KÜTÜPHANE | DİĞER YAZILAR

Emperyalist küreselleşme ve emek
Ashim Kumar Roy

Dünya ekonomisi">

KÜTÜPHANE | DİĞER YAZILAR

Emperyalist küreselleşme ve emek
Ashim Kumar Roy

Dünya ekonomisi, 1980'lerin ortalarindan bu yana; ulusal ekonomilerin daha kapsamli bir biçimde birbirine baglanmasiyla sonuçlanan önemli bir ticaret, yatirim ve sermaye akisi liberalizasyonu süreci yasiyor. Bu degisim süreci küresellesme olarak tanimlanmakta. Ancak sözcük, bir tanimdan öte, sinif ve devlet iktidarina dair ilgili küstahliklariyla beraber, küresel ölçekte bir 'birakiniz yapsinlar' fikrini getiriyor akla. Büyük teorik ve siyasi sonuçlar dogurdugu için, kavrami analitik bir incelemeye tabi tutmak gerekli. Ellen Meiksins Wood'un sözleriyle, küresellesme kavrami, "günümüzde solun boynuna dadanmis en agir ideolojik albatros". Kavram, tüm ekonomik ve toplumsal yapilari ezerek esitleyen bir ulus-ötesi güç sanisiyla birlikte geldigi için, mantiksal sonucu, alternatifsizlik. Bu ideolojik mistifikasyon ise bozgunculuk yaratiyor.

Bu yazinin çabasi, mevcut dünya kapitalist ekonomisindeki belirli egilimleri tanimlayip, onlari küresellesme süreciyle iliskilendirmek. Ayrica, sendikal hareket içinde küresellesmeye dair farkli kavrayislarla ilgili süregiden tartismaya deginecek ve dünya isçi hareketinin ilerleyisine yardimci olacak bir yaklasim sunmaya çalisacagiz.

Küreselleşme: Emperyalızmın Bır Aşaması

Kapitalizmin savas sonrasi genislemesi, her biri farkli siyasi baglamlarla iliskili üç eksen boyunca gerçeklesti. Bunlardan ilki, üretimin Fordist yeniden örgütlenmesine dayanan bati tipi kapitalizm ve sermaye ile emek arasinda, Keynesyen bir çerçevede gerçeklestirilen toplumsal uzlasmaydi. Ikincisi, sosyalizmin bürokratik devlet kapitalizmine dönüsmesi ve dünya kapitalist ekonomisine eklemlenmesi olurken, üçüncüsü ise, ulusal kurtulus hareketlerinin bir sonucu olarak, eski sömürge ülkelerde kapitalist gelisme ve üçüncü dünya ülkelerinin olusmasi oldu. Bu ülkelerin sinai kalkinmasi, emperyalist sistemin kisitlamalariyla sinirliydi.

Bu genisleme asamasi, '70'li yillarla birlikte tüketilmisti. 1974-75 resesyonuyla birlikte, sürekli resesyon ve zayif iyilesmelerle hafifleyen, devamli bir durgunluk süreci basgösterdi. Bu da dünya kapitalizminde krize neden oldu.

Küresellesme, bati sermayesinin, kriz karsisinda kapitalizmi yeniden yapilandirma stratejisidir. Marx'in formüle ettigi gibi, "kapitalist üretim biçiminin temeli, bizzat dünya sermayesi tarafindan atilir". Kapitalizm, uluslararasilasmaya egilimli olagelmistir. Uluslararasilasmanin bu yeni asamasinin kosullari ise, Sovyetler Birligi'ndeki bürokratik devlet kapitalizmi ile üçüncü dünya ülkelerindeki ulusal projelerin çöküsü ile olusturuldu. Bu küresellesmenin temel özellikleri; emperyalist ülkelerin ulusal sermayesine nüfuz edilmesi yoluyla ortaya çikan genellesmis mali sermaye, para sermayede küresel bir tektip pazarin kurulmasi ve bu genellesmis mali çikarlari koruyup sürdürmek için uluslararasi mali kurumlarin gelistirilmesidir. Bu konudaki siyasi uzlasma, G-7 ülkelerinin konumuna da yansir; bu konum, toplumsal fazlanin, belirli bir üretici sermayenin yatirim servetlerinin üzerine çikan bir mali servet biçiminde tahsis edilmesine olanak tanimaktadir.

Neoliberal küresellesmenin altinda yatan fikir, sermayenin, yüksek ücretli gelismis ülkelerden, düsük ücretli gelismekte olan ülkelere kaydigidir. Sagci etki altindaki Avrupa sendikal hareketi, issizligin bu kaymanin bir sonucu oldugunu öne sürer. Oysa bu varsayim, ortalama burjuva iktisatçilar tarafindan bile hem teorik olarak reddedilmekte, hem de ampirik olarak çürütülmektedir. Paul Krugmans, kati Heckscher-Ohlin modeliyle ortaya attigi "dereceli ekonomiler" ile bile, daha büyük bir bölgesel esitsizlik egilimini göstermistir. Böyle bir dereceli ekonomi, yigilmanin olumlu dissalliklarindan kaynaklanir -uzmanlasmis arz, kalifiye isgücü, etkili altyapi- ve bu dissalliklar daima sanayilesmis ülkelerin lehinedir. Avrupa Toplulugu gibi kalkinmis bölgelerde bile, Proudhomn, geri bölgelerin aradaki farki kapatmasini önleyen bir "esik etkisi" bulmustur.

Avrupa Toplulugu'ndan gelen DogrudanYabanci Yatirimlar'in (DYY) sagladigi deneysel kanitlar da, bu varsayimla çelisiyor. Sözgelimi 1993 yilinda, AB kaynakli toplam DYY akisinin yüzde 11'i ABD'ye, yüzde 12'si Japonya'ya gitti; Asya'nin payi ise sadece yüzde 3 oldu. Triad Ülkeleri'nin (ABD, Avrupa, Japonya), belli Asya ülkelerinin toplam DYY stokundaki payi, 1985'te yüzde 64 iken 1993'te yüzde 52'ye düstü. 1994'te de, küresel DYY'nin yüzde 60'indan çogu gelismis ülkelere yönelikti. Üstelik, gelismekte olan ülkelere akan DYY'nin üçte biri tek basina Çin'e gidiyordu.

Ticari olarak ise, Dinamik Asya Ekonomileri ile Çin'den, OECD'nin 24 üyesine yapilan ihracat, 1993 yilinda OECD brüt iç üretiminin sadece yüzde 1.5'ini olusturmaktaydi. Ayrica bu ticaret, OECD ülkeleri açisindan daima dengeleyici veya fazla verici oldugundan, istihdami düsüren degil artiran bir etkide bulundu. ILO (BM Uluslararasi Çalisma Örgütü) bile, G-7 Istihdam Konferansi için hazirladigi bir raporda, düsük ücretli ülkelerle ticaretin genisletilmesinin, gelismis ülkelerdeki ücretler üzerinde asagiya çekici bir baski olusturdugu görüsüne karsi uyarida bulundu; çünkü verilere göre, Kuzey-Güney ticareti, gelismis ülkeler arasi ticarete kiyasla görece düsük ölçekliydi.

Mevcut küresellesmenin bir diger özelligi, dünya ekonomisinin; ABD, Avrupa ve Japonya kutuplari boyunca, dikey bir biçimde yeniden yapilandirilmasidir. ABD emperyalizminin inise geçmesiyle birlikte, emperyalistler arasi çeliskiler siddetlendi ve bu bloklarin her biri, kendi etki alanini genisletme çabasini güçlendirdi. Bu iki egilim eszamanli olarak yasanmakta ve küresellesme sürecini biçimlendirmek için etkilesim halinde bulunmaktadir. Ama simdilik temel nitelik, mali sermayenin genellesmis çikarlarini devam ettirmektir. Mali kürenin, emtia ticareti veya üretici yatirimdan çok daha büyük bir hizla yayilmasi, bu olgunun bir sonucudur. Siradan insanlar bile, bu özelligi, fetisist bir gazino ekonomisi formunda algilamaktadirlar.
Malilesme süreci, mali sermayenin yeniden üretim semasini küresel ölçekte yeniden sekillendiriyor. Emperyalist ülkelerin para sermayesi, üretimin herhangi bir unsurunu harekete geçirmeden, mali yatirim olarak korkunç bir hizla ilerleyebiliyor ve her üretim sisteminin toplumsal fazlasini, mali servetlere geri dönüs biçiminde emiyor. Bu toplumsal fazlayi da, esi görülmedik bir düzeyde, emperyalist merkezde merkezilestiriyor.

Emperyalist mali sermayenin birligi, savas sonrasi kapitalist gelismenin diger iki eksenini ele geçirmeye yöneliktir. Para piyasasinin entegrasyonu, para birimlerinin tam konvertibilitesi ve yeni, kuralsizlastirilmis bir yatirim rejimi tesis etme yönündeki olaganüstü baskinin nedeni de bu. Mali sermayenin ulusal formu ne olursa olsun, bu sermayenin bati sermayesi ve yatirimina, üçüncü dünya ve Dogu Avrupa ülkeleri ekonomilerinde mali yatirimlar olarak entegrasyonu, emperyalist mali sermayenin bir yeniden üretim biçimi. Emperyalistlerin bu birligi, simdilik istikrarli.

Emperyalistler arasi çeliskiler, üretim faktörlerini harekete geçiren üretici sermaye olarak yatirim alaninda ve pazar payinda yüzeye çikiyor. Etki alanlari yaratma mücadelesinin nedeni ise, yatirimlari ve pazar payini garanti altina almak. Emperyalistler arasi çeliskiler topyekün bir mücadele ve savas halini almadigindan, bu çeliskinin hem birlik, hem de çekisme yönlerini kavramak büyük öneme sahip. Birlik, genellesmis mali çikar için; çekisme ise üretim ve emtia pazar payi baglaminda, yatirim alaninda olgunlasiyor. Yani birlik, çekismeyi de içermekte. Bu durum, bati kapitalizminin üçüncü dünya ve Dogu Avrupa ülkelerinde yayilmasina dek sürecek. Üç emperyalist blok arasindaki ticaret savasinin siddetlenmesi ise, birligi yavas yavas bozuyor. Ancak simdilik çekisme, birligi kiracak bir düzeye erismis degil.

Küresellesmeyi emperyalist yapan, bati kapitalizminin üretim sistemi ve piyasayi bu yolla gasp etmesidir. Bu gasp, esas olarak mali mekanizma yoluyla gerçeklesiyor. Sorun, yeni pazarlar gelistirmekten çok, mevcut pazari ele geçirmek. Küresel entegrasyon sürecinde, ulusal pazarlar olaganüstü bir düzeyde genislemiyor. Büyüyen, bati kapitalizminin pazar payi sadece. Bu olgunun kanitini, dünya ekonomisinde fazla bir büyüme olmamasina ragmen kâr oranlarinda meydana gelen artista bulmak mümkün.

Bu uluslararasilasma, kapitalizmin, bagimsiz büyüme saglayacak çok sayida filiz vermesine olanak taniyacak sekilde yayilmasi, yani sinirlarini genisletmesi degil. Tam tersine, yasanan, sermayenin, geçmisteki yayilmaci asamada olusan kapitalist büyüme alanlarindan bati kapitalizmi içinde merkezilesmesi. Bu nedenle, dünya kapitalizmindeki bu egilimin dogru kavramsallastirilmasi, emperyalist küresellesme tanimini gerekli kiliyor.
Borç geri ödemeleri ise, gelismekte olan ülkelerdeki toplumsal fazlayi, bati sermayesinin birikim ihtiyacina tahsis edecek sekilde transfer etmek için yeni ve kalici bir mekanizma olarak ortaya çikmakta.

Tuhaf olan su ki, üçüncü dünya ekonomilerinin borç bagimliligina neden olan, yine o ekonomilerin parasiydi. Petrol üreticisi üçüncü dünya ülkelerinin birlesik eylemi sonucu yükselen petrol fiyatlari ile ortaya çikan ek gelir, yüksek faiz oranlari ile bati bankalarina çekildi. Bu petro-dolarlar, üçüncü dünyanin, gelismis ülkelerden yaptiklari alimlari finanse etmeleri için borç fonlari olarak devreye sokuldu. Borç yükünün yaratilmasi, güney ekonomisine yönelik emperyalist baskinin yeniden baslatilmasiydi.

BM istatistiklerine göre, üçüncü dünya borçlari, 1980'de 567 milyar dolarken 1992'de 1.419 milyar dolara çikti; yani yüzde 280 oraninda yükseldi. Tahminlere göre her yil 160 milyar dolar, üçüncü dünya ülkelerinden borç geri ödemesi olarak aliniyor ve bu miktarin sadece 90 milyar dolari anapara ödemesi. Bu borçlar, söz konusu ülkelerin ekonomik kalkinmasini kisitladi ve yavaslatti. Üçüncü dünyadaki ekonomik büyüme orani, 1970'lerde yüzde 6 iken 1980'lerde yüzde 3'e düsmüstü. Kisi basina kalkinma oranindaki düsüs daha keskin: Yüzde 3'ten yüzde 1'e. UNCTAD tarafindan 1980'de gerçeklestirilen bir arastirma, borçlarin yüzde 30'unun silinmesinin, yatirimlarda yüzde 34 oraninda bir artis yaratacagina ve sonuç olarak kisi basina düsen milli gelirin yüzde 24 yükselecegine isaret ediyordu.

Tıcaret Şartlarında Kötüleşme

BM'ye göre, üçüncü dünya ihracat fiyatlari ile üçüncü dünya ticareti arasindaki oran, 1980'de 100 iken 1992'de 48'e düstü; yani güney, gerçek ihracat gelirinin yüzde 52'sini kaybetti. Simdi, Yapisal Düzenleme Programi çerçevesinde, Güney ve Dogu, ihracat yönelimli bir ekonomik sisteme zorlaniyor. Ihracatin bu yolla genellesmesinin, rekabetçi bir baski yaratarak üçüncü dünya mallarinin fiyatlarinin düsmesine yol açmasi kaçinilmaz. Bu program ayrica, söz konusu ülkelerdeki ücretler üzerinde sürekli bir baski demek. Kuzey-Güney Komisyonu'nun eski üyelerinden Augustin Papic, ticaret sartlarindaki kötülesme nedeniyle güneyden kuzeye gerçeklesen görünmez transferin yilda 200 milyar dolar tutarinda oldugunu tahmin ediyor.
Bunun yani sira; nakliye, sigorta, paketleme ve pazarlama fiyatlarindaki fahis artislar, katma deger baglaminda, gerçek katkidan çok daha yüksek. Bu fiyat mekanizmasi da, arti deger sömürüsünün bir diger biçiminden baska bir sey degil. Birçok arastirmaya göre, üçüncü dünya ülkeleri, ürünleri karsiliginda, ortalama gerçek perakende fiyatin sadece yüzde 10-15'ini aliyorlar.

Sermayenin bu uluslararasi hareketliliginin iki etkisi var. Birincisi; uluslararasi tüccarlar, yatirimcilar ve ihracat yönetimli alinip satilabilir mal üreticileri gibi küresel sermaye sahipleri, uzun vadede, genel ve ulusal özgül sermayeye kiyasla daha fazla kazaniyorlar. Ikincisi; her ülkedeki belli sektörlerin sahipleri ve o sektörlerde çalisanlar, kisa vadede, bu sermaye hareketliligine uyum saglamanin bedelini ödemek zorundalar. Bu zorunlulugun görünür biçimi, kur oranlarinda istikrar saglamanin karsiligi olarak, makroekonomik politikalardaki özerkligin feda edilmesi.

Tıcaret-Işçı Hakları Ilışkısı: 'Sosyal Şart'
Küresellesme ve dünya ekonomisinin yeniden yapilandirilmasinin sonucu olarak, bati ekonomilerinde devasa bir issizlik ortaya çikti. Bu issizlik geçici degil, uzun vadeli bir yapisal issizlikti. Nitekim, 1987-1991 döneminin parlak gelismeleri bile, issizligi kayda deger düzeyde düsüremedi.

Günümüz Amerikasi, bir "küçülme" (sirketlerin, isçi çikartma ve verimsiz birimlerin kapatilmasi gibi maliyet azaltici önlemlerle yeniden yapilandirilmasi) ülkesi haline gelmis durumda. Chicago'dan Challenger, Gray&Christmas adli danismanlik firmasi, ABD'li sirketlerin Ocak 1993'ten 1999'a kadar en az 1.7 milyon isçiyi attiklarini belirtiyor. Üstelik bu is kayiplari, Ekonomik Danismanlar Konseyi'nin kabul ettigi gibi, kalici kayiplar.

Bu kalici issizligin, isçi sinifi saflarinda huzursuzluk ve isçi sendikalarinda kaygi yaratmasi kaçinilmaz. Isçilerde egemen olmaya baslayan ruh hali, korumacilik. Gelisen egilim ise, mevcut ekonomik sistemin sorgulanmasi. Patronlar ve devlet için, bu ruh halini denetim altinda tutmak sart. Bu da, halk bilincinin, korumaci duygu ile egemen neoliberalizmin birlikte var olmasina olanak taniyan bir biçimde perdelenmesini gerektiriyor. Böylesi bir amaci gerçeklestirebilecek siyasi projelerden biri, ticareti isçi haklariyla iliskilendirmek. Halk bilincinin böylesi bir yöntemle perdelenmesi, elbette, siyasi muhalefetin biçim ve siddetine bagli.

Washington'daki Rekabetçilik Politikalari Konseyi Politika Direktörü (ve ABD Çalisma Bakanligi'nin eski Uluslararasi Iliskiler Sorumlusu) Steve Charnovitz; is kaybi, adaletsiz rekabet ve isçilerine kötü davranan ülke ve sirketlerden ürün satin almanin gayriahlâkiligi gibi nedenlerle serbest ticarete karsi olusan bir dizi direnis odagi oldugunu yaziyor. Bu nedenle, çalisma standartlarina ilgi göstermek, yeni ticaret anlasmalarina yönelik muhalefeti güdüklestirmenin bir yolu olabilir. Dünya Ticaret Örgütü'nün (WTO) "sosyal sartlar"i, siyasi bir proje olarak sekilleniyor.

Hindistan'daki isçi sendikalari ve toplumsal hareketler, sosyal sart-ticaret baglantisini, uluslararasi bir adil çalisma standardi gelistirmek için ne etkili, ne de verimli bir yol olmadigi için, bir bütün olarak reddettiler. Sosyal sart projesinin ideolojik fonksiyonuna daha önce de dikkat çekmistik.

Sosyal Şartın Ideolojısı

Isçi haklarinin WTO baglaminda ortaya çikmasiyla, burjuva ideolojisinin gücü de görülmüs oldu. Bu durum, isçi haklari kavraminin, adil rekabet ve mukayeseli avantaj ikiz kavramlari tarafindan yedeklenmesiyle sonuçlandi: Isçi haklarinin bagimsiz bir statüsü yok; eger adil rekabet ve üretim unsurlarinin mukayeseli avantaji baltalanirsa, isçi haklari da son bulur.
Aslinda, adil rekabet ve mukayeseli avantaj zaman zaman karsi karsiya gelir. Isçi haklari kavrami ise, bu karsitligi uzlastirmak için kullaniliyor. Sosyal sart olarak isçi haklari, emegin degil sermayenin gereksinimi için var ve görevi, iki spesifik, somut sermaye türünü uzlastirmak ve verili kosullarda, bu iki kategori arasindaki gerçek dengenin ne olacagini belirlemek.
Bu nedenle, emperyalist ülkeler, sosyal sartin WTO'da kurumsallasmasi için esi görülmedik bir israr gösteriyorlar. WTO mekanizmasi içinde isçi hakki, sermaye için bir enstrüman islevi görecek. Isçi haklari bu durumda sermayeye karsi mücadelede isçi sinifi için bir araç olmayacak; en iyi ihtimalle, isçi sinifina dolayli ve ikincil bir çikar saglayacak.

Daha da ötesi, sosyal sart ister uygulansin, ister uygulanmasin, WTO'yu mesrulastiracak. Emek ve isçi haklari, bu mesrulasma sürecinde çevresel bir rol oynayacaklar. Uluslarararasi sendikal hareket ise, küresel sermaye ve serbest ticareti ideolojik olarak kaçinilmaz ve gerekli kabul ettigi için, bu çevresel rolü de kabulleniyor. Bu, taktik bir geri çekilme degil, uluslararasi sendikal hareketin zayifliginin bir göstergesi.

Küreselleşmeyle Açılan Alan

Bati dünyasinda, gelismekte olan ülkelerin kültürel ve sosyolojik olarak bölücü; toplumsal dönüsüm için etkili, tutarli ve sürekli bir siyasi hareket insa etmekte ise yeteneksiz olduguna dair egemen -ve yanlis- bir algilama vardir. Bu illüzyon; siyasi irade yoklugu, kadercilik, yaygin yolsuzluk, toplumsal karsi çikisin parçali hali ve tutarli bir demokratik hareketin yokluguna dair imgeler, haberler ve arastirmalarin sistemli bir biçimde yeniden üretilmesiyle olusturulur. Böylesi algilamalar, batili sendikacilar, toplumsal muhalifler ve akademisyenler arasinda bile varligini sürdürmektedir. Bu sahte algilamalar münferit degil, bati siyasi kültürünün hegemonik ideolojik bilesenleridir. Algi, bazi üçüncü dünya aydinlari ve örgütleri tarafindan da güçlendirilmektedir.

Toplumsal ve siyasi muhaliflerin giderek büyüyen bir bölümü de; insanlik disi azgelismislik, insanligi yok eden teknoloji ve milliyetçilik ile irkçiligin küstahligi nedeniyle tehdit altinda olan çevre, yenilenemeyen kaynaklarin tüketilmesi, açlik ve yolsuzluk karsisinda derin kaygi duymaktadirlar. Bu eklemler yuvalarindan çikarilmis ve esas olarak, uluslararasi toplumsal düzenin kültürel bir elestirisine hapsedilmislerdir, ama yine de konu, siddetli bir ideolojik tartismaya neden olmaktadir.

Hükümetler arasi örgütler ve forumlarin sayisindaki artis ile alanini genisleten bu ideolojik sapmanin çatisi, bati toplumunun bahsedilen kisimlari tarafindan çatilmakta. Uluslararasi NGO'lar (hükümet disi örgütler), kampanya gruplari, ITF'ler, hatta uluslararasi tekeller bile, yükselen küresel sivil toplum olarak selamlaniyor. Bu kavram üzerinde tartismaya girme zahmetine katlanmasak da, küresellesmenin uluslararasi alani genislettigi olgusunu kabul etmeliyiz. Ve bu alan, kapitalizme itaat eden kurum ve ideolojiler tarafindan dolduruluyor.
Kuskusuz ki, küresel bir devletten yoksun olan bu alan zayif ve sadece ideolojik. Küresel olarak sinif güçlerinin dengesini degistirmede ancak kisitli bir siyasi rol üstlenebilir. Ama burjuva ideolojisine bu alanda saldirmak ve ona burada meydan okumak, dengeleri, belirli bir ülke ya da bölgede kismi reformlar gerçeklestirebilecek güçler lehine yeniden kurabilir.

Üçüncü dünya halklarinin durumu hakkinda içten bir endise duyan bati dünyasi halklarinin genis bir bölümü, ideolojik olarak, bu sahte algilamalarin tuzagina düsmüs durumda. Üçüncü dünya halklarinin, eklemleri tutarli bir biçimde ve siyasi netlikle yerli yerine oturtmadigi kosullarda, bu küresellesme ideolojisinde sol liberal bir pozisyon tutmaya devam edecekler. Bu illüzyonu kirmalarini saglayacak bir strateji gelistirmek, bizim de çikarimiza. Üçüncü dünya halklariyla içten bir dayanisma için gereken kosullar, böyle saglanabilecek.

Bati devletlerinin, isçi haklarini WTO'nun kurumsal mekanizmasina baglayarak, korumacilik ve sol liberalizm egilimlerini birlestirmesi gerçekten de büyük basari. Bati, bu süreçte, kendisi için daha genis bir toplumsal taban elde etmeye ve bati dünyasindaki toplumsal ve sendikal hareketin, üçüncü dünya isçileriyle dayanisma yolunu seçerek radikallesmesini de önlemeyi hedefliyor. Bu, üçüncü dünyaya karsi siyasi bir uzlasma insa etme projesi.

Karsi çikilmasi ve püskürtülmesi gereken, tam da bu siyasi proje. Üçüncü dünya sendikalari ve toplumsal örgütlerinin redçi tutumu, ulus devlet alanindan bir muhalefet momenti olusturuyor. Ancak bu tutum, küresellesme ideolojisine gerçek reforma dair bir karsi-iddiayla meydan okuyan bir bilesenden yoksun. Bu haliyle muhalefetin, emperyalist siyasi uzlasmada bir gedik açacak gücü yok. Red pozisyonu, üçüncü dünya toplumlarinin zayif demokratik kapasitesine dair yeni bir gösterge olarak sunuluyor.

Kapitalizm, tarihi boyunca isçi sinifini, sürekli bir düzenleme süreci içinde bölmüs ve yeniden bölmüstür. Bu bölünmeler ideolojik olarak diri tutulur ve bu nedenle, bagimsiz bir isçi ideolojisi için verilecek sürekli mücadele, isçi sinifinin birligini insa etmek için sarttir.
Isçi hareketi, sürekli bir gelisim süreci içindedir. Bu süreci bütünlügüyle kavramak oldukça önemli. Reform istekleri ve isyanlara kadar giden yol, bu sürecin bir parçasi. Lenin'in dedigi gibi, reformlar devrimin yan ürünleridir. Ayni zamanda, gerçek reformun devrimi erteledigi de dogrudur. Marksistler için devrimler, toplumsal dönüsümün temelini olusturur. Isçi hareketi esitsiz bir biçimde gelistikçe, reform istegi de giderek daha genis bir zemine kavusur. Ancak böylesi bir reform için ekonomik ve toplumsal olasilik mevcut olmalidir. Tarihte bazen bu olasilik azalir. Bu oldugunda, isçilerin ayaklanmaci ruh hali güçlenmeye baslar.

Devrimci bir açidan bakildiginda, bu istegi kavrayip kabul etmek ve onu, kapitalizmin fay hatti boyunca ilerleyen bir reformlar çizgisine yöneltmek önemlidir. Bu yönlendirme, kosullar uygun oldugunda, sermaye ile emek arasindaki güç dengesini degistirebilecektir. Ekonominin krizde oldugu dönemlerde reform olasiligi kisitlanir ve yok olmaya yüz tutar. Reformizme içkin çeliski, yani istek ile olasilik arasindaki çeliski, bir krize evrilecek ve tarihsel dönüsüm için gerekli alani açacaktir. Reformizm ideolojisiyle mücadele etmeliyiz. Isçilerin, reformizmin bosunaligini kendi siyasi deneyimleriyle görmelerini saglamaliyiz. Bu da, reform hattini dogru tanimlamayi ve kitleleri o hatta yönlendirmeyi gerekli kilar.

'Sosyal Şart'in Reddi Ve Gerçek Sendikal Haklar Için Mücadele
Yalnizca örgütlü isçi hareketinin çikarlarina odaklansak bile, farkli bir reform hatti tutulabilir. Sendikal haklar konusu, uluslararasi sendikal hareketin tüm parçalarini ilgilendirmektedir. Stephen Deery söyle yaziyor: "Amerika'da sendikaciliga yönelik isveren muhalefetinin siddetinin, sanayilesmis dünyanin geri kalan tümünden daha büyük oldugunu söylemek için yeterince kanit var. Amerikali isveren, sendikasiz bir ortam yaratmak için yasal ya da yasadisi her eyleme basvurur."

Isçiler ise, kendilerini temsil edecek bir sendikayi ister, ona ihtiyaç duyarlar. 1994 tarihli Amerikali Isçiler Isyeri Temsil ve Katilim Arastirmasi'na göre, sendikasiz isçilerin neredeyse üçte biri sendikalasmaya hazirdir, ama idarenin temsilci sendikayi tanimayacagindan endise etmektedirler. Hukuki ve kurumsal düzenlemeler, idareye, sendikalasma sürecini etkileme gücü tanir.

Alman isverenler, sosyal pazar ekonomisi sistemindeki kolektif pazarlik mekanizmasinda, Mithestimmung (birlikte kararlastirma) adi altinda köklü bir degisim talep ediyorlar. Buna göre, genel toplu is sözlesmesi, sadece temel ücretler ve çalisma saatleri için geçerli olacak. Ayrica gerektiginde, bu temel sözlesmeyi uygulamamak için bir kaçis yolu da var. Geri kalan konular, tek tek sirketler ile isçileri arasinda görüsülerek karara baglanacak.

Almanya'da sendika üyeligi, 1991'den bu yana yüzde 20 düstü ve düsmeye devam ediyor. 1995'te, Alman Isçi Sendikalari Federasyonu'nun üye sayisi yüzde 3.9 oraninda düserek 9.4 milyona gerilemisti. Toplu pazarlik sisteminde reform adi altinda gerçeklestirilmek istenen son saldiri, sosyal haklarda gerileme, kamu sektöründe ücretlerin dondurulmasi, 10 veya daha az isçi çalistiran sirketler için isten atma serbestisi gibi uygulamalarin tümü, Anglo-Amerikan tipi bir kapitalizmin tesisine yöneliktir.

Amerika, Kanada ve Ingiltere'de düsük ücretlerin orani, diger G7 ülkelerinden oldukça fazla. Federal asgari ücreti, saatte 4.25 dolardan 5.15 dolara çikarma teklifi bile sert bir tepkiyle karsilasti. 12 milyon insan, resmi asgari ücretten daha az ücret aliyor. Bunlarin yüzde 40'i ise, ailelerinin tek çalisani.

Uluslararasi sirketlerin üçüncü dünya ülkelerindeki sendikalar ve ileri isçilere yönelik tutumu ise daha saldirgan. Devasa sermaye kaynak rezervleri; fabrika kapatma, sendika aktivistlerinin isten atilmasi ve demokratik sendika önderliklerinin tasfiyesi gibi yöntemlerin yani sira, sermayenin geri çekilmesi yoluyla da, sendikaciligi kirmak için kullaniliyor. Sendikalari yok etmek ve maliyeti düsürmek için kullanilan bir diger yöntem ise, sistematik taseronlastirma. Yerel sirketler, fiilen uluslararasi tekellerin subesi olarak çalistiklarinda bile, bu sirketlerden sözlesme kapabilmek için birbirleriyle rekabet etmek zorunda kaliyor. Ekonomik olarak varliklarini sürdürebilmek için, isgücünün asiri sömürüsünü gerçeklestirmek durumundalar. Bunu da sendikalari siddet yoluyla bastirarak, zorla sirket sendikalari kurarak ve sendikacilari öldürmeye kadar varan terör yöntemleri uygulayarak gerçeklestiriyorlar.

Böylesi bir durumda, uluslararasi sendikal hareketin önündeki temel mesele, isyerinde isçi haklarinin tesis edilip uygulanmasini saglamak amaciyla, küreselden yerele dek bir kurumlar sistemi insa etmek. Bu perspektiften bakildiginda, ICFTU'nun sosyal sart önerisi, tamamen yetersiz olmanin ötesinde, hareketi darbeleyici nitelikte.

Uluslararasi isçi hareketi içindeki asil tartisma; 'isçi haklari'nin, uluslararasi tekeller baglaminda üretim iliskilerine karsilik gelen bir tarzda yeniden tanimlanmasi, bu haklarin evrensel kabulü için etkili bir uluslararasi kampanya ve uluslararasi sermayenin ihtiyaçlarindan bagimsiz bir gözlem ve uygulama faaliyetidir. Verilen mücadele, mevcut siyasi ortamda elde edilebilecek azami özerklik için olmalidir.

Gerçek Bır Reform Gündemı Içın Uluslararası Sendıkal Dayanışma
Dünya emekçilerinin mücadelesi, genel olarak iki eksende belirginlesiyor; farkli ekonomiler arasi adalet ve ikincisi, bir bütün olarak sermaye ile emek arasinda adalet. Tarihsel olarak avantajli bir konumda olan gelismis ekonomilerdeki isçinin hedefi, asil olarak ikinci eksen. Bu ise, tarihsel olarak dezavantajli ekonomilerdeki isçinin gözüyle geri bir tutum.

Dünya isçi hareketinin politikasi, ayni anda bu iki alana da hitap edip iki alanda da islevsel olmali. Böylesi bir politika keskin bir odak gereksiniyor; öyle ki bu odak, herhangi bir alana basitçe indirgenmeye degil, iki alanin karmasikliginin analizine dayanmali. Hem ulusal, hem uluslararasi isçi hareketi, bu genel politikaya uygun olarak görevlerini yeniden saptamalidir.
Emek, giderek üst üste binen ve tek bir dünya ekonomik sistemine entegre olan ulusal ekonomilere gömülmüs durumda. Küresel ekonominin demokratiklestirilmesi çabasi, aslinda küresel emegin farkli katman ve parçalari arasindaki esitligi saglama çabasidir. Adaletli ticaret kosullari, emperyalist borçlarin iptali, gelismekte olan ülkelerin görece özerk ekonomik kalkinmasina olanak taniyan parasal ve mali kurumlarin insasi için verilen mücadele, bu genel politikanin bir parçasi olmali. Bu anlamda, bati isçi hareketinin dayanismasi istenen noktadan çok uzakta. Uluslararasi isçi hareketi içindeki mücadele, bu konulari gündeme tasiyip isçi hareketini yeniden tanimlama mücadelesidir.

Bati isçi hareketinin egemen parçasi ise, tam aksine, "sosyal demokratik küresellesme" kavrami ile ortaya çikiyor. Bu da, tipki sosyal konu gibi, ideolojik. Aslinda, WTO'daki sosyal konunun, sosyal demokratik küresellesmenin mekanizmalarindan biri oldugu söyleniyor.
Avrupa sosyal demokrasisi, Avrupa'daki devrim hayaletine bir tepki ve dönemin siyasi gündemine göre sosyalizme bir geçis idi. Bu tarihsel sermaye-emek uzlasmasi, ulusal düzeyde toplumsal ve siyasi tavizler karsiliginda, emperyalist birikime siyasi tepki verilmemesi anlamina geliyordu. Avrupa komünist ve militan isçi hareketi bu sessizligi kiramadi. Sosyal hak alaninda elde edilen önemli kazanimlar ve reformizm ideolojisi, isçi sinifini denetim altinda tuttu. Ancak uzun süreli bir kriz döneminin habercisi olan ilk saldirilar, uyum sürecini sinirladi. Sosyal demokratik ideoloji çatirdiyor ve toplumsal baris, yerini büyük bir toplumsal çalkantiya birakmaya basliyordu.

Reformist ve liberal sol, neoliberal küresellesmeyi, düzenleme ile serbest piyasa arasindaki çeliski baglaminda öne çikariyor. Bu çerçeve kapsaminda, neoliberal küresellesmeye karsi, sosyal demokratik küresellesme projesi öne sürülmekte. Makul görünüyor, ama degil; çünkü dayanak noktasi, küresel bir pazar için ideal bir yapilanma. Oysa mallar, hizmetler ve üretim faktörleri için homojen bir küresel pazar yoktur. Bu formülasyon, bilesenlerin, kapitalizmin tarihsel evriminden kaynaklanan bölünmelerini görmezden geliyor. Oysa bir tarafta uluslararasi tekeller ve uluslararasi mali sermaye, diger tarafta ise üreticileri ve isçileriyle, üçüncü dünyanin ulusal ekonomileri var.

Bu bölünme, küresel pazarin yapisal esitsizligini de ortaya seriyor. Aslinda küresel anlamda var olan tek sey sermaye hareketi; emek ise parçali ve ulusal piyasalarla sinirli. Emek, küresel olarak tektip bir dagilima sahip degil; siyasi bölgelere hapsedilmis durumda. Benzer bir biçimde, ulusal kaynaklar için pazarlar da siyasi sinirlarin disinda.

Bir siyasi gündem olarak sosyal demokratik küresellesme, mevcut kapitalist sistemin mistifikasyonundan baska bir sey degil. Avrupa'dakine benzer bir dizi sosyal hakki küresel anlamda saglamak için tek yol, emperyalizmden kopmaktir. Bu ise, hem örgütsel, hem de ideolojik olarak zayif ve parçalanmis bir isçi hareketiyle basarilamaz. Dünyanin en büyük federasyonu olan Uluslararasi Hür Isçi Sendikalari Konfederasyonu (ICFTU), emperyalist ülkeler tarafindan finanse edilmekte ve büyük ölçüde sirket sendikalari ile üçüncü dünyanin yozlasmis, diktatöryel sendikalarindan olusmakta. ICFTU, herhangi bir siyasi iradeden yoksun. Sosyal demokratik küresellesmenin gündemine sarilmak bir yana, en güçlü oldugu merkezinde bile temel sendikal haklari korumaktan aciz. Bu mit kirilmalidir.

Sol hareketi etkisi altina alan bozgunculuk, kapitalizmin gücünü abartmanin bir sonucudur. Küresel kapitalizmin acimasiz saldirisi, sosyalist devletlerin çöküsü ve bati isçi sinifinin sessizligi, kapitalizmin alternatifinin olmadigi görüsüne alan açti.

Aslinda, böylesi dönemlerde en önemli olan, Marksizme inançtir. Onu biçimsel bir sistem olarak sterilize etmek yerine, diyalektik dogasini kavramaliyiz. Marksizmin öngörüsüne göre, kapitalizm, toplumsal hegemonya saglama sürecinde, kaçinilmaz olarak, bu egemenlige karsi direnise de yol açar. Sinif mücadelesi kaçinilmazdir; ama bu mücadelenin gelisen formu, mevcut egemen ideolojik çerçeve tarafindan anlasilmaz kilinir. Temel siyasi görevimiz, bu küresellesme sürecine karsi çikmak. Bati kapitalizminin yeni alan ve sektörlerde -en zayif halka- ilerleyisine karsi isçiler ve halklarin genis ittifakiyla direnilmelidir. Uluslararasi isçi hareketinin dayanisma ve destegi de, böylesi bir mücadele odak alinarak örgütlenmeli. Bu, emperyalist merkezi de zayiflatacak ve bati küresinde sermaye-emek çeliskisini siddetlendirecektir. Bu mücadele etrafinda ideolojik tartisma ve güçlerin yeniden konumlandirilmasi, uluslararasi sendika federasyonlari ve dünya isçi hareketinin yeniden yapilandirilmasi için gereken zemini ve unsurlari hazirlayacaktir.

Devrımcı Mücadelenın Alanı -Ulus Devlet

Küresellesmenin siyasi sonucu, öngörüldügü gibi devletlerin geri çekilmesi veya sönümlenmesi degil, devletin, uluslararasi tekeller ve küresel sermayenin bir aracina indirgenmesidir. Üçüncü dünya devletlerine düsen görev, sermayenin ulusal sinirlari tanimadan akmasina olanak tanimak, sinai ve mali varliklarin ele geçirilmesini, ulusal tasarruf ve mali kaynaklarin emilmesini kolaylastirmak ve esnek, kuralsiz bir isgücü piyasasi olusturmaktir.

Aslinda devlet, geçmis kisitlamalari büyük bir hizla yok etmekte hayati bir rol oynamistir; üstelik emperyalistlerin bu rolü dayatmasi, üçüncü dünya egemen siniflarinin isteksizligine ragmen gerçeklesmistir. Bu durum, üçüncü dünya burjuvazisinin, emperyalist sisteme genel bagimliligi içinde, sanayilesmesinin sinirlarini da göstermistir. Bu burjuvazi bagimlilik sürecini yeniden sekillendirebilir, ama onu sona erdiremez. Bir kriz durumunda emperyalistler daima taviz isteyecektir. Samir Amin'in isaret ettigi gibi, bagimsiz kalkinma sürecinin baslamasinin önkosulu, emperyalizmden kopmaktir.

Üçüncü dünya toplumlarindaki sinifsal erozyon, devleti de açik baskici hale getiriyor. Örgütlü direnis ve muhalefet merkezleri bastirilmali, toplumsal protestolarin siyasi olarak yönetilmesi için asgari bir "sosyal yüz" takinilmalidir. Küresellesme, politikayi, sinifsal ve toplumsal çatismalarin siyasi düzeyde idaresine indirgemistir; bu idarenin araçlari olarak siyasi partiler de, uluslararasi tekeller ve uluslararasi mali kurumlara hizmet ederler.

Sorun, emegin, ulusal ekonomik alani, yani ulusal makroekonomik politikanin özerkligini savunmakta bir çikari ve rolü olup olmadigidir. Küresel bir pazarda sermayeyi güçlü tutmak için, devlet üzerinde denetim sarttir. Bu verili bir durum olmaktan çok, çesitli toplumsal güçler tarafindan sekillendirilen bir durumdur. Devletin toplumsal zemininin zayiflamasi, farkli ittifaklar olasiligini da gündeme getiriyor. Emperyalizme meydan okumanin ilk ve etkili alani, üçüncü dünya ulus devletleridir. Küresel reformistlerin öne sürdügü gibi bu sorun bir kenara atilamaz; aksine, büyük bir inisiyatifin odagi olabilir. Bu görevin baslangici da, emegin, dengeleri ulusal makroekonomik politika özerkligi lehine degistirmek amaciyla etkili yerel koalisyonlar kurmasidir.

Bundan daha önemlisi ise, belirli bölge veya ülkelerde devrimci durumun olgunlasmasi ve güçler dengesinin, emperyalizme ulusal ve halkçi bir muhalefet lehine radikal bir degisiklik geçirme olasiligidir. Bu da, üçüncü dünya isçi sinifinin görevini farkli koymasina neden olur. Küresellesme sürecini yumusatmak amaciyla sosyal demokratik uzlasma politikalarina taviz verilmemeli, küresellesmenin ilerleyisini durdurmak için üçüncü dünya isçileri ve halklarinin baskaldirisi örgütlenmelidir. Büyük sektörlerde liberalizasyon, özellestirme, kuralsizlastirma ve küresel rekabet politikalari, kitlesel ve militan bir direnisle gögüslenmelidir.

Günümüzde, uluslararasi sendikal hareket için emperyalist küresellesmeye karsi mücadelenin anahtari, reformcu projeyi küresel düzeyde, direnisi ise ulusal düzeyde birlestirmektir. Küresel düzeyde gerçek bir reform hareketi, emperyalist küresellesmenin ideolojik mistifikasyonunu yirtip atmali, üçüncü dünya isçi sinifi küresellesmeyi kendi minderinde yenmelidir.