ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | CLAUSEWITZ

Carl Von Clausewitz

Savaş Üzerine

Vom Kriege">

 ANA SAYFA | KÜTÜPHANE | CLAUSEWITZ

Carl Von Clausewitz

Savaş Üzerine

Vom Kriege, Berlin, 1832

[Türkçe baskı, May Yayınları, Nisan 1975, Çeviren: Şiar Yalçın]
 

SAVAŞ PLANI

BÖLÜM I
GENEL BAKIŞ

 

      Savaşın niteliğine ve amacına ayırdığımız bölümde, genel kavramını ana hatlarıyla belirtmeye, kendisinin dışında kalan unsurlarla ilişkisini saptamaya çalışmış, böylece sağlam bir temel düşünceden hareket etmek istemiştik. Bu arada konumuzun karşımıza çıkardığı çeşitli zorlukları yenmeye çalışmış ve daha etraflı olarak incelenmesini sonraya bıraktığımız şu sonuca varmıştık: düşmanın yenilmesi, yani silahlı kuvvetlerinin imhası tüm savaş eyleminin temel amacıdır. Bu da bize, hemen arkasından gelen bölümde, savaş eyleminin bunun için kullandığı tek aracın muharebe olduğunu göstermek olanağını vermişti. Böylece, hiç değilse şimdilik, soruna doğru bir görüş açısından yaklaştığımızı sanıyoruz.

      Daha sonra, savaş faaliyetleri sırasında meydana çıkan fakat muharebenin dışında kalan belli başlı biçim ve ilişkilerin üzerinde ayrı ayrı durduk. Bundan da amacımız, bunların değerini, kısmen eşyanın tabiatından, kısmen askerlik tarihinin deneylerinden çıkararak daha açık-seçik bir biçimde saptamaktı. Bunun yanısıra da, aralarına karışan bir sürü belirsiz ve müphem fikirleri ayıklamak ve içlerinden sadece savaş eyleminin gerçek amacı olan (sayfa 277) düşman kuvvetlerinin imhasına yönelik olanları gözönüne sermek istemiştik. Şimdi bir kez daha savaşı bir bütün olarak ele alacağız, savaş planından ve seferlerden söz edeceğiz. Fakat bu bizi birinci kitaptaki düşünceleri bir kez daha gözden geçirmeye zorlamaktadır.


      Sorunu bir bütün olarak ele alan bu bölümlerde, en geniş kapsamıyla ve en önemli unsurlarıyla stratejinin özü üzerinde durulacaktır. Stratejinin bu "harimi ismetine" girerken, doğrusu biraz çekingenlik duymuyor değiliz ve bunun haklı nedenleri bulunduğunu sanıyoruz.
      Bir yandan, savaş operasyonlarının insana ilk bakışta son derece basit gibi geldiğini görüyoruz. En büyük komutanların savaştan nasıl adeta hiç önemsemeden sade bir dille bahsettiklerini, bin bir parçası ile bu ağır makinanın ayarının ve çalıştırılmasının onların ağzında nasıl sadece kendi şahıslarıyla ilgili basit bir iş şeklini aldığını, böylece o dehşetengiz savaş eyleminin nasıl bir çeşit düello imiş gibi kişiselleştirildiğini duyuyor ve okuyoruz. Eylemlerinin kah bazı basit fikirler, kah bazı duygusal dürtülerle izah edildiğini görüyoruz. Bu komutanların konularını nasıl rahat, emin, adeta umursamaz bir biçimde ele aldıklarına tanık oluyoruz. öte yandan, bir de aklımızı kurcalayan olayların, türlü hal ve şartların haddi hesabı olmayan sayısına bakın; ipin ucunu kaçırmamak için katetmek zorunda kaldığımız uzun, adeta sonsuz mesafelere, önümüze çıkan binbir kombinezonun labirentlerine bakın! Teorinin bütün bunları sistematik bir şekilde, yani açık seçik ve etraflı olarak, hem eylemi mutlaka yeterli bir nedene bağlayarak, ele alması gerektiğini düşünecek olursak, bilgiç bir dogmatizme sürüklenmek, bir takım soyut kavramların içinde bocalayıp durmak ve o her şeyi bir bakışta kavrayan büyük komutana hiç bir zaman rastlamamak korkusu üstümüze bir karabasan gibi çökecektir. Eğer teori kurma çabalarının sonucu bu olacaksa, böyle bir işe hiç girişmemek belki de daha isabetli olurdu. Çünkü dehanın tepeden bakacağı teori çabucak unutulup gitmeye mahküm olurdu. Öte yandan, komutanın o bir (sayfa 278) bakışta her şeyi kavraması, yürüttüğü basit muhakemeler, tüm savaş eylemini şahsında toplaması, savaşı yönetmenin aslında en doğru şekli, hatta savaş yönetiminin ruhudur: olayların etkisi altında kalmak değil, olaylara hükmetmek isteyen bir kimse için zorunlu olan fikir özgürlüğünü tasavvur etmek ancak bu şartlar altında mümkün olabilir.


      Dediğimiz gibi, yolumuza biraz çekinerek devam edeceğiz. Ancak kitabımızın başından beri kendimize çizdiğimiz yoldan sapmadan ilerlemek zorundayız. Teori ele aldığı konuların tümüne ışık tutmaya yarar, zihnin yolunu daha kolay bulmasını sağlar. Hatanın dört bir tarafa ektiği yabani otları ayıklamaya, eşyalar arasındaki karşılıklı ilişkileri göstermeye, önemli olanı önemsiz olandan ayırmaya yarar. Fikirler kendiliğinden, ilke dediğimiz gerçek çekirdeğinde özümlenir ve bir kural teşkil edecek şekilde birbirine zincirlenirse, teori bu görevini yerine getirmiş olur.


      Aklın temel kavramlar arasındaki bu yeraltı gezintisinden kaptığı şeyler, içerisini yer yer aydınlatan ışık hüzmeleri — işte teorinin getirdiği! Teori problemleri, çözmek için hazır formüller vermez; ortaya koyduğu ilkelerle aklın faaliyetlerini sınırlamaz. Sadece aklın eşyaya ve ilişkilerine bir göz atmasını sağlar, sonra onu eylemin yüksek bölgelerinde serbest bırakır, orada kendi doğal yetenekleri ve enerjisi ile doğruyu ve haklıyı tek bir berrak fikir halinde birleştirmesini ister. (sayfa 279)

BÖLÜM II
MUTLAK SAVAŞ VE GERÇEK SAVAŞ

 

      Savaş planı tüm savaş eylemini kapsar; savaş planı sayesinde bu eylem bütünlük kazanır, kesin ve nihai bir amaca kavuşur ve bütün öteki özel hedefler onun içinde erir. İnsanlar akıllıca hareket etselerdi, bu savaşla neyi elde etmek istiyoruz? sorusuna bir cevap bulmadan, hiç bir savaşın başlamaması gerekirdi. Bu savaşın nihai gayesidir. Bir de; Bu savaşta ne elde etmek istiyoruz? sorusunu sormak gerekir ki, buna verilecek cevap da ara amaçtır. Bu ana fikir savaşın determinantıdır ve onun tüm seyrini tayin eder, araçların kapsamını ve harcanacak enerjinin ölçüsünü saptar. Etkisi eylemin en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar kendini hissettirir.
      Birinci bölümde, düşmanın imhasının savaş eyleminin doğal amacı olduğunu, ve kavramın salt felsefi sınırları içinde kalmak istediğimiz takdirde savaşın başka bir amacı olamayacağını söylemiştik.


      Bu fikir hasım tarafların ikisi de geçerli olduğuna göre, bundan doğal olarak savaş eyleminin hiç bir zaman kesintiye uğrayamayacağı, taraflardan biri tamamen imha edilmedikçe böyle bir kesintinin meydana gelemeyeceği sonucunu çıkarmak gerekirdi.
      Savaş eyleminin kesintiye uğramasına ilişkin bölümde, salt düşmanlık prensibinin, öznesine, yani insana uygulandığında, savaşı meydana getiren tüm koşulların da etkisiyle, nasıl şiddetini kaybettiğini ve sınırlandığını göstermiştik.


      Ancak salt bu değişiklikler, ilkel savaş kavramından hemen hemen her yerde büründüğü somut biçime geçmemizi sağlamaya yeterli değildir. Savaşların çoğu sadece karşılıklı bir düşmanlık olarak görünmekte, bunun etkisi altında iki taraf da silaha sarılmakta, bir yandan kendisini savunurken öte yandan karşı tarafa göz dağı vermekte (sayfa 280) ve fırsat buldukça birkaç darbe indirmektedir. Bu bakımdan, karşılıklı olarak birbirini yok etmek isteyen iki unsurun çarpışmasından ziyade, henüz tam anlamıyla birbirine girmemiş, sadece aralıklı olarak giriştikleri küçük vuruşlarla deşarj olan ayrı ayrı unsurlar arasında gerilimler söz konusudur.


      Acaba tam bir boşalmayı engelleyen bu iletken olmayan ortam nedir? Savaşın felsefi kavramı niçin işlememektedir? Bu ortam, bir Devletin hayatında savaşın etkisi altında kalan çok sayıda ve çeşitli çıkarlardan, güçlerden ve koşullardan meydana gelir. Bu dolambaçlı yolların arasında basit bir muhakeme yürütmek ve mantıki sonuçlar çıkarmak mümkün değildir. İnsan bu labirentin içinde kolayca yolunu şaşırır, ve genellikle sert mantıki sonuçlardan çok o andaki düşünce ve duygularının dürtüsüyle hareket ettiğinden çaresizliğinin, kararsızlığının ve tutarsızlığının pek farkına varmaz.


      Fakat savaşa karar veren akıl, amacını bir an olsun gözden kaçırmadan, bütün bu koşulları dikkate almış olabilseydi bile, Devlet içindeki diğer ilgililer bu feraseti gösteremezlerdi. Böylece bir karşıtlık doğar ve kitlenin ataletinin üstesinden gelebilecek bir güce ihtiyaç hissedilirdi. Fakat bu güç kendinden beklenileni yerine getirmeye çok kez yeterli değildir.


      Bu tutarsızlık iki taraftan birinde ya da her ikisinde kendisini gösterir ve savaşı salt kavram açısından olması gerektiğinden çok farklı bir şey haline getirir — iç yapısında birlik bulunmayan melez bir şey...


      Savaş aşağı yukarı her yerde bu biçime bürünür, ve biz eğer günümüzde mutlak savaş kavramına tıpatıp uygun gerçek savaşa tanık olmasaydık, savaşın mutlak özü hakkında öteden beri söylediklerimizin doğruluğundan kuşkuya kapılabilirdik. Fakat Fransız İhtilâlinin başlattığı kısa bir giriş döneminden sonra, acımak nedir bilmeyen Bonapart onu çabucak bu noktaya getirmiştir. Onunla, savaş düşman tümden yok edilinceye kadar bir dakika ara verilmeden, bir saniye kaybedilmeden yürütülmüş ve (sayfa 281) karşı darbeler birbirini kesiksiz izlemiştir. Bu olayın bizi savaşın ilkel kavramına geri götürmesinden ve onun katı mantıksal sonuçlarını dikkate almaya sürüklemesinden daha doğal bir şey olabilir mi?


      Şimdi bu görüşle yetinecek, bütün savaşları, gerçekte çok farklı da olsalar, buna göre mi yargılayacağız? Teorinin bütün ister ve gereklerini de buradan mı çıkaracağız?


      Bu noktada kesin bir karara varmak gerekir, çünkü savaş mutlaka bu tipe uymak zorunda mıdır yoksa başka türleri de olabilir mi sorusunu cevaplandırmadan, savaş planı konusunda güvenilir hiç bir şey söyleyemeyiz.


      Eğer birinci şıkkı kabul edecek olursak, teorimiz her bakımdan mantıksal zorunluluğa yaklaşacak, daha bir açıklık ve tutarlılık kazanacaktır Fakat o zaman da ta Büyük İskender'den Napolyon'a kadar cereyan etmiş olan savaşlar ve Romalıların bazı seferleri hakkında ne demeli? Onların hepsini bir kenara atıp ıskartaya mı çıkartacağız? Bunu yüzümüz kızarmadan yapabilir miyiz? Daha da kötüsü, böyle bir yol tuttuğumuz takdirde, önümüzdeki on yıl içinde, teorimize rağmen böyle bir savaşın çıkabileceğini gözönüne almamız ve katı bir mantığa dayanan teorimizin olayların zoru karşısında tamamen yetersiz kaldığını kabul etmemiz gerekecektir. Bu yüzden, savaşı salt kavramına göre değil olduğu gibi, gerçekte karşımıza çıktığı gibi, kendisine yabancı oldukları halde içine karışmış olan tüm unsurlarıyla birlikte yorumlamamız ve çözümlememiz gerekir, yani parçaları arasındaki doğal atalet ve sürtünmeleri, tümünün tutarsızlığını ve insan aklının belirsizliğini ve çekingenliğini dikkate alarak. Savaşın ve ona verdiğimiz biçimin, o anda hüküm süren düşüncelerden, duygulardan ve koşullardan çıktığını teslim etmemiz gerekir; ayrıca, tam bir içtenlikle davranmak istiyorsak, bunun savaşın mutlak karakteri, yani, Bonapat için de doğru olduğunu kabul etmek zorunda kalırız.


      Bunu yaptığımız takdirde, savaşın bağlı bulunduğu sayısız koşulların tümü tarafından değil, bunlardan (sayfa 282) ancak hakim durumda bulunan bazıları tarafından oluşturulduğunu ve biçimlendiğini kabul etmemiz gerekir. Bunun da doğal sonucu, savaşın bir takım olanaklara, olasılıklara, iyi veya kötü talihe dayandığı ve katı mantık kurallarının yarar ve etkinliklerini çok kez bu badirenin içinde yitirdikleridir. Kısaca, savaş savaşa bazan daha çok, bazan daha az benzer!


      Teori her ne kadar bütün bunları kabul etmek zorunda ise de, görevi yine de savaşın mutlak şekline ön planda yer vermek, yönünü ona bakarak tayin etmektir: ta ki, teoriden bir şeyler öğrenmek isteyen kimse, onu hiç bir zaman gözden uzak tutmamaya kendini alıştırsın, mümkün veya gerekli olan hallerde yaklaşabilmek üzere ona tüm umutlarının ve korkularının gerçek ölçüsü gözüyle baksın.
      Düşünce ve eylemlerimizin temelinde yatan hakim bir görüş ve anlayışın, yakın etkenleri başka kaynaklardan da gelse, bu düşünce ve eylemlerimize belirli bir ton ve karakter verdiği kesinlikle söylenebilir: tıpkı bir ressamın, üzerine sürdüğü renklerle tablosuna istediği şu veya bu tonu verebilmesi gibi.


      Teori bugün bunu etkin bir biçimde yapabiliyorsa, bunu son savaşlara borçludur. Bizi başıboş bırakılan doğal eğilimlerin yıkıcı gücü konusunda uyarmış olan bu örnekler olmamış olsaydı, teori boş yere çaba harcamış olurdu; bugün artık herkesin yaşadığı ve gerçekleştiğini gördüğü şeylere kimse inanmazdı.


      Başarısızlık halinde doğacak tepkinin Avrupa'daki eski güçler dengesini altüst edecek kadar şiddetli olacağını önceden görebilmiş olsaydı, acaba Prusya 1798'de 70.000 askerle Fransa'ya girmeyi göze alabilir miydi?


      Aynı Prusya 1806'da, attığı ilk silahın mayını patlayıp havaya fırlatacak bir kıvılcım olacağını bilmiş olsaydı, 1806'da 100.000 askerlik ordusu ile Fransa'ya savaş açabilir miydi?

BÖLÜM III
A. SAVAŞTA PARÇALARIN KARŞILIKLI
BAĞIMLILIĞI

 

      Savaşın mutlak kavramını mı yoksa bundan ayrılan gerçek biçimlerinden birini mi hedef aldığımıza göre, sonucu üzerinde de değişik kavramlar ortaya çıkacaktır.

      Her şeyin doğal ve zorunlu nedenlerin sonucu olduğu mutlak savaşta, olaylar hızla birbirini izler ve etkiler, tabir caizse aralarında "nötr" bir alan yoktur. Savaşın özünde mevcut çeşitli etkileşmeler yüzünden (*), birbirini izleyen muharebeler dizisi arasındaki bağlılık yüzünden (**), her zaferin mutlaka bir doruk noktası bulunması, bundan sonra bir kayıplar ve yenilgiler döneminin başlaması yüzünden — evet, bütün bu nedenlerle savaşın ancak tek bir sonucu olabilir ki, o da nihai sonuçtur. Bu sonuca ulaşılıncaya kadar, henüz hiç bir şey karara bağlanmamış, hiç bir şey kazanılmamış, hiç bir şey kaybedilmemiştir. Burada şu noktayı vurgulamamız gerekir: sonuç, eseri tamamlar, onu "tetvic eder". Bu anlayışa göre, savaş bölünmez bir bütündür, parçaları (kısmi sonuçları) ancak bu bütünle ilişkileri bakımından bir değer taşırlar. 1812'de Moskova'nın ve Rusya'nın yarısının işgalinin Bonapart için, ona özlediği barışı getirmedikçe, hiç bir değeri yoktu. Fakat bu onun sefer planının sadece bir parçasıydı; bu planı tamamlamak için bir parçaya daha gerek vardı, o da Rus ordusunun imhasıydı. Bu sonucun diğer başarılara eklendiğini farz edecek olursak, barış Napolyon'un avucunun içinde olurdu diyebiliriz — hiç değilse bu işlerde kesinliğin söz konusu olduğu ölçüde. Napolyon planının bu ikinci kısmını uygulamak fırsatını daha işin başında kaçırdığı için, onu sonradan gerçekleştirmeye (sayfa 284) muvaffak olamadı ve böylece planının tüm birinci kısmı sadece boşa gitmekle kalmayıp ayrıca mahvına sebep oldu.


(*) Birinci Kitap, Bölüm I (Clausewitz'in notu).
(**) Birinci Kitap, Bölüm II (Clausewitz'in notu)


      Aşırı bir uç gibi görülebilecek olan bu görüşün, yani savaşta sonuçların birbirine bağlılığı görüşünün karşısında, başka bir aşırı ucu temsil eden bir görüş yer alır: buna göre, savaş birbirinden bağımsız tek tek sonuçlardan oluşur, bir önceki bir sonrakini etkilemez: tıpkı poker veya bakara gibi kumarlarda olduğu gibi, her "el" ayrı ve kendi başına bir bütündür. Dolayısıyla, böyle bir durumda her şey ayrı ayrı sonuçların toplamına bağlıdır ve her iki tarafın "sayılarını", bazı oyunlarda olduğu gibi, bir "marköz"le saymak mümkündür.


      Birinci görüş doğruluğunu eşyanın tabiatından alıyorsa, ikinci görüşü de tarih doğrular. Çok pahalıya mal olmadan kazanılabilecek sayısız küçük avantajlar vardır. Savaşın ilkel unsuru değişikliğe uğradığı ölçüde, bunlara daha sık raslanır; ama nasıl ki birinci görüş hiç bir savaşta tam olarak gerçekleşmemiş ise, ikinci görüşün de her bakımdan hakim olduğu ve birincinin tamamen saf dışı kaldığı bir savaş da görülmemiştir.


      Birinci görüşü benimseyecek olursak, her savaşa daha başlangıcından itibaren bir bütün olarak bakmak ve komutanın daha ilk adımını atarken bütün yolların birleştiği son hedefi göz önünde bulundurması gerektiğini kabul etmek zorunluluğu doğar.
      İkinci görüşü benimseyecek olursak, ikinci derecede önemli sonuçlara kendi başlarına yeterli birer amaç olarak bakılabilir ve işin sonu olayların akışına bırakılabilir.


      Her iki görüşün de doğru ve olumlu yönleri bulunduğundan, teori ikisinden de vazgeçemez. Ancak ikisinden ayrı ayrı biçimlerde yararlanır: şöyle ki, birincisi olayların temelinde yatan esas fikri oluştururken, ikincisi sadece koşulların gerektirdiği bir değişiklik olarak göz önüne alınır.


      Büyük Frederik, 1742, 1744, 1757 ve 1758 yıllarında, Silezya'dan ve Saksonya'dan Avusturya İmparatorluğuna (sayfa 285) doğru yeni bir saldırıya geçerken, bunun Silezya ile Saksonya'nın sürekli olarak Prusya'ya katılması sonucunu doğuramayacağını bildiği halde, Avusturya İmparatorluğunu yıkmak amacıyla değil de, daha mütevazi bir amaçla, yani zaman kazanmak ve güçlenmek için bu harekete girişmiş, bu ikincil amaca tüm varlığını tehlikeye sokmadan ulaşabileceğini hesaplamıştı. (*)


      Fakat Prusya 1806'da, ya da Avusturya 1805 ve 1809'da, daha da ılımlı bir amaç güderek Fransızları Ren'in ötesine püskürtmek istemiş olsalardı, önce başarı veya başarısızlık halinde bu ilk adımı izleyecek ve barışa yol açacak olan olayları titizlikle incelemeden böyle bir işe girmezler, girerlerse akılsızlık etmiş olurlardı. Böyle bir durum muhakemesi, hem kendi bakımlarından zaferlerini tehlikesizce nereye kadar götürebileceklerini tayin etmek noktasından, hem de karşı tarafın zafer koşusunu nasıl ve nerede durdurabileceklerini saptamak noktasından son derece gerekli ve zorunlu idi.
      Tarihi dikkatle inceleyecek olursak, iki durum arasındaki farkı anlarız. XVIII. yüzyılda Siliezya savaşları (sayfa 286) döneminde, savaş henüz hükümetlerin işiydi, halk sadece körü körüne hizmet eden bir araç olarak kullanılırdı; XIX. yüzyılın başında ise halk her iki taraf için de ağırlığını koymaya başlamıştı. Büyük Frederik'in karşısına çıkan komutanlar hükümetçe belirli bir iş için görevlendirilmiş kimselerdi, onun için de başlıca özellikleri ihtiyatlı ve tedbirli davranmaktı. Oysa, Avusturyalılarla Prusyalıların hasmı bir kelime ile savaş tanrısının ta kendisiydi. (**)
 


(*) Eğer Büyük Frederik Kollin savaşını kazanmış ve iki feldmareşali ile birlikte asıl Avusturya Ordusunu Prag'da esir almış olsaydı, bu korkunç bir darbe olur ve belki de Frederik'i Avusturya monarşisini yıkmak ve doğrudan doğruya barışı kazanmak için Viyana üzerine yürümeye sürüklerdi. O zamana kadar benzeri görülmemiş olan böyle bir başarı (ki bunu günümüzde gördüğümüz başarılarla bile kıyaslayabilir, hatta mücadele küçük bir Davut (David) ile büyük bir Câlüt (Goliath) arasında cereyan ettiğine göre, onlardan daha da parlak ve eşsiz bir zafer sayabiliriz), muhtemelen bu bir tek muharebenin kazanılması sonucunda gerçekleşebilirdi. Fakat bu bizim yukarda söylediklerimizi yalanlamaz, çünkü bu Kralın zaten baştanberi güttüğü amaçla ilgilidir. Düşman ordusunun kuşatılması ve esir edilmesi hesaplanmasına imkan olmayan bir olaydı, ve Kral bunu, hiç değilse Avusturyalıların bizzat kendi hataları yüzünden Prag'da düştüklerl kötü durum buna fırsat verinceye kadar, hiç düşünmemişti. (Clausewitz'in notu).

(**) Napolyon (P.N.)

      Bu değişik koşulların doğal olarak değişik düşüncelere yol açmaları gerekmez miydi? 1805, 1806 ve 1809 yıllarında büyük bir felaketi sadece bir olanak değil, büyük bir olasılık içinde göstermeleri, ve dolayısıyla sadece birkaç kaleyi ya da bir eyalet parçasını hedef alan plan ve tedbirlerden çok daha başka plan ve tedbirlerin alınmasını gerekli kılmaları beklenmez miydi bu düşüncelerin?


      Oysa, Avusturya da, Prusya da politik havanın fırtınalara gebe olduğunu hissettikleri ve hızla silahlandıkları halde, bu tedbirlerden hiç birini almaya gerek görülmedi. Bir anlamda bunun olanak dışı olduğu söylenebilir, çünkü tarih bu ilişkileri henüz tam olarak ortaya çıkarmamıştı. 1805, 1866, 1809 seferleri ve ondan sonrakilerdir ki, mutlak anlamdaki modern savaşı, bütün o tahrip edici enerjisi ile, daha kolay kavramamızı mümkün kılmışlardır.


      Teorinin istediği şudur ki, her savaşın başında, o savaşın niteliği ve ana çizgileri, politik koşullara ve politik ilişkilere göre, hiç değilse en yakın bir olasılık olarak belirlensin. Savaşın niteliği, bu olasılığa göre, mutlak savaşa ne kadar yaklaşırsa; ne kadar çok muharip Devletlerin tümünü kapsayıp onları girdaba sürüklerse; olaylar o derece birbirine bağlı olur, fakat aynı zamanda sonunu düşünmeden ilk adımı atmak da o derece tehlikeli olur. (sayfa 287)



B. SAVAŞIN AMACININ BÜYÜKLÜĞÜ VE HARCANACAK ÇABALAR HAKKINDA
 



      Düşmana karşı uygulayacağımız zorlayıcı tedbirler, gerek kendimizin gerek onun politik amaçlarının boyutları ile orantılı olacaktır. Bu iki nicelik, önceden bilindikleri ölçüde, her iki tarafın çabalarının ölçüsünü tayin ederler; ancak bunları kesinlikle bilmek her zaman mümkün olmaz, bu da tarafların değişik ve farklı araçlara başvurmalarına yol açan nedenlerin başında gelir.


      Devletlerin durumu ve içinde bulundukları koşullar birbirine benzemez; bu da ikinci bir neden olabilir.
      Hükümetlerin irade gücü, karakteri ve yetenekleri de aynı değildir, bu da üçüncü bir nedendir.


      Bu üç unsur, düşmandan beklenebilecek direnme gücünün hesabına belirsizlik getirir. Dolayısıyla saptamamız gereken hedef ve kullanmamız gereken araçlar bakımından da tereddüt içinde kalırız.


      Savaşta yetersiz çabalar sadece başarısızlığa yol açmakla kalmayıp kesin bir yenilgiye de sebep olabileceğinden, iki taraf da karşılıklı olarak birbirini alt etmeye çalışmak zorundadır. Bu da karşılıklı bir eyleme yol açar.


      Böyle bir noktayı saptamak mümkün olsaydı, bu belki bizi çabamızı son noktasına kadar harcamaya sürükleyebilirdi. Ama bu takdirde politik isterlere yeteri kadar önem vermemiş olurduk, araçlarla amaç arasındaki ilişki kaybolurdu. Çoğu kez de bu aşırı çaba harcama eğilimi şartların karşıt ağırlığı altında ezilirdi.


      Demek oluyor ki, bir savaşı göze alan taraf ortalama bir tutum içinde kalmalı, ancak politik amacını gerçekleştirmeye yetecek kadar güçler kullanmalı ve savaştaki hedefini de buna göre saptamalıdır. Bu ilkeyi uygulayabilmek için de, her hangi bir sonucun mutlak zorunluluğunu kabul etmekten vazgeçmeli, uzak ihtimalleri hesaplarının dışında bırakmalıdır.


      İşte aklın faaliyeti bu noktada teorik bilimler, mantık ve matematik alanını terk edip geniş anlamda bir sanat (sayfa 288) haline gelir: yani, sayısız nesnelerin ve koşulların içinden, içgüdüsel bir yargı ile, en önemli ve en kesin olanlarını ayırmak yeteneği. Bu içgüdüsel yargı, kuşkusuz, şeyler ve ilişkiler arasında bir çeşit önsezi ile bir kıyaslama yapmak, içlerinde uzak ve önemsiz olanları bir yana bırakıp yakın ve önemli olanları, salt bir mantıki muhakeme ile yapılabileceğinden daha çabuk bulup meydana çıkarmaktır.


      Savaş için seferber edilmesi gerekli araçların miktarını saptamak için, hem kendi açımızdan hem de düşmanın açısından savaşın politik amacına bakmak gerekir. Kendi gücümüzü ve durumumuzu olduğu kadar, düşman Devletinin de gücünü ve durumunu gözden geçirmemiz gerekir. Ayrıca düşman hükümetinin ve halkının karakterini ve yeteneklerini göz önünde bulundurmak ve aynı değerlendirmeyi kendi yönümüzden de yapmak gerekir. Nihayet, diğer Devletlerin politik ilişkilerini ve savaşın bu Devletler üzerindeki etkisini hesaba katmamız gerekir. Bu çeşitli koşulların ve çeşitli ilişkilerinin saptanmasının kolay bir şey olmadığı, tersine çok karışık ve zor bir iş olduğu meydandadır. Ancak bir deha kıvılcımı doğru olanı bir bakışta keşfedebilir, yoksa akademik ve metodolojik bir inceleme bu karmakarışık durumların hiç bir zaman üstesinden gelemez.


      Bu anlamda, Bonapart bunun Newton'u bile şaşkına çevirecek bir cebir problemine benzediğini söylemekte tamamen haklıydı.
      Koşulların boyutları ve çeşitliliği ile alınacak isabetli tedbirler konusundaki belirsizliğin olumlu bir sonuca varmak ihtimalini son derece güçleştirdiği bir gerçekse de, unutmamak gerekir ki, meselenin önemi durumun karmaşıklığını ve zorluğunu arttırmamakla birlikte onu çözmenin meziyetini büyütür. Sıradan insanlarda, tehlike ve sorumluluk akli melekelerin özgürlüğünü ve faaliyetini arttırmaz, azaltır; yok eğer bu faktörler muhakeme kabiliyetini güçlendirir, ona kanat takarsa, o zaman karşımızda olağanüstü zeki ve akıllı bir insan var demektir.


      O halde, ilk başta kabul etmemiz gereken şey, (sayfa 289) yaklaşmakta olan bir savaş üzerinde, saptanması gerekli amaç ve kullanılacak araçlar üzerinde bir yargıya varabilmek için, önce bütün hal ve şartları eksiksiz olarak incelememizin kaçınılmaz olduğudur. Bunların arasında o ana özgü unsurlar da vardır. Gözden uzak tutmamamız gereken ikinci nokta da, bu kararın, savaşta alınacak bütün kararlar gibi, salt objektif olamayacağı, hükümdarların, Devlet adamlarının ve komutanların —bu sıfatlar tek bir kişi üzerinde toplansın veya toplanmasın— akli ve ahlaki yetenekleri tarafından belirlenmesi gerektiğidir.


      Devletlerin zamana ve koşullara göre içinde bulundukları genel ilişkilere bakacak olursak, mesele daha genel bir nitelik kazanır ve soyut bir biçimde incelenmeye daha elverişli bir hal alır. Bu noktada tarihe bir göz atmamıza izin verilsin.


      Yarı-uygar Tatarlar, eski çağların Cumhuriyetleri, feodal senyörler ve Orta çağların ticaretle uğraşan siteleri, XVIII. yüzyılın kralları, savaşı kendilerine özgü yöntemlerle, ayrı ayrı biçimlerde, farklı araç ve amaçlarla yürütmüşlerdir.


      Tatar sürüleri yerleşecek yeni yerler aramışlardır. Çoluk çocuk ve kadınları ile milletçe yürüyüşe geçerlerdi; bu itibarla sayıca bütün ordulardan daha büyüktüler ve amaçları düşmanı egemenlikleri altına almak ya da bulunduğu yerden söküp atmaktı. Eğer yüksek bir uygarlık düzeyi böyle bir durumla bağdaşabilseydi, kısa zamanda önlerine çıkan her şeyi yıkmaktan geri kalmazlardı.


      Roma dışında kalan eski çağ Cumhuriyetlerinin geniş arazileri yoktu. Orduları daha da küçüktü, çünkü halkın büyük kitlesi bunların dışında kalıyordu. Sayıları çok fazlaydı, ve birbirlerine o kadar yakındılar ki, doğanın genel yasasına göre ayrı ayrı küçük parçaların daima girdikleri doğal denge durumunda, büyük girişimleri ister istemez engellerle karşılaşırdı; onun için savaşları açık araziyi yakıp yıkmaktan, talan etmekten ve ilerisi için kendilerine (sayfa 290) bir nüfuz sahası sağlamak üzere tek tük şehirleri işgal etmekten öteye gitmezdi.
      Bu konuda tek istisnayı Roma teşkil eder, o da tarihinin sonraki dönemlerinde. Uzun süre Roma da ganimet ve müttefikler sağlamak amacıyla komşularına karşı küçük çetelerle geleneksel savaşlar sürdürdü. Sonra kurduğu ittifaklar sayesinde büyüdü, genişledi ve yavaş yavaş bütün komşu ülkeleri, onları doğrudan doğruya işgal etmeden bir bütün halinde birleştirdi. Ancak bu şekilde İtalya'nın tüm güneyine yayıldıktan sonradır ki gerçekten istilacı bir Devlet olarak gelişmeye başladı. Kartaca düştü, İspanya ve Galya fethedildi, Yunanistan boyun eğdi, ve Roma hakimiyeti Mısır'a ve Asya'ya yayıldı. Bu dönemde Roma'nın askeri gücü çok büyüktü, fakat askeri çabaları aynı ölçüde büyük değildi. Güçleri zenginleri tarafından destekleniyordu; artık ne eski Cumhuriyetlere ne de kendi eski haline benziyordu. Yalnız kalmıştı.


      İskender'in savaşları da, kendi tarzlarında, özelliği olan savaşlardı. Mükemmel teşkilatı ile temayüz eden küçük bir ordunun başında Asya Devletlerinin köhne yapılarını yıktı. Yorulmak bilmez ve korkusuz çabalarıyla Asya kıtasına genişliğine yayıldı ve Hindistan'a kadar girdi. Başka hiç bir Cumhuriyet bu işi başaramazdı. Ancak bir anlamda kendi kendisinin paralı askeri olan bir kral bunu bu kadar çabuk yapabilirdi.


      Orta çağların büyük ve küçük krallıkları savaşlarını feodal haklarına dayanarak topladıkları askerlerle sürdürdüler. Her şey kısa zamanda olup bitiyordu; bu kısa süre içinde yapılamayan şeylere imkansız gözü ile bakılıyordu. Feodal gücün kendisi de derebeyliğin, vasallık sisteminin örgütlenmesine dayanıyordu. Birliğini oluşturan bağlar kısmen yasal bir yükümlülük, kısmen gönüllü bir sözleşmeydi; tümü gerçek bir konfederasyondu. Silahlar ve taktikler kuvvetin hakkına, ferdi çarpışmalara dayanıyor ve bu yüzden büyük birliklerin hareketine uygun (sayfa 291) düşmüyordu. Gerçekten, Devletin birliği hiç bir dönemde bu kadar zayıflamamış ve yurttaş kişi olarak bu kadar bağımsız olmamıştı. Bütün bunlar o çağın savaşlarına büyük bir özellik veriyordu. Savaşlar çabucak olup bitiyor, arazide çok az vakit kaybediliyor, savaş düşmana boyun eğdirmekten çok onu cezalandırmak amacını güdüyordu. Küçük ve büyük baş hayvanları zaptediliyor, şatoları yakılıyor ve hemen geri dönülüyordu.


      Büyük ticaret kentleri ve küçük Cumhuriyetler "condottleri" (ücretli askerler) kullanıyorlardı. Bu pahalıya mal oluyor, dolayısıyla orduların askeri gücü sınırlı kalıyordu. Çarpışmaların şiddeti ve yoğunluğu bakımından sonuç daha da olumsuzdu; paralı askerler muharebe meydanında fazla bir enerji ve atılganlık gösteremiyor, çarpışmalar genellikle bir gösteriş olmaktan öteye gidemiyordu. Bir kelime ile, nefret ve düşmanlık duyguları Devletleri toptan seferber edemiyor, bir ticaret ve kazanç konusuna dönüşüyordu. Savaş tehlikeli bir iş olmaktan çıkıyor, gerçek niteliğini yitiriyor, savaş sanatının ilkelerini uygulamaya imkan kalmıyordu.


      Derebeylik sistemi, giderek gelirli bir toprak egemenliğinde yoğunlaşıyordu. Devleti birleştiren bağlar gevşiyordu. Kişilerin hizmet ve faaliyetleri maddi yükümlülüklere dönüşüyor, para giderek bunların yerini alıyor ve feodal askerlik düzeni paralı ordular biçimini alıyordu. "Condottieri"ler bu dönüşümün halkalarını meydana getiriyor ve böylece bir süre için en güçlü Devletlerin aletleri oluyorlardı. Fakat bu durum çok sürmedi, belirli bir süre için kiralanan asker çok geçmeden sürekli paralı asker haline geldi ve sonuç olarak Devletlerin askeri gücü, Devlet hazinesinden beslenen muvazzaf bir ordu biçimini aldı.


      Tabii ağır ağır bu aşamaya yönelen gelişmeler, üç türlü askeri gücün çeşitli kombinezonlarına yol açtı. IV. Henri zamanında, feodal kontenjanların, condottieri'lerin ve sürekli orduların bir arada kullanıldıklarını görürüz. Condottieri'ler varlıklarını Otuz Yıl Savaşları dönemine kadar (sayfa 292) dar sürdürdüler; hatta XVIII. yüzyılda bile bunların ufak tefek kalıntılarına raslamak mümkündür.
      Avrupa Devletlerinin bu çeşitli dönemlerdeki diğer ilişkileri de, askeri güçleri gibi, özellikler taşıyorlardı. Genel olarak, Avrupa kıtası bir takım küçük Devletlere ayrılmış, bunların bir kısmı iç anlaşmazlıklar içinde bocalayan, bir kısmı merkezi iktidarları sınırlı ve belirsiz küçük krallıklardan oluşuyorlardı. Bu Devletlere gerçek birer politik birlik gözüyle bakmaya imkan yoktu; bunlar daha ziyade gevşek bağlarla tutturulmuş birer güçler topluluğu idi. Bu itibarla, bu Devletleri, basit mantık kurallarına göre hareket eden bilinçli varlıklar olarak telakki etmeye de imkan yoktu.


      Orta çağların dış politikasına ve savaşlarına bu açıdan bakmamız gerekir. Örneğin, Roma Germen İmparatorlarının beş yüzyıl boyunca sürekli olarak İtalya'ya yaptıkları seferleri düşünecek olursak, bunlardan hiç birinin bu ülkenin temelli olarak işgaline yol açmadığını, hatta buna ciddi olarak teşebbüs bile edilmemiş olduğunu görürüz. Bu durumu durmadan tekrarlanmış bir hata olarak, kökeni dönemin özelliğine dayanan yanlış bir görüş olarak kabul etmek kolaydır; ancak belki bunun, bugün bir ölçüde anlayabildiğimiz fakat hiç bir zaman onlarla bizzat karşılaşan insanlar kadar kolaylıkla gözümüzün önünde canlandıramayacağımız bin bir önemli nedenden ileri geldiğini kabul etmek akla daha yakındır. Bu kaostan çıkan büyük Devletler güçlenmek ve örgütlenmek için zamana muhtaç oldukları sürece, bütün güçlerini ve enerjilerini bu noktaya toplamak zorundaydılar; dış savaşlarının sayısı azdı ve meydana gelenler de henüz politik birliğini perçinlememiş bir Devletin damgasını taşımaktaydı.


      İlk savaşlar Fransa ile İngiltere arasında başladı, fakat Fransa'yı o dönemde gerçek bir krallık saymaya imkan yoktur: düklüklerden ve kontluklardan oluşan bir topluluktu. İngiltere'ye gelince, biraz daha fazla birlik görünümü içinde olmasına karşın, o da hâlâ feodal örgütlenmeye (sayfa 293) karşı mücadele ediyor ve bir sürü iç gailelerle uğraşıyordu.


      XI. Louis zamanında, Fransa iç birliğe doğru en büyük adımını attı; VIII. Charles'ın saltanatı sırasında, İtalya'da istilacı bir güç olarak görünmeye başladı; XIV. Louis döneminde ise, Devleti ve sürekli ordusunu en yüksek mükemmellik düzeyine eriştirmişti.
      İspanya, Katolik Ferdinand tarafından tesadüfi evlilik bağları sayesinde birleştirildi; V. Carlos Şarlkent zamanında, birdenbire, İspanya, Burgonya toprakları, Almanya ve İtalya'nın birleşmesinden doğan büyük İspanyol monarşisi ortaya çıktı. Bu dev İmparatorluk, birlik ve iç politik kaynaşma bakımından olan eksiğini para ile kapatıyordu. Sürekli ordusu ilk kez Fransa'nın sürekli ordusu ile çarpıştı. Şarlken'in istifasından sonra, İspanyol devi, İspanya ve Avusturya olmak üzere ikiye ayrıldı. Avusturya, Bohemya ve Macaristan'ın ilhakıyla kuvvetlenince, Germen Konfederasyonunu küçük bir tekne gibi peşinden sürükleyen büyük bir güç olarak çıktı dünya sahnesine.
      XVII. yüzyılın sonu, XIV. Louis'nin çağı, XVIII. yüzyıldaki biçimiyle muvazzaf askeri güçlerin doruğunu temsil eden tarihi dönem sayılmalıdır. Bu askeri güç paraya ve gönüllü askerlere dayanıyordu. Devletler artık tam bir birlik içinde örgütlenmişlerdi. Hükümetler de, tebaalarının kişisel borçlarını vergi haline dönüştürerek bütün güçlerini hazinelerinde toplamışlardı. Sosyal ilerlemelerin hızı ve sürekli hükümet reformları sayesinde, bu güç eskisine oranla çok büyümüştü. Fransa birkaç yüz bin kişilik muvazzaf ordusu ile sahneye çıkıyor ve öteki Devletlerde aynı şekilde kendisini izliyorlardı.


      Devletlerin diğer ilişkileri de değişmişti. Avrupa bir düzine kadar krallık ile bir iki Cumhuriyete ayrılmıştı. Bundan böyle artık bu Devletlerden ikisinin aralarında tek başlarına savaşabileceklerini, ve eskiden olduğu gibi bütün öteki Devletlerin işin içine karışmayacaklarını tasavvur etmek mümkündü. Politik ilişkilerde henüz çok çeşitli (sayfa 294) kombinezonlara yer vardı, ama bunları zaman zaman, olasılık derecelerine göre, gözden geçirip kestirmek mümkündü.


      İç ilişkiler hemen hemen her yerde monarşi biçiminde karar kılmıştı. İmtiyazlı zümrelerin veya sınıfların hakları ve nüfuzları giderek ortadan kalkmış ve Hükümet dış ilişkilerinde Devleti temsil eden bir bütünlük kazanmıştı. Artık elverişli bir araç ve kendi başına buyruk bir irade sayesinde savaşın teorik kavramına uygun bir biçim alabileceği zaman gelmişti.


      İşte bu dönemde üç yeni İskender ortaya çıktı: Gustaf Adolf, XII. Charles ve Büyük Frederik. Üçünün de amacı, küçük fakat son derece disiplinli orduları sayesinde, küçük Devletlerini büyük krallıklar haline getirmek ve karşılarına çıkan tüm engelleri devirmekti. Eğer sadece Asya Devletleri ile uğraşmak zorunda kalmış olsalardı, İskender'e daha da çok benzeyeceklerdi. Her halükarda; savaştan bekledikleri şeyler bakımından kendilerini Bonapart'ın öncüleri sayabiliriz.


      Ne var ki, savaş, güç ve kararlılık bakımından bir yandan kazandıklarını öbür yandan kaybediyordu.


      Ordular hazineden besleniyorlardı, hükümdarlar ise hazineyi kendi keseleri sayıyor, hiç değilse halka değil, hükümete ait bir kaynak olarak kabul ediyorlardı. Öteki Devletlerle ilişkiler tek tük ticari konular dışında, genellikle sadece Hazineyi veya hükümeti ilgilendiriyor, halkı ilgilendirmiyordu, hiç değilse düşüncelerin eğilimi her yerde bu doğrultudaydı. Dolayısıyla hükümetler kendilerini geniş toprakların sahipleri ve yöneticileri sayıyor, "kiracıların" çıkarlarını gözetmeye lüzum görmeden bu toprakları durmadan genişletmeye bakıyordu. Barbarların akınları sırasında her şey olan, eski çağların Cumhuriyetlerinde ve Orta çağlarda ise büyük bir rol oynayan halk (tabii halk deyiminden sadece yurttaşlık haklarına sahip olanları anlarsak), XVIII. yüzyılda artık bir hiçti. Olsa olsa, erdemleri ve eksiklikleri nedeniyle halkın savaş üzerinde dolaylı bir etkisi bulunduğu söylenebilirdi.


      Böylece, hükümet halktan koptuğu ve kendisini (sayfa 295) Devlet saydığı ölçüde, savaş salt bir hükümet işi olmaya başladı. Hükümet, kasalarındaki paralar, ve kendi ülkesiyle komşu ülkelerden devşirdiği işsiz güçsüz serserilerle savaşı yürütüyordu. Bu durumun sonucu olarak, hükümetin elindeki araçların kesin denilebilecek sınırları oluyor ve bunları iki taraf için de, hem kapsam hem süre bakımından, önceden saptamak olanağı bulunuyordu: bu da savaşı en korkulu unsurundan, yani çabaları son haddine vardırma eğiliminden ve buna bağlı gizli olasılıklar dizisinden yoksun bırakıyordu.


      Düşmanın mali olanakları, hazinesinin durumu, itibarı ve ordusunun büyüklüğü aşağı yukarı biliniyordu. Savaşın patlak verdiği anda bu durumunda kayda değer bir gelişme beklenemezdi. Devlet düşman gücünün sınırlarını bildiği için kendini mutlak bir yenilgiye karşı bir ölçüde emniyette hissediyor, ve bu arada kendi gücünün de sınırlarını bildiği için niyet ve amaçlarında ölçüyü kaçırmıyordu. Düşman tarafından gelebilecek bir aşırılığa karşı korunmuş olduğuna göre, kendisinin de aşırılığa kaymayı göze almasına gerek yoktu. Bu yönde bir zorunluluk söz konusu olmayınca, geriye cesaret ve ihtirasın itici gücü kalıyordu. Fakat buna karşı da Devletin politik ilişkileri bir denge unsuru teşkil ediyordu. Ordularına bizzat kumanda eden krallar bile savaş aracını ihtiyatla kullanmak zorundaydılar. Ordu dağılacak, çözülecek olursa, yenisini bulmak imkansızdı ve ordunun dışında başka hiç bir şey yoktu. Bu yüzden bütün girişimlerde son derece temkinli davranmak gerekiyordu. Ancak kesin bir üstünlük kendiliğinden ortaya çıkar gibi göründüğü zamandı ki, krallar veya kamuya çıkar gibi göründüğü zamandır ki, krallar veya komutanlar bu pahalı aracı kullanmaya yanaşıyorlardı. Böyle bir fırsatı yaratmak ise büyük komutanlara vergiydi. Fakat fırsat çıkıncaya kadar, her şey sanki bir boşluk içinde yüzerdi; harekete geçmek için hiç bir sebep yoktu; bütün güçler, yani bütün niyetler, oldukları yerde dururdu. Başlangıçtaki saldırganlık niyetleri tedbir ve ihtiyat içinde eriyip giderdi. (sayfa 296)
      Böylece savaş, gerçek özü bakımından, zaman ile tesadüfün kâğıtları karıştırdığı bir oyuna dönüştü. Fakat anlamı bakımından, biraz daha gerilimli bir diplomasiden başka bir şey değildi; isterseniz buna, muharebe ve kuşatmaların diplomatik notaların yerini tuttuğu biraz daha sert ve enerjik bir müzakere biçimi de diyebilirsiniz. En hırslı olanların bile amacı, barış görüşmelerinde koz olarak kullanabilecekleri birkaç küçük avantaj kazanmaktan ileri gitmezdi.


      Savaşın bu cılız ve sınırlı biçimi, yukarda söylediğimiz gibi, dayandığı dar tabanın sonucuydu. Gustaf Adolf, XII. Charles ve Büyük Frederik gibi seçkin komutan ve kralların, kendileri kadar seçkin orduların başında, olayların genel düzeyinin çok daha üstüne çıkamamışlar ve ölçülü sonuçlarla yetinmek zorunda kalmışlar ise, bunun nedenini Avrupa'daki güçler dengesinde aramak gerekir. Eskiden bir sürü küçük Devletlerin içinden bir tanesinin birdenbire büyümemesi için, yakınlık, temaslar, aile bağları, şahsi dostluklar gibi dolaysız ve doğal çıkarlar sayesinde elde edilen şeyler, Devletlerin büyüdüğü ve merkezlerinin birbirinden uzaklaştığı bugünkü dönemde diplomasi sanatının daha ince ve ustalıklı bir şekilde kullanılmasıyla elde edilmektedir. Politik çıkarlar, sempatiler ve antipatiler ince bir sistem halinde gelişmiştir. Bunun sonucu olarak ortaya öyle bir durum çıkmıştır ki, Avrupa'da bir top atışı işitilmeye görsün, bütün hükümetler hemen olup bitenlerle ilgilenmeye başlarlar.


      Bu itibarla, dünyaya gelecek yeni bir İskender iyi bir kılıcın yanısıra ayrıca kuvvetli bir kaleme sahip olmak zorundadır; ve bu takdirde bile, fetihlerinde çok ileri gidebileceği şüphelidir.


      Fakat XIV. Louis, Avrupa'daki kuvvetler dengesini bozmaya çalıştığı, ve daha XVII. yüzyılın sonlarında kendisine karşı beslenilen düşmanlık duygularını umursamayacak bir noktaya ulaştığı halde, savaşları tıpkı eski savaşlar gibiydi ve kullandığı yöntemlerin geleneksel yöntemlerden (sayfa 297) hiç bir farkı yoktu; ordusu kuşkusuz Avrupa'nın en büyük ve en zengin hükümdarının ordusu olduğu halde, niteliği bakımından öteki ordulardan tamamen farksızdı.


      Tatarlarda, eski Asya halklarında ve hatta Orta çağlarda o kadar büyük bir rol oynayan yağma ve talanlar artık zamanın ruhuna uymuyordu. Bunlara haklı olarak gereksiz bir barbarlık gözüyle bakılıyor, misillemeler davet edebileceği, ve düşmanın hükümetinden çok halkına zarar verdiği, bu itibarla ulusları uygarlık yolunda yüzyıllarca geri bırakmaktan başka hiç bir işe yaramadığı ileri sürülüyordu. Bu itibarla savaş gittikçe daha geniş ölçüde, hem araçları hem de amacı bakımından, salt orduya dayanmaya başladı. Ordu, kaleleri ve hazırlanmış müstahkem mevkileri ile, Devlet içinde Devlet oldu ve savaş unsurunu giderek bünyesinde eritti. Tüm Avrupa bu gelişme karşısında seviniyor ve onu ilerleme ruhunun bir neticesi sayıyordu. Bu yanlış bir yargıydı, çünkü insan aklının ilerlemesi hiç bir zaman abes bir sonuca, örneğin iki kere ikinin beş ettiği sonucuna yol açamaz; fakat değişikliğin halk için yararlı bir etkisi oldu. Yalnız şu da yadsınamaz ki, savaş bu sayede daha geniş ölçüde bir hükümet işi haline geldi ve halkın çıkarlarından daha da uzaklaştı. Saldırıya geçen Devletin savaş planı bu dönemde genellikle düşman eyaletlerinden bir kaçını işgal etmekten ibaretti; savunmada kalan tarafın planı ise düşmanın kalelerinden birini eline geçirmek ya da kendi kalelerinden birinin düşman eline geçirmesine engel olmaktı. Ancak bu amaçlara ulaşmak için muharebe kaçınılmaz hale geldiği zamandı ki, muharebe istenir ve verilirdi. Kesin bir zorunluluk olmadıkça., sırf bir zafer kazanmak için, şan olsun diye muharebe veren komutana fazla cüretkar gözüyle bakılırdı. Genellikle sefer bir kuşatmadan sonra, ya da, çok hareketli bir seferse, en çok iki kuşatmadan sonra sona ererdi; bundan sonra ordular kışı geçirmek için konaklarlar ve bu zorunlu sayılırdı. Konaklama sırasında, taraflardan hiç biri diğerinin kötü korunma tedbirlerinden yararlanamaz, aralarındaki her türlü ilişki kesilirdi. Kış konaklamaları, belirli bir (sayfa 298) sefer boyunca girişilebilecek harekâta kesin bir sınır çizerlerdi.


      Karşı karşıya gelen kuvvetler eşit olurlar, ya da saldıran tarafın açıkça daha zayıf olduğu meydana çıkarsa, ne muharebe ne de kuşatma olur, seferin tüm harekâtı belirli mevzilerin ve cephaneliklerin muhafazası ve ülkenin bazı bölgelerinin düzenli bir şekilde yağma edilmesi etrafında dönerdi.


      Savaş bütün uluslarca bu tarzda yürütüldüğü, ve gücünün doğal sınırları bu kadar yakın ve açık olduğu sürece, kimse bunda bir fevkaladelik görmüyordu. Aksine, herkes durumdan memnun görünüyor, ve XVIII. yüzyılda savaş sanatına yönelen eleştiri, başlangıcını ve sonunu fazla önemsemeden daha ziyade ayrıntılar üzerinde duruyordu. Böylece her şeyde bir büyüklük, bir mükemmellik görülüyor ve feldmareşal Daun bile —ki onun sayesinde Büyük Frederik bütün teşebbüslerinde tam bir başarı kazanmış ve Marie-Thérèse amaçlarından hiç birine ulaşamamış— hâlâ büyük bir komutan sayılabiliyordu. Ancak ondan sonradır ki, daha sağlam ve uzak görüşlü bir yargıya varmak mümkün olabilmiş, yani sağduyu, sayıca üstün kuvvetlerle olumlu bir şeylerin elde edilmesi gerektiğini, aksi takdirde, komutanın yetenekleri ve gösterdiği maharet ne olursa olsun, savaşın kötü yönetilmiş sayılmasının zorunlu olduğunu kabul etmişti.


      Fransız İhtilâli patlak verdiği zaman durum bu merkezdeydi, Avusturya ve Prusya savaş diplomasisi sanatlarını denediler fakat bunun yetersiz olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Herkes bütün umudunu, geleneksel görüşlere göre, çok sınırlı bir askeri güce bağlarken, 1793'de kimsenin aklından bile geçirmediği muazzam bir askeri kuvvet meydana çıktı. Savaş birdenbire yeniden halka, üstelik hepsi de kendilerini Devletin yurttaşları sayan 30 milyonluk bir halka mal olmuştu. Burada bu büyük olayın ayrıntılarına girmeden, şimdilik bizi ilgilendiren sonuçları üzerinde duralım. Hükümetin veya ordunun yerine halkın savaşa katılması ile, tüm bir ulus terazinin bir kefesine (sayfa 299) olanca ağırlığını koymuş oluyordu. Bundan böyle, eldeki araçların —harcanabilecek çabaların— artık belirli bir sınırı yoktu; savaş artık hiç bir engel tanımayan sonsuz bir enerji ile yürütülebilecek ve dolayısıyla düşman için eskisinden çok daha tehlikeli olabilecekti.


      Eğer Devrim Savaşları bütün bunlar olanca açıklığı ile meydana çıkmadan olup bittiyse; eğer Devrimin komutanları sonuna kadar gidip Avrupa monarşilerini yerle bir etmemişlerse; Alman orduları zaman zaman başarı ile direnmek ve zafer selini durdurmak olanağını bulabilmişlerse; bunun asıl nedenini Fransızların karşısına ciddi engeller olarak çıkan teknik eksikliklerde aramak gerekir. Bunlara önce sıradan askerlerde, sonra generallerde, daha sonra da, Direktuar zamanında, bizzat hükümette raslanmıştır.


      Bonapart'ın eliyle bütün bu eksiklikler giderildikten ve her şey tamamlandıktan sonra, tüm ulusun gücüne dayanan bu askeri kuvvet Avrupa üzerine öyle bir yürüyüş yürüdü, önüne çıkan bütün engelleri öylesine yıkıp devirdi ve kendinden o kadar emin savaştı ki, modası geçmiş, köhne ordularla karşılaştığı her yerde zafer avucunun içindeydi. Fakat tam zamanında bir tepki meydana geldi. İspanya'da savaş kendiliğinden bir halk savaşına dönüştü. Avusturya'da, 1809 yılında, hükümet, yedekler ve Landwehr (*) sayesinde, olağanüstü çabalar harcadı ve amacına ulaşmasına ramak kaldı. O zamana kadar bu Devletin böylesine mücadele edebileceği kimsenin aklından bile geçmemişti. Rusya da, 1812'de, İspanya ve Avusturya'yı örnek alarak ülkesinin uçsuz bucaksız genişliğinin de yardımıyla, uzun süre ihmal edilmiş olan hazırlıklarının yine de etkin olmasını sağladı. Sonuç parlak oldu. Almanya'da, ilk ayaklanan Prusya oldu, savaşı ulusal bir dava haline getirdi; (sayfa 300) Parasız, kredisiz, ve yarı yarıya azalmış bir nüfusla, 1806'da çıkardığı ordudan iki kat daha kuvvetli bir orduyu sefere soktu. Almanya'nın geri kalan kısmı çok geçmeden Prusya'nın örneğini izledi ve Avusturya da, 1809 yılındaki kadar enerjik bir biçimde olmasa bile, alışılagelenin üstünde bir kuvvetle ileri atıldı. Böylece Almanya ve Rusya, 1813 ve 1814 yıllarında, bu iki seferde faal bir rol oynayanlar ve ölenlerle birlikte, bir milyona yakın askerle Fransa'nın karşısına çıktılar.
 


(*) Germen ülkelerinde orta yaşlı ve tecrübeli erleri kapsayan yedek kara ordusu. Napolyon savaşları sırasında Avusturya ve Prusya bütün eyaletlerde muvazzaf ordularını takviye edecek Landwehr birlikleri kurmuşlardır. (ç.n.)
      Bu şartlar altında savaşın yönetiminde harcanan enerji bambaşka bir şeydi; her ne kadar henüz Fransızlarınki ayarında olmamakla ve yer yer çekingenlik belirtilerine raslanmakla birlikte, genel olarak seferler eski stilde değil, yeni stilde yürütülmüş sayılabilirdi. Sekiz ay içinde savaş sahnesi Oder nehrinden Seine nehrine kaymıştı. Mağrur Paris ilk kez başını eğmek zorunda kaldı; ve o dehşetengiz Napolyon zincire vurulmuş, yerde sırtüstü yatıyordu.
      Böylece savaş, Napolyon zamanından beri, önce bir taraf, sonra öbür taraf için tüm milletin savaşı olunca, yepyeni bir niteliğe büründü, yeni boyutlar kazandı, daha doğrusu gerçek niteliğine, mutlak mükemmelliğine kavuştu. Kullanılan araçların artık görünür bir sınırı yoktu; eski sınırları hükümetlerin ve tebaalarının enerji ve coşkunluğu içinde kaybolmuştu. Araçların kapsamı ve mümkün sonuçların geniş alanı bir yandan, ulusal duyguları coşturan tahrikler öbür yandan, savaşın yönetimindeki dinamizmi alabildiğine arttırıyordu. Artık savaşın amacı düşmanı alt etmekti. Düşman bütün gücünü yitirerek yere yuvarlanmadıkça, durmak ya da savaşın karşılıklı hedefleri hakkında bir anlaşmaya varmak imkansız sayılıyordu.


      Böylece tüm geleneksel sınırlamalardan kurtulmuş olan savaşın ilkel şiddeti doğal gücüyle infilak ediyordu. Bunun nedeni halkın, şimdiye kadar sadece Devleti ilgilendirdiği sanılan bu büyük işe karışmasıydı; bu da kısmen Fransız İhtilâlinin ülkelerin içişleri üzerindeki etkisinden, kısmen de Fransızların tüm uluslara karşı takındıkları tehdit edici tavırdan ileri geliyordu.


      Bununla birlikte, gelecekte bunun hep böyle olup olmayacağı, yani bundan böyle Avrupa'da çıkacak bütün savaşların Devletlerin tüm güçlerini seferber edip etmeyeceği ve bu itibarla ancak halkı yakından ilgilendiren büyük çıkarlar söz konusu olduğu zaman patlak verip vermeyeceği veya giderek hükümet ile halk arasında yeni bir kopma meydana gelip gelmeyeceği konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir; esasen bizim de böyle bir niyetimiz yoktur. Ancak savaşta mümkün görülen şeylerin bir ölçüde sadece bilinçaltımıza yerleşmiş olan sınırları bir kez yıkılıp atıldıktan sonra, bu direkleri yeniden dikmenin zor olduğunu söylersek, sanırız herkes bize hak verecektir. İlerde büyük çıkarlar söz konusu olduğunda, karşılıklı düşmanlığın çağımızda tanık olduğumuz koşullar altında patlak vereceğini söylemek de her halde bir kehanet olamayacaktır.


      Burada tarihi gözlemlerimize son veriyoruz, çünkü amacımız her çağda savaşın hangi ilkelere göre yönetildiğini bir çırpıda belirtmek değil, sadece her çağın kendine özgü savaş biçimleri, sınırlayıcı koşulları ve ön yargıları olduğunu göstermekti. Böylece her çağın kendine özgü bir de savaş teorisi bulunması doğaldı: her ne kadar, ilk zamanlarda olduğu gibi sonraları da, her yerde felsefi ilkelere dayalı bir teori kurma çabaları ağır basmış ise de, her çağın kendine özgü bir teorisi olduğu da yadsınamaz. Bu itibarla, her çağın olaylarını değerlendirirken o çağın özelliklerini gözönünde bulundurmak gerekir; eğer her çağın yetiştirdiği komutanları anlamak ve doğru olarak değerlendirmek istiyorsak, çağın bütün ayrıntılarını kılı kırk yararak inceleyecek yerde, genel çizgilerine o çağın görüş açısından bakmaya çalışmalıyız.


      Ancak Devletlerin ve kullanılan askeri güçlerin özel ilişkileri ile şartlanmış olan savaş yönetiminin her çağda geçerli olan daha genel bir yönü, daha doğrusu tamamen genel bir yönü vardır ki, işte bununla teori meşgul olur.


      Son zamanların kapanmakta olan döneminde savaş, özünü oluşturan mutlak güce kavuşmuştur; bu itibarla, (sayfa 302) evrensel olarak geçerli ve zorunlu olan her şeyi bu dönemde bulabiliriz. Fakat gelecekteki savaşların bugün tamamen ortadan kalkmış olan engellerle yeniden karşılaşmaları ne kadar olasılık dışı ise, bunların sonsuza dek bugünkü geniş kapsamlı karakterlerini muhafaza edecekleri de o kadar zayıf bir olasılıktır. Bu nedenle, salt mutlak savaş kavramına bağlanıp kalan bir teori, dış etkenlerin savaşın özünü değiştirdiği durumların tümünü suçlamış veya kapsamı dışında bırakmış olacaktır. Oysa, teorinin amacının bu olmadığı açıktır: teori savaşı ideal değil, gerçek şartları içinde inceleyen bir bilim olmalıdır. Dolayısıyla teori, olaylara araştırıcı, ayırdedici ve sınıflandırıcı bir açıdan bakmakla birlikte, savaşa yol açabilecek nedenlerin çeşitliliğini hiç bir zaman gözden kaçırmamalı ve savaşın genel çizgilerini ve ana unsurlarını, çağın ve anın isterlerine yer verecek şekilde ortaya koymalıdır.


      Aynı şekilde, savaşa girmeyi tasarlayan bir kimse, hedefini ve buna ulaşmak için kullanacağı araçları saptarken, içinde bulunduğu durumun özel ayrıntılarını mutlaka gözönünde bulundurmalıdır, çünkü savaşın hedefini ve araçlarını belirleyen bu koşullardır. Aynı nedenle, çağın genel karakteri ile genel koşullarının da etkisini unutmamak gerekir. Nihayet, söz konusu hedef ve araçlar, her zaman savaşın niteliğinden çıkarılması gereken genel sonuçlara bağlıdırlar. (sayfa 303)



BÖLÜM IV
SAVAŞIN AMACININ DAHA
KESİN OLARA.K TANIMLANMASI:
DÜŞMANI BOZGUNA UĞRATMAK

 



      Kavram olarak savaşın amacı her zaman için düşmanı yenmektir; bu temel fikir bütün incelemelerimizin hareket noktası olmuştur.
      Fakat düşmanı yenmek nedir? Bu mutlaka düşman ülkelerinin tamamının işgali demek değildir. Eğer Almanlar 1792'de Paris'e varmış olsalardı, Devrimci cepheye karşı savaş büyük bir olasılıkla hiç değilse bir süre için sona ermiş olacaktı. Bunun için daha önce ordularını yenmek bile şart değildi, çünkü bu ordular o dönemde henüz tek başlarına iktidarı temsil etmiyorlardı. Öte yandan, Müttefikler 1814'te Paris'i almış olsalardı bile, Bonapart henüz kuvvetli bir ordunun başında bulunduğu sürece, her şeyi kazanmış olmazlardı; ancak Bonapart'ın ordusu büyük ölçüde çözülmüş ve erimiş olduğundan, Paris'in işgali, 1814'te ve 1815'de, her şeyi halletmişti. Eğer Bonapart 1812'de, Moskova'yı almadan önce ve aldıktan sonra, 120.000 kişilik Rus ordusunu Kaluga yolu üzerinde, 1805'de Avusturyalıları ve 1806'da Prusyalıları imha ettiği gibi imha edebilmiş olsaydı, Rus başkentinin ele geçirmesi, ülkenin büyük bir kısmının henüz işgal edilmemiş olmasına rağmen, galip bir ihtimalle barışa yol açmış olurdu. 1805'de Austerlitz muharebesi kaderi tayin etmişti; dolayısıyla, daha önce Viyana'yı ve Avusturya Devletlerinin üçte ikisini işgal etmiş olması Bonapart'ın barışı elde etmesi için yeterli değildi. Fakat öte yandan, Austerlitz zaferinden sonra bile, Macaristan'ın henüz ayakta olması barışın imzalanmasını önlemeye yeterli bir karşı ağırlık değildi. Rus ordusunun imhası Rusya seferinin gerekli olan son darbesiydi; Çar Alexander'ın elinde başka bir ordu yoktu, bu (sayfa 304) itibarla barış zaferin zorunlu sonucu olacaktı. 1805'de Rus ordusu Avusturya ordusu ile birlikte Tuna üzerinde bulunmuş ve yenilgiyi paylaşmış olsaydı, o zaman belki de Viyana'nın işgaline gerek kalmaz ve barış Linz'de imzalanmış olurdu.


      Bir ülkenin baştan başa işgalinin yeterli olmadığı başka haller de vardır: örneğin, 1807 yılında Prusya'da, kesin sonuç vermeyen Eylau muharebesinde Rusya'nın yedek ordusuna indirilen darbe kaderi tayin etmeye kafi gelmemiş ve işi bitirmek için Friedland zaferinin :kazanılması gerekmişti: tıpkı bir buçuk yıl önce Austerlitz'de olduğu gibi.


      Görülüyor ki burada da sonucu tayin eden genel nedenler değildir; yerinde bulunmayanların bilemeyecekleri özel nedenler ve kimsenin bahsetmediği manevi nitelikte etkenler, hatta tarihin "anekdotları" olan en ufak olaylar ve raslantılar çok kez kesin sonuçlar doğurabilir. Teorinin bu konuda bütün söyleyebileceği, en önemli şeyin iki tarafın da içinde bulundukları şartları aklımızdan çıkarmamak olduğudur. Bunların incelenmesinden, bir çeşit ağırlık merkezi, bir güç ve hareket merkezi kendiliğinden oluşur ve artık her şey buna bağlı olur, işte tüm kuvvetlerimizi yoğun bir şekilde düşmanın bu ağırlık merkezine yöneltmemiz gerekir.


      Küçük olan her zaman büyük olana, önemsiz olan önemli olana ve arızi olan asıl olana tabidir.


      Büyük İskender'in ağırlık merkezi, Gustaf Adolf, XII. Charles ve Büyük Frederik'inkiler gibi, ordusunda idi, öyle ki, bunlardan her hangi birinin savaş güçlerini imha etmekle kariyerlerini kısa bir süre içinde sona erdirmek mümkün olurdu. İç anlaşmazlıklar içinde çalkalanan Devletlerde, bu ağırlık merkezi genellikle başkenttedir; büyük Devletlere bağlı küçük Devletlerde ağırlık merkezi genellikle müttefiklerinin ordularındadır; konfederasyonlarda çıkar birliğindedir; ulusal bir ayaklanmada, liderde ve kamu oyunundadır. İşte darbenin, yerine göre, bu noktalara indirilmesi gerekir. Düşman bunun sonucunda dengesini kaybedecek olursa, ona dengesini yeniden bulmak fırsatını (sayfa 305) vermemek lazımdır. Darbeyi ısrarla, inatla aynı noktaya tekrar tekrar indirmek gerekir; başka bir deyişle, galip gelen taraf darbelerini daima düşman kuvvetlerinin bütününe tevcih etmelidir, yoksa sadece bir parçasına değil. Sayıca üstünlüğümüz sayesinde eyaletlerinden birini kolayca işgal etmekle, bu önemsiz işgali büyük sonuçlara tercih etmekle düşmanı yere yıkamayız: bunun için düşman gücünün çekirdeğini bularak onu hedef almamız, her şeyi kazanmak için her şeyi kaybetmeyi göze almamız gerekir.
      Ancak harekâtımızı yönelteceğimiz düşman gücünün merkez noktası nerede olursa olsun, ordusunun esir ve imha edilmesi en emin ve bütün durumlarda en önemli başlangıçtır.


      Bu itibarla, deneylere ve bunların büyük çoğunluğundan çıkardığımız derslere bakarak, düşmanın yenilgisine yol açan koşullar arasında ilk planda yer alanların şunlar olduğunu söyleyebiliriz:


      1° Ordusunu dağıtmak (bir ölçüde de olsa, etkin bir güç teşkil ettiği takdirde).
      2° Başkentini işgal etmek (sadece Devletin merkezi olmakla kalmayıp ayrıca siyasi kuruluşların ve partilerin de merkezi ise).
      3° Düşmanın kendisinden daha kuvvetli olduğu takdirde başlıca müttefikine de öldürücü bir darbe indirmek.
      Şimdiye kadar savaşta hep tek bir düşmanla karşılaştığımızı varsaydık: genel nitelikte düşüncelerle yetindiğimiz sürece bunda bir sakınca yoktu. Ancak şimdi düşmana boyun eğdirmek, onu boyunduruğumuz altına alabilmek için, ağırlık merkezinde yoğunlaşan direncini kırmak zorunda olduğumuzu söylediğimize göre, bu varsayımı bir kenara itmemiz ve birden çok düşmanla baş etmek durumunda bulunduğumuz halleri gözden geçirmemiz gerekmektedir.


      İki veya ikiden çok Devlet üçüncü bir Devlete karşı anlaştıkları takdirde, bu ittifak, politik açıdan, tek bir savaştır. Fakat bu birliğin de dereceleri vardır.


      Mesele koalisyona dahil her Devletin savaşta bağımsız (sayfa 306) bir çıkarı ve onu sürdürmek için bağımsız bir gücü olup olmadığını kestirmektir. Eğer yoksa, ve içlerinden sadece bir tanesinin çıkarları ve güçleri sözkonusu olup diğerleri onlara dayanmakla yetiniyorlarsa, düşmanların tümüne tek bir düşman gözüyle bakmak kolaylaşır ve bu takdirde harekâtı basitleştirerek can alıcı tek bir darbe ile işimizi bitirmeyi tasarlayabiliriz; şu veya bu şekilde buna imkan bulabilirsek, tam ve kesin bir başarıya ulaşmış oluruz.


      O halde şu ilkeyi saptayabiliriz: eğer içlerinden birini yenilgiye uğratmakla düşmanlarımızın hepsini saf dışı bırakabiliyorsak, o birini yenmek savaşın amacı olmalıdır, zira o düşmana indireceğimiz darbe tüm savaşın ortak ağırlık merkezine isabet etmiş olur.


      Böyle bir şeyin tasavvur edilemeyeceği ve birden çok ağırlık merkezinin tek bir ağırlık merkezine indirgenemeyeceği haller çok nadirdir. Fakat buna imkan bulunmadığı takdirde, savaşa iki veya daha çok sayıda ayrı savaşlar gözüyle bakmaktan ve her biri için ayrı bir amaç saptamaktan başka çare yoktur. Bu durumda, birden çok düşmanımızın esas itibarıyla bağımsız olduklarını ve bir araya gelmekle ezici bir üstünlük sağladıklarını kabul etmek gerekeceğinden, genellikle düşmanın imha edilmesi söz konusu olmaz.


      Şimdi şu sorunun üzerinde biraz daha uzun boylu duralım: Böyle bir amaç ne zaman mümkün ve tavsiyeye şayandır?
      Her şeyden önce askeri güçlerimizin aşağıdaki hususları gerçekleştirmek için yeterli olması gerekir:
      1° Düşman kuvvetlerine karşı kesin bir zafer kazanmak;


      2° Zaferden sonra, düşman için yeniden denge kurmanın mümkün olamayacağı bir noktaya varıncaya kadar harekâtı sürdürebilmek için gerekli kuvvet harcamasını yapmak.


      Bundan sonra, politik durumumuzun üzerimize yeni düşmanlar saldırtmayacağından emin olmamız gerekir; çünkü böyle bir saldırı karşısında hiç beklemediğimiz bir anda ilk düşmanımızın peşini bırakmak zorunda kalabiliriz. (sayfa 307)
      1806'da, Fransa, bunu yapmakla Rusya'nın tüm askeri gücünü üstüne çekmesine rağmen, Prusya'yı baştan başa işgal edebilmişti, çünkü o tarihte Prusya'da Ruslarla başa çıkabilecek durumdaydı.


      Fransa 1808'de İspanya'da İngiltere'ye karşı aynı şekilde hareket edebilirdi, fakat Avusturya'ya karşı edemezdi. 1809'da İspanya'daki durumu bir hayli sarsılan Fransa, eğer Avusturya üzerinde maddi ve manevi bakımdan büyük bir üstünlüğe sahip olmamış olsaydı, bu ülkede de mücadeleyi bırakmak zorunda kalabilirdi.


      Bu üç durumu dikkatte incelemek gerekir; yoksa ilk ikisinde kazandığımız davayı sonuncusunda kaybedebilir ve masraflara mahküm edilebiliriz.


      Orduların gücünü ve bunlarla neler yapabileceğimizi değerlendirirken, durumu dinamiğe benzetecek olursak, zamanı bir güç faktörü olarak telâkki edebilir ve buna göre bu güçlerin tümü ile bir yılda yapabileceklerimizi bu güçlerin yarısı ile iki yılda yapabileceğimizi düşünebiliriz. Ancak askeri planların temelinde yatan ve bazan açıkça bazan daha kapalı şekilde ifade edilen bu fikir aslında tamamen yanlış bir fikirdir.


      Bir askeri harekât, dünyadaki bütün faaliyetler gibi, belirli bir zamanı gerektirir; elbette Wilna'dan Moskova'ya yaya olarak sekiz günde gidemeyiz. Ancak savaşta, dinamikte olduğu gibi, zaman ile kuvvet arasında karşılıklı bir etkinin izlerine raslamak mümkün değildir.


      Savaşta iki tarafın da zamana ihtiyacı vardır ve bütün mesele şuradadır: iki taraftan hangisi, durumuna göre, zamandan daha çok şey, bazı özel avantajlar beklemektedir? Bu elbette —iki tarafın durumundaki bazı özellikler dışında— yenilen taraftır ve bunun nedeni kuşkusuz dinamik yasalara değil, psikolojik yasalara dayanır. Haset, kıskançlık, endişe ve belki de gönül yüceliği talihsizlerin doğal şefaatçılarıdır. Bir yandan kendisine dostlar bulurlar, öte yandan düşmanlarının koalisyonunu zayıflatırlar ve çökertirler. Bu itibarla, zaman yenenden çok yenilenin işine yarar ve ona bazı avantajlar sağlar. Kaldı ki, daha önce (sayfa 308) de belirttiğimiz gibi, kazandığımız ilk zaferden lâyıkıyla yararlanmak için büyük çapta bir kuvvet harcamasına gerek vardır. Bu bir defada olup bitecek bir şey değildir, büyük çapta bir ev idaresi gibi sürekli bakım ister. Düşman eyaletlerinden birini işgal etmemize yeten kuvvet her zaman bu yeni duruma hakim olmamız için yeterli olmayabilir; kaynaklarımız üzerindeki baskı giderek artar ve sonunda tahammül edilmez bir hal alır. Böylece zaman faktörü başlı başına bir değişiklik getirebilir.


      Bonapart'ın 1812'de Ruslarla Polonyalılara yüklediği vergi ve haraçlar, durumunu muhafaza edebilmek için Moskova'ya göndermesi gereken yüz binlerce insanı tedarik edebilir miydi?


      Ancak işgal edilen eyaletler yeteri kadar önemli ise, ülkenin işgal edilmemiş; olan bölgelerini beslemek ve ayakta tutmak için hayati kaynaklara sahipse, böylece düşmanın başına gelen felâket bir kanser gibi kendi kendini yiyorsa, o zaman belki galip tarafın daha ileri gitmemekte kazancı kaybından fazla olabilir. Bu durumda, dışardan bir yardım gelmediği takdirde, zaman başlanılmış olan işi tamamlayabilir, işgal edilmemiş olan bölgeler belki de kendiliğinden düşer. Böylece zaman, kazanan taraf için de bir güç faktörü olabilir, fakat bu ancak yenilen tarafın bir karşı darbesinin artık mümkün olmadığı, durumun lehine değişmesinin tasavvur edilemeyeceği hallerde söz konusudur. Bu takdirde ise galip gelen tarafın artık bu güç faktörüne ihtiyacı yoktur, çünkü asıl amacına ulaşmış, kriz tehlikesini atlatmış, bir kelime ile düşmanı buyruğu altına almıştır.


      Bu muhakemeyi yürütmekteki amacımız, bir fütuhâtın hiç bir zaman çok erken bitirilmiş sayılamayacağını, onu zorunlu olandan daha uzun bir zaman sürecine yaymanın işi kolaylaştıracağı yerde zorlaştıracağını açıkça göstermekti. Bu savımız doğru ise, şunu da kabul etmemiz gerekir ki, eğer her hangi bir istilâyı gerçekleştirecek kadar kuvvetli isek, onu bir hamlede, bir takım aşamalardan geçmeden gerçekleştirecek kadar da kuvvetli olmamız (sayfa 309) lazımdır. Tabii kuvvetlerimizi bir noktada toplamak ve zorunlu hazırlıkları yapmak için gerekli kısa süreli molaları bunun dışında bırakıyoruz.
      Süratle alınacak kararları ve bir an önce sonuca ulaşma çabalarını saldırı savaşı için şart sayan bu görüşümüzle, sanırız ki, aralıksız ve duraklamadan zafere doğru koşmak yerine, daha ihtiyatlı ve daha emin saydığı yavaş ve sözde metodik bir sistem uygulamaktan yana olan teorinin temelini tamamen çürütmüş oluyoruz. Bununla birlikte, bizi buraya kadar izlemiş olanların gözünde bile, ortaya attığımız iddia bir paradoks gibi görünebileceğinden, ilk bakışta köhne bir önyargı gibi kökleşmiş ve kitaplarda binlerce kez tekrar edilmiş bir fikre ters düşüyor ve karşı çıkıyor izlenimini verebileceğinden, bu iddiamıza karşı ileri sürülen kanıtları daha yakından incelemeyi gerekli görüyoruz.
      Kuşkusuz yakın bir hedefe ulaşmak uzak bir hedefe ulaşmaktan daha kolaydır; ancak yakında bulunan işimize yaramıyorsa, bu demek değildir ki, çabalarımıza ara vermek ve dura dura gitmekle yolun ikinci kısmını daha kolay katetmeyi sağlayabiliriz. Kısa bir atlayış uzun bir atlayıştan daha kolaydır, fakat kimse bu yüzden geniş bir hendekten atlamak için önce orta yerine kadar atlamayı aklından geçirmez.


      Sözde metodik bir saldırı savaşı kavramının neye dayandığını daha yakından araştıracak olursak, şu unsurlara raslarız:
      1° Karşılaştığımız düşmana ait kalelerin zaptı.
      2° Gerekli ikmal malzemesinin tedariki ve yığılması.
      3° Cephanelikler, köprüler, mevziler, vb. gibi önemli noktaların tahkimi.
      4° Birliklerin kışın, ve ara sıra dinlenmek ve ihtiyaçlarını gidermek için konaklamaları.
      5° Ertesi yıl için takviyeler beklemek.


      Öyle sanılıyor ki, eğer bütün bu amaçları gerçekleştirmek için saldırı harekâtı sırasında düzenli bir şekilde duraklayacak olursak, yeni bir harekât üssü kazanmış ve (sayfa 310) kuvvetlerimizi tazelemiş oluruz: sanki kendi Devletimiz ordumuzun gerisinden gelirmiş ve ordumuz her yeni sefere yeni ve taze bir güçle başlarmış gibi...


      Bütün bu övgüye değer hedefler saldırı savaşını daha rahat ve kolay koşullar altında sürdürmemizi sağlayabilirler, fakat sonucunu daha kesin bir teminat altına almadıkları gibi, çoğu kez başkomutanının mizacından veya hükümetin kararsızlığından ileri gelen bazı karşı kuvvetleri saklamayı amaçlayan bahanelerden ibarettirler. Sonuncusundan başlayarak bunların içyüzünü meydana çıkarmaya çalışalım.


      1° Takviye beklemek: bu bizim kadar, hatta daha fazla düşmanın işine yarar. Üstelik, bir Devlet iki yıl içinde seferber edebileceği askeri kuvvetleri bir yıl içinde de seferber edebilir, çünkü bu kuvvetlerin ikinci yıl içindeki artışı tümüne oranla son derece önemsizdir.
      2° Bizimle beraber düşman da dinlenir.
      3° Şehirlerin ve mevzilerin tahkimi ordunun işi değildir ve bu itibarla işini geciktirmesi için bir neden olamaz.
      4° Bugünkü ikmal sistemine göre, cephanelik ve malzeme depolarına birlikler ordugâhta iken daha çok ihtiyaç vardır. Birlikler başarı ile ilerledikleri sürece, sık sık düşmana ait ikmal depolarını ele geçirmek mümkündür, bu da ülke yoksulsa işimize yarar.


      5° Düşman kalelerinin işgali saldırının ertelenmesi sayılamaz; aksine, ilerlemenin hızlandığını ve yoğunlaştığını gösterir, dolayısıyla görünürdeki duraklama gerçek anlamda bir duraklama ve kuvvet kullanımı azaltan bir faktör değildir. Öte yandan, düzenli bir kuşatmanın, bir ablukanın ya da her hangi bir kaleyi gözetlemenin güttüğümüz amaç bakımından daha büyük bir yarar sağlayıp sağlamayacağı ancak durumun ve şartların özelliğine göre karar verilebilecek olan bir konudur. Genel alarak yalnız şu kadarı söylenebilir: bu soruya cevap vermeden önce, bir yandan basit bir abluka ile yetinirken öte yandan ilerlemeye devam etmekle aşırı bir riske girip girmediğimizi kestirmek ve ona göre karar vermek gerekir. Böyle bir tehlike yoksa (sayfa 311) ve kuvvetlerimizi yaymak için yeteri kadar geniş bir alanımız varsa, düzenli kuşatmayı saldırı harekâtının sonuna ertelemek daha uygun olur. Böylece, daha önemli bir şeyi ihmal etmek pahasına, zaptedileni vakit geçirmeden emniyet altına almaya çalışmak gibi yanlış bir fikrin tuzağına düşmemeye dikkat etmemiz gerekir.


      İlerlemeye devam etmekle şimdiye kadar kazandıklarımızı kaybetmek tehlikesine maruz kaldığımız izlenimini kuşkusuz büsbütün bertaraf etmeye imkan yoktur. Fakat bizim kanımız odur ki, dinlenme, duraklama ve aşamalı ilerleme fikri saldırı savaşının niteliği ile bağdaşamaz, ve kaçınılmaz oldukları takdirde bunlara bir aksilik gözüyle, sonucu daha kesin değil tersine daha belirsiz kılan bir sakınca gözüyle bakmak gerekir. Ayrıca, evrensel gerçekler açısından, eğer zayıflığımız yüzünden veya başka bir nedenle duraklamak zorunda kalmışsak, hedefimize doğru ikinci bir sıçrayış genellikle imkansızdır; yok eğer böyle bir sıçrayış, bir ikinci teşebbüs mümkün ise, o zaman ara yerdeki duraklama zorunlu değildi demektir; öte yandan, eğer hedefimiz daha başlangıçtan beri gücümüzü aşıyorsa, bu ona hiç bir zaman ulaşamayacağız demektir.


      Bunun genel bir gerçek gibi göründüğünü söylerken, sadece zamanın saldıran tarafa tek başına bir avantaj sağlayabileceği kanısını bertaraf etmek istiyoruz. Yoksa politik koşullar yıldan yıla değişebileceğinden, sırf bu nedenle genel kurala istisna teşkil eden durumlar ortaya çıkabilir.


      Belki genel bakış açımızdan vazgeçtiğimiz ve sadece saldırı savaşını düşündüğümüz ileri sürülecektir; fakat bu doğru değildir. Kuşkusuz, düşmanı topyekün imha etmek isteyen, bunu düşünebilen taraf, kolayca savunmaya geçmeye yanaşmayacaktır, çünkü savunmanın yakın amacı sadece elimizdekini korumaktır. Ancak, olumlu (müspet) bir amacı olmayan bir savunmanın taktikte olduğu kadar stratejide de bir çelişki olduğunu ve bu itibarla her savunmanın eninde sonunda saldırıya geçmek için fırsat arayacağını ve savunmanın bütün avantajlarını tüketir tüketmez gücünün elverdiği ölçüde saldırıya geçmekten geri (sayfa 312) kalmayacağını ısrarla savunduğumuza göre, küçük veya büyük çapta her türlü savunmanın gerçek amacının saldırı olduğunu, dolayısıyla düşmanın imhasının savunmanın da saldırının da ortak amacını teşkil ettiğini söylemek zorundayız. Nitekim, öyle haller olabilir ki, düşmanın imhası gibi büyük bir amaç peşinde koşan bir saldırgan bile savaşın başında önce savunma biçimini kullanmayı tercih edebilir. Çar Alexander belki de savaşa girerken, sonunda görüldüğü gibi, düşmanını yerle bir etmeyi düşünmemişti. Fakat düşünmüş olmasını büsbütün olanak dışı saymamız için de bir neden yoktur. Ve eğer düşünmüşse, Rusların buna rağmen savaşa savunma ile başlamış olmaları son derece doğal değil miydi?



BÖLÜM V
SAVAŞIN AMACININ DAHA
KESİN OLARAK TANIMLANMASI:
SINIRLI AMAÇ

 



      Bundan önceki bölümde, "düşmanın yenilgisi" deyiminden savaş eyleminin gerçek mutlak amacını anladığımızı söylemiştik. Şimdi de, bu amaca ulaşmak için gerekli şartların yerine getirilmemiş olması halinde ne yapılabileceğini araştırmaya çalışacağız.
      Bu şartlar büyük bir maddi veya manevi üstünlüğü, ya da büyük bir teşebbüs ruhunu, büyük tehlikeleri göze almak eğilimini önceden var sayar. Bütün bunların yokluğunda, savaş eyleminin ancak iki türlü amacı olabilir: ya düşman topraklarının küçük veya sınırlı bir kısmını işgal etmek, ya da daha elverişli bir zamanı kollayarak kendi topraklarımızı düşman saldırısına karşı savunmak. (sayfa 313) Savunma savaşında bu ikinci duruma daha sık raslanır.


      Belirli bir durumda bu iki amaçtan hangisinin daha uygun olduğuna karar vermek için, ikincisinden söz ederken kullandığımız deyimi hatırlamak yeter. Daha elverişli bir zamanı kollamak, böyle bir zamanın geleceğine inanmak için bazı nedenlerin bulunduğu anlamına gelir; bu bekleyiş, yani savunma savaşı, daima bu umuda dayanır. Öte yandan, içinde bulunduğumuz andan yararlanmayı öngören saldırı savaşı, geleceğin bizim için değil de, düşman için daha iyi ihtimallere gebe olduğu durumlarda bir emrivâki olur.
      Belki de en yaygın olan üçüncü durum ise, iki tarafın da gelecekten belirli bir şey beklemediği ve dolayısıyla karar vermeye elverişli bir ortamın bulunmadığı hallerde ortaya çıkar. Bu durumda, ister istemez saldırı savaşına sürüklenen, politik bakımdan saldırgan olan, yani müspet bir amaç güden taraftır; çünkü bu amaçla silaha sarılmıştır, ve zorunlu bir neden olmadan kaybedilen her dakika onun için kaybedilmiş sayılır.


      Burada saldırı ya da savunma savaşından yana çıkarken taraftarların karşılıklı gücünü hiç hesaba katmadık; oysa, bu tercihi tarafların karşılıklı askeri güç ilişkilerine dayandırmanın daha doğru olacağı iddia edilebilir. Fakat biz tam tersine, asıl bu yolun bizi yanıltacağına inanıyoruz. Muhakeme tarzımızın basitliğini ve mantık bakımından doğruluğunu herkes kabul edecektir; fakat bir de somut durumlarda bizi aksi ve abes bir sonuca götürüp götürmediğine bakalım.


      Farzedelim ki, küçük bir Devlet kendisinden çok üstün bir Devletle ihtilâfa düşüyor, fakat bu arada kendi durumunun her yıl daha kötüye gittiğini görüyor veya bunu tahmin ediyor. Savaş kaçınılmaz hale geldiği takdirde, bu Devlet, durumu henüz çok kötü olmadığı bir zamanda savaşa girerek zamandan yararlanmak istemeyecek midir? Demek ki bu Devlet saldırıya geçecektir, ancak bunu saldırıdan bizatihi bir yarar umduğu için değil —çünkü saldırı tam tersine kuvvet dengesizliğini daha da arttıracaktır— (sayfa 314) fakat ya en kötü zaman gelip çatmadan kesin sonuca gitmek zorunda olduğu ya da arada sonradan üstüne yatabileceği birkaç avantaj sağlamak zorunda olduğu için yapacaktır. Bu teorinin saçma bir yanı yoktur. Ama bu küçük Devlet düşmanın kendisine saldıracağından yüzde yüz eminse, o zaman başlangıçta bir üstünlük sağlayabilmek için savunma biçimine başvurabilir ve vurmalıdır. Bu takdirde hiç değilse zaman kaybetmek korkusu yoktur.


      Öte yandan, küçük bir Devletin daha büyük bir Devlete karşı savaşa girdiğini ve geleceğin iki tarafın da kararı üzerinde hiç bir etkisi bulunmadığını farz edecek olursak, yine, eğer saldırıya geçen küçük Devlet ise, hedefine doğru ilerlemesi gerekir.
      Eğer kendisinden daha güçlü bir düşmana karşı müspet bir amaç saptamak cüretini göstermiş ise, yine harekete geçmesi, yani düşmana saldırması gerekir: meğer ki düşman daha önce davranıp buna gerek bırakmamış olsun! İcra sırasında politik kararını değiştirmiş olmadıkça —ki bu sık sık olur ve savaşa belirsiz bir nitelik kazandırır— beklemek saçma olurdu.
      Sınırlı amaçla ilgili incelemelerimiz bizi böyle bir amaç güden saldırı savaşı ile savunma savaşına getirmektedir. Bu iki hali ayrı ayrı bölümlerde tartışmak istiyoruz; fakat şimdi dikkatimizi başka bir noktaya yöneltmemiz gerekiyor.
      Şimdiye kadar, savaşın amacındaki değişiklikleri sadece özünde bulunan nedenlere bağladık. Politik niyetin niteliğini ancak olumlu (müspet) bir şeye yönelip yönelmediğine göre hesaba kattık. Politik niyetin bütün öteki unsurları savaşa tamamen yabancı şeylerdir; ancak Birinci Kitabın İkinci Bölümünde (
Savaşın Amaçları ve Araçları), politik amacın niteliğinin, kendi isteklerimizin veya düşman isteklerinin kapsamının ve politik ilişkilerimizin tümünün aslında savaşın yönetimi üzerinde kesin bir etkisi bulunduğunu teslim etmiştik; bu itibarla, bundan sonraki bölümü özel olarak bu konuya ayırmamız gerekiyor. (sayfa 315)



BÖLÜM VI
A. POLİTİK AMACIN ASKERİ AMAÇ ÜZERİNDE ETKİSİ

 



      Başka bir Devletin davasına sahip çıkan bir Devletin ona kendi davası gibi dört elle sarıldığı görülmemiştir. Orta güçte bir yedekler ordusunu yardıma gönderir; harekât başarı ile sonuçlanmadığı takdirde, işe bitmiş gözüyle bakar ve en az zararla işin içinden sıyrılmaya çalışır.


      Avrupa politikasında geçerli olan genel bir kurala göre, Devletler bir saldırı veya savunma ittifakı ile birbirlerine karşılıklı askeri yardım vaat ederler. Fakat hiç bir Devlet bir başka Devletin çıkarlarını ve kavgalarını yürekten benimseyip onlara etkin bir biçimde katılmaz; sadece önceden kararlaştırılmış, genellikle küçük bir askeri kontenjanla kendisini desteklemeye söz verir, bu arada savaşın amacı ile veya düşmanın çaba ve faaliyetlerinin kapsamı ile ilgilenmez. Bu tür bir ittifak anlaşmasının çerçevesi içinde, müttefiklerden hiç biri kendisini, bir savaş ilânı ile başlaması ve bir barış anlaşmasının imzalanmasıyla bitmesi gereken gerçek bir savaşa girmekle yükümlü saymaz. Ne var ki, bu bile açıkça saptanmış kesin bir kural olmayıp yerine ve zamana göre değişik uygulamalar gösterir.


      Vaat edilen on, yirmi, ya da otuz bin kişilik kontenjan tamamen savaşa angaje olmuş olan Devletin emrine verilmiş ve bu Devletin onu bildiği ve istediği gibi kullanabilmesi sağlanmış olsaydı, durumun bir ölçüde tutarlı olduğunu söyleyebilir ve savaş teorisi bakımından büyük bir zorlukla karşılaşmazdık; çünkü bu takdirde verilen kontenjana kiralanmış bir ordu gözüyle bakabilirdik. Fakat alışılagelen uygulama bambaşkadır. Genellikle, yardımcı kuvvetin bağımsız, daha doğrusu sadece kendi hükümetinden emir alan bir komutanı vardır; bu hükümet de gönülsüz amacına en uygun düşen askeri hedefi saptayıp komutanına tebliğ eder.


      Fakat iki Devlet üçüncü bir Devlete karşı gerçekten savaşa girseler bile, ikisi ortak düşmanın imha edilmesi veya kimin tarafından imha edileceği konusunda aynı şeyi düşünmezler. Mesele çoğu kez bir ticari alışveriş gibi halledilir. Her iki taraf teşebbüse 30.000 veya 40.000 asker tutarında bir hisse ile katılır, bunun miktarını maruz kaldığı tehlikeye veya umduğu avantajlara göre saptar ve yatırımından fazlasını kaybetmeye istekli değilmiş gibi hareket eder.


      Bu tutum sadece bir Devletin kendisini pek o kadar ilgilendirmeyen bir dava için başka bir Devletin yardımına geldiği zaman başvurulan tutum değildir: her iki tarafın önemli ve ortak bir çıkarı söz konusu olduğu hallerde bile, diplomatik bir destek olmadan hiç bir şey yapılamaz, ve aralarında ittifak antlaşması imza etmiş olan taraflar genellikle belirli küçük bir kontenjan tedarik etmekle yetinirler ve kuvvetlerinin geri kalan kısmını kendi politikalarının gerektireceği özel amaçlar için kullanmak konusunda anlaşırlar.


      İttifaklar sonucu girilen savaşlara ilişkin bu görüş aşağı yukarı her yerde geçerliydi ve ancak son zamanlarda yerini daha doğal görüş ve yöntemlere bırakmak zorunda kaldı: çünkü bir yandan tehlikenin büyüklüğü insanları Bonapart'a karşı birleştirdi ve öte yandan sınırsız bir güç Bonapart'ın emrinde müttefikleri buna zorladı. Bu anormal bir şeydi, çünkü savaş ve barış tabiatları gereği derecelendirme kabul etmeyen kavramlardır. Bununla birlikte, aklın görmezlikten gelebileceği diplomatik bir gelenekten ibaret değildi, insan tabiatının zayıflığına ve doğal sınırlılığına kök salmış bir tutumdu.


      Son olarak, müttefiksiz yürütülen savaşlarda bile, savaşın politik nedeninin yönetilme biçimi üzerinde büyük bir etkisi vardır.
      Düşmandan ancak küçük çapta bir fedakârlık beklediğimiz takdirde, savaştan küçük bir karşılık beklemekle yetinebilir ve buna da ılımlı çabalarla ulaşmayı umabiliriz. Düşman da aşağı yukarı aynı muhakemeyi yürütür. Ancak (sayfa 317) iki taraftan biri hesabında yanıldığını anlar, ve önce sandığı gibi düşmandan biraz daha üstün olmak yerine aksine ondan biraz daha zayıf olduğunun farkına varırsa, büyük askeri çabalar harcamak için gerekli para ve diğer araçlar kadar yeterli bir moral gücün ve hırsın da çoğu zaman eksik olduğunu görecektir. Bu durumda, amiyane tabiriyle, "elinden geleni" yapacak, bu umudunu destekleyen hiç bir neden bulunmadığı halde geleceğin daha iyi şeyler getireceğini umacak ve bu arada savaş, hastalıklı bir beden gibi, sürüklene sürüklene ilerleyecektir.
      Böylece savaşın karşılıklı eylemi, rekabet, şiddet ve acımasızlığı, itici güçlerdeki zayıflığın durgunluğu içinde kaybolur ve iki taraf bir çeşit güvenlik içinde çok sınırlı alanlarda hareket etmekle yetinirler.


      Politik amacın savaş üzerindeki bu etkisine izin verdiğimiz takdirde —ki başka çare yoktur— artık buna bir sınır çizilemez ve savaş artık sadece düşmanı tehdide ve görüşmelere yönelir.


      Savaş teorisi, felsefi bir inceleme ise ve öyle kalacaksa, onu bu fiili durumla bağdaştırmak çok zor olacaktır. Çünkü savaş kavramının bütün zorunlu unsurları adeta uçup gitmiş ve teorinin dayanacak bir desteği kalmamış olacaktır. Fakat doğal çözüm yolu çok geçmeden ortaya çıkacaktır. Yumuşatıcı bir ilke savaş eylemi üzerindeki etkisini pekiştirdikçe, daha doğrusu itici güç azaldıkça ve eylem pasif bir direnmeye doğru kaydıkça, kılavuz ilkelere daha az ihtiyacı olacaktır. O zaman bütün askerlik sanatı salt ihtiyatkârlığa dönüşecek, başlıca amacı istikrarsız dengenin birdenbire aleyhimize dönmesini ve yarı-savaşın gerçek bir savaşa dönüşmesini önlemek olacaktır.



B. SAVAŞ POLİTİKANIN BİR ARACIDIR
 



      Savaşın niteliği ile insanların bireysel veya sosyal diğer çıkarları arasındaki çelişkiyi incelemek için şimdiye kadar sorunun bütün yönlerine eğilmeye ve bu çelişki unsurlarından hiç birini ihmal etmemeye çalıştık; ancak bu çelişki (sayfa 318) bizzat insan tabiatına dayandığından, onu hiç bir felsefe çözemez. Şimdi bu çelişkilerin pratik hayatta birbirlerini kısmen nötralize etmek suretiyle nasıl bir birlik içinde massedildiklerini (soğurulduklarını) görelim. Eğer bu çelişkiyi açıkça ortaya koymak ve çeşitli unsurlarını ayrı ayrı incelemek zorunluluğuna inanmamış olsaydık, bu birliği ta baştan tanımlardık. Bu birlik şu kavramda yatar: savaş politik ilişkilerin sadece bir parçasıdır ve dolayısıyla bağımsız bir nesne değildir.


      Bilindiği gibi, savaş ancak hükümetler ve milletler arasındaki politik ilişkilerden çıkabilir; fakat genellikle savaşla birlikte bu ilişkilerin kesildiği ve sadece kendi yasalarına tâbi tamamen farklı bir durumun ortaya çıktığı sanılır.


      Biz aksini savunuyoruz: savaş politik ilişkilerin başka araçların desteği ile sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Başka araçlar diyoruz, çünkü şu noktayı da bu arada belirtmek istiyoruz ki, savaş kendi başına bu ilişkilere son vermez, onları temelden değiştirmez, başka bir şey haline dönüştürmez; bu ilişkiler, kullandıkları araçlar ne olursa olsun, özünde aynı kalırlar, varlıklarını sürdürürler; ve savaş olaylarının bu politik ilişkilere bağlı kalan ana çizgileri, savaş boyunca barışa kadar devam eden politikanın ana çizgilerinden başka bir şey değildir.


      Başka türlüsü tasavvur edilebilir mi? Milletler ve hükümetler arasındaki politik ilişkiler ne zaman diplomatik notaların teatisiyle sona ermiştir? Savaş politik düşünceleri söylemenin ve kaleme almanın bir başka biçimi olmaktan başka nedir? Belki savaşın kendine özgü dilbilgisi kuralları vardır, fakat kendine özgü bir mantığı yoktur.


      Bu bakımdan savaşı hiç bir zaman politik ilişkilerden ayıramayız, ve araştırmalarımızın her hangi bir noktasında böyle bir kopukluk meydana gelecek olsa, çeşitli ilişkilerin tüm bağları da bir ölçüde kopmuş olur ve ortaya anlamsız, amaçsız bir şey çıkardı.


      Savaş savaştan başka bir şey olmasaydı, yani düşmanlık duygularının alabildiğine boşalmasından başka bir anlam taşımasaydı bile, yine bu görüşü benimsemek (sayfa 319) gerekirdi; çünkü savaşın dayandığı ve esasını teşkil eden bütün unsurlar —kendi gücümüz, düşmanın gücü, her iki tarafın müttefikleri, ulusal karakterler, hükümet sistemleri, vb.—kitabımızın ilk bölümünde saydığımız bütün bu unsurlar politik niteliktedir ve politik koşullara ve ilişkilere onlardan ayrılmalarına imkan bırakmayacak derecede sıkı bağlarla bağlıdırlar. Fakat gerçek savaşın mutlak kavramının gerektirdiği kadar tutarlı, özlemlerinde aşırıya giden bir çaba olmadığını, aslında kendi kendisi ile çelişki halinde karma ve melez bir şey olduğunu düşünecek olursak, bu görüşün doğruluğu daha da belirgin hale gelir. Bu niteliği ile savaş hiç bir zaman kendi öz yasalarına tabi olamaz, başka bir bütünün bir parçası olmaktan kurtulamaz: bu bütün ise politikadır.


      Savaşa başvurmakla, politika savaşın niteliğinden çıkan bütün o katı mantıki sonuçları bir kenara iter; son olanaklarla uğraşacak yerde yakın olasılıkların sınırları içinde kalır. Kuşkusuz böyle bir savaşta şansın ve belirsizliğin payı büyük olur ve savaş bir çeşit kumara dönüşür; fakat bütün hükümetler kendi yetenek ve uzak görüşlülüklerinin rakiplerinden üstün olduğuna güvenirler ve bu sayede kumarı kendilerinin kazanacağına inanırlar.


      Politika böylece savaş denilen o ejderhayı basit bir araç haline çevirir; tek bir darbe indirmek için insanın iki eliyle birden ve bütün gücüyle kaldırması gereken o korkunç savaş kılıcını, hafif ve kullanışlı bir eskrim epesine, hatta çok kez bir flöreye dönüştürür, kâh sahici kâh şaşırtmaca vuruşlar yapar, kâh rakibinin vuruşlarını savuşturur.


      Böylece, bunu bir çözüm yolu olarak kabul edersek, yaradılışı gereği çekingen ve korkak olan insanın savaşta karşılaştığı çelişkileri çözmüş oluruz.


      Savaş politikanın bir parçası olduğuna göre, doğal olarak ister istemez onun karakterini alacaktır. Politika büyük ve güçlü bir politika ise, savaş da öyle olacak ve belki de doruğuna ulaşarak mutlak biçimini alacaktır.


      Konuya bu açıdan baktığımızda, savaşın mutlak (sayfa 320) biçimini gözden uzak tutmamıza gerek kalmaz; onu sadece sürekli olarak arka planda tutmamız yeter.


      Ancak bu görüş sayesindedir ki, savaş birliğine kavuşur, ancak bu görüş sayesinde bütün savaşları tek ve aynı tür olaylar olarak görebiliriz; ancak bu görüş sayesinde yargılarımızı gerçek ve sağlam bir temele oturtabilir ve buna göre geniş kapsamlı ve büyük çapta planlar hazırlayıp kararlaştırabiliriz.


      Politik unsurun savaşın ayrıntılarına kadar nüfuz etmediği doğrudur. Nöbetçiler dikerken veya devriye kolları çıkarırken politik amaçlar gütmeyiz. Fakat bir savaşın, bir seferin ve hatta çoğu kez bir muharebenin genel planı üzerinde politik amacın etkisi kesindir.
      Bu nedenledir ki, görüşümüzü işin başında saptamakta acele etmedik. Ayrıntılarla uğraştığımız sürece, bunun bize bir yardımı olmazdı, hatta bir ölçüde dikkatimizi dağıtabilirdi; fakat şimdi sıra savaş veya sefer planının hazırlanmasına gelince, görüşümüz ağırlık kazanmakta, hatta onu benimsemek kaçınılmaz hale gelmektedir.


      Genel olarak hayatta en önemli şey, olaylara hangi açıdan bakılması ve değer biçilmesi gerektiğini tam olarak bilmek ve ona göre hareket etmektir. Çünkü bin bir çeşit olayları bir bütün halinde görmek ve kavramak ancak onlara tek bir görüş açısından bakmakla mümkündür ve tutarsızlıktan ancak bu sayede kurtulabiliriz.


      Dolayısıyla bir savaş planı hazırlarken olaylara iki veya üç görüş açısından —örneğin, askerin, yöneticinin, politikacının görüş açısından— bakmak mümkün olmadığına göre, mesele politikanın mutlaka en önemli unsur olup olmadığını ve ötekilerine ağır basıp basmadığını saptamaktadır.


      Politikanın, iç yönetimin, hatta tüm insanlığın ve felsefi düşüncenin tasavvur edebileceği başka her şeyin çıkarlarını kendisinde birleştirip bağdaştırdığı kabul edilir; çünkü politika aslında bütün bu çıkarların başka Devletlere karşı bir temsilcisidir. Evet, politika kimi zaman yanlış bir yön izleyebilir, kişisel ihtiraslara, özel çıkarlara ve (sayfa 321) yöneticilerin gururuna hizmet edebilir, ama bu bizi şimdilik ilgilendirmez, çünkü savaş sanatı hiç bir zaman politikanın akıl hocası olamaz ve burada politikaya ancak tüm toplumun ortak çıkarlarının temsilcisi gözüyle bakabiliriz.

      Dolayısıyla halledilmesi gereken tek sorun şudur: bir savaşın planlarını hazırlarken, politik bakış açısı salt askeri bakış açısının önünde (böyle bir bakış açısı tasavvur edilebilirse) silinmeli, yani tamamen ortadan kalkmalı veya askeri görüş açısına tâbi mi olmalıdır, yoksa politik görüş açısı mı askeri görüş açısına hakim olmalıdır?

      Politik görüş açısının savaşın başından beri tamamen silinmesini ancak ölüm ve kalım savaşlarında, salt düşmanlık halinde tasavvur etmek mümkündür. Gerçekte ise, savaşlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, bizzat politikanın tezahürleridir. Politik noktai nazarın askerlik isterlerine bağımlılığı sağduyuya aykırı olurdu, çünkü savaşı ilân etmiş olan politikadır. Politika beyindir, savaş sadece bir alettir; yoksa tersi değil. Askeri görüş açısını politik görüş açısına tâbi kılmak bu itibarla yapılabilecek tek şeydir.


      Bu Kitabın üçüncü bölümünde söylediklerimizi hatırlayarak gerçek savaşın ne olduğunu düşünürsek, yani her savaşın her şeyden önce politik verilerin ve koşulların sonucu olan karakterinin olasılığına ve hakim niteliklerine göre kavranması gerektiğini göz önüne alırsak, ayrıca savaşın çoğu zaman —hatta günümüzde hemen hemen her zaman diyebiliriz— ayrılması mümkün olmayan organik bir bütün olduğunu, dolayısıyla ayrı ayrı faaliyetlerinin bu bütün içinde eridiğini ve varlıklarını bu bütüne borçlu olduğunu unutmazsak, o zaman savaş yönetiminin ana çizgilerini belirleyen en üst düzeydeki görüş açısının politikadan başka bir şey olamayacağı açık ve elle tutulur bir biçimde ortaya çıkar.


      Planlar bu politik görüş açısından bir kalıptan çıkar gibi çıkar. Onları anlamak ve değerlendirmek çok kolay ve akla yakın olur; onlara inancımız ve güvencimiz artar, saiklerimiz daha tatmin edici olur ve tarih daha iyi anlaşılır.


      Her halükârda, olaylara bu görüş açısından baktığımızda, (sayfa 322) artık askeri ve politik çıkarlar arasında her hangi bir çelişki söz konusu değildir, ve olduğu zaman bile bunu sadece bir bilgi eksikliğine bağlayabiliriz. Politika savaştan veremeyeceği bir şeyi isterse, kendi öncüllerine aykırı hareket etmiş olur: politika kullanacağı araçları bilmek durumundadır, dolayısıyla ancak doğal ve zorunlu olan araçları kullanabilir. Fakat politika askeri olayların akışını doğru olarak değerlendirirse, savaşın nihai amacına en uygun olayların ve yönetimin ne olduğunu tayin etmek kendisine düşer.


      Bir kelime ile, savaş sanatı en yüksek düzeyde politikaya dönüşür; notalar yazacak yerde muharebeler veren bir politikaya...
      Bu görüşe göre, büyük bir askeri olay veya bu olayın planı hakkında salt askeri görüş açısından hüküm vermek yanlış ve hatta zararlıdır; aslında, hükümetlerin sık sık yapageldikleri gibi, bir savaş planı hakkında profesyonel askerlere danışarak salt askeri görüşlerini almak abesle iştigal etmektir. Fakat kuramcılara katılarak eldeki tüm savaş araçlarının komutanlara verilmesini ve buna göre sırf askeri bir savaş veya sefer planı yapmalarını istemek daha da saçma bir şeydir. Genel olarak deneylerimiz bize göstermiştir ki, bugünkü savaş sisteminin çok çeşitli dallarına ve bilimsel karakterine rağmen, savaşın ana hatları her zaman hükümet tarafından, yani, teknik bir dil kullanmak gerekirse, askeri değil salt politik bir organizma tarafından saptanmıştır.


      Bu son derece doğaldır. Savaş için gerekli belli başlı planlardan hiç birini politik durumu iyice bilmeden hazırlamaya imkan yoktur; eğer insanlar buna rağmen politikanın savaşın yönetimi üzerindeki zararlı etkilerinden söz edip duruyorlarsa, aslında söylemek istediklerinden çok başka bir şey söylemektedirler. Suçlanması gereken bu etki değil, söz konusu politikanın kendisidir. Politika doğru yani amacına uygun ise, savaş üzerinde ancak olumlu bir etkisi olabilir; yok eğer bu etki amaca cevap vermiyorsa, kabahat saptanan yanlış politikadadır.


      Politika ancak bazı askeri tedbir ve araçlardan mümkün olmayan neticeler, niteliklerine ters düşen neticeler beklediği takdirde, çizdiği yanlış yolla savaş üzerinde zararlı bir etki meydana getirir. Nasıl ki, bir dili iyi konuşamayan bir kimse çok kez söylemek istediğinden başka bir şey söylerse, politika da sık sık asıl niyetlerine uymayan emirler vermektedir.


      Bu sayılamayacak kadar çok kez meydana gelmiştir. Bu da gösterir ki askeri sorunlardan bir ölçüde anlamak başarılı bir politika yürütmenin şartlarından biridir. Yani askerlik ile politika birbirinden ayrılamaz.


      Fakat daha ileri gitmeden okuyucumuzu yanlış bir yoruma karşı uyarmak isteriz. Dosyaların altında bunalmış bir Savaş Bakanının, bilgili bir mühendisin, hatta kıta hizmeti görmüş tecrübeli bir askerin, hükümdarın hükümet işlerini bizzat idare etmediği bir ülkede mutlaka en iyi Dışişleri Bakanı olacağını söylemek istemiyoruz ve böyle bir şey aklımızdan bile geçmemektedir; diğer bir deyişle, askerlik konularından iyi anlamanın bir Dışişleri Bakanının başlıca niteliği olması gerektiğini iddia etmiyoruz; kuvvetli bir karakter, sağlam bir kafa yapısı, yüksek bir zekâ bundan çok önce gelir; savaş hakkında gerekli bilgileri nasıl olsa şu veya bu şekilde edinebilir. Fransa, askeri ve politik alanda hiç bir zaman Belle-Isle kardeşleri ve Choiseul Dükü tarafından olduğu kadar kötü idare edilmemişti; oysa, üçü de iyi askerlerdi.


      Politika kendini mevcut savaş araçlarına uydurmak ve savaş tamamen politik amaçlara uygun hareket etmek zorunda olduklarına göre, Devlet adamı ve asker aynı (sayfa 324) şahısta birleşmediği takdirde yapılacak tek şey vardır: başkomutanı kabine üyesi yapmak ve önemli kararlara katılmasını sağlamak. Ancak bu sadece kabinenin, yani hükümetin savaş sahnesinin yakınında bulunması halinde mümkündür; yoksa meseleler zaman kaybedilmeden halledilemez.


      Avusturya İmparatoru 1809'da bunu yapmıştır; müttefik hükümdarları 1813, 1814 ve 1815'de bunu yapmışlardır ve hepsi de olumlu sonuçlar almışlardır.


      Hükümete katılan başkomutanın dışındaki askerlerin hükümeti etkilemeleri son derece tehlikelidir; bu şartlar altında harekâtın olumlu yönde gelişmesine çok seyrek raslanır. Örneğin, Fransa'da, 1793, 1794 ve 1795 yıllarında, Carnot Paris'te oturduğu yerden savaşı yönetmeye kalkışmışsa da, bu asla örnek alınacak bir yöntem değildir, çünkü teröre başvurmak ancak devrimci bir hükümetin harcıdır.
      Şimdi tarihten alacağımız bir kaç örnekle bu bahse son verelim.


      Geçen yüzyılın son on yılı içinde, Avrupa'da savaş sanatını altüst eden değişiklikler olmuş, en iyi orduların savaş yöntemlerinden çoğunun etkisiz kaldığı görülmüş ve askeri başarılar o zamana kadar görülmemiş boyutlar kazanmıştır; bu dönemde bütün yanlış hesapların savaş sanatına mal edilmesi lazım geldiği kesinlikle anlaşılmıştır. Alışkanlık gereği dar bir savaş anlayışı çerçevesinin içinde hapsedilmiş olan Avrupa, bu çerçeveyi aşan fakat buna rağmen eşyanın tabiatına uygun olanaklar karşısında şaşırıp kalmıştır.
      En geniş görüşe sahip olan gözlemciler bu durumu politikanın yüzyıllardan beri savaş sanatı üzerindeki etkisine ve bunun büyük sakıncalarına atfettiler; bu yüzden savaşın savaş olmaktan çıktığını, yozlaştığını ileri sürdüler. Olaylar bakımından hakları vardı, fakat bunu arızi nedenlere bağlamakta ve önlenebileceğini sanmakta haksızdılar.


      Başkaları ise bütün bunların Avusturya, Prusya, (sayfa 325) İngiltere, vb. gibi Devlelerin izledikleri özel politikaların gerici etkisine bağlanabileceğini sandılar.


      Fakat acaba insanları şaşkına uğratan aslında savaşın yönetimindeki değişiklik miydi, yoksa politik bir etken mi? Yani: Aksilikler politikanın savaş üzerindeki etkisinden mi, yoksa hatalı bir politikadan mı ileri geliyordu?


      Fransız İhtilâlinin dış ülkelerdeki büyük yankıları elbette Fransızların savaş yönetimi ile ilgili olarak buldukları yeni yöntem ve kavramlardan çok, Devletteki ve sivil idaredeki değişikliklerden, hükümetin niteliğinden, halkın durumundan; vb. ileri geliyordu. Öteki hükümetler bütün bunlar hakkında yanlış bir düşünceye kapıldılar, ve yeni güçlere, kabına sığamayan yeni bir enerjiye karşı eski ve normal yöntemlerle karşı koymaya çalıştılar: bu politik bir yanılgı idi.


      Savaş hakkında salt askeri bir görüş açısından hareketle bu yanılgıyı teşhis etmek ve düzeltmek mümkün müydü? Elbette ki hayır. Çünkü sadece karşıt unsurların niteliğine bakarak bütün sonuçları önceden görecek ve uzak olasılıklar hakkında kehanette bulunacak filozof bir strateji uzmanı çıkmış olsaydı bile, bu olağanüstü yeteneklerinden pratikte yararlanmak her halde mümkün olmazdı.
      Ancak ve ancak Fransa'da yükselen yeni güçleri ve Avrupa politikasının yeni ilişkilerini doğru olarak değerlendirmeye muktedir bir politika, savaşın büyük olaylarına bağlı sonuçları görebilir ve gerekli araçların kapsamı ile bunların en iyi ne şekilde kullanılabileceği konusunda doğru bir yargıya varabilirdi.


      Şu halde diyebiliriz ki: Devrimin yirmi yıllık zaferlerinin nedenlerini her şeyden önce hükümetlerin buna karşı koymak için uyguladıkları hatalı politikada aramak gerekir.


      Gerçi bu hatalar ilk kez savaş sırasında ortaya çıkmış ve savaşın olayları politikanın umutlarını boşa çıkarmıştır; fakat bunun nedeni politikacıların askeri danışmanlarına danışmayı ihmal etmiş olmaları değildir. O (sayfa 326) dönemin politikacısının güvenebileceği, dönemin gerçeklerinden doğan, politikanın o zamana kadar kullanmaya alışmış olduğu savaş sanatı da tabiatıyla politikanın düştüğü hataların aynına düşmüştü ve bu itibarla elbette bunları düzeltmek için bir şey yapamazdı. Bu arada savaşın kendisi de hem özü hem biçimleri bakımından önemli değişikliklere uğramış ve mutlak şekline biraz daha yaklaşmıştı. Fakat bu değişiklikler Fransız hükümeti kendisini politikanın dizginlerinden kurtardığı için meydana gelmemişti; Fransız İhtilâlinin yalnız Fransa'da değil, Avrupa'nın her yerinde değiştirdiği bir politikanın sonucu olarak meydana gelmişlerdi. Bu politika başka araçlar ve başka güçler kullanmış, ve bu sayede savaşı o zamana kadar görülmemiş ve hatta tasavvur edilmesine bile imkan bulunmayan bir enerji ile yürütebilmiştir.
      Görülüyor ki, savaş sanatındaki değişiklikler politikadaki değişikliklerin bir sonucudur; bu itibarla, askerlikle politikanın ayrı ayrı şeyler olduğunu kanıtlamak söyle dursun, tam tersine bu ikisinin birbirine sıkı sıkıya bağlı bulunduğunun en sağlam bir kanıtını teşkil ederler.
      O halde bir kez daha tekrar edelim: savaş politikanın bir aracıdır; ister istemez bu politikanın damgasını taşır; her şeyi politikanın terazisinde tartması gerekir. Savaşın yönetimi, ana hatları itibariyle, politikanın kendisidir: politika eline kalem yerine kılıcı almıştır, fakat yine de kendi yasalarına göre düşünür. (sayfa 327)


     
      ********
     
      Yedinci bölüm "Sınırlı Amaç - Saldırı Savaşı" başlığını taşımakta ve daha ziyade çevirimizin kapsamı dışında kalan yedinci kitabın birinci bölümünün "zaferin doruk noktası" kavramına atıfta bulunarak, karşılıklı olarak ve aynı ölçüde toprak işgalinin yarardan çok zarara sebebiyet verdiği, bu konuda çok dikkatli davranmak gerektiği belirtilmektedir. Sekizinci bölüm ise "Sınırlı Amaç - Savunma" başlığını taşımakta, Clausewitz'in öteden beri savunduğu savunmanın üstünlüğü tezi bir kez daha vurgulanmaktadır. (ç.n.)
     
      *******
     
      Sekizinci Kitabın dokuzuncu bölümü, "amaç düşmanın imhası olduğunda" savaş planının nasıl olması gerektiğini incelemektedir. Clausewitz şöyle demekledir: "İki temel ilke savaş planının bütününü kapsar ve geri kalan her şeye verilecek yönü tayin eder."
      "Birinci ilke şudur: düşman kuvvetinin ağırlığını mümkün olduğu kadar az sayıda ağırlık noktalarına, mümkünse bir tek noktaya getirmek; sonra, bu ağırlık noktalarına karşı saldırıyı mümkün olduğu kadar az sayıda önemli girişimlere, mümkünse bir tek girişime hasretmek; son olarak da, ikinci derecede önemli bütün girişimleri mümkün olduğu kadar kontrol altında tutmak. Bir kelime ile ifade etmek gerekirse, birinci ilke şudur: mümkün olduğu kadar her şeyi bir noktada toplamak. İkinci ilke ise şudur: mümkün olduğu kadar çabuk hareket etmek, yeterli nedenler bulunmadıkça hiç bir gecikmeye, hiç bir dolambaçlı yola meydan bırakmamak." (sayfa 329)