PROF. GROVER FURR'LE MÜLAKATEylül-Kasım 2010'da, Gürcistan'da çıkmakta
olan The Georgian Times adlı gazetede, özellikle Stalin dönemi Sovyetler Birliği
tarihi üzerine Rusça original kaynaklara dayalı bilimsel çalışmalarıyla ünlü
Prof. Grover Furr ile kapsamlı bir mülakat yayımlandı. Dört bölüm halinde (20
Eylül 2010, 11 Ekim 2010, 19 Ekim 2010 ve 9 Kasım 2010) yayımlanan mülakatı
Jozef Stalin'in büyük torunu Yakob Çugaşvili gerçekleştirdi. Aşağıda bu
mülakatın, The Georgian Times'ta yayımlanan İngilizce versiyonundan tarafımdan
yapılan çevirisini bulacaksınız.
Prof. Furrun vebsitesine şu adresten erişebilirsiniz:
http://chss.montclair.edu/english/furr/
Garbis Altınoğlu
Dr. Grover Furr: Çok Gizli Raporlar Sızdırıldı
The Georgian Times, 20 Eylül 2010
Yakob Çugaşvili geçenlerde ABD New Jerseydeki Montclair Eyalet
Üniversitesinde profesör olan Dr. Grover Furr ile bir mülakat gerçekleştirdi.
G. Times: Dr. Furr, mülakata, SSCB tarihini araştırmaya ilişkin
yaklaşımınızı betimlemenizi sorarak başlamak istiyorum.
G. Furr: Sözlerime, herşeyden önce, bütün araştırmalarımda objektif olmaya
çalıştığımı söyleyerek başlamak isterim. Ben, elde bulunan en geçerli kanıtlara
ve en doğru yorumlara dayanarak hakikatı ortaya çıkarmak için elimden gelen
çabayı harcarım.
İyi öğretmenlerim vardı; onlar, bir ortaçağ tarihi uzmanı olan bana objektif
olmayı öğrettiler. Biz, fiziksel bilimler alanındaki öğrenciler gibi, konuya
ilişkin tüm kanıtları toplamayı ve tümdengelim ve vargılarımızı bu kanıtlara
dayandırmayı öğrendik. Ben, kendi yerleşik düşüncelerimi doğrulamaya çalışmak ya
da akademik ya da siyasal bakımdan revaçta olanı yinelemek yerine kendi
önyargılarımı sorgulamanın ve neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna kanıtları
esas alarak karar vermenin ne denli önemli olduğunu öğrendim.
Benim ABDnde lisansüstü eğitim gördüğüm dönemde Vietnam Savaşı tüm hızıyla
sürüyordu. Yavaş yavaş, komünist hareket hakkında bana öğretilenlerin objektif
olmadığını, doğru olmadığını öğrenmeye başladım. Bu anlatılanlar, araştırma
kılığına bürünmüş anti-komünist propagandadan başka bir şey değildi. Kanıtlar ya
çarpıtılmış ya da büyük ölçüde görmezden gelinmişti. Soğuk Savaş sırasında;
komünizm, Sovyetler Birliği ve Stalin üzerine yapılan araştırmalar aşırı
derecede önyargılıydı ve objektiflikten tümüyle yoksundu. Soğuk Savaş çoktan
bitmiş olmasına rağmen durum hala aynıdır. Veriler, tüm anaakım ve
saygıdeğer bilim insanlarının bu konular hakkında yazdıklarının hemen hemen
tümünün bilim kılığına bürünmüş anti-komünist propaganda olduğunu
kanıtlamaktadır.
Antistalinskaia podlost/ Anti-Stalinist Alçaklık (Moskova:
Algoritm, 2007) adlı ilk kitabımda, Stalin ile onun sağ kolu sayılan Gürcü
komünist Lavrenti Beria hakkındaki sözümona açığa çıkarmaların tümünün yanlış
olduğunu kanıtlayabildim. Konuya ilişkin tüm kanıtları ya kitabımda ya da
internette vebsayfası adreslerini vererek yeniden sundum.
Bugün aynı çabayı sürdürüyorum; yani en geçerli kanıtlara dayanarak hakikatı
keşfetmeye ve bunu neyin kabul edilebilir ya da siyasal bakımdan doğru
olduğuna bakmaksızın yapmaya çalışıyorum. Bu hoş, hatta eğlenceli bir çaba. Ve
inanılmaz sonuçlar veriyor.
G. Times: Aralarında bir çok Gürcünün de bulunduğu çok sayıda akademik
ve siyasal kişi, 23 Ağustos 1939da Molotov-Ribbentrop Paktını imzalamak
suretiyle SSCBnin, Hitler Almanyasıyla birlikte Polonyayı işgal etmeyi kabul
ettiğini ileri sürüyor ve dolayısıyla SSCBni saldırgan sayıyorlar. Bu böyle mi?
G. Furr: Hayır. 1939da dünyada hiçbir ülke SSCBni saldırgan saymadı.
Bağlaşıkların hepsi ve (BMin önceli olan ve Türkçe literatürde daha çok
Cemiyet-i Akvam olarak anılan- G. A.) Uluslar Ligası, Sovyetler Birliğinin
sınırlarını savunmakta olduğu ve Almanya-Polonya savaşı sırasında tarafsız
kaldığı yolundaki savını kabul ettiler. Polonyayı ve Polonya halkını yüzüstü
bırakanlar, bu ülkenin siyasal ve askeri liderleriydi.
Sovyet hükümetinin tutumu, Polonya devletinin çöktüğü yönündeydi. Ancak, bu
özgül tutum reddedilse bile Sovyetlerin hukuksal konumu gene de sağlamdı.
1958de, yani Soğuk Savaşın en hararetli döneminde, SSCBne sempati duymayan,
ama -bugün olduğu gibi o zaman da ender rastlanan- objektif bir bilim insanı
olan George Ginsberg adlı bir Amerikan Uluslararası Hukuk uzmanı, Sovyetlerin
eylemlerinin uluslararası hukuka aykırı olmadığını belirledi (American Journal
of International Law/ Amerikan Hukuk Dergisi, Ocak 1958).
SSCBnin Polonyaya askeri birlik göndermeye hakkı olmadığını ileri sürenler,
edimsel olarak Sovyetlerin Alman ordusunun ta 1939-öncesi sınırlara kadar
ilerlemesine izin vermesi gerektiğini söylemiş olmaktadırlar. Ne dünyada
herhangi bir devlet böyle davranırdı, ne de uluslararası hukuk bunu
gerektirirdi.
Yineliyorum: Sovyetler Birliği Polonyaya karşı saldırgan bir tutum
almamıştır. İlgili okurların 2009 tarihli ve
http://www.tinyurl.com/furr-mlg09
adresinde bulabilecekleri Did the Soviet Union Invade Poland in September
1939/ Sovyetler Birliği Eylül 1939da Polonyayı İşgal Etti mi? başlıklı
yazıma bakmalarını öneririm.
G. Times: Peki ya Moskova Duruşmaları? Hemen hemen tüm bilim insanları
Stalinin Moskova Duruşmalarında ve Tuhaçevski Olayında masum sanıklara karşı
uydurma suçlamalar getirdiğine inanıyorlar.
G. Furr: Elde bulunan kanıtların hepsi de bunun tam tersini, yani sanıkların
en azından itiraf ettikleri suçları işlediklerini gösteriyor. Kanıtların büyük
çoğunluğu değil, TÜMÜ sanıkların suçlu olduklarını gösteriyor.
Aralarında Trotskist araştırmacıların da bulunduğu anaakım bilim insanları,
sanıkların masum olduğu varsayımından yola çıkıyorlar. Bunun nedeni onların,
siyasal önyargılarını araştırmalarına zorla dayatmalarıdır. Onlar bu vargılarını
kanıtlara dayandırmıyorlar. Rus yetkilileri, Moskova Duruşmaları sanıklarının
soruşturma raporlarını hala çok gizli konumunda tutuyorlar. Fakat zaman içinde
hayli bilgi sızdı. Mart 1938 Moskova Duruşmasının baş sanığı Nikolay Buharin
hakkında ve yüksek rütbeli askeri komutanların Tuhaçevski Olayı diye bilinen
davası hakkında sanıkların gerçekten de suçlu olduklarını gösteren yeterinden de
fazla kanıt var. Moskovada oturan meslekdaşım Vladimir L. Bobrov ile ben
önümüzdeki yıl içinde, Gorbaçov dönemi Sovyet yetkililerinin, Buharini masum
ilan eden Şubat 1988 tarihli rehabilitasyon raporunun kasıtlı olarak
çarpıtılmış olduğunu gösteren bir kitap yayımlayacağız. Bu raporun kendisinin o
zaman gizli olduğunu söylediği, ama şimdi erişilebilir hale gelen kanıtların ta
kendisi, Buharinin suçlu olduğunu ve Sovyet yetkililerinin bunu bilmelerine
rağmen durumu örtbas ettiklerini göstermektedir.
Bu arada okuyucularınıza, 2007de Rus bilimsel dergisi Klioda (St.
Petersburg) yayımlanan (Rusça- G. A.) makalemize (http://tinyurl.com/bukharin)
bakmalarını öneriyorum.
Leon Trotski Moskova Duruşmalarının üçünde de, yokluğunda yargılanan sanık
konumundaydı. O, terörle Stalini ve diğer Sovyet liderlerini öldürtmek için
komplo kurmak- ve SSCBnde iktidarı ele geçirmek için Nazi Almanyası ve
militarist Japonyayla işbirliği yapmakla suçlanmıştı. Ben Nisan 2010da,
Evidence of Leon Trotskys Collaboration with Germany and Japan/ Leon
Trotskinin Almanya ve Japonya ile İşbirliğinin Kanıtları başlıklı yazımı
yayınladım. (http://clogic.eserver.org/2009/Furr.pdf)
Ele geçen kanıtlardan çıkarılabilecek bir tek sonuç var: Trotski suçluydu.
G. Times: Peki, ya Aralık 1934te Leningrad Parti lideri Sergey Kirovun
öldürülmesi? Herhalde bu eylemi Stalinin kendisinin planladığından ya da tek
başına hareket eden çıldırmış bir silahlı kişinin eylemini siyasal
düşmanlarından kurtulmak için sinik bir biçimde kullandığından kuşku duyulamaz?
G. Furr: Hruşçov, Stalinin Kirovu öldürttüğünü kanıtlamak istedi. Kendisine
bağlı sahtekar araştırmacılar bunu başaramayınca tek başına hareket eden
silahlı kişi teorisini uydurdular ve Stalinin Kirovun öldürülmesini, sinik
bir biçimde siyasal düşmanlarına çamur atmak onları haksız yere suçlamak- ve
infaz etmek için kullandığını ileri sürdüler. Bu bütünüyle yanlış. Elimizde
bulunan kanıtlar sadece ve sadece, Kirovun gerçekten de, mensuplarının
duruşmada ve şimdi bir bölümüne ulaşabildiğimiz- gizli önduruşma
soruşturmalarında itiraf ettikleri gibi yeraltı muhalefeti tarafından
öldürüldüğü hipoteziyle bağdaşmaktadır.
G. Times: 1937-38in Büyük Teröründe hemen hemen 700,000 kişi infaz
edildi. Bunların hepsi de bir suç işlemiş miydi? Eğer değillerse, böylesi bir
kıyım nasıl açıklanabilir?
G. Furr: 2005te Stalin and the Struggle for Democratic Reform/ Stalin ve
Demokratik Reform Savaşımı (http://clogic.eserver.org/2005/furr.html
ve
http://eserver.org/clogic/2005/furr2.html) başlıklı ve iki bölümden oluşan
denememi yayımladım.
O günden bu yana, (bazan Robert Conquestin, hiç de dürüst olmayan ama etkili
kitabının adına izafeten Büyük Terör olarak anılan) Yejovşina hakkında çok
daha fazla kanıta ulaşmış bulunuyoruz.
Şimdi okurlarınıza, kanıtlara ulaşabilecekleri linklerle (http://tinyurl.com/ezhovshchina)
bu vargıların İngilizce özetine (The Moscow Trials and the Great Terror of
1937-1938: What the Evidence Shows/ Moskova Yargılamaları ve 1937-1938in
Büyük Terörü: Kanıtlar Neyi Gösteriyor?)
bakmalarını önerebilirim.
Yeni elde edilen kanıtlar, NKVDnin 1936dan 1938in sonlarına kadar şefi
olan Nikolay Yejovun Almanlarla da kumpas kurduğunu doğrulamaktadır. Sağ(cı)lar
ve Trotskistlerin yaptığı gibi Yejov ve onun NKVD içindeki üst düzey adamları
Almanyanın, Japonyanın ya da bir başka büyük kapitalist ülkenin işgaline bel
bağlamışlardı. Onlar, kurşuna dizilmelerini sağlamak için işkence yaptıkları çok
sayıda masum kişiyi, idamı gerektirecek suçlar itiraf etmeye zorladılar. Ve daha
pek çok insanı da çarpıtılmış gerekçelerle ya da herhangi bir gerekçe olmaksızın
infaz ettiler.
Yejov, çok sayıda masum insanın kitlesel olarak öldürülmesinin Sovyet halkının
geniş bir bölümünün hükümete karşı tutum almaya itmesini umuyordu. Bu, bir Alman
ya da Japon saldırısı sırasında Sovyet hükümetine karşı iç isyanların
gerçekleşmesi için bir zemin oluşturacaktı. Yejov bu ve benzer konularda
Staline, Parti ve hükümet liderlerine yalan söyledi. 1937-38de hemen hemen
680,000 kişinin bu korkunç kitlesel kıyımı, Yejov ve onun üst düzey adamlarının,
Sovyet halkı arasında hoşnutsuzluk tohumları ekmek için gerçekleştirdikleri esas
itibariyle haksız infazlardan oluşuyordu.
G. Times: Son soru: Sevelim ya da sevmeyelim, Jozef Stalin tarihte gelmiş
geçmiş en büyük Gürcü. Staline ilişkin değerlendirmenizi kısaca söyler misiniz?
G. Furr: Stalini, kendisinin de kabul ettiği standartla yargılamamızı
öneriyorum. Stalin, Leninin öğrencisi olmaya çalıştı. O, sosyalizmi inşa etmek
ve ardından sömürünün olmadığı, emekçi halk tarafından yönetilen ve onlara
hizmet eden bir komünist toplum kurmak için uğraştı. Peki, ne ölçüde başarılı
oldu O?
Benim görüşüme göre Stalin, Leninin sadık bir öğrencisiydi. O, ilkeli bir
insandı; çok zeki ve son derece çalışkan biriydi. Stalin, Bolşeviklerin
niteliklerinin en iyileriyle donanmıştı. Ancak, Stalin ve onunla birlikte
savaşan ve çalışan insanlar, uğruna bu denli uğraş verdikleri komünist toplumu
kurmayı başaramadılar.
Bence, Leninin yaşamış ya da SSCBnin başında Trotski, Zinovyev ya da başka
birisinin olmuş olması halinde sonuç pek de farklı olmazdı. Başarısızlığın
nedeni, Stalinin, Bolşeviklerin ve Sovyet emekçi halkının yeterince çaba
harcamamış olmaları değildi. Kusur, onların sosyalizmi inşa etmeye ve ardından
komünizm yolunda ilerlemeye ilişkin anlayışlarındaydı. Bu kuşağa ya da
gelecekteki kuşaklara düşen görev, Stalin de içinde olmak üzere Bolşeviklerin
başarılarından ve başarısızlıklarından öğrenmek ve onların ulaşmak için bu denli
kahramanca uğraştıkları amaçlar doğrultusunda daha da ileri gitmektir.
Antistalinizm- Mit mi yoksa Gerçeklik mi?
The Georgian Times, 11 Ekim 2010
The Georgian Times, ABDnin New Jersey eyaletindeki Montclair Eyalet
Üniversitesinde profesör olan Dr. Grover Furr ile yaptığı özel mülakatı
yayımlamayı sürdürüyor.
Antistalinizmi tartışmak için önce Stalinizmi tartışmamız gerekir.
Leninizm teriminin kullanıma girmesi, Stalinizm sözcüğünün kullanılmasını
kaçınılmaz kıldı. Stalin, Trotskizm terimini 19 Kasım 1924 gibi erken bir
tarihte kullandı. Stalinizm sözcüğünün kullanımı da aşağı yukarı bu döneme
dayanır. Stalinizm sözcüğünün Trotski tarafından icat edildiği sanılıyor. O bu
terimi, 28 Haziran 1917de G. Evdokimov ile birlikte yaptığı ortak açıklamada
kullandı.
İlk başlarda Stalinizm sadece, Stalinin liderliğiyle bağlantılı
politikalar anlamına geliyordu. Sabık Alman komünisti Arthur Rosenberg Temmuz
1927de bu terimi, dünya devriminin eli kulağında olmadığının kabulü anlamında
kullanmıştı. Trotski Stalinizmi, Stalinin politikalarının Leninizmle
karşıtlık içinde olduğunu göstermek amacıyla kullandı; ve Stalin de Trotskizmi
aynı amaçla kullandı.
Fakat zamanla Stalinizm terimi, gerçeklerden tamamen kopuk bir anlam
kazandı. İşte bazı Stalinizm tanımları:
Stalinizm- 1930-50ler arası dönemde SSCBnde meydana gelen ve J. V.
Stalinin yaptıklarıyla toplumsal yaşamın her yanının denetimi anlamında
kişisel iktidar rejimi, kitlesel baskı vb.- bağlantılı olaylar Kuznetsovun
Açıklamalı Rus Dili Sözlüğü.
Dmitriy Pospiyelovski, Restalinizasyon ya da Destalinizasyon adlı kitabında
şöyle diyor: Stalinizmin formel bir tanımı şöyle yapılabilir: tek bir
diktatörün keyfi bir biçimde ve herhangi bir parti organı tarafından
denetlenmeksizin yönettiği, Marksist-Leninist dogmanın biricik yorumcusu olduğu
ve etrafının kendi kişiliğine tapınmayla çevrili olduğu tek kişi diktatörlüğü.
(Russian Review 27, No. 3 (Temmuz 1968), s. 307-320, s. 309)
Stalinizm tanımlarının büyük çoğunluğu bu iki tanımda olduğu gibidir.
Bu tanımların en önemli yanı, ayrıntılarına varana değin yanlış olmalarıdır.
Stalin tanım gereği hiçbir zaman diktatör olmamıştı. Parti liderleri onun
görüşlerini kabul etmeyebiliyor ve (zaman zaman- G. A.) da kabul etmiyorlardı.
SSCBnde hiçbir zaman toplumsal yaşamın her yanının sıkı sıkıya denetimi
sözkonusu değildi.
Bir dizi teorisyen ve zamanın Sovyet liderliğinin çoğunluğu, onun
Marksizm-Leninizm yorumuna katılmıyordu.
Stalin kişisel olarak tapınmaya karşı çıktı ve onu zararlı olarak
niteledi. O, diğer liderler öyle davranmasını dayattıkları için buna katlandı.
Hatta Malenkov, Stalinin ölümünden kısa bir süre sonra bunu itiraf etti.
Anti-stalinizm, Stalin dönemi SSCBnin tarihinin çarpıtılması anlamına
gelmektedir. Bu, yukardaki türden ve daha pek çok tarihsel uydurmalara,
yalanlara dayanır. Bu tarihsel uydurmaların serpilmesinin nedeni, onların
anti-komünizmin çıkarlarına hizmet etmeleridir. Anti-stalinizm,
anti-komünizmin bir biçimidir. Benim görüşüme göre, anti-Stalinist
uydurmaların üç ana kaynağı ya da akımı var: Leon Trotski, Nikita Hruşçov ve
Mihail Gorbaçov.
Anti-stalinist uydurmaların ilk kaynakları arasında Leon Trotski en
önemlisidir. Kendi etkinliklerine, Staline ve kendi dönemindeki Sovyetler
Birliğine ilişkin korkunç yalanları; onu her renkten anti-komünistler arasında
son derece popüler hale getirdi. Uydurmalarını sol bir kılığa büründürdüğü
için bazı dürüst insanları da kendi örgütlerine çekebildi. Kapitalistler de ona,
kendi uydurmalarını yaymakta yardımcı oldular.
Dürüst eleştiri, her alanda son derece yararlıdır. Leninin zamanında çok
miktarda dürüst eleştiri ve görüş ayrılığı vardı. Trotskinin sosyalizmin tek
bir azgelişmiş ülkede, yani SSCBnde zafere ulaşamayacağı yolundaki- görüşünü,
içlerinde Leninin de olduğu başka bir çok kişi kısmen paylaşıyordu.
Trotskinin (ve diğerlerinin) bu ve benzer eleştirileri tartışılmayı hak
ediyordu.
Trotskinin komünist hareket içinde olumsuz ve yıkıcı bir rol oynamış
olmasının nedeni onun, sosyalizmin inşasının yolu konusunda Stalinle
anlaşamamış olması değil, devasa ölçekte bir çarpıtıcı olmasıydı. Trotski,
dürüst olmadığı için zararlı ve gerici bir rol oynadı.
Trotski kendi çıkarlarının ve siyasal iktidarin peşindeydi. O, kollektif
tarzda çalışma yetisinden yoksun bir bireyciler şahıydı. Önerileri 1920lerdeki
tartışmalarda yenilgiye uğradığında asla çoğunluğa boyun eğememiş ve Parti
çizgisini izlemeyi kabul edememişti o. Tersine o, gizlice ve dürüst olmayan bir
biçimde çeşitli entrikalara girişti. Böyle davrandığı için sürgüne
gönderildiğinde Trotskinin uydurmaları ve yalanları giderek daha da rezil bir
nitelik kazanmaya başladı. O günden bu yana tüm anti-komünist propagandacılar ve
bilginler büyük ölçüde Trotskinin Staline ve SSCBne ilişkin uydurmalarından
yararlanmışlardır.
Anti-Stalinizmin ikinci büyük kaynağı Nikita Hruşçovdu. Hruşçov, Stalin ve
Sovyet tarihi hakkında gerçekten de devasa ölçekte yalanlar imal etmeye koyuldu.
Bunların bir bölümünü Anti-Stalinist Alçaklık (=Antistalinskaia
podlost) adlı kitabımda yazdım. Hruşçovun yalanları ve onun yazdırdığı
yalanlar üzerine bir dizi denemem daha çok geçmeden yayınlanacak.
Anti-Stalin yalanların üç ana ırmağından ikisi, Trotski ile Hruşçovdur.
Aleksandr Orlov gibi diğerleri hem kendileri yalanlar uydurmuş, hem de bu
ikisinden kopya çekmişlerdir.
Anti-Stalinizmin üçüncü büyük kaynağı, Gorbaçov döneminde ve onun rejimi
tarafından uydurulan ve yayılan uydurmalardır. Gorbaçov dönemi tarihçileri,
Trotskiden ve özellikle Hruşçovdan yararlandılar ve bunlara kendi
çarpıtmalarını eklediler. Gorbaçov dönemi çarpıtmaları Yeltsin döneminde
sürdürüldü ve bugün de sürüyor. Moskovalı meslekdaşım Vladimir L. Bobrov ve ben
çok yakında Yauza tarafından yayımlanacak olan 1937 god. Pravosudie Stalina
adlı kitabımızda, bu Gorbaçov dönemi çarpıtmalarının bir bölümünü daha
irdeliyoruz.
G. Times: Hruşçovun, Şubat 1956daki 20. Parti Kongresinde yaptığı
konuşma, Sovyet halkının birbirini izleyen üç kuşağının zihinlerini güçlü bir
biçimde etkiledi. Bu konuşma, SSCBni değişikliğe uğrattı ve komünist hareketi
dünya ölçeğinde baltaladı. Siz, Hruşçovun konuşmasında yer alan 61 yalanı
sergilediniz. Hruşçovun en ölçüsüz yalanlarından bir kaçına kısaca değinebilir
misiniz?
G. Furr: Aslına bakılırsa, Hruşçovun Staline ve Lavrenti Beriaya yönelik
açığa vurma ve suçlamalarının tek tek hepsi yanlıştır. Bir kaç örnek: Kişiye
tapınma. Stalin buna karşı çıkıyordu; fakat Hruşçov bu iğrenç tapınmayı
ateşli bir biçimde teşvik ediyordu. Hruşçov Stalinin, kendisine muhalefet eden
liderleri ahlaksal ve fiziksel olarak yokettiğini ileri sürüyordu. Aslına
bakılırsa, böyle bir şey hiç, tek bir kez bile olmadı. Hruşçov, bu konuşma
sırasında alıntıladığı bütün belgeleri kasıtlı olarak çarpıttı: Pavel
Postişevin Şubat 1937 Merkez Komitesi plenumundaki sözleri; sözümona Ocak 1939
tarihli işkence telgrafı; Robert Eikhenin mektubu buna örnektir.
Bu yalanlar arasında en rezilce olanı hangisiydi? Büyük olasılıkla Hruşçovun
göndermede bulunduğu sahte rehabilitasyon raporları! Bunların bir çoğu 2000
yılında yayımlandı. Hepsi de düzmece. Bu raporların hiçbiri, rehabilite edilen
kişilerin masum olduğunu kanıtlamıyor. Bunların bir bölümünü kitabımda ele
alıyorum.
Bu konuşmadan sonra Hruşçov ve ona bağlı olarak çalışanlar yalan söylemeye
örneğin Moskova Duruşmaları ve Tuhaçevski Olayı sanıkları hakkında- devam
ettiler. Onlar, 1961deki 22. Parti Kongresinde yalan söylemeye devam ettiler.
Hruşçovun adamlarının sağladığı sahte verilere dayandıklarından, Hruşçov dönemi
kitaplarında yayımlanan açığa vurmaların da hemen hemen hepsi yalandır. Bunun
böyle olmasının çok önemli sonuçları olacaktır.
Sovyet tarihinin, Gorbaçov döneminden bu yanaki günümüzdeki çarpıtıcıları,
hala Stalin dönemine ilişkin Hruşçov dönemi uydurmalarını esas alıyorlar. Onlar,
buna ek olarak yeni çarpıtmalar da uyduruyorlar.
SSCBndeki Kollektivizasyon Çok Sayıda Avrupalının Yaşamını Kurtardı
The Georgian Times, 19 Ekim 2010
Ben, uzun süredir kollektivizasyon ve kıtlık (Golodomor) konularına ilgi
duymaktayım.
Ben yıllardır, Sovyetlerdeki kıtlıklar konusunda dünyanın en iyi
araştırmacısı olan West Virginia Üniversitesi profesörü Dr. Mark Tauger ile
iletişim halindeyim. Ne anti-komünist ve ne de pro-Stalin ya da pro-komünist
olan Tauger, diğer araştırmacılardan farklı olarak tümüyle objektif bir
araştırmacıdır. O sadece gerçeği keşfetmeye çalışmaktadır.
Taugere göre Rusya tarihinde, yaklaşık her iki ya da üç yılda bir olmak
üzere yüzlerce kıtlık yaşanmıştır. 1920-21de, 1924de, 1927de ve 1928de de
ciddi kıtlıklar yaşandı.
G. Times: Neden bazı tarihçiler kollektivizasyonun ve sınaileşmenin
Stalinin ve Bolşeviklerin en büyük hataları olduğunu düşünüyorlar?
G. Furr: Tauger 2001de, 1928 kıtlığı üzerine, Tahıl krizi mi yoksa kıtlık
mı? başlıklı bir makale yayımladı. 1920-21 yıllarının Volga kıtlığını kısmen,
yaşanan acıları gözler önüne seren dehşet verici fotoğraflar çekmiş olan Nansen
yardım komisyonundan ötürü iyi biliyoruz. Ancak, 1924 ve 1927-28 kıtlıkları
büyük ölçüde görmezden gelindi. Görmezden gelmedikleri durumlarda anti-komünist
araştırmacılar bunların kıtlık olduğunu reddediyor ve onları bölgesel ve
yerel sorunlar olarak adlandırıyorlar.
Onlar, Rusyada büyük ya da küçük boyutlarda kıtlıkların çok sık meydana
geldiği olgusunu gizlemek için böyle davranıyorlar. Anti-komünist yazarlar
insanları, böylesi kıtlıkların kollektivizasyona kadar olan dönemde seyrek
olduğuna inandırmaya çalışırlar. Fakat aslında, kıtlıklar yaygındı ve
kollektivizasyon esas itibariyle, durmadan yinelenen bu sorunu çözme
girişimiydi.
Churchill, İkinci Dünya Savaşı dönemi anılarını anlattığı Hinge of Fate
adlı kitabında yer alan ünlü bir pasajda Stalinin ellerini havaya kaldırarak şu
sözleri söylediğini aktarır:
On milyon. Korkunç bir şeydi. Dört yıl sürdü. Periyodik kıtlıklardan
sakınmak için toprağı traktörlerle sürebilmek mutlak bir gereklilikti.
Churchill bu ciltleri yıllarca sonra yazdı ve o sıralar belleği büyük
olasılıkla kusursuz olmaktan uzaktı. Fakat hiç kimse Churchillin periyodik
kıtlıklardan sakınmaya ilişkin bu pasajı uydurduğunu ileri sürmedi. Gerçekten
de, bu (Churchillin kıtlıklar hakkında söyledikleri- G. A.) doğruydu.
Tauger halihazırda, daha eski tarihlerde meydana gelen kıtlıklar üzerinde
çalışıyor.
Dolayısıyla, sınaileşmeyi finanse etmek için gerçekten de zorunlu olmakla
birlikte, kollektivizasyona sadece bu amaçla girişilmemişti. O, çok sayıda
insanın yaşamını yitirmesine yol açan periyodik kıtlıklara son vermek için de
zorunluydu.
Ve 1932-33 kıtlığı, temel nedeni savaşın yol açtığı devasa yıkım olan 1946-47
savaş sonrası kıtlığı sayılmazsa, son kıtlık oldu. 1932-33 kıtlığı
tartışmalarında bu olgu hep gözlerden saklanır.
Kollektivizasyon tabii ki ölümlere yol açtı! Bunu hiç kimse yadsımadığı gibi
ben de yadsımıyorum.
Kollektivizasyona gitmemek de ölümlere yol açacaktı. Statüko, kıtlıklar
nedeniyle ölümlere yol açıyordu
Yeni Ekonomik Politikayı (=NEP) sürdürmek de
kıtlık kaynaklı ölümlere yol açacaktı.
Demek ki, eldeki bütün seçenekler ölümlere yol açacaktı. Bu konuya iki tarzda
yaklaşılabilir: Birincisi-kimler ölecekti? Ve ikincisi ne kadar insan ölecekti?
Kollektivizasyon, köylere egemen olan zengin köylüleri (kulak) hedef
alıyordu. Statüko esas dikkati, en yoksulların çektiği acı üzerine
yoğunlaştırıyor. Statüko, yoksullara karşı zenginleri gözetiyordu.
Kollektivizasyon, zenginlere karşı yoksulları gözetti. Aslına bakılırsa, yiyecek
maddelerini satın alıp daha sonra fiyatları yükseltebildikleri için zenginler
kıtlıklar sırasında daha da zenginleşiyorlardı.
Kollektivizasyon olmasaydı kaç kişi ölürdü? Burada bir sürü olasılık var.
İşte bir tanesi. Savaş Bolşevikler, Avrupa devletlerinin içinde yer aldığı ve
belki Japonyanın da katılacağı şu ya da bu bağlaşmanın er ya da geç SSCBni
işgal edeceğini düşünüyorlardı. Bu aynen gerçekleşti.
Kollektivizasyon sayesinde sınaileşme sağlandı. Sınaileşme olmaksızın SSCB
modern bir ordu kuramazdı.
Beklentilere uygun olarak, tümüyle masum 28 milyon Sovyet yurttaşını öldüren
Naziler neredeyse SSCBni ele geçireceklerdi.
G. Times: Modernleştirilmiş bir Kızıl Ordu olmuş olmasa ve Naziler
SSCBni ele geçirmiş olsaydı?
G. Furr: Eğer Naziler SSCBni ele geçirmiş olsalardı, çok daha fazla sayıda
Sovyet yurttaşı öldürülecekti. Hitlerin planı böyleydi. İki cephede birden
savaşma kaygısı olmayan ve SSCBnin bütün kaynaklarıni elinin altında bulunduran
bir Hitler, Bağlaşıklar açısından çok daha tehlikeli bir düşman olurdu. Almanlar
ve aralarında Ukrayna milliyetçilerinin ve 14. Waffen-SS Tümeni olarak da
bilinen Ukrayna Asi Ordusunun da bulunduğu- bağlaşıkları yüzbinlerce, belki de
milyonlarca daha fazla Bağlaşık askeri ve yurttaşını öldürebilirlerdi.
Hitlerin Britanya adalarını işgale ilişkin ciddi planları vardı. O bunu
yapabilirdi! Ne kadar çok Birleşik Krallık yurttaşı yaşamını yitirirdi? Pek çok
insan!
Japonlar Uzakdoğuda Bağlaşıklara karşı çok daha güçlü hale gelmiş olurlardı.
Onlar, Nazilerden insan ve materyel desteği ve işgal edilmiş olan SSCBnden
Sahalin (adası- G. A.) petrolünü alabilirlerdi. Bu durumda onlar, çok daha fazla
İngiliz, Fransız, Hollandalı, Çinli, Vietnamlı ve Amerikalı öldürürlerdi.
Ve Yahudileri de unutmayalım. Daha işin başında Britanya ve Fransa
ordularının işini bitirmiş olan Hitler, ellerini kollarını sallayarak dolaştığı
Avrupada daha da fazlasını yapardı.
G. Times: Böyle bir durumda Hitlerin, öldürmüş olduğundan daha da fazla
Yahudi öldürebileceğini düşünüyor musunuz?
G. Furr: Bence bu tartışma götürmez. Tabii ki o, çoğu Slav olmak üzere çok
büyük sayıda Untermenschen (=alt-insan) ile birlikte daha da fazla Yahudi
öldürürdü!
Bu bakımdan, son derece haklı olarak, SSCBndeki kollektivizasyonun sadece
çok büyük sayıda Sovyet yurttaşının yaşamını kurtardığını söylemekle
yetinemeyiz. Kollektivizasyon çok büyük sayıda Avrupalı, Çinli ve
Amerikalıların, hatta Japon ve Almanların yaşamlarını da kurtardı. Savaşın daha
fazla uzaması halinde, Eksen ülkelerinde de daha fazla asker ve yurttaş yaşamını
yitirecekti.
Bu, yol açtığı iyi şeyler ve engellediği kötü şeyler hesaba katıldığında,
eşlik ettiği sorunlar ve ölümlere rağmen kollektivizasyonun 20. yüzyılın en
büyük zaferlerinden biri olduğu anlamına gelir.
Kollektivizasyonun tek alternatifi, Çarların yapmış olduğu gibi her 2-3 yılda
bir kıtlıkların meydana gelmesine süresiz olarak katlanmak ve sınaileşmeden
bütünüyle değilse de onlarca yıl süreyle vazgeçmekti. (Nazilere kalsaydı, onlar
bütün Slavları eğitimden yoksun serflere dönüştüreceklerdi.)
Çok hızlı (yoğunlaştırılmış) sınaileşme olmaksızın Kızıl Ordu Nazi işgaline
karşı savaşmaya hazır olamazdı.
Bolşeviklerin kollektivizasyon ve sınaileşme deneyimlerine göz atmak bizlere
çok şey öğretir. Çin Komünistleri, Vietnam Komünistleri vb bunu kesinlikle
yaptılar! Onlar Sovyet örneğini kölece taklit etmemede kararlıydılar ve
etmediler de.
Fakat Bolşevikler ya da isterseniz Stalin- bir ilktiler. Onlar, edinilmiş
deneyimin verdiği avantajdan yoksundular. Onların, hatalı olduğu daha sonra
ortaya çıkan bir çok karar almaları son derece doğaldı. Bu öncülerin değişmez
yazgısıdır.
Kollektivizasyon sırasında Bolşevikler tonlarca hata yaptılar. Ama, bu işe
hiç kalkışmamak ölçülemeyecek ölçüde daha büyük bir hata olurdu!
Ve sorun tam da bu. Bu hususlara değinmek rağbet görmüyor ve siyasal
bakımdan uygunsuz sayılıyor. Doğuda ve Batıda, özellikle seçkinler arasında
egemen olan anti-komünist ve özellikle anti-Stalinist ortodoksluk, bu
düşüncelerin yayımlanmasını hemen hemen olanaksız hale getiriyor. Bu bir olgu,
bu gerçeğin ta kendisi- ama onu söyleyemezsiniz.
Stalin ve Onun döneminin Bolşeviklerini mazur göstermeye çalışmıyorum.
Onlar ellerinden geleni yaptılar.
Sahip oldukları bilgiler ve SSCBnde 1928deki durum gözönüne alındığında
onların, çok hızlı kollektivizasyon ve sınaileşme dışında bir seçenekleri yoktu.
Şimdiye kadar hiç bir tarihçi ya da iktisatçı Bolşeviklerin 1929da
benimseyebilecekleri geçerli bir alternatif plan önerememiştir. Tek bir kişi
bile çıkmamıştır bunu yapacak! Birisinin böyle bir plan bulduğunu varsaymamız
halinde bile onun, Bolşeviklerin Stalin ya da başka birinin- bu planı 1928de
bilebileceğini kanıtlaması gerekecektir.
Bunun gerçekleştirilebileceğinden kuşkuluyum. Bugün, kollektivizasyonun çok
sayıda can yitimine yol açtığını biliyoruz. Fakat bunu, geriye doğru
bakabildiğimiz ve bu sürecin nasıl geliştiğini görebildiğimiz için biliyoruz.
Stalin ve yoldaşları 1928de bunu göremezlerdi. Onlar edinilmiş deneyimin
verdiği avantajdan, kendi deneyimlerinden öğrenebilme olanağından yoksundular!
Biz bugün bu olanağa sahibiz. Buna rağmen hiç kimse ortaya uygulanabilir
seçenek çıkaramamıştır. Dolayısıyla, tarihsel olarak söylemek gerekirse, böyle
bir seçenek YOKTU.
Bu, anti-Stalinist, anti-komünist tarihçilere ve benzerlerine, ellerini
oğuşturmaktan ve ahlak dersi vermekten vazgeçip kollektivizasyonun geçerli
seçeneklerinin ne olduğunu açıklamaları için yapılmış nazikçe, ama doğrudan bir
meydan okumadır.
Grover Furr: Milliyetlerin Sürgünü Mazur Görülebilir Bir Önlemdi
The Georgian Times, 9 Kasım 2010
G. Times: Profesör Furr, ya halkın savaş sırasındaki sürgün edilmesine ne
buyrulur? Olup bitenler kabaca bilindiğine göre, yanıtlanması gereken esas soru
şu: Böylesi sürgünler nasıl haklı çıkarılabilir? Bunlar bir tür jenosid değil
miydi?
G. Furr: 25 Şubat 1956da 20. Parti Kongresinde yaptığı gizli konuşmada
Hruşçov bu sürgünlere üç noktada karşı çıktı: (1) hiçbir istisna yapılmamıştı;
(2) bunları, dayatan herhangi bir askeri gerekçe yoktu, (3) bireylerin ya da
grupların düşmanca eylemleri nedeniyle uluslar bir bütün olarak
cezalandırılmışlardı.
Bu savların hiçbiri de doğru değildir. Koyu bir anti-Stalinist olan Rusyanın
öndegelen sürgün uzmanı N. Bugai, savaş gazileri ve onların ailelerinin
sürgünlerinde bazı istisnalar yapıldığını belgelemiştir. Bugai şunu da
söylemiştir:
Önceliklerini cephe hattının gerisinde ve özellikle Kuzey
Kafkasyada düzeni sürdürme olarak saptayan Sovyet hükümeti, bu önceliklerin
dağılımını esas itibariyle doğru bir biçimde yapmıştır.
G. Times: Peki ama uluslar bir bütün olarak sürgün edilmeli miydi?
G. Furr: Bence bu soru, iki bölüm halinde yanıtlanabilir. Birincisi, bu
isyanların ne ölçüde kitlesel bir nitelik taşıdığı ve ikincisi de, jenosid
sorunudur. Birbirlerine özgün bir dil, tarih ve kültürle sımsıkı bağlı
insanlardan oluşan küçük bir ulusal grubu parçalara ayırmak, aslında onu yok
etmek demektir.
Amerikalı anti-komünist Ann Applebaum, ünlü GULAG adlı kitabında kitlesel
isyanlar ve askerden kaçmalar olduğunu yadsımaktadır. Ben, Antistalinskaia
Podlost adlı kitabımda başka araştırmacıların ortaya çıkardığı ve bu
pro-Nazi isyanların gerçekten de sözkonusu etnik gruplardan halkın çoğunluğunu
kapsadığını kanıtlayan olgulara değindim.
Örneğin, silah altına alınan Kırım Tatarlarının yüzde 90ı askerden
kaçtılar. Alman kaynaklarına dayanan araştırmacı J. Otto Pohl, bunların hepsinin
Nazi kuvvetlerine katılmadığını ileri sürmüştür. Bu görüşün doğru olması bir
şeyi değiştirmez: Sovyetler bunun böyle olup olmadığını bilmedikleri gibi,
kaçakların büyük çoğunluğu da anti-Sovyet partizan çetelerine ve haydut
gruplarına katılmışlardı.
Aynı biçimde, 1942de silah altına alınan Çeçen ve İnguşların yüzde 93ü
askerden kaçtılar, saklandılar, Nazilere katıldılar ya da asi ve haydut
gruplarına katıldılar. Pro-Nazi Çeçen milliyetçileri Şubat 1943te Nazi bayrağı
altında büyük bir pro-Alman isyana önderlik ettiler.
Grigory Tokayev and Viyaçeslav Molotov, savaş sırasında bu bölgelerde
büyük-ölçekli anti-Sovyet isyanların meydana geldiğinde anlaşıyorlar.
Aralarındaki tek fark Tokayevin bu isyanları haklı görmesinde yatmaktadır.
Tarihçi V. I. Zemskov, genel olarak sürgünler konusunda uzmanlaşmış bir
kişidir. Onun tahminine göre, sürgüne gönderilen 151,720 Kırım Tatarının 191i
sürgün sırasında ölmüştür. Bu yüzde 0.13 demektir. Ne yüzde 13, ne de yüzde 1.3.
Bugai ile Gomova göre, NKVD kayıtları, aynı dönemde yakalanan 493,269 Çeçen
and İnguş uyruklu kişiyi taşıyan 180 tren konvoyundan söz ediyor. Operasyon
sırasında 50 kişi ve yolculuk sırasında da 1,272 kişi öldü. Bu rakam, yüzde
0.27ye, asilerin silahsızlandırılması vb. sırasında ölen 50 kişiyi saymazsak
yüzde 0.26ya denk düşüyor. Bu olayların kış koşullarında ve dünya tarihinde
yaşanan en acımasız savaş sırasında meydana geldiği gözönüne alındığında,
rakamın pek yüksek olmadığı görülür. Bu büyük olasılıkla, işgal koşullarındaki
Sovyet sivillerinin verdiği kayıp oranlarının çok altındadır.
Çeçen-İnguşlar ve Kırım Tatarlarının durumunda Nazilerle işbirliği, kitlesel
boyutlardaydı ve nüfusun büyük çoğunluğunu kapsıyordu. Sadece suçluları izole
etmeye ve cezalandırmaya çalışmak, sözkonusu ulusları parçalamak anlamına
gelecekti. Bu büyük olasılıkla, sözkonusu ulusların yokedilmesine yol açacak ve
sonuçta ortada genç kadınların evlenebileceği çok az genç erkek kalacaktı. Bunun
yerine, (Sovyetlerin uyguladığı yöntem sayesinde- G. A.) ulusal gruplar
birarada tutuldular ve zamanla nüfusları yeniden arttı.
G. Times: Fakat, eğer ulusların sürgünü, tıpkı tarımın
kollektivizasyonunda ve sözümona Holodomorda olduğu gibi basit bir biçimde
mazur gösterilebilirse, dünyanın her yerindeki saygıdeğer tarihçilerin bu olayı
eleştirmesini nasıl açıklarsınız?
G. Furr: Bunu anlamanın zor olduğunu sanmıyorum. Sovyet tarihinde ve
özellikle Stalin döneminde yaşanan bu olaylar; aşırı işçi sınıfı düşmanı ve
sağcı milliyetçi akımların yararına yanlış yorumlanmakta, çarpıtılmakta,
yalanlara konu edilmektedir.
Yukarda ele almış olduğum sürgünler, Nazilerle yapılan büyük-ölçekli
işbirliğinin sonucunda meydana gelmişti. Nazilerle yapılan bu işbirliğini
meşrulaştırmak ve bu grupların içindeki sağcı milliyetçiler yararına bir
görkemli geçmiş yaratmak için Nazilerle yapılan bu işbirliğinin haklı ve
sürgünlerin haksız olduğunun gösterilmesi gerekmektedir.
Yakob Cugaşvili ve Eka Buçukuri (The Georgian Timesın Gürcüce
basısından -İngilizceye- çevrilmiştir.)
İngilizceden Türkçeye Garbis Altınoğlu tarafından çevrilmiştir. Garbis Hocaya
Devrimci Küyütphane editör ve okurları adına teşekkür ederiz.
Anti-Stalinist İhanet kitabının yazarı Profesцr Grover Furr'la roportaj
>>"Nikita Kruşçev'in 61 Yalanı"
Stalin ve Demokratik Reform Mьcadelesi