" tombalasında "başarı" da kazanabiliyorlar.
Kazanır kazanmaz ne oldukları besbelli, Ya, Filipin yahut Stolipin tipi
Parlementarizmin mantar tabancasıyla adam avlamıya kalkışıyorlar;
yahut yalnız işçi dâvâsından değil, işçilikten bile çıkıyorlar.
İşte
en aşağısından YTP ve CKMP ve MP ve BP ve MHP ve işte en yukarısından CHP,
DP, AP'ler... Bunlardan en kötüsü TİP kadar oy toplamıştır. En ünlüleri
Türkiye halk oylarının yarısından çoğunu tekeline geçirmiştir. Netice,
sonuç neriye varmıştır? Kırk yıldır yerinde sayan bu kara toprak, dünya
milletleri yarısında her gün izaf î olarak biraz daha geri kalmıştır. Bir
adım ileri iki adım geri atmıştır. Yani ilerleme var. Ama öteki ülkelerin
aldıkları yola bakınca, bizimki yerinde saymıya dönüyor.
Maksat,
siyasi bir Parti kurmak, Millet, çoğunluğunun oylarını kurnazca avlamak,
kimi parlak vait ve formülleri yutturmak, ve gününü gün edip Şân, Şöhret,
hattâ Milyonlar kazanmak değildir ve olmamalıdır. Şu yeryüzünün en sâf,
en uslu, en içten ve en bezgin Milletini Türkiye Toplumunu artık Osmanlı
çöküntüsünden daha gerilere doğru, hep "ilerici" veya "devrimci"
lâflarla dahi olsa, itelememek, oyalamamak gerekir. Nurcu - Süleymancı
- Irkçı - Turancı - Pilâvcı - Ülkücü ve ilh., ve ilh. kalabalıklarına ve
kurslarına ve medreselerine bakılırsa, Türk milleti o korkunç yere itelenmiş
ve oyalanmıştır.
Maksat,
bütün Partilerin ve ukalâ ülemaların ağızlarına pelesenk ettikleri "Kalkınma"
mıdır? Öteki bezirgân Partilerin o "Millî Kalkıınma"dan ne anladıklarını
kırk yıldanberi azıcık akılını ,başına toplıyanlar epey anlamış olmalıdırlar.
Onlarca, "kalkınma": Finans - Kapital tekelciliği altında, Tefeci
- Bezirgan sınıfların şahsî teşebbüsü (özel girişkinlikçi) yoldan semirmeleridir.
Onların hepsine göre, Türkiye'de birkaç bin Toprak Ağası ile birkaç
bin Sermaye Beyi, yerli-yabancı Finans - Kapital Beylerbeğiliğini,
milyarderliğini yükseltebilirlerse, kalkınma olmuştur.
Geriye
kalan, o çıkar ve durumları şu veya bu politika oyunu yahut demagojisiyle
sağlama bağlamaktır. O sayede Sermaye (Kapital) birikecek, Sermaye biriktikçe
iş alanı genişliyecek, "işsizlere iş, işçi istiyenlere işçi" bulma
kurumları açılacak. Memleket aydınlaşacak, bütün sermaye gücü inşaat iratçılığını
azdıracak. Yarım milyon işsiz Almanya'ya ihraç edilecek. Oradan gelen dövizle
Holding'ler kurulacak. Ve bir ,buçuk milyon işsiz, dışarıda (Avustralya'dan
Amerika'ya dek) iş bulmak için Tophane'de sıraya girecek.
BİR İŞÇİ
PARTİSİNİN BÜYÜK MİSYONU
Gerçek İşçi Partisinin misyonu (Kutsal tarihcil görevi)
: Halkı Finans - Kapital tehakkümünden ve Devletçiliğimiz
adlı Devlet kapitalizminin dayanılmaz sömürüsünden kurtarmaktır. Bunsuz
Kalkınma yem borusudur. TİP gerçek İşçi Partisi olmak istiyorsa, önce kendine
(Program Tüzüğüne) çekidüzen vermeli ve ilk iş olarak Halk yığınlarımızla
bağ kuracak ortama girmelidir.
Gerçek
bir İşçi Partisi, Bezirgân Partilerinin tersini tutacaktı. Ne oldu?
Yüzlerce yıldır "Devletçiliğimiz" : kendi yağmacı, haramcı, israfçı
ılık serleri içinde, yalınayak fukaranın boğazına basılarak toplanmış vergilerle
yapma. kapitalist zehirli çiçekleri yetiştiriyor. Binbir masraf ve israf
yüzünden (rüşvetçi - irtikapçı - vurguncu) sistem bin misli pahalıya mal
olan Sermayeci fideleri yaratıyor. Bu cılız ve soysuz bitkiler,
cihan pazarının yeliyle çarpılır çarpılmaz, Sam yeli vurulmuşça kavrulup
kuruyor. Millete yararlık, İş ve Bayındırlık sağlamak şöyle dursun, kendi
çıkarlarını ve durumlarını bile kurtarmaktan âciz, yabancı sermayeye hem
kendilerini, hem milleti ve memleketi teslim ve kul köle ediyorlar.
O
zaman, önce Devlet zoruyla : milletin son damla. kanını dahi kurutmak
için ağır vergiler, junta tehditli sıkı yönetimler koyuyorlar. Sonra, bu
suikastlerini daha emniyetle başarmak ister istemez, Yabancı Sermaye
ardında eli silâhlı Nato - Cento-Seato tuzaklı Yabancı Devlet yardımını
6 ncı Filo biçiminde tapınç konusu ediyorlar. Ülkenin bütün zenginlik kaynaklarını
millet düşmanlarına sızıltısız kaptırtmak için, kavuklu mezartaşından iri
gelenekcil "başbuğlu" "Ülkü Ocakları"ı denilen aylıklı asker çetelerini
uluorta kızıştırıyorlar.
Demek,
Devletçiliğimiz bile az geliyor onlara. Her gün tâze bir Türk çocuğunun
sağda solda kanını içerek sarhoş oluyorlar. Yarattıkları kanlı, ölümlü
yırtınışların duman perdesi ardında, serinkanlıca bilmem kaçıncı Kota'nın
milyarlarını paylaşıyorlar. Döviz, Altın ve mal kaçakçılığını; silâh, zehir
ve beyaz kadın haydutluğunu günlük kârlı eğlence modası olarak yayıyorlar.
Birkaç milyon dolar "dış yardım" karşılığı, Türkiye ekonomisini
inmeli ve yatalak eden yüzmilyonlarca dolarlık görünür veya görünmez, "meşru"
veya "önlenemez" sayılan Transfer batakçılığını kanunlaştırıyorlar.
Bezirgân
Partiler okudukları edebiyat mavallarında ne denli çok Milliyetçi ve Vatanperver,
Yurtsever görünürlerse, yaptıkları batakçı vurgun pratiklerinde
o denli çok ve utanmazca Milleti Vatanı, Yurdu, İnsanı hiçe sayıyorlar.
Bu durumlarıyla hepsi anayasa dışına fırlamış, gayrimeşru oyunbazlardır.
Türkiye halkına ve yurduna bu "hayasızca akın"dan kurtuluş yolunu
ister istemez Türkiye İşçi Sınıfı'nın Siyasi Partisinden başkası
gösteremez ve açamaz.
Demek
dünyanın pek az yerinde olduğu kadar Türkiye'de, Milletin ve Vatanın
kalkınması ve kurtulması için İşçi Sınıfından. başka sosyal güç bulunamaz.
İşçi
Sınıfımız o büyük millet ve vatan görevini nasıl gerçekleştirebilir? Ancak
gerçekten kendisinin olan bir aygıtla: Proletarya Partisi ile...
O büyük tarihcil kutsal görevi hangi Parti üzerine alarak başarabilir?
TİP,
tam bu en kritik ânda, sanki tarihcil büyük misyonundan kaçmak için, ansızın
sendeleyip tökezledi. "Başa güreşı" numaraları yapan ABA'cı yalancı - pehlivanları,
kartondan kuklalar gibi devrildiler. Ayakta kalıp, öteye beriye koşuşanlar,
sapkınlıklarını provokasyona kardırmaktan başka "beceri" gösteremiyorlar.
Onların sırtlarında yumurta küfesi yoktu!
Bu
şartlar altında, TİP içinde son mevzilere sarılmış bulunan gerçekten samimi
TİP üyelerine büyük görevler ve sorumluluklar düşüyor. Yükü onlar taşıyorlar.
Finans-Kapital saldırılarını onlar göğüslüyorlar. T.İ.P. in kurtarılması
ve geliştirilmesi de onların çabasını bekliyor. TİP tabanının işçi-köylü-aydınları,
bibirini karşılıklı etki - tepki ile bütünliyecek iki yönde çaba harcamalıdırlar
:
1
- TİP Tüzüğün ve Proğramına köklü çekidüzen verme.
2
- Millet yığınlarıyla (İşçi-köylülerle) bağları sıkılaştırma.
Birinci
çaba: Kongre meselesidir. Bu yolda kendilerinin Vatan Partisi
Tüzük ve Proğramını bir daha gözden geçirmeleri yararlı olur. Yığınlarla
bağları güçlendirmenin yolu Devrimci Ortam'dan geçer. ABA'cılar
en çok Devrimci Ortamda kırdıkları taktik potların kurbanı oldular. Onun
için TİP ile Devrimci Ortam ilişkileri üzerinde duralım.
TİP ve DEVRİMCİ
ORTAM
TİP bir güç, hatta biricik etken olmak için, yüksekten
buyurmalarla değil, dövüşün ateşi içinde yığınlarla ve yığın örgütleriyle
kaynaşabilir. O zaman hem kendisi, hem memleket ve yığın kazanır.
Türkiye
İşçi Partisi Siyasi İktidar Savaşı yapma durumunda olan bir örgüttür. Bu
örgütün açıktan açığa bir "Burjuva İşçi Partisi" olarak güdülemiyeceği
en inatçı ajanlarca dahi azçok anlaşılmış olsa gerektir.
Bir
ara, ABA'cı güdücülerin karakteristiği bakımından TİP "Burjuva Sosyalizmi"ne
aşırıca eğgindi. O zaman bile Örgütlenme "yelpazesindeki" yerine
çağrılı bulunuyordu. İstese de oradaydı, istemese de. O zaman bile insana
yaraşan: "Kaçınılmazlıkları (zaruretleri) bilince çıkarıp" hür
düşünmekten ve hür davranmaktan korkmamaktı. TİP'in böyle bir hürriyetten
bugün kaçması büsbütün akıl almaz olur.
Burada
TİP'in Proğramını: Minima Program olarak işlemek, Tüzüğünü:
Proletarya Partisi yasası olarak değerlendirmek konu değildir. O, ayrı
zaman, insan, çaba ve metot istiyen ileriki gelişimin sonucu
olabilir. Burada nasılsa öylece TİP'in , kaçınmaması gereken tutumu üzerine
birkaç söz edilmek isteniyor.
TİP
kendisini, hâlâ, Türkiye'nin "Biricik Sosyalist Örgütü" mü sayıyor?
Bu sayışında ne denli samimi, içten ve yürekten ise, en az o denli karar
ve direnişle :
1)
Üzerinde kaşarlanmış bulunan eylemsizlik kabuğunu çatlatıp atmalıdır.
2)
Çevresinde senpatik veya antipatik bulduğu bütün devrimci güçlerin ortamına
boylu boyunca girmelidir.
TİP
ancak bu kararını verebildiği ve uygulayabildiği gün, hem kendi
özel gücünü geliştirebilir, hem devrimci güçler cephesine bu yoldan
enerji katabilir.
Kimse
TİP'in kendince üstün gördüğü prensiplerini peşin peşin bırakmasını istemiyor.
Bu değişme şeylerin doğasına aykırı olurdu. TİP üyelerinin toptan bir sıra
otomatlar bulundukları gibi yersiz bir sanıya kapı açardı. Zâten, o denli
kişiliksiz çıksaydı, öyle bir örgütten herhangi bir hayır da beklenemezdi.
Tam
tersine, TİP'ten daha sağda gözükenler, -hattâ azıcık Yurt ve Ulus severlikleri
varsa tüm "sağcı" kişilerin ve örgütlerin bile,- İkinci Kuvayimilliye
Seferberliğine (İkinci Milli Kurtuluş Savaşına) katılmaları özleniyor.
Bu özlem, TİP'in, epey aşırıca abartılan "kişiliğini" yitirtmez.
Daha doğrusu TİP kendi "kişiliğine" güveniyorsa, kendisini. devrimci
güçler ortamında öteki üye güçlere en büyük bağımsızlıkla tanıtabilir.
Kendine güvenmiyorsa o başka.
Çünkü
ancak öyle bir ortamda, ancak devrimci yarışma içindedir ki, TİP : dilediği
propaganda ve ajitasyonlarını, hattâ uygun bildiği dövüş ve örgüt parolaları
ile biçimlerini daha iyi başarabilir. Yalnız o yoldan: ilkin ortama girilir,
insanlara yaklaşılır; ondan sonra, savunulacak prensipler ve davranışlarla
TİP'çilerin her zaman önerdikleri "Başa geçme" ülküsü gerçekleştirilir,
hiç değilse kolaylaştırılır.
"Başa
Geçmek" tarihte hiç kimseye, hiçbir örgüte, hiçbir zaman sırf
kendisi "arzu ettiği" için verilmemiştir, ve verilemez. Mustafa
Kemal'in. Saltanat kaldırıldığı, Cumhuriyet ilân edildiği günler: Meclis
sıraları üstüne fırlayıp tartışan derin bilgin hocalara attığı çığlık henüz
kulaklardadır. İktidar "Şer'i şerif icabıdır" diye şuna buna bağışlanamaz.
Yetki kuvvetle alınır.
Kuvvet
ise durduğu yerde büyümez. Tersine, işlemiyen iğne gibi paslanır, çalışmıyan
organ gibi dumura uğrar. TİP'in uğratıldığı dert bu durgunluk ve kabuğuna
kapanmaktır. Güç kullanmakla gelişir. Aşk gibi ,gücün de saklanması hastalıktan
ileri gelir ve hastalanmak getirir. Hem eğer kuvvet kuvvetse, bir yanda
gücü denenmelidir ki, tanınsın. Ekonomi alanında olduğu gibi, Politik güç
için de üretimsiz tüketim olmıyacağı kadar, tüketimsiz de üretim olamaz.
TİP'in
özellikle "Siyaset" örgütü oluşu, hattâ "Biricik Legal Siyasi
Örgüt" oluşu, kendinden menkul kerametiyle değil, herkesin gözleri
önünde açılacak aksiyon'larıyla belirir. O aksiyonlar gereği ve
icâbı dahi olgunluk kertesini bekler. Hemen devrimci güçlerin başına geçilemez.
Önce içlerine girilir. Onlarla ak günde, kara günde kahramanca dövüşülür.
Alınyazısı birliği kendiliğinden olmaz.
Ortamın
ateşinde yanılır. Orada tavına gelinip örsle çekiç arasında dövülünür.
Yaradana sığınılarak hep birden plânlıca güreşilir, savaşılır. TİP bıçağının
hakkına öncülüğünü yaparsa. yapar. Olur. Yapamazsa ,herkese darılacağına,
tâlihine küsmemiye uğraşır. İnançları yönünde savaşına eskisinden daha
hızla ve daha candan sarılır.
Bütün
o kanaklarda TİP'in hiç unutmaması gereken bir şaşmaz hakikat vardır. Kimse
(ajan olmadıkça) kişicil çıkar ve durum sağlamak için Devrimci Ortama giremez.
Ülkücü devrim güçlerinden hiçbir er ve örgüt, sırf "Devrimci"
olduğu için imtiyaz, ayrıcalık güdemez., Devrimci ortama kendisini getirmiş
bulunan hüviyetini ve kişiliğini, yanılgılı bile olsa: hiç nedensiz, hiç
yorumsuz, hiç güreşsiz bırakamaz.
Öyle
bir şeyi beklemek yalnız saçma değil, tehlikeli de olur. (Antiemperyalist
+ Antifeodal) savaş cephesinde herşey tartışılabilir. Yeter ki tartışma
demagojiye kaymasın. Lâf tiryakiliği yüzünden "Devrimci gevezeliğe"
sapılmasın. Devrimci ortamın özü sözüne uygun arkadaşlık çerçevesi,
metodu, biçimleri herkes için işler. Hiç bir şey zorla dayatılamaz.
Devrimci
ortam içinde her temiz havaya açık olan ciğerler rahatlıkla ve dostça solur.
Kimse kimsenin ağzını, burnunu tıkayacak değildir. Herkes Yurt ve Ulus
ölçülerini yitirmeksizin (Antiemperyalist + Antifeodal) cephe uğruna
gönüllüdür. Hiç değilse kural olarak, hiç kimse "Aylıklı
asker" değildir. Cephe birliği uğruna birbirini uyarma, aydınlatma,
birıbiriyle kaynaşma olağandır.
Bu
uyarı ve aydınlatı ve kaynaşmalar: ne formel (mutlak kalıplı), ne
transandantal (samedânî) buyrultularla gerçekleştirilemez. İnsancıl
eleştiri, kavgalı da olsa, çizgiyi bozmıyan kardeşçe tartışmalar
pişirilip kotarılır. Buna her devrimci kişi, grup ve örgüt
gibi TİP de alışacaktır. Alıştıkça başarı kazanabilir.
Ne
var ki, belirli cephenin insanları arasında başarının bütün şartları Hotzotçuluk
değil : (İnandırma + Güvendirme) yolunu tutmakta toplanır. Devrimci
güçlerin her örgütüne olduğu gibi, TİP'e de yaraşan : (İnanç + Güvenç)
yaratmaktır. Hele TİP' in "Siyasi" iktidar savaşı yapan bir örgüt olmak
haysiyeti, onu (İnanç + Güvenç) alanında herkesten daha bilinçli-özenli
ve her-şeyden daha içten-etkili olmıya götürmelidir.
ÖRGÜTLENMEDE
TOPLAYICILIK, BİRLEŞTİRİCİLİK
"Kimin kime gideceği" derebeği artığı Küçükburjuva
ölçüleriyle soysuzlaştırılmamalı. Tersleşmiyelim, teresleşmiyelim. Elbet
"Efendi" deyimine sosyalizmde bir karşılık aranırsa: Efendi Yığın'dır.
parti yığınların ve örgütlerinin "ayağına giderse" şeref ve anlam
kazanır. Bütün yığın örgütlerinin, "Partileşmesi" hem olanaksız,
hem gereksizdir. Halk yedi bin yıl zorbalıktan Yanıktır. Halkın sevgisi
ve ilgisi ne aldatmacayla, ne zorbalıkla olmaz; halkın dişine vurması yolunda
iknâla (güvençli inançla) olur.
Şimdilik,
Devrimci Güçlerin çoğunluğu "Siyasi örgüt" bile değildirler. Dolayısı
ile Devrimci örgütler Seçim ve benzeri "Günlük Politika"ya birinci
önemi vermiyorlar. Daha uzun vâdeli çalışmaları öneriyorlar. O bakımdan:
"Kimin kime gideceği" gibi sorular pek te pratik bulunmasalar gerektir.
Hattâ kuru Küçük burjuva katırlığı olur: "Ayağıma gel" yahut "Ayağına
gitmek" böbürlenmeleri.
Bütün
"sosyal" ülkücüler, kendi açılarından olayları işleyip, değerlendirerek,
karşılıklı saygı ve eleştiri yönünde buluşabilirler. Öyle
bir toleranslı buluşma Yurt ve Ulus yararına olur. Çünkü, Finans-Kapital
kalesi önünde Milleti çil yavrusu gibi dağınıklıktan o öyle davranış ve
düşünüş kurtarabilir. "Milli Birlik": Tekelci ve Vurguncu Sermaye
metodu ile, yâni zorbaca, polis zılgıdı ile yapma bir gösteri
gibi kalacağına; halkın sevgisi, ilgisi, katılışı sağlanarak gerçekleştirilmiş
olur.
Böyle
bir ortamda, Devrimci güçlerin, birer Kongre kararı ile kendilerini feshedip,
TİP saflarına katılmaları, hipotez olarak bile ne olanaklıdır ve
ne de gereklidir.
Olanaklı
değildir : çünkü, Devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu İktidar Savaşı
güden Siyasetle uğraşmazlar. Elden geldiğince en geniş yığınları
içlerine almıya çalışırlar. Üye seçiminde son derece titiz davranması ve
çelik çekirdek olması gereken Siyasi Parti için belki de boşuna
"izdiham" (birbirini ezen kalabalıklar) yaratabilirler.
Her
Devrimci örgütün TİP'e katılması gerekli hiç değildir. Çünkü Siyasi
Partiler, yapıları gereği sosyal Sınıf, Tabaka ve Zümreler arasındaki
karşıt sınırları çizgileştirirler ve temsil ederler. Tüzükleri ve
Programları ile ister istemez sınırlı, azçok ayırıcı, bir
bakıma "bölücü" olurlar.
Parti
dışı Devrimci güçler, şu darmadağınık Ortaçağ artığı Topraklar ve İnsanlar
ortasında bulunduklarını unutamazlar. Karşılarında Finans-Kapital'in İnhisarcı
- İmtiyazlı (Tekelci-Ayrıcaklı) sömürü ve ezi cephesi en son sistem
çelik zırhlarla silâhlıdır. Ona karşı. Devrimci güçler: çırılçıplak, tek
başına bırakılmış halkın Eşit - Tekelsiz - Sınırsız özlemlerini
ve girişimlerini Birleştirici - Derleyip toplayıcı "câmiler" olmalıdır.
Bugünkü
ve epey uzak görünen yârınki ufuklarda TİP'in, Millet çoğunluğunu derleyip
toparlıyabileceğini gösterecek izlere pek rastlanmıyor. Görünen köy bu:
kılavuz istemiyor. Finans - Kapital'in dişlerine tırnaklarına dek
örgütlediği Tefeci - Bezirgân Partileri herşeye egemen olmakta direniyorlar.
Finans
dayanaklı Bezirgân Partiler, Milletimizin beynini yüz yıllar boyudur, bin
bir dereden getirdikleri en kirli sularla yıkıyor, karantinada tutabiliyorlar.
Halkın Ekonomik - Sosyal yaşantısını, Bâbil Çağı düzeyinde bırakıyorlar.
Millet, zımparalanmış cam kapaklı Melez Kapitalizm şişesi içinde, o şişenin
bulanık rengi ardından sinekli dünyasını gördüğüne inanıyor.
O
şişeyi açmasını veya kırmasını tek başına TİP'ten beklemek hayallerin en
yanıltıcısı olur. Toplum ortamımızda halkın gözünü açabilecek başka sayısız
uyarıcılar gereklidir. Onlara "Yığın Örgütleri" bile yetersiz kalıyor.
Ayrıca "Devrimci Örgütler" ve çeşitli Vurucu Güçler bulunabilir
ve bulunmalıdır.
TİP, DİSK ve GENÇLİK
TİP DİSK'i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfedersyonu'nu)
kurmadan önce, DİSK TİP'i kurmuştu. Ancak DİSK te, TİP te İşçi Sınıfını
benimsedikçe, İşçi Sınıfınca benimsenilecektir. TİP ABA'cılığı hatta TİP
gençliğini şamar oğlanına, çevirmek istediği için tepki gördü. ABA'cı "Haysiyet"
anlayışı, TİP'i çelikleştireceğine paslandırdı.
TİP'in
"Yığın Örgütleri" ve başka "Devrimci Örgütler" önündeki düşünceleri
ABA'cı münafıklığı ile şaşılaştırıldı. Davranışlar, onlara "Yan örgüt"
etiketini yapıştırıp, yukarıdan bakmakla yetindi. Bunu söylerken TİP'in
DİSK ve başka birkaç gençlik örgütlerindeki girişimlerini küçültmek istemiyoruz.
Ancak gerçekçi olmak burada büsbütün önemleşir. Çünkü, ortada duran örnekler:
eksikler, kuşkular, kararsızlıklar, hattâ son zamanlar gittikçe artan kaydırmalar
ve tepkilerle doludurlar.
DİSK
: esasen TİP'i kurmuş bulunan Sendikacıların bile hepsini değil, bir bölüğünü
zor içine almıştır. DİSK'in adından daha yakışıklı çok şeyi görülemedi.
DİSK kurucularının işçi yığınları ile ilişkileri ayrıca sanıldığından aşırıca
daha ilginçtir.
TİP'ci
Gençlik örgütlerinde henüz kuruluş anlarında estirilmiş bir hava vardı.
Baston yutmuş ABA'cıların çalımı, gençlere de bulaştırılmıştı. Bir avuç
genç, ilk karşılaşmada gençlik yığınlarını sürü gören çobancıklara benziyorlardı.
O nedenle bu gençlik liderleri halka yakın göründükleri zaman çarçabuk
tepelendiler. Lider pozlarından caymadıkları zaman ise, gençlik hareketi
içinde "yüzüktaşı" gibi açıkta kalmaktan kurtulamadılar.
Bereket,
gençliğin derin içtenliği ve keskin potansiyeli o "pekliğe" daha
uzun süre dayanamadı. Yüzeyde amorfluğa (biçim yokluğuna) ve ölü tarikatçılığa
karşı en sonra tapayı attı. Daha ilk günden, gençlerin sosyalist kişiliklerini
savunacakları, TİP dışında yaptıkları yoklamalardan anlaşılıyordu. ABA'cılar
gençlerde "Sosyalizmin" iffetini korumak için çarşafla horozdan kaçma
içgüdüsünü yaratamadılar. Ve çıban deşildi.
TİP'e
ABA'cıların oynatmak istedikleri trajedi o kadarla kalmadı. TİP, kendi
dışında kurulu örgütlerin yahut üyelerinin TİP statüsü içine girmelerini:
"düşmanın kutsal tapınak sınırlarını çiğnemesi" ve yabancı
yatırımların "sızması" gibi gördü. Her ilgiyi "lese majeste" (Haşmetpenâhı
zedeler) sayarak, çılgın ABA'cı allerjisi ile karşılamaktan. kurtulamadı.
Böylece
TİP kendisi Türkiye'nin geniş yığınlarını örgütliyememekle kalmadı. Bezirgân
- Finans Partilerinin dişleri arasından geniş yığın örgütünü kurtaramadı.
Öyle konuları; Seçim Söylevleri dışında denemedi. Yığın örgütleriyle
bağlaşmayı birinci görev sayamadı. DİSK denemesi ağzını yakmış gibi oldu.
Sendikacı efelerin Partiye Ağa, ABA'cılara Efendi kesilişleri, TİP'i sanki
yığın örgütlerinden ürküttü.
Hepsinden
daha ilginci de şu oldu: bir çok TİP üyeleri, boş durmaktansa, Devrimci
örgütlere üye yazıldılar. ABA'cıları ateş bastı. Haysiyet Divanlarını sıkıştırıp,
TİP'ten başka örgütlere girenleri Parti'den attırdılar. Sonra, "Ablar ve
dolablar" döndü. Kongre atılanları Parti'ye geri alma kararını verdi.
ABA'cılar o kararı bile hasıraltı ettirdiler. TİP'in kendi kanunlarını
çiğner duruma sokulması, Parti dışı ve Parti için devrimcilerin saygı ve
güvenlerini sarstı.
TİP'ten
atılanlar içinde Sosyalist olanlar da, olmıyanlar da , daha ilerici, daha
gerici olanlar da ,bulunmuş olabilir. ABA'cıların hoşuna gidip gitmemekten
başka ölçüler bulunabildi mi? İşitmedik. TİP üyelerinin acıklı ayıklanışı,
çelikleşmeye değil, paslanmıya götürünce, Devrimci ortamda TİP'in derleyip
toparlayıcılık görevi aksadı.
ÖRGÜTLENMEDE
GÜÇ SAVAŞILDIKÇA GELİR
TİP üyelerini başka örgütlere girerlerse kandırırlar,
diye korkuyorsa, özrü kabahatinden büyük olur. TİP kaplumbağa kabuğuna
çekildikçe dumurlaşır, halkın gözünden düşer. Yığın örgütlerini engellemek
değil, kendi girişimiyle yaratmak görevidir.
TİP'in
Devrimci güçler ortamına katılmayışında hiç mi haklı yan yoktur? Teknik
hakları bir yana bırakalım : Parti'den habersiz üye davranışları normal
bir partice hoş karşılanmıyabilir, ve ilh., ve ilh. Ama bu teknik aksamalar
konumuz dışıdır. ABA'cı- ların hiçbir zaman açıklamadıkları başka organik
bir nokta var
TİP'in
kadroları "Tâze" ve küçükburjuva bir ülkede hayli "Akıcı"
görünüyor. Devrimci güç örgütlerinde "Eski kurtlar" vardır. Ya bu
kurtlar, sınangısız TİP kuzu-üyelerini çıtır çıtır yerlerse? Formasyonları
bütünlenmeksizin, bir çok TİP üyelerinin raylarından çıkmaları tehlikeli
olmaz mı? Hele TİP kodamanlarından pek çoğunca yüzde yüz onaylanmıyan
saflara üye kayışlarından korkulmalı değil midir? TİP kendi surlarını
pekiştirmeden açılırsa, kalesini içinden fethedenler çıkamaz mı?
Bu
soruyu, ABA'cıların TİP'te mutlak bir Dikta yürüttükleri günlerde içtenlikle
sormuştuk. Ve o zaman başka birçok "teknik" soruları ağıza almamıştık.
Örneğin "Eski kurtlar" şâyet varsalar, neden TİP'e karşıt tutulmuşlardır?
Hele TİP üyelerini, sosyalizme "sâdık" tutmanın tek yolu, onları
Kurtlara "Namahrem" kılmak mıdır? En sonra TİP üyeleri o denli "çürük"
veya "dayanıksız" iseler, gitmeleri mi, yoksa kalmaları mı hayırlı
olur? Ve akacak kan damarda durur mu?
Asıl
organik, örgütçül mesele ise başkadır. Üyeleri "İşi olmıyanın içeriye girmesi
yasaktır" levhasını asmış bir patronun iş yerindeki emek köleleri
saymak yanlış olur. Üye çocukları nazar boncuğu takarak kem gözlerden sakındırmak
gibi; ayartılmamaları için göz hapsine almak ta modern korunma metotları
değildirler. Siyasi Partide görünüşe aldanmak kadar korkuncu olamaz. Netekim,
ABA'cıların korktukları başlarına gelmedi mi?
Her
Sosyal Örgüt gibi, özellikle Siyasi Parti için de, asıl en öldürücü
tehlike: Kendi surlarının içine kapanıp kalmak'tır. Antika Çin Fağfur'larının
Seddiçîn'lerinden, ultramodern Fransızların "Majino Hattı"na
dek uygulanmış en yaman kaplumbağa kabuğunun içine çekilmeler her zaman
saklananın başına çorap örmüştür. Hayat her zaman Hareket'tir.
En basit Askercil alan da bile kesin sonuç harekât harbi ister.
TİP
eğer güçlenmek dileğinde samimi ise, gücün yolu ekzersiz ve manevradır.
Kışla oturganlığı içinde ordular da, kurmaylar da toy ve küt kalırlar.
Bu hakikati TİP te kısa deneyleriyle öğrenecek kadar yaşamış sayılabilir.
Zaferin birinci şartı Savaştan kaçmamak'tır. Hiç Savaşsız zafer
ne demektir?.. Hele Sosyal savaş hiç bir zaman peşin hükümlerle, önyargılarla
yürütülemez. İnisiyativi, yâni her organın ve üyenin girişim gücünü engelliyen
formüller kaldırılmalıdır.
Herşeyden
ve herkesten önce TİP Devrimci ve Halkçı yığın örgütleriyle gerçek ve candan
ilişki kurmalıdır. Yalnız "ilişki" mi? Bütün gerekli geniş yığın örgütlerini
Türkiye çapında bilinçli plânlarla zekice örgütlemeli, yoktan var etmelidir;
yeniden ve çarçabuk kurmalıdır. Bugünkü şartlar içinde itikâfa çekilmek,
Tekke gayreti, dükkân rekabeti yalnız Finans-Kapital'in her ân teşvik ettiği,
her araçla gizli açık tahrik ettiği (provokasyon yaptığı) öldürücü sapıtmadır.
Yığın
örgütleri henüz Devrimci güçler içinde yeterince derlenmemiş midir? Derlenmemiştir.
Ancak o derlenme için önce en kolay anlaşabilecek biçimde örgütlerin elbirliği
etmeleri şarttır. Türkiye'nin özelliklerine göre: yığınlara Siyasi Partiler
üstünden köprüler kurabilecek tutum önem taşıyor. Çünkü yığınlar
Bezirgân Partilerin .borularıyla sağır edilmişlerdir. Devrimci örgütler
o köprüleri kuramamışlarsa ve kuramıyorlarsa: bunu yaptırmak için gerekli
çabayı ayıkça başarmak TİP'e düşen görevlerin başında gelir. Engellemek
değil...
ÖRGÜTLENMEDE
KARŞLIKLI ELEŞTİRİ ve ÇELİŞKİLER
TİP başka, ABA'cılar başkadır. Eleştiri: yanlışsa
düzeltilir, doğru ise: yanlış düzeltilir. Her gelişme, yanlışı düzeltme
yaratıcılığından doğar. Kişi sürtüşmeleri en iyi örgütle ve karşılıklı
eleştiri ile giderilir. Ancak TİP te, başka devrimci örgütleri yok etmemeli,
kendi eleştirilerinden ve sorumluluğundan kaçmamalıdır.
Devrimçi
güçler içinde kimi kişiler TİP'teki ABA'cı eğilimi acı, ekşi eleştirmişlerdir.
Hattâ daha açık konuşup TİP'in bir Burjuva Sosyalizmi yaratmak için
kurulduğunu öne sürenler olmuştur. Böyle kimselerin bulundukları ortamda
TİP kendisini aşındıramaz mı? Bu soru, herşeyden önce meseleyi yanlış koyuyor.
ABA'cıların
eleştirilmesi neden mutlaka TİP'in omuzuna yüklensin? Ayrıca'TİP'e Oportunizmin,
Burjuva Sosyalizminin uçurumu gösteriliyorsa, bu, Partiyi kötülüklerden
korumak sayılır. Bir hükümete, devrileceğini vaktiyle haber vermek, en
büyük hizmette bulunmak olur. TİP bunu nasıl anlamaz?
Sonra,
yukarıki soru önümüze iki rahmetten birini koyuyor:
1
- TİP'e yapılmış eleştiriler haksızdır. Haksızlığı gidermek TİP'in
yararına olmaz mı? Haksızlığı gidermenin başlıca yolu ise, küsüp dünyadan
eletek çekmek değildir. Tam tersine: haksızlığı yapanlara önce doğruyu
açıklamak ve bu aydınlıkta yanlışı düzeltmek'tir. Herhalde,
Devrimci ortamdaki birkaç eğilimin veya kişinin haksızlığını ıspatlamak,
Devrimci ortamın dışında kalmakla sağlanamaz.
O
çeşit yanlışlarla uğraşmıya değmez, denecek. Halkımız, hasmın karınca olsa
küçümseme, der. Toplum diyalektiğinde her açının iki kolu, bir zerrecikten
daha küçük olan tek nokta'dan yola çıkar. Sonra kollar kendi yönlerinde
düz ilerledikçe birbirlerinden uzaklaşırlar. Açıları daha nokta kadar küçükken
çözmek, sonra büyük ve komplike biçimlere soysuzlaştı, organikleşti, kaşarlandı
mı yapılacak çözümlemeden daha kolay olur. Her ne olursa olsun, halk örgütlenmelerini
birbirlerini yer duruma sokmak, Finans-Kapital'in ekmeğinden başkasına
yağ sürmez.
Burada
devrimcilerin, gerici cepheyi unutmamaları, iyi dilekleri, sağduyuları
kadar basit zekâlarını da hırslarından daha öne geçirmeleri gerekir.
2
- TİP'e yapılmış eleştiriler haklı ise? O zaman iş daha çok sarpa
sarar. Yanlışın en öldürücüsü açıklanamıyanıdır. Hekimlikte bile kanser,
hastadan gizlenir. Tersine, her yanlış: açıklandığı anda, yenilip aşılmıya
başlanmış olur. TİP'te Oportunizm ve Burjuva Sosyalizmi varken yok demek,
o sapıtmaları savunmaktan başka sonuç vermez.
Yanlış
ortaya çıktı mı, sırf yanılmış olmak bile ortada bir iş yapılmış
olduğunu daha iyi belirtir. Yanılanı aşındırmaz. Yanlışını kabul ederek
tepeliyebilecek kadar güçlendirir. Lenin'in dediği gibi, bir yanılgıyı
açıkça kabul edebilmek, başlıbaşına bir "Politika aktı''dır. Onu
her babayiğit göze alamaz. Göze alabilen de sahici ve cevherli babayiğit
demektir.
Yanlışlardan
korkmıyalım! Yanlışların üzerlerine yürüyelim! Bütün gerçek devrimci ustaların
her zaman kendi kendilerine yaptıkları davranış ve, başkalarına verdikleri
öğüt budur. İnsan ruhunda bütün yaratıcı davranışlar, diyalektik
oluşumla, denilebilir ki yanılgıların yayı ile işler. Bunu her serinkanlı
insan gibi, her prensipli örgüt te her günkü pratiğinde sık sık denemeleriyle
öğrenir.
O
bakımdan TİP, yanlışlar işlediğine, yeri gelince, şükür bile edebilir.
İlk defa oradan doğrunun doğrultusuna yönelmek yiğitliğini ve sağlamlığını
kendisinde bulabilir. O zaman hiç kimse, TİP'te yanlışların doğrulara gebe
olmadığını öne süremez. Sürerse, skolastikten, S.S. likten (Softa Sapıklıktan)
başka birşey yapmamış olur. Yaratıcı çabayı hiçe sayarak kendi yenilgisini
ve gülünçlüğünü eliyle omuzlarına alır.
Devrimciler
Ortamı, bir Ulusal Cephe kanevasıdır. O kaneva da şu veya bu rengin,
öteki yahut beriki ipliğin rolü, tablo ustalıkla çizilirse, milli âhenk
getirir. Falsolu renkler ve iplikler eleştirilerek, hattâ kendiliklerinden
zamanla hizaya getirilirler. Yahut gergeften düşerler. Bütün mesele, gergefin
başına oturmayı bi1mekte ve tabloyu, biricik Finans-Kapital cinayetleri
önünde elbirliği ile Bilinç aydınlığında işlemekte
toplanır.
Hele
Devrimci Ortam, hiçbir kişinin veya eğilimin tekelci ürünü,
özel mülkiyeti, babasının malı değildir. Türkiye'de özellikle 27 Mayıs
ortamının en kaçınılmaz mayalanışı ve Anayasa hamurunun ekmekleşip
fırına verilişi Devrimci Ortamdır.
Maya
Hamur ve Ekmeğin yoğuruluşunda kimi elle, kimi ayakla, kimi kafa ile,
kimi göz ile, kimi diş ile, tırnakla çalışacaktır. Bütün çalışanların ortak
emekleri esere katkı olacaktır. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce, milyonlarca
kişinin katıldığı ortamın yarattığı sıcaklık, yeni ve ileri sentezleri
doğuracaktır; nice inkârları ve inkârların inkârlarını kaçınılmaz kılacaktır.
Hepsi ister istemez sosyal birer tip olan, bir olumlu yahut olumsuz
örnek veren Kişi'ler veya Eğilim'ler, ağızlarıyla yalım saçan
"yularsız arslan" olsalar, ister istemez, bütünün devrimci lâv yığını içinde
eriyip gideceklerdir.
Devrimci
Ortam : ne denli hamarat olurlarsa olsunlar ,nasıl bütün eylemlere açıkgözce
sahip çıkmış bulunurlarsa bulunsunlar, Kişi'lerin değil, her zaman ve ancak
Örgüt'lerin emeği ve eseri olabilir. Her örgütün çerçevesi içinde
görevlenen normal üye, ne denli ayrıcalı "kişilik" taslarsa veya
taşırsa taşısın genel çizilere ve toplumcul gidişe adım uydurmak
zorunda kalır.
Böylece,
Devrimci ortam içinde TİP'in "istemediği" kişiler bulunsa, onları
bile dolaylı yoldan olsun denetleme olanağına kavuşabilir. Herhalde bu
kadarcık bir denetleme bile, hiç denetlememekten olumlu sayılmalıdır. Ama
ava giden avlanır. Denetliyen de denetlenir. Bundan doğalı yoktur.
TİP,
ülke ölçüsünde bir siyasî örgüt olduğuna göre belirli bir tutum almak zorundadır.
Kişiler üstü birlikler demek olan örgütler arasında ne yapacaktır? Devrimci
örgütleri pusturup zehirlemek mi, yoksa durultup filizlendirmek
mi Türkiye halkının çıkarına olur? Her türlü Devrimci Halk örgütünü bilince
ve güce kavuşturmak görev oldu mu, herkes gibi TİP te sorumluluğunu Teori
ve Pratik alanında göğüslemelidir.
BAŞA
GEÇME : (GÜÇ + DENEM) İLE OLUR
TİP Teorice Devrimci olmadan Pratikte
Baş olamaz. Henüz Sınıfına ve Sosyalizm mirasına bağlanamamıştır.
Kaldı ki istemekle değil, olmakla ve denenmekle Devrimci ya Sosyalist baş
olunur. Yoksa her örgüt ve kişi başlık iddiası ile cepheyi çatlatır. Çelik
çekirdek doğuncıya dek, devrimci güçlerin düzenbirliği (koordinasyonu)
için ortak kurmay'a katılınır.
Buraya
dek TİP üzerine söylenenlerin özünü madde madde özetliyelim.
1
- TİP, Devrimci hareket cephesini, devrimci güçleri ve örgütleri Teorice
reddedemez. Başında "Türkiye İşçi Partisi" levhası var. Tersine,
gerçekten İşçi Partisi olmak için, Devrimci cephe ve güçler birliğine
herkesten önce ve herkesten çok kendisi çığırlar açmalıdır
2
- TİP, Devrimcilik alanında Pratikçe ne istiyor? Kendisi Siyasi
İktidar Savaşı yapan bir örgüt olduğu için, Devrim Cephesinin Lideri
gibi kabul edilmesini mantık gereği doğru buluyor
Burada
şu noktalar unutuluyor :
a)
Politika Mantığının, Aristo mantığı olmaması için, İşçi Partisinin
ön şartları ve Türkiye'nin Tarihçil gerçeklikleri göz önünde
tutulmalıdır. TİP gerçekten Türkiye İşçi Sınıfını temsil edebiliyor
mu? Henüz bu uğurda savaşa başlamıştır. TİP, Türkiye Sosyalist
Hareketini temsil edebiliyor mu? ABA'cılar o geleneğin
göreneğin mirasını reddetmekle uğraşıyorlar.
b)
Devrimcilik ortamında, yalnız TİP yok, başka Siyasî kişiler, eğilimler,
akımlar, örgütler, hattâ Partiler de vardır, olmalıdır ve
olacaktır. Sırf siyasi olması TİP'in formel mantıkça baş
olmasını gerektirse, başka bir siyasi örgütün de kendi hesabına
başa geçmesi Formel Mantıkla önlenemez. Ve öylece, Devrimci ortamda,
daha derleniş başlangıcı gerçekleşmeden, sırf Biçimcil kısır öncelik
çatışmaları, çatlaklar patlak verir.
Birlik
adına formel bakımdan öyle bir başlık önerisi yapılmamalıdır. Ancak,
olayların zorlamasız ve zortlatmasızca gelişimi içinde, billûrlaşmalar
yaratılır. Daha doğrusu, Devrimci kişiler, Akımlar ve Örgütler istekleri
ve kimesnecil (sübjektif) iddialarıyla değil, teorik ve pratik çapları
ile etken ve başkan olabilirler. Hak ve görev verilmekçin alınır olmalıdır.
3
- TİP, kendisini Sosyalist bulduğu için başa geçme önerisini yapmakta
haklı görebilir. Ancak bu da Sübjektif iddia olur. Devrimci ortamda herkesin
onu gerçekten biricik sosyalist örgüt sayması gerekir. Bunun sözle sağlanabileceğine
güvenilemez.
Ayrıca, Devrimci ortamda sosyalist te bulunur, sosyalist olmıyan da...
Sosyalist olmıyanlara, daha yanımıza gelirlerken sosyalist olmayı, yahut
sosyalizmin önderliğini kabul etmeleri şartını koşmak neye benzer? "Merhaba:
senin başını kesip, sırtına bineceğim!." demiye benzer.
Öyle
bir teklif, en az yapanın karşısındakilere de aynı düşünce ve davranışı
aşılamak olur. Onlar da Sosyalistlere, doktrinlerinden cayarlarsa daha
iyi anlaşılabileceğini önerebilirler. Görünüşte haksız da pek düşmezler.
O zaman, daha başlanırken, bölücü Fikircil çatışmalar ve çatlaklar
patlak verir.
Birlik adına öyle önyargılı peşin davranış ve düşünceler yapılamaz. Acele,
birliği bozâr
4
- Kaldı ki, Devrimci ortam, bir zaman çok önemsenen "Dev-Güç" kadar
olsun bir Cephe Birliği kurmuş olmaktan uzaktır. Cephe kurulsa,
denenmiş küçükburjuva çekimserlikleri, her zaman formel bir "baş"
önünde, Finans - Kapitalin binbir pravokasyonu yüzünden, allerji duyacaklardır.
Cephede herkes tuttuğu sığınaktan, kendi yordamınca savaşacaktır.
Bu objektif kaçınılmazlık
Devrimin kesin yıldırımlarından başka hiç bir şeyle önlenemez. Hiç değilse
bugün onu önliyebilecek çelik çekirdek olmıya TİP'in gücü yetmez.
O nedenle şimdilik ancak birlikler arası bir koordinasyon
(yönetimi ahenkleştirme) sağlamak üzere ortak Kurmay merkezleri
kurulabilir.
O
Merkezlerde kollektif kararlar oybirliği ile alınmıya çalışılır.
Böyle bir Ortamda TİP'in katalizör, maya rolünü oynaması istenir
ve olağan olabilir. Öyle bir cephede TİP'e hemen denemesiz Başlık
vermek, bir daha cephe birliğini, daha uzun süre, bozmıya varır.
5
- Devrimci Ortam içinde her örgüt: gericiliğe ve Emperyalizme karşıdır.
Bu karşıtlık prensibini herkes kendi özel düşünce ve davranışlarına en
uygun biçimler, araçlar ve parolalarla yürütür. Sosyalist örgütlerin sosyalizme
uygun düşünce ve davranışlarına da kısıtlama ve sınırlama
konulamaz. Tam tersine, yakın sınırlar arasında dayanışma ve tanışma
olanakları artar.
TİP
te bütün o şartlardan ve olanaklardan yararlanır. Yararlanma hakkına kimse
karışmaz. Ancak bu hakkın kullanılma yeri, Devrimci Ortamın içi'dir.
TİP Devrimci Ortamın içine içtenlikle kendisini verince, bütün görev
ve hak hürriyetlerini yerli yerinde kullanabilir. Kendisinin en
doğru bildiği düşüncelerini, davranışlarını: öteki devrimci örgütlere öğütliyebilir.
Savaş
yoldaşlığının verdiği içtenlik, milli ve insancıl alınyazısı birliği, en
temiz propanganda - ajitasyon - örgüt) olanaklarını önerme ve gerçekleştirme
fırsatlarını sunar. Yeter ki TİP Strateji ve Taktik anlayışında mekaniklikten
kurtulsun, en somut ve pratik çözümler bulsun ve göstersin.
Moral
inandırmanın yolu, davranışta yürekten el ve işbirliği, prensiplere
uygun karşılıklı eleştiri, Otokritik, toleranslı ve arkadaşça fikir tartışması:
Devrimci çephe müttefikleri ve dostları arasında, zorbalığa kaçmıyan Telkin
ve İkna yoludur. Yoksa Ultimatom yorumunu taşıyan, hotzotçu
pozlara kaçan, hiç bir objektif ve somut pratikle bağdaşmıyan düşünce ve
davranışlar, yalnız cepheyi Finans-Kapitalin özlediği dağınıklığa, paniğe
uğratır.
Böylelikle,
Devrimci ortam, TİP'in: başta İşçi Sınıfı gelmek üzere, köylü, şehirli,
bilgin, cahil, kadın, erkek, genç, yaşlı tüm Türkiye bağ kuracağı alan
olur. Yığınlardan kopuşmuşluk azalır, Türkiye halkıyla bağ kuracağı alan
olur. Yığınlardan kopuşmuşluk azalır. Heterojen elemanlara doğru Sosyalizm
bilimi kardeş alçakgönüllülüğü ile duyurulur. Solun: milletçe, en ilgisiz
İşçi ve Köylülerce dinlenilen, anlaşılan, gitgide benimsenilen forumu
yaratılır. Bugünkü gibi Finans - Kapitalin en azgın ölüm dirim kararı ile
İşsizlik ve Pahalılık savaşına kalktığı keskin bunalım
günlerinde yad kalmaktan, yabancılaşmaktan kurtulunur.