KÜTÜPHANE | DİĞER YAZILAR

KAPİTALİST ÜLKELERİN EKONOMİK COĞRAFYASI.
 A.S. DOBROV. MOSKOVA 1935.

I. SUNUŞ

GENEL SORUNLAR
1. ÇEŞİTLİ ÜLKELERİN GELİŞME DÜZEYLERİ VE BUNLARIN KAPİTALİST DÜNYADAKİ ROLLERİ
GELİŞME DÜZEYİNDEKİ FARKLILIKLAR
Kapitalist dünyanın ülkeleri birbirlerinden büyük ölçüde farklıdırlar. Birbirinden çok farklı ABD">

KÜTÜPHANE | DİĞER YAZILAR

KAPİTALİST ÜLKELERİN EKONOMİK COĞRAFYASI.
 A.S. DOBROV. MOSKOVA 1935.

I. SUNUŞ

GENEL SORUNLAR
1. ÇEŞİTLİ ÜLKELERİN GELİŞME DÜZEYLERİ VE BUNLARIN KAPİTALİST DÜNYADAKİ ROLLERİ
GELİŞME DÜZEYİNDEKİ FARKLILIKLAR
Kapitalist dünyanın ülkeleri birbirlerinden büyük ölçüde farklıdırlar. Birbirinden çok farklı ABD, Polonya ve Çin`i burada örnek verebiliriz. A.B.D., dünyanın toplam veriminde büyük relatif ağırlığı olan büyük-çaplı, son derece-gelişmiş endüstrisiyle (tüm otomobillerin o/o 90`ı, toplam makina veriminin o/o 60`ı, çelik ve bakırın o/o50`si) gelişmiş kapitalist bir tarıma sahip olmasıyla bütün bir seri ülkeleri son derece etkileyen güçlü bir emperyalist ülkedir.
Diğer yandan, Polonya, nispeten küçük büyük-çaplı endüstrisi, iyi gelişmiş bir el sanatları, soylu toprak mülkiyeti ve feodalizmin belirgin kalıntıları, önemli ölçüde topraksız köylülük ve toprak ağası sınıfın siyasi hakimiyetinin olduğu geri bir tarımı olan bir ülkedir.
Çin ise başka bir tipin örneğini oluşturur: yabancı sermayeye bağımlı, sadece embriyo halinde büyük-çaplı endüstriye sahip, köylülerin serf benzeri bir statüsünün bulunduğu büyük oranda geri bir tarımı olan ve yarı-feodal toprak ağalarının hakimiyetinde geri bir siyasi düzene sahip bir ülkedir.

BAZI ÜLKELERİN DİĞERLERİ TARAFINDAN KÖLELEŞTİRİLMESİ
Çeşitli ülkelerin sosyo-ekonomik düzeylerindeki dengesizlik bunların farklı tarihsel şartlarının bir sonucudur. Bu şartların en etkili olanlarından birisi bir devletin başka bir devlet tarafından fethedilmesi olmuştur, fethedenin ekonomisini fethedilenin sömürülmesi ve soyulması temelinde inşa etmesi imkanını yaratmıştır. Avrupa`daki modern emperyalist ülkeler ekonomik güçlerini, diğer ülkelerin topraklarını ele geçirmelerine ve bu ülkeleri köleleşmiş sömürgeler haline getirmelerine borçludurlar.
Bu ülkelerin Avrupa hükümetlerince ele geçirilmesi ve köleleştirilmesi, onbeşinci yüzyıl kadar geriden, kapitalist gelişmenin başlangıcında, denizciler ve tüccarların kar arayışları içinde uzak topraklara seferler düzenledikleri, deniz yollarının hakimiyetini ellerine geçirdikleri ve bütün bir seri yeni topraklar açtıkları zaman başladı.
Marx`ın belirttiği gibi, ``Amerika`da altın ve gümüşün keşfedilmesi, birçok yerlinin imhası, köleleştirilmesi ve madenlerde gömülmesi, Doğu Hint Adaları`nın fethedilmesi ve talan edilmesi, Afrika`nın esir ticareti alanına dönüştürülmesi -kapitalist üretim çağının şafağında durum böyle idi. Bu bahsedilmeye değer (idyllic-İng.) süreçler ilk birikimde ana adımlardı. Sömürgeler, yeni endüstriyel kuruluşlar için pazarlar oluşturdular. Avrupa sınırları dışında, soygun, yerlilerin köleleştirilmesi, cinayet yoluyla elde edilen hazineler ana-yurtlara aktarıldı ve oralarda sermayeye dönüştürüldü.``
Bugünkü emperyalist çağda, milyonlarca nüfusa sahip sömürgelerin sömürülmesi sömürgelere sermaye ihracında ve buralarda kapitalist kuruluşların oluşturulmasında, yerlilerin elinden onların temel üretim araçlarının alınmasında, vergi sisteminde, angarya işçiliğin kullanılmasında ve keskin ticari uygulamalarda kendini göstermektedir.

SÖMÜRÜNÜN BİR BİÇİMİ OLARAK SERMAYE İHRACI
Sermaye ihracından anladığımız, sermayenin birikmiş olduğu ülkeden başka bir ülkeye, artı değer elde etmek amacıyla transfer edilmesidir, fakat sermayenin sahibi sermayesine eşlik etmez. Sermaye ihracı başka bir ülkenin ekonomisinde, endüstriyel ve ticari kuruluşlarında, tarımında, ulaşımında, bankalarında yatırımlar yaparak ve borç vs. vererek gerçekleştirilir.
Sermaye ihracı, kapitalistlerin en yüksek ve en emin karların olacağını düşündükleri yerlere yöneltilir. Sermaye ve bağımlı ülkelerde sermaye yatırımı, Lenin`in belirttiği gibi ``özellikle zengin ve özellikle kolay karlar`` getirecek şekilde, genel kural olarak, tarımda -pamuk, kauçuk, kahve, çay ve şeker kamışı fidanlıkları- ekiminde; petrol, altın, bakır, kalay, kurşun ve çinko vb. çıkarımında; ulaşımda, ticari kuruluşlarda ve borçlar şeklinde yapılmaktadır. Sömürgelerde yabancı sermaye genellikle imalat (manufacture-İng.) kuruluşlarında, sanayileşmenin temeli olan metalürji, makine yapımı gibi ağır sanayi dallarında yatırılmaz. Bu nedenle, daha sonra da göreceğimiz gibi, sömürgelerin ekonomik gelişmesi sekteye uğratılmış, sanayileşmeleri engellenmiş ve sömürgeler metropollere bağımlı bırakılmıştır.

ÖDEME DENGESİ
Sermaye ihracı, bir ülkenin ödeme dengesinin ana unsurlarından biridir, yani çeşitli amaçlar için ülke dışına çıkan miktar ile dışarıdan gelen miktar arasındaki artı ya da eksi dengedir. Ödeme dengesinin başlıca parçaları şunlardır: sermaye ithal ve ihracı, ithal edilen sermayeye ödenen faiz ve ihraç edilen sermayeden elde edilen faiz, ithalat masrafları ve ihraç edilen mallardan elde edilen karlar, taşıma gelir ve giderleri, satış ve finanse etme komisyonları ve turistlerden elde edilen para. Eğer dışarıdan gelen para dışarı ödenen paradan daha fazla ise ödeme dengesi aktif, tersi durumunda ise pasiftir denir. Krizden önce büyük emperyalist ülkelerin (İngiltere, ABD, Fransa) ödeme dengeleri genellikle aktif idi, ki önemli ölçüde sermaye ithali ve pasif ticari denge (ithalatın ihracatı aşması), daha önce ihraç edilmiş olan sermayeden elde edilen faiz, gemi taşımacılık gelirleri ve komisyonları ile kapatılıyordu. Diğer yandan, sömürgeler ve bağımlı ülkeler yabancı sermaye karşılığında dışarıya yapmak zorunda oldukları faiz ödemeleri vardır. Bu ithal edilenden daha fazla mal ihraç ederek (aktif bir ticaret dengesi yaratarak) ve ayrıca yeni dış sermaye yatırımlarının akışı ile sağlanır.
Daha önceden ihraç edilmiş sermayeden elde edilen gelir büyük orandadır. Örneğin, İngiliz yatırımcıları 1929`da bu kaynaktan 3.3 milyar altın ruble elde etmişlerdir. Bu miktarlar sanayi ile bağı olmayan ve rantiyer denilen kapitalistler tarafından alınmaktadır. Bu parazitik rantiyer sınıfın büyümesi eski kapitalist ülkelerin (örneğin İngiltere ve Fransa) rolünü rantiyer ülkeler haline değiştirmektedir ve kapitalizmin çürümesinin bir biçimidir.

SÖMÜRGELERİN, PAZAR OLARAK VE HAMMADDE KAYNAĞI OLARAK SÖMÜRÜLMELERİNİN METODLARI
Sömürgelere sermaye ihracıyla ve maksimum karlar elde edilmesi, sömürgelerin hammadde üsleri ve mallar için pazarlar olarak sömürülmesiyle ilgilidir. Doğal ekonomi altında yaşayan yerlilerin (pazar için üretmemeleri) kendilerini madenlere ya da plantasyonlara (plantations-İng.) kiralamaya ihtiyaç duymamaları ve ithal malı satın almamaları nedeniyle, bu sömürü doğal ekonominin yerine kapitalist ekonominin geçirilmesini talep eder.
Bu nedenle yabancı sermaye doğal ekonomiyi mahveder ve sanayilerine işçi, mallarına da alıcı temin etmek amacıyla kapitalist para ilişkilerini geliştirirler. Bu amaçlar için çeşitli metotlar kullanırlar: a) yerlileri temel üretim aracından -topraktan yoksun bırakırlar (çoğu durumda bu yerlilerin daha verimsiz topraklara aktarılması, sulama ve ormanlara girme haklarından yoksun bırakılma şeklinde olur); b) bir dizi vergi empoze ederler -kişi vergisi, bina ve toprak vergisi, sığır ve gelir vergisi, ordu, yol yapımı, suni sulama ve hastanelerin bakımı için özel vergiler.-
Bu metotlarla mahvedilen yerliler iş güçlerini madenlerde ve büyük çiftliklerde satmak ve metaların kapitalist değişiminde yer almak zorunda kalırlar. Yerlilerin çoğu ihtiyaç nedeniyle uzun dönemli iş sözleşmeleri imzalamak zorunda kalırlar ve bu şekilde köle haline gelirler.
Bu ekonomik zorlamaların çabuk sonuç vermediği ve iş gücü sıkıntısı olduğu dönemlerde kapitalistler doğrudan fiziki zorlamaya başvururlar.
Sömürgelere kapitalist ilişkileri sokmanın ya da emperyalistlerin deyimi ile `yerlileri işe alıştırmanın` bu metotları, sadece sömürgelerdeki insanların zalimce sömürülmesine yol açmakla kalmaz, ama kendileri sömürünün biçimleridirler.
Bu metotlara eşitsiz ticarete de eklenmiştir. Bu, sömürgelerin dış ticaretini tekelinde bulunduran yabancı sermaye, bu tekelci konumundan yararlanarak kendi sanayi ürünlerini oralara yüksek fiyatlarla satmasını ve sömürgelerdeki değerli zirai ve madeni hammaddeleri ve yiyecek maddelerini düşük fiyatlarla satın almasını içerir.
Meseleyi daha iyi anlamak için emperyalist baskının ağırlığını arttıran sömürge yönetiminin sınırsız keyfi davranışlarını da göz önünde tutmak gerekir.
Yabancı sermaye sömürge ve bağımlı ülkeleri bağımlı kılmada yerli sömürücü sınıfları: yarı-feodal toprak sahiplerini, tüccarları ve tefecileri, müttefikler ve aracılar kullanır.

SÖMÜRGELERİN KÖLELEŞTİRİLMELERİNİN BİR SONUCU OLARAK DÜNYA KAPİTALİST EKONOMİSİNİN COĞRAFİ DAĞILIMINDAKİ MANTIKSIZLIK VE ÇELİŞKİ
Yabancı sermayenin sömürgelerdeki ve bağımlı ülkelerdeki egemenliği ekonomik gelişmelerinde ve dünya kapitalist ekonomisinin coğrafi dağılımında şiddetle yansır. Bu coğrafi dağılım mantıksız ve çelişkili (antagonistic-İng.) hale gelir. Bir yanda ithal ettikleri ham maddelerle ve hatta bazen ithal ettikleri petrolle ihracat için imalat yapan emperyalist ülkeler görürüz. Diğer yanda ise, egemen güçlerin güdümünde tek yanlı zirai ve hammadde ürünleri üreten sömürge ve bağımlı ülkeleri görürüz. Sanayileşmeleri engellenen bu ülkeler (çoğunlukla hammaddelere sahip olmalarına rağmen) sınai petrol ve hatta bazı zirai ürünleri ithal etmek zorunda kalırlar. Örneğin, çok sayıda sömürgelere sahip, büyük bir sanayi ülkesi olan İngiltere dünyanın en büyük pamuk sanayisine ve büyük ölçüde metal sanayisine sahiptir. Pamuk sanayisinin ürünlerinin %75`i dışarıya (Hindistan, Çin, Afrika) gönderilir. Aynı zamanda dışarıdan (Hindistan, Çin, Mısır, ABD) ham pamuk ve yün getirir. İngiliz metal sanayi ürünlerinin %30`u ihraç edilirken hammaddeler -bakır, kalay, çinko, kurşun, nikel- İngiliz imparatorluğunun sömürgelerinden (Newfoundland, Kanada, Malezya, Hindistan) ve diğer ülkelerden (İsveç, İspanya, ABD, Bolivya) ithal edilir. İngiltere ekmek, et ve süt ürünlerinin %75`ini ithal etmektedir. Japonya, İtalya ve Hollanda`nın sanayileri de aynı şekildedir. Diğer yanda Çin, Hindistan, Hindi-Çin, Endonezya, Kuzey Afrika`da Cezayir, Güney Amerika`da Brezilya zengin demir cevherine sahiptir. Bazılarında kömür (Çin, Hindistan), petrol (Endenozya), kalay (Çin-Hindi) vs. vardır. Bunlar aynı zamanda tarımsal hammaddeler de üretirler. (pamuk -Hindistan, Çin; kauçuk -Çin-Hindi, Endenozya, Brezilya). Fakat kendilerine ait makine yapım sanayisi ve hemen hemen hiç metalürji yoktur. Bunların bazılarında şimdilerde tekstil imalatı gibi bazı hafif sanayi dalları bulunmaktadır (Çin, Hindistan, Brezilya), fakat bu da kendi ihtiyaçlarını tümüyle karşılamaktan uzaktır, ya da ithal ettikleri hammaddelerle ilişkili bazı dallar bulunmaktadır. -Hindistan ve Çin`de çay kurutma, pamuk temizleme, Brezilya`da kahve işleme vs.-

SÖMÜRGELERİN TEK BİR ÜRÜNDE UZMANLAŞMASI
Sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin tek yanlı ekonomik gelişmeleri, bu ülkelerin tek bir ürün ya da sanayinin bir dalı üzerinde uzmanlaşmaları ile daha da kötüleşmiştir. Kahve Brezilya`nın ihracatının %70`ini; Kolombiya`nın %79`unu; şeker Küba`nın %88`ini; kakao Ekvator`un %50`sini; pamuk Mısır`ın %88`ini; Malaya ( bugünkü Malezya. Çn) devletlerinde kauçuk %58`ini; petrol Meksika`nın %43`ünü; Venezüella`nın %41`ini; kalay Bolivya`nın ihracatının %76`sını oluşturmaktadır, vs.

EMPERYALİZM ÇAĞINDA GELİŞME HIZINDAKİ DENGESİZLİĞİN VE ÇELİŞKİLERİN KESKİNLEŞMESİ
Daha önce belirtilen dünya kapitalist ekonomisinin coğrafi dağılımı ve sömürge ve bağımlı ülkelerin sömürülmesine bağlı olarak bunun emperyalist güçlere karşı ve emperyalistlerin kendi aralarındaki mücadelelere yol açtığı belirtilmelidir. Sömürge pazarlarının, sermaye ihracatının, hammadde kaynaklarının ve imal edilen mallar için pazarların ele geçirilmesi için kendi aralarında rekabet ederler.
Bir yanda, büyük artan üretici güçler daha geniş pazarları ve hammadde kaynaklarının genişletilmesini gerekli kılmış, sermayenin büyük oranda birikimi yatırım için yeni alanlar gerektirmiş olduğu, diğer yanda ise dünyanın paylaşımı halihazırda tamamlanmış, boş alan kalmamış ve şimdi herhangi bir ele geçirmenin dünyanın yeniden paylaşılması demek olduğu 20. Yüzyıl başlarında emperyalist rekabetler keskinleşti. Zaman zaman savaşa dönüşen bu mücadele sonucu, kapitalist ülkelerin gelişme hızı çok büyük farklılıklar göstermiştir. Gelişmeye geç başlayan bazı ülkeler (ABD, Almanya), İngiltere gibi eski sanayi ülkelerini geride bırakmıştır.
Daha önce var olan gelişme düzeylerindeki dengesizliğe, gelişme hızındaki dengesizlik eklenmiş, sıçramalar şeklinde gelişme ortaya çıkmıştır. Bu dengesizlik, Lenin`in öngördüğü şekilde sosyalizmin önce bir ya da birkaç kapitalist ülkede zafer kazanması, emperyalizmin zincirini en zayıf halkasında kırması imkanını yaratmıştır.
Böylece, ``emperyalizm dönemindeki dengesiz gelişme yasası, bazı ülkelerin diğerlerine nazaran sıçramalı gelişmesi, dünya pazarlarında bazı ülkelerin yerini hızla başkalarının alması, halihazırda bölünmüş dünyanın askeri çatışmalar ve facialar sonucu periyodik olarak yeniden bölünmesi, emperyalizm kampındaki çelişkilerin derinleşip keskinleşmesi, dünya kapitalizm cephesinin zayıflaması, bu cephenin diğer ülkelerin proletaryası tarafından kırılması imkanı, sosyalizmin tek tek ülkelerde zaferi imkanı anlamına gelir.`` (Stalin, Partimizdeki Sosyal-Demokratik Sapma Üzerine Bir Kez Daha).

KAPİTALİST ÜLKELERİN SINIFLANDIRILMASI ŞEMASI
Yukarıda belirtilenlerden de görülebileceği gibi kapitalist dünyadaki ülkeleri incelerken bunların hepsini tek bir guruba koymak mümkün değildir. Bazı burjuva ekonomistlerinin yaptığı gibi, bu ülkeleri yalnızca sanayi ve tarım ülkeleri olarak sınıflandırmak da doğru değildir. Bu, kapitalist ekonominin coğrafi dağılımındaki mantıksızlık ve antagonizmayı, onun sömürücü niteliğini ve iç çelişkilerini göz ardı eder. Komintern`in (1928`de) VI. Kongresinde kabul edilen kapitalist ülkelerin sınıflandırılması şemasına göre bu ülkeler sosyo-ekonomik gelişme seviyelerine bağlı olarak üç ana guruba bölünmüşlerdir: 1) kapitalizmin yüksek derecede delişmiş olduğu veya yüksek kapitalizm ülkeleri; 2) kapitalizmin orta derecede gelişmiş olduğu ülkeler, ve 3) sömürge, yarı-sömürge ve bağımlı ülkeler.
Birinci ve ikinci guruplar ayrıca şu alt guruplara bölünürler: a) Büyük Güçler adı verilen güçlü emperyalist ülkeler, b) emperyalist sistemde ikinci bir yer tutan ülkeler ve c) kendi yönetimine sahip dominyonlar.

KAPİTALİZMİN YÜKSEK DERECEDE GELİŞMİŞ OLDUĞU ÜLKELER
1. Kapitalizmin yüksek derecede olduğu ülkeler ``büyük üretici güçler, yüksek oranda merkezileşmiş sanayi, oldukça az öneme sahip küçük ekonomi ve uzun süredir yerleşmiş burjuva demokratik düzen ile`` belirlenirler.
Bu ülkelerde Komintern programı doğrudan proletarya diktatörlüğünün kurulmasını amaçlar, bunu bütün büyük-çaplı sanayinin millileştirilmesi ve birçok devlet çiftliklerinin (sovkozların) örgütlenmesiyle birlikte azaltılmış toprak parçalarının tek tek köylülere verilmesi takip eder. Burada bir bütün olarak gelişmenin özellikle de tarımın gelişmesinin hızlı temposu göz önüne alınmaktadır. Kapitalizmin yüksek derecede geliştiği ülkeler şunlardır: a) güçlü emperyalist ülkeler -ABD, İngiltere, Almanya, Fransa; b) emperyalist sistemde ikincil role sahip ülkeler - Hollanda, Belçika, İsviçre, İsveç, Avusturya ve Çekoslovakya. Norveç ve Danimarka yüksek seviye gelişmesine yakındırlar; c) Kendi yönetimine sahip Kanada ve Avustralya dominyonları da yüksek kapitalist gelişme seviyesine yakın ülkelerdir. İkincil derecedeki emperyalist ülkeler belli oranda Büyük Güçlerin sermayesine bağlıdırlar. Örneğin; Danimarka ve Hollanda İngiltere`ye; Belçika ve Çekoslovakya Fransa`ya bağlıdırlar.

ORTA DERECEDE KAPİTALİST GELİŞME SEVİYESİNE SAHİP ÜLKELER
2. Kapitalizmin orta derecede gelişmiş olduğu ülkeler kırsal ekonomide yarı-feodal ilişkilerin büyük ölçüde kalıntıları ile, sosyalist inşa için gerekli belli minimum maddi ön şartlara sahip olmalarıyla, fakat burjuva-demokratik reformasyonlarını tamamlamamalarıyla karakterize edilirler. Yabancı sermaye bu guruptaki ülkeler için büyük öneme sahiptir. Kapitalizmin yüksek derecede gelişmiş olduğu ülkelere değişen derecelerde bağımlılıkları vardır.
Komintern programı, bu ülkelerde sosyalist devrimin farklı bir şekilde gelişebileceğini kabul eder. Bazılarında ``proletarya diktatörlüğü bir anda değil, fakat proletarya ile köylülüğün demokratik diktatörlüğünün proletaryanın sosyalist diktatörlüğüne kendini aşarak büyümesi sürecinde olabilir. ``Önemli rolü, bazı durumlarda da belirleyici rolü tarım devrimi -köylü kitlelerinin devrimi oynayacaktır, oysa toprak ağalarının el konulan topraklarının önemli bir bölümü köylülere gidecektir. Burada sosyalist inşanın en önemli görevi köylü tarımının kolektifleştirilmesi olacaktır. Bu ülkelerde sosyalizmin inşa temposu oldukça yavaş olacaktır.
Orta derecede kapitalist gelişme seviyesine sahip ülkeler şunlardır: a) Güçlü emperyalist ülkeler arasında (Büyük Güçler) - Japonya ve İtalya; b) Emperyalizm sisteminde ikinci derecede rol oynayan ülkeler arasında - Polonya, Romanya, İspanya, Portekiz, Macaristan, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Finlandiya, Estonya, Latviya, Lituanya, Türkiye; c) İngiliz dominyonları arasında - Hür İrlanda Devleti, Yeni Zelanda, Newfoundland.

BAĞIMLI, YARI-SÖMÜRGE VE SÖMÜRGE ÜLKELER
3. Bağımlı, yarı-bağımlı ve sömürge ülkeler bağımsız bir sosyalist inşa için yeterli olmayan sanayinin belli embiryonik, bazen de oldukça gelişmiş olması ile; hem ekonomik yaşantıda hem de siyasi üst yapıda ortaçağın feodal ilişkilerinin hakimiyetiyle; son olarak da, önemli sanayi, ticaret ve bankacılık kuruluşları, önemli ulaşım imkanları, büyük toprak sahipliği, plantasyon vs.nin yabancı emperyalist gurupların elinde toplanmış olmasıyla karakterize edilirler.
Komintern programı şunu belirler: ``Buralarda merkezi devrimci görev bir yanda feodalizm ile, kapitalizm öncesi sömürü biçimleri ile mücadele etmek, diğer yanda köylülerin tarım devriminin ileriye doğru geliştirilmesidir.`` Bir kural olarak, proletarya diktatörlüğüne geçiş, bazı hazırlık aşamalarından sonra. Burjuva demokratik devrimin sosyalist devrime büyümesi ile mümkün olacaktır. Çoğu durumda başarılı bir sosyalist inşa yalnızca proleter diktatörlüğündeki ülkelerin doğrudan yardımı ile mümkün olacaktır.
Bu gurup, üç alt guruba bölünür: a) sömürge, b) yarı-sömürge ve bağımlı ülkeler, c) sömürgeleştirilmiş bölgeler ve dominyonlar.
Sömürge ülkeler, ya da sömürgeler ekonomik ve siyasi ilişkilerinde emperyalist ülkelerin boyunduruğundadırlar. Çoğu, emperyalist ülkelere resmen bağımlıdırlar. Bunlar kelimenin tam anlamıyla sömürgedirler. Bazı diğer sömürgelerde ise egemen ülke yerli idarecileri tanır, fakat kendisini ``koruyucu`` olarak ilan eder. Koruma ilanı emperyalist gücün idaresinin ilanı olarak görülür. Böylesi sömürge ülkelere aynı zamanda korunanlar (protectorates-İng.) de denir.
Dünya Savaşı sonunda el değiştiren sömürge ülkeler (Afrika`daki eski Alman sömürgeleri, Pasifik Okyanusu`ndaki adalar, eskiden Türkiye`nin elinde olan ülkeler -Suriye ve Filistin-) galip ülkelere resmen bağlanmak suretiyle bu hale gelmemişler, fakat Uluslar Ligası`nın galip ülkelere ``manda`` vermesiyle bu hale gelmişlerdir. Bu ülkelere mandaya ait (mandatory-İng.) denilmektedir.
Bazı sömürge ülkeler, Mısır ve Irak, İngiliz hakimiyetinin gücünü tehdit eden ulusal kurtuluş hareketlerinin gelişmesine rağmen ``bağımsız`` ülkeler olarak değerlendirilmişlerdir. İngiltere ile anlaşmalar imzalanmıştı ve bu anlaşmalar İngiltere`ye bu ülkelerin ekonomik ve siyasi yaşantısını kontrol etme ve bu ülkelerde asker bulundurma haklarını resmen vermişti.
Yarı-sömürge ve bağımlı ülkeler resmen bağımsız ülkeler olarak nitelenirler, fakat bu bağımsızlık sadece resmi-yasal-dır, gerçekte bunlar ekonomik ve siyasi olarak yabancı sermayenin boyunduruğundadırlar. Lenin bu ülkelere, bağımsız kapitalist ülkelerle sömürgeler arasında ``geçiş biçimleri``, ``orta`` adını verir. ``Mali sermaye tüm ekonomik ve uluslararası ilişkilerde öylesine belirleyici bir güçtür ki, tümüyle siyasi bağımsızlığa sahip ülkeleri bile boyunduruğuna alabilir ve almaktadır da.
Bağımlılaştırılmış ülke ve halkların siyasi bağımsızlıklarını kaybetmelerine yol açan bağımlılığı mali sermayenin daha uygun ve karlı bulunduğu anlaşılırdır. Yarı-sömürge ülkeler bu açıdan tipik ``orta`` ülkelerdir.`` (Lenin, TE,C.XIX,sf.136)
Sömürgeleştirilmiş bölgelerin durumu, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin durumundan farklıdır. Sömürgeleştirilmiş bölgelere Avrupa`nın kapitalist ülkelerinden büyük ölçüde göçler olmuştur. Bunlar metropollerdeki kapitalist sistemin bir devamı haline gelmişlerdir. ``Metropollerden gelen burjuvazi, metropollerdeki burjuvazinin sömürgeci bir uzantısından başka bir şey değildir.`` İngiltere`ye bağlı olan sömürgeleştirilmiş bölgelerin bazıları kendi yönetimlerine kavuşmuşlardır. Bunlara Dominyonlar adı verilir ve Komintern tezlerine göre `` emperyalist sistemin eşit ya da hemen hemen eşit üyeleridirler.`` Gelişme seviyeleri açısından orta derecede gelişmiş ülkelere yakındırlar, bazıları ise (Kanada ve Avustralya) yüksek derecede gelişmiş kapitalizmin olduğu ülkelere yakındırlar.
Komintern`in programında belirttiği gibi, sömürge ülkeler arasında geri kalmış ülkeler vardır. Nüfusun çoğunluğu kabile şartlarında yaşar. Milli burjuvazi yoktur. Emperyalist ülke askeri işgalci konumundadır ve topraklara el koyar. Kapitalist gelişme yoluna henüz girmemiş bu ülkeler bu kapitalizm aşamasını atlayabilirler. Şu şartlarda sosyalizme doğru ilerleyebilirler: 1) Yabancı sermayeye karşı ulusal kurtuluş için başarılı bir mücadele yürütürlerse, 2) Proletarya diktatörlüğünün olduğu ülkelerden yardım alırlarsa. Özellikle geri ülkeler arasında bazı Afrika ülkelerini sayabiliriz.
Bağımlı, yarı-sömürge ve sömürge ülkeler gurubuna şunlar dahildir:
a) Bağımlı ve yarı-sömürge ülkeler: Avrupa`da -Arnavutluk; Asya`da -Çin, Siyam, İran, Afganistan ve Arap ülkeleri; Afrika`da -Etiyopya, Liberya; Amerika`da -Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay, Paraguay, Bolivya, Peru, Venezüella, Meksika ve diğerleri;
b) Sömürgeler: Asya`da -Hindistan, Fransız Çin Hindi, Seylan Adası, Kıbrıs, Suriye (manda ülke), Irak (kontrol edilen ülke), Afrika`da -Mısır (kontrol edilen ülke), Rodezya, Güney-Batı Afrika (manda ülke), Madagaskar Adası, Belçika Kongo`su, Togo ve Kamerun (manda ülkeler); Fransız Ekvator Afrika`sı, Fas, Tripolitanya ve diğerleri; Amerika`da -Guyana, Honduras, bazı Batı Hindi adaları, Okyanus adaları.

BÖLGELERİN DENGESİZ GELİŞMESİ
Bazı ülkelerin dengesiz gelişmesi yanında, bu ülkelerin bölgeleri arasında da dengesiz bir gelişme görürüz. Örneğin, kapitalist Rusya`nın ekonomisini incelersek, a) En gelişmiş sanayi bölgeleri -Merkez Bölgeler (şimdiki Moskova ve İvanovski bölgeleri ve Gorki bölgesinin bir bölümü), Leningrad ve Güney bölgeleri (Don bas, Karkov); b) Köleliğin kalıntılarının güçlü olduğu tarım bölgeleri -Orta Kara Topraklar bölgesi, Ukrayna`nın sağ yakası; c) Kapitalist kulak tarımının bulunduğu tarım bölgeleri -Ukrayna yaylaları, Kuzek Kafkasya, Volga`nın sol yakası, Batı Sibirya; d) Sömürge tipi bölgeler -Orta Asya, Transkafkasya; e) Az keşfedilmiş bölgeler - Uzak Kuzey, Doğu Sibirya idi. Kapitalist gelişme ve sanayi açısından tüm bu guruplar birbirlerinden çok farklıdırlar. Bu yüzden devrime ve sosyalist inşaya hazırlık durumları da farklıdır. ABD`de benzeri farklılıklar görürüz. Doğu`da ülke sanayisinin çoğu yoğunlaşmıştır. Bu bölge kapitalizmin yüksek düzeyde geliştiği bölgedir. Güneyde ise kapitalizm öncesi köleci ekonominin kalıntılarının bulunduğu tarım bölgeleri vardır.
Bütün bunların da gösterdiği gibi yalnızca ulusal ekonominin coğrafi dağılımı ve ülkenin değişik bölgeleri arasındaki sosyo-ekonomik farklılıklar göz önüne alındığında ülkenin ekonomisi, kapitalist gelişmenin seviyesi ve toplumsal yapısı hakkında tam bir fikir sahibi oluruz.
(sf. 1 - 10)

13. BALKAN YARIMADASI ÜLKELERİ
A - GENEL BAKIŞ
1. FİZİKSEL-COĞRAFİK ANAHATLARI
2. BALKAN YARIMADASININ SİYASİ HARİTASI VE NÜFUSUN ULUSAL OLUŞUMU
Balkan Yarımadası`nın ulusal oluşumu çok karmaşıktır. Fransa büyüklüğündeki (yaklaşık 500,000 km² ) Balkan topraklarında şu milliyetlerden 25,000,000 insan yaşar: Sırplar, Hırvatlar, Slovaklar, Bulgarlar, Yunanlılar, Romanyalılar, Arnavutlar ve Türkler. Türk hükümeti kendi egemenliği döneminde ulusal farklılıkları körüklemiş, ulusları birbirine düşürmüştür. Emperyalist ülkeler Balkan ülkelerini kendi kontrollerine alabilmek için Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Arnavutluk gibi küçük ulusal devletleri Türkiye`ye karşı kışkırtmışlardır. Şimdi emperyalistler Balkan yarımadası üzerindeki hakimiyet için mücadelelerinde bu yarımadanın ulusal oluşumun çeşitliliğinden ve bunların arasındaki çelişkilerden yararlanmaktadırlar. 1912-1913 savaşında Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ Türkiye`yi işgal etmiş ve topraklarını genişletmişlerdir.
Emperyalist dünya savaşı sırasında Sırbistan ve Yunanistan İngiliz-Fransız-Rus koalisyonu tarafında, Türkiye ve Bulgaristan ise Avusturya-Almanya tarafında yer almışlardır. Balkanların siyasi haritasının yeniden çizilmesi savaşın bir sonucu olarak 1919`da gerçekleşmiştir. Sırbistan, Karadağ ve parçalanan Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun güney bölgesi -Bosna, Hersek, Dalmaçya, Hırvatistan, Slavonya, Slovenya-`nden yeni Yugoslavya devleti oluşturuldu. İşgal edilen Bulgaristan ve Türkiye`nin bazı toprakları ellerinden alındı. Bulgaristan Makedonya`nın bir kısmını Yunanistan ve Yugoslavya`ya, Türkiye de Trakya`nın bir kısmını Yunanistan`a kaptırdı.
Bu şekilde Balkanların siyasi haritasında meydana gelen savaş sonrası değişiklikler eski Sırbistan, Karadağ ile Avusturya-Macaristan topraklarının bir bölümünden büyük ve yeni bir Yugoslavya devletinin kurulması; ve Yunanistan`ın önemli ölçüde genişlemesi idi.

2. BALKAN ÜLKELERİNİN EKONOMİLERİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ VE YABANCI EMPERYALİZMİN ROLÜ
Arnavutluk (bağımlı ülke) dışında Balkan devletleri orta derecede kapitalist gelişmeye sahip ülkeler olarak nitelendirilirler. Üretici güçler az gelişmiştir, petrol ve hammadde yataklarının kullanımı yetersizdir. Üretim elektrifikasyonu ve mekanizasyonu çok azdır. Ulusal ekonomi tarıma dayalıdır. Sanayi oldukça zayıftır. Sosyal ve siyasi yapılarında feodal kalıntılar hala çok açıkça görülür. Büyük toprak sahipleri (Bulgaristan hariç) ve monarşik hükümet tipleri vardır.
Tarım bu ülkelerin ekonomisinin esas dalını oluşturur, fakat tarım teknikleri çok geri düzeydedir ve üretim düşüktür. Köylülük çoğunlukla topraksızdır ve çok zor ekonomi şartlarda yaşamaktadırlar. Yarımadadaki 25,000,000`luk nüfusun yalnızca 2,000,000 kadarını sanayi ve tarım proletaryası oluşturur.
Maden sanayisinin hemen hemen tümü yabancı sermayenin kontrolü altındadır. Bu ülkelerin iç tüketimi için gerekli sanayi maddelerinin büyük bir bölümü ithalat yoluyla sağlanır.
İngiltere, Fransa ve İtalya`nın Balkanlarda hakimiyet sağlamak için yürüttükleri mücadele Balkan devletlerinin iç ve dış siyasetlerini etkiler. Şu anda esas olarak Yugoslavya Fransız etkisi altındadır. Çekoslovakya ve Romanya ile birlikte ``Küçük Entente``nin üyesidir. Yunanistan İngiliz etkisini temsil eder. Arnavutluk ve Bulgaristan ise İtalya`nın etkisi altındadır.

A. BALKAN DEVLETLERİNİN KISA BİR DEĞERLENDİRİLMESİ
1. YUGOSLAVYA
FİZİKİ-COĞRAFİ ANAHATTI
Yugoslavya Balkan Yarımadası`nın kuzey-doğusunda yer alır ve yaklaşık olarak yarısını kaplar -249 000 km² . Batıdan Adriyatik Denizi çevreler ve kıyıları çok girintili ve çıkıntılıdır. Bir sürü tepeler oluşmuştur. Topografik olarak ülkenin bütün bölümü dağlıktır. Batı`da (Slovenya, Hırvatistan, Dalmaçya, Bosna, Hersek ve Karadağ) Dinar Alpleri yer alır ve kuzey-batıda küçük Karst kireç taşı platosuna kadar uzanır. Doğu`da Sırbistan ve Makedonya sıradağlarının kristal yığınları ile çevrilmiştir. Kuzeyde Macaristan yaylası yer alır (Slavonya).
Başlıca nehirleri Ege Denizine akan Tuna nehri ile onun kolları olan Drava, Sava ve ayrıca Vardar`dır. Hidro-elektrik kaynakların 3 500 000 beygir gücü olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yalnızca %6`sı değerlendirilmektedir.
İklimi, Adriyatik bölümünde Akdeniz iklimi, diğer bölgelerde ise kara iklimdir. Batı`da, Dinar yamaçlarında iklim çok sert ve kıraçtır. Bitki örtüsü fakirdir ve çöl karakteri gösterir. Dinar sıradağlarının batı yamaçları zengin Akdeniz bitkileri ile kaplıdır. Kuzey Yugoslavya (Voyevodina ve Slavonya) ve doğu Sırbistan`ın vadileri humus bakımından zengin ve tahıl üretimine elverişli topraklara sahiptir.
Yugoslavya`da faydalı maden yatakları bulunmaktadır. Kahverengi kömür ve kömür ülkenin çeşitli yerlerinde bulunmaktadır. Batı`da, Bosna`da demir cevheri, doğuda, Sırbistan`da bakır, doğuda Makedonya`da kalay ve kurşun ve çeşitli yörelerde alüminyum taşı bulunmaktadır. Fakat bütün bu kaynaklar çok az oranda işletilmektedir.

NÜFUS
Yugoslavya`nın nüfusu 14, 000 000`dur. Ortalama nüfus yoğunluğu km² `ye 56 kişidir. Nüfusun milliyetlere göre dağılımı ise şöyledir: Sırplar %39, Hırvatlar %33, Slovenler %9 ve ayrıca Makedonyalılar, Almanlar, Macarlar, Arnavutlar, Karadağlılar, Romenler, Yahudiler de vardır. Devlet yönetimi Sırp burjuvazisinin elindedir.
Nüfusun %20`si şehirdedir. Başlıca şehirleri: Başkent Belgrad (Sırbistan`da), nüfusu: 240, 000; Zagrep (Hırvatistan`da) 185, 000; Sarayevo (Bosna`da).
Nüfusun %20``si kırsal kesimde çalışır (orman sanayi ve balıkçılık), %16`sı ise imalat , ticaret ve ulaşımla uğraşır.

EKONOMİ
Yugoslavya bir tarım ülkesidir. Tarım hem toplumsal yapısı hem de tarım tekniği açısından çok geridir. Fakat ülkenin değişik yöreleri dengesizlikler gösterir. Sırbistan`da küçük ce orta çiftlikler, diğer bölgelerde ise büyük çapta feodal toprak mülkiyeti ve köylülerin küçük toprak mülkiyeti hakimdir. Köylü ayaklanmalarının ardından 1920`de tarım reformu uygulanmıştı. Bu reformlarla, güneyde Bosna, Hersek ve Dalmaçya`da kiralanmış topraklar sahiplerinden geri alınmış ve geri alınış fiyatlarının yarısı fiyatla köylülere satılmıştır. Kuzey bölgelerinde, Slovakya, Hırvatistan ve Voyevodina`da toprak ağalarının topraklarının %25`I (500 000 hekdardan fazla) Sırp kolonistlerine kira karşılığı transfer edilmişti. Bu şekilde, tarım reformu kırsal kesimde sosyal yapıya hakim olan feodal kalıntıları ortadan kaldırmamıştır. Köylüler daha topraksızdır. Tarım teknikleri çok geridir. Üç-tarla sistemi ve karasaban hala kullanılmaktadır. Makedonya`da hala göçebe hayvancılığı devam etmektedir. Yanlızca Voyevodina`da tarım makineleri kullanılmaktadır.
Esas tarım ürünleri buğday ve mısırdır. Bunlar ihraç da edilmektedir. Şeker kamışı, kendir, haşhaş ve şerbetçi otu üretilen teknik ürünler arasındadır.
Bahçe tarımı önemli bir yer tutar. Kuru erik üretiminde Yugoslavya dünyada birinci yeri tutar. Ayrıca elma, armut, zeytin ve üzüm de çok miktarda yetiştirilir.
Gerek genel hayvan besiciliği, gerekse de kümes hayvanları besiciliği çok önemlidir. Toplam ihracatın %10`unu kümes hayvanları oluşturur.
Orman sanayisi de oldukça gelişmiştir ve ihracatta önemli bir yer tutar.
Sanayi az gelişmiştir. Sanayinin en önemli dalı madenciliktir -kahverengi kömür (1929`da 5 300, 000 ton), demir ve bakır cevheri (1929`da sırasıyla 3 000, 000 ve 400, 000 ton). İmalat dallarında ise gıda sanayisi, kereste işleme ve tekstil sayılabilir.
Yabancı sermaye ülke ekonomisinde çok önemli bir rol oynar. Madencilik sanayisi İngiliz ve Fransız sermayesinin, tekstil Çekoslavakyalılar`ın, ormancılık ve kereste sanayisi İngiliz, İtalyan, Macaristan ve Avusturya sermayesinin elindedir. Yugoslavya`nın ABD, İngiltere ve Fransa`ya olan devlet borçları yaklaşık 2.5 milyar altın rubledir.
Yugoslavya`nın ulaşım imkanları çok azdır. Demiryolu ağı (9,000 km) yoğunluk açısından önemsizdir (her 100km²`lik alana 3.6km demiryolu hattı). Bu da eski Avusturya-Macaristan, Sırbistan ve Türk hatlarının kalıntıları olduğu için bütün bir sistem değildir. Gemiciliğe elverişli nehirlerden en önemlileri Tuna ve Sava nehirleridir. Yugoslavya girintili çıkıntılı bir kıyı şeridine sahip olmasına rağmen tam teçhizatlı limanları yoktur ve İtalyan limanları Fiume ve Trieste`yi ve Yunan limanı Selânik`i kullanır.

SİYASİ DURUM
Ülkeye Sırp burjuvazisi ve Bosna`lı toprak ağaları hakimdir. Bu hükümet faşist diktatörlük karakterine sahiptir ve ulusal azınlıkları (Hırvatlar, Makedonyalılar ve Slovenler) ezer.
Dış siyasetinde Yugoslavya tümüyle Fransa`nın etkisi altındadır. Yugoslavya, Çekoslovakya ve Romanya ile birlikte, Fransa tarafından kurulan Küçük Entente`nin üyesidir. Balkan Yarımadası`nda ve Akdeniz`in doğu kesiminde İtalya ile, Orta Avrupa`da ise Almanya ile mücadelede bir Fransız üssü olmuştur. Yugoslavya, Sovyetler Birliği ile sadece 1934`te ilişki kurmuştur.

1. ARNAVUTLUK
Arnavutluk (27, 000km² ) Balkan Yarımadası`nın batı kıyısında (Adriyatik denizi) yer alır ve kuzey ve doğudan Yugoslavya, güneyden ise Yunanistan`la çevrilmiştir. Arnavutluk dağlık bir ülkedir. Geçit vermeyen Dinar dağları ülkeyi çeşitli yönlerde keser. İklimi yumuşak ve ılıktır, fakat dağlarda bitki örtüsü fakirdir. Madenlerden asfalt, petrol ve alüminyum taşı vardır. Nüfusu 1, 000, 000`dur. Arnavutlar dini olarak Müslüman Arnavutlar ve Hıristiyan Arnavutlar (Katolikler) şeklinde bölünmüştür. Önemli şehirleri başkent Tirana (nüfusu 30, 000) ve Durazzo limanıdır.
Arnavutluk Avrupa`nın en geri ülkesidir. Dağlardaki meralarda sığır besiciliği ekonominin esas dalıdır. Tarım yalnızca kıyı bölgelerde ve nehir vadileri boyunca yapılabilir.
Arnavutluk`un sosyal ilişkilerinde feodal kalıntılar ve aşiret sistemi çok güçlüdür. Madenler yabancı sermaye tarafından işletilir.
Arnavutluk bağımlı bir ülkedir. Hem ekonomik hem de siyasi olarak İtalya`ya bağımlıdır. Arnavutluk Balkan Yarımadası`nda ve Adriyatik denizinin doğu kıyısında İtalya emperyalizmi için bir üst oluşturur.

3. BULGARİSTAN
Bulgaristan Balkan Yarımadası`nın doğu kesiminde yer alır. Karadeniz`de kıyısı vardır ve Romanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye`nin Avrupa kesimi ile çevrilmiştir. Yüzölçümü 103, 000 km² `dir. 1014-1918 Dünya Savaşından yenilgi ile çıkan Bulgaristan Batı`da Makedonya bölgesini Yugoslavya ve Yunanistan`a kaptırmıştır.Bulgaristan`ın büyük bir bölümü Balkan sıra dağlarının geçtiği bir platodur. Mariza nehrinin vadisinin güney kesiminde Rodos dağları uzanır. Bu dağlar ormanlarla kaplıdır.Kahverengi kömür, bakır ve kalay madenleri vardır. Nüfusu 6, 800, 0000`dir (her km²`ye 58 kişi). Nüfusun %81`i Bulgardır, geri kalanı ise Türkler, Çingeneler, Romenler, Yunanlar ve Yahudiler`den oluşur.Başlıca şehirleri, başşehir Sofya (280, 000), Plovdiv (Filipopolis) ve Varna`dır.geNüfusun %68`i tarımla uğraşır.Bulgaristan köylü tipi ekonomiye sahip bir tarım ülkesidir. Çiftliklerin %57`si küçük (2-5 hektar) ya da çok küçük (2 hektardan az) çiftliklerdir ve tüm tarımsal alanın %22`sini kapsarlar. Çiftliklerin %15`i ise kulakların sahip olduğu, tarımsal alanın %45`ini kaplayan holdinglerdir.Tahıl -buğday ve arpa- ana üründür. Teknik ürünler arasında tütün baş sırayı alır. Kümes hayvancılığı önemlidir. Sanayi çok zayıftır. Gıda ve tütün sanayileri başlıca sanayi dallarıdır.Ulaşımda az gelişmiştir. Demir yollarının toplam uzunluğu 2, 700 km`dir. Avrupa`nın ana demiryolu hattı olan Berlin-Viyana-İstanbul (Konstantinopol) hattı Sofya`dan geçer. Nehirler arasında Tuna gemicilik açısından en önemli olanıdır, Ruscuk ise ana limanıdır. Deniz ulaşımı çok daha önemlidir. Varna ve Burgaz Karadeniz`deki esas limanlarıdır.
Yabancı sermaye Bulgaristan`ın ekonomik yaşantısında çok önemli bir rol oynar. Yabancı sermayenin %60`I Fransız ve Belçikalıdır. Geri kalanının büyük bir bölümü Alman, Çekoslovakyalı ve İtalyan`dır. Bankalar, maden sanayi (tuz, bakır, kalay), şekerin %90`ıile tütün ve kimya sanayilerinin yarıdan fazlası yabancı sermayenin elindedir.
Dış ilişkilerden Bulgaristan yabancı emperyalizmin bir maşasıdır. Son yıllarda İtalya`nın etkisi artmıştır.
Bulgaristan`ın iç durumu faşist diktatörlük ve buna bağlı beyaz terör tarafından belirlenir. Bulgaristan Sovyetler Birliği ile sadece 1934`de diplomatik ilişki kurmuştur.

4. YUNANİSTAN
Yunanistan (128, 000 km² ) Balkan Yarımadası`nın güney bölümünü Girit ve Eğriboz adaları ile Ege denizinde Anadolu`ya doğru köprü gibi uzanan küçük adaları -İonya ve Siklat adaları- kapsar. Etrafı İonya denizi, Akdeniz ve Ege denizi ile çevrilmiştir.
Yunanistan kıyıları çok girintili çıkıntılıdır. Mora Yarımadasının (Pelopones) güneyi açıktadır ve kıtaya Korintos kara parçası, şimdiki Korintos kanalı ile bağlıdır.
Yunanistan dağlık bir ülkedir (Pindus dağları). Sürekli yeşil bitki örtüsüne sahip Akdeniz İklimine sahiptir, fakat dağlarda tarım mümkün değildir. Madenleri nikel, kurşun, çinko ve mermerdir.
Nüfusu 6, 700,000`dir. Yunanlar çoğunluğu oluşturur. Makedonyalılar, Bulgarlar ve Türkler ise azınlığı oluşturur. Lozan Barış Antlaşması şartlarına göre Yunanistan`dan çıkartılan Türklere karşılık Türkiye`den Yunanlıların gelmesi ile Yunanlı nüfusu 1924`te artmıştır.
Başlıca şehirleri, başşehri Atina (450,000), başlıca limanları olan Pire (2000,000) ve Selanik (230,000)`dir`
Yunanistan tarıma dayalı bir sanayi ülkesidir ve ekonomik gelişme açısından diğer Balkan ülkelerine göre ileridir.
Tahıl üretimi ülkenin dağlık yapısı nedeniyle az gelişmiştir ve özellikle kuzey-doğuda yapılır. Üzüm (kuru üzüm), tütün, zeytin, yarı tropik meyveler (limon, portakal, incir) esas ürünlerdir. Bu meyveler ülkenin toplam ihracatının %75`ini oluşturur. Tahıl ve bir sürü diğer gıda ürünleri ithal edilir.
Kuzey-doğudaki tahıl bölgelerinde (Tesalya) yarı-feodal toprak mülkiyeti sistemi ve kira çiftçiliği hakimdir. Toprağın yaklaşık %95` kiraya verilir. Güneyde ve adalarda küçük ve orta boy toprak holdingleri hakimdir.
Sanayi az gelişmiş olmasına rağmen birkaç büyük kuruluşu besleyebilir (Selanik ve Pire`de). Gıda sanayi ana sanayi dalıdır. Tütün, şarap ve süt ürünleri ihraç edilir. Bilinen maden yatakları olmasına rağmen maden sanayi az gelişmiştir. Fakat Dünya Savaşından sonra belli bir gelişme göstermiştir.
Gemicilik Yunanistan açısından önemlidir. Yunan gemiciliği kendi dış ticaretini ve önemli ölçüde transit ticareti yürütür. Pire ve Selanik en önemli gemi limanlarıdır. Yunan ticaret filosu oldukça büyüktür -1,200,000 ton-.
Yunanistan yabancı sermaye tarafından büyük oranda etkilenmektedir -Anglo-Amerikan ve Fransız-Belçika. Fransız-Belçika sermayesi Yunanistan`a borç para verir, bankalarını kontrol eder, ihracata yönelik tarım dallarına hakimdir ve dış ticaretle sanayinin büyük bir bölümünü kontrol eder.
Yunanistan SSCB ile diplomatik ve ticari ilişkiler kuran ilk Balkan ülkesidir. Bu 1924`te gerçekleşmiştir. (sf.137-143)

19. POLONYA
1. FİZİKİ COĞRAFİ DURUMU
Polonya SSCB ile Almanya arasında yer alır ve kapitalist dünya ile sosyalizmi inşa eden ülke arasında ``tampon devlet`` görevi görür. Polonya ayrıca kuzeyde Litvanya ve Latviya, güneyde ise Çekoslovakya ve Romanya ile çevrilmiştir.
Bugünkü Polonya savaştan sonra eskiden Rus, Alman ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarına dahil olan topraklar üzerinde bağımsız bir devlet olarak kurulmuştu.
Polonya`nın orta bölgesi ve başşehri Varşova Rusya`nın bir parçası idi. Ve Polonya krallığı ya da Vistül bölgesi denirdi. Batıda Poznan ve aynı adı taşıyan Almanya`nın bir parçası idi. Güney-batı kısmı ve Krakov şehri Avusturya-Macaristan`ın yönetiminde idi. Nüfusun %75`ini Polonyalıların oluşturduğu bu topraklar dışında Polonya diğer milliyetlerin ağırlıkta olduğu geniş toprakları ele geçirmiştir. Bunlar;
1)Litvanya`nın bir parçası olan Vilna şehrinin bulunduğu Vilna bölgesi;
2)Brest-Litovsk ve Minsk şehirlerinin bulunduğu Batı Beyaz Rusya;
3)Lutzk ve Rovno kasabalarının bulunduğu Volhinya`nın batı kesimi;
4)Eskiden Avusturya-Macaristan`ın bir parçası olan Lvow (Lemberg) kasabasının bulunduğu Galiçya;
5)Eskiden Almanya`nın bir parçası olan Katoviçe kasabasının bulunduğu Yukarı Silezya bölümü;
6)``Polonya Koridor``u adı verilen bölgeyi oluşturan, Polonya`nın denize açılan kısmı olan, Gıdinya askeri limanın bulunduğu batı Prusya bölümü, Pomeranya.
Polonya`nın yüzölçümü 388,000km² `; nüfusu 32,000,000`dur.
Polonya yüksek Karpat dağları ve bunların güney-batıdaki yamaçları ile kaplıdır. Ülkenin geri kalan kısmı doğu Avrupa ovasıdır.
Nehirler arasında en önemlileri Vistül ile onun kolları olan Narev ve Batı Bug`dır.
İklim Batı-Avrupa`dan Doğu-Avrupa`ya geçiş özelliğindedir. Yağmur miktarı yeterlidir -ortalama 60cm, Karpatlarda 200cm. Ormanlar (kozalaklı, yapraklı ve karışık) ülkenin dörtte birini kaplar. Fakat, ormanlar genellikle Vilna bölgesinde, Batı Beyaz Rusya`da ve Volhynia`da yoğunlaşmıştır. Geniş Pinsk Bataklıkları Orman Bölgesi denilen Batı Beyaz Rusya bölgesindedir. Askeri operasyonlar için elverişsiz oldukları için büyük askeri stratejik öneme sahiptirler.
Polonya topraklarının çoğu kumlu ve çamurludur. Yanlızca güneyde dar bir bölge çok verimlidir.
Polonya madenler açısından zengindir. Güney-batıda Silezya-Dombrov-Krakov bölgesindeki kömür rezervi 60 milyar ton civarındadır (kapitalist Avrupa`da üçüncü sırada). Batı Ukranya (Galiçya), Karpatların yamaçlarında petrol bulunmuştur. Demir cevheri yatakları güney-batıda Dombrov, Centoçova, Radom ve Silezya bölgelerindedir. Çinko ve kurşun gibi madenler Radom bölgesinde bulunur. Batı Ukranya ve Karpatlarda çok miktarda kaya tuzu ve potasyum tuzu vardır. Bütün ülkede, özellikle de doğuda turba bulunur.

2. NÜFUS
Dünya Savaşından sonra değişik parçalardan oluşan ve bazı yabancı bölgeleri ele geçiren Polonya`nın ulusal oluşumu büyük çeşitlilik gösterir. Polonyalılar ülke nüfusunun yanlızca %60`ını oluştururlar. Ukranyalılar %20, Yahudiler %8, Beyaz-Ruslar %7, Almanlar %4`dür.
Ele geçirilen bölgelerdeki Polonyalıların sayısı daha da azdır. Örneğin, Batı Beyaz-Rusya`da Polonyalılar %5`den azdır. Batı Beyaz-Rusya`da Beyaz-Ruslar, Vilna Bölgesinde Beyaz-Ruslar ve Litvanyalılar, Batı Ukranya`da, Volhinya ve Galiçya`da ise Ukranyalılar çoğunluktadır.
Polonya burjuvazisi milli azınlıklara yoğun baskı yapmakta, milli okulları ve yayınları yasaklamakta ve kültür ve eğitim kuruluşlarını kapanmaya zorlamaktadır. Doğu bölgelerinde bu baskı daha da yoğundur.
Polonya`nın nüfusu 32,000,000 civarındadır. Nüfus yoğunluğu ortalama km² `ye 70`dir. Nüfus yoğunluğu doğu bölgelerinde 35`e kadar düşer ve Batı Beyaz-Rusya`da daha da azdır. Volhinya`da ise 47`dir. Yoğunluk sanayi bölgelerinde oldukça yüksektir. Lodz ve Krakov bölgelerinde km² `ye 118, Silezya`da ise 266 kişi düşmektedir.
Nüfusun %26`sı şehirlerde yaşamaktadır. Başlıca şehirleri; başkent Varşova, nüfus 1,100,000; Lodz, Livov, Poznan, Vilna, Krakov ve Katoviç`tir.
Volhinya`nın batı kesimi ve Galiçya`ya birlikte Batı Ukranya adı verilir.

8. TÜRKİYE
1. FİZİKİ-COĞRAFİ DURUMU
COĞRAFİ KONUMU
Türkiye Cumhuriyeti Karadeniz, Marmara, Ege Denizleri ile Akdeniz ve Marmara Denizinin kuzeyinde Balkan Yarımadası`nın küçük bir bölümü ile çevrili Küçük Asya (Anadolu)`da yer alır. Sovyetler Birliği kuzey-doğuda Türkiye`ye komşudur. Doğusunda İran, güneyinde Arap ülkeleri Irak (Mezopotamya) ve Suriye ile çevrilmiştir. Irak İngiltere`ye Suriye ise Fransa`ya bağımlıdır. Kuzey-batıda, Avrupa yakasında Türkiye`nin Yunanistan ve Bulgaristan ile sınırı vardır.
Türkiye`nin toplam yüzölçümü 762,000 km² `dir. Bunun yanlızca 24,000 km² `si (%3) Avrupa`dadır.
Savaştan önce Türkiye`nin yüzölçümü iki katı idi -1,800,000 km² -. Suriye, Filistin, Irak ve bugünkü Arap ülkeleri -Hicaz, Yemen, Kuveyt ve diğerleri- Türkiye`nin sınırları içinde idi.

YERYÜZÜ ŞEKLİ
Küçük Asya (ya da Anadolu) bugünkü Türkiye`nin ana bölümüdür. Burası 1km yükseklikte, batıda Ege Denizi`ne doğru alçalan, doğuda gittikçe yükselen ve kuzey-doğuda dağlık Ermenistan`la birleşen bir platodur. Küçük Asya Platosu`nda paralel dağ sıraları baştan başa uzanırlar. Kuzeyde Pontin sıradağları, güneyde ise Toroslar uzanır (2.3-3.5 km yükseklikte).
Türkiye`nin Avrupa kısmı alçak dağlar arasında bir yayladır (Meriç nehri vadisinin bir bölümü).

NEHİRLERİ
Ülkenin dağlık yapısı nedeniyle Küçük Asya`daki nehirler hızlı ve gemiciliğe elverişsizdir.
En önemlileri Kızılırmak, Yukarı Aras, Dicle ve Fırat`tır.

1. KISA TARİHİ
Türkiye`nin parlak ve güçlü dönemi XVI. Yüzyılda idi. Bu dönemde Balkan Yarımadası`nın tümünü (bugünkü Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk ve Yugoslavya), Tuna ülkeleri (Macaristan ve Romanya), Ukrayna`nın güney kesimi, Kırım, Kuzey Kafkasya, Transkafkasya, Mezopotamya, Suriye, Filistin, Asya`daki Arap yarımadasının tümü, Mısır ve Afrika`nın tüm kuzey kıyılarını elinde bulunduruyordu.
Büyük Türk ya da Osmanlı İmparatorluğu müthiş bir askeri ve ekonomik güce sahipti. Askeri zaferler sonucunda sürekli ganimet yağıyordu. Hakimiyeti altındaki uluslardan vergiler alıyordu. Esirlerin köle olarak satımı da büyük bir gelir kaynağıydı.
Buna ek olarak, Güney Avrupa (İtalya devletleri ve İspanya) ile Doğu (Suriye, Mısır ve Hindistan) arasındaki ticaret nedeniyle limanlarından ve sınırlarından yüklenen ya da geçen mallardan alınan gümrük ücretleri ve vergileri de Türkiye`nin ekonomik gücünün artmasına neden oluyordu.
XVI. yüzyılda yeni toprakların (Amerika) ve Hindistan`a yeni deniz yollarının keşfedilmesi, ticaret yollarının Akdeniz`den uzaklaşmasına yol açtı. Bu, Türkiye`nin önemli bir gelir kaynağından yoksun kalmasına ve sonuçta da feodalizmden ticaret kapitalizmine geçen Avrupa ülkelerine göre ekonomik olarak gerilemesine yol açtı. Ekonomik gerilik ise ordu örgütlemesi, silahlanma, yol inşası gibi askeri-teknik konularda geriliğine neden oldu. Bu şekilde güçlü Türk imparatorluğunun ekonomik ve askeri çöküşü başladı. XVII. yüzyılın sonundan beri Türkiye büyük askeri yenilgilere uğramış, büyük topraklar kaybetmiş ve eşitsiz ticaret anlaşmaları imzalamak zorunda bırakılmıştır. 1699`da Macaristan Türk hakimiyetinden kurtulmuştur. XVIII. yüzyılda, Türk-Rus savaşlarından sonra Rusya güney Ukrayna, Kırım ve Kuzey Kafkasya`yı ele geçirmiş, fakat Kafkasya`nın Karadeniz kıyılarını bırakmıştır. XIX. yüzyılda ise Rusya, İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan Türkiye`den ayrılmaları için Yunanistan, Romanya, Sırbistan ve Bulgaristan`a yardım etmişlerdir. Rusya Kuzey Kafkasya ve Transkafkasya`nın Karadeniz kıyılarını, Avusturya Yugoslavya`nın tüm kuzey ve batı bölgelerini, Fransa Kuzey Afrika kıyılarını ele geçirmiş, İngiltere ise Mısır, Arap kıyılarının bir kısmı -Aden, Assir ve Oman- üzerinde koruyuculuk hakkını ve Kıbrıs Adasını ele geçirmiştir. 1911`de İtalya Türkiye`nin Kuzey Afrika`da en son elinde kalan Trablusgarp`ı almış ve Türkiye 1912-1913`de Balkan ülkeleri ile savaşta Avrupa`daki topraklarının büyük bir bölümünü kaybetmiştir.
Türkiye`yi ``Avrupa`nın hasta adamı`` olarak değerlendiren tüm ülkelerin emperyalistleri topraklarının paylaşımını, Türkiye`nin siyasi bir varlık olarak tümüyle ortadan kaldırılmasını planlamışlardır. Bunu nedeni de bir pazar olarak önemi, bir hammadde kaynağı olması ya da yatırım alanı olması değil, ticaretin çok önemli olması ve stratejik konumu idi. Karadeniz`e ``anahtar`` olan İstanbul ve Çanakkale boğazlarına Rusya ve İngiltere göz dikmişlerdi. Süveyş Kanalı Mısır topraklarında inşa edilmişti ve bu da İngiliz emperyalizmi için büyük öneme sahipti. Süveyş Kanalı`na giden yoldaki Suriye ve Filistin de İngiltere için olduğu kadar, İngiltere`nin rakipleri olan Fransa ve Almanya için de çok önemli idi. Son olarak da, Türkiye topraklarının esasını oluşturan Küçük Asya ile Irak körfezine ve Hindistan`a olan en kısa yol idi ve Irak kıyıları Hindistan`a açılan stratejik bir yerdi.
Bütün bunlar Alman ve İngiliz emperyalistleri arasındaki keskin mücadelelerin nedenleri idi.
Türk topraklarının sürekli küçülmesi ile birlikte ülkede yabancı sermaye her geçen gün daha çok hakim hale geldi. (``Kapitülasyonlar`` adı verilen) eşitsiz anlaşmalarla Türkiye yabancılara çok büyük ayrıcalıklar tanımak zorunda bırakılmıştı. Bunlar Türk kanunları ve mahkemelerinin kapsamına girmiyor, vergi ödemiyorlar, mallarında ise çok az vergi alınıyordu. Yabancı malların akın etmesiyle Türk sanayisinin gelişmesi yavaşlamış, imalat sanayisi darbe yemişti. Yabancı sermaye -Fransız, Alman ve İngiliz-, Türkiye`nin ulusal ekonomisinde, fakat yalnızca borçlar, demiryolları, gemicilik ve ticaret kuruluşlarında yatırımlar şeklinde geniş ölçüde yer almıştı. Böylece Türkiye kendi gelişmiş sanayisine sahip olamamış, belirgin feodal kalıntılar yüzünden de geri bir tarım ülkesi olarak kalmış, köylülük köleleştirilmiştir. Bu durum ve süre giden savaşlar Türk hükümetinin yabancı sermayeye büyük oranda borçlanmasına neden olmuş ve bu şekilde Türkiye`nin ekonomik yaşantısında daha çok hakimiyet sağlamışlardır.
XIX. yüzyılın ortalarına kadar ülkenin iç durumunda feodal kalıntılar hakimdi. Sultan mutlak hakimdi. Hakimiyeti parlamento tarafından sınırlandırılmamıştı.
XIX. yüzyılın sonuna doğru ve XX. yüzyılın başlarında ticaret burjuvazisi, imalat işçileri ve köylüler arasında olduğu gibi, ordu da hem alt kademelerde hem de subaylar arasında hoşnutsuzluklar arttı. (Çoğunlukla da aydınlar, memurlar ve subaylardan) Genç Türkler Partisi kuruldu. Bu, emekçi kitlelerin desteğiyle 1908`de iktidarı da ele geçirdi, anayasa hazırladı ve parlamento seçti. Genç Türklerin emekçilere ve Türk olmayan milliyetlere karşı izlediği siyaset, bunların kitlelerin desteğini kaybetmesine neden oldu ve eski rejim yanlıları 1909 ve 1912`de iki kez Genç Türkler Partisi`ni iktidardan devirdiler. Fakat 1913`te Genç Türkler iktidarı yeniden aldılar.
1914`te Türkiye Almanya ile bir ittifak halinde Dünya Savaşı`na girdi ve yenildi. 1920`deki Sevr Anlaşması ile Filistin ve Irak`ı İngiltere`ye, Suriye`yi Fransa`ya, İzmir yöresinde Küçük Asya`nın bir bölümünü Yunanistan`a bırakmak, Afganistan`daki hakimiyetinden vazgeçmek, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını İngilizlerin ve Fransızların kontrolüne vermek zorunda kaldı. Türkiye`nin başkenti olan İstanbul`da (Konstantinopol) İngiltere ve Fransa`nın ordu ve donanma yetkilileri yerleşti. Pratikte Sultan`ın hükümetini ellerinde tutuyorlar ve ülke üzerinde hakimiyet kuruyorlardı. Daha sonra Küçük Asya`nın derinliklerinde ulusal kurtuluş hareketi yükseldi. Hareketin başını General Kemal Paşa çekiyordu ve ticaret burjuvazisi ile köylüleri temsil ediyordu. Ankara`da yeni devrimci bir hükümet kuruldu. Bu hükümet ``tümüyle Türk`` olan toprakları -İzmir bölgesi- elinde tutan işgalcilerden biri Yunanistan`a karşı mücadeleye girişti. Mücadele 1920`de devrimci Türkiye`nin zaferiyle ve Sevr Anlaşmasının reddi ile sonuçlandı. Lozan Barış Anlaşması ile İzmir Türkiye`ye geri verildi ve itilaf orduları İstanbul`dan çekildiler. Yabancılara tanınan ayrıcalıklar (``kapitülasyonlar``) kaldırıldı. İçeride bir dizi reformlar başladı. 1923`te, Türkiye`de yeni bir hükümet yapısı oluşturuldu. Bu, bir başkanı (Kemal Paşa) ve bir parlamentosu, Millet Meclisi olan bir burjuva cumhuriyeti idi.
Kilise ile devletin ayrılması hemen gerçekleştirildi. Feodal unsurların kısmi çözülmesi yer aldı (örneğin, ``aşar`` adı verilen ve topraktan alınan vergi); Avrupa tipi medeni ve ceza kanunları hazırlandı, çok evlilik yasaklandı ve kadının kurtuluşu ilan edildi. Türk fesinin yerini Avrupa şapkası aldı ve Latin alfabesi kabul edildi.
Bugün Türkiye`nin tüm hükümet mekanizması, Kemal Paşa tarafından başı çekilen Halk Partisi`nin elindedir. Bu hükümet küçük Asya`nın iç bölgelerindeki burjuva ile kapitalist köylülerin çıkarlarını temsil etmektedir. Proletarya ve köylülüğün devrimci hareketleri ve komünist örgütler bastırılmıştır. Kemal Paşa`nın diktatörlüğü diğer burjuva partilerin varlığına izin vermemektedir. (Kemal Paşa) din adamları ve feodal unsurlarla enerjik bir biçimde mücadele etmektedir.

3. EKONOMİ VE NÜFUS
Türkiye eskiden yarı-sömürge bir ülke idi. 1920`deki ulusal kurtuluş devrimini takiben kendisini yabancı emperyalist hakimiyetinden kurtarmıştır. Bugün tarım tipi bir ekonomiye sahip olan orta derecede kapitalist seviyede bir ülkedir. Tarım ve el sanatları sanayisi hala geridir. Hükümet yapısı bir burjuva cumhuriyetidir.

GENEL KARAKTERİSTİKLERİ
Tarihi geçmişinden de gördüğümüz gibi Türkiye ekonomik gelişmesinde geri kalmıştır.
Hem feodalizmin geri tutması, hem de ulusal ekonomiyi harap eden ve yabancı sermayenin büyük ölçüde girmesine neden olan bir dizi felaketli savaşlar nedeniyle ülke 1920`ye kadar yarı-sömürge bir ülke idi.
Ulusal kurtuluş hareketinin zaferi, eskiden hakim olan yabancı emperyalizmin hakimiyetinin yıkılmasına takiben Türk ekonomik yaşantısında büyük adımlar atıldı -ulusal ekonominin gelişmesi ve tarımda feodal unsurların temizlenmesi-. Buna rağmen modern Türkiye`nin ekonomisi hala çok geridir ve ülke orta derecede gelişmiş kapitalist ülkeler arasında son sıralarda yer alır (Bulgaristan, Yunanistan ve Portekiz gibi).
Yapısal olarak Türk ulusal ekonomisi yarı-sömürge ülkelerin ekonomisine yakındır. Tarım ekonominin ana koludur. Sanayi önemsizdir. Kendi kendine geçim sağlayan nüfusun yalnızca %6`sı sanayi ile uğraşır ve bunlar da esas olarak el sanatları tipindedir. Yalnızca hafif sanayiler ve madencilik gelişmiştir. Yabancı sermaye ülkenin finansman, ticaret, gemicilik ve madenciliğe hala hakim bir rol oynamaya devam eder. Türk hükümeti kapitalist temelde, fakat yabancı ekonomik bağımlılıktan kurtulmuş bir büyük ulusal sanayi kurmaya çalışmaktadır ve şeker ve tekstil alanında bazı başarılar elde etmiştir (bir ölçüde SSCB`nin yardımıyla). Türk milli bankası (yabancı sermayeye bağlı olan ve devlet bankasının işlevlerini de yerine getiren eski Osmanlı Bankası) da kurulmuştur. Fakat bunlar yabancı ekonomik bağımlılıktan tam kurtuluş yolunda atılmış küçük adımlardır.

NÜFUS
Türkiye`nin nüfusu 14,000,000`dur. Bunun 1,100,000`i Türkiye`nin Avrupa kesimindedir (bunların %86`sı Türk`tür), %11`i doğuda yaşayan Kürtlerdir, %2.5`i de İstanbul`daki Yunanlılardır (savaştan önce çok sayıda Yunanlı Ege sahilinde İzmir`de yaşardı. Fakat Lozan Barış Anlaşması gereğince bunlar Yunanistan`a dönmek, Yunanistan`daki Türkler de Türkiye`ye gelmek zorunda kaldılar).
Nüfus yoğunluğu ortalama olarak km `ye 19 kişidir. Küçük Asya`nın orta bölgelerinde bu 1.5`e kadar düşer. Batıda ise 100`ün üstüne çıkar.
Şehirlerde yaşayan nüfus %26`dır. Başlıca şehirler 1925`ten beri başşehir olan Ankara (nüfus 80,000); Türkiye`nin Avrupa kesiminde Boğaz`da yer alan eski başşehir İstanbul (Konstantinopol) (700,000); İzmir (160,000) ve Bursa (60,000)`dır.

TARIM
Tarım Türkiye ekonomisinin ana dalıdır. Düzeyi çok düşüktür. Nüfusun %81`I tarımla uğraşır. Esas köylü kitlesi 5 hektara kadar çıkan küçük topraklara sahiptir. Çiftçilerin %80`ini oluşturan bu kesim, tarım yapılan toplam alanın %7`sini elinde bulundurur. Bunlar toprak ağaları, kulaklar ve tefecilere bağımlıdırlar. Tarıma elverişli toprakların %93`ü toprak ağaları ve kapitalist köylülerin elindedir. Toprağı olmayıp emeğini satanların sayısı ise yarım milyondur.
Türkiye`nin çeşitli bölgelerinde esas olarak üç tip tarım görülür: 1) Ataerkil yaşantıyı ve büyük-ölçekli feodal toprak mülkiyetini hala sürdüren yarı-göçebe Kürt aşiretlerinin çoğunlukta olduğu, İran ve Sovyet Transkafkasyası sınırına yakın ülkenin doğu bölümünde hemen hemen doğal ekonomi mevcuttur. 2) Küçük Asya`nın büyük bölümünde, orta ve kuzey bölgesinde bireysel köylü toprak mülkiyeti vardır ve sınıf ayrılıkları belirginleşip artmaktadır. Küçük ve orta boy çiftlikler çoğunluktadır. Bunlar toprak ağalarından ve kapitalist köylülerden ek toprak kiralamak zorundadırlar. Toprak ağaları kendi çiftliklerini kendileri ekip biçmezler. Esas olarak ağır şartlarla toprağı kiraya verirler. Köylülere tohum ve araç da temin ederler. Buna karşılık mal-rant, yani ürünün %50-80`ini alırlar. Toprak ağaları ve kapitalist köylüler para borçlandıran ve komisyonculuk rollerini de üstlenirler. Köylülerin ürünlerini ihracat yapan ticaret firmalarına satarlar. 3) Küçük Asya`nın Akdeniz`e yakın güney ve batı bölgelerinde, iklim ve toprak şartlarının uygun olması nedeniyle değerli pamuk, susam, tütün, haşhaş, zeytin ve üzüm yetiştirilir ve büyük-ölçekli kapitalist toprak mülkiyeti vardır. Emek kiralar, modern makine ve traktör kullanırlar.
Türk hükümeti 1920`de ``Köylü Türkiye`nin efendisidir`` diye açıklamıştı. Pratikte hükümet, krediler ve tarım makineleri temininde yardımcı olmak yoluyla vergilendirme siyasetinde yalnızca kapitalistler ve aracı unsurları desteklemektedir.
Tarım dallarının coğrafi dağılımı şöyledir: başlıca tarım dalı olan çiftçilik genellikle Küçük Asya Yarımadası`nın kenarlarında yapılır. Merkezi bölgeler kuru bir iklime sahiptir ve ancak suni sulama ile çiftçilik yapmak mümkündür. Bu bölgelerdeki steplerde ve yarı-çöllerde sığır hayvancılığı gelişmiştir. Ülkenin tüm alanının %10-12`si ekilmektedir. Ekilen alanın büyük çoğunluğunda, (%90) tahıl (buğday ve arpa) yetiştirilir. Tahıl üretimi çok düşük düzeydedir. Üretim verimsizdir. Bu yüzden dışarıdan tahıl ithali gerekli hale gelir. Ekilen alanın %6-7`sinde teknik ürünler yetiştirilir (pamuk, tütün, susam ve haşhaş). Türk pamuğu (düşük kaliteli) ülkenin güney-batı bölgesinde Akdeniz kıyılarında yetişir. Tütün hemen hemen tüm ülkede yetişir, fakat daha çok denize yakın yörelerde bulunur. Son yıllarda şeker pancarı ve kendir otu de yetiştirilmeye başlanmıştır. Ekilen alanların yaklaşık %4`ünde meyve yetiştirilir (zeytin, incir, erik, çeşitli yemişler, dut, üzüm vs.) Hayvancılık orta ve doğu bölgelerinde yapılır. Daha çok koyun ve keçi (yünüyle meşhur Ankara keçisi) beslenir. Eşekler Türkiye`de bir dizi işte kullanılır.

SANAYİ
Türkiye`nin sanayisi küçük çaptadır ve el sanatları özelliği taşır. 100`den fazla işçi çalıştıran orta büyüklükte yalnızca 150 kadar işletme vardır. Bunlar tüm işletmelerin binde birini oluştururlar. İşletmelerin yalnızca %4`ü makine gücünden yararlanır. Ulusal kurtuluş hareketinin zaferinden sonra Kemal hükümeti Türkiye`nin sanayi gelişmesini hızlandırma siyasetini benimsemiştir. Mamul malların ithalatını kısıtlamış, ithal edilen makinelerden gümrük vergisi alınmasına son vermiş, yeni işletmelere krediler ve ayrıcalıklar sağlamış ve devlet sanayi işletmeleri oluşturmuştur. Fakat sermaye eksikliği, yabancı sermaye ile tamamlanmayan mücadele ve 1929`dan beri de dünyadaki kriz endüstriyel gelişmeye sekte vurmuştur.
Türkiye`de ağır sanayi dallarından yalnızca kömür madenciliği, daha çok Karadeniz sahilinin batı kesiminde Zonguldak kömür havzasında gelişmiştir. Türkiye zengin kömür yataklarına sahip olmasına rağmen, yılda yalnızca 1,000,000-1,500,000 ton kömür üretilmektedir. Karadeniz`in batı bölümündeki Zonguldak havzası ana kömür bölgesidir. Bakır, kurşun, ve krom çıkarımı yetersizdir. Kömür ve kurşun madenciliği Fransız sermayesinin, bakır Alman, krom ise İngiliz sermayesinin elindedir.
İmalat sanayisinde daha çok hafif sanayi dalları hakimdir. Metal sanayisindeki tek büyük kuruluş (Ford) Amerikan sermayesine bağlı olan ve 1929`da İstanbul`da kurulan tarım makineleri montaj fabrikasıdır.
Gıda ve tekstil sanayileri önde gelen dallardır. Çalışanların %43`ü gıda, %18`I de tekstil sanayisinde çalışır. Tütün, deri ve çimento daha az önemlidir. Tereyağı ve peynir üretimi, konserve fabrikaları ve şeker fabrikaları (bunlardan iki tanesi krizden hemen önce küçük Asya`nın orta bölümünde kurulmuştur) gıda sanayisinin önemli kuruluşlarıdır. Gıda sanayisi bütün ülke çapında yayılmıştır.
Tekstil sanayisi şu dallardan oluşur: yünlü Ankara ve İstanbul bölgelerinde, İzmir ve Adana`da; ipekçilik Bursa`da; halıcılık İzmir bölgesinde ve Küçük Asya`nın orta bölgelerinde, SSCB`nin yardımıyla Kayseri`de büyük bir tekstil işletmesi kurulmaktadır.

DIŞ TİCARET
Türkiye`nin dış ticareti büyük değildir. Metal ve tekstil malları ithal edilir. Tarım ürünleri, tütün, yün, pamuk, ipek, meyva ve halı ihraç edilir. Türkiye esas olarak İngiltere, İtalya, Fransa ve Almanya ile ticaret yapar.

YABANCI SERMAYE
Dünya Savaşı`ndan önce Türkiye`yi yarı-sömürge bir ülke yapan yabancı sermaye, 1920 devriminden bu yana üstünlüğünü kaybetmiştir. Fakat şimdi de Türkiye`nin ekonomik yaşantsını etkilemektedir. Türkiye`yi yabancı sermaye kullanmaya iten en önemli nedenler eski Türkiye`nin Fransız ve İngiliz sermayesine borçlu olması ve ülkenin kendi sermayesinin olmamasıdır. Türkiye`deki bir sürü yabancı banka, mali yaşantıyı etkilemektedir.

SOVYETLER BİRLİĞİ İLE İLİŞKİLER
Türkiye Sovyetler Birliği ile çok dostça ilişkiler içindedir. Türkiye SSCB`nin kendisini mahvetme amacında olmadığını, tam tersine yabancı semayeden kendini kurtarması için yardım etmek istediğini bilmektedir.
Sovyet hükümeti Türkiye için krediler açmış ve Türkiye`ye Sovyet uzmanları göndermiştir.
(sayfa 283-289)