Halkların Düşmanı Kim? Safımızı Nasıl
Belirleyeceğiz?
Türkiye'de, Filistin'de, Irak'ta eylemler oluyorsa bunun nesnel nedenlerinin
olduğu tartışılamaz. Sağdan sola, terör demagojisinin ortakları, komplo
teorisyenleri, eylemlerin altında yatan nedenleri ve kendilerinin bu saflaşmada
ne tarafta yer aldıklarını gizlemeye çalışıyorlar. Ama kim ne kadar çarpıtırsa
çarpıtsın, ne kadar gizlerse gizlesin, eninde sonunda herkesin emperyalizmle
halklar arasındaki saflaşmada nerede olduğu ortaya çıkar.
Çünkü bu en temel ayrışmadır ve kimse gizleyemez.
Devrim pusulası olmayanların yolunu şaşırması kaçınılmazdır
Devrimciler, dünyadaki her gelişmeye halkların çıkarları açısından,
bağımsızlık-demokrasi-sosyalizm mücadelesini geliştirmek açısından bakarlar. Bir
çok kesimin söylediği gibi eylemler karşısında "kime hizmet ediyor?" sorusunu
sormak yerinde bir yaklaşımdır; ama bu soru komplo teorilerine alet edilirse,
doğru sorudan yanlış cevaplar üretilir. "Kime hizmet ediyor" sorusunun cevabının
verileceği nokta, emperyalizm cephesine mi, halklar cephesine mi hizmet
ettiğidir.
Gelişmeleri bu temel eksende değerlendirmeyenler, kendi beyinleriyle değil,
sağdan soldan çalınmış çarpık düşüncelerle, burjuvazinin yönlendirmeleriyle
düşünenlerdir.
Bu saflaşmayı yok sayan düşünce, burjuvazinin düşüncesidir.
Solun reformist kesimi bu eylemler karşısında kelimenin tam anlamıyla "pusulayı
şaşırdı"; o kadar ki, patronlarla birlikte "teröre ve şiddete karşı miting"
düzenleyecek kadar ileri gittiler.
Yine soldan bazıları, Sinagog eylemleri üzerine "anti-semitizm" teorileri
yaptılar; ama beş gün sonra HSBC ve İngiliz Konsolosluğu'na yönelik eylemlerle
söylediklerinin hiç bir hükmü kalmadı.
Peki solun bu kesimi nasıl düşünüyor ki, politikalarında bu kadar
savrulabiliyor, geçerliliği beş gün bile sürmeyen bu teorileri "üretebiliyor"?
Burjuva ideolojisi beyinlerini dumura uğratmıştır, emperyalizmin, oligarşinin
icazetinin dışına çıkmama kaygısı politik körlüğe yolaçmıştır.
Bilimsellikten uzaklaşmış, en basit sosyoloji kurallarını unutmuşlardır.
Sorunun kaynağında "sınıflar mücadelesi" teorisinin ve pratiğinin dışına
düşmeleri vardır. Baş düşman, baş çelişki tesbiti yapmayanların doğru
politikalar tesbit edebilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durumda onlara gerçek
çelişki ve saflaşmalar değil, demagojiler, pragmatizm yol gösterir.
Gerçek çelişki ve saflaşmadan kaçıp "ne ondan, ne bundan" tavrına sığınanlar,
halkın çıkarlarını savunamaz!
Hatırlanacaktır, emperyalizmin 1991'deki Irak saldırısı karşısında solun bir çok
kesiminde "Ne Sam Ne Saddam" sloganı revaçtaydı. Bu slogan emperyalizm-halklar
saflaşmasını yadsıyan kafaların, bu saflaşma içinde siyasi tavır almaya ve
savaşmaya cüreti olmayanların ürünüydü. 28 Şubat'taki "Ne Hazrol, Ne Refahyol"
diye formüle edilen tavır da aynı sapmanın devamı oldu. Bugün de "Yobaza da
Yanki'ye de karşıyız", "Ne ABD füzesi, ne yobaz bombası" gibi kafiyeli sözlerle
aynı kafa karışıklığını sürdürüyorlar.
Tabii ki, her ikisine de karşı olunabilir; ancak belli bir konjonktürde
politik tavrınızı böyle ifade ettiğinizde asıl çelişkiyi gizlemiş, asıl hedefe
yönelmemiş ve kitleleri de yanlış yönlendirmiş olursunuz. Reformist sol, 22
Kasım mitinglerinde işte bunları yapmıştır. Çelişkiyi gizlemiş, halka yanlış
hedef göstermiştir. (Tabii böyle yapmakla kime hizmet ettikleri açıktır.)
Baş çelişki, Amerikan emperyalizmiyle dünya halkları arasındaki çelişkidir.
Bu çelişkiyi yok sayıp, burjuva siyasetinin diliyle konuşmak, "her türlü şiddet
karşıtlığı", "gücün terörüne de, terörün gücüne de" karşı olmak gibi klişelerle
politika yapmak, veya soyut "barış" savunuculuğu hiç kimseyi hiç bir yere
götürmez; ama en önemlisi "tarafsızlıkları", emperyalizme yarar.
"Şiddete, teröre karşı barış!" diyenler ne demiş oluyorlar. Söyledikleri siyasal
açıdan anlamsız ve işlevsizdir. Barış güzel bir şeydir, teorik olarak kimse
itiraz etmez; fakat Irak'ı ele alalım. Amerika işgal etmiş. Amerikan işgaline
karşı silahlı mücadele yürütmeden barışı savunmak mümkün müdür? İşgalci çekip
gitmiyor. Kovulmadığı sürece gitmeyecek. "Barış" sloganlarıyla mı kovacaksınız?
Onmilyonların meydanlardaki "barış" haykırışı işgali engelleyebildi mi?
Yanılgı mı, tercih mi?
22 Kasım'da "sol" adına ortaya çıkıp da "teröre şiddete karşı" miting
düzenleyenler, bunun kime hizmet ettiğini göremeyecek kadar saf mıydılar?
İstemeden bir yanlış içine mi düştüler?
Kimileri için bu slogan ve tutumların siyasi körlükten kaynaklandığı
söylenebilir; nitekim 1991'de emperyalizmin Irak'a saldırısında "ne Sam, ne
Saddam" diyenlerin bir kısmı, 2003'teki saldırıda daha doğru bir konumda yer
almışlardır. Fakat bu sloganı kullananların büyük bölümü açısından bugün sorun
bir "yanılgı" olmayı geçmiş, bir saf tutmaya dönüşmüştür.
Demek ki 22 Kasım mitinglerindeki tavır, bir yanılgının, sadece siyasi körlüğün
değil, tercihin sonucudur. Tercih edilen safın, halkların safı değil, Amerikancı
dünya düzeninin safı olduğu ise tartışmasızdır. Parti tarafından yayınlanan
bültende bu güçlerin bugünkü durumuna ilişkin bu önemli belirlemeler yapılıyor:
"Bu düzen esas alınmış, bu düzenin icazetinde politika yapmak benimsenmiştir.
Solla artık ancak pamuk ipliğiyle bağlıdırlar. Mevcut oligarşik yönetime karşı
çeşitli demokratik talepleri dile getirmeleri ve bu talepler doğrultusunda
asgari bir mücadele içinde yeralmaları onları demokratik güçler cephesine
yerleştirmekte; biz de onları bu konumlarıyla değerlendirmekteyiz; ancak
ideolojik olarak büyük ölçüde emperyalizmin cephesine yazılmışlardır. Bu
kesimler açısından yaşanılan dönem bir "ara dönem" veya bir "geçiş dönemi"
olarak adlandırılabilir. Çoğunluğu ideolojik olarak olduğu gibi, politik ve
pratik olarak da emperyalizm cephesine geçeceklerdir, bu yanılgılarından
kurtulup halkların safında kalmaya karar verenler çıkarsa, bu da halkların
mücadelesi için bir kazanım olacaktır. Bu kesimlerle yürüttüğümüz ideolojik
mücadelenin amacı da budur."
Amerikan emperyalizmine ve AKP işbirlikçiliğine karşı çıkmakta net; halkların
işgallere, işbirlikçiliğe karşı silahlı-silahsız mücadelesini savunmakta açık
olunmalıdır!
Dünyaya burjuvazinin veya onların çarpık ideolojilerinin değil, halkların
gözünden bakanlar, böyle olmak durumundadır.
Son 13 yıllık döneme bakarsak, sosyalist sistemin emperyalizm karşısında
oluşturduğu dengelerin bozulmasının, emperyalizmi ve işbirlikçilerini
pervasızlaştırdığını görürüz.
Açlık, zulüm, işgaller, kuşatmalar var karşımızda. Fakat bütün bu "karanlık
dünya tablosu"na rağmen, dünya halkları devrimlere, emperyalizme karşı zaferlere
dün olduğundan daha yakındır. Dünya halkları bugün "yeni dünya düzeni" veya
"globalizm, küreselleşme" vb. diye adlandırılan gerçeğin daha fazla farkındadır.
Direnmekten ve savaşmaktan başka bir yol olmadığını bizzat emperyalizm
anlatıyor.
Kimilerinin "umut" bağladığı "uluslararası hukuk"un, BM'nin, AB'nin Amerikan
imparatorluğu karşısında hiç bir hükmü olmadığı görülmüş; imparatorluğun önünde
durubalicek tek gücün halklar olduğu anlaşılmıştır. Filistin'de, Irak'ta
emperyalizmin zafer kazanmasının önüne halkların direniş ve feda ruhu çıkmıştır.
11 Eylül eylemleri, Irak'taki direniş, Filistin direnişi, F tiplerine karşı
ülkemizde 4 yıldır sürdürülen direniş; her biri kendi özellikleri çerçevesinde
emperyalizmin güçsüzlüğünün kanıtlarıdır. Ne "herkesin alıp verdiği nefesi
izleyen" teknolojiler, ne "akıllı bombalar" halkların iradesi ve örgütlülüğü
karşısında bir şey ifade etmemektedir ve etmeyecektir.
EKMEK ve ADALET Dergisi-30 Kasım 2003 Sayı: 88